• Tevfik Fikret'in cenaze törenine tek subay katılmış: Mustafa Kemal.
  • 724 syf.
    ·18 günde·Puan vermedi
    Merhaba!!
    Öncelikle istediğim nitelikte bi inceleme yapamıycamı biliyorum.Kelimelerin,düşüncelerimin, yazacaklarımın ve yazamadıklarımın önceden yazılmış olanların yetersiz olacağının farkındayım.Hakkını veremiycem için Canım Oğuz Atay'a özürlerimi sunup yetersiz kalmanın acziyeti içerisinde bi şeyler yazmak istiyorum.Muhteşem incelemeler yapanlar tarafından yadırganabilirimHer şeye rağmen başlıyorum;)
    ...
    Canım kitapta sık sık kurgu içinde kurgu ve bu kurgular içinde gizli olan gerçekler çıkıyor karşımıza.Eğer uyanık olmayıp kaçırırsanız kurgu nerede bitiyor gerçek nerede başlıyor anlayamazsınız.Oğuzcum Atay okuyuculara "Uyanık olun"diyor; bütün satırlarda.Uyanik  olun ki kitaptan zevk alın.Uyanık olun ki sizi ışık hızına ulaştırayım.Uyanık olduğunuz takdirde ışık hızına ulaşıyorsunuz ve yer yer nefesiniz kesiliyor.Bir cümle çıkıyor karşınıza ve defalarca okuyup düşünmek istiyorsunuz.18 günlük okuma sürecimde fazlasıyla düşünmeye ve Oğuzcum Atay'la sohbet etmeye fırsat buldum.15. Bölüm den sonrası 2 gün sürdü ki;15.bölüm de cidden ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim.Gece başlamış bulundum ve duracak yer bulamadığım için sonuna dek okudum;)Kendi evrenimde 15 dakika süren 15.bolum dünya saatiyle bir iki saat sürdü.Hatta oturup düşünmeleri, hayallerini de katarsak;o gün sabahlamama neden oldu.Bazı yerlerde Oğuzcum sen insan isen biz neyiz?diye sorduğum ve cevabını alamadığım doğrudur.Soyutlarda yüzmeyi sevdiğim ve uyanıkken dahi rüya görebildiğim için kitap beni bambaşka boyutlara taşıdı.Yer yer kültürel değişim,Öztürkceleşme hareketleri,düzen vs vs zeka gerektiren güzel bi uslûp ile eleştirilmiş.Kitabı edebi mânâda,kültürel mânâda kendini geliştirmiş,belli bi okuma düzeni olan kişiler okumalı.Kiymet bilmeyen ellerde yarim bırakıldığı oluyor ki;programda 2 kişinin yarım bıraktığına şahit oldum.Kitabın gerçek alıntısından çok sahte alıntısı olması üzülesi bi durum.Gerçekten kitabı okuyanların büyük bi titizlik ile bunları bulup ortaya çıkarmasını zevkle izliyorum;)Oğuzcum Atay bugünleri önceden görmüş olacak ki 380.sayfada:
    "Fakat tutunamayanların,bu kadarcık bir titizlik göstermesi de yadırganmamalıydı. Sahtekârlar türemişti.Tutunamayanlara gösterilen bazı kolaylıklardan yararlanmak istiyorlardı." şeklindeki alıntı cidden çok mânidar;)
    Artık benim için bitmeyen bir kitap Tutunamayanlar.Okumadan önce yaptığım hazırlıklar,neden ve nasıl bu kadar tutkunu olduğum konusuna girmiyorum zira çok uzun ve incelemeye de bunlar yazılmıyor galiba ;))
    Okumama vesile olan canımın içi büyük babamı arayıp bitirdiğimi haber verdiğimde "seninle gurur duyuyorum"demesi harikaydı..Yine incelemeden çok hislerimin konuştuğu bi yazı oldu sanırımArtık son vermeliyim:)
    Ruhun şad olsun canım Oğuz Atay...
    Bundan sonra hep seninleyim:)
    Bat dünya bat!!
  • 1 = Namazda esneme halinde elle ağzı kapama :

    “ … Ebu Said el-Hudri r.a şöyle dedi : Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem : Sizden biri namazda esneyeceği vakit gücü yettiğince onu tutsun. Esneme galip gelirse eline ağzına koysun, buyurdu. ”

    Müslim 2995/5758 Buhari 952-Edebu’l-Müfred Ebu Davud 5026 Darimi 1/321 Abdurrezzak 3324-3325 İbni Huzeyme 919 Beyhaki 2/289 Begavi 3347 Ahmed 3/31-37.93

    2 = Namazda abdest bozulunca çıkıp gitmek :

    “ … Aişe r.anha şöyle dedi : Rasulullah s.a.v Namaz’da iken biriniz hades - yani Abdesti bozacak gibi bir şey - yaptığı vakit burnunu tutarak dönüp gitsin, buyurdu.”

    Ebu Davud 1114 İbni Mace 1222 İbni Huzeyme 1019 İbni Hibban 205-eI-Mevarid Dare kutni 1/158 Hakim 1/184

    3 = Yemek hazırken önce yemek yemek sonra namaz kılmak :

    “ … Enes r.a den Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu : Akşam yemeği getirildiği ve namaz vakti de geldiği zaman akşam namazını kılmadan yemeği yemeye başlayınız acele edip de yemeğinizi bırakmayınız.”

    Buhari 672-Ter:702 Müslim 557/64- 65 Nesei 852 Tirmizi 353 Darimi 11293 İbni Mace 933 İbni Huzeyme 934-1651 İbni Hibban 2066 Humeydi 1181 Abdurrezzak 2183 Beyhaki 3/72-73 Beğavi 3/355 Ahmed 3/110

    4 = Namazda ihtiyaç anında erkeklerin Tesbih - yani Subhanallah - demeleri, kadınların ise el çırpmaları :

    “ … Ebu Hureyre r.a şöyle dedi : Rasulullah s.a.v : Tesbih - yani Subhanallah demek - erkeklere, el çırpmak ise kadınlara muhsustur, buyurdu.”

    Buhari 1203 -Ter: 1142 Müslim 422/106 Ebu Avane 2/214 Ebu Davud 939 Nesei 1206 Tirmizi 369 Darimi 1/317 İbni Mace 1034 İbni Hibban 2263 Humeydi 948 Tayalisi 2399 Abdurrezzak 4068 Beyhaki 21246 Beğavi 3/271 Ahmed 2/241

    “ … Sehi b. Sa’d es-Saidi r.a şöyle dedi : Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem : Size ne oluyor ki, namazınızda bir şey size arız olduğu vakit et çırpıyorsunuz ! Bu fiil kadınlara hastır. Bir kimseye namazında bir şey arız olursa, o kimse “ Subhanallah “ desin, buyurdu.”

    Malik 1/163 Buhari 684.Ter:711 Müslim 421/102 Ebu Avane 2/443 Ebu Davud 940/941 Nesei 2/77-78-79 İbni Mace 1035 İbni Hibban 2260 Tabarani 573 9-5742-M.Kebir Beyhaki 3/112 Beğavi 3/272 Abdurrezzak 4082 Ahmed 5/331

    5 = Namazda zarar verecek canlıların öldürülmesi :

    “ … Ebu Hureyre r.a şöyle dedi : Nebi s.a.v : iki siyahın - yani akrep ve yılanın - öldürülmesini emretti.”

    İbni Huzeyme 869 İbni Hibban 2352 Tayalisi 2538 Hakim 1/256 Beyhaki 1/266 Beğavi 3/268 Abdurrezzak 1754 Ahmed 2123

    6 = İhtiyac anında namazda çocuk taşıma :

    “ … Ebu Katade r.a şöyle dedi : Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem omuzunda Ebil-As’ın kızı Ümame olduğu halde namaz kıldırdı. Rasulullah rukü ettiği zaman kızı yere koyuyor, kalktığı zaman omuzunda taşıyordu.”

    Malik 1/170 Buhari 516-Ter:590 Müslim 543/41 Ebu Avane 2/145 Ebu Davud 917 Nesei 710 İbni Huzeyme 868 Humeydi 422 Beyhaki 2/162-163 Beğavi 3/263 Ahmed 51295 Albani 385-el-İrva

    7 = Namaz’da verilen selamı işaretle alma :

    “ … Abdullah b. Ömer r.a şöyle dedi : Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Kuba’ya çıktı, orada namaz kılıyordu. Ensar gelerek namazda iken Rasulullah’a selam verdiler. - İbni Ömer - dedi ki Bilal’e şöyle dedim : Rasulullah namaz kılarken onlar kendisine selam verdiklerinde onlara selamlarını nasıl iade ediyor olarak gördün? Bilal avucunu açtı işte şöyle gördüm, dedi.”

    Ravilerden Cafer b. Avn da avucunu açtı. Avucunun içini aşağı, dışını yukarı tuttu ve bu hareketi gösterdi.

