• Bana aşağıda ve kütüphanemde bulunan kitaplardan harhangi birini hediye etmek veyahut satmak isteyen var mı? 🙃


    1. Toplumbilimsel Düşünmek
    2. Tarihsel Sosyoloji
    3. Toplumsal cinsiyet ve ıktidar
    4. Zihin benlik ve toplum
    5. Şenlikli toplum
    6. Ezilenlerin pedagojisi
    7. Türkiyede çağdaşlaşmak
    8. Tüketim toplumu
    9. Değişen dünyada sosyoloji
    10. Sosyolojik düşüncenin kısa tarihi
    11. Gösteri toplumu
    12. Sosyolojik tahayyül
    13. Göç kültür kimlik
    14. Türk sosyoloji tarihi
    15. Toplumun mcDonaldlaşması
    16. Medeniyetler çatışması
    17. Tanrının tarihi
    18. Gelecek 100 yıl
    19. Körlük
    20. Körleşme
    21. Madde 22
    22. David copperfield
    23. Kitleler psikolojisi
    24. Bilim ve ıktidar
    25. Kapitalist ötesi toplum
    26. Ölü ozanlar derneği
    27. Güneş ülkesi
    28. Hükümdar
    29. Bilimsel ve toplumsal değişimin yasaları
    30. Kitlelerin ayaklanması
    31. Tanrı olmak zor iş
    32. Kaosun kutsal kitabı
    33. Iktidarın ideolojisi ve ideolojinin iktidarı
    34. Hayali cemaatler
    35. Özgür insanlar
    36. Ilkel toplumlarda cinsellik ve baskı
    37. Yabancıl toplumda suç ve gelenek
    38. Modern devletin doğası
    39. Cinsiyet belası
    40. Tohum ve toprak
    41. Feodal toplumdan 20. Yüzyıla
    42. Zorunlu eğitime hayır
    43. Sosyolojide temel fikirler
    44. Otorite
    45. Entelektüel
    46. Sosyolojiye çağrı
    47. Sürü
    48. Değişim sürecinde türkiye
    49. Televizyonun sosyolojik boyutu
    50. Yarının toplumu
    51. Biz
    52. Bir ekonomik tetikçinin itirafları
    53. Foucault sarkacı
    54. Diktatörlüğün psikolojisi
    55. Kadın özgürlüğünün sorunları
    56. Islâm deklerasyonu
    57. Deli kadın hikayeleri
    58. Kadınlar ülkesi
    59. Modern türkiyenin doğuşu
    60. Sıfır noktasındaki kadın
    61. Toplumsal cinsiyet sosyolojisi
    62. Düşünce oluşumu
    63. Kurtlarla koşan kadınlar
    64. Milletlerin zenginliği
    65. Açlık korkusu
    66. Filmlerle sosyoloji
    67. Insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı
    68. Yeni kapitalizmin kültürü
    69. Modern siyasal düşüncenin temelleri
    70. Sosyoloji tarihi 1-2
    71. Toplumda tabakalaşma ve hareketlilik
    72. Iki kültürü aşmak
    73. Eşitsizliğin bedeli
    74. Karakter aşınması
    75. Elit sosyolojisi
    76. Kültürlerin yorumlanması
    77. Ekonomi sosyoloji ve kadın
    78. Feminizmi düşünmek
    79. Kültür ve günlük hayat
    80. Açık toplum ve düşmanları
    81. Türkiyede devlet ve sınıflar
    82. Aydınlanmanın diyalektiği
    83. Paranın felsefesi
    84. Toplumsal evrim
    85. Esnek üretim derin sömürü
    86. Postmodernliğin durumu
    87. Yurttaşlık ve toplumsal sınıf
    88. Kent kimlik ve küreselleşme
    89. Göç sosyolojisi
    90. Modern ve postmodern feminizm
    91. Kadının evrimi 1-2
    92. Sistem karşıtı hareketler
    93. Bildiğimiz dünyanın sonu
    94. Modern dünya sistemi
    95. Odysseia
    96. Sofie'nin dünyası
    97. Duygusal zeka
    98. Yaşama sanatı
    99.
  • "Allah, gözlerin kötü niyetli bakışını da bilir, kalplerin sakladığını da." (Mü'min 40/19)
    "Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; O kalplerde olan her şeyi bilir." (Mülk 67/13)
  • 164 syf.
    ·3 günde·10/10
    ~Kürk Mantolu Madonna|Sabahattin Ali~
    10 yıl sonra aşk ile bir daha okudum. Yine aynı duygu yine aynı bir an önce bitirebilme telaşıyla kitabı elimden bırakamadım. “Ah Raif Bey” diye diye çevirdim sayfaları..

