• Taklitlerinden sakınmayınız,
    Çünkü onlar da iyidirler.
  • 590 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Nevzat Başkomiserle yaptığımız uzun soluklu tarih gezisi beni İstanbul'un geçmişiyle tanıştırdı, geçmişe döndüm geçirilmemiş yılların acısına. Krallar, sultanlar, padişahlar mimarlarla görüştüm. Nice Entrikalar, ölüm fermanları, aşklar, ihtirislar, hayal kırıklıkları ile karşılaştım. Hem hüzünlendim, hem güldüm, yeri geldi hadi ama bu kadar da basit olamaz dedim. Dediğimde boğuldum çünkü derinliğini sonradan anladım. Bugüne geldim İstanbul'a baktım gözlerim karardı güneşi göremedim yüksek binalardan, hafriyatın tozundan. Eve girdim, oturdum çalışma masama ve şu an unutmadan, aklımdakileri yaşadığım duygularla beraber kağıda dökmeye çalışacağım. Kalemim keskin olsun.

    " Byzantium'un efsanevi Kralı Byzas'la ilk Sarayburnunda karşılaştım yani körler ülkesinin(Kadıköy) karşısında.

    Zamanım az olduğundan aceleyle Konstantinopolis dönemine gittim. Hıristiyanlığı ilk kabul eden Roma imparatoru 1. Konstantin'i gördüm, milattan sonra 330 yıllarında Roma'nın başkenti seçilen bu şehre bakarken, gelecekte gökdelenlerle dolacak ıssız, uçsuz bucaksız topraklara bakakaldım, birden bir sarsıtı geçirdim.

    Denizi görebileceğim yükseklikte olan bir surun üzerindeydim. etrafıma bakındım Nevaz Başkomiseri gördüm. N'oldu, neredeyiz der gibisinden bir bakış attım. Anladı bakışlarımdan tabi, ne de olsa tecrübeli bir polisti. 'Konstantinopolis'in yüzyıllarca ayakta kalmasını sağlayan surlardasın, arkanda da adını bu surlara vermiş, surları yaptıran 2. Teodosius' dedi.

    Arkamı dönüyordum ki Ayasofya'yı gördüm. Neler olduğunu anlayamadım ama zamanda yolculuk yaparken vakit çok hızlı geçiyordu herhalde, aynı, zamanı yakalamaya çalışan zavallılar gibiydim. Mevlana'nın sözü geldi aklıma 'Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını zamanla öğrendim.' Bu mükemmel tapınağı yaptıran Jüstinyen, Tanrı için yapılmış bu mabedi, kendisini devirmek isteyen isyancıları bir meydanda toplayıp yaktıktan sonra inşa ettirmiş. 'İnsanın içinde yaşatmış olduğu tezatlık olsa gerek hem tapındığı Tanrı uğruna yapılıyor mabet hem de Tanrı'nın kullarını -30 bin insan- gözünü kırpmadan öldürüyor' diye düşündüm. Hem Allah diyorsun hem de eziyet ediyorsun.

    Hagia Sophia'yı İstanbul'un yedi tepesinden birinde seyreylerken, yine bir sarsıntı geçirdim ama bu seferki çok farklıydı, daha önce olmayan bir sarsıntı deprem gibi ama deprem değildi. Toplar, gülleler, kılınç sesleri, kesif kan kokusu, taşların yıkılışı... ve kulağımda bir çınlama, derinden gelen bir ses 'Konstantinopol bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden asker ne güzel askerdir.' Peygamberimizin hadisine mazhar olmuş bir hükümdar ve zekasıyla hayranlık uyandıran,Fatih Sultan Mehmet. Onu Ayasofya'dan içeri girerken gördüm ve öyle bir yürüyordukşi ihtişamından çekindim.

    Hemen karşısında Sultanahmet Camisini yapmış ecdat, ama o ihtişamlı yapıya gelmeden önce Kanuni Sultan Süleyman adına yapılmış Süleymaniye Camisi vardır. Caminin mimarı Koca Sinan'dır. Nezat Başkomiser başladı anlatmaya. Mimar Sinan yaklaşık 100 senelik ömrü hayatında 375 tane eser inşa eder ama konu aşka gelince dünyanın kralı olsa da aşk ferman dinlemez. Mimar Sinan ile ilgili şunlar anlatılır. Gariplerin dertdaşı Mimar Sinan bir türlü sevdiği kıza -Kanuni'nin kızı Mihrümah Sultan'a- kalbini açamazmış. Rivayet odur ya Üsküdar'da Mihrümah Sultan'ın da istemesiyle Koca Sinan 'Mihrimah Sultan' adında bir cami yapar. Sultan ikinci kez cami yapılmasını isteyince bu sefer Mimar Sinan camiyi bilerek Edirnekapı'ya yapar çünkü bu iki caminin Mihrümah Sultanın ismine gönderme yapan bir özelliği varmış. Mihr, güneş demek, mah ise ay. ilginç olan şudurki, senenin belli zamanlarında Üsküdar'dan doğan güneş Edirnekapı'da batar ve Koca Sinan güneşin doğduğu yere bir cami ayın doğduğu yere bir cami yaparak Mihrimah Sultana olan sevgisinin bir bakıma hiç bitmeyeceğini de eserleriylen yansıtmış olur." dedi Nevzat başkomiser peki kimdir bu Nevzat biraz da onunve arkadaşlatını inceleyelim.

