• Bunların cevabını bulmak biraz vakit alacaktı ama hayattaki en tatmin edici şeyler zaten her zaman vakit alırdı.
    J. A. Redmerski
    Sayfa 50 - Fredrik Gustavsson
  • İlgili etkinlik: #34011871

    ‘’Gitmeyin Rüştü Şahin, n’olur gitmeyin! Hem bir sizle savaş kazanılmaz. Gönlümü yaralıyorsunuz. Ya yitirirsem sizi? Sanırım anlatamıyorum bağlılığımı. Geceleri konakta ses soluk kesilince süzülüyorum yatağımdan. Gözlerimin olanca gücüyle karanlıkları aşma çabasıyla Kadifekale’ye bakıyorum. Orada bir yerlerde olduğunuzu bilmek yetiyor bana. Giderseniz hangi yöne bakarak size yakın duyabileceğim kendimi? Havalara saçılan kol, bacak parçaları savaş alanlarını sarmış. Şarapneller bahar topraklarını deliyormuş. Gitmeyin n’olur! Beni seviyorsanız kalın.’’

    Füruzan’ın okuduğum ilk kitabı o nedenle kendisini biraz araştırdım ve aklımda kalanları, not aldıklarımı sizlerle paylaşayım. Fürüzan 29 Ekim 1938’de İstanbul’da doğmuş, henüz 4 yaşında iken babasını kaybetmiş. Daha okula başlamadan 5 yaşında okuma yazmayı öğrenmiş. 1946’ da Yalova Demirköy ilkokulundan mezun olmuş. Maddi sorunlardan ötürü okumaya devam edemeyen Fürüzan edebiyatın önemli yapıtlarını okuyarak, müzik ve resim ile ilgilenmiştir. İlk öykü denemesi ‘’Olumsuz Hikâye’’ 1956’da Hikâyeler Dergisinin 52. Sayısında yayımlandı. Çeşitli dergilerde birçok öyküsü yayımlandı ve hiçbir zaman soyadı kullanmamış sebebi ise soyadı ile o zaman da ünlü olan iki adamın soyadı ile aynı oluşuymuş. Fürüzan onların gördüğü saygıdan ve yaptıkları kariyerden kendisine ayrımcılık yapılması ihtimalini göz önünde bulundurup yazarlığı boyunca soyadını kullanmamış. İlk kitabı Parasız Yatılı 1971 yılında yayınlanmış büyük ilgi görmüş ve Sait Faik Öykü Ödülü kazanmıştır. 1972 de Kuşatma 1973 de Benim Sinemalarım yayımlandı ve eleştirmenlerden tam not alarak övgüyle anıldı ve ‘’durağanlaşan öykücülüğümüze yeni bir dinamizm’’ kazandırdığı yorumu yapılır. Gül Mevsimidir öyküsü Kuşatma kitabında geçer ancak 1985 de ayrı bir kitap olarak basılır.


    (Ssssssppppoooiii olabilir)

    Evet, yazarımızı tanıdığımıza göre artık öykümüze geçebiliriz. Kitabın konusu aşk ve benim bu kitaptan etkilenmemem neredeyse imkansız çünkü ana karakter olan Mesaâdet sevdiği adamı Cumhuriyet döneminde savaşa gönderir. Kitabın birçok yerinde Mesaadet’in içsesini ve hissettiklerini bende derinden hissediyor ve anlıyordum. Füruzan bunları öyle güzel anlatmış ki yaşanılan acıyı çekilen ızdırabı hissetmemek mümkün değil. Zaman zaman yanında çalışan hizmetçiye davranışları beni sinir etse de aslında onun öfkesi sevdiğineydi. Kitap cumhuriyet döneminde ki yaşama ve aileye de değiniyor ama ben ama ben duygusal baktım kitaba sevdiğini savaşta kaybetmek ve yıllarca bu acıyı içinde bir yerde taze tutma hissine kapıldım. Belki hastalıktan ölse, kaza geçirse bu kadar yakmaz insanı ama savaşta birileri tarafından öldürülmesi… Vücuduna demirden bir parça saplanması belki bir bombanın etkisi ile parçalandığını bilmek ya da buna ihtimal vermek dayanılmaz tahammül edilemez. Unutmadan kitabın sonundan Erdal Öz ve Füruzan’nın kitap ile ilgili diyaloğuna yer verilmiş. Öykü’nün neden ayrı basıldığını anlamak ve daha birçok şeyi öğrenebileceğiniz bir bölüm. Kendi adıma güze bir başlangıç yaptığımı düşünüyorum kitabı ve yazarı beğendim.