    〰️ Kitaptan alıntılar:
    🦋Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum!’ dedi. “Bu eksik sana değil, bana ait… Bende inanmak noksanmış… Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum… Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar… Ama şimdi inanıyorum… Sen beni inandırdın… Seni seviyorum… Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum…(sf:135)
    🦋Bu akşam anladım ki, bir insan bir diğer insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş.(sf:127)
    🦋Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?(sf:86)
    🦋Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi?(sf:86)
    🦋Yaşamak için kendisine kayıtsız ve şartsız muhtaç olduğum bir insandı.(sf:86)
    🦋O zamana kadar bütün insanlardan esirgediğim alaka , hiç kimseye karşı tam manasıyla duymadığım sevgi sanki hep birikmiş ve muazzam bir kütle halinde şimdi bu kadına karşı meydana çıkmıştı.(sf:85)
    🦋İçimde ona karşı tarifi imkansız bir şefkat vardı.(sf:85)
    🦋Aradığınız insan daima istediğiniz yerde yolunuza çıkmaz ki..(sf:84)
    🦋Kafamın içinde ona söylenecek uçsuz bucaksız şeyler bulunduğunu hissediyordum, senelerce söylense bitmeyecek şeyler...(sf:76)
    🦋Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim...(sf:73)
    🦋Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu?(sf:72)
    🦋Dünyada bana hiçbir şey , tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.(sf:71)
    🦋Yüzünde yama gibi duran gülümseme , ortadan kaybolmak için küçük bir fırsat bekliyor gibiydi.(sf:71)
    🦋Kalbim ufalanıyormuş gibi ağrımaya ve müthiş bir süratle çarpmaya başladı(sf:68)
    🦋Ben gene eskisi gibi dünyadan uzak ve daima tasavvurlarımın ve iç dünyamın bir oyuncağıydım.(sf:67)
    🦋Kalbimin etrafında mütemadiyen sıkışıp ezilen bir şey var gibiydi.(sf:67)
    🦋Kendimi bildim bileli , bütün günlerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden , bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım.(sf:62)
    🦋O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir imtizacıydı.(sf:55)
    🦋Bütün basit insanlarda olduğu gibi , kederden sevince , heyecandan sükûnete geçiyor ve bütün kadınlar gibi her şeyi çabucak unutuyordu.(sf:40)
    🦋Artık biç bir şeyin değişmesine imkân yok... Lüzum da yok.
    🦋Kim olursa olsun , bir insanın yaşamakla ölmek arasındaki büyük köprüde çabalaması korkunç bir şeydi.
    🦋Dünyanın en basit, en zavallı , hatta en ahmak adamı bile , insanı hayretten hayrete düşerecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!..(sf:37)
    🦋Onun yaşadığı yerde yaşamak onun gibi yaşamak değildi...(sf:37)
    🦋İnsanların birbirlerini aramaları , bulmaları ve birbirlerinin içini seyretmeleri için konuşmanın neden muhakkak surette lazım olmadığını, neden bazı şairlerin boyuna, tabiatın güzelliği karşısında yanlarında konuşmadan gidecek birini aradıklarını anladım(sf:33)
    🦋İnsanları, kendi cinslerinden biri üzerinde kudret ve salahiyetlerini denemek kadar tatlı sarhoş eden ne vardır?(sf:20)
    🦋İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.(sf:12)
  • Sözlükte “merhamet etmek, severek ve acıyarak korumak” anlamındaki rahmet (ruhm, merhamet) kökünden türeyen rahmân kelimesi “şefkat ve merhamet eden, acıyan” demektir. Kelimenin kök mânasında “yufka yürekli olmak, acımak, birinin üzüntüsüne ortak olmak” gibi beşerî-duygusal unsurlar bulunduğundan Allah’a nisbet edildiğinde “sonsuz merhametiyle lutuf ve ihsanda bulunan” şeklinde anlam verilmiştir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “rḥm” md.; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “rḥm” md.; Lisânü’l-ʿArab, “rḥm” md.). Bazı lugat âlimleri rahmân kelimesinin İbrânîce olduğunu ileri sürmüş, ayrıca Câhiliye döneminde tevhid inancı çerçevesinde kullanılmasının Yahudiliğin etkisini gösterdiği iddia edilmiştir (Cevâd Ali, VI, 31, 37-41; Yıldırım, sy. 4 [1980], s. 25-29, 33-40). Fakat âlimlerin büyük çoğunluğu birinci iddiayı reddetmiş, rahîm gibi rahmânın da “rahmet” kökünden türediğini belirtmiştir (meselâ bk. Fahreddin er-Râzî, s. 164-166). Arapça ile İbrânîce arasındaki yakınlık ise bilinen bir husustur. Kelimenin Câhiliye döneminde tevhid inancı çerçevesinde kullanılmasını ise tabii görmelidir, çünkü bütün ilâhî dinler tevhid ilkesinde birleşmiştir. 

