• 150 syf.
    "SONSUZA DEK SEVDİKLERİNİZ
    SONSUZA DEK SİZİNDİR."

    BİR SELİN VARDI VE BENİM İÇİN HEP VAR OLACAK.

    Bir kitabı okumak acı verir mi insana? Evet verir hem de öyle acı verir ki...
    Yüreğiniz bir annenin evladını adım adım kaybetmesini kaldırabilecekse okuyabilirsiniz. Benim okuma sebebim biraz daha farklıydı. Bazı şeyleri biraz daha iyi anlamama sebep oldu. Şimdi onu daha iyi anlıyorum.

    Selin Yamanus 29 Temmuz 1973 yılında doğuyor.
    14 yaşında annesi ve babası ayrılıyor.
    13 Mayıs 1989'da 16 yaşına bile giremeden hayata veda ediyor. Kısacık bir ömür. Bu kitap onun son 1 yılını ele alıyor. Amansız hastalıkla mücadele ettiği 1 yıl. Umudunu her daim diri tutan, yaşama sıkı sıkı bağlanan, yaşamayı eziyet değil bir mutluluk olarak gören bir insan Selin.

    Nur hanım bu kitabı tüm annelere ithafen yazmış.
    Kızının hastalığının 1 yılını tüm süreçleriyle beraber ele almış. Gerçekten okurken o yaşanan süreç öyle acı veriyor ki...
    Bazen güzel şeyler oluyor umutla doluyorsunuz, bazen de kötüye gidiyor her şey, umutları kaybetme noktasına geliyorsunuz. Bir annenin umudunu kaybetmesi ne kadar acıdır değil mi? Evladı ellerinin arasında yok oluşa doğru giderken hiçbir şey yapamamak... Öyle lanet bir hastalık işte bu.
    İşte Nur hanım da bu kitabı o 1 yıl içinde hastaneden hastaneye, doktorlardan doktorlara, yurtdışına gidişleri, röntgenler, tomografiler, radyoterapiler, kemoterapiler, kan nakilleri ve aklınıza gelebilecek bütün süreçleri ile ele almış. Günlük şeklinde yazılmış zaten.
    Aile, Nur hanımın annesinin vefatından sonra, Selin'in göğsünde fark ettikleri şişlik sebebiyle hastaneye giderler.
    23 Eylül 1988 tarihinde Selin'in durumu ile ilgili hiçbir doktor bir şey söylemezken tomografi çeken doktorun "Lenfoma şüphesi görüyorum" demesi her şeyin başlangıcı oluyor.
    Bundan sonra farklı bir mücadele başlıyor Nur hanım için. Bir evladı yaşatma mücadelesi. Ve her şey öyle hızlı gelişiyor ki... Nur hanım da, kızı da öyle güçlü ki... Gerçekten yaşamayan bilemez bunu çok net biliyorum ama bu kitabı okuduktan sonra bazı şeyleri daha iyi anladım bundan eminim.

    Selin'in öyle güzel çevresi, öyle güzel arkadaşları var ki... Gerçekten hem Selin hem de onlar çok şanslıymış bu konuda. Ama Selin hayat konusunda pek şanslı olamamış. Ancak yaşama sevinci, bu süreçteki mücadelesi gerçekten helal olsun demekten başka bir şey bırakmıyor insana. Yaşamak ile ölmek arasındaki seçimde yaşamayı seçiyor son ana kadar. Artık o son an geldiğinde yapacağımız bir şey kalmıyor zaten.
    Kitabın sonunda arkadaşlarının ona yazdıkları mektuplar ve o fotoğraflar ise artık son noktaydı benim için. Fotoğrafları buraya ekliyorum.

    https://i.hizliresim.com/V96zzv.jpg
    https://i.hizliresim.com/RrBp87.jpg
    https://i.hizliresim.com/ZXJzp3.jpg
    https://i.hizliresim.com/Gm54Xb.jpg
    https://i.hizliresim.com/8aQLo1.jpg
    https://i.hizliresim.com/ZXJzao.jpg
    https://i.hizliresim.com/RrBp4Y.jpg
    https://i.hizliresim.com/DY95Am.jpg



    Selin'e mektup

    Selin abla demeliyim sanırım. Sen hayata gözlerini yumduğunda ben daha 8 aylıkmışım. Şu an 30 yaşındayım. Bu kitabı okuduktan sonra senin 15 yaşında verdiğin mücadeleyi, yaşama isteğini görünce ben bu 30 yıl ne yaptım diye sordum kendime. Benim öyle pek dolu dolu  yaşama isteğim olmadı. Zaman zaman olmuştur belki herkes gibi. Bazı anlar gelmiştir dünyanın en mutlu, en şanslı insanı hissetmiştimdir kendimi, bazı an gelmiştir sanki dünyanın bütün dertleri üstüme yığılmış altından kalkamaz hale gelmişimdir. Aslında hepimizin hayatları da birbirine benziyor değil mi abla? Herkes bir şeylerle mücadele ediyor iyi veya kötü. Herkes en büyük derdin kendinde olduğunu düşünüyor genelde. Hep böyle olur zaten. Herkesin acısı kendine büyüktür. Ama senin acın abla bana da çok büyük geldi bee. Senin gibi yaşama sıkı sıkı bağlı, hayat dolu bir insana bu acı hele de o ufacık yaşında gelmesi...
    Bilemiyoruz hangimizin başına ne zaman ne geleceğini. Belki de bu belirsizlik bizi yoruyor, yıpratıyor. Böyle olmalı. Sonumuzun ne zaman geleceğini bilseydik daha güzel olur muydu acaba her şey? Ona göre planlarımızı yapardık, ona göre yaşardık o an geldiğinde de hiç itiraz etmeden giderdik herhalde.

