• 160 syf.
    Şu Alıntıya İthafen...

    "belki sen de, Tevrat'ın tanrısı gibi evreni yaratırken altı gün çok yoruldun...Altıncı gün gök ve yer bütün ögeleriyle tamamlanmıştı. Yedinci gün hâlâ sürüyor çünkü masumların, acı çekenlerin çığlıkları ulaşmıyor sana ve artık her şey güzel değil."

    Allah bir şeyi yaratırken hayırlı neticeler vermesi için yaratmaktadır. Kainattaki düzene baktığımızda hiç bir eksikliğe ve başıbozukluğa rastlanmamakta ve kainattaki düzeni gören her akıl sahibi Allah'ın büyüklüğünü tesbih etmekten kendisini alamamaktadır.

    Ancak insanlar kainatta yaratılan bu hayırlı şeyleri kendi iradeleriyle şerre çevirebilmektedirler.

    Mesela ateşin yaratılması hayırdır. Ancak bir insan gidip elini ateşin içine sokarsa, ateş o insan hakkında şer olmuş olur. Halbuki Allah ateşi, insanlar onunla ihtiyaçlarını görebilsinler diye yaratrmıştır. Ancak o insan kandi iradesiyle elini ateşe sokmuşsa artık Allah neden bu ateşi yaratmış, neden bu ateş benim elimi yaktı, Allah neden buna müsade etti gibi bir iddiada bulunmaz. Çünkü Allah'ın kainatta koymuş olduğu kanunlar vardır. Ona riayet edersen menfaat elde edersin, riayet etmezsen zarar görürsün. Bu misaller çoğaltılabilir.

    İnsana gelince, Kur'an-ı Kerim'in ifadesi ile Allah insanları kendisine ibadet etsinler diye yaratmış ve kötülüklerden, fuhşiyattan, azgınlıklardan uzak durmasını emretmiş ve buna uymayanları şiddetli bir azabla cezalandıracağını buyurmuş ve yüz binden fazla peygamber göndererek insanları her hususta ikaz etmişlerdir.

    Ancak vazifesini yapmayıp ve bu emirleri dinlemeyip hiçe sayan insanlar, elbette bu yapıklarının cezasını çekecektir.

    Allah'ın bu dünyada kötülüklere direkt engel olmaması ise, imtihan dünyasında olmamızdandır. Bu dünya bir imtihan salonudur ve yanlış yapana da doğru yapanada müsade edilmiştir. Eğer yanlış yapanlara müdahale olsaydı bu imtihan salonunun bir anlamı olmazdı.

    Sevap işleyenlarin başına güller saçılsaydı ve günah işleyenlarin başına da dikenler atılsaydı, artık bu dünya bir imtihan salonu olmaktan çıkacaktı.

    Musibete uğrayan kişiye gelince, bu musibet netice itibariyle o insan hakkında rahmet olacaktır. Eğer günahları varsa onlara keffaret olacaktır. Günahı yoksa gelecekte işleyeceği günahlara keffaret olacaktır. Ayrıca başına gelen bu musibetler belkide onun Cennete gitmesine vesile olacaktır. Yani Allah o musibetzede kuluna rahmetiyle muamele edecek, vereceği mükafatlar o musibeti hiçe indirecektir.

    Bizler olayların içyüzünü bilemediğimiz için, zahiren kötü olan bir olayı hemen kötüye yorumlayıp neden bu böyle oldu, neden şöyle oldu diye itiraz etmekteyiz. Elbette bela ve musibet istenilmez. Ancak geldiği zamanda isyan değil sabredip şükretmek ve mükafatını düşünüp "kahrında hoş lutfunda hoş"diyebilmektir. Bu kulluğun üst mertebesidir.

    Her musibet kahır değidir; her musibeti, her hastalığı yahut her felaketi mutlaka bir kahır tecellisi olarak görmemek lâzım.

    Bir hadis-i şerifte de şöyle buyruluyor:

    “Belâların en büyüğü peygamberlere, sonra evliyaya, sonra diğer has kullara gelir.”(bk. Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1/519, no: 1056; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3/343)

    Belâ, denilince “musibetlerle imtihan olmayı” anlıyoruz. Ağır imtihanların neticeleri de büyüktür. Memur imtihanıyla, meselâ kaymakamlık imtihanında sorulan sorular elbette bir değil. Birincisi ikinciden ne kadar kolaysa, ikincinin sonucu da birinciden o kadar önemli.

