• 127 syf.
    Mayıs 1987’de Gösteri dergisi’nde ayın dosyası bölümünde yer alan 20 yazıdan oluşan kitapta arkeolog, genel müdür, öğretim üyesi, mali şube müdürü, genel sekreter, müdür, bölüm başkanı, öğretim görevlisi ve sanat tarihçisi pek çok kişinin arkeoloji üzerine yazdığı yazılar yer almaktadır.

    Geçtiğimiz yıl kurtarma kazıları dahil 117 kazı yapıldığı, 1987'de de bu sayıya yakın çalışma yapılmasının planlandığı görülmektedir. Günümüze gelirsek, Bakanlığa bağlı müze müdürlükleri tarafından 140 kurtarma kazısı yapılmış olup, Türk ve yabancı bilim insanlarınca 2019 yılı içerisinde yapılan toplam kazı ve yüzey araştırması sayısı 513’dür. Günümüzde yapılan kazıların o yıllara oranla 5 kata yakın arttığı görülmektedir. Gelecek on yıllarda bu kazıların ve araştırmaların kat be kat artarak topraklarımızda bulunmayan tek bir tarihi parça kalmamalıdır. Halkımız da tarihi yerleri define bulacakları ümidiyle bombalamadıkları sürece arkeologlarımız hedefine biraz daha yaklaşacaktır. Bütün yerleri korumak mümkün değildir. Türk milleti, tarihini zarar vermeyecek kadar sevmelidir ve onları korumalıdır.

    1982 yılındaki Trakya araştırmaları sırasında saptadığı 22 höyüğe 1985-86'da tekrar giden araştırma ekibi, bunlardan sadece 5'ini mevcut bulmuş; çoğunun toprak alma, 4'ünün tarla düzeltme, 3'ünün karayolu, 1'inin kanalet yapımı için yok edildiğini saptamıştır. Bunların yanı sıra tümülüslerden 1'inin tören platformu 3'ünün su deposu yapımı nedeniyle, 2'sinin ise fabrika arazisi içinde yok edildiğini görmüşler. Taşınmaz kültür varlıklarımızın önemsenmiyor oluşundan veya kurumlar arası koordinasyon eksikliğinden olsa gerek maden, altyapı ve benzeri işlerle yok olup giden nice kültür varlığı vardır, kim bilir? Geçmişte yapılan hatalardan ders çıkararak gelecek kuşaklara bu kültür varlıklarımızı aktarabilmek için çalışanlara yöneticilerimiz destek çıkmalıdır.

    Tarihi binlerce yıla varmasa da 1. Dünya Savaşı ve Türk İstiklal Harbi’nden kalma tarihi siperler, binalar ve alanlar 2863 sayılı Kanun gereğince korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı sayılmıştır. Bizlere binlerce öncesinden miras kalan tarihi yerler gibi istiklalimizi sembolize eden o tarihi alanlarda bizim kültür varlığımızdır. Tarihi siper ve şehitliklerimizin bulunması için çaba sarf eden “MSuleymanDuman” ve “SakaryaSavasi” Twitter hesaplarının sahiplerine teşekkür ediyor, gayretlerinin karşılık bulmasını ümit ediyorum. Daha dün gibi hatırladığımız harpten kalan tarihi siperlerin ve alanların yeraltı madenleri çıkartmak için yapılan kazılardan kurtarılmalıdır. Yeraltı madenlerine ihtiyaç olduğu kadar milletimizin hafızası olan o siperlere ve alanlara da ihtiyaç var.

    Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) içinde Dicle Nehri'nin bütün kolları üzerinden baraj yapımları planlanmış ve bunlardan ikisi bitmek üzeredir. Ilısu Barajı bölgenin en ilginç yerleşimi Hasankeyf'i hemen hemen tümüyle sular altında bırakacaktır. Hasankeyf binlerce yıllık geçmişinin yanı sıra bugün de ayaktaki anıtlar açısıdan önemli bir Türk-İslam şehridir. 1987’de dergide bahsi geçen ve 2006’da bu kitaba konu olan Hasankeyf’in taşınmasından önce geçmişte hakkında yer habere göz atacak olursak taşınma işlemi için 6 milyar TL ayrılmıştır.

    1987 yılında 48 yerde Türk bilim kurumları tarafından, 27 yerde de yabancı bilim kurumları tarafından arkeolojik kazı yapılması planlanmış bulunmaktadır. Ayıca 28 Türk, 10 yabancı bilim adamı tarafından da arkeolojik yüzey araştırması yapılacaktır. Bu çalışmaların yanında 20 yerde müzelerimiz tarafından kurtarma kazısı yapılması programa alınmış bulunmaktadır. 2019 yılında, Türk bilim heyetlerince 124, yabancı bilim heyetlerince 32, Bakanlığa bağlı Müze Müdürlükleri tarafından 44 kazı ile 140 kurtarma kazısı yapılmıştır. Türk bilim heyetlerince 130 yüzey araştırması gerçekleştirilmiş olup, bunların 4’ü Müze Müdürlüklerinin denetimiyle yapılmıştır. Yabancı bilim heyetlerince 5 yüzey araştırması gerçekleştirilmiştir. 5 sualtı araştırması ile 5 sualtı kazısı ve 33 kamu yatırım alanı kazısı gerçekleştirilmiştir.

    İşte eski eser kaçakçılığı gizli kazıyı teşvik ettiği için, gizli kazı ise eserin kültür belgesi niteliğini tahrip ederek geçmişimize ait bilgiyi yok ettiği içindir ki biz bu olaya karşıyız ve karşı olmalıyız. Bir ülkenin geçmişinden kopmasının ne denli zararlı ve üzücü olduğunu belirtmeme gerek yok herhalde... 2004-2019 yılları arasında 4437 kültür varlığımızın iadesi sağlanmıştır. 15 yıllık dönemde ülkemize iade edilen tarihi eserler bu kadar fazlayken günümüze kadar yurtdışına kaçırılıp gelmeyen eserleri siz hayal edin.

    Anadolu'da isimli isimsiz 15.000'den fazla höyük vardır. Adlarını ve yerlerini bildiğimiz kentsel nitelikte 300'den fazla yerleşme, ondan bir kaç kat fazla kırsal yerleşme olduğunu söyleyebiliriz. Ülke genelinde 113 bin 137 taşınmaz kültür varlığı bulunmaktadır. Yeraltı ve yerüstü kültür varlıkları açısından zengin topraklara sahibiz. Bu varlıklarımıza zarar vermeyerek ve zarar verilmesine göz yummayarak gelecekteki çocuklarımıza ve torunlarımıza aktaracağız.

    Bunlar hep "arkeolojik sit"lerdir. Kültürün tapu senetleridir. Bu tapu senetlerinin ise, Türkiye bütünü için yapılmış bir taşınmaz kültür varlıkları envanteri yoktur. Aradan geçen bunca yıla, onca yazma, çizme ve söylemeye rağmen bu envanter hala yapılmamıştır. Ülke genelinde 20 bin 146 sit alanı bulunmaktadır. Bu sit alanlarından 19 bin 475’i arkeolojik sit alanı, 331’i kentsel sit alanı, 191’i tarihi sit alanı, 35’i kentsel arkeolojik sit alanı ve 114’ü karma sit alanlarıdır.

    Bugünün en önemli sorunu sanırım insan ve doğa tahribatı ve hatta eski eser yağmacılığı değildir. Esas sorun, altyapısını tamamlamak üzere atağa kalkmış Türkiye'nin, bu büyük bayındırlık savaşında, eski eserler konusunda verdiği ve vereceği kayıplardır. Eski eser kaçakçılığı yoluyla elden çıkan eserlerin yüzlerce, hatta abartmadan söylemeliyim, binlerce kat fazlası bugün yol, liman, fabrika, sulama, hidroelektrik tesisleri, turizm yatırımları, tarla düzenleme, makineli tarımlar, kentleşme ve yaşamını düzenleme gibi yüzlerce faaliyet içinde ülkemiz envanterinden çıkmaktadır. Bu olağanüstü boyutlardaki kültür erozyonu ve tarihsel eserlerin ortadan kalkmasını önlemek için sadece halkın eğitilmesi yeterli değildir. Yapılması gereken şeylerin başında, kalkınma savaşına gönül vermiş teknik, bürokrat ve politik kadrolara eski eser sevgisi hatta tutkusu verebilmektir.

    Taş eserlerde bu tehlike, ağırlıkları ve boyutları nedeniyle azdır. Ancak onlar da, içlerinde define olabileceği düşüncesi ile tahrip edilmektedir. Kaya yazıtlarının bile dinamit lokumları yerleştirilerek parçalandığına şahit olunmaktadır. Her kaya yazıtına, her ören yerine birer bekçi koyulamayacağına göre, tek umut, halkın bilinçlendirilerek bunlara sahip çıkmasıdır.

    O günün şartları, sorunları ve önerilerinden bahseden yazıların bir kısmına günümüzdeki verileri ekleyerek bir nevi istatistikleri güncellemek istedim. O günü sorunları ve onların düzeltilmesine yönelik öneriler ne kadar gerçekleştirildi bilemeyiz. Ancak şu zamanlarda arkeolojideki sorunlar nedir ve nasıl giderilir bunları rahatça görebiliriz. Bize basit bir taş parçası gözüyle baktırılan binlerce eserimizin yurtdışındaki müzelerde milyonlarca ziyaretçinin karşısına çıkarılmamalıdır. Kaçırılan her eser ait olduğu yere, vatanına dönecektir.

    ---İçindekiler---
    Sunu (s. 6)
    Toprağın Altındaki Geçmiş ve Ülkemiz / Nezih Başgelen (s. 7)
    Arkeolojide Devlet Ne Yapıyor / Nurettin Yardımcı (s. 15)
    Eski Eserlerimiz ve Dış Politikamız / Ekrem Akurgal (s. 18)
    Müzelerimiz ve Envanter Sorunları / Çelik Gülersoy (s. 22)
    Uygarlıklar Beşiği'nden Uygarlıklar Mezarlığı'na / Halit Çambel (s. 27)
    Geçmişin Sömürüsü Eski Eserler Kaçakçılığı / Nuşin Asgari (s. 31)
    Kaçakçılık ve "Kültür Varlıkları" / Cevdet Saral (s. 37)
    Kültürel Varlık Sorunu ve Arkeolojik Sitler / Ümit Serdaroğlu (s. 40)
    Sorunlar ve Öneriler / Refik Duru (s. 45)
    Tahribatlar ve Öneriler / Mehmet Özdoğan (s. 49)
    Geçmişi Gelecek İçin Korumalıyız / Alpaslan Koyunlu (s. 54)
    Yazıtların Diliyle Geçmiş / Ali M. Dinçol (s. 58)
    Çiviyazılı Kaynaklar / Veysel Donbaz (s. 63)
    Perge ve Side'de Roma Çağı Kazıları / Jale İnan (s. 66)
    En Doğudan En Batıya İki Merkezde Kazılar: Enez ve Van / Afif Erzen (s. 78)
    Bir Kurtarma Kazısı Örneği: Değirmentepe ve Arkeometrik Çalışmalar / Ufuk Esin (s. 90)
    Doğu ve Güneydoğu Anadolu Arkeolojisinin Sorunları / Veli Sevin (s. 99)
    Türkiye'de Yabancı Bilim Heyetlerinin Kazıları / Nezih Başgelen (s. 103)
    Türk-islam Dönemi Kazıları / Ara Altun (s. 119)
    Türkiye'de Arkeoloji Alanında Yayıncılık / Deniz Esemenli (s. 125)
  • EYLÜL İNCE'DEN