    Ebu Davud : 9217 - Nesei : 1186 - Tirmizi : 368 - Beyhaki : 2/259-260 - Ahmed : 6/12

    “ … İbni Ömer r.a Suheyb r.a dan şöyle dediğini rivayet ediyor : Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e namaz kılarken uğradım. Ona selam verdim. Rasulullah selamımı işaretle aldı.”

    Ravi Nabil şöyle dedi: Ben İbni Ömer’in parmağı ile işaret ederek selamı iade ettiğini biliyorum.

    Ebu Davud 9217 Nesei 1186 Tirmizi 368 Ahmed 6/12

    8 = Namazda işaret etme :

    “ … Aişe r.anha şöyle dedi : Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir ara hastalandı. Sahabelerden bir kısım insanlar ziyaret için yanına girdiler. Müteakiben Rasulullah oturduğu halde namaz kıldı. Ziyarete gelenlerde ayakta dikilerek onun namazına uyup namaz kıldılar. Rasulullah onlara, oturunuz diye işaret etti. Onlar da oturdular...”

    Müslim : 412/82 Buhari : 5658-Ter : 5700 Ebu Avane : 2/107 İbni Mace : 1237 İbni Huzeyme : 1614 İbni Hibban 2104 Ahmed 6/51

    9 = Sıkışık halde Namaz kılmamak :

    “ … Abdullah b. Erkam r.a beraberinde insanlar olduğu halde hac - veya ömre - için yola çıkmıştı. 0 beraberindeki insanlara imamlık yapıyordu. Bir gün sabah namazı için kamet etti sonra biriniz imamlık için öne geçsin dedi ve kendisi tuvalete gitti. Daha sonra şöyle dedi : Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i işittim şöyle buyuruyordu : Biriniz tuvalete gitmek ister ve o anda da namaz için kamet getirilirse önce tuvalete gitsin.”

    Ebu Davud : 88 Nesei : 851 Tirmizi : 142 Darimi : 1/332 İbni Mace : 616 Malik : 1/159/49 Hakim : 597 Ahmed : 15959

    NAMAZ’DA YAPILMASI CAİZ OLMAYAN FİİLLER

    “ … Ebu Hureyre r.a şöyle dedi : Rasulullah s.a.v namazda elleri böğür üzere koymayı yasakladı.”

    Buhari 1219 Müslim 545/46 Ebu Avane 2/84 Ebu Davud 947 Nesei 889 Tirmizi 383 Darimi 1/332 İbni Huzeyme 908 İbni Hibban 2285 İbn Ebi Şeybe 1/498/12 Tabarani 877-M. Sagir Hakim 974 Beyhaki 2/287 Ahmed 9192 Albani 374-el-İrva

    “ … Muaykib r.a şöyle dedi : Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e mescidde secde mahallini düzeltme hakkında sorulduğunda şöyle buyurdu : Eğer bunu yapacaksan bari bir kere yap.”

    Buhari 1207-Ter:1145 Müslim 546/47- 48 Ebu Avane 2/190-191 Ebu Davud 946 Nesei 1191 Tirmizi 380 İbni Mace 1026 İbni Huzeyme 895 İbni Hazm 4/8-el-Muhalla Tayalisi 1187 Beyhaki 2/284 Ahmed 3/426

    “ … Muaviye b. el-Hakem es-Sülemi r.a şöyle dedi : Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte namaz kıldığımız bir sırada cemaatten bir kişi hapşırdı. Ben “ Yerhamukallah “ dedim. Cemaattakiler bana bakıştılar. Ben Vay anam helak oldum ! Ne oluyorsunuz ki, bana bakıp duruyorsunuz ? dedim. Bunun üzerine elleriyle bacaklarına vurmaya başladılar. Onların beni susturmak istedilderini anlayınca öfkelendim, fakat sustum. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem namazı bitirince - Babam ve anam ona feda olsun ondan önce ve ondan sonra Rasulullah kadar güzel öğreten hiçbir muallim görmedim. Valla - ne beni ne azarladı, ne dövdü, ve ne de sövdü – sadece : Bizim bu namazımızda insanların kelamından hiçbir şey yaraşmaz. 0, ancak tespih, tekbir ve Kur ‘an okumaktır, buyurdu.”

    Müslim 537/33 Ebu Avane 2/141 Ebu Davud 930-931 Nesei 1217 Darimi 1/353 Ahrned 5/447 Albani 390 - el-İrva

    NAMAZI İPTAL EDEN ŞEYLER

    Değerli kardeşlerim … ! Namaz konusundaki en önemli şeylerden bir tanesi de, bir müslümanın namazını ortadan kaldıracak arızaların neler olduğunu bilmesidir. Çünkü öyle arızalar var ki bunlar, namaz kılındığı halde namazı yok sayan şeylerdir. Bunlar sahih delillerin bildirdiği gibi :

    “ Abdesti olmayanın namazı yoktur “

    EBU DAVUD : 1.C.101.N

    “ Fatihası olmayanın namazı yoktur “

    BUHARİ : 2.C. 765.S

    “ Burnunu yere değdirmeyenin namazı yoktur “

    DARE KUTNİ : 1 / 348

    “ Ruku ve secdede belini düzgün tutmayanın namazı yoktur “ }

    İBNİ MACE : 3.C.871.N - EBU DAVUD : 2.C.855.N

    “ … Cabir r.a’dan. Allah resulü s.av şöyle buyurdu : Kahkaha namazı iptal eder, fakat abdesti bozmaz. “

    DARE KUTNİ : 1.C. 647.N – 1 / 173.58.n

    “ … Cabir r.a’dan. Allah resulü s.av şöyle buyurdu : Konuşmak namazı iptal eder, fakat abdesti bozmaz. “

    DARE KUTNİ : 1.C. 6478.N

    | Tacuddin El Bayburdi
  • İHVE-i SELÂSE

    (الإخوة الثلاثة)

    (İslam Ansiklopedisi, cilt: 22; sayfa: 7-8, Mehmet Bulut)

    Allah’ı zorunluluk altına sokan vücûb görüşünün eleştirisi için kullanılan sembolik bir örnek.

    Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî’nin önceleri mensup olduğu Mu‘tezile mezhebini terkedip Sünnîliğe geçişi, bazı kaynaklarda gördüğü rüyalara dayandırılırken bazılarında sembol olarak düşünülen üç kardeş konusunda hocası Ebû Ali el-Cübbâî ile yaptığı münazaraya bağlanmaktadır. Problem, Mu‘tezile’nin adl prensibinin bir sonucu olarak, “Kul için iyiyi, hatta en iyi olanı yaratmak Allah’a vâciptir” şeklinde ifade edilen aslah ve vücûb görüşüne tepki olarak ortaya konulmuştur. Allah’a hiçbir şeyin vâcip olmayacağı görüşünü benimseyen Eş‘arî, bunu ispat etmek için bir “üç kardeş meselesi” tasarlamış ve hocası Ebû Ali el-Cübbâî’ye biri mümin, diğeri kâfir, üçüncüsü de henüz çocukken ölen üç kardeş hakkındaki kanaatini sormuştur. Cübbâî’nin birincisinin cennete, ikincisinin cehenneme konulacağı, üçüncüsünün ise azaptan kurtulmakla birlikte cennete giremeyeceği şeklinde cevap vermesi üzerine Eş‘arî üçüncü kardeşin şöyle itiraz edebileceğini söylemiştir: “Rabbim! Bana ömür verseydin de sana iman ve itaat ederek yaşasaydım ve cennete girseydim. Benim için en uygun olanı yapman gerekirdi”. Cübbâî, bu itirazı Allah’ın söz konusu çocuk için en uygun olanı yarattığını, zira yaşadığı takdirde âsi olup cehenneme gireceğini söylemek suretiyle cevaplamışsa da Eş‘arî bu çözümün kâfir olan kardeşe uygun düşmediğini hatırlatmış ve kendisinden tatminkâr bir cevap alamadığını ifade etmiştir.