    Konuyla ilgili harika bir tespit:

    “Kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır. Çirkinlik de güzeldir.” (Sözler)

    İnsan öncelikle kendi bedenini şöyle bir gözden geçirmeli. Her organını ayrı ayrı düşünmeli. Ve sormalı kendi kendine: Hangisinin yeri, şekli, büyüklüğü, vazifesi en güzel şekilde takdir edilmemiş? Sonra kendi ruh dünyasına intikâl etmeli ve aynı düşünceyi o âlem için de sürdürmeli: Hafıza mı gereksiz, hayal mi? Sevgi mi fazlalık, korku mu?

    Beden bütün organlarıyla bir bütün teşkil ettiği ve ancak o zaman fayda sağladığı gibi, ruh da bütün duyguları, hissiyatı ve lâtifeleriyle bir bütün. O da ancak böylece netice verebiliyor. İnsan ruhundan, akıl ve hafızayı çekip alsanız hiçbir fonksiyon icra edemez olur. Endişe duygusunu alsanız tembelleşir; ne dünyasına çalışır ne âhiretine. Korkuyu çıkarsanız, hayatını koruyamaz hale gelir. Sevgi hissi taşımasa, hiç bir şeyden zevk alamaz.

    İşte insanın, hem bedeni hem de ruhu en güzel ve en hikmetli bir şekilde tanzim edilmiş. Buna “Bedihi kader” deniliyor. Aynı şekilde, insanın bir ömür boyu başından geçen hâdiseler de nizamlı ve intizamlı. Buna da “Mânevî kader” denilmekte. Bedihi kader, mânevî kaderden haber veriyor. Her ikisinin de her şeyi güzel... Elbette ki, cüz’i iradeyle işlenen günahlar, isyanlar hariç.

    Mânevî kaderin irademiz dışındaki tecellileri karşısında, aciz bir kul olarak, ne yapacağımızı şaşırdığımız, bocaladığımız zaman, hemen bedihî kadere ve ondaki sonsuz hikmetlere nazar etmeliyiz. Meselâ, anne rahmindeki rahimane terbiyemizi hatırlamalıyız: O dönemde İlâhî hikmet ve rahmet bizi en güzel şekilde terbiye ediyordu ve biz olanların hiçbirinin farkında değildik.

    Şimdi de aynı rahmetin başka cilveleriyle yaşıyoruz.

    “Allah’a karşı hüsnüzan ibadettir.”(bk. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, III/263)

    hadisinden dersimizi tam alarak, bizi o gün öylece besleyen, büyüten ve her şeyimizi en güzel şekilde tanzim eden Rabbimizin rahmetine itimat etmeliyiz. Karşılaştığımız her hâdiseyi bir imtihan sorusu olarak değerlendirmeli ve nefsimizin hoşuna gitmeyen olaylarda da bir rahmet tecellisi aramalıyız. İnsan sadece nefsini ölçü aldı mı yanılır. Bir gencin nefsi, okula gitmemek ve oyun oynamaktan yanadır. Ama akıl bunun karşısına çıkar. İstikbâldeki güzel makamları, yahut çekeceği sıkıntıları gösterir, onu oyundan vaz geçirir. Demek ki, nefis için güzel olan, akıl için güzel olmuyor.

    Kalp ise apayrı bir âlem. O, iman ile nurlanırsa, her şeyi ve her hâdiseyi İlâhî isimlerin birer tecellisi olarak görür. “Allah’ın bütün isimleri güzel olduğu gibi, onların bütün cilveleri, bütün tecellileri de güzeldir.”gerçeğine ulaşır. Artık bu bahtiyar kul için, çirkinlik diye bir şey kalmaz ortada.

    “Kahrın da hoş, lütfun da hoş.” diyenler, bu makama varmış bahtiyar insanlardır. Bu zatlar, “Allah onları sever, onlarda Allah’ı”sırrına ermişlerdir.

    Nur Küllayatı'nda, güzellik iki kısımda incelenir: “Bizzat güzel” ve “neticeleri itibariyle güzel” diye. Bu sınıflandırmaya bazı örnekler verebiliriz: Gündüz bizzat güzeldir, gecenin de kendine göre ayrı bir güzelliği vardır. Biri uyanıklığı, diğeri uyumayı andırır. İkisine de ihtiyacımız olduğu açık değil mi?