    Bir kitap düşünün ki içinde aşk olsun; babanın üvey evladına duyduğu, annenin öz kızına… Yine babanın alkole ve sigaraya, hepsinin 6 rakamına!...
    Biraz karışık oldu değil mi? Evet, kitap da böyle zaten; karışık, karmaşık, zor ama özel, farklı bir eser.
    Belki türünün ilk örneği, belki de postmodernizm romanın bir adım ötesi.
    Roman dediğime bakmayın, öykü türüne de dâhil edilebilir. Uzun öykü, kısa roman.
    Adından belli değil mi kitaptaki başkalık?
    6!
    Neden 6?
    Kitapta her yol 6’ya çıkıyor.
    Bazıları 6 bölümden oluşan toplam 6 öykü.
    6 ile ilgili birtakım şifreler var, kitabın sonuna değin çözemeyeceğiniz şifreler.
    Sonra anlıyorsunuz ki ya da anladığınızı sanıyorsunuz diyelim, 6’nın hem yapısal hem de anlamsal bir özelliği var.
    Sık sık yinelenen “1+4+1=6 eder” motifi de bunun işareti. Bu konuya daha fazla değinip kafanızı karıştırmak istemiyorum.
    Bir bölümde resim çizdiriyor yazar size, bir bölümde müzik dinletiyor, bir bölümde film izletiyor, bir diğer bölümde şiir okutuyor. Hayatın Anlamını Arayan isimli altıncı bölüm ise tamamen kafa karıştırıcı ve âdeta çıldırıyorsunuz. Zaten kitabın adı da “Çıldırmış Kitap” konulmuş.
    Dini ve felsefi göndermelerle Nietzsche’den Newton’a, Freud’dan Pisagor’a, Nasreddin Hoca’dan Simurg Kuşları’na kadar pek çok tanıdık isme değinilmiş ve bu bölümde mekân yok, zaman yok. Sanki siz de bu öyküde kayboluyorsunuz. Herkes bir arayış peşinde. Peki buluyorlar mı aradıklarını? Bilmem, belki.
    Kitapta devamlı bir kayboluş/arayış/buluş motifi var.
    Daha fazla yazarsam içinden çıkamayacağımı hissediyorum.
    Paranoyak bir anne, obsesif bir baba, histerik bir üvey evlat ve kitapta neredeyse hiç olmayan silik karakter küçük kız kardeşten oluşan bu sorunlu ailenin “saçma” öyküsünü okumak istiyorsanız, kitabı biraz karıştırın!
    Saçma demişken, varoluşçu edebiyatın “saçma”sı bu.
    Emre Karadağ Bu güzel kitabı topluma kazandırdığın için teşekkürlerimi sunuyorum.


    KUZEY ÜMİT MUTLU'DAN

    Emre Bey'in de tanımladığı gibi dağılmış bir ailenin "saçma" öyküsünü okumayı bekliyordum. Biraz ironi, biraz drama belki biraz komedi. Daha önce bu kitap hakkında yorumları okumuştum ama sanıyorum hiç biri bu kitabı tam olarak açıklamaya yetmez. İlk 4 sayfayı iki kere okudum. Kitabın dilini kavradıktan sonra benim açımdan anlaşılabilir olmaya başladı. Daha sonra 6 ile ilgili okuduğum yorumlarda, okuyucuların kağıt kalemle kitabı takip ettiği geldi aklıma ve hemen elime kağıt ve kalemi aldım.
    Nasıl yorumlayacağıma karar vermek için bayağı düşündüm.

    İlk bölümünde karakterlerin kim olduğunu ve genel itibariyle yapılarını kavrıyoruz. ama aralarda "neden bu böyle" ya da "neden böyle yapmış" sorularını size sorduruyor.

    H: Evlat edinilmiş bir çocuk. Mavi gözlü, alımlı, becerikli, zeki ve müzik konusunda yetenekli. Baba tarafından sevilmiş ama annesinden sevgi görmemiş. Annenin öz çocuğuna gösterdiği ilgi ve sevgiden küçük bir pay bile alamamış. Anne tarafından her fırsatta dışlanmış, şiddet görmüş histerik mutsuz abla.
    İ: Ailenin öz çocuğu. Ablası ile arası küçükken iyi olsa da zaman içinde aile içindeki tavırlardan etkilenmiş.
    Özel bir yönü yok; ne güzellik ne başarı ne baskın bir karakter. Annesinin ona olan sevgisi dışında silik bir karakter. Kitapta belirtildiği gibi iki boyutlu insan, uzakta okuyan hayırsız evlat
    O: Baba, okb'li, alkolik, yalnızlık çekiyor. H ile arasında güzel bir ilişki olsa da annenin fiziksel ve psikolojik şiddetine dur diyemiyor hatta kendisi de bu psikolojik şiddetten muzdarip.
    P: Anne, sinir hastası aynı zaman da temizlik hastası ve bu iki özellik sanki birbirini tetikliyor. Kısır olduğunu zannederek apar topar evlat edinmiş H'yi hatta kocasına rağmen bile denilebilir. Ama sonra hamile kalıyor ve biyolojik evladı varken evlat edindiği çocuğu sevemiyor. Onun gözünde tam bir günah keçisi. Büyüdükçe meziyetleri sebebiyle günahları da büyüyor. Anne içten içe onu kıskanıyor çünkü biyolojik çocuğu kendisine çok benziyor ve mavi gözlü H onlarda olmayan çok şeye sahip.
    Okurken P sizi çok sinirlendiriyor. Paranoya bölümünde sık sık vicdanının sesine kulak veriyoruz ama kendini affettiremiyor bana.

    Bu saydığım tüm detayları bölümler ilerledikçe kurgu ağı içinde, cümle aralarında buluyorsunuz. 5. Bölümün sonuna geldiğimizde ailenin öyküsünü kavrıyorsunuz. Bu arada bulmaca çözüyorsunuz.

    Şimdiye kadar okuduğum bütün kitaplardan farklı bir tarzı var 6'nın. Kendine has, değişik ve özel bir kitap 6.
    Dili yalın, bol bol kafiyeli cümleler var. Bazı paragraflar son derece şiirsel. Hikayeler bazen sondan başa, bazen baştan sona gidiyor. Anlatım dili bazen birinci tekil, bazen ikinci tekil üzerinden. Kitabın sonunda da yazarımız neden böyle olduğunu size açıklıyor; kendi içinde bir matematiği var bu kitabın. Dikkatinizi vererek okumalısınız, 120 sayfa olması sizi aldatmasın.

    İçinde sanat olan bir kitap ama sanat tarihi kitabı değil! Histeri bölümünde ki 6 hikayede bir klasik müzik eserinin bestecisi ile bağdaştırıcı özelliği bulunan H'nin hikayesi var mesela.. Bu güzel tavsiyeleri mutlaka dinleyin derim.

    Babanın olduğu bölüm "obsesyon" tabi ki 6 bölümden oluşuyor ve hepsi sanki bir film sahnesi gibi tasarlanmış.

    İki boyutlu insan bölümünde "İ" yi okuyoruz ama tabi 6 bölümde ve bu sefer
    sanat akımları üzerinden.. Oldukça eğitici bir fikir.

    6. Bölüm (hayatın anlamını arayan) Yazarımız benim yorumuma göre bu aile üzerinden hayatın anlamını arayıp yorumlamaya çalışmış. Burada da bir çok felsefeci ve düşünürün önemli yorumlarına rastlıyoruz. Genel kültür açısından oldukça faydalı. Düşünce ve ideolojiler birbirine sarmal şekilde bağlanmış. Böyle bir bölüm yazabilmek için oldukça iyi bir alt yapıya ihtiyaç var. Kendisini takdir ettim.

    7. Bölüm 6'nın anlamını açıklayan bir "son" söz aslında.

    Kitabın sonuna geldiğimde ben de yarattığı hayranlık verici şaşkınlığın karşılığını '6 hakkında' isimli bölümde buldum.

    # "Bu karalama varoluşçuluğun saçmasıyla saçma'nın saçma'sı arasında bir yerlerde olabilir!" diyor yazarımız. Kendinizi; birikimlerinize ve ruh halinize göre herhangi bir saçma'lığa yakın bulabilirsiniz.

    # "Neyse idi, neyse" yorumumu toparlayacak olursam ilk kitabını yazmış biri olarak ben, bu işin içine girdiğimden beri artık kitaplara farklı gözle bakıyorum.
    6 değişik bir kurgu ve anlatım diline sahip. Herkesin yapabileceği bir tarz olmadığını düşünüyorum. Şahsen 40 yıl uğraşsam böyle bir kitap yazamam. Yer yer cüretkar çünkü böyle bir kitap yazmak cesaret işi. Bu yaratıcılığından ve kurgusundan ötürü Emre Bey'i yürekten tebrik ediyorum.
    Kitabın düzenlemesi de güzel yapılmış, kayda değer bir hata görmedim.


    DİLEK KÖKSAL FİLİZ'DEN

    Çok çok ilginç bir kitaptı.Sayfa sayısı az diye hemen bir günde okurum diye düşünmeyin döngü sürüyor yine yeniden okuyorsunuz her cümleden içiniz ürperiyor ve yeni bir bilgi buluyorsunuz aile hakkında..Ruhsal sorunları olan bir ailenin içseslerinden bulmaca çözüyorsunuz.İçsesler öyle karışık ki bir geçmişten bir şimdiki zamandan konuşuyorlardı.Temizlik hastası ve şizofren bir anne piyano çalıyor kelimeler tekrarlanıyor sürekli ve notalar . İki kızından birine şiddet, kıskançlık ve o mavi gözlerine kızgınlık ama neden Ona? Diğerine aşırı sevgi..Ama sonunda görüyor hangisi yanında ...Sürekli sarhoş ve düzen hastası takıntılı bir baba ve 6 rakamı 1+4+1=6 formülü ...kitabın sonunda kavrıyorsunuz 6 yı ve döngü tekrar okutuyor kitabı..bol bol araştırma yapıyorsunuz..Kitapta adı geçen klasik müzik eserlerini dinledim.. Beethowen gerçekten sağır,Chopin'in neden öldüğü anlaşılmayınca kaç yıl kalbi kavanozda bekletilmiş ve veremden öldüğü anlaşılmış.. Kuğugölü balesi Çaykovski ve Tristan ve İsoldeyi de ve o iksiri de araştırdım Wagner 'in , kör olan ünlü besteci Johann Sebastian Bach...
    Obsesyon !Çok zor :(
    Sonunda kitabı çözüyorsunuz ama öyle miymiş diyerek tekrar başa dönüş..Matematik de var,sanat resim müzik de herşey var kitapta...korkular gerçekmiş gibi olan hayaller..Arada vicdan sesleri de konuşuyor.Annenin nefret ettiği o kız en çok ona üzüldüm nasıl dayandı ?Sadece babasından gördüğü sevgi ve sır...neden gitti.. ?Sürekli resim yapan kız O da normal değildi.. Sebebi belli bu ailede yaşamak zor...O kuyu, bekleyiş ve meğerse..Off garip ama çok etkili bir kitaptı ... konu ne aşk ne korku ne macera çok farklı çok .. ben çok etkilendim..7 sonsuzluk...
    Emre Bey kaleminiz daim okurunuz bol olsun...

