• Sigarayı bırakma girişimi.
    1 Ocak 1986: Acının 1. günü.
  • Liste #39905161 iletisinde son aşamaya geldi, iletiye bakıp görüşlerinizi söylerseniz sevinirim

    ------------------------------

    #39495551 iletimden fark edebileceğiniz gibi öz be öz sitesel bir kitap listesi oluşturma çalışmalarına başlıyorum. Bu listenin konusu - haliyle- zor kitaplar olacak. Yukarıdaki iletimde yazdığım gibi - 1000 kitap Kullanıcılarının Okurken Zorlandığı 50 Kitap - ya da. 100 de olabilir 67 de.

    Nasıl yapacağız peki bu listeyi. Ben başta olmak üzere herkes okurken zorlandığı bir ya da bir kaç kitabı iletinin atına yazacak yorum olarak. Ben de iletiye ekleyeceğim. Hayır o kitap aslında o kadar zor değil diyeceğiniz eserleri de işaretleyeceğim listede. Yeterli sayıda ret alan kitabı listeden çıkaracağım. Yapılan yorumlar sönümlenmeye başladığında (Bir kaç gün bekleyeceğim tabii) son listeyi oluşturacağım ve son itirazları o liste üzerinden alacağım. Daha sonra bir anket yaparak bu zor kitapları oylamanızı isteyeceğim . Ve kendi çapımızda sıralı bir liste oluşturmuş olacağız. Yorum yaparken belirttiğiniz kitapların edebi eserler yani bir kurgusu olan kitaplar olmasına dikkat edin lütfen. Diğer kitaplardan binlerce ekleyebiliriz buraya çünkü. Ben aklıma gelen /okuduğum, okumakta olduğum ve bir önceki iletide yorum olarak zor olduğu belirtilen bazı kitapları şimdilik ekliyorum listeye- sıralama şu ana için önemli değil. Yorumlar geldilkçe güncellemeye çalışacağım listeyi.

    İTİRAZ EDİLMEYEN KİTAPLAR
    ----------------------------------
    1. Ulysses - 146 Okuma-43 Yarım - 760 düşünme
    2. Ses ve Öfke - 301 okuma - 48 Yarım - 463 Düşünme
    3. Foucault Sarkacı 228 Okuma- 20 Yarım - 533 düşünme
    4. Teneke Trampet -57 Okuma- 8 Yarım - 139 Düşünme
    5. Körleşme - 424 Okuma- 29 Yarım - 1016 Düşünme
    6. Vergilius'un Ölümü 34 Okuma- 5 Yarım - 109 Düşünme
    7. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu 283 Okuma- 24 yarım - 386 Düşünme
    8. Avunamayanlar 41 Okunma- 6 Yarım- 77 Düşünme
    9 Deniz Feneri 435 Okuma - 44 Yarım- 683 Düşünme
    10. Ruh Üşümesi 71 Okuma - 7 Yarım- 54 Düşünme
    11. Locus Solus 13 Okuma - 2 Yarım- 42 Düşünme
    12. Bulantı 2770 Okuma - 175 Yarım- 2986 Düşünme
    13. Bin Hüzünlü Haz 888 Okuma - 35 Yarım- 589 Düşünme
    14. Gece 312 Okuma - 10 Yarım- 352 Düşünme
    15. Niteliksiz Adam 1 80 Okuma - 10 Yarım- 383 Düşünme
    16. Yaşam Kullanma Kılavuzu 31 Okuma - 3 Yarım- 92 Düşünme
    17. Finnegan Uyanması - 11 Okuma - 3 Yarım- 72 Düşünme
    18. Tristram Shandy 32 Okuma - 2 Yarım- 170 Düşünme
    19. Seksek 57 Okuma - 6 Yarım- 255 Düşünme
    20. Kayboluş 125 Okuma - 15 Yarım- 332 Düşünme
    21. Terra Nostra 15 Okuma - 2 Yarım- 34 Düşünme
    22. Ferdydurke - 16 Okuma - 3 Yarım- 79 Düşünme
    23. Tutunamayanlar 9445 Okuma - 1446 Yarım - 15336 Düşünme
    24. Şato 1401 Okuma - 103 Yarım- 1575 Düşünme
    25. Boncuk Oyunu 89 Okuma - 11 Yarım- 266 Düşünme
    26. Silmarillion 884 Okuma - 52 Yarım- 631 Düşünme
    27. Savaş ve Barış 3522 Okuma - 176 Yarım- 3215 Düşünme
    28. Yüzyıllık Yalnızlık 6243 Okuma- 550 Yarım - 5803 Düşünme
    29. Huzur ? - 2054 Okunma- 150 Yarım - 1799 Düşünme
    30. Kör Baykuş ? 3583 Okuma - 85 Yarım- 1645 Düşünme