    Abla sen öyle güçlüsün ki, annen öyle güçlü ki belki yenildin bu hastalığa ama o mücadelen o savaşın her şeye değer be. İşte seni de anneni de güçlü yapan da bu. Bak annen de yazmış kitapta 
    Amerikalı bir yazarın dediği gibi: "Kaybedilen her şeyde bir şey kazanır, kazanılan her şeyde bir şey kaybedersiniz..."

    Abla benim de bir arkadaşım var seninle aynı kaderi paylaşan. O hala savaşıyor ve kazanacak o kadar çok inanıyorum ki buna. Belki bu zamana kadar hiçbir şeye bu kadar inanmamıştım. Ben, uzakta da olsam o süreçleri onunla birlikte yaşadım. O da senin gibi çok güçlü. Aslında hayata, yaşama öyle bağlı ki farkında değil. Hayat karşımıza öyle zorluklar çıkarıyorki bu yaşama sevinçlerimizi, hayata bağlılıklarımızı bir bir unutuyoruz. Ama unuttuk diye onlar yok mu olacak? Öyle anlar gelecek ki tekrar dirilecek değil mi abla? Son an gelene kadar biz mücadele edeceğiz.

    Yaşamayı istemediğim zamanlar da oldu benim. Herkesin acısı kendine büyük demiştim ama şimdi baktığımda ne acılar var onlar yaşamayı seçerken sen nasıl ölmek istersin diyorum kendi kendime. Sen neden mücadele etmiyorsun yaşamla diyorum. Ama bilemiyorum be abla. Gerçekten bilemiyorum. Senin bu mücadelen belki bana ışık olacak. Hani Orhan Pamuk diyordu ya "Bir gün bir kitap okudum ve bütün  hayatım değişti" diye. Belki benim bütün hayatım değişmeyecek ama bundan sonra hem onu, hem de kendimi daha iyi anlayacağım bundan eminim. Artık susacağım mesela. Yorulduk be abla. Konuşmayı çok mu seviyorum bilmiyorum ama sevdiğim insanlarla konuşmayı çok seviyorum bunu biliyorum.
    Abla ben neler de saçmalıyorum ya, yine kendi acılarımıza yöneldik. İnsanoğlu işte ne de olsa hep kendine dönüyor sonuçta. Kendimden çok başkalarını düşünmüş, herkese bir şekilde faydası olmuş ama kendine pek bir faydası olmayan ben, bundan sonra daha farklı olabilir miyim abla ne dersin? Sen ışık ol bana abla, sen bana yol göster. Ne yapayım bundan sonra?
    Şimdi yorulma abla, cevap da verme. Ben yine gelirim senin yanına şimdi dinlen olur mu? Sen benim için hep yaşıyorsun. Gelirim dertleşiriz yine.

    22.12. 2018


    Abla sana bahsettiğim arkadaşım vardı ya, bugün seni anlattım ona. Senin nasıl güçlü olduğunu, nasıl mücadele ettiğini anlattım. Merak etti seni biliyor musun? Sen de ona bir şeyler söyle, teselli istemiyor zaten biliyor ne olacak, nasıl işleyecek süreç bunları söylemeye gerek yok. Sen ona kendini anlat biraz. 15 yaşında daha çocuk yaşta bu kadar güçlü durup, son ana kadar nasıl mücadele ettiğini anlat. Hani 2 gün önce demiştim ya sana benim öyle yaşama sıkı sıkı tutulma isteğim pek olmadı diye, onun öyle bir yaşama isteği var ki... Bakmayın yok demesine, o çok şeyi başaracak daha. Zor anlar yaşamadı mı, tabii ki yaşadı, ama pes etmedi, tek başına da olsa mücadele etti hep. O mücadele isteği hep diri kaldı hala da var biliyorum. Zaman zaman yorulsa da dinlenip tekrar devam edecek. Senin de bu süreçte zaman zaman zorlandığın anlar oldu biliyorum abla. Annenin zorlandığı, çaresiz kaldığı anlar oldu ama yine de pes etmediniz. Her şeye rağmen mücadeleye devam ettiniz. Umutların için, belki arkadaşların için ama en çok kendin için. Çünkü bizden başka bir tane daha yok.

    Daha çok konuşuruz ablacığım, yine uğrarım ben. Belki arkadaşım da sana mektup yazar. Yazarsa okurum sana. Benim 1000k hesabım da kapalı bu ara. O yüzden seni daha diğer arkadaşlarımla tanıştıramadım. Hesabımı açtığım zaman daha çok kişi ile birlikte yanına geliriz belki. Sen çoğu kişiye ilham olacaksın bu mücadelenle. Öpüyorum seni abla.

    24.12.2018
    02:06
  • 221 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    "Ne soykırım, ne katliam ne de başka herhangi bir kelime "Holokost" sözcüğünün yerine kullanılmamalıdır (s5)". Ayrıca "1933 yılında Nazilerin Almanya'da iktidara gelmesiyle başlayan ve 1945 yılında Nazi Almanya'sının teslim olmasıyla sona eren " bir dönemi ve yaşananları anlatıyor bu kelime.