    SELMAN BİLGİLİ'DEN

    Selman Bilgili
    9 Aralık 2018
    Emre Karadağ ın "6" İsimli Kitabı Üzerine İnceleme, Tahlil, Yorum VS.......

    1) Kapak ve Tasarım = Kitabı okumak için elime aldığımda ilk önce kapağını iyice bir süzdüm. Üst tarafında yeşil fon üzerine kahverengi renk tonuyla büyük harflerle yazarı bildiren "EMRE KARADAĞ" yazısı. Orta bölümde Anadolu kilim motiflerini hatırlatan yuvarlak sarı ve kırmızı renklerde muhtemelen bir tepsi. Onun üzerine konumlanan, taze ve bol yapraklı bir çiçek tutan ojeli tırnakları ile hanımefendi eli. Ayrıca bileklerinde muhtemelen Trabzon işi burma bilezik. Kapağın alt kısmına doğru inince gayet büyük punto ile çarpıcı kırmızı tonda "6" rakamı, ki bu eserin ismi. En son olarak kapağın alt kısmında "Dağılmış bir ailenin saçma öyküsü" vurgusu... Bu vurguyu mırıldanarak okuyunca, ojeli hanımefendi elinde bulunan çiçeğin bu aileyi temsil ettiğini ve kitabın bitimiyle beraber yapraklarının dağılacağı hissi uyandı içimde.
    Kitabın arka kapağında ise yazarımızın vesikalıktan biraz geniş ve fotoğraflıktan dar bir ebatta silueti. Hemen altında da "Kadın-Erkek" ilişkisinin karmaşıklığını, Adem ile Havva'dan bugüne damıtmışçasına irdeleyen tanıtım yazısı. Yazının son cümlesi "Biz kadınların tek isteği, birazcık sevilmekti." dikkatimi çekti. Şahsi düşünceme göre yaradılış gereği hiçbir varlık "Birazcık" sevilmek istemez. Çok sevilmek ister. Ama hepsi de "Yok" hareketi halinde. Her neyse... Geçelim kitabımızın içeriğine....

    2) Karakterler = "P" Anne, "O" Baba, "H" Büyük Kız, "İ" Küçük Kız... Anneden Başlayalım...

    "P" anne karakteri... tam bir paranoyak. Evham meraklısı, şiir yazmayı ve okumayı beceremeyen şiir ve sinir hastası. Bu hastalığının aslında farkında olan ama hasta değilim diyerek hastanede kalmak istemeyen duygunun Mübtelası. Büyük kızını çocuğu olmuyor diye evlat edindikten sonra küçük kızını doğuran ve bu kızı adına aşağılık kompleksi taşıyan kişilik belası... Ara sıra vicdanıyla hesaba girip onu bile bıktırıyor.... En çarpıcı cümlesi "O kız bu evden gidecek!" haykırışı...

    "O" baba karakteri...Obsesif, zil zurna alkol hastası... Oturacağı koltuğa kaba etini isabet ettiremeyen çünkü muhtemelen mekanda sarhoşluktan bir değil beş koltuk gören edilgen karakter. Kendisinin film karakteri gibi olduğunu fark edememiş bir film düşkünü. Kamera, motor, kayıt... O her zaman az içmiştir. Etrafındaki insanlar abartır aslında. Büyük kızın yegane koruyucusu. En çarpıcı cümlesi "İki kadehle sarhoş mu olunur?" Babacım 20 kadeh olmasın sakın o?

    "H" Büyük kız, abla karakteri... Gerçek ve hayal duygu yükçüsü... Hayatının bir bölümünü öz evlat olarak geçirdikten sonra bir anda üvey olan ve bunun kekremsi tadını ağzı ile yüreğinde hisseden karakter. Hayatına müzik notalarını ve dans figürlerini yayan, becerikli, akıllı, güzel, hayattan ne istediğini az çok bildiği için anne tarafından artık istenmeyen karakter. Sürekli annesinin davranışları üzerinde an be an tahliller yapıp çocukluk hatıralarına inen karakter. En çarpıcı cümlesi "Biliyor musun? Benim çiçeklerimi atmış annem."

    "İ" Küçük kız, öz evlat karakteri... Üzerine söylenecek pek fazla söz olmayan silik karakter. Ortaya koyduğu resim tabloları, tuval ve fırça darbeleri kadar bile yok hükmünde karakter. En çarpıcı tespit "Çok uzaklarda okuyan hayırsız evlat. "

    3) Hikaye... Dağılma nedeni gerçekten saçma bir aile hikayesi işte... 1+4 ve 1 daha eşittir 6 eder. Zaten 4 aile üyesinin sayısı.. Baştaki 1 neden ve sondaki 1 sonuç olabilir. Bu hikayede karakterler hiç bir şekilde bir masa etrafında toplanmıyor, toplanamaz. Bu nedenle sonuç dağılma oluyor. Anne zaten hiç beceremediği "Öfkeli dilimin dolanması, Sesimin boş odada yankılanışı" gibi tarihe geçecek!!! şiirler yazıyor. Baba hayata hep bir kamera hayali ile alkol masasından bakıyor. Büyük kız Mozart 40.senfoni senin Chopinin cenaze marşı benim derken, Çaykovski ile kuğu gölü dansı yapıyor. Ve son olarak silik karakterimiz küçük kız tuvale dokundurduğu fırça darbeleri ile var olmaya çalışıyor. Gülünüyor, ağlanıyor, kızılıyor ama hiç kimse konuşmuyor. Hal böyle olunca dağılmak işten bile olmuyor

    4) "6" nın Sırrı = 1)Sırra İnan 2)Sırrın Ruhuna İnan 3)Sırrın Yazıldığına İnan 4)Sırrın Yol Göstericiliğine İnan 5)Sırrın Ödülüne İnan 6)Sırrın sırrına inan...

    5) Buradaki "Sır" nedir acaba? Benim anladığım "Sır" insanın kendi içsel yolculuğu, yani insanın kendini arayışıdır. "Sır" insanın kendisidir aslında. İnsan... Soru sorma yeteneği sayesinde Dışa vurumculuğu, gerçek üstücülüğü, hayalciliği ve bil umum düşünce aksiyon çeşitlerini keşfeden insan....

    6) Aramak, bulmak.. Sonra tekrar kaybedip aramak ve bulmak yolculuğu... Yani hayat yolculuğu...
    "P" nin ŞİİRLERİ, "O" nun garip FİLM hayalleri, "H" nin MÜZİK ve dans figürleri ve "İ" nin tuval fırça eseri RESİMLERİ ile arayış.. İnsanın kendini arayışının hikayesi... Ciddi ve saçma bir arada. İşte hayattaki bu arayış içinde dağılmış bir ailenin saçma hikayesidir bu kitap. Ben de bu kitabı "6" maddede tahlil etmiş oldum. Sanırım "6" nın "Sırrına" dair bir şeyler buldum. Ve tahlilime ek olarak, "P" anne karakterinin şiirlerinden bir nebze daha iyi olduğunu düşündüğüm kendi şiirimi kondurdum.

    EMEL BOZTAŞ'TAN

    " Biteceğini bildiğim ömrümün hiç bitmeyeceğini sandığım günlerinde..."
    Kitaptan Alıntı
    " Bulacaksın nihayetinde, döneceksin başladığın yere..:"
    Kitaptan Alıntı
    Arkadaşlar, Değerli Yazarımız Emre Karadağ'ın "6" isimli kitabını okudum. Yazarımızın affına sığınarak, yorumumu yapmak istedim. 6, iki kız evlat, anne ve babadan oluşan dört kişilik bir ailenin psikolojisi üzerinden gitmektedir. Böyle sandığınız anda yanıldığınızı hissettirir size. Oysa hayatın tüm döngüsünü içinde barındırır 6.
    6, içerik bakımından bir derya. Okumak, okuduğunu anlamaya çalışmak, okuduğunu ANLAMAK... Anlamak? Anlaşılır bir dili var kitabın. Yalın. Farklı ve denenmemiş bir teknik, DÖNGÜ, SONSUZLUK...
    "ANLAMAK" O kadar derin bir kelime ki... Anladığımızı sandığımız herşeyi bir anda anlamadığımızı bilmek; ya da bildiğimizi sandığımız birşeyi anlayamamış olmak... DÖNGÜ...
    6, müzik, mitoloji, resim, felsefe vb. Gibi pek çok alanı içinde barındırıyor. Bir bakmışsınız:
    - Ölümün tadı dudaklarımda... Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum... Diyerek Mozart karşılar sizi. Eserlerinin tınıları ister istemez kulaklarınızda. Sonra bir bakmışsınız Richard Wagner ile karşılaşırsınız bir sonraki sayfa sokağında, Triston ve İsolde' ye zehirli aşk iksirini yudumlatırken. İlerdeki sayfaların sokakları sizi resim akımlarına götürür. Ekspresyonizm, Sürrealizm, Kübizm, Klasizm... Her akım kendi başlığının altında hissettirir kendini. Kimler yok ki: Pisagor, Arşimet, Einstein, Nietszche, Descartes...
    Sona doğru "Hayatın Anlamını Arayan" başlığı çıktı karşıma. Benim dedim.
    Yazarımız Emre Karadağ , "6 Hakkında" başlıklı yazısında kitabının kurgusu hakkında okuyucuya kilit bilgileri sunuyor. Yerinizde olsam bu kısmı not ederim ve okurken yer yer bu nota göz atarım.

    BURCU BUYUKKIRCALI'DAN

    Ben geldim ve tabi ki Kitap Yorumu ile geldim Emre Karadağ
    Kitap Adı :6
    Karakterler H-P-İ-O

    Kitabın kapağında da yazdığı gibi "Dağılmış bir ailenin SAÇMA (!) öyküsü..
    1+4+1 =6 karmaşası. Alkolik bir baba , paranoya bir anne 3.tekil şahıslardan anlatılan Resim delisi kız kardeş ve kulakta Mozart'in bestelerini hatırlatan bir abla ...
    kitabın adı 6 fakat 7 bölümden oluşuyor. Her bölümde kendi içimde simetrilik bulunurken 6 bölümde birbirinden farklı simetri bulunuyor. Okumak sakin kafa gerektiriyor

    Beni En cok.etkileyen mavi gözleriyle dünyaya bakan kocaman gözlü müzik delisi idi.
    Sadece edebiyattan ibaret olmayan bir kitap. Ruh analizleri derin düşüncelere damlanıza sebep olabilir. Psikoloji , müzik , resim , edebiyat bir bütün.