    Konuyla alakasız ama paylaşmak istedim.
    Eşimin Nusaybin’de görev yaptığı sıralarda biz nişanlıydık ve eşimin arkadaşının eşleri ile telefondan görüşüyordum. Bir gün onlardan biri aradı ve ağlamaklı bir sesle ’’ M abiden haberin var mı, ulaşabiliyor musun, ben Kerim’e ulaşamıyorum ya’’ dedi. Bende ‘’ evet sabah görüştüm, istersen arayayım yanında ise Kerim abi seni arasın, olur mu?’’ tamam dedi ve kapattım eşimi aradım uzun uzun çaldı cevap vermedi bende endişelenmeye başlamıştım ki aradı ‘’canım ne oldu, önemli bir şey yoksa sonra konuşalım’’ diye aceleci bir sesle cevap verdi bende durumu anlattım sessiz kaldı biran şebeke kesildi sandım alo alo orda mısın dediğim de sesi ağlamaklı ‘’Kerim şehit oldu arayamaz’’ dedi. Bir an vücudum buz kesti sandım geri dönüp karısına ne diyecektim, nasıl söyleyecektim diye düşünürken eşim ‘’sen telefonunu kapat birazdan haber gider ona’’ dedi… Aradan geçen uzun bir zamandan sonra öğrendim ki Kerim abi mayına basarak şehit olmuş ve arkadaşları vücudunun parçalarını Nusaybin’in topraklarında toplayım bir poşete katmış. Karısı ısrarla son kez görmek istediğin de bakabileceği bir yüz tutabileceği bir el olmadığından yetkililer yasak olduğunu söyleyerek uzaklaştırmışlar…
  • Edebiyatın ilham aldığı alanlardan biri şüphesiz ki tarihtir. Tarihsel gerçekliklerin özgün ve dikkat çekici bir üslupla aktarılması bizi geçmiş dönemlere, savaşlara, insanları ilgilendiren hayat hikâyelerine götürür.

    Tarihin genellikle erklerin kontrolünde yaşandığı ve her çatışmadan en büyük payı kadınların aldığı düşünülürse, Marta Sofia’nın kaleme aldığı Agora isimli roman, bunu gösterebiliyor olmasıyla edebiyat alanında önemli bir görev üstleniyor. Öncelikle bu eserin adını irdeleyelim. Agora; Eski Yunanca’da sosyal, ticaret ve siyasi yönleriyle gelişmiş olduğundan şehir merkezi anlamına geliyor. Toplanma yeri de diyebileceğimiz bu merkezler kimin elindeyse yönetim ona ait oluyor. Şehirdeki seçimler, duyurular ve benzeri organizasyonlar bu meydanda yapılırmış. Kütüphane ise Agoranın en merkezi yerinde kale gibi inşa edilmiş, korunaklı bir yapı. Bu yapının içinde kütüphanenin yanı sıra tiyatro, dinlenme yerleri, derslikler, arşiv gibi birçok bölüm bulunuyor. Kısacası dev bir kültür kompleksi.

    Romanın konusu, milattan sonra 4. yüzyılın sonu ile 5. yüzyılın başlarında Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye’de geçiyor. Bilinen ilk kadın matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia’nın (d.370 – ö.415) hayatı merkeze alınarak; o dönemdeki din, siyaset, hırs ve çıkar ilişkileri üzerinden evrensel meseleler ele alınıyor. Hypatia, İskenderiye Kütüphanesi’nin bilinen son yöneticisi Theon’un kızıdır ve kütüphanede her dinden öğrencisine astronomi, felsefe, matematik ve geometri dersleri veren bir bilim insanıdır.