    Önsözde kitabın yazılma/yayımlanma amacı kısaca anlatılıyor. Bu kitabın 1997 yılında yayımlandığı da unutulmasın. Ve o zaman daha internetin adını bile bilinmiyor veya internetin üniversiteler arası ya da devlet kurumları arası bir araç yani bir
    çeşit 'iç ağ' gibi çalıştığını düşünürsek, bu kitabın o zaman dilimi içinde 'hepsi bir arada' tarzında yazılmış bir içeriğe sahip olduğu unutulmasın. Önsözde belirtildiği gibi Türkçe fazla kaynak olmaması üzerine 'Encyclopedia Judaica'nın 'Holokost' bölümümün tercüme edilmesiyle ortaya çıkmıştır.

    'Holokost' Yahudi dilinde 'Holokost'tur. Yani başka bir kelime ile karşılanmayan, kendine has özelliği olan ve sadece 'kendi' olan bir kelimedir.

    Yine önsözde belirildiği gibi 'ne soykırım, ne katliam ve ne de başka bir kelime' bu kelimenin yerine kullanılabilir. Acının tarifi yok ya da nev-i şahsına münhasır bir kelimeden bahsediliyor.

    Ama biz bu kelimeden ne anlıyoruz: Almanların, Yahudilere yaptığı soykırımı; Almanya = Yahudi Soykırımı diye biliyoruz. Çoğu zaman acının tarifi olmaz. Çekilen ızdırapların,
    kayıpların, katliamların, insanlık dışı muamelelerin tarifi yapılamaz ve Holokost'ta bu anlatılırken tek karşılık olarak bu kelimenin hapsedilmesini de istemiyor.

    Ben bu kitabı yayımlandığı yıl (1997) o zaman Tüyap Tepebaşı Kitap Fuarı 'Gözlem Gazetecilik' standından almıştım. O zaman okumuştum ama aradan o kadar zaman geçince (21 sene geçmiş) ve site içinde 1.ve 2.dünya Savaşı kitap okuma etkinliği olunca da tekrar arşivimden çıkarıp, bu sefer notlar alarak okudum. Notlar alırken de geçmişe gittim (Tepebaşı Tüyap 2 katlıydı ve stand alt katta diye hatırlıyorum, sonra arkadaşları ve özellikle bu sene kaybettiğim ve 1990 yılından beri fuarlara beraber gittiğimiz o arkadaşı hatırlamadan da geçemedim. )

    Holokost, Almanya'da ve Polonya'da yaşayan milyonlarca 'Yahudinin' bilinçli ve düzenli bir şekilde devlet tarafından kitlesel katliama tabi tutulması olarak da okunabilir.

    Nazilerin iktidarda oldukları süre boyunca hem Almanya hem de Nazi kontrolü altında bulunan topraklarda yaptıkları katliamların sebeplerini anlatmaya çalışıyor.

    Holokost'u iki ayrı dönem olarak değerlendiren çalışma bunu 'savaş öncesi' ve 'savaş dönemi' olarak adlandırıyor.


    30 Ocak 1933'te Adolf Hitler'in Şansölye (Başbakan) olarak atanmasıyla Naziler iktidara gelir. Gelir ama Hitler'in Mein Kampf (Kavgam) da belirttiği gibi, düzenin, hayatın, ekonomideki yaşanan sıkıntıların sebebi olarak gösterdiği unsurlardan biri olan Yahudiler içinde zorlu bir süreç başlar.

    1.Dünya Savaşı sonrası ve 2.Dünya Savaşı öncesi bölgede (yani Almanya, Polonya, Çekoslavakya, Macaristan vd.) yaşayan Yahudilerin, ikili anlaşmalarla korunan hakları ve daha sonra meydana gelen çeşitli olaylar neticesinde yaşanan sıkıntıların tarihsel gelişimi hakkında kısa bilgi veriliyor.

    Nazilerin iktidara gelmesiyle Yahudiler için hem Almanya hem de yakın bölgelerde yaşayan Yahudiler için sıkıntılar baş göstermiş ve Nazilerin 'Temel siyaseti' olan 'Yahudilerden
    arındırılmış yurt' fikri, Yahudilerin zorla yaşadıkları yerlerden atılmasına yol açmıştır. 15 Kasım 1938 de Yahudi çocukların devlet okullarına alınmamasına başlandı (s13)' Rejim buna sebep olarak 'Alman kanının ve şerefinin korunmasını' ileri sürer ve bunu da 15 Eylül 1935'te çıkarılan Nürnberg Yasası'na dayandırır.

    Naziler, Yahudiler haricinde farklı unsurları da örneğin, komünist, çingene gibi yapıları da planlı bir şekilde yok etmeye çalışır. Ama Yahudilerden kadın, erkek, çocuk, yaşlı
    demeden imha etme eylemine girilirken diğer unsurlardan ise sadece sınırlı nitelikte bir eyleme girişilir.

    Almanya haricinde tüm Orta Avrupa ülkelerinde Yahudilere karşı ayrımcı işlemler yapılmış olsa da özellikle Almanya ve Polonya'da bunlar imha süreciyle sonuçlanmış, diğer
    devletlerde ise mallarına el koyma, sürgün gibi işlemler yapılmıştır.