    BELGİN ŞAHİN'DEN

    *Kitap; 4 kişilik,sorunlu bir ailenin ruhsal bunalimlarini, "6" bölümde anlatmis..Ha bir de 1+4+1=6 eder cümlesi var sürekli tekrarlanan anlatimda..
    *Karakter isimleri yok, her karaktere giriş bölümünde harf verilmis.(H,O,P,İ )..Sanirim yazar bunu okuyucunun bulmasini istemis.
    *Evin evlat edinilen HİSTERİK kizi (H)
    Evin alkolik ve OBSESİF babasi(O)
    Evin hasta ve PARANOYAK annesi(P)
    Evin silik kalmis ve İKİ BOYUTLU kizi (İ)
    ( Giris kismini okuyacaklarin daha iyi algilamasi icin biraz tüyo verdim)
    *Degisik,alisilmisin disinda..Karakter ismi yok(siz bulacaksiniz)..Zaman, mekan yok..Anlatimlar bazen "biz", bazen "ben",bazen "onlar"..
    *Ancak;kitabin genelini okuyunca,yazarin karakterlerin duygularini anlatirken ,ilgi duyduklari sanat dallarini da anlatmasi ve bunu yaparken de bu sanat dallarinin akimlari ve onculerinden de bahsetmesi ilgimi cekti..(Resim, muzik,sinema...)
    Örneğin; HİSTERİ bölümünde;evlat edinilen histerik kizin(H) duygulari klasik muzige duydugu ilgiyle, anlatimda beraberinde, Mozart,Bach...(ve diğerleri)da getirmis oykuye..Ya da;
    İKİ BOYUTLU İNSAN bölümünde, evin adeta iki boyutlu silik öz kızı (İ) nin duygulari onu ilgi duydugu resim sanati ile anlatilmis..(Sürrealizm,Kübizm..ve diger..)
    *SONUC OLARAK ;
    Bence anlatigim teknigi ve kurgu biraz karmasik gorunse de kitap, okuyucusunu düsünmeye, analiz e cagiriyor..Sıradısı..
    Uzun seneler analiz yapma yorgunlugunu tasiyan ben ( meslegimden dolayı) bu sefer zevkle yoruldum
    *Dümdüz bir hikaye olmamasi kitaba deger katmis bence..
    Yazarimizin emeğine ve kalemine sağlik..

    NİLGÜN ÖZER'DEN

    Alışılagelmişin dışında farklı bir kitap okumak isteyenlerin düşünmeden alıp okuması gereken ilginç bir kitap Emre Karadağ'ın " 6 " kitabı.

    Kitabi anlatım tekniği ve edebi açıdan yorumlayacak kadar birikim sahibi olmadigim için o konuya girmeyeceğim bile.

    Kitapta bahsi geçen karakterlerin isimleri belirtilmemiş.
    Anne, baba ve iki kız çocuğundan oluşan aykırı, dağılmış dört kisilik bir aile...
    Ailenin her biri farklı psikolojik rahatsızlığı olan kişiler.

    *Histerik , evlatlık alınmış kız çocuğu
    *Paranoyak bir anne
    *Obsesif bir baba
    * ikinci boyutlu insan bölümünde daha detaylı karşımıza çıkan evin küçük kızı.

    Karakterlerin içsel, vicdanı hesaplaşması ... Farklı sanat dallarına ait terimler ve göndermeler anlatıma hareketlilik katıyor ve merak uyandırıyor.

    Koyu renkle belirginleştirilmiş cümleler , karakterlerin psikolojik rahatsızlıklarının özelliklerini, belirtilerini vurgulamak için kullanılmış sanırım.

    Teşekkürler sevgili Emre Karadağ kalemine, emeğine sağlık.

    GÜLŞEN GÜNEŞ'DEN

    6
    Bir okudum bitti deyip tek avazda yorumlanmasi güç bir eser.
    İcinde barındırdığı 4 karekterden ic sesimize uzanan devasa bir yolculuk.
    Bazen hasta oluyorsun bazen sarhos bazen öfkeden kan kusuyorsun bazense yanlizca yapayalnız.
    Bir uçtan bir diğerine yol alirken her karekterde kendine rast geliyorsun mutlaka.Ustelik bunları yaparken hep arkada sanatsal bir fonla adimliyor oluyorsun.
    Her bölümde rastladığın şey,bir bilinmeyeni sorgularken düşüncelerini saçma ötesine kadar varıp Ne Ne icin Ne kadarlarla öyküye yeniden dalıyorsun.
    Son olarak üsluplardaki ikilemler başta belirtmeliyim ki ömrümü yemisti ama her vurgu içime seslenişte etkenmiş.
    Sandığım dan fazla büyüsundeyim şu an. Olağanüstü döngüyle derinlerime uzandığı için kendisine ne kadar teşekkür etsem az Emre Karadağ ‘in.
    Elime gectiginden beridir neden okumadim erteledim diye de oturup sorgular şimdi kendimi beynim ((:
    Hersey icin burda olduğum icin kitap icin seni tanıdığım için.....
    Minnetarim Emre bey

    BAŞAK DOĞRUYOL'DAN

    6 Bitti mi?Bitti gibi mi yaptı?
    Delirmeye hazır mısınız?Saçma bir öyküye dalıp kendinizi kaybetmeye,bir solukta okumak istedikçe bitmesin diye sayfalarla bakışmaya ve zaten iflah olmaz bir deli iseniz derecenizi yükseltip huninizi büyütmeye... ;) Hazır mısınız?
    Evet sevgili Emre Karadağ'ın kitabı 6 ile tanışmaya çok hevesli iken veda etmeye niyetli değilim.
    Uzun bir yorum yapıp sizleri sıkmak istemem ama birkaç kelam etmeden bu kitabı okudum diye geçiştirmek de istemem.
    Saçmalıklarla dolu bir kitap. Ciddiyim.Saçma olduğu kadar çarpıcı,realist,sarsıtıcı,oturduğunuz yerden şöyle bir sallayıcı.
    Edebiyatı hiçbir zaman salt bağımsız bir sanat olarak görmedim.Sanatın her dalının birbiri ile bağlantılı olduğuna inanlardanım.
    Bu kitapta edebiyat,felsefe,müzik,resim,tiyatro,sinema.Hepsi var!Günlük hayatın realitesi,gerçek olmayacak kadar hayali kuramlar bir o kadar da kendinizi,ailenizi,seni,beni,onu,bizi bulabileceğiniz bir kitap!Uzun süre etkisi altında kalacağınızdan eminim
    Herkes okusun mu?Bence herkes okumasın.Kendine güvenmeyen ve 6 zamanı gelmeyen okumasın.Hazır olunmadan okunmayacak bir kitap.
    Derli toplu,aşk dolu,sakin bir kitap arıyorsanız da okumayın.
    6' yı sanırım kıskanıyorum ve kimse okumasın istiyorum :) Nacizane yorumuma göz gezdirirken size bir de arka fon müziği ayarladım.Malum 6 klasik müzik olmadan olmuyor ;)

    ASLAN NAZ'DAN

    Bir düşünün, her hangi bir konu için;
    “Aa öyle olduğunu hiç fark etmemiştim.” dediniz mi hiç?
    “Yaa öyle miymiş, hiç farkında değilim.” dediğiniz oldu mu?
    Peki ya “Bunca zamandır önünden geçiyorum şimdi fark ettim.” dediniz mi?
    Fark: ayırım demektir temel anlamda.Farklı olmak ise temel anlamdakinden kendini ayırmaktır.Ben farklı olmayı orijinallikle aynı anlamda kullanmaya çalışıyorum.Yani hiç kimsenin yapmadığını yapmak tek olmak, örnek olmak gibi.
    Emre Karadağ 6 da kendi deyimine göre saçma sapan hikayelerde farkı yakalamış.Farkı öyle bir yakalamış ki olayları bazen tualler üzerine resmetmiş, bazen de diojene somuş ne aradığını.Darvinle resmetmiş insanın nerden geldiğini, ha maymunu da ihmal etmemiş.Cenneti cehennemi ayağınıza getirmiş siz zahmete katlanmayın diye.Tanı ve tedavi de 6 da.Her kesimin bir parçası sayfalarda gizlenmiş bu gizi keşfetmek okuyucuya kalmış bir anlamda.
    6’nın ne anlama geldiğini de merak ediyorsanız 111. Sayfaya kadar sabretmeniz gerekecek.

    Sevgili Emre Karadağ; başarıyı yeni söylem ve farklarda yakalaman dilek ve temennilerimle.

    KAMİLE ÖZTEMEL'DEN

    SİNDİRE SİNDİRE OKUDUM VE BİTİRDİM...
    Öncelikle Yazar Emre Karadağ 'ın kalemine yüreğine sağlık.Tebriklerimi sunarım...
    Böyle bir kitabı yazmak gerçekten cesaret ister.Bana göre çok büyük bir başarı
    Gönül rahatlığıyla okunmasını tavsiye ederim...
    Şimdi 7 Bölümden oluşan kitaptan anladıklarımı bölüm bölüm kısaca özetleyeyim ;
    NEVROZ BÖLÜMÜ ; Anladığım kadarıyla iyi niyetle başlanmış bir evliliğin , sonradan babanın ilgisizliği ve annenin ( iletişimsizlikten ve içine kapanmasından ) Paranoya hastası olması sebebiyle huzursuz ve kopuk bir aileye dönüşmüştür..
    HİSTERİ BÖLÜMÜ ; Öyle bir ortamda hastalıklı bir ruh haliyle yetişen evlatlık kız kendi kafasından kendine göre bir dünya kurmuş orada yaşıyor...
    PARANOYA BÖLÜMÜ ; Annenin kendi iç dünyasındaki kendisiyle ve yaşadıkları ile çekişmesi...
    OBSESYON BÖLÜMÜ ; Babanın kendi hayal dünyasında kurguladığı sahnelerde yaşaması...
    İKİ BOYUTLU İNSAN ; Böyle bir ortamda büyümüş bir kızın ablasından etkilenerek gölgesi altındaki silik hayatı...
    HAYATIN ANLAMINI ARAYAN BÖLÜMÜ ; Yazarın , kainatın var olma sebebini tüm varlıkları konuşturarak araştırması...
    7 BÖLÜMÜ ; Sürekli 4 Kapıdan bahsedilen bir bölüm.
    İlk kapı ; insanın doğumu
    İkinci kapı ; Çocukluk ve gençlik çağı
    Üçüncü kapı ; Orta yaş ve yaşlılık çağı
    Dördüncü kapı ; Ölümün kapısı