    Kitabın kurgusundan ayrı bir kurguda sadece genel tarihten bahsetmeye çalıştım. Tarih, çok şey demek. Din, bilim, felsefe, sanat, teknoloji, tıp, kimya, fizik, simya... hatta kocakarı ilaçları bile tarih demektir çünkü insanın yaşanmışlıklarıdır onu insan yapan ve anlaşılmasının yoludur tarihi öğrenmek, anlamak ve anlatmak. Tıpkı
    tarih felsefesindeki Hans-Georg Gadamer'in de dediği gibi
    "Tarih bize ait değil, biz ona aitiz." Hele ki tarih İstanbul ile ilgiliyse ayrı bir tatlı oluyor diyelim ve

    Gelelim bazı karakterlerin incelenmesine:

    Çok zordur sıradan, standart bir insan olmak. Başkarakter Nevzat başkomiser de çok sıradan bir insan, görevine bağlı, hiss-i muhasebesini her daim içinde yaptıktan sonra söylevlerini ağzından döken ve her zaman hüsn-ü zan ile hareket etmeye çalışan biri hatta ve hatta kitabın sonlarına doğru olayların sır perdesi açılmaya başlayınca, istemediği bir sonuç çıkacağını anlayan Nevzat Başkomiser kendi iç hesaplaşmasında, kendinden kaçıyor ve şöyle bir cümle söylüyor " 'Sarayburnu' dedim. Bunu Nevzat'a karşı çıkarak, kendime karşı çıkarak söylemiştim."

    Başkomiserin ekibinde bulunan Ali Komiser ve Kriminolog Zeynep, kurgunun anlatıcısı olan Nevzat Başkomisere göre bariz bir şekilde birbirlerinden hoşlanıyorlar. Zeynep'in cinayet hakkındaki teorilerine her seferinde karşı çıkan bizim garip yol arkadaşımız Ali, çoğu sefer de sağlam bir kadın mantalitesinin bu olaylardaki hayal kurma ve gerçeği algılayabilme yeteneğini unutuyor ve Zeynep ile aralarındaki rekabette kaybeden taraf olmayı başarıyor. Başarıyor diyorum belki de kalbi aklının gerisinde kalıyor ve sevdiği kişiyi yenmeyi göze alamıyor ve belki de böyle yaparak aşkta kazanmayı umuyor. Bunu hep birlikte göreceğiz.

    Zeynep ile Ali aşk çemberinin etrafındayken Başkomiser Nevzat ne halde? Başkomiserimiz dertli, neden mi? Ailesini bir trafik kazasında kaybetmiş. Çok sevdiği kızını ve eşini...
    Ve birçok insan gibi hayatın sunduğu acıları istemeden de olsa tatmış biri, çaresiz olmaktan bile çaresiz, düşmüş olduğu girdapta ve kimsenin yardım elini kabul etmiyor, Ve bir anda hayatındaki kara bulutları güneşe çeviren bir kadın, Evgenia. Kibar, alımlı ve müşfik. Konuşmasıyla sempatik, mezeleriyle eli tatlı bir melek yardım elini Nevzat'a uzatıyor dahası Nevzat'ın bir türlü çıkamadığı girdaba onun için müdahil oluyor ve Nevzat'ın hayatı yıllar sonra bir anlam kazanıyor.

    Nevzat Başkomiser: tecrübeli, mantıklı
    Evgenia: sevgi dolu, müşfik, kibar
    Ali: öfkeli, aceleci, aşık
    Zeynep: zeki, nazlı

    Not: İlk incelememdi belki biraz karışık olmuş olabilir. Kitapla ve sevgiyle kalın.
  • 19 Kasım 1942 günü ..
    Alman altıncı ordusunun genel kurmay başkan yardımcısının örgütüne ait masaların üzerinde 330.000 adamı vardı ..
    10 Ocak 1943 te ise "yani tam 51 gün sonra 140. 000 asker ve subayını bir kalemde silmesi gerekti
  • Konstantin tarafından Mayıs 330'da kurulan ve Mayıs 1453'te Osmanlıların eline geçen şehir,1.124 yıl ve on sekiz gün dayandı.
  • SU ÜSTÜNE YAZI YAZMAK-ALTI ÇİZİLİ SATIRLAR

    İnsan kırılıp incinmelerini toplayıp onlardan suskunluk yapıyor.