    En korkunç katliamlar Almanya dışında Polonya'da yaşanmış ve Polonya'da 'ölüm merkezleri'nin adları kitapta belirtilmiştir.

    Kitabı okurken 40.sayfada 'Müslüman olarak anılan' diye bir cümleyle karşılaştım ve bir an duraksadım. 'Diğer kamplara nakledilen ve toplama kampı argosunda Müslümanlar
    olarak anılan hasta ve sakat mahkumlar burada öldürülür ve tıbbi deneyler burada yapılırdı'. Kelimenin kökeni ise 221.sayfada geçiyordu. 'Muselman': Nazi kamplarında ölüm halindeki tutsaklar için kullanılan deyim.

    Okurken şunu düşünmeden duramıyor insan: O bölgede oturan insanlar bu Yahudilere yardım etmediler mi? Kitap burada şunu ifade ediyor: "kaçan Yahudiler çok büyük
    tehlikeyi göze almaktaydılar" ve "onların çağrılarına kulak verilmemesi nasıl bir dünyaya çağrıda bulunduklarını çok iyi anlatmaktadır (s82)".

    Toplama kampları, Yahudileri imha etmek için kurulmasa da uygulamada tüm muhaliflerin yanında Yahudiler de burada tutulmuşlardır.

    Peki, Hitler'in Yahudi düşmanlığına iten sebepler neler? Niçin bu kadar düşman? Bunun esas araştırılmasında fayda var. Bir kişi bir anda bir şeye düşman olmaz ya da olursa neler yaşandığının bilinmesinde yarar var. Hitler'in anti-semitik düşünceye sahip olmasının arkasındaki düşünce neydi?

    Hitler'in düşünce yapısında etkili olan ve onun önderi olan kimlerdi? Bu da esasen araştırılıp, incelenmesi gereken bir konu ve kitap bu konuda bazı ipuçları da veriyor.

    Kısaca, 2.Dünya Savaşı öncesinde başlayan ve sistemli bir şekilde 'nihai çözüm -endlösung-, olarak nitelendirilen bir kapsamda Almanya ve Polonya'da bulunan Yahudilerin
    kitlesel olarak yok edilmesinin hikayesi anlatılıyor.

    Ezcümle: Tavsiye edilir.

    Notlar:

    + Kitabın satışı yok sadece sahaflarda bulabilirsiniz.
    + 1997 yılı için iddialı bir kağıt yani beyaz kağıt ve kitap sırtı dikişli olarak basılmış. Bu sayede kitap okununca dağılmıyor. Yeni basılan kitaplarda yaşanan -Avrupa kağıt-, sararma, soluklaşma bunda yok.
    + Kitap 2 ana kısım ve 14 alt bölümden oluşmaktadır.1.kısım savaş ve savaş döneminde yapılanları kapsarken, 2.kısımda ise savaş suçları davaları, Sovyet Rusya, Arapların Holokost'a karşı tutumları, Yahudi bilinci ve kaynakça içerir.
    + Kitabın arka sayfalarında yer alan sözlük çok yeterli değil. Şimdi internet sayesinde daha öz/ya da ayrıntılı bilgiye sahip olunabiliyor. Ama yazıldığı dönem için çok sıkıntılıydı.
    + İncelemeyi kasım ayında bitirmeyi özellikle istedim, çünkü 1997 kasımında Tüyap Tepebaşı Kitap Fuarından almıştım ve yine bir fuar zamanı olan kasım 2018'de ise yazıyı yazdım
    + Bazı kelimelerin dipnot şeklinde çevirisi olmadığı için geçmiş zamanda ansiklopedilerden yardım alırdık. Şimdi ise kolay, basit ve hızlı bir şekilde tek tuşla internet sayesinde
    kelimenin ne anlama geldiğini öğrenebiliyoruz.
    + Bu kitap 5-9 /Eylül/ 2018 tarihleri arasında notlar alınarak okunmuş ve 13/Kasım/2018 tarihinde düzenleme yapılıp siteye eklenmiştir.
  • 60 syf.
    ·41 günde·8/10
    ''Bir eylül sabahında sabrıma sevda düştü.'' Sabrıma sevda değil haberler düşünce, buyrun ortaya çıkanlar.

    21 Eylül 2018
    Kendini peygamber ilan eden Caraco'nun intihara sürükleyen kitabı Kaos'un Kutsal Kitabı'nı okudum ve henüz intihar etmedim, çünkü günah. Buhrana çok düştüğüm zamanlarda intiharın eşiğine gelir, düştüğüm çaresizlikte euzü besmele çeker ve yola devam ederim. O yüzden yanlış anlamazsanız, öbür dünyaya inanmayan insanların bu iğrenç hayata ve bu iğrenç düzene neden katlandığını bir türlü çözemiyorum. Sizin yerinizde olsam bir öfke anına bakardı elime bıçağı almam, yahut varolmanın dayanılmaz ağırlığına katlanamaz kendimi yüksek bir yerden derin sulara bırakırdım. Zaten her türlü şinanay. Neyse şu an doğru şeyler yazmıyorum farkındayım, fakat doğru zamanlardan da geçmiyorum zaten. Lisede okuduğum söz, aklıma geliyor sık sık: Coğrafi konumdan mıdır nedir başım ağrıyor. Hangi lisede okuduğumu bile unutacak kadar zaman geçti ama sözün nakışı zihnime güzel işlenmiş.