    ÜLKÜ UZUNOĞLU ÜNSAL'DAN

    BİR KİTAP/BİR YORUM

    Enteresan bir kitap "6"... . Dağılmış bir ailenin "saçma" öyküsü... Kapaktaki bu cümle, okurun kitapla tanışma cümlesi... SAÇMA sözcüğü tırnak içine alınmış... Nedenini merak ediyor ve kitap boyunca bir SAÇMALIK'la karşılaşacağını sanıyor insan. Fakat kastedilen şeyin; "saçmalık" değil, yazarın 110 sayfalık bir kitapta, dört kişilik bir ailenin ayrı ayrı her bireyinin his ve düşünce dünyası üzerinden ne kadar çok ve birbirinden farklı bilgi, fikir, tesbit, duygu, bakış açısı ve yorum SAÇMA'yı başarmış olması demek olduğunu anlıyorsunuz.
    Bu dört kişi, fonda sanatın dört dalının kullanıldığı bir kurgu içinde anlatılıyor. Ailenin nevrotik annesini ŞİİR, obsesif/alkolik babasını SİNEMA, histerik ablasını (evlatlık) KLASİK MÜZİK, ezik/silik kızkardeşini RESİM sanatı ile harmanlanmış bölümlerle tanıyoruz. Bu ailede herkes en az bir kişiyle sorun yaşıyor, herkes sadece bir kişiyi seviyor, herkes en az bir kişiden nefret ediyor, herkesin kendi öz benliğinde hasarlı bir yön var ve herkesin hayatına, bir şekilde 6 rakamı uğruyor.
    Okunması kolay bir kitap değil "6"... Emre KARADAĞ, kitabı yazarken verdiği emeğin karşılığında, okuyucudan da belli bir efor sarfetmesini istemiş olmalı. Belki de bu yüzden "6 Hakkında" başlığı altındaki notlarını en başa değil, en sona yazmış. (Kitabı okuyacak olanlar ilk önce bu kısmı okusun, bu da yorumumu okuyanlara benden küçük bir tüyo olsun, aramızda kalsın, Emre Karadağ duymasın)
    Şimdi "6" hakkındaki izlenimlerimi ve itiraflarımı 6 maddede toplamam gerekirse:
    1. Bu kitabı okuduğum süre içinde başka 6 adet kitabı bitirebilirdim.
    2. Sadece bu kitabı okumak, 6 kitap birden okumuş olmak kadar yorucu ama bir o kadar da doyurucuydu.
    3. Kitaptaki 6 bölümden ayrı ayrı 6 kitap da yazılabilir diye düşünüyorum.
    4. Her bölümde geçen 1+4+1=6 işleminin sırrını çözmekle uğraşan bilinçaltım yüzünden bir önceki sayfaya çokça geri dönüşler yaptım.O matematiksel ifade, okurken bilince çelme takıyor ve tökezlememek mümkün değil...
    5. Kitabı ilk okuyuşumdaki ANLAMA düzeyime 10 üzerinden 6 veriyorum
    6. Bu yüzden 6'yı, 6 ay sonra tekrar okuyacağım (İnşallah). Çünkü bunu hakediyor ve tekrar okuduğumda iki değil, üç değil... kitabın altı kapısını da açmayı başarırım ve anlama notumu yükseltebilirim diye umuyorum.
    Benim açımdan farklı bir okuma deneyimiydi. Bu özel kitap için Sn. Emre KARADAĞ'ın kalemine sağlık. Zihninin sınırlarını zorlamaktan ve tekdüze bir okumanın ötesine geçmekten hoşlanan kitapseverlere tavsiye edilir.
  • Ülke yönetirken senden bekleneni yap.
    Savaşı beklenmeyeni yaparak kazan.
    Hiçbir şey yapmadan kontrol et dünyayı.

    Nereden mi biliyorum?

    Buradan;

    Dünyada ne kadar kısıtlama ve yasak olursa
    O kadar yoksullaşır insanlar
    Ülkede ne kadar uzman varsa
    İşler o kadar içinden çıkılmaz olur

    Becerikliler ne kadar cin fikirliyse
    İcatları o kadar korkunçtur.
    Ne kadar yüksek sesle bağırılırsa kanun ve düzen diye
    O kadar çoğalır hırsızlar ve dolandırıcılar

    O yüzden bilge önder der ki;

    Ben bir şey yapmazsam insanlar başlarının çaresine bakarlar.
    Ben sessizliği severim, insanlar adaleti kendileri bulurlar
    Ben iş yapmazsam, insanların işleri rast gider.
    Benim arzularım olmazsa, insanlar yontulmamış ağaç olur

    Lao Tzu’nun Taoizm’in temel eseri olarak kabul edilen eseri Tao Te Ching, metaforlarla dolu anlam dünyasıyla okuyanı kendisini aramaya davet eder. Her okur kendi kendine oluşturduğu sorular ışığında bu metne yaklaşabilir. Her metin okurunun sorularıyla açılır ve kat kat anlam dünyalarını meraklı gözlere sunar. Hayatın anlamı, dünyanın varlığı, insanın ne olduğu, nereden gelip nereye gitmekte olduğumuz gibi ontolojik dertleri olmamış kişiler için bu tür metinler şiirsel söylemler olmaları yorumundan öteye gidemezler genelde. Tao Te Ching’de beni cezbeden en belirgin kıvrımlardan biri, sadece insan ruhunun yolculuğuna değil, onun sosyolojik ve politik bir varlık olarak dünya sahnesindeki konumuna dair söyledikleri oldu…

    Aristoteles, insanın konuşan bir hayvan olmasından hareketle onun toplumsallığına ve politik varlığına vurgu yapmış ve insanı düşünen, toplumsal ve politik bir varlık olarak tanımlamıştır. İnsanı diğer varlıklardan ayıran şey, konuşma ve düşünme yetisidir. Bu yetiler, başkası olmadan yaşayamayan insan doğasının narinliğini, güce ve yeni olanaklara doğru yöneltir. Başkası olmadan yaşayamıyorum ama başkası varken de yaşamam güçleşiyor. Benim arzularım ve özgürlük alanımla başkasının arzuları ve özgürlük alanı kesiştiğinde mutsuzluk, ihlal, şiddet, dünya sahnesinde acımasız boyutlara varıyor. Adaletsizlik, haksızlık, eşitsizlik gibi kişisel ya da kolektif acıların çaresi kendi eliyle yarattığı politik sistemler gibi görülmüştür. Belki bir tek anarşistler (efendisizler) bunun dışında tutulabilir. Devlet ve onun kurumları olmadan da yaşanabileceğini, hatta devletin insan doğasına zarar verdiğini söyleyen Anarşizm’in ahlaki ve politik söylemlerine Taoism, Zen Budizm, Beatnik Zen bağlamında ayrıca bakılabilir.

    Alıntıladığım metin, Ursula K. Le Guin’in de yorumuyla sosyopolitik anlamını buluyor. Kendisini bir Taocu olarak tanımlayan Le Guin, yıllar evvel kaleme aldığı Mülksüzler (The Dispossessed) adlı romanında kurduğu Odocu Anarşist dünya ile Taoist eğilimlerini belirtmişti. Yukarıdaki şiirle ilgili şu yorumları yapmış Le Guin;

    Wu Wei, yapmamak, eylemsizlik kavramının merkezindeki düşüncenin güçlü bir politik ifadesi bu bölüm. Benim korkunç dediğim şey, kelime anlamıyla ‘yeni’. Yeni gariptir, garipse tekinsizdir. Yeni kötüdür. (Lao Tzu, değiştirmeye, özellikle ilerleme adına değiştirmeye derinden, kesinlikle karşıdır. Iowa’lı bir çiftçi bile delişmen kalır yanında) Tam olarak anti-entelektüel olduğunu düşünmüyorum ama zekanın çoğu kullanımının kötücül olduğuna ve geliştirme planlarının hepsinin felaketle sonuçlanacağına inanır. Gene de karamsar değildir. Hiçbir karamsar, insanların başlarının çaresine bakabileceklerini ve kendi başlarına gelişebileceklerini söylemez. Anarşistten karamsar olmaz.

    Modern Postmodern Geriliminde İnanç Sistemleri ve Seküler Toplum

    Seküler düşünce için, John Locke’un Tabula Rasa yani insan zihni boş bir levhadır diyerek muştuladığı empirizm[3], elverişli bir metafizik ve felsefi antropoloji sunuyordu. Eğer insanın zihnini boş bir levhadan ibaret görürsek, Hıristiyanlığın insanlığa yüklemeye çalıştığı ilk günah fikrinden arınmış oluruz. Yani insan günahsız bir hale gelir. Bu da bizi ahlaken arınma ihtiyacı yüzünden inanmaya meyletmekten kurtarır. Bu hayat bir tecrübeyse bu hayatı kendim yorumlayabilir ve kendi tecrübelerimle onu işleyebilirim; Demek ki tanrı bana bu iradeyi vermiştir şeklinde bir yoruma meylederim. Bu fikirler, seküler düşüncenin tomurcuklarıdır, diyebiliriz. J.Bentham’ın faydacılığı da on dokuzuncu yüzyıl İngiltere’sinin egemen ideolojisine köşe taşı olmuştu. “Herkes istediği görüşe inanır”, “Hepimiz aynı şeyi düşünseydik dünya tuhaf olurdu”, “Dünyada çeşit çeşit insan var” gibi pub bilgelikleri bu etkinin gayri resmi tanığı olmuştu. Bütün bu olup bitenlerin altı çizilmesi gereken bir kavşağı vardı; Modern çağda filozofların tanrısıyla kitlerin tanrısı, birbirinden tehlikeli düzeyde farklı varlıklardı.

    Tanrı büyük bir zekâ ve akılsal bir varlıksa, insanda da bir katre akıl olduğuna göre onun bilgisine, doğru düşünmeyle ulaşmak mümkün olabilir. Tanrı bizi yaratırken, ona akılla ulaşabilme yetisiyle donatmıştır. Böyle bir rasyonalist idealizm, her insanı tanrıya ulaşabilme yetisi konusunda eşitler. İdealistlerin de silah doğrulttuğu yer aslında din ya da kutsal değil, ruhban sınıftır, diyebiliriz. Alman idealizmine göre mitoloji felsefileşmek, felsefe de duyulara hitap edebilmek için mitolojileşmek zorundaydı. Habermas’ın ifadesiyle “Sanat yeni bir mitoloji formunda karakterini yeniden kazanacaktır.” Hölderlin ise parçalanmış bir toplumu birleştirmek için ortak bir mitoloji ihtiyacını sürekli vurgular.[4] Felsefeyle mitolojinin evliliği, aklı sıradan insanların dünyasına taşır. Şair ya da filozofa seküler rahip statüsü verilir. Sanat ya da mitoloji kutsal birer ayinler dizgesine dönüşür. Görüldüğü gibi dini itibarsızlaştıran sistem kitleyi birleştirmek için yeni semboller yaratmaktadır. Şamanizm, Budizm, Taoizm, Yoga, Tha Chi, Feng Shui, Astroloji gibi alanlar, seküler modern toplumlar için yeniden keşfedilecek gizemli ve birleştirici ikonlar olmuşlardır.

    Romantizm ve Mistisizim

    “Parlak yıldız, keşke ben de senin gibi sabit ve değişmez
    olabilsem,
    yalnız ihtişam içinde değil, geceleyin havada asılı
    ve izlesem, sonsuz göz kapaklarıyla
    doğanın dayanıklı- uykusuz münzevisi gibi

    hareketli sularda, saf abdest (takdis) ile görevli papaz gibi
    dünyan insan kıyılarının etrafını sarar
    ya da yeni düşmüş-yumuşak maskesine bakar
    dağlar ve kırlar üzerindeki karın
    hayır -hala sadık (sabit) ve hala değişmez
    benim sadık aşkımın olgunlaşan memesinin üzerindeki
    yastık
    sonsuza dek yumuşakça şişmesi ve düşmesini hissetmek
    için
    tatlı bir huzursuzluk içinde uyanık
    yine de hala onun yumuşak nefes alışını duymak
    ve böylece yaşamak ya da ölmeye yatmak.