    Yazarın bu eserinde asıl amacı, İskenderiye Kütüphanesi’nin son döneminde dini küstahlığın -hem paganlık hem Hristiyanlık hem de Yahudilik adına- medeniyet dediğimiz şeyi nasıl yerle yeksan ettiğini anlatmaktır. Yazar çatışan her üç dine de uzaktan bakmayı tercih etmiş; hiçbirine özel bir önem atfetmediği gibi körlüğün her an her yerde, herhangi bir dinde ya da inanışta iktidar hırsı ile nasıl kaynaştığını ve kendini nasıl meşrulaştırdığını başarılı bir biçimde anlatmış. Elbette ki şu an yeryüzündeki egemen dinlerden biri olan Hristiyanlığı ön plana alarak.

    Varoluşu sorgulayan, hiçbir dogmatik fikri kabul etmeyen bir filozof düşünün. Aşkı bir erkekle yaşanacak bir duygu olarak görmüyor; felsefeye, bilime, güneşe, yıldızlara âşık. Farklı inanışlardan öğrencilere ders veriyor ve fikirleriyle yönetimde etkin olduğu için tehlikeli bulunuyor. Hepsinden önemlisi, o bir kadın… Hypatia birçok kişi tarafından istenmiyor. Bir dinsiz olarak valiyi yönettiği düşünülüyor ve bir kadın olduğu için susması gerektiğine inanılıyor.

    Bir insan başka bir insanın bir şeye inanıp inanmamasını sağlayabilir mi? Kişi, karşısındakine bilgiyi aktarır. Ancak o aktarılan bilgiyle ne yapacağını aktardığı kişi, ister kabul edelim ister kabul etmeyelim, kendisi seçer. İşte insanları köleleştiren zihniyet, hizipleştiren ve Hypatia’nın barbarca biçimde katledilmesine neden olan, insan eylemlerinin kişilerin seçimleri sebebiyle olduğunu görmezden gelen bu zihniyettir. Çünkü bu düşünce tarzı korku kültünden ve cehaletten beslenen fanatizmin ürünüdür.

    Din kavramının, tarihin her döneminde şiddet ile olan birlikteliğinin insanlığa, bilimsel birikime ve kültüre verdiği zararlara dikkat çekilen eserde, aynı zamanda birilerinin bilgiye ve özgür düşünceye olan tahammülsüzlüklerinin, insanlığın maruz kaldığı bin küsur yıllık bir kayba neden olduğu sorgulanıyor. Bunu yaparken de ayrım gözetmeksizin bu kayıptan herkesi sorumlu tutuyor. Tüm bu karmaşanın ortasına ise tarafsız, masum bir güzellik; bilimi, felsefeyi, aşkı vücudunda toplamış bir kadını, Hypatia’yı koyuyor. 2009 yılında ünlü yönetmen Alejandro Amenábar tarafından aynı isimle sinemaya da uyarlanan bu değerli eseri tüm kitapseverlere tavsiye ediyorum.
  • Domino etkisi nedir?
    Mini bir domino taşının kendisinden biraz daha büyük bir domino taşını devirerek, biraz daha büyük bir domino taşının da biraz daha büyük bir domino taşını devirmesiyle devam eden ve sonunda çok çok daha büyük bir domino taşının devirmesini tetikleyen ve artarak ilerleyen etkileşim zinciri diyebiliriz.

    Evet herkesin elinde domino etkisi meydana getirmeye muktedir minik domino taşlarının olma ihtimali olduğunu söylesem? zaten pek çoğunuz ne demek istediğimi anlamışsınızdır.

    Bingooo... ÇOCUKLAR evet Anahtar kelime ÇOCUKLARIMIZ...

    Ama Nasıl? elimizde doğduğu andan itibaren algıları son derece açık, dünyayı hepimizden daha farklı algılayan ve hayal dünyası inanılmaz derecede geniş harikulade bir Su var. Su diyorum çünkü bu çocuğun gelişimi ve ileride yapabilecekleri ancak ailenin yani kabın şekli doğrultusunda ilerleyecektir. Aile ne kadar dar bir hazne ve görüşe sahipse çocukta ancak onunla paralel olarak ilerleyebilir.

    O zaman ne Yapıyoruz? İlk işimiz kabızı genişletmek ve dereyi görmeden paçaları sıvamak...
    işte kitap bu noktada devreye giriyor.