    Kur’ân-ı Kerîm’de rahmet kavramı Tevrat’a, Kur’an’a, Hz. Peygamber’e ve insanlara nisbet edilmiştir. Allah’a izâfe edilen rahmet kavramı 119 yerde fiil kalıbında, doksan iki yerde rahmet şeklinde geçmektedir. Rahmân ismi elli yedi, rahîm ismi -Hz. Peygamber’e nisbet edildiği (et-Tevbe 9/128) bir yer hariç- 114 yerde tekrarlanmıştır. Dört âyette “erhamü’r-râhimîn” (merhamet edenlerin en merhametlisi), iki âyette “hayrü’r-râhimîn” (merhamet edenlerin en hayırlısı) terkipleri geçmektedir. Rahmân ismi altı âyette rahîm ile birlikte, diğer yerlerde tek başına kullanılmıştır. Rahîm ise yine esmâ-i hüsnâdan olan gafûr, azîz, raûf, tevvâb, ber, vedûd isimleri ve bir yerde rab ismiyle birlikte, üç âyette de müminlerle ilişkili olarak zikredilmiştir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “rḥm” md.). Bu iki ismin Kur’an’daki kullanılışlarından hareketle rahmânın Allah lafzı gibi zâtî isim yerinde, rahîmin ise sıfat konumunda olduğunu söylemek mümkündür. Rahîmin birlikte geçtiği diğer ilâhî isimler daha çok onun muhtevasını pekiştirmektedir. Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Kur’an’da Allah’a nisbet edilen rahmet kavramının, yer aldığı metin bağlamında iman, İslâm, nübüvvet, Kur’an, mağfiret, cennet gibi mânevî; yağmur, rızık, çeşitli nimetler gibi maddî lutuf ve ihsan karşılığında kullanıldığını belirtir (Nüzhetü’l-aʿyün, s. 331-334). 

    Rahmân ve rahîm isimleri İbn Mâce ile Tirmizî’nin rivayet ettikleri esmâ-i hüsnâ listelerinde yer almış (“Duʿâʾ”, 10; “Daʿavât”, 82), ayrıca muhtelif hadislerde Allah’a nisbet edilmiştir (Wensinck, el-Muʿcem, “rḥm” md.). Bir kutsî hadiste Cenâb-ı Hakk’ın, “Ben rahmânım, hısım ve akrabalık da adımdan ayırdığım rahîm kelimesiyle anılmıştır. Akrabalık ilgisini sürdürenle ben de ilgimi devam ettiririm, bu ilgiyi kesenlerden ben de ilgimi keserim” buyurduğu rivayet edilmiştir (Müsned, I, 191, 194; Ebû Dâvûd, “Zekât”, 45; Tirmizî, “Birr”, 9). Abdullah b. Ömer’den nakledildiğine göre Hz. Peygamber’in sohbet meclislerinden kalktığı sırada ashabı için yaptığı duanın son kısmı şöyledir: “Allahım! Dünya hayatını varlık amacımızın ve ilmî gücümüzün nihaî hedefi kılma, bize merhamet etmeyeni başımıza musallat etme!” (Tirmizî, “Daʿavât”, 79). 