    John Keats

    Aslında şairler, imgelerin ve aşkın aurasında tanrıyı ararlar, dersem ileri gitmiş olur muyum? “Her yerde mutluluğu ararız ve bulabileceğimiz ancak sonlu şeylerdir” der Novalis. Romantizmin her çehresinde sonsuzu arayan, özünde dinsel bir çaba varlığını korur. Buradaki arzu, koşulsuz olana yani mutlağa duyulan hasrettir. Sanat bu arzunun inceltilmesi ya da yüceltilmesi gibi yorumlanabilir. Ruhu ve tutkuyu teskin eder. Romantikler için varoluş düşünceye indirgenemez, gerçeklikle ilişkimiz düşünceyle değil duyguyla kurulur ve inançlarımız bilgimizin temelidir. Romantiklere göre uygarlık ve bilinç insanlığı doğadan koparmıştır. Kayıp cenneti geri kazanma konusunda idealistler kadar umutlu değillerdir. Tanrısallığa imgelem vasıtasıyla ulaşan şair için imgelem, inayetin seküler bir formudur. Coleridge’e göre imgelem, zıtlıkları uzlaştıran ve çelişkileri çözen şeydir. Novalis, tüm güçlerimizin ve melekelerimizin ondan çıkarılabilir olduğunu düşünür. William Blake için imgelem, insan varoluşunun yegâne sahici halidir. İmgelem, dünyanın şeyleşmesini tersine döndürür ve ölüyü diriltir.[5]

    İmgelemde hem Freud’un ‘Tanatos’undan hem de Lacan’ın ‘Gerçek’ inden bir şeyler vardır. Mesela Wordsworth’ un imgelemi bizi olduğumuz yerden fırlatıp atar, sıkıca tutunduğumuz bağlarımızdan koparır ve terk edilmiş bir halde bırakır. Wordsworth’ün şu dizelerine bakalım;

    “Kendi ruhlarımızla tanrılaşırız;
    biz şairler gençliğimizde
    mutluluk içinde başlarız işimize;
    ama sonunda ümitsizlik ve çıldırma gelir”

    Romantik şair, gerçek yuvamızın dünyada değil ebediyette olduğunu hatırlatırken aynı zamanda ilahiliğin ihsanına olduğu kadar dehşetine de sahiptir. Romantik düşüncede dünyayı hiçe sayma dürtüsüyle onu dönüştürme arzusu arasında bir gerilim baştan beri vardı tıpkı dinde olduğu gibi. Romantiklerin içinde döndükleri fasit daire biraz da bu olmuştur. Romantikleri seküler kılan ama sekülerizmin dışına da atan şey, bu fasit dairede sıkışıp kalmış olmalarıdır. Yazının başında Tao Te Ching’den bir alıntıya yer vermiştim. Zen Meselleri, Mesnevi, İbn-i Arabi ve daha niceleri Batı düşüncesi ve edebiyatının romantik şairleriyle; W.Blake, Coleridge, O. Wilde, Borges, H.Cibran gibi ortak bir auranın içinden seslenirler. Adlar değişse de estetik değerin ateşini harlayan hemen her zaman aynı kayıp duygusudur. Romantikler ve mistikler için insanı bu kaybı aramaya ve telafi etmeye iten sebep sadece tanrı ya da öte alem korkusu değildir… Onlar bütün bu olup bitenlerin ardındaki anlamın peşine düşerler. Bu hiçte öyle analitik, bilimsel bir merak değildir. Çoğunlukla endişe ve yas hissiyle yönelinen bir imge arayışıdır…

    Tanrı Öldü mü?

    Kimi aydınlanma düşünürleri için din bir yanılgıdır. Zaman zaman işe yarayan bir yanılgı olsa da. Romantizm için de dinde mistik kabuğu soyulup atılması gerekenmuazzam hakikatler vardır. Marx, Nietzsche ve Freud için din dikkatle yorumlanması gereken bir sendromdur. Belki de belirleyici kırılma anı Nietzsche’yle gelir. O ilk gerçek ateist olduğunu iddia eder. Kuşkusuz ondan önce de bolca inançsız insan vardır fakat tanrının ölümünün dehşet verici ya da ilham verici sonuçlarıyla herkesten önce yüzleşen Nietzsche’dir. Akıl, kültür, sanat, geist, imgelem, insanlık, devlet, halk, toplum ya da bir başka sahte vekil tanrının boşluğunu doldurduğu müddetçe yüce varlık tam olarak ölmüş sayılamaz. Ölüm döşeğinde olabilir fakat işlerini şu ya da bu elçiye devretmiştir.[6]

    Nietzsche adeta modernizmin ideolojilerini ya da Marks’ın hayaleti diyebileceğimiz ideoloji hayaletini haber verir gibidir. Eagleton, modernizmin perspektifinden, modern ve postmodern hayatın içinde tanrı imgesinin girdiği biçimlerden sıkça söz ediyor; “İnsan ta kendisi olan ürkütücü uçurumu dolduran bir fetiştir. İnkâr ettiği tanrının hakiki bir imgesidir artık”[7]. Ne kadar uygarlaşsak da tatmin olamıyoruz. Uygarlaşma sürecinde tuhaf biçimde kendini fesheden bir şeyler var. Feda edilen bir şeyler… İşte tam da bu şeyler uygarlığın huzursuzluğudur. Tanrının ölümünü bir travma, bir ıstırap olarak deneyimleyen modernizmin ardından postmodernizm bunu hissetmez bile.

    Wall Strett’in bir sonu olabileceğini havsalası almayanlar Kabala’ ya inanmak için biçilmiş kaftanlardır. Scientology’nin, ambalajlı sufizmin, hazır giyim okültizminin ve servise hazır meditasyonun ultra zenginler arasında rağbet gören birer boş zaman eğlencesi olması ya da Hollywood’ un yüzünü Hinduizm’e dönmesi şaşırtıcı gelmez. [8]

    Batı kapitalizmi sekülerizmle birlikte köktendinciliğin de doğumuna yardımcı olmuştur. Önce tanrıyı katletmiştir sonrada yağmacı siyasetinden darbe yemiş hissedenler için bir sığınak olarak tanrıyı diriltmeye yataklık etmektedir. Geç kapitalizm, toplumsal anlam dünyasını zaafa uğratmış, kültür kan kaybından can çekişmektedir. New Age dinlerin hızla akabildiği manevi boşluk işte budur.

    Mistisizm ve Başkaldırı

    Tanrının içkin varlığına dair yorum, kendim dediğim varlığımın başkası dediğim varlıkla ortak bir doğanın ve karşılıklı belirlenimin ürünü olduğumuza dair inançtır. Başkasını kendi varlığımın bir uzantısı, başka bir varyasyonu olarak görmekten kaçındığımda politikada bölünmüşlük, hükümetin ya da devletin halktan kopukluğu biçiminde kendini gösterir. Demokrasilerde de (kendi kendilerini yönettiklerini sanan toplumlarda) durum böyledir. İnsanlar içsel bir dönüşüm geçirmedikleri sürece siyasi teori ve pratikler toplumlara mutluluk ve refah getirebilirler mi? İnsanlar duyarlılıkla bir arada yaşamayı beceremedikleri zaman devletler yaratırlar ve devletler bizim bir arada yaşamamızı sağlamak için değil, ayrıştırmanın sürekliliği için çalışır gibidirler. Zira kendi ontolojik bütünlükleri tam da buradan; halkların bölünmüş, parçalanmış ve manipüle edilmiş arzularından kuvvet alır.

    İktidar arzusunun psikanalitik kökenlerine bakılırsa, insanın yeryüzünde bir türlü huzuru ve tatmini bulamamış olmasıyla ilgili bir sapması olduğunu görebiliriz. Libidinal enerji bizi hayatta tutmak için yok etmeye götürdüğü gibi, yok etme gücünü elinde bulundurmanın hazzına da bağımlı kılabilir. İnsan yavrusu hem Freudyen hem de Lacancı yorumlarla narsistik bir kurbandır. Sevilmeye duyduğumuz açlık bizi başkasını sevmekten uzaklaştırır. Kim ve ne olduğumu bilmeden, nerede ve neden var olduğumu da anlamadan tıpkı Heidegger’in dediği gibi ‘’kendimi bu dünyaya fırlatılmış ve yaşar halde bulduğum’’ için varlığıma bir anlam bulma telaşına düşerim. Anlamı sadece yeryüzü yaşantısında; başarı, mülkiyet gibi ilişkilerim üzerinden tesis etmeye çalışırım. Yüzyıllardır muktedirlerin görevi de bu arzuları beslemek, kamçılamak, yer yer de tatmin etmek olmuştur zaten.

    Tanrının tek olduğu, aşkın ve ulaşılamaz olduğu bir evren tasarımı, eşitsizliğin meşrulaştırılması için her zaman iyi bir fırsat olmuştur. Tanrının seçtiği ruhbanlar, ondan vekalet alan krallar, ahlak ve politika dersleri veren veliler, siyasi erke hizmet etmişlerdir. Tanrının içkin tasarımı ise (En el Hak, Sen O’sun, Tat Twam Asi) ki bütün mistik, ezoterik ontolojiyi buna dahil edebiliriz, siyasi gücü elinde bulunduranların rahatsız olup, görmezden geldikleri ya da kovuşturdukları bir anlayıştır. Tanrı benim içimdeyse ve senin de içindeyse o zaman ikimizi birbirimizden ayırabilecek eşitsizlikler de yok olur…

    Tarih boyunca her coğrafyada kendini farklı hikayelerle gösteren zalimliklere, adalet duygusunun sarsıldığı her olayda kamusal vicdanla harekete geçen başkaldırıların, hayatın mistik yorumlarından uzağa düşmediğini görmeliyiz. Yeryüzü yaşamından elini eteğini çekip bir manastıra kapanan dervişin de yeri geldiğinde bir bidon benzini bedenine döküp kendini ateşe verdiğini hatırlayalım.[9]İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Budist metinler özellikle barışçıl temaları nedeniyle yaygınlaşmış ve Vietnam Savaşı’na karşı olan toplumsal hareketlerde yoga, meditasyon yönüyle büyük ilgi görmüştür

    68 Baharı’nın mimarları Lettrist ve Sitüasyonist hareketlerin merkezileşen ve insan doğasını bozan, onu tutsak eden toplumsal yapıya getirdiği eleştiri bir yanıyla son derece naif, barışçıl, renkli ve sanat dolu bir dışavurumdu. Çiçek çocuklar, parklarda yoga ve meditasyon yapıyor, NO WAR, MAKE A LOVE ! sloganları atıyorlardı.

    Bora Ercan’ın aktardığına göre, Vietnam bağımsızlığının mimarlarından efsanevi önder Ho Chi Minh hakkında şöyle bir anlatı var;[11] Bir militan, örgütlemek için gittiği küçük bir köyden geri döner ve lidere ‘’O köyde geri kafalı Budistler zamanlarını meditasyonla geçirmekteler’’ der. Ho Chi Minh ise ona ‘’Geri dön ve sen de onlarla beraber meditasyona otur’’ yanıtını verir.