    Ödül nedir?
    Ödül, bir koşula bağlı olarak verilen ve kişi tarafından cazip görünen bir obje ya da etkinliktir. syf.18

    Çocukluğumuza döndüğümüzde takdir alırsan bisiklet, şunu yaparsan bunlar bunu yaparsan şunlar gibi gibi söylemleri hatırlamayanınız yoktur diye düşünüyorum.
    Bir de okul yıllarımızı hatırlayalım okumayı ilk başlayana kurdele yok elmanın kızarması, en çok kitap okuyana çikolata bilmem ne. vah vaaah...

    neden vah vah?

    Bir çocuğa ödül vererek asla iç motivasyon kazandıramazsınız. Mesela bir çocuğa ödev yaparsan pc ile oynayabilirsin dediğiniz anda ödev araç pc ise amaç haline gelir diyor yazarımız.
    İç motivasyon, bir işe karşı kendi ilgisiyle severek yaptığı özür iradesiyle karar vererek seçtiği dış kontrol olmadan yaptığı işlerde geliştirilen bir duygu,yöntemdir. Tarihe baktığımızda bir çok ünlü ressam, yazar, bilim adamı sadece kendi istediği için buluşlarını eserlerini arz edebilmiştir. Mesela Edison a kimse not vermemiştir. Veya bir rekabet ortamının mahsulü değildir bu insanlar.
    İç motivasyonu son derece yüksek bir yazar olan Dostoyevski bir arkadaşına yazdığı mektupta Diyor ki; Sipariş üzerine yazı yazmanın işkencesini çektin mi hiç?

    Evet, kontrol altında hissetmeyi işkence olarak yorumluyor Dostoyevski.
    yani bir çocuğun yaptığı işi iç motivasyonla yapması o işi layıkıyla yapmasında ki en önemli ölçüttür.

    İnsanın hedefe en kısa yoldan ve en az enerjiyle ulaşma eğilimi doğasının gereğidir.
    Mesela bi deney yapılıyor panayırda kasnak atma oyununu hepimiz biliriz kasnakları çubuklara geçirmemiz gerekiyor ve işlem tamam olay bu. bir gruba ödül veriliyor diğerine sadece bunu yap deniliyor. İkisinde de mesafe belli ama isteğe bağlı olarak daha da uzaklaşabilirsiniz deniyor ödül alan grup net bir şekilde uzaklaşmıyor sadece ödüle odaklarnıyor. ama ödül almayan grup başarılı atışlar yaptıkça daha da uzaklaşıyor ve başarı duygusunu hissederek kendini o işte geliştirme eğilimine giriyor.
    Yine Kitapta benzer bir sürü deneyler var genel olarak ödül alan grup ve almayan grubun özellikleri aynı ödül alan gruplar tamamen ödüle ulaşma odaklı tutum geliştirirken diğer grup zevk alarak gelişimine öncelik veriyor ve her iki gruba da boş zaman bırakıldığında görülüyor ki ödül alan grup o oyuna, işe, aktiviteye bekleme sırasında devam etmiyor çünkü onlar hedefine ulaşmış ve tatmin olmuş oluyor diğer grup ise boş zamanda da o işe devam ediyor ve severek yapıyor.
    Mesela not da bir ödül mekanizmasıdır. Başta kendimiz olmak üzere öğrencilere bakalım amaç sadece 5 veya AA almak. Bilgi öğrenmek yaratıcılık yok. Neden Biz notu geri bildirim aracı olarak değil rekabet ortamının pençesinde meydana gelen ödül sistemi olarak kullanıyor ve yarış atları gibi çocuklar yetiştiriyoruz.
    Sonuç ne mi? Şuan da en son bağlı olduğu okuldan mezun olmasının üzerinden bir kaç ay geçen insanlara Türkiye genelinde bir yeterlilik sınavı yapsak yüzde 90 ı geçemez.
    Neden çünkü amaç öğrenmek olmadı. Aile hep güzel, para kazanabileceği bi bölüm kazanmasını veya komşunun çocuğunun bir adım önünde olmasını istedi. Okul sa hep iyi notlar almasını derste çıt çıkarmamasını ödevlerini yapmasını kitap okumasını istedi. Ama öğrendiğini ne kadar anladığını ölçmedi.
    böylelikle köprüyü geçene kadar yetecek ezber yeteneği sayesinde bir yerlere gelindi. Ama gelinen yerde hiçbir şey üretilemedi. Bkz. Akademisyenlerimiz ve yazdığı hepsi birbirinin tekerrürü mahiyetinde ki intihallerle dolu makale ve çalışmalarına...
    bu bir paradoks aslında etki tepki..
    İşte bu kara düzeni değiştirmek noktasında bu tür kitap ve araştırmaların rolü büyük olacaktır. Tabii okuyup uyguladığımız müddetçe.
    Bu kitapta genel yapı itibari ile ödülün zararları ince elenip sık dokunarak okuyucuya sunulmuş ve çarpıcı bilimsel deney ve örneklerle pekiştirilmiştir. Sadece bu mu deyip geçememek gerek zira sadece Ödül olayını bile çözdüğümüz zaman iç motivasyonu yüksek bireyler yetiştirebileceğimizi akıcı ve anlaşılabilir bir dille bizlere sunmaktadır bu kitap.
    kitap hakkında detaya hiç inmedim ama bir çocuğun eğitiminde neleri yapmamamız neleri nasıl yapmamız gerektiği hakkında genel bir iskelet oluşturacak bir kitap. yani su bahsine geldiğimizde kabımızı genişletip şekillendirerek bizi eğiten bir kitap.
    Domino taşı mevzusuna gelirsek domino taşımızın sağlamlılığını ve şeklini de bu kitabın rehberliğindeki eğitim ve öğretim metodlarını uygulayarak nasıl meydana getireceğimiz bizim elimizde. kitap bizlere yalnızca domino taşı işleme sanatını öğretir ama nasıl işleyeceğimizi bizim hayal dünyamız ve bilgi birikimimize bırakır.