    İhve-i selâse meselesi genel olarak Eş‘arî’nin Mu‘tezile’yi terkediş sebebi olarak gösterilse de bazıları, Eş‘arî’nin bu soruları Mu‘tezile’yi terkettikten sonra onların ilâhî bilgi ve adalet görüşlerinin Sünnî görüş karşısındaki tutarsızlığını göstermek amacıyla ortaya attığını ileri sürerler. Üç kardeş meselesi çoğunlukla Mu‘tezile’nin aslah prensibiyle irtibatlandırılarak anlatılır. Halbuki aslah telakkisini Bağdat Mu‘tezilîleri benimseyip Allah’a vâcip görürken Basra Mu‘tezilîleri bunu vâcip değil bir ilâhî lutuf olarak kabul ederler (bk. ASLAH). Basra Mu‘tezilîleri’nden olan Cübbâî’nin de aslah fikrini savunmadığına, hatta onun aleyhine kitap yazdığına dair görüşler bulunmaktadır. Ayrıca Eş‘arî, Mu‘tezile gruplarının çeşitli görüşlerini naklederken aslah ve vücûb çerçevesine giren meselelere temas ettiği halde (Maķālât, s. 250) ihve-i selâseden söz etmemektedir. Erken devir Eş‘arî biyografi ve kelâm kitaplarında da bu mesele bir malzeme olarak kullanılmamaktadır. Hatîb el-Bağdâdî, Eş‘arî’nin Târîħu Baġdâd’daki biyografisinde üç kardeş meselesine temas etmemiştir. Eş‘arî’nin kelâmî görüşlerini müstakil bir kitapta toplayan İbn Fûrek de onun bakışı açısından dini benimseme ve yaşama yönünden çeşitli gruplara ayırdığı insanların uhrevî durumları hakkında fikir beyan ederken (Mücerredü’l-Maķālât, s. 144) üç kardeş konusuna değinmemiştir. Abdülkāhir el-Bağdâdî de Cübbâî ile Eş‘arî arasında geçen fikrî tartışmalardan söz ettiği halde ihve-i selâse meselesine yer vermez (el-Farķ, s. 110-111, 220-223). Gazzâlî ise Mu‘tezile’nin salâh ve aslah görüşünü eleştirip ilâhî iradenin sınırlandırılamayacağını ortaya koyarken üç kardeş örneğini onlara karşı kullanmakta, fakat bunların kardeş olduklarını belirtmemekte ve Eş‘arî tarafından kullanıldığından da söz etmemektedir. Gazzâlî bu meseleyi farklı bir olay olarak değil, problemi ortaya koyan hayalî bir senaryo olarak görmektedir (el-İķtiśâd, s. 184). Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî ve mensupları hakkında biyografik bir eser olan Tebyînü keźibi’l-müfterî müellifi İbn Asâkir de Eş‘arî’nin Ehl-i sünnet’e geçişini Hz. Peygamber’in rüyadaki irşadına bağlarken (s. 38-43) üç kardeş meselesini söz konusu etmemektedir.

    İhve-i selâse meselesini Cübbâî ile Eş‘arî’ye ilk defa nisbet eden Fahreddin er-Râzî olup olay ondan sonra tarihî bir vâkıa şeklinde aktarılmıştır. Râzî, bu iki şahsı karşı karşıya getirmekle birlikte olayı Eş‘arî’nin mezhepten ayrılış sebebi olarak da göstermemektedir. Onun nakline göre Eş‘arî, hocasından ayrıldıktan sonra aralarındaki soğukluk artarak devam etmiştir. Bir gün Cübbâî’nin meclisine gizlice giden Eş‘arî, dinleyicilerden bir kadından rica ederek hocaya bu meseleyi sormasını istemiş, kadın soruyu sorunca hoca böyle bir meseleyi bir kadının sormasından şüphelenmiş, bu arada Eş‘arî’yi görmüş ve durumu anlamıştır (Mefâtîĥu’l-ġayb, XIII, 185). Daha sonra İbn Hallikân, Zehebî, Sübkî, Îcî, Teftâzânî ve Taşköprizâde eserlerinde üç kardeş meselesine yer vererek hadiseyi Eş‘arî’nin Mu‘tezîle’den ayrılış sebebi olarak göstermişlerdir. Mu‘tezile kaynaklarında ise konu hiç yer almamıştır. Öyle anlaşılıyor ki ihve-i selâse meselesi başlangıçta tarihî bir olay olma yerine problematik bir örnek olarak ortaya çıkmış, Râzî bunu Eş‘arî’nin Cübbâî’ye karşı üstünlüğünü tescil etmek ve onun şöhretini arttırmak amacıyla bir senaryo haline getirmiştir.

    BİBLİYOGRAFYA:

    Eş‘arî, Maķālât (Ritter), s. 250; İbn Fûrek, Mücerredü’l-Maķālât, s. 144; Bağdâdî, el-Farķ (Kevserî), s. 110-111, 220-223; a.mlf., Uśûlü’d-dîn, İstanbul 1346 → Beyrut 1981, s. 130-133; Gazzâlî, el-İķtiśâd fi’l-iǾtiķād (nşr. İbrahim Agâh Çubukçu - Hüseyin Atay), Ankara 1962, s. 184-185; İbn Asâkir, Tebyînü keźibi’l-müfterî, s. 38-43; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XIII, 185; İbn Hallikân, Vefeyât, III, 285; Zehebî, AǾlamü’n-nübelâǿ, XV, 89; Sübkî, Ŧabaķāt (Tanâhî), III, 356; Adudüddin el-Îcî, el-Mevâķıf, Kahire, ts. (Mektebetü’l-Mütenebbî), s. 329; Teftâzânî, Şerĥu’l-ǾAķāǿid, İstanbul 1310, s. 16; Taşköprizâde, Miftâĥu’s-saǾâde, Beyrut 1405/1985, II, 134; İbnü’l-İmâd, Şeźerât, II, 303; Abdurrahman Bedevî, Meźâhibü’l-İslâmiyyîn, Beyrut 1979, I, 492-502; W. Montgomery Watt, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri (trc. E. Ruhi Fığlalı), Ankara 1981, s. 380-382; Rosalind W. Gwynne, “Al-Jubba’i, al-Ash’ari, and the three brothers: The uses of fiction”, MW, LXXV/3-4 (1985), s. 132-161; Avni İlhan, “Aslah”, DİA, III, 495.
  • 206 syf.
    ·3 günde·10/10
    Sevgili Dost'um Ali Ural. Önce kitabını, sonra bendeki tesirini anlatacağım, müsaadenle..

    Kitap 61 mektuptan oluşuyor. Neden 61?

    Birinci Mektuptan önceki sayfada şu açıklamayı görüyorsunuz.
    "Posta Kutusundaki Mızıka, unutulan mektubun kefaretidir."
    Altmış birinci mektuptaki son cümle ise "altmış birinci mektup kefareti ödüyor."
    Orucu kasten bozanın kefareti 60+1 gün oruç tutmaktır. +1 olan son oruç, asıl orucun kendisidir. Diğer 60 gün, belki bir özür dileyiş, belki ceza, belki de sevap eşitliği yakalama çabasıdır. (Bu tahmin, yazar tarafından onaylandı)

    İşte Ali Ural, ilk 60 mektupla dostunun gönlünü alırken, 61. Mektupla unuttuğu vazifesini yerine getiriyor. Borçlandığı mektubu ödüyor.

    Mektubun önemiyle devam ediyor kitabına. Sanki burada dostuna "Mektuplar bu kadar önemliyken, ben nasıl oldu da mektup yazmayı unuttum?" diyor..

    Sevgili Dost'umuz. Mektuplarında dostlarına nasihatler veriyor. Durup düşündürecek sorular soruyor. Sohbet ediyor..

    Ve son mektup şöyle başlıyor:

    "Sevgili Dost,
    Son dikişi atan cerrah, son oku fırlatan savaşçı, son bakraç suyu çeken bahçıvan, son sandalyeyi tekmeleyen cellat, son haberi okuyan spiker, son duayı yapan mahkûm, son düğümü çözen balıkçı, son gemiyi yakan fatih, son elbiseyi deneyen müşteri, son provayı yapan terzi, son kağıdı çeken kumarbaz, son ağacı kesen odun, son köleyi parçalayan aslan, son yapboz parçasını yerine koyan çocuk, son yaprağı yere bırakan ağaç, ellerini omzuma koydu: bu altmış birinci mektubun fotoğrafıydı. Kalbi ipe değen koşucuyla, topukları yere değen paraşütçü bu fotoğrafa giremediler çünkü bitirmenin sevincini yaşamışlardı. Oysa bitiş çizgisinde koca bir gölge, oysa iniş noktasından uzağa atmış rüzgâr, sevinç hangi akla hizmet etmede, en üst dalda yanıp dururken, koparmışlar ayı dün gece."

    Sevgili Yazar, sona yaklaşmışlığı öyle güzel vurguluyor ki insanın kalbine kalbine. Bitişin sevinci, yerini hüzne bırakıyor..



    Sevgili Ali'cim Ural,
    Daha önce bir yazara "Sevgili" hitabını kullandığımı hatırlamıyorum ama kullanmışsam bile bil ki, hiçbiri şu an ki kadar gerçek değilmiş ..

    Sevgili Ural,
    O kadar çok "Sevgili dost" dedin ki, kendimi gerçekten senin dostun zanneder oldum, hemde "sevgili" dostun.
    Ve bunu, yaşın arkadaş olmamıza uygun değilken yaptın. Arkadaş bile olamayacağın birisiyle dost oldun. Hemde "Sevgili Dost"..

    Sevgili Ural,
    O kadar çok "Sevgili Dost" dedin ki, sana yabancıymışsın gibi sadece "Yazar" ya da "Ali Ural" hitabıyla seslenemiyorum. Sevgili Ural, "gönül evimin yazarları" arasına hoşgeldin. İçeri buyurmaz mısın?

    Sevgili Ural,
    Ne güzel nasihatler veriyorsun insana. Neler anlattın bana öyle.. Ah! Ne güzelsin. Her şey için sonsuz teşekkür ederim sana. "İyikilerim"e dahil oldun. İyiki dahil oldun..

    Sevgili Ural,
    Bana bir şey yaptın. Ne yaptın bilmiyorum. Tarif edemiyorum. Ama her ne yaptıysan, iyi yaptın. İyiki yaptın.