    TARTIŞILABİLECEK KİTAPLAR (İtirazlar ve Okunma oranları dikkate alınmıştır)
    ----------------------------------------------------
    1. Karanlığın Yüreği 282 okuma - 8 Yarım - 346 Düşünme
    2. Yapraklar Evi - 12 Okuma- 58 Düşünme
    3. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ? 1733 Okuma - 42 Yarım - 1485 Düşünme
    4. Geceyarısı Çocukları ? 79 Okunma - 4 Yarım - 182 Düşünme
    5. Venedik'te Ölüm - 410 Okuma - 7 Yarım - 250 Düşünme
    6. Malina - 80 Okuma - 3 Yarım- 120 Düşünme
    7. Delikanlı ? 579 Okuma- 38 Yarım - 630 Düşünme
    8. Çukur - 31 Okuma - 35 Düşünme
    9. Uykuların Doğusu 268 Okuma- 12 Yarım - 217 Düşünme
    10. Kayıp Zamanın İzinde ? 72 Okunma - 2 Yarım 489 Düşünme
    11. Solaris 184 Okunma - 6 yarım - 174 Düşünme
    12. Mai ve Siyah ? 3379 okuma- 128 yarım- 1137 Düşünme
    13. Gecenin Sonuna Yolculuk ? 552 Okuma- 40 Yarım- 1184 Düşünme
    14. Watt - 30 Okuma - 35 Düşünme
    15. Buzul Çağının Virüsü - 49 Okuma- 2 Yarım - 106 Düşünme
    16. Puslu Kıtalar Atlası ? - 6221 Okuma- 141 yarım- 3305 Düşünme
    17. Benim Adım Kırmızı ? 3020 Okuma- 99 Yarım- 1542 Düşünme
    18. Mrs. Dalloway ? 658 Okuma - 37 Yarım- 715 Düşünme
    19. İlahi Komedya ? - 1011 Okuma - 90 Yarım- 1301 Düşünme
    20. Haydut - 27 Okuma - 1 Yarım- 33 Düşünme
    21. Atlas Silkindi / Atlas Shrugged ? - 41 Okuma - 6 Yarım- 118 Düşünme
    22. Göçmüş Kediler Bahçesi - 181 Okuma - 7 Yarım- 210 Düşünme
    23. Faust ? 2360 Okuma - 130 Yarım- 1598 Düşünme
    24. Varolma Anları - 18 Okuma - 47 Düşünme
    25. Çıplak Şölen 22 Okuma - 1 Yarım- 60 Düşünme
    26. Huzursuzluğun Kitabı ? 942 Okuma - 96 Yarım- 3009 Düşünme
    27. Başkan Babamızın Sonbaharı - 166 Okuma - 15 Yarım- 200 Düşünme
    28. Günaha Son Çağrı ? 114 Okuma - 3 Yarım- 163 Düşünme
    29. Düşüş ? 2167 Okuma - 68 Yarım- 1517 Düşünme
    30. Dava ? 8203 Okuma - 431 Yarım- 5717 Düşünme
    31. Baltasar İle Blimunda 55 Okuma - 1 Yarım - 103 Düşünme
    32. Kara Kitap - 1260 Okuma - 105 Yarım- 1017 Düşünme
    33. Yalnızız ? 2261 Okuma - 65 Yarım- 1255 Düşünme
    34. 49 Numaralı Parçanın Nidası - 18 Okuma - 38 Düşünme
    35. Tarçın Dükkânları - 20 Okuma - 5 Yarım- 49 Düşünme
    36. Kızıl Ot 32 Okuma - 1 Yarım- 22 Düşünme
    37. Geceyi Anlat Bana - 11 Okuma - 40 Düşünme
    38. Acaba Nasıl? 27 Okuma - 1 Yarım- 42 Düşünme
    39. Anayurt Oteli ?387 Okuma - 9 Yarım- 58 Düşünme
    40. Güven - Cilt 1 181 Okuma - 5 Yarım- 96 Düşünme
    41. Bozkırkurdu - 1103 Okuma - 37 Yarım- 1002 Düşünme
    42. Yalan 59 Okuma - 1 Yarım- 149 Düşünme
    43. Bir Tereddüdün Romanı 897Okuma - 15 Yarım- 494 Düşünme
    44. Eylül -6194 Okuma - 214 Yarım- 1501 Düşünme
    45. Abşalom, Abşalom! 18 Okuma - 67 Düşünme
    46. Saatleri Ayarlama Enstitüsü ? 5064 Okuma - 364 Yarım- 5670 Düşünme
    47. Usta ve Margarita ? 395 Okuma - 16 Yarım- 710 Düşünme
    48. Bekleyiş Unutuş 84 Okuma - 90 Düşünme
    49. Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı 149 Okuma - 11 Yarım- 277 Düşünme
    50. Kaderci Jacques ve Efendisi 32 Okuma - 5 Yarım- 32 Düşünme
    51. Tramvay 20 Okuma - 2 Yarım- 21 Düşünme
    52. Murphy 76 Okuma - 2 Yarım- 140 Düşünme
    53. Düzülke 45 Okuma - 61 Düşünme
    54. Sofie'nin Dünyası -7033 Okuma - 788 Yarım- 4924 Düşünme
    55. Karamazov Kardeşler 3710 Okuma - 241 Yarım- 4299 Düşünme
    56. Billy Budd 46 Okuma - 81 Düşünme
    57. Uyumsuzlar 75 Okuma - 5 Yarım- 43 Düşünme
    58. Yanardağın Altında 24 Okuma - 1 Yarım- 62 Düşünme
    59. Echo'nun Kemikleri - 19 Okuma - 30 Düşünme
    60. Doktor Faustus 27 Okuma - 1 Yarım- 84 Düşünme
    61. Çimen Türküsü - 33 Okuma - 2 Yarım- 27 Düşünme
    62. Merhamet - 52 Okuma - 2 Yarım- 64 Düşünme
    63. Adsız Ülke - 41 Okuma - 1 Yarım- 64 Düşünme
    64. Lolita - 495 Okuma - 35 Yarım- 596 Düşünme
    65. Ada Ya da Arzu - 15 Okuma - 44 Düşünme
    66. İlyada -701 Okuma - 43 Yarım- 710 Düşünme
  • 544 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Wayne Clayton Booth 1921-2005 tarihleri arasında yaşamış Amerikalı edebiyat eleştirmeni. Chicago Üniversitesi’nde akademisyenlik yapmıştır. Kurmacanın Retoriği’nin yanında birçok eleştiri kitabı mevcuttur. Kurmacanın Retoriği 1961 yılında yazılmış, Türkçeye 2012 yılında çevrilmiştir. Her ne kadar dilimize geç çevrilmiş olsa da yayımlandığı ülkede de ikinci baskısını 1983 yılında yapmıştır. Bunun sebebi kitabın yayımlandığı ülkede çok değer görmemesi yada yayımlandığı ülkedeki okurların edebiyat eleştirisine değer vermemesi olabilir.

    Kitap birinci kısımda modern edebiyat kuramlarının temel ilkelerinin anlatımıyla başlar. Anlatmak ve Göstermek, hakiki roman gerçekçi olmalıdır, tüm yazarlar nesnel olmalıdır, hakiki sanat izlerkitleyi umursamaz, okurun nesnelliği… Yazarın bu kuramların hiçbir zaman tamamen uygulanamayacağını savunuyor. Her şeyin gösterilerek anlatılamayacağı, gerçekçi olmak için dış dünya gerçekliğinin birebir alınması gerektiği – ancak neredeyse her eserde zamansal atlamaların olduğu-, yazarın her tercihinin nesnelliğe bir darbe olduğu, sanat eserlerinin iletişimsiz olmayacağı bunun için izlerkitlenin umursanması gerektiği, okurun elbette her eserde kendine ait değerler bulacağı ve bulduğu değerlerle bağ kuracağı…

    Daha sonraki kısımlar ise daha çok anlatıcı üzerine. Bu kısımda öncelikle yazarın sözcüsü olarak dramatize edilmiş anlatıcılar – ayrıca bknz Tristram Shandy- ele almış. Bu eserlerin her zaman başarısız olmadığı, başarının daha çok okur ile anlatıcı arasındaki bağa bağlı olduğu belirtilmiş. Klasik dönem edebiyatındaki yazar müdahaleleri için; bazen okurun eser hakkında güvenilir bilgiye ihtiyaç olduğu bu ihtiyacın ancak yazar yönlendirmesi ile karşılanabileceği, izahi olduktan sonra yaratılacak etki uğruna bazı kusurlar işlenebileceği, her tercihin bedelinin olduğu belirtilmiş.. Diğer işlenen konular, ironi ve merak unsuru, zimni yazar, yazarın okuyucu ile mesafesi, anlatım merkezleri, tercihler ve bedelleri, okurun ve yazarın nitelikleri, yazar ve ahlak, değerler..

    Kitap çok da kolay değil. Öncelikle çoğu eleştiri kitabında olduğu gibi eleştirmenin eserden faydalanacak olandan okumasını beklediği kitaplar var. Bunları okumadan alınacak haz ve fayda düşecektir. Kitaba başlanmadan önce en azından şu kitapların okunması faydalı olacaktır; Emma , Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi , Henry James Yürek Burgusu ve edebiyata dair görüşleri, Decameron beşinci gün 9. hikaye .. Elbette bu kitaplar okunmadan da kitap anlaşılabilir ancak fayda seviyesi düşecektir. Ayrıca ilk bölümde birçok yazara ilişkin görüş mevcut. Bu kısım yaklaşık 150 sayfa. Sonraki kısımlar daha çok anlatıcılar ile ilgili, bu kısımlarda anlatıcıları az çok bilenler zorlanmayacaktır.