    Müslümanların çokça tekrar ettiği besmele üç isim içermektedir: Allah, rahmân, rahîm. Burada rahmân ve rahîm kelimeleri Allah isminin sıfatı olup besmele ile Fâtiha sûresi hariç Kur’an’da ve hadislerde rahmân kelimesi başka bir isme sıfat olarak kullanılmamıştır (el-Bakara 2/163 âyeti için bk. Beyzâvî, I, 157). Bir âyette dua ve ibadetlerin Allah adına olabileceği gibi rahmân adına da yapılabileceği, zira Allah’ın, zâtına delâlet eden isimlerinin bulunduğu ifade edilmiştir (el-İsrâ 17/110). Ayrıca naslarda rahmânın izâfet veya cer harfleri aracılığıyla başka kelimelerle ilişkili olmaması, dolayısıyla değişiklik kabul eden fiil özelliği taşımaması kendisine ilâhî isimle sıfat arasında bir konum sağlamıştır. Kur’an’da Zekeriyyâ, Yahyâ, Meryem, Îsâ, İbrâhim ve Mûsâ’dan, son âyetlerinde de Hz. Peygamber’den bahseden Meryem sûresinde Allah lafzının sadece iki yerde geçmesine karşılık rahmânın on altı yerde geçmesi dikkat çekicidir. Bunun sebebi, muhtemelen kelimenin ortak bir kavram konumunda bulunması ve insan gönlünü Allah’a yaklaştıran bir içeriğe sahip olmasıdır. İbn Cerîr et-Taberî, rahmân kelimesinin yaratıcıya ait bir isim olarak Câhiliye devrinde kullanılmadığını söyleyenlerin yanıldığını belirtmiş ve bu kelimenin yer aldığı bazı şiir örnekleri zikretmiştir (Câmiʿu’l-beyân, I, 87-88). Yine Taberî, rahmân kelimesinin mahlûka nisbet edilemeyeceği noktasında âlimler arasında ittifak bulunduğunu kaydetmiştir (a.g.e., I, 89). İstisnaî kullanımlar ya yersiz veya mecazi sayılmıştır (Kādî Abdülcebbâr, XX/2, s. 206). Rahmân ve rahîm isimlerinin ikisinin birden Allah’tan başkasına nisbet edilmesi mümkün değildir; çünkü bunlar, Kur’an’da 114 defa tekrarlanan besmelede Allah lafzı ile beraber O’nun zâtına izâfe edilmiştir. Ayrıca, “İlâhınız tek bir ilâhtır, O’ndan başka tanrı yoktur. O rahmân ve rahîmdir” meâlindeki âyetle (el-Bakara 2/163) benzeri diğer âyetler bu iki ismi zât-ı ilâhiyyeye has kılmaktadır (el-Fâtiha 1/2-3; en-Neml 27/30; Fussılet 41/2; el-Haşr 59/22). 

    Rahmân ve rahîmin ilâhî isimler olarak anlam farkları üzerinde durulmuştur. Yaygın kanaate göre rahmân dünya hayatında herkesi, rahîm ise âhirette sadece müminleri kapsayan ilâhî rahmeti ifade eder. Nitekim Kur’an’da Allah, rahmetinin her şeyi kuşattığını beyan ettikten sonra onu son peygambere iman edip belli niteliklere sahip olan kimselere ileride ayrıca lutfedeceğini belirtmiştir (el-A‘râf 7/156-157; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “rḥm” md.). Hattâbî iki isim arasındaki farkı, “Rahmân mevsufuna nisbet edilişinde hususilik, mânasında umumilik ifade ederken rahîm nisbetinde umumilik, mânasında hususilik taşır” cümlesiyle dile getirmiştir (Şeʾnü’d-duʿâʾ, s. 39). Aslında her iki ismin tecellileri hem dünya hem âhiret hayatı için geçerli olup belirgin etkileri açısından bir hususiliğin atfedilebileceği söylenebilir. Çünkü Allah’ın isim ve sıfatlarını zamanın öncesi ve sonrası açısından sınırlandırmak mümkün değildir. Bu anlayış, birçok âlim tarafından benimsenen rahmân ile rahîm arasında mâna farkının bulunmadığı görüşüne de uyar. Esmâ-i hüsnâ eserlerinin hemen hepsinde Abdullah b. Abbas’a nisbet edilen, “Rahmân ve rahîm şefkat ve merhamet (rikkat) ifade eden Allah’ın iki ismi olup her biri ötekinden daha rakiktir” sözü de bunu anlatır. 