    Bu bir garibin öyküsüdür;dinlemek ve duyabilmek için de bir garip kulağı gerek. (Mevlânâ C.Rûmî) (s.15)

    Dönüp tüm hayatıma bir göz gezdirdim. Rabbimin beni en aptalca yaşadığım günlerde bile sevdiğini ve kalbimi diri tuttuğunu gördüm.(s.24)

    Dünya sahte öğretmenlerle doludur ancak gerçek Allah erleri kaknüs kuşu kadar ender bulunur. Yine Allah’a giden yolda bir rehber gerek. Zira rehber olmadan ne ene çözülür ne heva ölür.(s.31)

    …Nitekim kendisi de müridlerine sık sık şunu soruyordu: “Neden yaşamaya başlamıyorsunuz?” Bu sorunun içinde bir ders saklıydı aslında, zira imana erişemeyen kimse gerçekte yaşıyor değildir.(s.46)

    …Ancak aşkın bir yanı daha vardır. Dert, yani çile. “Çokları aşktan dem vurur,” der İnayet Han, “fakat aşkın sınavını verip derdini çeken pek azdır.” Yine bir başka sözde de, “Dertsiz aşk, aşk değildir,” denir. Doğrudur, çünkü insan kalbi derdi tatmadıkça yaşayamaz. Bu yüzdendir ki, insan aklını, bedenini ve kalbini ortaya koyup dolu dolu yaşamadıkça, gerçekten yaşamış sayılmaz.(s.61)

    İman, aşk, terk ve dert. İnsanın haram da olsa âşık olması, kalbinde aşktan eser olmaması kadar kötü değildir… Allah hikmetini onun derdini çekmeden ayan etmez… Aşktan haber verin bana… Nerede aşkınız! Gökler, yer ve ikisi arasındakilerin hepsi aşkın yanında hafif kalır…(s.66)

    Aramadıkça bulamazsın- Aşığın kârı da budur:Sen kör oldukça O’nu arayamazsın ki bulasın. (Mevlânâ Rumî) (s.77)

    Dertlerinizi Allah’la aranıza perde etmekten, onlara O’na kulluğunuza verdiğiniz kıymetten fazlasını vermekten sakının. Hep müteşekkir olun ve bilin ki bu dünyadaki kederleriniz, Allah’ın size bir lütfudur.

    Fırtına bizim için en emniyetli yerdir. Korkaklar korksalar da, asıl sükûnet fırtınadadır. (s.79)

    Ey sessizlik, ne kıymeti bilinmez cevhersin sen, aptalların aptallıklarını örter hikmet ehline de ilham olursun.(s.97)

    Bu dünyayı dert edinen bu dünyayı alır, ahireti dert edinen de ahireti alır.

    Kalbini dinle, o sana asla haram şeyler fısıldamaz. Her yaptığını önce Allah’ın rızası için yap. Unutma ki O’nu bulunca her şeyi bulur, O’nu kaybedince her şeyden olursun. Unutma ki O’nun kulu olmasaydın bir toz kadar bile kıymetin olmazdı.(s.101)

    Öykü yaşadığımız hâldir, dedi. Onu yaşayarak yazıyoruz. (s.102)

    Hayatın gerçek tadına varmak, ancak dünyanın peçesini indirmekle olur, çünkü dünya hayatının hakikatini ancak böyle anlarız.(s.103)

    “Diriyi öldür -yani nefisini. Ölüyü dirilt -yani kalbini. Bulduğunu yitir -yani dünyayı. Yitiğini bul -yani ahireti. Varı yok et -yani hevânı. Yoğu var et -yani niyetini. Mârifet kalptedir, delâlet dildedir. Ubudiyet tenden geçmekle yapılır: Eğer cehennemden kaçıyorsan, niyetine sadık kal; eğer Mevlânı arzu ediyorsan yüzünü O’na döndür, çünkü O’nu hemen bulacaksın.”(s.141)

    “Çektiğimiz her ıstırap,” diyordu, “Aslında bir lütuftur. Rabbimize şöyle dua etmeliyiz: ‘Rabbim bana ıstırap ve dilediğin kadar çile ver ki, Peygamberin(asm) ıstırabını takdir edebileyim ve (çektiğim ıstırap sayesinde) Sen’in her şeyi kuşatan Rahmetini tanıyayım.”(s.150)