    Öte yandan, meyve bizzat güzeldir, ilâç ise neticesi itibariyle güzel.

    İnsanın muhatap olduğu hâdiseler de ya gece gibidir, yahut gündüz gibi. Sıhhat gündüzü andırır, hastalık ise geceyi. Hastalığın günahlara kefaret olduğu, insana âczini ders verdiği, kulluğunu ikaz ettiği, kalbini dünyadan kesip Rabbine çevirdiği düşünülürse, onun da, en az sıhhat kadar büyük bir nimet olduğu görülür. Sıhhat bedenin bayramıdır, hastalık ise kalbe gıdadır.

    “Gece ve gündüz” bu kâinatta aralıksız faaliyet gösteren “celal ve cemal”tecellilerinin sadece bir halkası. Elektriğin eksi ve artı kutupları, gözün karası ve akı, kanın al ve akyuvarları gibi daha nice halkalar var. İç dünyamızda ve dış âlemde bu ikililerle kuşatılmışız ve her birinden ayrı faydalar ediniyoruz.

    Konuyla yakından ilgili bir âyet-i kerimenin meâli şöyledir:

    “Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız, halbuki o, hakkınızda bir hayırdır. Ve olur ki, bir şeyi seversiniz, halbuki hakkınızda o bir şerdir.” (Bakara, 2/216)

    Âyet-i kerime cihatla ilgili, ama hükmü umumî. Ve bu âyetle bir başka “ikili” nazarımıza veriliyor: Harp ve sulh. Sulh yani barış gündüz gibidir, herkesin hoşuna gider; harp ise geceyi andırır. Ama gerektiğinde harp etmeyenlerin istikbâlleri kararır, nesilleri daimi bir zulmete boğulur. Cihatta şehit olanlar ise bir anda velayet makamına çıkarlar ve kaybettikleri dünya hayatı onların bu yeni hayatları yanında gece gibi kalır.

    Ölümden daha ileri bir musibet düşünülebilir mi? Âyet-i kerime, nefsin hoşlanmadığı bu olayın altında büyük hayırlar bulunduğunu haber vermekle, dünyanın diğer belaları, hastalıkları, felaketleri için bizlere büyük bir teselli vermiş olmuyor mu?

    Bir hadis-i kutsî:

    “Rahmetim gazabımı geçti.”(bk. Aclunî,Keşfü’l-Hafâ, 1/448)

    Bu hadis-i kutsîye şöyle bir mânâ verilmiştir:

    “Her musibetin altında Allah’ın nice rahmet cilveleri vardır ki, o musibetin verdiği elemleri, acıları geçmiştir.”

    Ebediyet yanında ömür bir an gibi de kalmıyor. Bu kısa hayatta başımıza gelen hastalıklar, belâlar, sıkıntılar ebedî hayatımız hakkında hayırlı oluyorsa, ne gam! Sonsuza göre yetmiş-seksen yılın ne hükmü var?!.. Bu dünyanın bütün fânî belâları ve sıkıntıları ebedî saadet yanında hiç hükmünde kalmıyor mu?

    Ama, insanın nefsi, peşin zevkin tâlibidir; istikbâle nazar etmez. O saha, akıl ve kalbe aittir. Az önce de değindiğimiz gibi, her musibet mutlaka “kahır” değildir. Nefsimizin hoşuna gitmeyen ve fâni dünyamızı karartan olaylar: Ya İlâhî bir ikazdır, bizi yanlış yoldan geri çevirir. Veya, günahlarımıza kefarettir; acımızı bu dünyada çektirir, ebedî âleme bırakmaz. Yahut, insan kalbini geçici dünya hayatından, Allah’a ve âhirete çevirmeye bir vasıtadır.

    Öte yandan, musibetler insan için sabır imtihanıdır; bu imtihanı kazanmanın mükâfatı ise çok büyüktür.

    Son olarak, bunlar İlâhî bir tokat, bir kahırdır. Umumî musibetlerde bunların hepsinin de hissesi olabilir. Bir grup için kahır, bir başkası için ikaz, bir diğeri için günahlara kefaret...