    Ben eseri genel olarak beğendim. Çok faydalandım. Ama bana modern kuramlara biraz sert yaklaşmış klasik anlatılara ise daha ılımlı gibi geldi. Bu durum eserin yazıldığı yıllarda klasik edebiyat kuramlarına çok yıkıcı davrananlara karşı bir savunma niteliğinde de yazılmış olabilir. Elbette ben yanılabilirim bu benim şahsi görüşümdür. Bu arada eser 544 sayfa olarak görünmesine rağmen, 468 sonrası kaynakça, 410-468 arası da sonsöz. Eser biraz modern ve klasik edebiyat kuramları hakkında bilgi istiyor. Çünkü yazar her zaman tartışma havasında. Kesinlikle net yargılar vermiyor sadece çıkarımlar yaptırıyor.
    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Ebubekir Sifil Hocafendi yazdı:
    Bir gün biri hokkabazlığın tarihini yazacak olursa, hiç şüphem yok seni “tarihin en usta hokkabazları” listesinin başına koyacaktır! Gelmiş geçmiş hokkabazların hiç birisi, cehaleti bilgi, yalanı hakikat diye pazarlamada senin yanına bile yaklaşamaz…
    Hayatın yalan senin; söylediklerin, yazdıkların, anlattıkların, jestlerin, mimiklerin… Utanma hissinden mahrum bırakılmış bir insandan beklenebilecek her anormallik sende; hem de “dip” seviyesinde.. Görmeyi bilenler için “ibretlik”sin!
    Hadis meselesini hadsizce dolamışsın yine o çatal diline; bir yığın yalan, iftira ve iptizal eşliğinde.. Şaşırmadım, çünkü sen, din adına yalan söylemeye, iftira pazarlamaya borçlusun şöhretini. Hadisten bahsederken de ağzından dökülen; yalandan, iftiradan, hıyanetten başkası olmuyor. Allah’tan korkmasaydım, hesap günü endişesi taşımasaydım “mesleğini icra etmiş yine hokkabaz; vazifesini yapmış” der geçerdim..
    Burada yeni haberdar olduğum herzelerine cevap verecek olmam, seni ciddiye aldığımı göstermiyor tabii ki; sen benim nazarımda bir hokkabazdan bir gram fazlası değilsin. Birkaç dakikalık konuşmaya[1] onca yalanı sığdırmak ancak senin gibi profesyonel bir hokkabazın harcı olabilirdi.. İşte bu tiyatral yeteneğine aldanarak yalanlarını hakikat, zavallılığını marifet zannedebilecek insanlar arasında belki senin gerçek yüzünü gören birileri olur, bütün meselem bu!..
    İğrenç yalanlarını aynı sırayla suratına çarpayım:
    I.
    Hadislerin uzun yolculuklarla (rıhle) toplanıp kitaplara kaydedildiğini inkâr sadedinde F. Sezgin hocanın Buhârî’nin Kaynakları‘nı referans gösteriyorsun. Gösteriye başladığın ilk dakikada sirkatini söylüyorsun aslında! Zira
    1. İmam el-Buhârî’nin hadis toplamak için rıhle yapmadığını, Sahîh‘ini, kendisinden önce oluşturulmuş yazılı kaynaklardan istifadeyle, “masa başı faaliyeti”yle oluşturduğunu söylemek için elde mevcut Sahîh-i Buhârî nüshalarına dayanmaktan başka yol yoktur. Senin çapın böyle bir çalışmayı kaldırmaz, biliyorum. Sezgin hoca böyle yaparak oluşturmuştur mezkûr eserini. Peki, suratını şekilden şekle sokarak “Yok! Yok işte..” dediğin nüshalar güvenilir değilse, o nüshalardan hareketle oluşturulmuş bir bilgiyi hangi ahlak ve ilim ölçüsüne dayanarak “güvenilir” kabul ettin?
    2. Fuat Sezgin hoca hadislerin bize kadar intikal tarzı konusunda vehim ve yalanlar üzerine kurulu istişrak faaliyetinin ipliğini pazara çıkarmak için yazılı kaynak ve sistemli tasnif vakıasını –olması gerektiği gibi– h. I. asrın sonları ile II. asrın başlarına kadar götürürken, ahir ömründe bir nadanın bu çabayı, Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnet ve hadisine çemkirmek için arsızca istismar, hatta tahrif ettiğine şahit olsa ne yapardı acaba? İmam Ahmed’in Müsned‘ini tahkik ederken bir kısım hadisleri çıkardığı iftiranı duyunca şaşkınlıktan küçük dilini yutan rahmetli Şu’ayb Arnaût hoca gibi “Kezzâb, kezzâb!” mı derdi, yoksa “Bir doktora görünsün; belli ki denge problemi var” deyip geçer miydi, bilemiyorum…
    Tarafgir ve hatta “düşmanca” tavrıyla malum ve meşhur Ignaz Goldziher bile “Müellifleri tarafından kıymetli olduklarına, kendilerine has ölçülere göre hükmolunup seçilen hadisler ve binlerce hikemî sözler, bizzat bu müellifler tarafından uzun seyahatler neticesinde toplanmıştır. Buhârî, İslam aleminin her tarafında bin kadar şeyh[2] ile temasa gelmişti…” diyerek “rıhle” vakıasını itirafa mecbur olmuşken, sen hangi tohumun meyvesisin ki, “250 yıl sonra biri çıkıp sözüm ona tek tek gezerek topluyor. Bunun koca bir yalan olduğunu, hadisleri tek tek gezerek toplama rivayetinin koca bir yalan olduğunu; at, eşek, deve sırtında binlerce mil giderek (ki buna “rıhle” denir hadis ilminde) hadis topladıkları iddia edilen insanların, basbayağı bunları masa başında başkalarının yazdığı kitapları bire bir kopya ederek yazdığını geçenlerde kaybettiğimiz Fuat Sezgin hoca Buhârî’nin Kaynakları adlı ezber bozan kitabında isbat etmiştir” diyebiliyorsun?
    Kendisi artık hayatta değil; Sezgin hocanın konu hakkında söylediklerini ona niyabeten senin gözüne ben sokmuş olayım:
    “Buhârî’nin hangi tarihte Sahîh‘ini telif ettiğini bilmiyoruz. Umumiyetle at-Târîh al-kabîr‘ini ve muhtelif mevzulara dair küçük hacimli kitaplarını te’lifinden sonra Sahîh‘iyle meşgul olduğunu tahmin ve bunu on altı senede, kaynaklarını birlikte taşımak suretiyle muhtelif ülkelerdeki seyahatları esnasında meydana getirdiğini biliyoruz…”[3]
    “Talab al-ilm veya talab al-hadis diye İslamî edebiyatta mühim bir şey ifade eden faaliyet sadece hadislerin cem’inden ibaret bulunmayıp diğer taraftan cem’olunmuş veya malum hadislerin rivayet selahiyetini ele geçirmeyi de hedef ediniyordu. Samâ’ ve kırâat gibi tahammül al-ilm’in doğrudan doğruya şeyh ile tilmizin temasını zaruri kılan kaidelerinin yanında, şeyh ile tilmizin birbirlerini görmeden, uzak mesafeler ötesinde birbirlerinden rivayet edebilme imkânını veren icâza, mukātaba ve sair nevilerin ortaya çıkmış olmasına rağmen, anlaşılıyor ki asırlar boyunca kitabların veya hadislerin rivayetini esas ravisinden almaya karşı gösterilen rağbet asla zayıflamamıştı.”[4]
    Şimdi cevap ver arsız hokkabaz! Buhârî’nin Kaynakları isimli kitabı okudun mu sen gerçekten? Şayet okuduysan “nerenle” okudun?