    İşte böyle bir his, Sevgili Ali Ural'ı okumak.. "ilk kez okudum" bile dedirtmeyen bir sıcaklık, bir güzellik var sözlerinde. Anlattığı konular çok güzel. Ama biliyor musunuz, üslubu, anlattığı şeylerden bile güzel..



    KİTABA SİTE SAKİNLERİNİN BAKIŞI:

    2.739 kişi kitabı okurken yaklaşık 30 bin kişi kazanmış. 30 bin insan, merak edip bakmış kitaba.

    Beğenen 1.075 kişinin yaklaşık 45'iyle takipleşiyoruz. Zevklerimiz aynı demek ki.

    2.739 kişiden 249'u "bu kitap için bir şeyler söylemeliyim." demiş ve başlamış incelemeye. 250. de ben olacağım nasipse..

    Ve neredeyse kitabı okuyan okur başına bir alıntı (1.380) düşecek kadar alıntı yapılmış.

    Kitaba oy veren 961 kişinin 422'si tam puan vermişken, Sadece 3 kişi 1 puan vermiş.

    Yani Dostlarım. 1000Kitap, bu kitabı cok sevmiş. Ben nasıl sevmeyebilirim ki?
  • Ceviz ve beyin arasındaki müthiş bağ :))

    İnsan beyni ile yeşil kabuklu cevizin yapılarını incelersek tüylerimizi diken diken edecek bir gerçekle karşılaşırız.
    Yeşil kabuk kafa derisine, tahta kabuk kafatasımıza, cevizin zarı beyin zarımıza ve meyvesi beynimize benzeyen bu yapının tüm meyveler arasında gümüş iyonu içeren tek meyve olması da beynimizle olan inanılmaz bağlantıyı gözler önüne serer. Çünkü bu gümüş iyonuna ihtiyacı olan tek organ beyindir. Minyatür beyin görünümündeki Ceviz beyin için gerekli olan gümüş iyonlarını ihtiva eden tek meyvedir ve Asyada beyin gıdası olarak kabul edilir. Ceviz; fosfor, kalsiyum, potasyum ve demir açısından zengin bir besin maddesidir. Dolayısıyla zihin yorgunluğunu giderici, kemik ve dişleri güçlendiren, kas rahatlatıcı etkisi ve kansızlığa çözüm getiren bir besin kaynağı olarak oldukça önemlidir. Omega 3 ve bol miktarda yağ asitleri ihtiva eden bir besindir. Sağlık adına birçok faydası bulunan omega 3 yağ asitleri daha iyi düşünebilme, zihinsel fonksiyonların işlevselliğinin artırılması, zeka geliştirme, romatoid artrit, egzama ve sedef hastalığı türü hastalıklarda faydalıdır. Kardiyovasküler sağlığının korunmasında da büyük rol oynayan ceviz, evimizden ve çocuklarımızın yemek listelerinden eksik olmaması gereken çok besleyici bir besindir. Uzmanlar, günde 2 tüm cevizin tüketilmesini öneriyor. :))

    Cevizdeki biyoaktif bileşenler, beyin hücrelerini koruyor. Hafızayı güçlendiren, algıyı ve nöral etkileri iyileştiren ceviz kalp sağlığı açısından da çok yararlı.

    Cevizin Faydaları;

    Ceviz, içeriğinde bol miktarda Omega 3 yağ asitleri bulundurduğundan, kalp rahatsızlıklarına iyi gelir, yüksek kan basıncını azaltır.
    Yapılan araştırmalar sonucu ceviz, kabuklu yemişler arasında en çok antioksidan içeren besin olarak kabul edilmiştir. Antioksidanlar, E vitamininden 7 kat daha güçlüdür.
    Ceviz, bir aminoasit olan arginin içerir. Bu madde ise damaların esnekliğini korumaya yardımcı olur, damar çatlamalarını önler.
    L-arginin E Vitamini, magnezyum, folik asil yönüyle yeterince zengin olan ceviz, kalp hastalıklarını önler.
    Arter duvarımızın esnek olmasını ve pıhtılaşmayı kısmen önleyerek kan dolaşımınızın daha sağlıklı olmasına yardımcı olur. L-Arginin maddesi, ceviz ve yer fıstığında bol miktarda bulunur.
    Ceviz, kötü kolesterolü ve toplam kolesterolü en aza indirir.
    Kalp ve damar sağlığı açısından her gün 2 tüm ceviz yenmesi önerilmektedir.
    Amerikada bazı bölgelerde küçük ceviz paketleri üzerine kalp ve damar sağlığına faydalıdır yazıları yazmaktadır. Tıpkı bizim sigaraların üzerine zararlıdır yazdığımız gibi.
    Ceviz, vücuttaki gizli veya görülen tümörlerin gelişmesini yavaşlatarak tedavi sürecinde zaman kazandırır.
    Kalın bağırsak, prostat ve göğüs kanserlerinde önleyici etkiye sahiptir.
    İçerdiği gümüş ve selenyum, çocuklarda zeka gelişimini destekler.
    Haşlanmış buğday ile tüketilirse zihin ve beden gelişimini destekler.

    Ve sayamadığımız daha bir çok faydası bulunan ceviz, kararınca ve yerinde tüketildiği taktirde, aşırı kaçılmadığı taktirde en büyük besin kaynağınız olacaktır. Kalbinizi korumak için omega 3 yağ asitleri içeren ceviz tamda size göre…
    Günde kaç ceviz yemeliyiz?
    Günlük yenmesi gereken ceviz miktarı, 30-50 gram arasındadır. Bu da 2-3 tüm cevize tekabül etmektedir. Daha fazlasını tüketmek vücutta aşırı yağlanma ve kiloya sebebiyet verecektir.
    Cevizin Zararları Nelerdir?
    Ceviz, aşırı tüketildiği zaman yani günde 4 taneden fazla tüketildiği zaman, vücut ihtiyacı olan kadarını depolayıp, arta kalan fazla yenilen kısmını ise kiloya ve yağa çevirecektir. Bu da vücut için oldukça zararlıdır.
    Cevizin Besin Değerleri: (100 gram)