    Bana sorsalar bu kitap hakkında makale yazdırmadan hiçbir öğretmeni mezun etmezdim...

    Ancak Bu tür kitaplar bizi, ülkemizi geliştirir. Eğitim bir ülkenin can damarıdır. Bu damar tıkandımı Kalp krizi kaçınılmazdır. Zaten damarı tıkanık ülkemize bu kitaplar bay-pas ameliyatı etkisi gösterir tabi yeteri kadar geniş kitlelere ulaştığı zaman bu zihniyet...

    Bu incelemeyi eğitmek ve öğretmekle mükellef olan tüm bireylere armağan ediyor ve herkese domino etkisi yaratmaya muktedir domino taşları eğitme yolunda başarılar diliyorum...

    İstediğim ölçüde bir inceleme olamadı. biraz hayal kırıklığına uğramadım değil. Kitabı hakkıyla sizlere sunamadığımı ve dağınık bir yazı olduğunu düşünüyorum ama ancak bu kadar geldi elimden...
    umarım bir kişi dahi olsa bu kitabı okumasına vesile olurum...
  • Bir Zamanlar Çukurova dizisinin 5.bölümünü reklamsız, tek parça ve HD kalitesinde buradan indirip, izleyebilirsiniz. Keyifli seyirler dilerim. https://indir.pub/...-11-10-2018-720p-hd/
  • Oruç Aruoba'nın adını çok fazla duyuyordum buralarda ve en çok gördüğüm kitaplarından biri De ki işte idi.. kütüphanede görür görmez aldım hemen okudum fakat çok fazla sevmedim. Sevemedim.. kitabımız üç bölümden oluşuyor
    Ölüm, yaşam ve felsefe.. ölüm bölümünde inanılmaz derecede sıkıldım çünkü orada yazılanlar beni edebî açıdan tatmin etmedi yani hep sağda solda duyduklarımın toparlanmış hali gibiydi..
    Ardından yaşam bölümü çok güzel değildi fakat ölüme göre daha güzeldi pek çok fazla cümlenin altı çizilesiydi.
    En güzel bölüm ise felsefe bölümüydü felsefeye giriş niteliğinde, felsefenin nasıl olması, nasıl ilerlemesi gerektiği ve felsefeden neler beklediğimiz kısımlarını konu alıyordu..
    Kitap şiir desem değil düz yazı desem değildi. Çok fazla arada kaldığını düşünüyorum. Yazarı sevme konusunda çok umutluydum fakat umutlarım suya düştü..
    Napalım nasip başka kitaplarına artık..
    Kitaba puanım: 2/5