    Münferit belâlarda ise, bize göre en selâmetli yol, şu olsa gerek:

    Musibet kendi başımıza gelmişse, nefsimizi suçlayalım; onu tövbeye sevk edelim. Başkalarına gelen belâ ve âfetleri ise onların terakkilerine vesile bilelim. Böylece hem nefis terbiyesinde yol kat etmiş, hem de başkaları hakkında kötü düşünmekten kurtulmuş oluruz.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet
  • "Her zaman şair ol, düzyazı da bile."
    -Baudelaire
  • 128 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Bugün okuduğum bu kitaptan inanılmaz keyif aldım. Bu kadını ne zaman okusam, kendimi Eugène Delacroix'in tablosundaki bayrağı taşıyan kadın gibi hissediyorum. Kalk gidiyoruz dese biri, giderim. Bu sabah yazdığım başka bir incelemede ne olacağıma karar verememekten yakınmıştım. Bu kitabı okuduktan sonra, 4 sene DTCF'de okuyup aktivist olmayan ben, acaba Kadın Hakları savunucusu mu olsam diye düşündüm.

    Beauvoir'ın hayatını tamamen özdeştirdiğim şarkının linkini bırakayım, ama esas adamdan değil bu, cover. Neden diye soracak olursanız müziğin videosu bana göre onun hayatını daha çok yansıtıyor. Videoda özel bir durum söz konusu değil, sadece esas adama göre daha bohem. Tıpkı Beauvoir'ın seçtiği hayata benziyor. Müziğin yükselme ve alçalma hızı Beauvoir'ın hayatındaki inşalar ve yıkımlar gibi. Belki okurken dinlersiniz:

    https://www.youtube.com/watch?v=kjlu9RRHcbE

    Odadaki küçük rafın üzerine birkaç kitap koydum ve dedim ki: "Zeynep Can bunları bitirmeden kitap almak yok." Biraz boğucu bir seçim listesi yapmışım. Zaten bunalık vaziyetteyim. Böyle üzerime bir ağırlık çöktü, canım nasıl bir şey yapmak istemiyor. Aldım okudum kadını, gene kendime geldim. Beauvoir o kadar cesaretlendirici bir kadın ki, biyografiyle "Yakarım o Roma'yı!" diyorsunuz. Neden Paris değil Roma diye sorardım ben sizin yerinizde olsam. Çünkü... Jean-Paul Sartre ile her yaz oraya tatile gidiyorlar ve tabiri caizse tam benim yaşamak istediğim gibi bir hayat yaşıyorlar. Çünkü oraya tatil için gittiklerinde bile çalışıyorlar.

    "Daha sonra her yaz olduğu gibi Roma'da kalırlar; çalıştıkları, en çok sevdikleri yer Roma'dır. İkisi de çok çalışmıştır: "Tatil" dedikleri şey de gidip başka yerde çalışmak demektir." (sayfa: 68)

    Bilmeyenler için bir dipnot geçmek lazımdır; Jean-Paul Sartre Beauvoir'ın nesi desem bilemiyorum. Aslında her şeyi demek yeri ama kocası ya da sevgilisi olmadığından eminim. O, Beauvoir için tam bir hayat arkadaşı, ailesi onu istemeye istemeye okula yolladığında ona destek olan, en yakın arkadaşı öldüğünde yanında olan, her zaman 2.adam olmayı kabul eden bir hayat arkadaşı. Bu ilişki inanılmaz karmaşık, zaten çözebilmek için okuma sırasına mektuplaşmalarını derlendiği Simone De Beauvoir'dan Sartre'a Mektuplar 'ını almaya karar verdim. İçinde bulundukları durumları yaşayabilmek için; Koşulların Gücü - Birinci Kitap ve Koşulların Gücü - İkinci Kitap'ın uygun olacağını düşünüyorum. Zira kitabın adında da geçen koşulların hemen hemen hepsinde Sartre, Beauvoir ile birlikteydi.