    Tiamin 0,48 mg.
    Kalori: 654
    Fosfor: 380 mg.
    Kalsiyum: 83 mg.
    Demir: 2.1 mg.
    Potasyum: 225 mg.
    A vitamini: 30 İ.U.
    C vitamini: 3 mg.
    Yağ: 64.4 gr.
    Karbonhidrat: 15.6 gr.
    Niasin: 1.2 mg.
    Protein: 15.0 gr.
  • Ebubekir Sifil Hocafendi yazdı:
    Bir gün biri hokkabazlığın tarihini yazacak olursa, hiç şüphem yok seni “tarihin en usta hokkabazları” listesinin başına koyacaktır! Gelmiş geçmiş hokkabazların hiç birisi, cehaleti bilgi, yalanı hakikat diye pazarlamada senin yanına bile yaklaşamaz…
    Hayatın yalan senin; söylediklerin, yazdıkların, anlattıkların, jestlerin, mimiklerin… Utanma hissinden mahrum bırakılmış bir insandan beklenebilecek her anormallik sende; hem de “dip” seviyesinde.. Görmeyi bilenler için “ibretlik”sin!
    Hadis meselesini hadsizce dolamışsın yine o çatal diline; bir yığın yalan, iftira ve iptizal eşliğinde.. Şaşırmadım, çünkü sen, din adına yalan söylemeye, iftira pazarlamaya borçlusun şöhretini. Hadisten bahsederken de ağzından dökülen; yalandan, iftiradan, hıyanetten başkası olmuyor. Allah’tan korkmasaydım, hesap günü endişesi taşımasaydım “mesleğini icra etmiş yine hokkabaz; vazifesini yapmış” der geçerdim..
    Burada yeni haberdar olduğum herzelerine cevap verecek olmam, seni ciddiye aldığımı göstermiyor tabii ki; sen benim nazarımda bir hokkabazdan bir gram fazlası değilsin. Birkaç dakikalık konuşmaya[1] onca yalanı sığdırmak ancak senin gibi profesyonel bir hokkabazın harcı olabilirdi.. İşte bu tiyatral yeteneğine aldanarak yalanlarını hakikat, zavallılığını marifet zannedebilecek insanlar arasında belki senin gerçek yüzünü gören birileri olur, bütün meselem bu!..
    İğrenç yalanlarını aynı sırayla suratına çarpayım:
    I.
    Hadislerin uzun yolculuklarla (rıhle) toplanıp kitaplara kaydedildiğini inkâr sadedinde F. Sezgin hocanın Buhârî’nin Kaynakları‘nı referans gösteriyorsun. Gösteriye başladığın ilk dakikada sirkatini söylüyorsun aslında! Zira
    1. İmam el-Buhârî’nin hadis toplamak için rıhle yapmadığını, Sahîh‘ini, kendisinden önce oluşturulmuş yazılı kaynaklardan istifadeyle, “masa başı faaliyeti”yle oluşturduğunu söylemek için elde mevcut Sahîh-i Buhârî nüshalarına dayanmaktan başka yol yoktur. Senin çapın böyle bir çalışmayı kaldırmaz, biliyorum. Sezgin hoca böyle yaparak oluşturmuştur mezkûr eserini. Peki, suratını şekilden şekle sokarak “Yok! Yok işte..” dediğin nüshalar güvenilir değilse, o nüshalardan hareketle oluşturulmuş bir bilgiyi hangi ahlak ve ilim ölçüsüne dayanarak “güvenilir” kabul ettin?
    2. Fuat Sezgin hoca hadislerin bize kadar intikal tarzı konusunda vehim ve yalanlar üzerine kurulu istişrak faaliyetinin ipliğini pazara çıkarmak için yazılı kaynak ve sistemli tasnif vakıasını –olması gerektiği gibi– h. I. asrın sonları ile II. asrın başlarına kadar götürürken, ahir ömründe bir nadanın bu çabayı, Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnet ve hadisine çemkirmek için arsızca istismar, hatta tahrif ettiğine şahit olsa ne yapardı acaba? İmam Ahmed’in Müsned‘ini tahkik ederken bir kısım hadisleri çıkardığı iftiranı duyunca şaşkınlıktan küçük dilini yutan rahmetli Şu’ayb Arnaût hoca gibi “Kezzâb, kezzâb!” mı derdi, yoksa “Bir doktora görünsün; belli ki denge problemi var” deyip geçer miydi, bilemiyorum…
    Tarafgir ve hatta “düşmanca” tavrıyla malum ve meşhur Ignaz Goldziher bile “Müellifleri tarafından kıymetli olduklarına, kendilerine has ölçülere göre hükmolunup seçilen hadisler ve binlerce hikemî sözler, bizzat bu müellifler tarafından uzun seyahatler neticesinde toplanmıştır. Buhârî, İslam aleminin her tarafında bin kadar şeyh[2] ile temasa gelmişti…” diyerek “rıhle” vakıasını itirafa mecbur olmuşken, sen hangi tohumun meyvesisin ki, “250 yıl sonra biri çıkıp sözüm ona tek tek gezerek topluyor. Bunun koca bir yalan olduğunu, hadisleri tek tek gezerek toplama rivayetinin koca bir yalan olduğunu; at, eşek, deve sırtında binlerce mil giderek (ki buna “rıhle” denir hadis ilminde) hadis topladıkları iddia edilen insanların, basbayağı bunları masa başında başkalarının yazdığı kitapları bire bir kopya ederek yazdığını geçenlerde kaybettiğimiz Fuat Sezgin hoca Buhârî’nin Kaynakları adlı ezber bozan kitabında isbat etmiştir” diyebiliyorsun?
    Kendisi artık hayatta değil; Sezgin hocanın konu hakkında söylediklerini ona niyabeten senin gözüne ben sokmuş olayım:
    “Buhârî’nin hangi tarihte Sahîh‘ini telif ettiğini bilmiyoruz. Umumiyetle at-Târîh al-kabîr‘ini ve muhtelif mevzulara dair küçük hacimli kitaplarını te’lifinden sonra Sahîh‘iyle meşgul olduğunu tahmin ve bunu on altı senede, kaynaklarını birlikte taşımak suretiyle muhtelif ülkelerdeki seyahatları esnasında meydana getirdiğini biliyoruz…”[3]
    “Talab al-ilm veya talab al-hadis diye İslamî edebiyatta mühim bir şey ifade eden faaliyet sadece hadislerin cem’inden ibaret bulunmayıp diğer taraftan cem’olunmuş veya malum hadislerin rivayet selahiyetini ele geçirmeyi de hedef ediniyordu. Samâ’ ve kırâat gibi tahammül al-ilm’in doğrudan doğruya şeyh ile tilmizin temasını zaruri kılan kaidelerinin yanında, şeyh ile tilmizin birbirlerini görmeden, uzak mesafeler ötesinde birbirlerinden rivayet edebilme imkânını veren icâza, mukātaba ve sair nevilerin ortaya çıkmış olmasına rağmen, anlaşılıyor ki asırlar boyunca kitabların veya hadislerin rivayetini esas ravisinden almaya karşı gösterilen rağbet asla zayıflamamıştı.”[4]
    Şimdi cevap ver arsız hokkabaz! Buhârî’nin Kaynakları isimli kitabı okudun mu sen gerçekten? Şayet okuduysan “nerenle” okudun?
    “Rıhle” ile ilgili olarak bir başka eserinde de Sezgin hoca şunları söyler:
    “Hadis ilmine dair kitapların, özellikle de “Tabakātu’l-Muhaddisîn” tarzı eserlerin bize, muhaddislerin, ilim talebi için gerçekleştirdiği meşakkatli yolculuklara (rıhle) dair zikrettiği pek çok kıssa, bu yolculukların, olabildiğince fazla kitabın ve hadisin rivayet iznini (icâzet) mümkün en efdal veçhiyle, yani “semâ’” ve “kırâat” suretiyle almak amacıyla yapılan “ilim yolculukları” olduğunu anlatmaktadır. Bu haberler “kıssa” formundadır ve yanlış anlamalara yol açmıştır. Bu yanlış anlama, muhaddislerin, İslam aleminin dört bir yanına dağılmış bulunan ravilerin hafızasında bulunan hadisleri ilk defa kitaplarda toplamak zorunda bulunduğu şeklinde olmuştur…”[5]
    Bu eserinde hususi olarak İmam el-Buhârî’nin rıhleleri hakkında söyledikleri ise şöyle: “Hadis öğrenimi faaliyetine, diğer meşhur muhaddislerin yaptığı gibi erken yaşlarda başladı. 16 yaşına geldiğinde hacc için Mekke’ye gitti; Mekke ve Medine ulemasından hadis dinledi. Daha sonra Mısır’a gitti. İlim talebi amacıyla Hadis ilminin önemli merkezlerine yaptığı, 16 yıl süren rıhleden sonra, memleketine “meşhur bir alim” olarak döndü…”[6]
    Evet, ortada “koca bir yalan” var, bu konuda haklısın. Ama bu, senin yalan ve iftira imalathanesine dönmüş ağzından çıkan ve tıynetini ele veren iğrenç bir yalan…
    II.
    “Buhârî’nin Sahîh‘ine bakalım örnek olarak. Yani “orijinali var mı?” diye sordunuz. Kitabın müellif nüshası yok. Yani Buhârî’nin eliyle yazdığı nüsha yok ortada. (…) Peki, ondan kopyalayanlar olmuş. Fîrabrî[7] nüshası diye bir nüshadan bahsediliyor kaynaklarda, Nesefî nüshası diye bir nüshadan.. Kopya nüsha. Peki Fîrabrî ve Nesefî’nin ondan kopyaladığı kitapların orijinalleri var mı? O da yok. Peki, onlardan kopyalayan daha çok insandan bahsediliyor; peki o kopyalayanların bir tanesinin orijinali var mı? Maalesef o da yok. Peki o yok, o yok, o yok, o yok… Peki nereye kadar yok? Buhârî’den beş yüz yıl yaklaşık sonrasına kadar yok. 1301 ölümlü olan Yûnînî diye bir adam çıkıyor. Diyor ki bize: “Bu, Buhârî’nin topladığı hadisler: Sahîh. Böyle bir kitap!.. Buhârî hicrî 256’da vefat etti. Arasında yaklaşık 500 yıl var. Ve 500 yıl sonra biri çıkıyor, “Bu, Buhârî’nin Sahîh kitabıdır” diyor. İnanırsanız!..” diyorsun.