    Hey bir dakika sanırım yaşım 30'a yaklaşırken iyice çirkinleşen dünyanın farkına varmak vurgun yemek gibi etti bu insanı. İnsan olmak zor mesele. Okumak zor mesele.

    Neden çirkin şeyler yazıyorsunuz?

    Neden çirkin şeyler okuyorum?

    Hadi yalan söyleyelim birbirimize ne olur.

    İlkinde olmasa da ikincisinde mutlaka gerçek aşk gelir.
    Aile olmak mutluluk getirir.
    Bütün akrabalarımız akrep değil, sadıçtır, sadıktır, sağduyuludur, kenafir gözlü değildir. Bunlar sadece dizilerdedir.
    Bütün bulutlar pamuk şekeridir.
    Bir çocuğun gülümsemesi bütün kötülükleri alır götürür.
    Hiçbir şerefsiz, haysiyetsiz, it yoktur çocukları kaçıran.
    Bütün kadınlar çiçektir, hiçbir masuma el kalkmaz.
    Hapishaneler yoktur, gardiyanlar yoktur.
    Yarına kalır ama yanına kalmaz. (Yarına gösterecek sabır yoktur.)
    Şehirler işgal altında değildir.
    Betonlarda da çiçekler açar, yapma da olsa.
    Kediler vardır mutludur.
    Köpek yavruları dere yatağına atılmaz.
    Genç bir delikanlı bir sokak köpeğini sırtında taşır.
    İneklerde şarbon çıkmaz.
    Karadeniz'de Araplar yoktur.
    Suriyeliler yoktur.
    Fakirler yoktur.
    Trafikte saçları çamur bebeler beklemez.
    Hiçbir eve hırhız girmez.
    Hiçbir kalbe hırhız girmez.
    Kemal Sunal hırkız der, Kemal Sunal ölmemiştir.
    Münir Özkul yine babacandır.
    Adile Naşit kahkaha atar hala.
    Bütün hastalar şifa bulur.
    Bütün kötüler hasta olur.
    Bütün kötüler kısır olur.
    14 yaşındaki kızını tasma takıp gezdiren babalar yoktur.
    Düğün sabahı karısını 16 yerinden bıçaklayan kocalar yoktur.
    Önüne gelene hallenen erkekler yoktur.
    Kendini kaliteli pazarlayan kevaşeler yoktur.
    Bütün yuvalar yıkılmamak üzere kurulur ve BEN HABERLERİ İZLEYİP RUH HALİMİ KALBURA DÖNDÜRMEM HİÇBİR GÜN.

    Olmadı di mi.

    Olmadı.

    Farkındalığımda boğuluyorum.

    ***

    İnceleme olmayan incelemeye devam ederken, zelzele oluyor zihnimde. Kaos'un Kutsal Kitabı'nın da amacı buydu. Kaos'a bir el de siz ateş edin.

    Caraco da Cioran gibi nihilist bir yazardır. Bu yazarları okumak isteyen arkadaşlar neden okumak istediklerini bir gözden geçirsinler. Nihilizmin size hitabını birkaç dakika olsun araştırın düşünün. Çünkü bu konuda ciddiyim, bu işin ucu intihara kadar gidebilir. Hele ki onca yıllık dünya hayatının en yoktan diyim siz başka kelimeler de düşünebilirsiniz zamanına denk gelmiş hayatımız, böyle bir çağda bilhassa yaşı 15-20 arası arkadaşların daha başka kitaplar okuması düşüncesindeyim. Okudum da ne oldu, birçok 12'den vuran tespitle sarsıldım ama içim de karardı. Sağlam psikoloji gerek ve bence bu tür insanlarla psikolojinizi test etmeyin. Okumak isteyenlere hemen en sevdikleri işlerle ve insanlarla muhatap olmalarını naçizane tavsiye ederim.
  • 384 syf.
    ·11 günde·Beğendi·8/10
    Kitap geçmişten geleceğe risklerin istatistik özelliklerine göz atıp, yeni teorilerle kötü gidişata engel olmayı amaçlayan bir teze sahip.

    James Richard önce bize, çoğu kişinin adını bile bilmediği ve hatta kitaplarda bile adı fazla geçmeyen bir kişiyi tanıştırıyor.

    Krizi önceden görüp ona göre tedbir alınmasındna haraketle Felix Somary'dan bahseder. Peki kim bu Felix Somary?
    1881 yılında Viyana'da doğup orada hukuk ve ekonomi eğitimi alıp, Birinci Dünya Savaşı sırasında Belçika Merkez Bankasında para yönetiminde olan ama en önemlisi ise 'zengin kişi ve kurumlara özel danışmanlık yapması'; yani bir çeşit günümüz tabiriyle 'danışman' ya da 'portföy yöneticisi' olan kişiyi tanıştırıyor.
    Danışmanlığını yaptığı kişileri uyarıp, savaş öncesi ellerindeki nakitleri altın ya da gümüşe dönüştürmelerini isteyerek,
    güveninirlik kazanmış bir kişiden ayrıntılı bir şekilde bahseder.

    Konu konu, bölüm bölüm ilerler. Her başlık kendi içinde derin ifadeler içerir. Sonra bize dikkat edilmesini gereken bir şeylerden bahseder.