    İşin magazinsel yönüne çok değinilmiş. Beauvoir'ın hayatına giren kadın ve erkekler özellikle anlatılmış ama ben burada işin duygusal yanından çok, diğer yönlerini görmeyi tercih ediyorum. Mesela Sartre'ın faydası akademik yönde olurken, Algren ona Amerika kıtasını tanıtmıştı, Bost ise duygusal yönünü doyurmuştu, Zaza ile olan ilişkisi o kadar saftı ki ölümü Beauvoir'a kitaplar yazdırdı ve bu yönde bir fayda sağladı, aklımda kalan bir diğer kadın Sylvie, taze kan derler ya, işte Beauvoir'ı gençleştiren kadın, bu kadın. Belki bunlar gibi niceleri var ama sonuna kadar onunla olan kişi Sartre. Beauvoir her kuşun etini yemiş ama hiçbirinin nasıl olduysa canını incitmemiş.

    İlişkiler dışında katıldığı tüm örgütler, hemen hemen bütün makaleler, sömürgecilik karşıtı imzaladığı tüm belgeler, manifestolar, edebi kitapları, ailesi, yakınlarının ölümü, yakınlarıyla tanışma anı, yazdığı mektuplar ve tüm bunların fotoğrafları, bu kitabın içerisinde yer alıyor.

    Eğer yaşıyor olsaydı, Dünya Kadın Hakları şu an çok farklı bir yerde olurdu. Sorun, neden değil diye, Woolf okuyup mıy mıy mıylanan kadın dolu etraf. İnsanlara Woolf'un edebi direnişini anlatamayan İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümleriyle dolu üniversiteler. Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilimler Fakültesi, Kadın Araştırmaları bölümünde yüksek lisans yapan arkadaşlarım yozluktan ölmek üzereler. Ama ben onlara çıkıp Beauvoir okuyun diyemiyorum. Çünkü aktivist olmayı, yürüyüşe katılmak sanıyorlar. Gerillaları savunmak sanıyorlar. HDP'nin LGBT bireyleri meclise soktuğunu söylemenin aktivist olmak olduğunu sanıyorlar. İşte tüm bunlar, dünya üzerindeki bu kordinatlarda olurken eminim Montparnasse mezarlığında Beauvoir ters dönüyor. Çünkü yaşarken elleri Mısır'a, İran'a, Cezayir'e, adını hatırlamadığım Afrika ülkelerine, Amerika'ya kadar uzanıyordu.

    Fransa'da kürtajın yasak olduğu dönemde bir olay yaşanır ve yasağın kaldırılması için bir direniş başlatılır. Beauvoir bu direnişin öncülerindendir, gereken tüm belgelere imza atar, imza toplar, gazete satar. Protesto edilen yasanın, protesto edilmesine neden olan olay şöyledir:
    Bir kız tecavüze uğrar ve hamile kalır, annesi ile bebeği düşürebilmek için türlü yollara başvururlar, yakalanır yargılanırlar. Bu yargılanmayı protesto etmek için bir manifesto hazırlanır ve Beauvoir bu metne imza atan 343 kadından biri olur. Sonuç olarak bu 343 kadın "orospu" olarak yargılanır ama 1974 yılında yasa değiştirilir ve kadınlar vücudu konusunda söz hakkına sahip olur.

    Bunun gibi birçok direnişe destek vermiş, kendi hayatını yaşamaktan asla kendini geri koymamış ama bunu yaparken dairesinden atılmış, parası olmadığı için köhne otel odalarında kalmış, tam daire sahibi oldum derken evine suikast düzenlenmiş ve tekrar otel odalarına düşmüş, uluslararası çalışmış, komünizm hayranı, felsefe mezunu, gezip görmeyi, araştırmayı seven bir kadının hikayesi. Sanırım kendi elinden yazdıkları en az bunun kadar beni cesaretlendirecek.

    Sonra gelip burada "bayan" denmez, "kadın" denir mücadelesi veriyorum. Salak kadının teki çıkıp "Bana ne dedikleri önemli değil, yeter ki insan gibi davransınlar." diyor. İyi o zaman, "Bugün nasılsınız orospucuğum?" desinler. Müstahak ya, gerçekten. Türkiye'nin halini, özellikle kadın portrelerini gördükçe içim acıyor. Üç çocuk yapıp evde ona bakması için tutulan onca zeki kadın, belki kansere çare bulacak. Kahkahlarıyla mutluluk saçarken, belki keşfedilecek bir kadın dublörlükten dünyanın parasını kazanacak ama kahkaha atamıyor çünkü dalkavuk avukatın teki çıkıp "Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak!" diyor. Hamile kadınlar sokağa çıkamıyor, ben olsam ben de çıkamazdım o dönem. Ayıptır söylemesi, sözüm meclisten dışarı, eşeğin aklına karpuz kabuğunu düşürdü başka bir dalkavuk avukat, dedi ki: "Hamile kadın sokağa çıkmasın! Tahrik ediyorlar!" Elimizde hala özgürlüğümüz varken, bunu iyi kullanacağımıza olan inancım ne yazık ki çok zayıf.