    Tahminen hicrî VIII. yüzyıla ait olduğunu ve bilinmeyen bir kaynaktan istinsah edildiğini bizzat söylediğin bir nüshayı Hasan el-Basrî’nin Kader Risalesi diye bir yığın gevezelikle “müellif nüshası” diye pazarlayacak kadar ilimden ve ahlaktan yoksun biri için Sahîh-i Buhârî‘nin müellif nüshasının elde mevcut olup olmamasının ne önemi olur ki? Bütün derdi “meslek icrası” olan ve fakat bunu yaparken dahi üçüncü-beşinci elden çalışmalardan kopyala-yapıştır yapmaktan başka hüneri olmayan sen, Buhârî nüshaları hakkında önündeki nota bakarak konuşurken dahi kirli bir cehalet saçıyorsun.
    el-Yûnînî’ye (701/1302) gelene kadar hiçbir Buhârî nüshasının mevcut olmadığı yalanı, “yalan sahnesi”ne dönmüş yüzüne yakışsa da, hakikatle bağdaşmıyor. Ben yine senin profesyonel hokkabazlığına aldanabilecekler için meseleyi özetleyeyim:
    Sahîh-i Buhârî –diğer pek çok eser için de bahis konusu olduğu gibi– bize kadar üç farklı yoldan gelmiştir:
    1. Eserin rivayetlerinin yazmaları:
    A. Ebû Zeyd el-Mervezî’nin (371/981) İmam el-Buhârî’nin birinci kuşak talebesi el-Firebrî’den (320/932) bizzat dinleyerek oluşturduğu, modern tekniklerle 380-391/980-1000 yıllarına tarihlenen nâkıs bir nüsha el’an mevcuttur.[8]
    B. Yine el-Firebrî’ye ait nüshayı bizzat el-Firebrî’den alan 3 ravisinden dinleyerek ve nüsha farklılıklarını belirterek nakletmiş olan Ebû Zerr el-Herevî’ye (434/1042) ait nüsha, İbnu’s-Seken, el-Asîlî, es-Sicilmâsî, en-Nefzâvî, İbn Manzûr, es-Sıkıllî, es-Sadefî… rivayetleri olarak parça parça da olsa günümüze ulaşmıştır.[9]
    C. el-Firebrî’nin bir diğer ravisi Ebû Muhammed es-Serahsî’ye (381/991) ait nüsha İstanbul’dadır.[10]
    D. Bunlar dışında dünyanın çeşitli kütüphanelerinde varlığı tesbit edilmiş bulunan 492/1098, 507/1113, 534/1139, 551/1156, 556/1160, 571/1175, 576/1180, 591/1194, 593/1196 tarihli nüshalar malumdur.[11]
    2. Sahîh üzerine yapılmış çok çeşitli çalışmalar
    A. Sahîh‘i bizzat el-Buhârî’den alan en-Nesefî ve el-Firebrî’ye talebelik etmiş olan el-Hattâbî’nin (388/998) ilk Buhârî şerhi olan A’lâmu’l-Hadîs‘i elimizde.
    B. ed-Dârekutnî’nin (385/995) et-Tetebbu’ ve’l-İlzâmât‘ı, el-Hâkim en-Nîsâbûrî’nin (405/1014) el-Medhal‘i, Abdülganî b. Sa’îd’in (409/1018) Keşfu’l-Evhâm‘ı ve Ebû Ali el-Ğassânî’nin Takyîdu’l-Mühmel‘i;
    C. el-Hâkimu’l-Kebîr (378/988), el-Hattâbî, ed-Dâvudî (402/1011), İbnu’t-Temîmî (?), İbnu’s-Sâbûnî (1031) ve İbn Ebî Sufre (435/1043) tarafından Sahîh-i Buhârî üzerine yazılmış erken dönem şerhleri.
    D. Sahîhân (el-Buhârî ve Müslim) hadislerini tekrarlarını atarak bir araya toplamak maksadıyla el-Cevzakî (388/998), İbn Şahtîr (402/1011), İbnu’l-Karrâb (414/1023), el-Berkanî (425/1033), Ebû Müslim el-Buhârî (468/1075), İbn Futûh el-Humeydî (488/1095), en-Nu’mânî (488/1095), el-Beğavî (516/1122), İbnu’l-Haddâd (517/1123), el-Murrî (536/1141), İbn Hübeyre (560/1164), Abdülhakk el-İşbilî (581/1185), Ömer b. Bedr el-Mevsılî (588/1192) ve İbn Ebî Hucce (642/1244) tarafından yapılan “Cem” çalışmaları
    E. el-Aynî (855/1451) ve İbn Hacer’e (852/1448) gelene kadar kaleme alınmış 30’dan fazla şerh, 10’dan fazla kısmî şerh/hâşiye, 10 civarında müşkilini beyan, en az 5 adet seçme çalışması, en az 5 adet teracim ve “sülâsiyât” şerhi, en az 7 adet ricâl tanıtımı, en az 5 ihtisar çalışması.
    F. el-İsmâ’îlî (371/981), el-Ğıtrîfî (377/987), ed-Dabbî (378/988), İbn Merdûye (410/1019), Ebû Nu’aym (430/1038) ve el-Berkānî’nin (425/1033) Sahîh-i Buhârî üzerine;
    G. İbnu’l-Ahrem (344/955), el-Mâsercîsî (365/975), el-Berkānî, İbn Mencûye (428/1036), Ebû Zerr el-Herevî (431/1039), el-Hallâl (439/1047), el-Mîlencî’nin (486/1093) Sahîhân üzerine yazdığı “Müstahrec”ler.
    H. Ebû Zerr el-Herevî ile el-Hâkimu’n-Nîsâbûrî’nin Sahîhân üzerine yazdığı “Müstedrek”ler…
    Evet, bütün bunlar tarih boyunca Sahîh-i Buhârî üzerine yapılmış –pek çoğu da basılmış– çalışmalar olarak bu eserin “tevatüren nakledildiği” gerçeğini haykırıp dururken, tek bir yazma nüshanın bulunmayışını diline dolamak neyin çabasıdır? Bugün elimizde bulunan Sahîh-i Buhârî nüshalarının güvenilmez olduğunu söylemeye çalışıyorsan, buna senin çapın da gücün de yetmez.
    3. Hıfz
    Sadece Sahîh-i Buhârî‘nin değil, diğer hadis musannefatının da –tıpkı Kur’an gibi– “ezberlenerek” nesilden nesile aktarıldığı, bu sahayla iştigal edenlerin malumudur. Hadis tarihiyle veya genel olarak İslamî ilimlerin tarihiyle ilgili herhangi bir kaynakta konuyla ilgili mebzul miktarda bilgi bulmak için ilave bir çabaya dahi gerek yoktur. Esasen başka herhangi bir kültürde kolay kolay göremeyeceğimiz şifahî rivayet melekesi, daha isabetli bir tabirle “hıfzederek muhafaza etme” hassasiyeti, bundan önceki 2 maddede kısaca zikrettiğim eserlerin nakil tarzından tamamen bağımsız/kopuk değildir.[12] Adı geçen eserlerin müelliflerinin istisnasız hepsi, Sahîh-i Buhârî üzerine çalışma yaparken “buluntu” nüshalardan[13] değil, sened zinciriyle kendilerini İmam el-Buhârî’ye bağlayan, hoca-talebe ilişkisi içinde aldıkları nüshalar üzerinden yürütmüşlerdir çalışmalarını. Elde mevcut herhangi bir şerhin giriş kısmına bakmakla bile bu husus kolayca teyit edilebilir.
    İşbu şifahi rivayetlerin, İmam el-Buhârî’den itibaren ulaştığı tevatür dolayısıyladır ki, elde hiçbir yazılı nüsha bulunmasaydı bile, bugün Sahîh-i Buhârî adıyla tedavülde bulunan eserin İmam el-Buhârî’ye aidiyeti konusunda en küçük bir şüphe duymayacaktık.
    Anlayacağın hokkabaz efendi, el-Buhârî’den yaklaşık 500 yıl sonra el-Yûnînî’nin elinde gördüğümüz Sahîh-i Buhârî nüshası hüdayi nabit ortaya çıkmadı. Kendisini İmam el-Buhârî’ye bağlayan o sened zincirleri olmasaydı bu ümmetin uleması el-Yûnînî’ye Mustafa İslamoğlu muamelesi yapardı!..
    el-Yûnînî hakkında hafız ez-Zehebî diyor ki: “(…) Kendisinden çok istifade ettiğimiz hocamız. (…) Baalbek ve Dimaşk’ta kendisinden çok ilim/rivayet aldım. (…) Sahîh-i Buhârî‘yi istinsah ve tahrir etti. İstinsah ettiği nüshayı aslıyla 1 senede mukabele ettiğini ve 11 kere dinlettiğini bana söylemişti…”[14]
    ez-Zehebî’nin bir başka eserinde de şu bilgileri buluyoruz: “(…) es-Sahîh‘i İbnu’z-Zebîdî’den dinledi. Bu zat bu eseri rivayet eden en âlicenap kişiydi. İbnu’s-Sabbâh, Mükrem, İbnu’l-Lettî, el-Erbilî, Abdülvâhid b. Ebi’l-Madâ’, Ca’fer el-Ma’medânî, İbnu’l-Mukayyir, İbnu’r-Ravvâc, İbnu’l-Cümeyzî ve daha birçok kimseden de dinledi. Ebû Ali İbnu’l-Cevâlîkî ve bir grup alim Bağdat’tan, Mahmûd b. Mende ve bir grup alim Esbehan’dan, Ebu’l-Hattâb b. Dıhye ve bir grup alim Mısır’dan kendisine icazet verdi. (…) es-Sahîh‘i kopya etti, pek çok nüsha üzerinden kontrolünü gerçekleştirdi ve birçok defa aslıyla mukabele etti. Sonra o nüshayı İbn Mâlik’e[15] okudu…”[16]
    İslamî rivayet sisteminde her bir eser, sahibinden itibaren bir sonraki nesle bir yandan imlâ, semâ’, kırâat, arz vd. usullerle aktarılırken, aynı zamanda mukabele edilmiş kopya nüshalar da oluşuyordu. Sahîh-i Buhârî de aynı şekilde musannıfından itibaren el-Yûnînî’ye gelene kadar zaten hoca-talebe ilişkisi içinde ve icazet sistemiyle aktarılmıştır. Bu aktarım hem eserin bu iş için akdedilen özel meclislerde okunması hem de her bir aşamasında asıl nüsha ile istinsah edilen nüshanın mukabele edilmesi suretiyle gerçekleşmiştir.
    Bu söylediklerim aynen el-Yûnînî’nin mesaisi için de geçerlidir. Acaba el-Yûnînî o meşhur çalışmayı hangi nüshaları esas alarak gerçekleştirmişti?
    Şu nüshaları:
    · Ebû Zerr el-Herevî (434/1043) nüshası: el-Firebrî’ye üç ayrı raviyle (el-Müstemlî, es-Serahsî, el-Küşmîhenî) bağlanan bu nüsha el-Yûnînî’ye, Abdülcelîl (459/1067) tarikiyle İbn Hutay’e (560/1164) üzerinden ulaşmaktadır. Türkiye ve Fas’ta tesbit edilmiş kopyaları mevcuttur.