    James Richard, ekonomik tezler konusunda yeni bir şeyler olmadığını sadece eskilerin tekrarlanarak günümüze gelindiğini, yeni açılım ve yeni arayışlarla kimsenin uğraşmadığını, varolan yapıların sadece yeni kelimelerle değiştirildiğini bunun da çözüm değil, kaosun ya da sorunların uzun/kısa vadede şekil değiştirerek devam edeceğini ifade ediyor.


    Yazarın kendi ekonomik görüşleri doğrultusunda kriz tanımı ve krizden çıkma yolları da anlatılıyor. 2008 krizindeki sorunun nasıl çözümlendiğini [Merkez bankaları 2008 krizinde para basarak piyasalardaki likiditeyi arttırma...] anlatıyor. Ama birinci çözüm yolu bu olmakla birlikte ikinci çözüm yöntemi ise 2008'de kullanılmayan ama gelecekte kullanılmayacağı anlamına gelmeyen 'sistemi kapatmak' olarak tarif edilen
    'paranızı çekemezseniz, sistem kapalı durumdadır' diyerek sistemi kapatarak olağanüstü oluşabilecek para sıkıntısını önlemeyi amaçlar.

    Finansın tarihi, bir kaos durumunda piyasaların tepkisi; Amerika tarihi içinde borsanın yeri ve önemi gibi kavramlarla para, menkul kıymet, değerli maden, faiz olguları işleniyor. Kişi,kurum ve devletlerin bunlar üzerinden yaptığı işlemler de anlatılıyor.

    Ekonomi tahsili yapan ya da genel ifade olarak finans tabirini kullanarak söylersek, borsa, dolar, sterlin, altın, gümüş, hisse senedi, para piyasaları, faiz, enflasyon, deflasyon vb. çeşitli kelimeler yoğun bir şekilde kullanılıyor. Bu kavramlarla haşır neşir olmayan kişilerin ilgisini çekmeyebilir.

    Altın para sisteminin 1914'ten 1974'e kadar geçen sürede geçirdiği evreleri kısaca anlatılıyor. Değerli madenin nasıl değersiz bir kağıt para tarafından tahtından indirilmesini okuyoruz. Kitap, bazı bilgilerin bilindiği varsayılarak yazıldığı için çoğu yerde anlaşılmayan veya çok teknik gelebilecek yerlere de sahip. Ama sonuçta bir sistemin çalışması anlatılıyor. Anlatılırken de kendisinin de uzun yıllar o sistemlerin içinde ve hatta 'nasıl vergi verilmez' üzerine çalıştıklarını da belirtiyor.

    IMF, Dünya Bankası, Şanghay anlaşması, G20, G4, G8, sanayileşmiş ülkeler, dolar, altın, diğer madenler, yuan-dolar, merkez bankaları, anlaşmalar, paranın gücü, değerli ya da değersiz para, kaynaklar, tezler, teoriler, karşı tezler, sermaye piyasaları gibi çeşitli kavramları içeren kitap, sadece bunlarla sınırlı da değil. Bu konular hakkında okuyucunun biraz ön bilgisi varsa, bazı olaylar daha kolay bir şekilde kavranabilir.

    Ekonomi olunca istatistik olmaz mı? O da konu içinde. Basite indirgenip yazı-tura atarak örneğin, 10 kere üst üste yazı gelme olasılığı nedir? Buradan hareketle basitten daha zor olayların anlatımı sağlanıyor.

    Bazı olayların tam anlaşılabilmesi için 'temel' kavramların bilinmesinde yarar var. Yoksa bazı şeyler tam olarak anlaşılmayabilir.

    Kitabın bazı yerlerinde ise ders kitabı gibi anlatım bulunmaktadır. Teoriler ve bunlarla bağlantılı örnekler. Ayrıca hesaplama yöntemleri gibi. Bunlarda genelde ders kitaplarında bir şeyleri tanımlamak veya anlatmak için yardımcı olan formüller olarak karşımıza çıkar. Bu sayede uzun uzun anlatmaktansa onun yerine geçen bir formül kısa yoldan ifadeyi anlatır.

    Krizlerden bahsedip, benzeyen veya benzemeyen yanlar hakkında bilgi veriyor. 1998 krizi hemen peşinden gelen 2008 krizlerin analizi yapılıyor. 2008 krizinin öncesi ve iyi bir şekilde analiz edilseydi bunun yaşanmayacağını fakat göz göre göre bu krize gidildiğini belirtiyor. Başlıca kurtarma operasyonları, borç silinmesi yeni kaynak bulunması ile 2008 krizinin 1998'den çok daha faklı olmadığını söylüyor.

    Yazar kurumların içinde olduğu için olayları kendi gözlemlerine göre yorumlamış ve kendi reçetesini de okura sunuyor.

    ABD'de yatırım bankaları, fon kuruluşlarını nasıl piyasa oyunlarıyla ve çoğu zamanda siyasilerin kurtarma operasyonlarıyla ayakta durduklarını da görüyoruz. Tabi burada biraz teknik bilgiye ihtiyaç da duyuyoruz. Eğer bu konularla ilgili hiç bilginiz yoksa bu kısımlar veya geneli çok 'ağır' gelebilir.

    Okullarda öğretilen, yazıya dökülen ve ödüller alınan 'kurtuluş reçeteleri'nin hepsinin hatalı, bunun sebebinin de bunların sadece kağıt üzerinde ve gerçek para ve piyasa koşulları içermeden hesaplanarak sanal reçeteler olduğunu, yani bunların pratik olmadığını belirtiyor.