    İnsanların kalplerini bağladıkları dünyalar çeşit çeşittir, dedi. Diskolarda işlenen haramlar, senin parkta gördüklerinden daha beterdir. Fakat kötü bildiğin bu insanlardan da çok güzel davranışlar çıkabilir; üstelik Allah’ın adı anıldığında gözyaşı dökenlerden asla ümit kesmemen gerekir, unutma.(s.184)

    Bir Sufî Üstad’ın güzel ifadesiyle, ne ‘bir şeye ihtiyacım var’ deyin, ne de ‘hiçbir şeye ihtiyacım yok,’ deyin; sadece ‘Allah’ deyin, işte o zaman harikulâdelikler göreceksiniz. (s.192)

    Kaçmak isterdim, ama ah, bacaklarımı bir bulabilseydim!(s.193)

    Edepli kişi, kalbin aslî iştiyaklarını keşfeder ve Rabb-i Zülcelâlinin kalbine rahmetle dercettiği sırları ayan beyan görür, gösterir. Edep hem bir eminlik hali, hem bir karakter ve kişilik duruluğudur; bir mücadelenin meyvesi ve nefsin dizginlenmesidir.(s.197)

    Bugün müslüman dünyanın dramı da budur işte: Dünya aşkı var, ama Allah aşkı eksik.(s.303)

    Bugünkü putlarımız, televizyon, banka hesapları ve buzdolabıdır.(s.332)

    Yolu doğru olanın yükü ağır olurmuş.

    Belki de en iyisi yalnız yaşamaktı. Her ilişki, hem fiziken hem de ruhen küçük bir ölümcüktür. (s.290)

    Ey sessizlik, ne kıymeti bilinmez cevhersin sen, aptalların aptallıklarını örter hikmet ehline de ilham olursun.(s.97)

    Sana bir şey söyleyeyim mi ufaklık? Bak bunu sakın unutma: Her gözünü kapayan uyumaz, her veda eden gitmiş sayılmaz.

    Her şeyini kaybetsen bile merhametini kaybetme. Merhamet, insanı insan yapan en önemli duygudur.

    Yolculuğun en büyük keyfi de buydu zaten: İnsanları kendi aşina dünyalarında yaşarken ve koşuştururken görmek ve duyumsamak.(s.243)

    Kötülüğün tohumu hiç kurumaz ve iyilikten daha çabuk filiz verir. (s.330)

    Her gün üzerine bir fakirlik elbisesi geçir ve içindeki dünyayı Hazreti İbrahim Aleyhisselâm’ın bıçağıyla kes. Unutma bu dünyayı istersen sadece bu dünyayı alırsın, ama ahireti istersen, hem bu dünyayı alırsın hem ahireti alırsın. (s.138)

    Kendini elmasla şereflenmiş, taşla aşağılanmış biliyorsan, sen Allah’la beraber değilsin.(s.139)

    Müslümanlıktan daha öte bir şey yoktur, Müslüman, Rabbine tümüyle teslim olmuş kişidir.(s.160)

    Beklenti, aşırı tatminden evlâdır. (s.195)

    Çiçeğin güzelliğini ancak onu kopardıktan sonra fark eden adama benzemenize gerek yok. (s.196)

    Çünkü sevgili, her acıya lezzet verir.(s.277)

    Doğrusu, arif bir zatın söylediği gibi, “En güzel saflaştırıcı ateş”ti.(s.268)

    İmansız ibadetin içi boştur.(s.173)

    Namaz, mutlak anlamda bir hizmettir. Allah’a, benlik kaygısından azade biçimde hizmet etmektir. Aslında, insanın bütün hayatı namaz gibi olmalıydı. İnsan sadece başıyla değil, bütün benliğiyle secdeye vardığında, hayatının en büyük makamına varmış oluyordu. (s.185)

    Peki, kalbimizi nasıl açık tutarız? Kalbi vücud, nefs ve ruh arasında denge kurarak açık tutun. Güzelliğe açık kalın. Sadelikten şaşmayın. İçinizdeki çocuğu hep uyanık tutun. Ancak ölüler kalplerini açmaktan korkar.(s.291)

    Hepimiz, modern kültürü paylaşan çoğu insan gibi, bir bilim-kurgu filminden çıkıp gelmiş, fabrikasyon olarak üretilmiş, birbirinin kopyası klon insanlar misali, kendi düşüncelerimizi, tümüyle ‘acaba diğerleri nasıl düşünürdü?’ sorusuna göre programlamıştık.(s.209)

    Aya çıkmak, aydınlanmayı garanti etmez.(s.361)

    Görmenin tek yolu gözlerinizi kâinata ve etrafınızdaki yaradılışa açık tutmaktır. Ayetler oradadır.