    · el-Asîlî (392/1002) nüshası: el-Firebrî’ye iki ayrı ravi (el-Cürcânî ve el-Mervezî) üzerinden bağlanan ve meşhur Mâlikî fakih ve muhaddisi İbn Abdilberr (463/1070) tarafından nakledilmiş olan nüshadır.
    · İbn Asâkir (571/1175) nüshası: 80 cilt halinde basılmış bulunan[17] ünlü Târîhu Medîneti Dimaşk isimli eserin müellifi olan İbn Asâkir’in bu nüshası, el-Firebrî’ye, el-Küşmîhenî ve İbn Şebbûye üzerinden ulaşmaktadır.
    · es-Sem’ânî (602/1205) nüshası: “Ebu’l-Vakt” diye bilinen hadis hafızı Abdülevvel b. Îsâ el-Herevî’nin es-Serahsî üzerinden el-Firebrî’ye ulaşan senediyle naklettiği bu nüsha, el-Ensâb başta olmak üzere birçok meşhur eserin sahibi es-Sem’ânî tarafından Ebu’l-Vakt’a okunmak suretiyle oluşturulmuştur.[18]
    Şunu da eklemiş olayım: Sahîh-i Buhârî nüshaları arasında karşılaştırma çalışması yapmak el-Yûnînî’ye mahsus değildir. es-Sâğânî (650/1252) gibi el-Yûnînî’den önce bu çalışmaları yapanlar olduğu gibi, es-Sehârenpûrî (1297/1880) gibi ondan sonra da yapanlar olmuştur.
    Bütün bunlar senin için bir şey ifade ediyor mu bay hokkabaz?
    III.
    “Ondan[19] onlarca yıl sonra iki kişi daha çıkıyor mesela. Aynî diye biri Buhârî’nin Sahîh‘ini şerh ettiğini söylüyor; “Bu da Buhârî’nin kitabı” diyor. Yine İbn Hacer el-Askalânî diye biri, Fethu’l-Bârî diye bir şerh yazıyor Buhârî’nin kitabına. “Bu da Buhârî” diyor. Ve biz üçünü[20] yan yana koyuyoruz; ama arasında tonlarca fark buluyoruz. Dolayısıyla hangisi Buhârî’nin kitabı?” diyorsun ya;
    el-Yûnînî’den “onlarca yıl sora”[21] ortaya çıktığını söylediğin el-Aynî ve İbn Hacer’den önce Sahîh-i Buhârî üzerine –bir kısmını yukarıda özetle ifade ettiğim– düzinelerce çalışma yapıldığı ve bunların önemli bir bölümü de matbu olduğu halde, arada kocaman bir boşluk varmış gibi konuşman hem cehalet hem hıyanet.. Ama ben burada başka bir nokta üzerinde duracağım: Şu “tonlarca fark” meselesi!
    Şimdi cevap ver hokkabaz:
    1. el-Yûnînî ile İbn Hacer ve el-Aynî arasında “buluyoruz” dediğin o “tonlarca fark” nedir? Buna dair birkaç, evet sadece “birkaç” örnek ver ki, pişkince söylediğin yalanlara kanan insanlara “Evet, bu üç metnin üçü de el-Buhârî’ye ait olamaz” dedirtecek kadar birbirini nakzetsin!
    2. İbn Hacer Fethu’l-Bârî‘yi telif ederken Sahîh-i Buhârî metnin ihtiva ettiği hadisleri bablara bütün olarak koymak yerine, üstünde duracağı kelimeleri/cümleleri şerhine parça parça almıştı. Günümüzde mevcut baskılarda ise Buhârî hadislerini her babda kâmilen buluyoruz. Sen hangi baskıyı esas aldın “İbn Hacer’in esas aldığı Buhârî metni budur” derken? Ve niçin o baskı?
    3. İbn Hacer ve el-Aynî gibi şarihlerin mufassal şerhleri de, konu hakkında özel olarak kaleme alınmış –İbn Abdilhâdî’nin el-İhtilâf Beyne Ruvâti’l-Buhârî‘si gibi– monografiler de elimizde.[22]
    4. İbn Hacer ve el-Aynî’nin şerhlerini –üstelik de el-Yûnînî edisyonu ile karşılaştırmalı şekilde!!– eline alıp incelemiş numarası yaparak sokaktaki insanı kandırman mümkün olabilir. Senin böyle numaralarda ne kadar usta olduğunu biliyorum. Onun için mesela “esas aldıkları rivayet aynı (Ebû Zerr el-Herevî rivayeti) olduğu halde neden “hasılı tahsil” pahasına bu iki şerhi karşılaştırdın da, mesela en-Nesefî rivayetini esas alan el-Kastallânî şerhini bahse konu etmedin” diye bir soruya muhatap olsan, eminim ki o meşhur kıvraklığınla bunun da altından kalkarsın sen!!
    5. Hazır bu kopyayı da vermişken şöyle sorayım o zaman: el-Aynî veya İbn Hacer şerhiyle el-Kastallânî şerhi arasında, Sahîh-i Buhârî‘nin eldeki nüshalarının mevsukiyetini ciddi biçimde zedeleyecek birkaç örnek ver de, kamuoyu senin arsız bir sahtekâr olmadığını görsün!
    IV.
    “Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘i on yedinci yüzyılda, on yedinci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkıncaya kadar, hicrî 241 yılında vefat etmiş olan Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘i yok ortada! Yani o öldükten ne kadar sonra diyelim, yaklaşık 900-1000 yıl sonra önümüze bir kitap çıkarıyorlar; “Bu Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘idir” diyorlar. İnanırsanız” diyorsun.
    Geri zekâlı bir insan dahi, mahcup olmamak için, konu hakkında ağzını açmadan önce gidip literatüre şöyle bir bakar. Ama senin ar damarın çürümüş olduğu için mahcup olamıyorsun, utanamıyorsun.
    İmam Ahmed’in Müsned‘i ile ilgili söyleyeceklerim de Sahîh-i Buhârî hakkında söylediklerimden farklı olmayacak. Bu eserin de bize kadar nakli 3 şekilde olmuştur: Yazma metinler, üzerine yapılan çalışmalar ve hafıza.
    1. Yazma metinler.
    XVII. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıktığını söylediğin Müsned‘in, 6/12, 7/13, 8/14, 9/15, 10/16. asırlara ait yazma nüshaları el’an çeşitli kütüphanelerde mevcut.[23]
    2. Üzerine yapılan çalışmalar.
    * Müsned‘deki hadisleri alfabetik sıraya koyarak zikreden bir eser ile, muhtevalarına göre bablara dağıtıldığı bir çalışmanın yazmaları Sezgin hoca tarafından zikredilmiştir.[24]
    * Bir diğer “tebvîb” çalışmasının yazması Tübingen’dedir.[25]
    * Nûruddîn el-Heysemî (807/1405) Müsned‘de bulunup da Kütüb-i Sitte‘de bulunmayan hadisleri (zevâid) Gâyetu’l-Maksad isimli eserinde toplamıştır. (“el-Heysemî” adını iyi biliyorsun. Üç Muhammed adlı o ucube kitapta bu hadis hafızının –bilahare burada zikrettiğim eserini de ihtiva eden ve “zevâid” edebiyatının en muhteşem örneğini oluşturan Mecma’u’z-Zevâid isimli muhalled eserini, “rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan” diye nitelendirmiştin. Ta o zaman ettiğin lafların adamı olmadığını görmüş, uyarmıştım seni; hatırlıyorsun değil mi?..)
    * İbn Hacer el-Askalânî, Müsned‘deki hadisler üzerine “etrâf” çalışması yapmış, yani bu eserdeki hadislerin metinlerini ilk kelimelerini esas alarak alfabetik sıraya koymuştur.[26]
    Bunlar dışında matbu eserler arasında İbnu’l-Cevzî’nin (597/1201) Câmi’u’l-Mesânîd‘i[27] ile İbn Kesîr’in (774/1373) Câmi’u’l-Mesânîd ve’s-Sünen‘i[28] de Müsned‘in muhtevasını aktaran eserler arasında ilk akla gelenlerdir. Her iki müellif de anılan eserlerinde muhtevalarını aktardıkları temel kaynakları, müelliflerine varan sened zincirleriyle almışlardır. Söz konusu senedler eserlerin baş taraflarında mezkûrdur.
    V.
    “Hadisler hadis kitabına girinceye kadar başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiş. (…) Siyasî, sosyal, ekonomik, dinsel, kabilevî nedenlerle hadisler yamuluyor yolda gelirken…” diye başlayıp devam eden herzeleri yemek için kendine sordurduğun “Hadis kitaplarının orijinalleri elimizde var mı? En eski nüshalar hangi tarihlere aittir?” sorusuna suratını bin bir şekle sokarak verdiğin cevaptan da hemen anlaşılacağı gibi, senin derdin hadis kitaplarının orijinal nüshaları falan değil; sıkıntın hadislerin bizzat kendisi!
    Hadis/sünnet konusundaki karın ağrın müzmin bir maraz haline dönüştüğü için sen, o meş’um ağzını her açtığında utanç verici biçimde biraz daha batacaksın “hızlân” bataklığına ve çırpındıkça daha da gömüleceksin, ta ki helak olup gidene kadar.
    Benim derdim, önce mahkeme-i kübraya “münker karşısında susmuş insan” olarak çıkmamak; ikinci olarak da senin zehirli ağına düşmek üzere olanlardan velev bir kişiye olsun senin gerçek yüzünü gösterebilmek. Onun için uzun bir cevap verme ihtiyacı hissettim.
    Yoksa salt “akademik/entelektüel saik”le bir kimse böyle bir soru sorsa ya da kendisine sorulan soruya cevap arasa, sadece takdir edilir. Ve dahi insafa davet etmek için de sorulur: Dünya üzerinde 1000-1200 sene öncesinden günümüze salimen gelmiş kaç yazma eser gösterilebilir?..
    Vesselâmu alâ menittebe’a’l-hüdâ…
    Yazmalardan Birkaç Örnek
    Sahîh-i Buhârî’nin Alphonse Mingana koleksiyonundaki el-Mervezî nüshasının ilk sayfası.