    “Rıhle” ile ilgili olarak bir başka eserinde de Sezgin hoca şunları söyler:
    “Hadis ilmine dair kitapların, özellikle de “Tabakātu’l-Muhaddisîn” tarzı eserlerin bize, muhaddislerin, ilim talebi için gerçekleştirdiği meşakkatli yolculuklara (rıhle) dair zikrettiği pek çok kıssa, bu yolculukların, olabildiğince fazla kitabın ve hadisin rivayet iznini (icâzet) mümkün en efdal veçhiyle, yani “semâ’” ve “kırâat” suretiyle almak amacıyla yapılan “ilim yolculukları” olduğunu anlatmaktadır. Bu haberler “kıssa” formundadır ve yanlış anlamalara yol açmıştır. Bu yanlış anlama, muhaddislerin, İslam aleminin dört bir yanına dağılmış bulunan ravilerin hafızasında bulunan hadisleri ilk defa kitaplarda toplamak zorunda bulunduğu şeklinde olmuştur…”[5]
    Bu eserinde hususi olarak İmam el-Buhârî’nin rıhleleri hakkında söyledikleri ise şöyle: “Hadis öğrenimi faaliyetine, diğer meşhur muhaddislerin yaptığı gibi erken yaşlarda başladı. 16 yaşına geldiğinde hacc için Mekke’ye gitti; Mekke ve Medine ulemasından hadis dinledi. Daha sonra Mısır’a gitti. İlim talebi amacıyla Hadis ilminin önemli merkezlerine yaptığı, 16 yıl süren rıhleden sonra, memleketine “meşhur bir alim” olarak döndü…”[6]
    Evet, ortada “koca bir yalan” var, bu konuda haklısın. Ama bu, senin yalan ve iftira imalathanesine dönmüş ağzından çıkan ve tıynetini ele veren iğrenç bir yalan…
    II.
    “Buhârî’nin Sahîh‘ine bakalım örnek olarak. Yani “orijinali var mı?” diye sordunuz. Kitabın müellif nüshası yok. Yani Buhârî’nin eliyle yazdığı nüsha yok ortada. (…) Peki, ondan kopyalayanlar olmuş. Fîrabrî[7] nüshası diye bir nüshadan bahsediliyor kaynaklarda, Nesefî nüshası diye bir nüshadan.. Kopya nüsha. Peki Fîrabrî ve Nesefî’nin ondan kopyaladığı kitapların orijinalleri var mı? O da yok. Peki, onlardan kopyalayan daha çok insandan bahsediliyor; peki o kopyalayanların bir tanesinin orijinali var mı? Maalesef o da yok. Peki o yok, o yok, o yok, o yok… Peki nereye kadar yok? Buhârî’den beş yüz yıl yaklaşık sonrasına kadar yok. 1301 ölümlü olan Yûnînî diye bir adam çıkıyor. Diyor ki bize: “Bu, Buhârî’nin topladığı hadisler: Sahîh. Böyle bir kitap!.. Buhârî hicrî 256’da vefat etti. Arasında yaklaşık 500 yıl var. Ve 500 yıl sonra biri çıkıyor, “Bu, Buhârî’nin Sahîh kitabıdır” diyor. İnanırsanız!..” diyorsun.
    Tahminen hicrî VIII. yüzyıla ait olduğunu ve bilinmeyen bir kaynaktan istinsah edildiğini bizzat söylediğin bir nüshayı Hasan el-Basrî’nin Kader Risalesi diye bir yığın gevezelikle “müellif nüshası” diye pazarlayacak kadar ilimden ve ahlaktan yoksun biri için Sahîh-i Buhârî‘nin müellif nüshasının elde mevcut olup olmamasının ne önemi olur ki? Bütün derdi “meslek icrası” olan ve fakat bunu yaparken dahi üçüncü-beşinci elden çalışmalardan kopyala-yapıştır yapmaktan başka hüneri olmayan sen, Buhârî nüshaları hakkında önündeki nota bakarak konuşurken dahi kirli bir cehalet saçıyorsun.
    el-Yûnînî’ye (701/1302) gelene kadar hiçbir Buhârî nüshasının mevcut olmadığı yalanı, “yalan sahnesi”ne dönmüş yüzüne yakışsa da, hakikatle bağdaşmıyor. Ben yine senin profesyonel hokkabazlığına aldanabilecekler için meseleyi özetleyeyim:
    Sahîh-i Buhârî –diğer pek çok eser için de bahis konusu olduğu gibi– bize kadar üç farklı yoldan gelmiştir:
    1. Eserin rivayetlerinin yazmaları:
    A. Ebû Zeyd el-Mervezî’nin (371/981) İmam el-Buhârî’nin birinci kuşak talebesi el-Firebrî’den (320/932) bizzat dinleyerek oluşturduğu, modern tekniklerle 380-391/980-1000 yıllarına tarihlenen nâkıs bir nüsha el’an mevcuttur.[8]
    B. Yine el-Firebrî’ye ait nüshayı bizzat el-Firebrî’den alan 3 ravisinden dinleyerek ve nüsha farklılıklarını belirterek nakletmiş olan Ebû Zerr el-Herevî’ye (434/1042) ait nüsha, İbnu’s-Seken, el-Asîlî, es-Sicilmâsî, en-Nefzâvî, İbn Manzûr, es-Sıkıllî, es-Sadefî… rivayetleri olarak parça parça da olsa günümüze ulaşmıştır.[9]
    C. el-Firebrî’nin bir diğer ravisi Ebû Muhammed es-Serahsî’ye (381/991) ait nüsha İstanbul’dadır.[10]
    D. Bunlar dışında dünyanın çeşitli kütüphanelerinde varlığı tesbit edilmiş bulunan 492/1098, 507/1113, 534/1139, 551/1156, 556/1160, 571/1175, 576/1180, 591/1194, 593/1196 tarihli nüshalar malumdur.[11]
    2. Sahîh üzerine yapılmış çok çeşitli çalışmalar
    A. Sahîh‘i bizzat el-Buhârî’den alan en-Nesefî ve el-Firebrî’ye talebelik etmiş olan el-Hattâbî’nin (388/998) ilk Buhârî şerhi olan A’lâmu’l-Hadîs‘i elimizde.
    B. ed-Dârekutnî’nin (385/995) et-Tetebbu’ ve’l-İlzâmât‘ı, el-Hâkim en-Nîsâbûrî’nin (405/1014) el-Medhal‘i, Abdülganî b. Sa’îd’in (409/1018) Keşfu’l-Evhâm‘ı ve Ebû Ali el-Ğassânî’nin Takyîdu’l-Mühmel‘i;
    C. el-Hâkimu’l-Kebîr (378/988), el-Hattâbî, ed-Dâvudî (402/1011), İbnu’t-Temîmî (?), İbnu’s-Sâbûnî (1031) ve İbn Ebî Sufre (435/1043) tarafından Sahîh-i Buhârî üzerine yazılmış erken dönem şerhleri.
    D. Sahîhân (el-Buhârî ve Müslim) hadislerini tekrarlarını atarak bir araya toplamak maksadıyla el-Cevzakî (388/998), İbn Şahtîr (402/1011), İbnu’l-Karrâb (414/1023), el-Berkanî (425/1033), Ebû Müslim el-Buhârî (468/1075), İbn Futûh el-Humeydî (488/1095), en-Nu’mânî (488/1095), el-Beğavî (516/1122), İbnu’l-Haddâd (517/1123), el-Murrî (536/1141), İbn Hübeyre (560/1164), Abdülhakk el-İşbilî (581/1185), Ömer b. Bedr el-Mevsılî (588/1192) ve İbn Ebî Hucce (642/1244) tarafından yapılan “Cem” çalışmaları
    E. el-Aynî (855/1451) ve İbn Hacer’e (852/1448) gelene kadar kaleme alınmış 30’dan fazla şerh, 10’dan fazla kısmî şerh/hâşiye, 10 civarında müşkilini beyan, en az 5 adet seçme çalışması, en az 5 adet teracim ve “sülâsiyât” şerhi, en az 7 adet ricâl tanıtımı, en az 5 ihtisar çalışması.
    F. el-İsmâ’îlî (371/981), el-Ğıtrîfî (377/987), ed-Dabbî (378/988), İbn Merdûye (410/1019), Ebû Nu’aym (430/1038) ve el-Berkānî’nin (425/1033) Sahîh-i Buhârî üzerine;