    İnsana nisbet edildiğinde rahmet veya merhamet kavramına verilen “birinin üzüntüsüne ortak olmak, ona acıyarak yardım etmek” şeklindeki duygusal mânanın Allah’a izâfe edilmesi câiz değildir. Bununla birlikte O’nun merhameti diğer bütün varlıkların merhametiyle kıyaslanamayacak derecede çoktur; zira nicelik açısından sonsuz, nitelik açısından beklenenden üstündür. İnsanların merhametleri duygusal bir içerik taşıdığından bunun gereğini yerine getirmek onlar için psikolojik bir ihtiyaçtır. Halbuki Allah için böyle bir şey söz konusu değildir. Allah, dünya hayatında dostlarının yanı sıra düşmanlarını da lutuf ve nimetlerine mazhar kılmaktadır. Bazıları, âhirette kâfirler hakkında adaletle hükmedilmesinin bir rahmet vesilesi olacağını söylemişse de rahmet adaletin de ötesinde bir muhteva taşıdığından başkalarına zulmetmeyen kâfirlerin Allah’ın rahmetiyle bir gün cehennem azabından kurtulmasının mümkün olduğunu ileri sürmek mümkündür (bk. AZAP; CEHENNEM). 

    Rahmân, rahîm, raûf, vedûd, velî gibi kavramlar vasıtasıyla Allah’a nisbet edilen nihayetsiz merhamet sıfatı ile tabiatta görülen zararlı nesne ve olayların, hastalık, zulüm ve fakirlik gibi sıkıntıların nasıl bağdaştırılacağı hususu üzerinde durulmuştur. Gazzâlî bu hususta Mâtürîdî’nin şer problemine bakışına (Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 141, 169-170) paralel bir yöntem benimseyerek insan açısından şer diye nitelendirilen her şeyin içinde bir hayrın bulunduğunu, sözü edilen nesne veya olaydan şerrin yok edilmesi halinde hayrının da ortadan kalkacağını belirtir ve bunun için kangren olan bir organın kesilmesiyle bedenin ölümden kurtulmasını örnek verir. Gazzâlî hayrın (bedenin selâmeti) doğrudan, şerrin ise (organın kesilmesi) dolaylı biçimde ilâhî iradeye dahil olduğunu söyler. Allah’ın erhamü’r-râhimîn olduğundan şüphe edilmemesi gerektiğini, fakat ilâhî tasarrufun bütün sırlarına vâkıf olmanın da mümkün olmadığını vurgular (el-Maḳṣadü’l-esnâ, s. 67-70; bk. ŞER). 

    Rahmân ve rahîm isimlerinden kulun alabileceği nasip konusunda en güzel yorumu yine Gazzâlî’nin yaptığı söylenebilir. Ona göre rahmân isminden elde edilecek feyiz kalp gözü perdeli olan kulları şefkat ve nezaketle uyarmak, günahkârlara hakaret nazarıyla değil merhamet nazarıyla bakmak, dünyada işlenen her günahı bir musibet kabul edip onu ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Çünkü her mâsiyet onu işleyeni Allah’tan uzaklaştırır, böylesi en çok acınmaya lâyık olan kimsedir. Rahîm isminden alınabilecek nasip ise fakirlerin ihtiyacını gidermeye gayret etmektir. Serveti ve nüfuzuyla bunu gerçekleştiremeyen kimse sıkıntıya düşenlere dua etmeli ve üzüntülerine ortak olmalıdır (a.g.e., s. 67). Bazı âlimler rahmân ve rahîm isimlerini “lutuf ve ikram” mânasına alarak fiilî sıfatlar içinde mütalaa etmişse de çoğunluk bu isimleri irade sıfatına bağlamak suretiyle zâtî isim ve sıfat grubuna dahil etmiştir. Rahmân ve rahîm latîf, raûf, vedûd, velî isimleriyle anlam yakınlığı içinde bulunur. 