    Çözümünse hayali reçeteler değil, 'Amerika'da büyümeyi ve yeni iş olanakları oluşturacak politikalar talep etmek' ile olacağını söylüyor. Buradan hareketle ülkemiz açısından da yaşanan ekonomik, siyasi sıkıntıların çözüm noktası yapısal değişikliklere ihtiyaç duyulmaktadır.

    Faşizm başlığı altında yazılanlar ise gerçekten de müthiş. "Çünkü faşizm, sosyalizm veya komünizm gibi ideolojik değildir...Faşist için önemli olan sürekli icraat ve sivil yaşamın devlet kontrolünde olmasıdır (s.). Buradan hareketle Hegel'e kadar gider diye düşündüm ama çok uzatmadan konuyu bağlar.

    Kitapla ilgli son birşey yazmam gerekirse, yazarın 'tarihi öğrenmenin en iyi yolları okumak ve seyahet etmektir (s.305)' cümlesi paralelinde bu kitabı da tam anlayabilmek için 'okumak' ve burada bahsedilen konular hakkında 'ön bilgi'ye sahip olmaktr. Bu sayede yapbozun parçaları daha kolay bir şekilde birleşirken ayrıca ne denilmek istendiği de daha kolay anlaşılır.

    Kitabın son sayfalarında yer alan 'Teşekkürler' kısmında "Bu kitap uluslararası parasal sistemin geleceği ve gelişmelerin yatırımcılara olası etkileri hakkında hazırlamayı planladığım dört ciltlik eserin üçüncüsüdür" diyerek bütünün bir parçasını okuduğumuzu öğreniyoruz.

    Çöküşe Giden Yol, Amerika veya başka ülkelerden yayılan büyük krizlerin oluşum sebepleri, buna yapılan tedavi yöntemleri ve sonrasını içeren yazarın öznel düşüncelerini içinde barındırıp, kendi tezine göre diğer tezleri yanlış bulup, eleştirip ona göre olması gerekenleri sıralayan bir kitap.

    "Bu kitap Federal Reserve veya IMF'den daha iyi tahmin yapabilmek için Bayesian olasılık hesabını nasıl kullanmamız gerektiğini anlatmaktadır".

    "Bu kitabı ben ekonomi üzerine Bayesian istatistik, karmaşa teorisi ve davranışsal psikolojiyi kullanarak çalışmalar yapan bir teorisyen olarak yazdım" diyerek kendi tezini söyler ve burada özellikle üzerine eğildiği konu 'bayesian' ve 'karmaşa teorisi'ni kullanarak çalışmalar yapar.

    Okunur mu? Evet. Tavsiye edilir mi? Evet. Ama ekonomi-siyaset, işletme, iktisat üzerine ön bilgiye sahip okuyucu için daha kolay anlaşılabilir içeriğe sahip olduğu unutulmaması lazım.

    Not:
    + Bu kitap (Çöküşe Giden Yol) The Road to Ruin'in Türkçesidir.
    + Currency Wars, Kur Savaşları olarak Türkçeye çevrilmiş.
    + The Death of Money (Türkçeye çevrilmemiş)
    + The New Case for Gold (Türkçeye çevrilmemiş)
    Eğer bu 2 kitap da Türkçeye çevrilirse meraklıları tarafından okunur.

    Bu kitap 30 Ağustos 2018 - 8 Eylül 2018 tarihleri arasında okunup, notlar alınmış ve 26 Ekim 2018 tarihinde siteye eklenmiştir.
  • Siyah paltomu, botlarımı giyip çıktım evden. Nasıl soğuk! Kış gibi, yağmura aldırmadan, su birikintilerine basmadan, kenardan, saçak altlarından, ellerim ceplerimde yürümeye başlıyorum.
    Eylülün son günü bugün, sahile inip iki tek atmak niyetindeyim. Soran olursa eylülle vedalaşıyorum diyeceğim.
    Küçük meyhanelerin, çorbacıların, köftecilerin omuz omuza verdiği Arnavut kaldırımı sokaklardan deniz kenarına iniyorum.
    Balık ekmeğe, uskumruya, palamuta kesmiş, yan yana rengârenk sandallar sıralanmış duman dumana ortalık.
    Koku gözümü döndürüyor, yarım ekmeğin arasına kıyılmış soğanlarla sıkıştırılmış uskumruya girişiyorum.
    Sarışın, yeşil derin gözlü, sakallı balıkçıya soruyorum sonra
    - İthal mi uskumru?
    - Yerli arkadaşım, bu sene bol mübarek.
    - Turşu suyunu sen mi yapıyorsun?
    - Benim ortanca kız yapar.
    İstememi beklemeden elindeki kepçeyi, turşu kavanozunun içine daldırıyor, içine lahana ve salatalık dilimi attığı bardağı uzatıyor.
    Bir yudum alıyorum, tuz ve acı genzimi yakıyor fakat çok güzel.
    - Ortanca kızın eline sağlık, ne zamandır bu kadar güzel turşu suyu içmemiştim.
    Gülüyor, keyiflendiğini gözlerinden anlıyorum.
    - Rahmetli babaannem de çok güzel turşu kurardı, yemeye doyamazdık, büyük, toprak küpler vardı eskiden, lahanayı dörde böler atardı içine, kıvamını nasıl tutturuyorsa artık kütür kütür olurdu. Benim hanım çok güzel yemek yapar ama anlamaz turşu yapmaktan. Bir gün pazara gidiyorum benim ortanca kız gelirken lahana al baba dedi, turşu kuracağım. Tam kapıdan çıkmak üzereyim, döndüm hanımla göz göze geldik o da şaşırdı. On dört, on beş yaşında o zamanlar. Sen turşu yapmayı nereden biliyorsun diyecektim, demedim, irilerinden iki lahana aldım, kurdu bu… Bir turşu bir turşu arkadaş! Aynı babaannemin turşusu gibi… Annem, babaannesinin ruhu kaçmış bunun içine dedi.
    - Kız halaya çeker derler ama seninki babaannesine benzemiş dedim.
    Kaç kızı olduğunu sordum sonra, “ beş” dedi, bir de oğlu varmış, haytanın tekiymiş.