    Oynaşıp duran alevlerin ışığı vurdukça, kimi yüzlerde şekilsiz gölgeler geçip gidiyordu. Belki de, bu yüzlerin geçmişlerindeki ya da, Allah’ın inayetiyle o anlarındaki, geleceklerindeki karanlık sırlara ya da hatıralara ışık tutuyor diye düşünüyordum. (s.267)

    Herkesin yolculuğu kendine göredir ve herkes lâyık olduğu yere yolculuk eder.

    Şayet benim kulağa tatlı gelen fısıltılarımı işitemiyorsan, o halde hayatın acı dersleri sana öğretsin öğrenmen gerekenleri…

    Orak ile başağın öyküsünü bilir misin? Ölüm orağın ağzını biler ve böylece başaklar yerlere kapanıp secde eyler.(s.102)

    Fakat kalbim Rabbi’min sağır olmadığından emindi, bir karıncanın bile ayak seslerini işiten O benim kırık dökük kalbimi de duyar. Niçin hüzünlü olmalıydım ki? Beni kendi yoluna getiren O değil miydi? Nihayet aklı ve tasavvuru alt üst eden bu yolun kendisi de bir sır değil miydi?

    Bir keresinde, İranlı bir tüccara, güzel bir kıza nasıl ‘Seni seviyorum,’ denir diye sormuştum da, şöyle cevap vermişti: ‘Böylesi boş lakırdılar ona kar etmez.’ (s.325)

    Üzerinde hiç aşk yarası taşımayan kişi ya delidir ya ölü.(s.319)

    Bizi açık yollara erişmekten alıkoyan şey, sadece kendi bağlılığımızdır.

    Uzaklar yakın olur, bakmasını bilene.

    Nihayet iş, kendi nefsimi muhasebe etme noktasına gelip dayanınca, kalbime başvurmak yerine sık sık aklımı işe karıştırdığımı ayan beyan gördüm.

    Neyi feda edersen, o sana ihsan edilir. Neye kıyamazsan, onunla sınanırsın.

    Fakat yazmak kendimle ve duygularımla aramdaki mesafenin netleşmesine yardımcı olmuştu.

    Kıskançlıklarla bulaşık ve özgürlükten yoksun nefsanî sevmeler, sadece tabutumuzun çivilerini sıkılaştırır.(s.295)

    Hiçbir şeyi Allah’tan öne koymayasınız; arzularınızı ancak O tatmin eder.

    İslam’ın Manevi Yolu’nda nezaket ve incelik sahibi olmaya edeplenme denir. Bir kültür halidir edep; nazik bir vakarı ve mükemmel insanlığı içerir. Hem bir süreçtir, hem bir haldir, çünkü birinci anlamıyla süfli olanın ulvi olana tabi edilmesi, adi şeylerin faziletlilere feda edilmesi, cesedin ruhun emrine verilmesi demektir. Hayvandan insana kademe kademe geçiştir; insanın enaniyetini yırtıp manevi mertebelerin  eşiğine gelirken yürüdüğü yoldur. Bu mertebeye erişen kişi, riyakârlıktan ve olduğundan daha iyi görünme halinden kurtulur. Edepli kişi, kalbin asli iştiyaklarını keşfeder ve Rabb-i Zülcelâlinin kalbine rahmetle dercettiği sırları ayan beyan görür, gösterir. Edep hem bir eminlik hali, hem bir karakter ve kişilik duruluğudur; bir mücadelenin meyvesi ve nefsin dizginlenmesidir.