    BİBLİYOGRAFYA 
    Ma‘mer b. Müsennâ, Mecâzü’l-Ḳurʾân (nşr. Fuat Sezgin), Kahire 1374/1954, I, 21-22; Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, I, 84-89; Zeccâc, Tefsîru esmâʾillâhi’l-ḥüsnâ (nşr. Ahmed Yûsuf ed-Dekkāk), Beyrut 1395/1975, s. 28-29; Mâtürîdî, Âyât ve süver min Teʾvîlâti’l-Ḳurʾân (nşr. Ahmet Vanlıoğlu – Bekir Topaloğlu), İstanbul 2003, s. 15-17; a.mlf., Kitâbü’t-Tevḥîd (nşr. Bekir Topaloğlu – Muhammed Aruçi), Ankara 1423/2003, s. 141, 169-170; Ebü’l-Kāsım ez-Zeccâcî, İştiḳāḳu esmâʾillâh (nşr. Abdülhüseyin el-Mübârek), Beyrut 1406/1986, s. 38-43; Hattâbî, Şeʾnü’d-duʿâʾ (nşr. Ahmed Yûsuf ed-Dekkāk), Dımaşk 1404/1984, s. 35-39; Ebû Abdullah el-Halîmî, el-Minhâc fî şuʿabi’l-îmân (nşr. Hilmî M. Fûde), Beyrut 1399/1979, I, 200; İbn Fûrek, Mücerredü’l-Maḳālât, s. 47; Kādî Abdülcebbâr, el-Muġnî, XX/2, s. 206-207; Abdülkāhir el-Bağdâdî, el-Esmâʾ ve’ṣ-ṣıfât, Kayseri Râşid Efendi Ktp., nr. 497, vr. 117a-118b; Gazzâlî, el-Maḳṣadü’l-esnâ (Fazluh), s. 65-70, 170; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, el-Emedü’l-aḳṣâ, Hacı Selim Ağa Ktp., nr. 499, vr. 74b-78b; İbnü’l-Cevzî, Nüzhetü’l-aʿyün, s. 331-334; Fahreddin er-Râzî, Levâmiʿu’l-beyyinât (nşr. Tâhâ Abdürraûf Sa‘d), Beyrut 1404/1984, s. 164-182; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, I, 157; Elmalılı, Hak Dini, I, 31-33; J. Jomier, “Le nom divin al-rahmân”, Mélanges Louis Massignon, Damascus 1957, II, 361-381; Cevâd Ali, el-Mufaṣṣal, VI, 31, 37-41; G. C. Anawati, “Rahman et rahim dans les Lawāmi‘ al-bayyināt de Fakhr al-Dīn al-Rāzī”, Islamic Theology and Philosophy: Studies in Honor of George F. Hourani (ed. M. E. Marmura), Albany 1984, s. 63-77; Suat Yıldırım, “er-Rahman Vasfının Kur’ân-ı Kerîm’de Kullanılışı”, İİFD, sy. 4 (1980), s. 21-40.
  • " ان الحكم الا لله"
    " Hüküm, yalnızca Allah'ındır. "

    Yusuf Suresi, 12/40,67
  • Bizi çocukluğumuza götüren onlarca yıl öncesini dün gibi hatırlıyoruz. O halde diyalektik der ki, 40 yıl sonrası da çabucak gelecek. (Bölüm 1.4 İnsan Doğmak/İnsan Olmak, Syf.67)
  • 1 - Yâsîn.

    2-3 - Ey Muhammed! Hikmetli Kur'ân'a andolsun ki, sen risâlet görevi

    4 - Dosdoğru bir yol üzerindesin.

    5-6 - Babaları korkutulmamış ve kendileri de gafil olan bir kavmi, çok güçlü ve çok merhametli olan Allah'ın indirdiği (Kur'ân) ile korkutasın.

    7 - Andolsun ki onların çoğunun üzerine azab sözü hak olmuştur. Onlar imana gelmezler.

    8 - Çünkü biz onların boyunlarına kelepçeler geçirmişiz. O kelepçeler çenelerine dayanmıştır da burunları yukarı, gözleri aşağı somurtmaktadırlar.

    9 - Hem önlerinden bir sed, arkalarından bir sed çekmişiz, kendilerini sarmışızdır. Baksalar da görmezler.

    10 - Onları korkutsan da korkutmasan da onlara göre birdir, inanmazlar.

    11 - Sen ancak Kur'ân'a tabi olan ve görünmediği halde Rahman olan Allah'tan korkan kimseyi sakındırırsın. İşte onu bir bağışlanma ve çok şerefli bir mükafatla müjdele.