    G. İbnu’l-Ahrem (344/955), el-Mâsercîsî (365/975), el-Berkānî, İbn Mencûye (428/1036), Ebû Zerr el-Herevî (431/1039), el-Hallâl (439/1047), el-Mîlencî’nin (486/1093) Sahîhân üzerine yazdığı “Müstahrec”ler.
    H. Ebû Zerr el-Herevî ile el-Hâkimu’n-Nîsâbûrî’nin Sahîhân üzerine yazdığı “Müstedrek”ler…
    Evet, bütün bunlar tarih boyunca Sahîh-i Buhârî üzerine yapılmış –pek çoğu da basılmış– çalışmalar olarak bu eserin “tevatüren nakledildiği” gerçeğini haykırıp dururken, tek bir yazma nüshanın bulunmayışını diline dolamak neyin çabasıdır? Bugün elimizde bulunan Sahîh-i Buhârî nüshalarının güvenilmez olduğunu söylemeye çalışıyorsan, buna senin çapın da gücün de yetmez.
    3. Hıfz
    Sadece Sahîh-i Buhârî‘nin değil, diğer hadis musannefatının da –tıpkı Kur’an gibi– “ezberlenerek” nesilden nesile aktarıldığı, bu sahayla iştigal edenlerin malumudur. Hadis tarihiyle veya genel olarak İslamî ilimlerin tarihiyle ilgili herhangi bir kaynakta konuyla ilgili mebzul miktarda bilgi bulmak için ilave bir çabaya dahi gerek yoktur. Esasen başka herhangi bir kültürde kolay kolay göremeyeceğimiz şifahî rivayet melekesi, daha isabetli bir tabirle “hıfzederek muhafaza etme” hassasiyeti, bundan önceki 2 maddede kısaca zikrettiğim eserlerin nakil tarzından tamamen bağımsız/kopuk değildir.[12] Adı geçen eserlerin müelliflerinin istisnasız hepsi, Sahîh-i Buhârî üzerine çalışma yaparken “buluntu” nüshalardan[13] değil, sened zinciriyle kendilerini İmam el-Buhârî’ye bağlayan, hoca-talebe ilişkisi içinde aldıkları nüshalar üzerinden yürütmüşlerdir çalışmalarını. Elde mevcut herhangi bir şerhin giriş kısmına bakmakla bile bu husus kolayca teyit edilebilir.
    İşbu şifahi rivayetlerin, İmam el-Buhârî’den itibaren ulaştığı tevatür dolayısıyladır ki, elde hiçbir yazılı nüsha bulunmasaydı bile, bugün Sahîh-i Buhârî adıyla tedavülde bulunan eserin İmam el-Buhârî’ye aidiyeti konusunda en küçük bir şüphe duymayacaktık.
    Anlayacağın hokkabaz efendi, el-Buhârî’den yaklaşık 500 yıl sonra el-Yûnînî’nin elinde gördüğümüz Sahîh-i Buhârî nüshası hüdayi nabit ortaya çıkmadı. Kendisini İmam el-Buhârî’ye bağlayan o sened zincirleri olmasaydı bu ümmetin uleması el-Yûnînî’ye Mustafa İslamoğlu muamelesi yapardı!..
    el-Yûnînî hakkında hafız ez-Zehebî diyor ki: “(…) Kendisinden çok istifade ettiğimiz hocamız. (…) Baalbek ve Dimaşk’ta kendisinden çok ilim/rivayet aldım. (…) Sahîh-i Buhârî‘yi istinsah ve tahrir etti. İstinsah ettiği nüshayı aslıyla 1 senede mukabele ettiğini ve 11 kere dinlettiğini bana söylemişti…”[14]
    ez-Zehebî’nin bir başka eserinde de şu bilgileri buluyoruz: “(…) es-Sahîh‘i İbnu’z-Zebîdî’den dinledi. Bu zat bu eseri rivayet eden en âlicenap kişiydi. İbnu’s-Sabbâh, Mükrem, İbnu’l-Lettî, el-Erbilî, Abdülvâhid b. Ebi’l-Madâ’, Ca’fer el-Ma’medânî, İbnu’l-Mukayyir, İbnu’r-Ravvâc, İbnu’l-Cümeyzî ve daha birçok kimseden de dinledi. Ebû Ali İbnu’l-Cevâlîkî ve bir grup alim Bağdat’tan, Mahmûd b. Mende ve bir grup alim Esbehan’dan, Ebu’l-Hattâb b. Dıhye ve bir grup alim Mısır’dan kendisine icazet verdi. (…) es-Sahîh‘i kopya etti, pek çok nüsha üzerinden kontrolünü gerçekleştirdi ve birçok defa aslıyla mukabele etti. Sonra o nüshayı İbn Mâlik’e[15] okudu…”[16]
    İslamî rivayet sisteminde her bir eser, sahibinden itibaren bir sonraki nesle bir yandan imlâ, semâ’, kırâat, arz vd. usullerle aktarılırken, aynı zamanda mukabele edilmiş kopya nüshalar da oluşuyordu. Sahîh-i Buhârî de aynı şekilde musannıfından itibaren el-Yûnînî’ye gelene kadar zaten hoca-talebe ilişkisi içinde ve icazet sistemiyle aktarılmıştır. Bu aktarım hem eserin bu iş için akdedilen özel meclislerde okunması hem de her bir aşamasında asıl nüsha ile istinsah edilen nüshanın mukabele edilmesi suretiyle gerçekleşmiştir.
    Bu söylediklerim aynen el-Yûnînî’nin mesaisi için de geçerlidir. Acaba el-Yûnînî o meşhur çalışmayı hangi nüshaları esas alarak gerçekleştirmişti?
    Şu nüshaları:
    · Ebû Zerr el-Herevî (434/1043) nüshası: el-Firebrî’ye üç ayrı raviyle (el-Müstemlî, es-Serahsî, el-Küşmîhenî) bağlanan bu nüsha el-Yûnînî’ye, Abdülcelîl (459/1067) tarikiyle İbn Hutay’e (560/1164) üzerinden ulaşmaktadır. Türkiye ve Fas’ta tesbit edilmiş kopyaları mevcuttur.
    · el-Asîlî (392/1002) nüshası: el-Firebrî’ye iki ayrı ravi (el-Cürcânî ve el-Mervezî) üzerinden bağlanan ve meşhur Mâlikî fakih ve muhaddisi İbn Abdilberr (463/1070) tarafından nakledilmiş olan nüshadır.
    · İbn Asâkir (571/1175) nüshası: 80 cilt halinde basılmış bulunan[17] ünlü Târîhu Medîneti Dimaşk isimli eserin müellifi olan İbn Asâkir’in bu nüshası, el-Firebrî’ye, el-Küşmîhenî ve İbn Şebbûye üzerinden ulaşmaktadır.
    · es-Sem’ânî (602/1205) nüshası: “Ebu’l-Vakt” diye bilinen hadis hafızı Abdülevvel b. Îsâ el-Herevî’nin es-Serahsî üzerinden el-Firebrî’ye ulaşan senediyle naklettiği bu nüsha, el-Ensâb başta olmak üzere birçok meşhur eserin sahibi es-Sem’ânî tarafından Ebu’l-Vakt’a okunmak suretiyle oluşturulmuştur.[18]
    Şunu da eklemiş olayım: Sahîh-i Buhârî nüshaları arasında karşılaştırma çalışması yapmak el-Yûnînî’ye mahsus değildir. es-Sâğânî (650/1252) gibi el-Yûnînî’den önce bu çalışmaları yapanlar olduğu gibi, es-Sehârenpûrî (1297/1880) gibi ondan sonra da yapanlar olmuştur.
    Bütün bunlar senin için bir şey ifade ediyor mu bay hokkabaz?
    III.
    “Ondan[19] onlarca yıl sonra iki kişi daha çıkıyor mesela. Aynî diye biri Buhârî’nin Sahîh‘ini şerh ettiğini söylüyor; “Bu da Buhârî’nin kitabı” diyor. Yine İbn Hacer el-Askalânî diye biri, Fethu’l-Bârî diye bir şerh yazıyor Buhârî’nin kitabına. “Bu da Buhârî” diyor. Ve biz üçünü[20] yan yana koyuyoruz; ama arasında tonlarca fark buluyoruz. Dolayısıyla hangisi Buhârî’nin kitabı?” diyorsun ya;
    el-Yûnînî’den “onlarca yıl sora”[21] ortaya çıktığını söylediğin el-Aynî ve İbn Hacer’den önce Sahîh-i Buhârî üzerine –bir kısmını yukarıda özetle ifade ettiğim– düzinelerce çalışma yapıldığı ve bunların önemli bir bölümü de matbu olduğu halde, arada kocaman bir boşluk varmış gibi konuşman hem cehalet hem hıyanet.. Ama ben burada başka bir nokta üzerinde duracağım: Şu “tonlarca fark” meselesi!