    Allah’ın bize emanetleri yanlış kullanılırsa, daha kötüsü, hiç kullanılmazsa, hepsinin elimizden alınabileceğinden emin olabilirsiniz.
  • Ortadoğu'daki düşük üretkenlik ve yüksek doğurganlık, hızla büyüyen işsiz, eğitimsiz ve umutsuz genç bir nüfusla,istikrarsız bir bileşim oluşturuyor. Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve başka kaynakların bütün verilerine göre, İstihdam, eğitim, teknoloji ve üretkenlik bakımından Arap ülkeleriyle Batı arasındaki uçurum her geçen gün daha da fazlalaşıyor. Daha kötüsü, Arap ülkeleri Batı türü modernleşme kervanına daha geç bir tarihte katılan Kore, Tayvan ve Singapur gibi ülkelerin de gerisinde kalıyor. Arap entelektüellerinden oluşan bir komitenin hazırlayıp Birleşmiş Milletler bünyesinde sunduğu 2002 yılı Arap insani Gelişme Düzeyi raporu da çarpıcı zıtlıkları ortaya çıkarıyor. "Arap dünyası yılda 330 kitap çeviriyor, bu sayı Yunanistan'ın üçte biri kadardır. Halife Memun'un zamanından [dokuzuncu yüzyıl] bu yana toplam çeviri kitap sayısı 100,000'dir ve bu İspanya'nın bir yıllık üretimine denk düşer.
  • Hz. Peygamber’in (sav) Hicretin onuncu yılında (Miladi 632) gerçekleştirdiği haccına Vedâ Haccı, bu esnada toplanan Müslümanlara hitabına da Vedâ Hutbesi adı verilir. Vedâ hutbesi (Hutbetü’l-Vedâ) tabiri İslâm tarihi kaynakları arasında ilk defa Câhiz’in el-Beyân ve Tebyîn’inde zikredilmiş (nşr. Abdüsselam M. Hârûn, I-IV, Kahire 1968, II, 30-31), kendisinden sonra gelen Müslüman müellifler de bu tabiri kullanmıştır. Öyle ki, gerek İslâm dünyasında, gerekse ülkemizde bu tabirin isminde yer aldığı müstakil eserler kaleme alınmıştır.  Hâşim Sâlih Mennâ’nın Hutbetü’r-Rasûl fî Hacceti’l-Vedâ, (Dübey 1996); Cihan Aktaş’ın Vedâ Hutbesi: İnsanın Temel Hakları,(İstanbul 1992); Vehbi Ünal’ın, Peygamber Efendimizin Vedâ Hutbesi,(İstanbul 1998) ve Yavuz Ünal’ın Hz. Muhammed’in Vasiyeti (Vedâ Hutbesi),(Çorum 2006) kitapları buna örnek olarak verilebilir.


    Allah Rasûlü (sav) (26 Zilkâde 10/23 Şubat 632) tarihinde hac görevini ifa maksadıyla yanında hanımları ve kızı Fâtıma olduğu halde diğer Müslümanlarla birlikte Medine‘den harekete geçti. Zülhuleyfe’de ihrama girdikten sonra Zilhicce’nin 4. günü Mekke‘ye ulaştı. (Buhârî, Meğâzî 77; Vâkıdî,Kitabu’l-Meğâzî, (thk. Marsden Jones), I-III, Beyrut 1984, III, 1089-1091; İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye,(thk. Mustafa es-Sakkâ-İbrahim el-Ebyârî-Abdülhâfız Şelebî), I-IV, Beyrut ts., IV, 248-249; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I-VIII, Beyrut ts. (Dâru Sâdır), II, 172-173).

    Hz. Peygamber (sav) Kâbe ziyaretini tamamladıktan sonra Zilhicce ayının 8. günü Mekke‘den ayrılarak Mina’ya gitti. Ertesi sabah güneş doğduktan sonra Müzdelife yoluyla Arafat’a ulaştı. burada vakfe için toplanan ve kaynaklarda sayıları 120 bine ulaştığı bildirilen Müslümanlara Vedâ Hutbesi olarak bilinen hutbesini îrâd etti. .(Ahmed b. Hanbel, Müsned,VII, 307, 330, 372; Buhârî, Meğâzî  77, Hudûd9; Hac132; Müslim, Hac147; Ebû Dâvûd Menâsik56, 61; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 10; İbn Mâce Menâsik76, 84; Vâkıdî, Meğâzî, III,', 1096-1102, 1103; İbn Hişâm, es-Sîre, IV, 250-252; İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 184-186; Muhammed Hamidullah, el-Vesâiku’s-Siyâsiyye, Beyrut 1985, s. 360-368).

    Allah Rasûlü’nün (sav) Vedâ Haccı esnasında bütün insanlığa vasiyeti kabilinden görülebilecek hutbelerde İslâm’ın bütün insanlığa hitap eden âlemşümul prensip ve esasları dile getirilmiştir. Hz. Peygamber (sav), Âdem peygamberin (as) soyundan gelen bütün insanların eşit olduğunu ifade etmiş, Allah’a iman, insan haklarına saygı, özellikle kadın haklarının gözetilmesine dikkat çekmiş, Allah’ın affetmeyeceği iki günahtan bir olan kul hakkına önemle işarette bulunmuştur. Câhiliyye adetleri olan faiz ve kan davalarının kaldırıldığı bu hutbe vesilesiyle bir kez daha hatırlatılmış, suçun şahsiliği esasına atıfta bulunulmuş, ayrıca ailede eşlerin birbirleri üzerindeki hak ve sorumlulukları, Müslümanların kardeşliği, emanetlerin sahiplerine iade edilmesinin önemi üzerinde durulmuş; inanç bağlarının güçlendirilerek, din kardeşliğinin korunması ve nihayet Kur’ân’a ve Sünnet’e sarılmanın önemi gibi dinin temel, insanlığın evrensel konuları vurgulanmış, her defasında ise hutbeleri dinleyen bütün Müslümanlar da bu ilana şahit gösterilmiştir.