    Biraz dağıldım ve yayıldım. Hemen eteklerimi toplayayım. Bu kitapta en çok hoşuma giden fotoğrafı sizlerle paylaşmak istiyorum:

    https://i.hizliresim.com/JZQLJn.jpg

    Beauvoir, Bost'a askerdeyken yollamış bu fotoğrafı ve Bost'tan şöyle bir yorum gelmiş: "Lezbiyene, kokainmana, türbandan dolayı da Hint fakirine benziyorsunuz. Gözlerimden yaşlar gelene kadar gülmeme yol açan bu fotoğrafı özenle saklayacağım." Sen ne anlarsın Bost? Kadın dünyalar güzeli be! Neyse saklayacakmış dedim ve sakinleştim.

    Biraz hiddetli bir inceleme oldu, sanırım siyasal olaylar artık gereğinden fazla beni etkiler hala geldi ve idol saydığım kadının yaptıklarını görünce daha fazla sinirlendim zira ben şurada iki tane kadına kendilerini ezdirmemeleri için nasıl hitap edilmesi gerektiğini anlatamayan beceriksizin tekiyim.

    Bir de ufak bir video eklemek istiyorum ve 3:46'daki bakış açısını belki bir gün benimseriz diye buraya bırakıyorum. Karşıt görüşlere sahip birini nasıl yorumladığını görünce gözlerim kalpkalpkalpkalp oldu.

    https://www.youtube.com/watch?v=zIU7OY1p8Vk

    Velhasıl iki adet fotoğraf koyacağım, biri kediyle işte, soldaki kedi, sonra ben ve sonra Beauvoir:

    https://i.hizliresim.com/16JP1D.jpg

    Kitabı bitirdikten sonra anneme gittim. Çantada duruyordu kitap. "Sen gene mi bu kadını okuyorsun?" dedi içeriden. Ona göre şuhu içerisinde kayboluyormuşum Beauvoir okurken. Sonra içinden birkaç tane beğendiğim fotoğrafı gösterdim. Sonra bir baktım annem saçlarımı örüyor. Annem hayatımda ilk kez saçlarımı ördü. İnanır mısınız? Buna vesile olan kişi 33 yıl önce bağlarını dünyadan kopardı ama benim annemle aramda farklı bir bağ kurdu. Bittikten sonra aynaya beraber baktık, "Allah'tan benzemiyorsun, üniversitedeyken ne korkardım başına bir iş gelecek diye. Aktivist olmadan mezun olman tüm aileyi şaşırtmıştı." dedi ve sonra daha fazla koyma dediğim bulgur pilavının üzerine inatla bir kaşık daha ekledi.

    https://i.hizliresim.com/36E8r4.jpg

    Keyifli okumalar, güzel ve güçlü kadınlar, aynı zamanda bir takım adamlar. Gerçi sizin okuyacağınızı sanmıyorum ama olsun.
  • 417 syf.
    ·343 günde·Beğendi·10/10
    Hitler'in Yahudi düşmanlığının nedeni neydi?https://youtu.be/gE8dOfB-4-M
    Alıntılarla Bir Siyasi İdeoloji Özeti | FAŞİZM:
    https://youtu.be/O9iOqke27zI

    Bugüne kadar 8 aydan uzun bir ilişkim olmadı fakat bu kitabı tam 343 gün boyunca azar azar okuyup bitirdim. 2018 yılına benim için siyasi konuda bir aydınlanma yılı oldu desem abartmış olmam.

    Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık kitabını okuduğum sıralar karşıma bazı kelimeler çıkıyordu. Liberalizm, muhafazakarlık vs... İşte Andrew Heywood'un Siyasi İdeolojiler kitabını edinmem de bu tür siyasi kelimelere karşı "Ne demek yahu bu kelimeler?" dememin sonucunda gerçekleşti.