    Şimdi cevap ver hokkabaz:
    1. el-Yûnînî ile İbn Hacer ve el-Aynî arasında “buluyoruz” dediğin o “tonlarca fark” nedir? Buna dair birkaç, evet sadece “birkaç” örnek ver ki, pişkince söylediğin yalanlara kanan insanlara “Evet, bu üç metnin üçü de el-Buhârî’ye ait olamaz” dedirtecek kadar birbirini nakzetsin!
    2. İbn Hacer Fethu’l-Bârî‘yi telif ederken Sahîh-i Buhârî metnin ihtiva ettiği hadisleri bablara bütün olarak koymak yerine, üstünde duracağı kelimeleri/cümleleri şerhine parça parça almıştı. Günümüzde mevcut baskılarda ise Buhârî hadislerini her babda kâmilen buluyoruz. Sen hangi baskıyı esas aldın “İbn Hacer’in esas aldığı Buhârî metni budur” derken? Ve niçin o baskı?
    3. İbn Hacer ve el-Aynî gibi şarihlerin mufassal şerhleri de, konu hakkında özel olarak kaleme alınmış –İbn Abdilhâdî’nin el-İhtilâf Beyne Ruvâti’l-Buhârî‘si gibi– monografiler de elimizde.[22]
    4. İbn Hacer ve el-Aynî’nin şerhlerini –üstelik de el-Yûnînî edisyonu ile karşılaştırmalı şekilde!!– eline alıp incelemiş numarası yaparak sokaktaki insanı kandırman mümkün olabilir. Senin böyle numaralarda ne kadar usta olduğunu biliyorum. Onun için mesela “esas aldıkları rivayet aynı (Ebû Zerr el-Herevî rivayeti) olduğu halde neden “hasılı tahsil” pahasına bu iki şerhi karşılaştırdın da, mesela en-Nesefî rivayetini esas alan el-Kastallânî şerhini bahse konu etmedin” diye bir soruya muhatap olsan, eminim ki o meşhur kıvraklığınla bunun da altından kalkarsın sen!!
    5. Hazır bu kopyayı da vermişken şöyle sorayım o zaman: el-Aynî veya İbn Hacer şerhiyle el-Kastallânî şerhi arasında, Sahîh-i Buhârî‘nin eldeki nüshalarının mevsukiyetini ciddi biçimde zedeleyecek birkaç örnek ver de, kamuoyu senin arsız bir sahtekâr olmadığını görsün!
    IV.
    “Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘i on yedinci yüzyılda, on yedinci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkıncaya kadar, hicrî 241 yılında vefat etmiş olan Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘i yok ortada! Yani o öldükten ne kadar sonra diyelim, yaklaşık 900-1000 yıl sonra önümüze bir kitap çıkarıyorlar; “Bu Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘idir” diyorlar. İnanırsanız” diyorsun.
    Geri zekâlı bir insan dahi, mahcup olmamak için, konu hakkında ağzını açmadan önce gidip literatüre şöyle bir bakar. Ama senin ar damarın çürümüş olduğu için mahcup olamıyorsun, utanamıyorsun.
    İmam Ahmed’in Müsned‘i ile ilgili söyleyeceklerim de Sahîh-i Buhârî hakkında söylediklerimden farklı olmayacak. Bu eserin de bize kadar nakli 3 şekilde olmuştur: Yazma metinler, üzerine yapılan çalışmalar ve hafıza.
    1. Yazma metinler.
    XVII. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıktığını söylediğin Müsned‘in, 6/12, 7/13, 8/14, 9/15, 10/16. asırlara ait yazma nüshaları el’an çeşitli kütüphanelerde mevcut.[23]
    2. Üzerine yapılan çalışmalar.
    * Müsned‘deki hadisleri alfabetik sıraya koyarak zikreden bir eser ile, muhtevalarına göre bablara dağıtıldığı bir çalışmanın yazmaları Sezgin hoca tarafından zikredilmiştir.[24]
    * Bir diğer “tebvîb” çalışmasının yazması Tübingen’dedir.[25]
    * Nûruddîn el-Heysemî (807/1405) Müsned‘de bulunup da Kütüb-i Sitte‘de bulunmayan hadisleri (zevâid) Gâyetu’l-Maksad isimli eserinde toplamıştır. (“el-Heysemî” adını iyi biliyorsun. Üç Muhammed adlı o ucube kitapta bu hadis hafızının –bilahare burada zikrettiğim eserini de ihtiva eden ve “zevâid” edebiyatının en muhteşem örneğini oluşturan Mecma’u’z-Zevâid isimli muhalled eserini, “rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan” diye nitelendirmiştin. Ta o zaman ettiğin lafların adamı olmadığını görmüş, uyarmıştım seni; hatırlıyorsun değil mi?..)
    * İbn Hacer el-Askalânî, Müsned‘deki hadisler üzerine “etrâf” çalışması yapmış, yani bu eserdeki hadislerin metinlerini ilk kelimelerini esas alarak alfabetik sıraya koymuştur.[26]
    Bunlar dışında matbu eserler arasında İbnu’l-Cevzî’nin (597/1201) Câmi’u’l-Mesânîd‘i[27] ile İbn Kesîr’in (774/1373) Câmi’u’l-Mesânîd ve’s-Sünen‘i[28] de Müsned‘in muhtevasını aktaran eserler arasında ilk akla gelenlerdir. Her iki müellif de anılan eserlerinde muhtevalarını aktardıkları temel kaynakları, müelliflerine varan sened zincirleriyle almışlardır. Söz konusu senedler eserlerin baş taraflarında mezkûrdur.
    V.
    “Hadisler hadis kitabına girinceye kadar başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiş. (…) Siyasî, sosyal, ekonomik, dinsel, kabilevî nedenlerle hadisler yamuluyor yolda gelirken…” diye başlayıp devam eden herzeleri yemek için kendine sordurduğun “Hadis kitaplarının orijinalleri elimizde var mı? En eski nüshalar hangi tarihlere aittir?” sorusuna suratını bin bir şekle sokarak verdiğin cevaptan da hemen anlaşılacağı gibi, senin derdin hadis kitaplarının orijinal nüshaları falan değil; sıkıntın hadislerin bizzat kendisi!
    Hadis/sünnet konusundaki karın ağrın müzmin bir maraz haline dönüştüğü için sen, o meş’um ağzını her açtığında utanç verici biçimde biraz daha batacaksın “hızlân” bataklığına ve çırpındıkça daha da gömüleceksin, ta ki helak olup gidene kadar.
    Benim derdim, önce mahkeme-i kübraya “münker karşısında susmuş insan” olarak çıkmamak; ikinci olarak da senin zehirli ağına düşmek üzere olanlardan velev bir kişiye olsun senin gerçek yüzünü gösterebilmek. Onun için uzun bir cevap verme ihtiyacı hissettim.
    Yoksa salt “akademik/entelektüel saik”le bir kimse böyle bir soru sorsa ya da kendisine sorulan soruya cevap arasa, sadece takdir edilir. Ve dahi insafa davet etmek için de sorulur: Dünya üzerinde 1000-1200 sene öncesinden günümüze salimen gelmiş kaç yazma eser gösterilebilir?..
    Vesselâmu alâ menittebe’a’l-hüdâ…
    Yazmalardan Birkaç Örnek
    Sahîh-i Buhârî’nin Alphonse Mingana koleksiyonundaki el-Mervezî nüshasının ilk sayfası.