    Kaynaklarda yukarıda da belirtildiği üzere Arafat’ta irad edildiği yaygın olarak kabul edilmekle birlikte, Vedâ hutbesinin sadece Arafat’ta değil, Mina ve Akabe gibi yerlerde de gerçekleştiği, farklı zaman ve mekanlarda irâd edilen bu hitabelerin daha sonra tarih kitaplarında birleştirilip derlenmek suretiyle uzunca bir Vedâ hutbesi telif edildiği anlaşılmaktadır. Sonraki dönem tarihçiler de eserlerinde bu hutbeyi bütün halinde vermeyi devam ettirmişlerdir. 

    Hz. Peygamber’in (sav) arefe günü Arafat’ta irâd ettiği hutbeyi sahâbeden Cübeyr b. Mut’im, Câbir b. Abdullah ile Abdullah b. Mes’ûd rivayet etmişlerdir. Buna göre Allah Rasûlü (sav) Arafat’a ulaşınca Nemire denilen yerdeki çadırına yerleşmiş, daha sonra da devesiyle vadinin ortasına ulaştıktan sonra burada bulunan ashabına hitap etmiştir. Bu esnada Rebîa b. Ümeyye isimli sahâbî de söylenenleri tekrarlamak suretiyle Allah Rasûlü’nden (sav) uzakta bulunan Müslümanların da hutbeyi duymalarını sağlamıştır. Vakfe sebebiyle Müslümanların tamamı toplanmış olduğu için, Hz. Peygamber’in (sav) hutbesinin en çok Arafat’ta dinlenildiği, dolayısıyla onun da hutbesinin büyük bir kısmını burada irâd etmiş olduğunu ileri sürmek mümkündür. Belki de bu sebeple Vedâ Hutbesi, kaynaklarda Arafat’la birlikte anılmış ve burada sunulduğu kabul edilmiştir. Ancak hadis kaynaklarında onun bayramın birinci günü de bu defa Mina’da Müslümanlara hitap ettiği aktarılır. Allah Rasûlü’nün (sav) Mina’da bir hutbe irad ettiğini rivayet eden sahâbiler ise, Süleyman b. Amr, Ebû Bekre ile İbn Abbâs’dır. Ravilerden Ebû Bekre Nufey b. el-Hâris bu hutbesinde Hz. Peygamber’in (sav) bu ayın hangi ay olduğunu sorup ardından Zilhicce olduğunu söylediği, ardından bu beldenin hangi belde olduğunu sorup, Belde-i Haram olarak cevap verdiğini, bu günün hangi gün olduğunu sorduktan sonra kendisinin bu günün bayram günü olduğunu ifade ettikten sonra şu şekilde bir konuşma yaptığını zikreder: “Kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız birbirinize karşı şu ayınız, şu beldenizde, bu gününüzün haram olduğu gibi haramdır. Yakında Rabbimizin karşısına çıkacaksınız. O sizi amellerinizden sorguya çekecek. Dikkat ediniz. Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kafirlere dönmeyin. Dikkat ediniz, burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin. Olur ki, sözlerimin ulaştığı bazı kimseler bizzat duyanların bir kısmından daha iyi kavrarlar”. Ardından da kendisini dinleyenlere “Tebliğ ettim mi, tebliğ ettim mi?” diye sorduğunda oradakiler, “evet” cevabını verdiler. Bunun üzerine Allah Rasûlü (sav) “Şahit ol Allahım” buyurdu. (Buhârî, Hac132; Müslim, Kasâme 29). Bu son hutbeyi rivayet edenlerden İbn Abbâs, Allah Rasûlü’nün burada söylediği sözlerin onun ümmetine bir vasiyeti olduğunu ifade etmiştir. 