    Kitap, 12 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerin içerisinde ideolojinin kelime anlamı ve tarihsel evrimi, liberalizm, muhafazakarlık, sosyalizm, anarşizm, milliyetçilik, faşizm, feminizm, ekolojizm, dini köktencilik, çok-kültürcülük ve ideoloji kavramının küresel-çağdaş boyutu konusunda açıklamalar bulunmaktadır. Kitabın sonundaki kaynakçada bulunan kitapları sayayım dedim, yoruldum. 300-350 arası bir sayıda kaynaktan yararlanılmış muhteşem bir kitap olduğunu düşünüyorum.

    Örnek olarak, eğer Hitler'e sadece faşist deyip de geçmek istemiyorsan, faşizm kelimesinin kökenini, tarihsel gelişimini ve etkilediği devletleri, diğer siyasi görüşlerle olan karşılaştırmalarını ve kesişim kümelerini, bu görüşü savunan siyasi liderleri de tanımak istiyorsan bu kitabı gönül rahatlığıyla edinebilirsin.

    Yazarın herhangi bir siyasi görüşü anlatma metodunu kısaca anlatacak olursam bu kitabın nasıl bir kitap olduğunu daha rahat anlayabilirsiniz. Örnek olarak, elimizde herhangi bir siyasi görüş olduğunu düşünelim. Bu siyasi görüşün kelimesinin kökeninden itibaren başlayıp eski uygarlıklarda bulunan karşılıklarını, tarihsel gelişimini, birey ve toplum konusundaki ilişkilerini, bütün diğer siyasi görüşlerle olan karşılaştırmalarını, özgürlük, din, kültür ve bireye yaklaşım açısıyla olan tarihsel sürecini, piyasa tasarılarıyla bağlantılarını ve en az 6 kişiden oluşacak biçimde de en önemli savunucularını bahsediyor desem yanlış konuşmuş olmam.

    Diyeceğim o ki, siyasi görüşünüz ne olursa olsun objektif bir kitap okumak istiyorsanız tam olarak başucu yapabileceğiniz, doyurucu siyasi bilgiler içeren bir kitaptır.
  • Imam Zeynelabidin Hz. Hüseyin Efendimizin oğludur.
    Imam Zeynelabidin vefat ettiğinde devesi kabrine gelerek inledi. Üç gün boyunca yemeden içmeden inleyip durdu. Ve üçüncü gün de deve orada öldü ( Şevahid-ün Nübüvve sh 343 müellifi Molla Cami)
  • 536 syf.
    ·3 günde·7/10
    Öncelikle incelememe başlamadan önce bu yazarla ve kitapla tanışma öykümü anlatmak istiyorum. Yazarı tabii ki tanıyordum ama henüz hiçbir kitabını okumamıştım. Hayatımdaki
    en değerli insanlardan birisi'' ile hangi kitaba başlasam? diye kitaplardan sohbet ederken bana Robert Langdon'u tanıyıp tanımadığımı sordu ve kitaplığındaki Başlangıç kitabından bahsetti. Daha önceki okuduğu eserlerden ne kadar etkilendiğinden, benim de etkileneceğimden ve hoşuma gideceğinden. Güzel telkinlerde bulundu ve bu benim ilgimi çekti. Yazara ve kitaplarına olan ilgimi arttırdı. Araştırmaya başladım ve etrafımdaki kitapsever arkadaşlarımdan önce diğer kitaplarını temin edip okudum. Harika gitti okuma maceram. Her kitabında bir tık arttırdı heyecanımı ve okuma isteğimi. Kitapların içindeki karakterler, karakterlerin hikayeleri, hikayelerin geçtiği yerler, o yapıtların tasvirleri, çeşitli dini semboller, tarihi eserler, müzeler, bazilikalar, heykeller, tablolar sanki bana kitabı öneren kişinin marifetli ellerinden çıkmış, o hayat vermiş gibi güzel geldi bana. Bu yazarın kitaplarını benim okumama vesile olduğun için sana minnettarım BUTTERFREE.. Daha güzel kitaplarda buluşalım seninle.