    12 - Gerçekten biz ölüleri diriltiriz, onların önceden yapıp gönderdiklerini ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Zaten biz her şeyi açık bir kütükte, bir "imam-ı mübin"de (ana kitapta, yani Levh-i mahfuzda) sayıp tesbit etmişizdir.

    13 - Sen onlara, o şehir halkını örnek ver. Hani oraya peygamberler gelmişti.

    14 - Hani biz onlara iki peygamber göndermiştik, fakat onlar ikisini de yalanlamışlardı. Biz de (onları) üçüncü bir peygamberle destekledik. Onlara: "Şüphesiz ki biz size gönderilmiş elçileriz." dediler.

    15 - Onlar da: "Siz bizim gibi insandan başka birşey değilsiniz, hem Rahman olan Allah, hiçbir şey indirmedi. Siz sadece yalan söylüyorsunuz." dediler.

    16 - Peygamberler dediler ki: "Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz."

    17 - "Bize düşen de sadece apaçık tebliğdir."

    18 - Onlar dediler ki: "Herhalde biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, andolsun ki, sizi hiç tınmadan taşlarız ve mutlaka bizden size pek acıklı bir azab dokunur."

    19 - Peygamberler de şöyle cevap verdiler: "Sizin uğursuzluğunuz beraberinizdedir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Doğrusu siz israfı âdet etmiş bir kavimsiniz."

    20 - O sırada şehrin ta ucundan bir adam koşarak geldi ve: "Ey kavmim! Uyun o elçilere!"

    21 - "Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o zatlara ki, onlar hidayete ermişlerdir."

    22 - "Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim beni yaratana? Hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz."

    23 - "Hiç ben O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer O Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa, onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve onlar beni kurtaramazlar."

    24 - "Şüphesiz ki ben, o zaman apaçık bir sapıklık içinde olurum."

    25 - "Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman getirdim, gelin dinleyin beni."

    26 - (Sonra ona) "haydi gir cennete!" denildi. O da dedi ki: "Ne olurdu kavmim bilseydi!"

    27 - "Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendilerine ikram edilen kullarından kıldığını."

    28 - Biz arkasından kavminin üzerine bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.

    29 - Sadece bir gürültü oldu, onlar da hemen sönüverdiler.

    30 - Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine glen her bir peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.

    31 - Görmediler mi ki, kendilerinden önce nice kuşakları helak etmişiz. Onlar artık kendilerine dönüp gelmiyorlar.

    32 - Onların hepsi toplanıp, sadece bizim huzurumuza getirilmişlerdir.

    33 - Hem bir delildir onlara ölü toprak. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar.

    34 - Biz orada hurmalıklardan, üzüm bağlarından bahçeler yaptık. İçlerinde pınarlardan sular fışkırttık.

    35 - (Bunu), Onun ürününden ve kendi elleriyle yaptıklarından yesinler diye (yaptık). Hâlâ şükretmeyecekler mi?

    36 - Yerin bitkilerinden, kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ın şanı ne yücedir.

    37 - Gece de onlara bir delildir. Biz ondan gündüzü soyar çıkarırız, bir de bakarlar ki karanlığa dalmışlar.

    38 - Güneş de bir delildir ki kendi yolunda akıp gidiyor. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.

    39 - Ay'a gelince, ona menziller tayin ettik. Nihayet o eski hurma salkımının çöpü gibi (yay haline) dönmüştür.

    40 - Ne güneşin aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçebilir; onların her biri kendi yörüngesinde yüzerler.

    41 - Onlar için bir delil de bizim, onların neslini dolu bir gemide taşımamızdır.

    42 - Yine kendileri için onun gibi binecek şeyler yaratmamızdır.

    43 - Eğer dilesek onları boğarız da o zaman ne onların feryadına yetişen bulunur, ne de onlar kurtarılır.

    44 - Ancak tarafımızdan bir rahmet ve bir zamana kadar yaşatmak başka.

    45 - Durum böyle iken onlara: "Önünüzdekinden ve arkanızdakinden korkun ki size rahmet edilsin" denildiği zaman,

    46 - Ve kendilerine Rablerinin âyetlerinden herhangi bir âyet geldiği zaman mutlaka ondan yüz çevirirler.

    47 - Onlara: "Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden hayra harcayın" dendiği zaman, o kâfirler, müminler için: "Allah'ın dileyince doyurabileceği kimseyi biz mi doyuracağız? Siz apaçık bir sapıklık içinde değil de nesiniz?" dediler.