    Hadis rivayetlerine göre Allah Rasûlü (sav) bayramın birinci günü şeytan taşlama mekanına gidildiğinde burada da konuşma yapmıştır. Bu hutbeyi rivayet eden Abdullah b. Ömer’in rivayetine göre hitabesini bayramın ikinci ve üçüncü günü de aynı yerde tekrar etmiştir. Yine İbn Ömer’e göre Hz. Peygamber (sav) bu hutbesinden Deccal’dan bahsetmiş, bu konuda ashabına uzun bir konuşma yapmıştır. Ardından da “Dikkat ediniz, Şühhesiz Allah size kanlarınızı ve mallarınızı, şu beldenizde şu gününüzün hürmeti gibi haram kılmıştır. Dikkat edin benden sonra birbirinin boynunu vuran kafirler olmayın”buyurmuştur. (Buhârî, Meğâzî 77; Müslim, Îmân274, Fiten 100).

    Hz. Peygamber (sav) Vedâ Haccı esnasında son olarak Akabe mevkiine gelmiş, sahâbîler etrafında toplanınca son kez onlara hitap etmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla Allah Rasûlü’nün (sav) bilhassa Mina’daki hutbeleri daha ziyade vedalaşma niteliğinde olmuş, bu vesileyle o, ümmetine adeta son mesajlarını iletmiştir. (Hz. Peygamber’in (sav) veda hutbeleri hakkında geniş bilgi ve değerlendirmeler için bk. Murat Gökalp, İlk Dönem Hadis ve İslâm Tarihi Kaynaklarına Göre Vedâ Hutbesi Rivayetlerinin Tekiki,(Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü), Ankara 2001).

    Allah Rasûlü’nün (sav) birkaç mekanda yapmış olduğu konuşmaları aktaran rivayetlerde farklıklar mevcuttur. Bunun sebebi ise hutbede ifade edilen hususların lafzen değil, manen rivayet edilmesi, ravilerin kendi tasarrufları ve mezhep faktörüdür. Nitekim hutbede Hz. Peygamber’in (sav) Müslümanlara miras bıraktığı şeyin Kur’ân; Kur’ân ve Sünnet; Kur’ân, Sünnet, Ehl-i Beyt; Kur’ân ve Ehl-i Beyt olarak geçmesi ancak özellikle Şiiler’den kaynaklandığı anlaşılan mezhep faktörüyle açıklanabilir. Belki de bu sebeple hitabelerde hadis usulü açısından ferd, garîb, hatta şaz bazı rivayetler yer almıştır. (bk. Bünyamin Erul, “Vedâ Hutbesi”, DİA, 42/591). 

    Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, Hz. Peygamber’in (sav) hutbelerinin genel olarak kısa, özlü ve anlaşılır olduğu hususu dikkate alınınca (Buhârî, İlim11), onun Vedâ haccındaki hitabelerinin de benzer nitelikler taşıması beklenir. Üstelik sayıları yüz bini aşan Müslüman bir topluluğa uzunca bir hutbenin irâd edilmesi -sözlerinin tekrar edilmek suretiyle bütün dinleyenlere aktarıldığı düşünüldüğünde- son derece zordur. Zira bu kadar kalabalık insan topluluğu arasında aktarılanların herkes tarafından tam olarak anlaşılması da mümkün olmaz. Dolayısıyla Vedâ Haccı sırasındaki hutbenin, tarih kaynaklarında ele alındığı gibi bir seferde ve sadece bir yerde değil, farklı zaman ve mekanlarda verildiği, bu esnada hazır bulunan ashâb tarafından parça parça rivayet edilen hitabelerin daha sonraki müellifler tarafından pratikliği ve mesajı düşünülmek suretiyle birleştirilerek kaydedildiği, bu sebeple de hutbenin bir yerde tek seferde verildiği izleniminin doğduğu anlaşılmaktadır. Bütün bunlarla birlikte Vedâ Hutbesi söz konusu olduğunda asıl üzerinde durulması gereken husus, hutbenin veya hutbelerin nerede veya nerelerde, hatta nasıl irâd edildiği değil, gerek Müslümanlar, gerekse bütün insanlık için hangi mesajların verildiğidir. Unutmamak gerekir ki Vedâ Hutbesi, Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed’in (sav) kıyamete kadar beşeriyete hidayet rehberi olacak vasiyetidir. (Hz. Peygamber’in Vedâ Hutbesi hakkında geniş bilgi ve değerlendirmeler için bk. Osman Şekerci, İnsan Hakları Alanında Temel Belgeler ve İslâm, (İstanbul 1996); İbrahim Bayraktar, “İslâm’ın İnsana Tanıdığı Bazı Temel Haklar ve Vedâ Hutbesi”, Erzurum Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. IX, Erzurum 1990, s. 245-269; H. Ahmet Özdemir, “Son Peygamber’in Son Mesajı Olarak Vedâ Hutbesi”, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, V/1, 2005, s. 95-112; Bünyamin Erul, “Vedâ Hutbesi”, DİA, 42/591-592).