    Alphonse Mingana koleksiyonundaki el-Mervezî nüshasının iç sayfalarından bir örnek.


    Sahîh-i Buhârî’nin VI. cüzünün Milli Kütüphane-1123’de kayıtlı nüshasının ilk sayfası.


    Müsned’in ilk cüzünün, (Feyzullah Efendi) bir nüshasının semâ’ kayıtlarının bulunduğu ilk sayfası. En üstte bu cüzün İbnu’n-Neccârî’ye (690/1291) okunduğu kayıtlı. Bu zat meşhur müsnid Fahruddîn Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed es-Sâlihî el-Hanbelî’dir. Sayfanın alt tarafındaki kayıtta bu cildin 656/1258 yılında semâ’ edildiği, mecliste kıraatın Şemsuddîn Muhammed b. Abdirrahîm b. Abdilvâhid (688/1289) tarafından yapıldığı, en altında ise bu nüshanın Abdurrahman b. Muhammed b. Ahmed el-Makdisî (682/1283) tarafından tashih edildiği belirtiliyor.


    Bitirirken iğneyi kendimize batılarım:
    Burada fotoğrafını verdiğim yazmalar düzinelercesi arasından rastgele aldığım örneklerdir. Türkiye’deki yazma eser kütüphanelerinde titiz bir fihristleme çalışmasının henüz tam olarak yapılamadığını biliyoruz. Kültür Bakanlığı’ndan vakit geçirmeden bu hayatî alana el atmasını bekliyoruz.
    Böyle bir çalışmanın gerçekleşmesi halinde pek çok eserin varlığının gün yüzüne çıkacağı kesindir. Aynı durum şu veya bu oranda dünyadaki İslamî yazmaların bulunduğu pek çok kütüphane için de geçerlidir.
    Bir yandan bu gerçek, diğer yandan da Muhammed Zâhid el-Kevserî, Şu’ayb el-Arnaût, Fuat Sezgin vb. gibi yazma eserler alanında vukufiyet kesbetmiş mütehassıslar yetiştirme konusundaki aymazlığımız Mustafa İslamoğlu gibi tiplerin tahrifat ve tahribatına zemin oluşturuyor ne yazık ki…
    Doç. Dr. Ebubekir Sifil – 30 Temmuz 2018
    [Dipnotlar]
    [1] https://www.youtube.com/watch?v=psY4-Q7xB0U
    [2] Hadis terminolojisinde “şeyh”, kendisinden hadis alınan ravi hakkında kullanılan (bir nevi “hoca” anlamında) bir tabirdir.
    [3] Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, 169.
    [4] Sezgin, a.g.e., 32.
    [5] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 136.
    [6] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 221.
    [7] Bu nisbeyi de “Fîrabrî” şeklinde –birinci “i”yi uzatarak– telaffuz ediyorsun; yanlış! Doğrusu “Firebrî” olacak.
    [8] Alphonse Mingana’nın (1973) şahsî kütüphanesinde mahfuz bulunan bu nüshanın durumu ve hususiyetleri için bkz. Abdülvahap Özsoy, Buhârî Nüshaları ve Nüsha Farklılıkları, 156 vd.
    [9] Muhammed el-Menûnî, “Sahîhu’l-Buhârî fi’d-Dirâsâti’l-Mağribiyye”, Mecelletu Da’veti’l-Hakk, I, 511 vd. el-Menûnî adı geçen makalesinde şu veya bu oranda günümüze ulaşmış bulunan 11 nüsha hakkında bilgi vermektedir. Ayrıca bkz. Cum’a Fethî Abdülhalîm, Rivâyâtu’l-Câmi’i’s-Sahîh, 374 vd.;
    [10] Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, 190.
    [11] Abdülvahap Özsoy, Buhârî Nüshaları ve Nüsha Farklılıklarının Mahiyeti Üzerine, 156.
    [12] İslamî rivayet kültüründe ezberin yeri/önemi ve hafızasıyla isimlerle ilgili anekdotlar için bkz. İbn Hilâl el-Askerî, el-Hass alâ Talebi’l-İlm; el-Hatîbu’l-Bağdâdî, el-Hass alâ Hıfzi’l-Hadîs; İbnu’l-Cevzî, el-Hass alâ Hıfzi’l-İlm…
    [13] Hadis tarihinde “vicâde” denilen buluntu nüshalardan rivayetin pek tensip ve tenezzül edilen bir şey olmadığı yine ehlinin malumudur. Vicâde’lerden yapılan nakillerin makbuliyeti için belli şartlar bulunmalıdır. Konunun detayları için Usul-i Hadis kaynaklarına başvurulmalıdır.
    [14] ez-Zehebî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, II, 40.
    [15] Elfiye sahibi meşhur Nahiv alimi.
    [16] ez-Zehebî, Zeylu Târîhi’l-İslâm, 18.
    [17] Ömer b. Ğarâme el-Amravî tahkikiyle, Dâru’l-Fikr, Beyrut-1415/1995.
    [18] Bkz. Arafat Aydın-Ali Albayrak, “Sahîh-i Buhârî Nüshalarına Dair Yani Bulgular: Bulak Baskısı, Yûnînî Yazmaları ve Abdullah b. Sâlim el-Basrî Nüshası”, İslâm Araştırmaları Dergisi, sayı: 35, yıl: 20169-10; el-Kastallânî, İrşâdu’s-Sârî, I, 40; el-Kettânî, er-Risâletu’l-Müstetrafe, 25 vd.
    [19] el-Yûnînî’den.
    [20] el-Yûnînî nüshası ile el-Aynî ve İbn Hacer şerhleri.
    [21] Aslında yaklaşık bir buçuk asır sonra!
    [22] Ebû Mes’ûd ed-Dimaşkî’nin Etrâfu’s-Sahîhayn‘da ve Ebû Ali el-Ğassânî’nin Takyîdu’l-Mühmel‘in sonunda yatığı gibi, farklı maksatlarla kaleme alındıkları halde nüsha ihtilaflarına da değinen eserler de mevcuttur.
    [23] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 220-1.
    [24] Sezgin, a.g.e., I/2, 221.
    [25] Brockelmann, Târîhu’l-Edebi’l-Arabî, III, 311.
    [26] İtrâfu’l-Müsnidi’l-Mu’telî adını verdiği bu çalışma da matbudur.
    [27] İmam Ahmed’in Müsned‘i, Sahîhân ve Sünen-i Tirmizî‘deki hadislerin, sahabî ravilerinin alfabetik sırasına göre dizilmesiyle oluşturulmuştur; 8 cilt halinde matbudur.
    [28] Ahmed b. Hanbel, Ebû Ya’lâ ve el-Bezzâr’ın Müsned‘leri, Kütüb-i Sitte ve et-Taberânî’nin iki Mu’cem‘indeki hadislerin sahabî ravilerinin alfabetik dizilimine göre zikredildiği bu eser de 37 cilt halinde basılmıştır. İbn Kesîr’in ömrü vefa etmediği için tamamlayamadığı Ebû Hureyre (r.a) müsnedlerinin bir kısmı da bu baskıda Abdüsselâm b. Muhammed Allûş tarafından eserin sonuna ilave edilmiştir.
    Daha çok malumat için Ebubekirsifil.com adresine bakınız
  • İnsan her şeye rağmen şu çirkin asra katlanmayı nasıl başarıyor? Kitaplar, şiirler, sözcükler ve yepyeni dünyalar... İyi ki varlar. George R. R. Martin, "Okur, ölmeden önce bin defa yaşar. Okumayan ise yalnızca bir defa." der. Okumak; karanlığa inat bin ömür dolu bir eylemdir. Okumaktan hiç vazgeçmeyin.