    48 - Yine onlar: "Eğer doğru söylüyorsanız bu (kıyamet) vaadi ne zaman?" diyorlar.

    49 - Onlar sadece bir tek çığlığa bakıyorlar, bir çığlık ki, onlar çekişip dururken kendilerini yakalayıverir.

    50 - O zaman bir vasiyette bile bulunamazlar. Ailelerine de dönemezler.

    51 - Sûr'a üfürülmüştür, bir de ne baksınlar kabirlerinden Rablerine doğru akın ediyorlar.

    52 - Onlar: "Eyvah başımıza gelenlere! Mezarımızdan bizi kim kaldırdı? O Rahmân'ın vaad buyurduğu işte bu imiş. Gönderilen peygamberler de doğru söylemişler" derler.

    53 - Başka değil, sadece bir tek çığlık olmuş, derhal hepsi toplanmış huzurumuza getirilmişlerdir.

    54 - Artık bugün hiç kimseye zerre kadar zulmedilmez. Ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.

    55 - Gerçekten cennetlik olanlar bugün bir meşguliyet içinde zevk etmektedirler.

    56 - Kendileri ve eşleri gölgelerde koltuklar üzerine kurulmuşlardır.

    57 - Onlara orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey onlarındır.

    58 - (Onlara) Rahîm olan Rab'den "selâm" sözü vardır.

    59 - Ey günahkârlar! Bugün siz bir tarafa ayrılın.

    60-61 - "Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın, o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin, doğru yol budur, diye size and vermedim mi?" (buyurulacak)

    62 - Böyle iken o sizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. Ya o zaman düşünmüyor muydunuz?

    63 - İşte bu size vaad edilen cehennemdir.

    64 - Bugün yaslanın ona bakalım inkâr ettiğiniz için.

    65 - Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz de neler kazandıklarını bize elleri söyler, ayakları da şahitlik eder.

    66 - Hem dileseydik gözlerini üzerinden silme kör ediverirdik de yola dökülürlerdi. Fakat nereden görecekler?

    67 - Yine dileseydik oldukları yerde kılıklarını değiştirirdik de ne ileri gidebilirlerdi, ne de geri dönebilirlerdi.

    68 - Bununla beraber kimin ömrünü uzatıyorsak, yaratılışta onu (güç ve kuvvetini alarak) tersine çeviriyoruz. Hâlâ akıllanmayacaklar mı?

    69 - Biz ona şiir öğretmedik. Bu ona yaraşmaz da... O sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur'ân'dır.

    70 - (Bu), diri olanları uyarmak ve kâfirlere de azab sözünün hak olması içindir.

    71 - Şunu da görmediler mi: Biz onlar için kudretimizin meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar yaratmışız da onlara sahip bulunuyorlar.

    72 - Onları, kendilerinin hizmetine vermişiz de, hem onlardan binekleri var, hem de onlardan yiyorlar.

    73 - Onlarda daha birçok menfaatleri ve türlü içecekleri de var. Hâlâ şükretmeyecekler mi?

    74 - Onlar, Allah'tan başka birtakım ilâhlar edindiler. Güya yardım olunacaklar.

    75 - Onların, onlara yardıma güçleri yetmez. Kendileri ise onlar için bazı askerlerdir.

    76 - O halde onların sözleri seni üzmesin. Biz onların içlerini de biliriz, dışlarını da.

    77 - İnsan, kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi de, şimdi apaçık bir hasım kesildi?

    78 - Yaratılışını unutarak bize bir de mesel fırlattı: "Kim diriltecekmiş o çürümüş kemikleri?" dedi.

    79 - De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecek ve o her yaratmayı bilir."

    80 - Size o yeşil ağaçtan bir ateş yapan O'dur. Şimdi siz ondan tutuşturmaktasınız.

    81 - Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya kâdir değil midir? Elbette kâdirdir. Çünkü o her şeyi yaratandır, her şeyi bilendir.

    82 - O'nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece "Ol!" demektir. O da hemen oluverir.

    83 - O halde her şeyin mülkü ve tasarrufu (hükümranlığı) elinde bulunan Allah'ın şanı ne yücedir. Siz de yalnız O'na döndürüleceksiniz.