    O halde yogik felsefe bireyin içsel gücünü keşfederken toplumsal bağlarını da görmesini ve vicdani sorumluluğunu almasını söyler. Haksızlıklar ve zulümler bir yogi için ‘’olan iyidir’’ mottosuyla kafasını mabete gömerek yok sayabileceği meseleler değildir. Savunma sporlarının çoğunda temel felsefe, yogik bir temele dayanır. Saldıranın gücünü ona iade eden bir direnç sporu gibi yorumlanır hayat…

    Şehrin merkezinde bir bomba patladığında, radikal dini gruplar sınırları terörize edip, en korkunç suçları işleyerek insanları katlettiğinde politik varlığını inkar etmek, sessiz kalmak, sorumluluk almamak sadece belirli bir süre için mümkün görünür. Yıllar evvel Ulus Baker, ‘’Vicdan tanrının son sığınağıdır’’ demişti. İçinde tanrının varlığına inanan ya da vicdanını kendine tanrı belleyen her insan er geç politik varlığının sorumluluklarıyla yüzleşir. Hint Mitolojisinin efsane metinlerinden biri olan Bhagavad Gita (Tanrının Ezgisi) kişinin toplumsal rolüne dair altı çizilecek verilerle doludur. Savaş alanında düşmanlarını öldürmek için okunu atmayı reddeden Arcuna ile Tanrı Krishna arasında geçen diyalogdan oluşur metin. Büyük Mahabharata destanının bir bölümüdür aslında Bhagavad Gita… Krishna en sonunda Arcuna’yı okunu atarak savaşa başlatmaya ikna eder. Kişi rolüyle özdeşlemeden, düşman görünenin de bir rolü olduğunu bilerek, ondan nefret etmeden ama yine tarihsel bir dönüm olarak savaşması gerekiyorsa savaşacak, ölmesi gerekiyorsa ölecektir. Hepimizin bildiği bir hikayeyi hatırlayalım; Savaş alanında bir gün Hz Ali, kılıcı çektiği düşmanı kendisine tükürünce onu öldürmez çünkü düşmanına sinirlenmiştir. Öfkeden doğan eylem, nefs olacağı için öldürme eyleminin kendisi artık kirlenecektir.

    Bu dünya bir pencere ve sırası gelen bakıp gidecekse, düşmanın da sırası gelmiş bir başkası olduğunu hatırlamak, hayat olaylarını fazlasıyla ciddiye alarak kalplerimizin katılaşmasını engelleyebilir. Halil Cibran ‘’Ermiş’’ adlı muhteşem eserinde; ‘’Yaralayan yaraladığının kurbanıdır’’ demişti. Bu gibi cümleler kapalı ya da şiirsel metaforlar gibi görünebilir. Peki, hayatın bir insan icadı olan ‘’Dil’’ ile anlaşılabileceğini kim söyleyebilir? Şiirsel dil, görünmeyenin sesine kulak kabartır. Filozoflar ve şairler başka çareleri olmadığından metaforlarla konuşurlar. Zen edebiyatının hemen her türünde, hikayelerde şiirlerde ve haikularda dile gelen gerçekliğin anlaşılmasındaki güçlük, zihnin mantık arayan ve kuran doğasından kaynaklanır. Tanrının ya da tanrıların, hakikatin ya da sonsuzluğun, mutlağın ya da substratumun doğasını bizler nasıl bir dil ile anlama yeteneğine sahip olabiliriz? Kendisi sonsuz olmayan bir şey, kendisi mutlak olmayan bir şey, sonlu varlığının bir uzvu olan ‘’dil’’ ile neyi ne kadar anlar ve aktarabilir?

    Wittgenstein, Tractatus’u yazdığında felsefenin dil problemlerinden daha fazla bir şey olmadığını söylemişti. 20. yy’ın Neopozitivistleri, zihnin bir oyun alanı olarak gördükleri felsefenin hakikate dair yeni ve ikna edici hiçbir şey söyleyemeyeceğini savundular. Tractatus’da şöyle yazdı Wittgenstein; Bir tümce, bir şeyin ancak nasıl olduğunu söyleyebilir, ne olduğunu değil.[12]ya da şöyle; Bir olgu bağlamının düşünülür olması şu demektir; Biz onun bir tasarımını kurabiliriz. Bir zamanlar tanrının her şeyi yaratabileceği, yalnızca mantık yasalarına aykırı bir şeyi yaratamayacağı söylenirdi-çünkü ‘’Mantıksız’’ bir dünyanın neye benzediğini söyleyemeyiz.

    Zen şairi Issa şöyle diyor;

    Sabah çiyinin incileri

    Onların her bir tanesinde

    Kendi evimi görüyorum.

    Bu şiir bende, zihnimin ötesinde, konumsuz alana dokunuyor. Bu alanın kapısı herkese açık elbette, yeterince sessiz kalındığında girilebiliyor. Zihnin bir maymun gibi oradan oraya zıplayan hareketlerini görüp ona ayak uydurmaktan vazgeçmek yeni bir alan açıyor. Yersiz yurtsuz, konumsuz, tanımsız, aitsiz bir çiy tanesi…

    Buraya kadar çok şey söyledik birçoğunu da söyleyemedik. Okumak, sorgulamak, yazmak da zihnin faaliyetleri ve anlamak için ona ihtiyacımız var. Kelimeler olmadan düşünmek çok zor. Düşünmeden yaşamak da öyle… Sokrates, ‘’Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez’’ demiş ve halk oylamasıyla idama mahkum edilmişti. Hannah Arendt II. Dünya Savaşında Nazilerin elinden son anda kurtularak Amerika’ya sığınan bir filozoftu; Yaşadıklarımız (eylemlerimiz) üzerine düşünmekten daha önemli bir şey yoktur, demişti. Bize araç olarak verilen yetileri kullanırken bulduğumuz bir gerçekliğin geçici bir yanılsama olabileceğini de düşünmek (irdelemek) gerekiyor. İbn-Arabi’nin Fusus ül Hikem’inde[14] Hüve La Hüve (Hem o Hem o değil) cümlesinden hareketle Zen mesellerinde sıkça vurgulanan ve ikili mantığı aşan varoluşun doğasına göndermelerle doludur. Çünkü bir şey ne o’dur ne de o değildir. Hem o’ dur hem o değildir zira her an her şey ötekine dönüşmektedir.

    Mevlana, ‘’Ham pişmişten anlamaz, söz kısa kesilmeli vesselam’’ derken, dilin çaresizliğine de göndermede bulunmuş gibidir. Wittgenstein da Rumi ile aynı fikirde sanırım; ‘Söylenebilir olan ne varsa, açık söylenebilir; üzerine konuşulamayan konusunda da susmalı’’ diye yazıyor 1918’de.

    İyi ki edebiyat var! Sayfalar dolusu kanıtlama uğraşısını birkaç cümleyle alt üst etme yetisi edebiyatın! Yoga ve Zen sadece eleştirel düşünmenin değil aynı zamanda onu yaşamanın da en renkli ve cesur pratiklerini barındırıyor. Beat edebiyatın kült eseri, Zen Kaçıkları’ndan bir alıntıyla bitirelim;

    ‘Uzat şu damacanayı da çekelim fırtımızı. Hay! Ho! Hoo!’ Japhy fırlatıyor yerinden; ‘Whitman’ı okuyordum, bakın ne diyo; ‘Sevinin köleler, sevinin de korkutun yaban despotlarını’ Yani tıpkı aşıkların konumu; çöllerde gezinip duran o eski zen kaçığı ozanların; bu dünya sırt çantasıyla gezip tozan insanlarla dolacak bak görürsün; aslında hiç istemedikleri bir sürü buzdolabı, tv, araba, son model şıkırdım arabaları, bilmem ne briyantini, yok efendim bilmem ne deodorantı ve daha bir hafta geçmeden çöp tenekesini boylayan bin türlü ıvır zıvırı tüketme şerefine nail olsunlar diye her yandan gelen, çalışın iş güç sahibi olun çağrılarına, baskılara boş veren Dharma Serserileri’dir bunlar. Tepiyorlar bu sistemi, çalış, üret, tüket, çalış, üret, tüket sistemini. Neler düşlüyorum bakın!

    1] Lao Tzu, Tao Te Ching (Ursula K. Le Guin’in Yorumuyla), İstanbul; Metis Yayınları 2018 s.92

    [2] Lao Tzu, Tao Te Ching (Ursula K. Le Guin’in Yorumuyla), İstanbul; Metis Yayınları 2018 s.93

    [3] Empirizm; Doğru bilginin uzlaşımsal olduğunu ve insan deneyiminin bir ürünü olduğunu savunan felsefi yaklaşım.

    [4] Eagleton Terry, Tanrının Ölümü Ve Kültür, İstanbul: Yordam Kitap 2014 s.85

    [5] Eagleton Terry , Tanrının Ölümü Ve Kültür, İstanbul: Yordam Kitap 2014 s.139

    [6] Eagleton Terry, Tanrının Ölümü Ve Kültür, İstanbul: Yordam Kitap 2014 s.197

    [10] Bora Ercan, Buda’dan Hatha’ya Yoga 2.Kitap; Paloma Yayınları, İstanbul 2018 s.76

    [11] Bora Ercan, Buda’dan Hatha’ya Yoga 2.Kitap; Paloma Yayınları, İstanbul 2018 s.33

    [12] Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico Philosophicus, İstanbul; YKY 2003 s.31

    [13] A.g.e s.25

    [14] İbn Arabi, Füsüs ül Hikem, İstanbul; İnsan Yayınları, 2012

    [15] Jack Kerouac, Zen Kaçıkları, İstanbul; Ayrıntı Yayınları 2009 s.119
  • EYLÜL İNCE'DEN

    Bir kitap düşünün ki içinde aşk olsun; babanın üvey evladına duyduğu, annenin öz kızına… Yine babanın alkole ve sigaraya, hepsinin 6 rakamına!...
    Biraz karışık oldu değil mi? Evet, kitap da böyle zaten; karışık, karmaşık, zor ama özel, farklı bir eser.
    Belki türünün ilk örneği, belki de postmodernizm romanın bir adım ötesi.
    Roman dediğime bakmayın, öykü türüne de dâhil edilebilir. Uzun öykü, kısa roman.
    Adından belli değil mi kitaptaki başkalık?
    6!
    Neden 6?
    Kitapta her yol 6’ya çıkıyor.
    Bazıları 6 bölümden oluşan toplam 6 öykü.
    6 ile ilgili birtakım şifreler var, kitabın sonuna değin çözemeyeceğiniz şifreler.
    Sonra anlıyorsunuz ki ya da anladığınızı sanıyorsunuz diyelim, 6’nın hem yapısal hem de anlamsal bir özelliği var.
    Sık sık yinelenen “1+4+1=6 eder” motifi de bunun işareti. Bu konuya daha fazla değinip kafanızı karıştırmak istemiyorum.
    Bir bölümde resim çizdiriyor yazar size, bir bölümde müzik dinletiyor, bir bölümde film izletiyor, bir diğer bölümde şiir okutuyor. Hayatın Anlamını Arayan isimli altıncı bölüm ise tamamen kafa karıştırıcı ve âdeta çıldırıyorsunuz. Zaten kitabın adı da “Çıldırmış Kitap” konulmuş.
    Dini ve felsefi göndermelerle Nietzsche’den Newton’a, Freud’dan Pisagor’a, Nasreddin Hoca’dan Simurg Kuşları’na kadar pek çok tanıdık isme değinilmiş ve bu bölümde mekân yok, zaman yok. Sanki siz de bu öyküde kayboluyorsunuz. Herkes bir arayış peşinde. Peki buluyorlar mı aradıklarını? Bilmem, belki.
    Kitapta devamlı bir kayboluş/arayış/buluş motifi var.
    Daha fazla yazarsam içinden çıkamayacağımı hissediyorum.
    Paranoyak bir anne, obsesif bir baba, histerik bir üvey evlat ve kitapta neredeyse hiç olmayan silik karakter küçük kız kardeşten oluşan bu sorunlu ailenin “saçma” öyküsünü okumak istiyorsanız, kitabı biraz karıştırın!
    Saçma demişken, varoluşçu edebiyatın “saçma”sı bu.
    Emre Karadağ Bu güzel kitabı topluma kazandırdığın için teşekkürlerimi sunuyorum.