    George R. R. Martin - Taht Oyunları I
    Çevirmen: Sibel Alaş, Epsilon Yayınları, s.410-411

    Yazların on yıllar, kışların bir insan ömrü sürebildiği diyarda, dehşetli ve soğuk zamanlar yaklaşmaktadır. Kışyarı'nın kuzeyindeki buzul topraklarda, Yedi Krallık'ı koruyan Sur'un ötesinde tehditkâr doğaüstü güçler toplanmaktadır.

    **

    “Bu Lord Stark denen adamdan nefret ediyorsunuz, değil mi?
    “Birkaç bitli kaçak avcı ve o kıymetli onuru yüzünden sevdiğim her şeyi elimden aldı,” dedi acı bir sesle. Dany adamın acısının ilk günkü kadar taze olduğunu görebiliyordu. Şövalye hemen konuyu değiştirdi. “İşte orada,” dedi elini uzatarak. “Vaes Dothrak. At efendilerinin şehri.”
    Khal Drogo ve kansüvarileri, onları büyük Batı Pazarı’ndan geçirip, pazar yerinin arkasındaki geniş yollara çıkardı. Dany gümüş atının üstünde onları takip ederken etraftaki tuhaf şeylere bakıyordu. Vaes Dothrak o güne kadar gördüğü şehirlerin hem en büyüğü, hem de en küçüğüydü. Pentos’un on katı büyüklüğünde olduğunu tahmin ediyordu. Duvarsız, sınırsız, rüzgârlı geniş yolları çimenlerle, yabani çiçeklerle, çamurla kaplı uçsuz bucaksız bir araziydi. Batının Özgür Şehirleri'nde kuleler, papaz evleri, kulübeler, köprüler, dükkânlar, konaklar birbirlerinin üstüne yığılmış halde her yeri doldururdu ama Vaes Dothrak tembelce yayılmış, güneşin altında kavrulan eski, kibirli ve bomboş bir şehirdi.
    Binalar bile çok tuhaf görünüyordu gözüne. Taştan oyulmuş çadır biçimli yapılar, neredeyse kale büyüklüğünde ottan yapılmış papaz evleri, devrilecekmiş gibi duran ahşap kuleler, basamaklı mermer piramitler, ağaç kütüklerinden inşa edilmiş çatısız konaklar vardı. Bazı saraylar duvar niyetine dikenli çalılarla çevrelenmişti. “Hiçbir bina diğerine benzemiyor," dedi Dany.
    “Ağabeyiniz kısmen haklıydı,” dedi Sör Jorah. “Dothraklar inşa etmez. Bundan bin yıl önce, ev yapmak istediklerinde toprağa derin bir çukur kazar ve üstünü otlarla kapatırlardı. Burada gördüğünüz yapılar yağmaladıkları yerlerden getirdikleri köleler tarafından inşa ediliyor. Her biri kendi halkının alışkanlıklara göre binalar yapıyor.”
    Konakların çoğu, hatta en büyük olanları bile terk edilmiş gibi görünüyordu. “Burada yaşayan insanlar nerede?” diye sordu Dany. Pazar yeri koşuşan çocuklar ve yüksek sesle konuşan adamlarla doluydu ama görebildiği diğer her yer, kendi işine bakan birkaç hadım dışında bomboştu.
    "Sadece dosh khaleen kocakarıları, onların köleleri ve hizmetçileri sürekli olarak kutsal şehirde kalırlar,” diye açıkladı Sör Jorah. “Buna rağmen, tüm khal'lar bütün khalasar’larıyla birlikte Ana'ya dönmek isterse, Vaes Dothrak hepsini aynı anda barındıracak kadar büyüktür. Kocakarılar o büyük buluşmanın bir gün olacağı kehanetinde bulundu; Vaes Dothrak bütün çocuklarını kucaklayabilmek için her zaman hazır.”
    Khali Drogo; Yi Ti, Asshai ve Gölge Topraklar’dan ticaret için gelen kervanların durduğu Doğu Pazarı’nın yakınında, Dağların Anası’nın gölgesinde dur emri verdi. Dany, İllyrio’nun evindeki köle kızın, Drogo’nun iki yüz odalı, gümüş kapılı sarayını anlattığı günü hatırlayıp gülümsedi. “Saray” dedikleri şey, yaklaşık on üç metre uzunluğunda ahşap kaplı duvarları olan, ziyafet salonlarını andıran, kocaman, mağaramsı bir alandan ibaretti. Çatısı, seyrek görülen yağmurlar yağarken kapatılabilecek, sonsuz gökyüzü içeri girsin istendiğinde açılabilecek dikişli ipeklerle kaplanmıştı. Salonun çevresinde yüksek çitli, yeşil otlu geniş at bahçeleri, ateş çukurları, minyatür tepecikler gibi görünen, çimenlerle kaplı yüzlerce yuvarlak toprak ev vardı.
    Küçük bir köle ordusu önden gidip Drogo’nun gelişi için hazırlıklar yapmıştı. Her binici eyerinden atladıktan sonra belindeki arakh’ı çıkarıyor ve taşıdığı diğer silahlarla birlikte bekleyen bir köleye veriyordu. Khal Drogo bile istisna değildi. Sör Jorah, Vaes Dothrak’ta silah taşımanın ve özgür bir adamın kanını dökmenin yasak olduğunu anlatmıştı. Birbiriyle düşmanlığı olan khalasar’lar bile, Dağların Anası’nın eteklerindeyken sorunlarını bir kenara koyar ve aynı sofrada ekmekle suyu paylaşırdı. Dosh khaleen kocakarıları, bütün Dothraklar’ın tek kan, tek khalasar, tek sürü olduğu hükmünü vermişti.
  • Bir gezegenin yılı (yani yörüngesinde bir tur atması için gereken süre) T ve Güneş'e olan uzaklığı da d ile gösterilirse, Kepler'in ilk keşfi aşağıdaki basit denklemle ifade edilebiliyordu:

    T^2 = sabit x d^3

    Yani, bir gezegenin yılının karesi daima gezegenin Güneş'ten olan uzaklığının küpünün bir sabitle çarpımına eşittir. Bu nedenle, Güneş'ten uzak olan gezegenlerin yılı daha uzun, Güneş'e yakın olan gezegenlerin yılı ise daha kısadır. ( Güneş'e en yakın gezegen olan Merkür'ün bir yılı 88 gün, Güneş'e en uzak gezegen olan Plüton'un bir yılı ise 90.410 gün sürer!)