    Dan Brown'un son kitabı Başlangıç. Ülkemizde 2017 yılının en çok satan kitabı. Üzülerek söylüyorum ki bende istediğim etkiyi bırakmadı ve beklediğim heyecanı uyandırmadı. Öncelikle bilim insanı Edmond Kirsch buluşuyla hem din dünyasını hem de bilim dünyasını derinden sarsacağını söyleyerek merakımızı uyandırıyor. Kitap bu güzel cümlelerle başlıyor ama devamı o kadar durağan ki ilk 120 sayfa betimlemelerden resmen sıkıldım, sonra birkaç ufak hareketlilikle 'hadi şimdi başlıyor herhalde' dedim -kendi kendime ama yine hiçbir şey olmadı. Böyle güzel girişi olan bir kitabın devamının böyle sönük kalması beni çok şaşırttı. Allah'tan ilk sayfalarda Winston ile tanışıyoruz da kitabın biraz akışını değiştirip bizi farklı düşünmeye ve durağan akışından uzaklaştırmaya yarıyor. İyi ki varsın Winston, kitaba çok farklı bir renk katıyorsun. Yoksa bu kitap için söyleyecek pek olumlu şey bulamayabilirdim. Kahramanımızın dünyanın en ünlü müzelerinden birinde başlayan macerasında yine çeşitli yerleri geziyoruz. Dan Brown'un başarı sebeplerinden birisi yeni yerler keşfetmeye sevk etmek. Ben okurken o yerleri keşfediyorum mesela. O müzeyi araştırıyorum ve kahramanımızın yanında yer alıyorum. Ardından yapımı hala devam eden bitmemiş kilise lakaplı Sagrada Familia'yı geziyoruz. Buralar muhteşem. Romanda geçen yerleri bilmesek dahi keşfetme arzusu bizi daha fazla okumaya itiyor bu sayede eserlere tutuluyoruz ve tutunuyoruz bence. Yazar bunu çok iyi yapıyor. Hiç umulmadık bir anda, ummadığımız bir yerde buluyoruz kendimizi. Bu sayede biraz da olsa canlanıyor umudumuz. Ard arda gelen koşturmaca, kovalamaca serüveni baya heyecanlıydı ama artık farklı yolların bulunması gerek. Tahmin edilebilir olunca aynı tadı vermiyor. Son sayfalar için ayrıca yorum yapacağım şu an. İlk sayfalar ve hafif kıpırtıdan sonraki durağanlıktan eser yok. Kitabın sonlarında hiç ummadığımız bağlantılar ve ilişkiler gün yüzüne çıkıyor. Açıklamalar ve bilimsel gerçeklerle süslü şaşırtıcı bir son bekliyor okuyacak olanları. Diğer romanları gibi bu romanın da sonunda her şey gün yüzüne çıkıyor ama hala etkisi altında kalıyorsunuz okuduklarınızın. Gerçekten etkisi oluyor insanda böyle derin düşüncelerin ve üretilen güzel eserlerin. Beklentim çok büyük olduğu için belki biraz hayal kırıklığıyla okudum ama tavsiye ederim.

    İlgimi çeken güzel alıntıları ve sayfalarını incelememe eklemek istiyorum.

    Dünyanın mütevazı kişilere miras kalması gerekirdi ama tam aksine gençlere kaldı. Kendi ruhlarına bakmak yerine bilgisayar ekranlarına bakan teknoloji bağımlılarına...
    Sayfa 11

    Bilim ile din rakip değildir. Onlar aynı hikâyeyi anlatmaya çalışan farklı dillerdir. Bu dünyada ikisine de yer var.
    Sayfa 20

    Kurallarla yaşayanlara herkes saygı duyar.
    Sayfa 25

    Tanrı'yı kalplerimizin içinde aramalıyız!
    Atomların içinde değil!
    Sayfa 115

    Cehalete izin vermek, ona güç vermektir.
    Sayfa 343

    En sevdiğim alıntısı..
    ***En tehlikeli teröristler aslında bombaları yapanlar değil, çaresiz topluluklara nefret aşılayan ve emrindekileri şiddet içerikli eylemlerde bulunmaya teşvik eden nüfuz sahibi liderlerdir. Kolay etki altında kalan insanlara hoşgörüsüzlük, milliyetçilik veya kin aşılayarak dünyayı altüst etmek, tek bir güçlü ve kötü insana bakar!!!***
    Sayfa 392

    İncelememi okuyan herkese teşekkür ederim.