    Akşamüzeri, gün kavuşmak üzere, yağmur yağmaya devam ediyor, sahil tenhalaşıyor, evlerde perdeler çekiliyor, sofralar kuruluyor, kasabanın sarı, titrek ışıkları yanmaya başlıyor…
    Barba’nınmeyhanesinde alıyorum soluğu.
    Barba yetmişli yaşlarda ama hala kendi deyimiyle it gibi çalışır, kamburu çıkmıştır fakat o akça pakça, beyaz ütülü önlüğünü çıkarmaz.
    - Hoş geldin vire, nasılsın yavrimu?! Geçen sefer gibi hırlaşacaksan hiç oturmayasın! İki tek atınca tabiatın değişir senin, saldırmaya başlarsın, öteye, beriye… Sana kaç defa dedim rakı sofrasında eski defterler açılmaz diye… Dinleyen kim vire, ben konuşurum bir kulağından girer öbüründen çıkar, olmaz kale!

    Geçen defa eski bir arkadaşımla gelmiş, gecenin sonuna doğru incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebepten kapışmıştık. O zaman anlamamıştım bu kadar kızdığını şakaya vurdum.
    - Ya Barba bu senin adına baktım sözlükten Latincesi sakal demekmiş!
    - Elinin körü demek! Ben sana ne diyorum sen bana ne diyorsun kale, hadi öbürü cahil! Sen okumuş, yazmış adamsın. Meyhane adabı öğreteceğiz bu yaştan sonra sana!

    Söylene söylene ahşap masadan kalktı Barba, utanmıştım açıkçası ama olan olmuştu. Ne gelirse eski defterlerden geliyordu insanın başına, geçmişi herkes işine geldiği gibi hatırlıyor, hayalle gerçek, olanla olması gereken birbirine karışıyordu. Gecenin sonuna doğru tekrar geldi Barba, öfkesi geçmişti
    - Yalnızdın bu gece?
    - Eylülle vedalaştım, şimdi de gidiyorum.
    Kapıya yönelmişken gülerek seslendi.
    - Yarın akşamda uğra ekim de çok güzel aydır, hoş geldin deriz…


    “ Siz şimdi inanmazsınız ama vaktiyle bu serabın, sahilleri var, ayları yıldızları vardı.
    Ben böyle değildim, bu deniz böyle değildi.
    Bambaşka bir âlemdi, kımıldardı, akardı…”

    Mithat Cemal- Boğaziçi


    Ali Gülcü
    30 Eylül 2018
    Çorlu
  • Herkese merhaba arkadaşlar,

    30 Eylül 2018 Pazar günü yapacağımız etkinliğe katılacak kişileri belirlemek adına bu iletiyi oluşturuyoruz. Okkalı Kahve'de mis gibi kahvelerimizle Oğuz Atay konuşmak isterseniz bekleriz.
    Katılacak arkadaşlar katılım durumlarını yorum olarak bildirirse ekleme yapalım.

    Bu toplantı için seçmiş olduğumuz kitap Oyunlarla Yaşayanlar
    Okuyup gelirseniz daha fazla fayda sağlayabilirsiniz.




    Okunacak Kitap: Oyunlarla Yaşayanlar
    Tarih: 30 Eylül 2018 Pazar
    Saat: 13:30
    Mekan: Okkalı Kahve Kadıköy
    Adres: Rasimpaşa Mahallesi, Halitağa Cd. No:42 Kadıköy/İstanbul


    Katılacaklar Listesi:

    Muzaffer Akar
    Selman Ç.
    Hakan S. (Trabzon'dan misafirimiz)
    Ebru Ince
    NigRa
    Osman Y.
    Canan
    Necip G.
    https://1000kitap.com/JayGarrick
    Bengü
    Oğuz Aktürk
    Esra Koç
    Turhan Yıldırım
    Kaan Ö.
    ™ Parende
    Ümit K.
    Ezgiperest
    Ezgi Eroğlu
    özlem
    Sümeyye
    Enes Bayrak
    Fatma Zehra Aksoy
    https://1000kitap.com/BayCihat87__
    Esas Adam
    Hero of tales
    Nergis Özdoğan
    Demet Eraslan ve iki arkadaşı
    Tuğçe Açay
    Şevval Erdemir
    Mina ve arkadaşı
    Batuhan
    Büşş
    Hilal
    Resul Üstünbaş
    Kütüphane bekçisi
    Fırat İnan SARIÇİÇEK
    zeyneb
    Yağmur. ve arkadaşı