    Alphonse Mingana koleksiyonundaki el-Mervezî nüshasının iç sayfalarından bir örnek.


    Sahîh-i Buhârî’nin VI. cüzünün Milli Kütüphane-1123’de kayıtlı nüshasının ilk sayfası.


    Müsned’in ilk cüzünün, (Feyzullah Efendi) bir nüshasının semâ’ kayıtlarının bulunduğu ilk sayfası. En üstte bu cüzün İbnu’n-Neccârî’ye (690/1291) okunduğu kayıtlı. Bu zat meşhur müsnid Fahruddîn Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed es-Sâlihî el-Hanbelî’dir. Sayfanın alt tarafındaki kayıtta bu cildin 656/1258 yılında semâ’ edildiği, mecliste kıraatın Şemsuddîn Muhammed b. Abdirrahîm b. Abdilvâhid (688/1289) tarafından yapıldığı, en altında ise bu nüshanın Abdurrahman b. Muhammed b. Ahmed el-Makdisî (682/1283) tarafından tashih edildiği belirtiliyor.


    Bitirirken iğneyi kendimize batılarım:
    Burada fotoğrafını verdiğim yazmalar düzinelercesi arasından rastgele aldığım örneklerdir. Türkiye’deki yazma eser kütüphanelerinde titiz bir fihristleme çalışmasının henüz tam olarak yapılamadığını biliyoruz. Kültür Bakanlığı’ndan vakit geçirmeden bu hayatî alana el atmasını bekliyoruz.
    Böyle bir çalışmanın gerçekleşmesi halinde pek çok eserin varlığının gün yüzüne çıkacağı kesindir. Aynı durum şu veya bu oranda dünyadaki İslamî yazmaların bulunduğu pek çok kütüphane için de geçerlidir.
    Bir yandan bu gerçek, diğer yandan da Muhammed Zâhid el-Kevserî, Şu’ayb el-Arnaût, Fuat Sezgin vb. gibi yazma eserler alanında vukufiyet kesbetmiş mütehassıslar yetiştirme konusundaki aymazlığımız Mustafa İslamoğlu gibi tiplerin tahrifat ve tahribatına zemin oluşturuyor ne yazık ki…
    Doç. Dr. Ebubekir Sifil – 30 Temmuz 2018
    [Dipnotlar]
    [1] https://www.youtube.com/watch?v=psY4-Q7xB0U
    [2] Hadis terminolojisinde “şeyh”, kendisinden hadis alınan ravi hakkında kullanılan (bir nevi “hoca” anlamında) bir tabirdir.
    [3] Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, 169.
    [4] Sezgin, a.g.e., 32.
    [5] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 136.
    [6] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 221.
    [7] Bu nisbeyi de “Fîrabrî” şeklinde –birinci “i”yi uzatarak– telaffuz ediyorsun; yanlış! Doğrusu “Firebrî” olacak.
    [8] Alphonse Mingana’nın (1973) şahsî kütüphanesinde mahfuz bulunan bu nüshanın durumu ve hususiyetleri için bkz. Abdülvahap Özsoy, Buhârî Nüshaları ve Nüsha Farklılıkları, 156 vd.
    [9] Muhammed el-Menûnî, “Sahîhu’l-Buhârî fi’d-Dirâsâti’l-Mağribiyye”, Mecelletu Da’veti’l-Hakk, I, 511 vd. el-Menûnî adı geçen makalesinde şu veya bu oranda günümüze ulaşmış bulunan 11 nüsha hakkında bilgi vermektedir. Ayrıca bkz. Cum’a Fethî Abdülhalîm, Rivâyâtu’l-Câmi’i’s-Sahîh, 374 vd.;
    [10] Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, 190.
    [11] Abdülvahap Özsoy, Buhârî Nüshaları ve Nüsha Farklılıklarının Mahiyeti Üzerine, 156.
    [12] İslamî rivayet kültüründe ezberin yeri/önemi ve hafızasıyla isimlerle ilgili anekdotlar için bkz. İbn Hilâl el-Askerî, el-Hass alâ Talebi’l-İlm; el-Hatîbu’l-Bağdâdî, el-Hass alâ Hıfzi’l-Hadîs; İbnu’l-Cevzî, el-Hass alâ Hıfzi’l-İlm…
    [13] Hadis tarihinde “vicâde” denilen buluntu nüshalardan rivayetin pek tensip ve tenezzül edilen bir şey olmadığı yine ehlinin malumudur. Vicâde’lerden yapılan nakillerin makbuliyeti için belli şartlar bulunmalıdır. Konunun detayları için Usul-i Hadis kaynaklarına başvurulmalıdır.
    [14] ez-Zehebî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, II, 40.
    [15] Elfiye sahibi meşhur Nahiv alimi.
    [16] ez-Zehebî, Zeylu Târîhi’l-İslâm, 18.
    [17] Ömer b. Ğarâme el-Amravî tahkikiyle, Dâru’l-Fikr, Beyrut-1415/1995.
    [18] Bkz. Arafat Aydın-Ali Albayrak, “Sahîh-i Buhârî Nüshalarına Dair Yani Bulgular: Bulak Baskısı, Yûnînî Yazmaları ve Abdullah b. Sâlim el-Basrî Nüshası”, İslâm Araştırmaları Dergisi, sayı: 35, yıl: 20169-10; el-Kastallânî, İrşâdu’s-Sârî, I, 40; el-Kettânî, er-Risâletu’l-Müstetrafe, 25 vd.
    [19] el-Yûnînî’den.
    [20] el-Yûnînî nüshası ile el-Aynî ve İbn Hacer şerhleri.
    [21] Aslında yaklaşık bir buçuk asır sonra!
    [22] Ebû Mes’ûd ed-Dimaşkî’nin Etrâfu’s-Sahîhayn‘da ve Ebû Ali el-Ğassânî’nin Takyîdu’l-Mühmel‘in sonunda yatığı gibi, farklı maksatlarla kaleme alındıkları halde nüsha ihtilaflarına da değinen eserler de mevcuttur.
    [23] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 220-1.
    [24] Sezgin, a.g.e., I/2, 221.
    [25] Brockelmann, Târîhu’l-Edebi’l-Arabî, III, 311.
    [26] İtrâfu’l-Müsnidi’l-Mu’telî adını verdiği bu çalışma da matbudur.
    [27] İmam Ahmed’in Müsned‘i, Sahîhân ve Sünen-i Tirmizî‘deki hadislerin, sahabî ravilerinin alfabetik sırasına göre dizilmesiyle oluşturulmuştur; 8 cilt halinde matbudur.
    [28] Ahmed b. Hanbel, Ebû Ya’lâ ve el-Bezzâr’ın Müsned‘leri, Kütüb-i Sitte ve et-Taberânî’nin iki Mu’cem‘indeki hadislerin sahabî ravilerinin alfabetik dizilimine göre zikredildiği bu eser de 37 cilt halinde basılmıştır. İbn Kesîr’in ömrü vefa etmediği için tamamlayamadığı Ebû Hureyre (r.a) müsnedlerinin bir kısmı da bu baskıda Abdüsselâm b. Muhammed Allûş tarafından eserin sonuna ilave edilmiştir.
    Daha çok malumat için Ebubekirsifil.com adresine bakınız