    KUZEY ÜMİT MUTLU'DAN

    Emre Bey'in de tanımladığı gibi dağılmış bir ailenin "saçma" öyküsünü okumayı bekliyordum. Biraz ironi, biraz drama belki biraz komedi. Daha önce bu kitap hakkında yorumları okumuştum ama sanıyorum hiç biri bu kitabı tam olarak açıklamaya yetmez. İlk 4 sayfayı iki kere okudum. Kitabın dilini kavradıktan sonra benim açımdan anlaşılabilir olmaya başladı. Daha sonra 6 ile ilgili okuduğum yorumlarda, okuyucuların kağıt kalemle kitabı takip ettiği geldi aklıma ve hemen elime kağıt ve kalemi aldım.
    Nasıl yorumlayacağıma karar vermek için bayağı düşündüm.

    İlk bölümünde karakterlerin kim olduğunu ve genel itibariyle yapılarını kavrıyoruz. ama aralarda "neden bu böyle" ya da "neden böyle yapmış" sorularını size sorduruyor.

    H: Evlat edinilmiş bir çocuk. Mavi gözlü, alımlı, becerikli, zeki ve müzik konusunda yetenekli. Baba tarafından sevilmiş ama annesinden sevgi görmemiş. Annenin öz çocuğuna gösterdiği ilgi ve sevgiden küçük bir pay bile alamamış. Anne tarafından her fırsatta dışlanmış, şiddet görmüş histerik mutsuz abla.
    İ: Ailenin öz çocuğu. Ablası ile arası küçükken iyi olsa da zaman içinde aile içindeki tavırlardan etkilenmiş.
    Özel bir yönü yok; ne güzellik ne başarı ne baskın bir karakter. Annesinin ona olan sevgisi dışında silik bir karakter. Kitapta belirtildiği gibi iki boyutlu insan, uzakta okuyan hayırsız evlat
    O: Baba, okb'li, alkolik, yalnızlık çekiyor. H ile arasında güzel bir ilişki olsa da annenin fiziksel ve psikolojik şiddetine dur diyemiyor hatta kendisi de bu psikolojik şiddetten muzdarip.
    P: Anne, sinir hastası aynı zaman da temizlik hastası ve bu iki özellik sanki birbirini tetikliyor. Kısır olduğunu zannederek apar topar evlat edinmiş H'yi hatta kocasına rağmen bile denilebilir. Ama sonra hamile kalıyor ve biyolojik evladı varken evlat edindiği çocuğu sevemiyor. Onun gözünde tam bir günah keçisi. Büyüdükçe meziyetleri sebebiyle günahları da büyüyor. Anne içten içe onu kıskanıyor çünkü biyolojik çocuğu kendisine çok benziyor ve mavi gözlü H onlarda olmayan çok şeye sahip.
    Okurken P sizi çok sinirlendiriyor. Paranoya bölümünde sık sık vicdanının sesine kulak veriyoruz ama kendini affettiremiyor bana.

    Bu saydığım tüm detayları bölümler ilerledikçe kurgu ağı içinde, cümle aralarında buluyorsunuz. 5. Bölümün sonuna geldiğimizde ailenin öyküsünü kavrıyorsunuz. Bu arada bulmaca çözüyorsunuz.

    Şimdiye kadar okuduğum bütün kitaplardan farklı bir tarzı var 6'nın. Kendine has, değişik ve özel bir kitap 6.
    Dili yalın, bol bol kafiyeli cümleler var. Bazı paragraflar son derece şiirsel. Hikayeler bazen sondan başa, bazen baştan sona gidiyor. Anlatım dili bazen birinci tekil, bazen ikinci tekil üzerinden. Kitabın sonunda da yazarımız neden böyle olduğunu size açıklıyor; kendi içinde bir matematiği var bu kitabın. Dikkatinizi vererek okumalısınız, 120 sayfa olması sizi aldatmasın.

    İçinde sanat olan bir kitap ama sanat tarihi kitabı değil! Histeri bölümünde ki 6 hikayede bir klasik müzik eserinin bestecisi ile bağdaştırıcı özelliği bulunan H'nin hikayesi var mesela.. Bu güzel tavsiyeleri mutlaka dinleyin derim.

    Babanın olduğu bölüm "obsesyon" tabi ki 6 bölümden oluşuyor ve hepsi sanki bir film sahnesi gibi tasarlanmış.

    İki boyutlu insan bölümünde "İ" yi okuyoruz ama tabi 6 bölümde ve bu sefer
    sanat akımları üzerinden.. Oldukça eğitici bir fikir.

    6. Bölüm (hayatın anlamını arayan) Yazarımız benim yorumuma göre bu aile üzerinden hayatın anlamını arayıp yorumlamaya çalışmış. Burada da bir çok felsefeci ve düşünürün önemli yorumlarına rastlıyoruz. Genel kültür açısından oldukça faydalı. Düşünce ve ideolojiler birbirine sarmal şekilde bağlanmış. Böyle bir bölüm yazabilmek için oldukça iyi bir alt yapıya ihtiyaç var. Kendisini takdir ettim.

    7. Bölüm 6'nın anlamını açıklayan bir "son" söz aslında.

    Kitabın sonuna geldiğimde ben de yarattığı hayranlık verici şaşkınlığın karşılığını '6 hakkında' isimli bölümde buldum.

    # "Bu karalama varoluşçuluğun saçmasıyla saçma'nın saçma'sı arasında bir yerlerde olabilir!" diyor yazarımız. Kendinizi; birikimlerinize ve ruh halinize göre herhangi bir saçma'lığa yakın bulabilirsiniz.

    # "Neyse idi, neyse" yorumumu toparlayacak olursam ilk kitabını yazmış biri olarak ben, bu işin içine girdiğimden beri artık kitaplara farklı gözle bakıyorum.
    6 değişik bir kurgu ve anlatım diline sahip. Herkesin yapabileceği bir tarz olmadığını düşünüyorum. Şahsen 40 yıl uğraşsam böyle bir kitap yazamam. Yer yer cüretkar çünkü böyle bir kitap yazmak cesaret işi. Bu yaratıcılığından ve kurgusundan ötürü Emre Bey'i yürekten tebrik ediyorum.
    Kitabın düzenlemesi de güzel yapılmış, kayda değer bir hata görmedim.

    DİLEK KÖKSAL FİLİZ'DEN

    Çok çok ilginç bir kitaptı.Sayfa sayısı az diye hemen bir günde okurum diye düşünmeyin döngü sürüyor yine yeniden okuyorsunuz her cümleden içiniz ürperiyor ve yeni bir bilgi buluyorsunuz aile hakkında..Ruhsal sorunları olan bir ailenin içseslerinden bulmaca çözüyorsunuz.İçsesler öyle karışık ki bir geçmişten bir şimdiki zamandan konuşuyorlardı.Temizlik hastası ve şizofren bir anne piyano çalıyor kelimeler tekrarlanıyor sürekli ve notalar . İki kızından birine şiddet, kıskançlık ve o mavi gözlerine kızgınlık ama neden Ona? Diğerine aşırı sevgi..Ama sonunda görüyor hangisi yanında ...Sürekli sarhoş ve düzen hastası takıntılı bir baba ve 6 rakamı 1+4+1=6 formülü ...kitabın sonunda kavrıyorsunuz 6 yı ve döngü tekrar okutuyor kitabı..bol bol araştırma yapıyorsunuz..Kitapta adı geçen klasik müzik eserlerini dinledim.. Beethowen gerçekten sağır,Chopin'in neden öldüğü anlaşılmayınca kaç yıl kalbi kavanozda bekletilmiş ve veremden öldüğü anlaşılmış.. Kuğugölü balesi Çaykovski ve Tristan ve İsoldeyi de ve o iksiri de araştırdım Wagner 'in , kör olan ünlü besteci Johann Sebastian Bach...
    Obsesyon !Çok zor :(
    Sonunda kitabı çözüyorsunuz ama öyle miymiş diyerek tekrar başa dönüş..Matematik de var,sanat resim müzik de herşey var kitapta...korkular gerçekmiş gibi olan hayaller..Arada vicdan sesleri de konuşuyor.Annenin nefret ettiği o kız en çok ona üzüldüm nasıl dayandı ?Sadece babasından gördüğü sevgi ve sır...neden gitti.. ?Sürekli resim yapan kız O da normal değildi.. Sebebi belli bu ailede yaşamak zor...O kuyu, bekleyiş ve meğerse..Off garip ama çok etkili bir kitaptı ... konu ne aşk ne korku ne macera çok farklı çok .. ben çok etkilendim..7 sonsuzluk...
    Emre Bey kaleminiz daim okurunuz bol olsun...

    SELMAN BİLGİLİ'DEN

    Selman Bilgili
    9 Aralık 2018
    Emre Karadağ ın "6" İsimli Kitabı Üzerine İnceleme, Tahlil, Yorum VS.......

    1) Kapak ve Tasarım = Kitabı okumak için elime aldığımda ilk önce kapağını iyice bir süzdüm. Üst tarafında yeşil fon üzerine kahverengi renk tonuyla büyük harflerle yazarı bildiren "EMRE KARADAĞ" yazısı. Orta bölümde Anadolu kilim motiflerini hatırlatan yuvarlak sarı ve kırmızı renklerde muhtemelen bir tepsi. Onun üzerine konumlanan, taze ve bol yapraklı bir çiçek tutan ojeli tırnakları ile hanımefendi eli. Ayrıca bileklerinde muhtemelen Trabzon işi burma bilezik. Kapağın alt kısmına doğru inince gayet büyük punto ile çarpıcı kırmızı tonda "6" rakamı, ki bu eserin ismi. En son olarak kapağın alt kısmında "Dağılmış bir ailenin saçma öyküsü" vurgusu... Bu vurguyu mırıldanarak okuyunca, ojeli hanımefendi elinde bulunan çiçeğin bu aileyi temsil ettiğini ve kitabın bitimiyle beraber yapraklarının dağılacağı hissi uyandı içimde.
    Kitabın arka kapağında ise yazarımızın vesikalıktan biraz geniş ve fotoğraflıktan dar bir ebatta silueti. Hemen altında da "Kadın-Erkek" ilişkisinin karmaşıklığını, Adem ile Havva'dan bugüne damıtmışçasına irdeleyen tanıtım yazısı. Yazının son cümlesi "Biz kadınların tek isteği, birazcık sevilmekti." dikkatimi çekti. Şahsi düşünceme göre yaradılış gereği hiçbir varlık "Birazcık" sevilmek istemez. Çok sevilmek ister. 🤔 Ama hepsi de "Yok" hareketi halinde. Her neyse... Geçelim kitabımızın içeriğine....

    2) Karakterler = "P" Anne, "O" Baba, "H" Büyük Kız, "İ" Küçük Kız... Anneden Başlayalım...

    "P" anne karakteri... tam bir paranoyak. Evham meraklısı, şiir yazmayı ve okumayı beceremeyen şiir ve sinir hastası. Bu hastalığının aslında farkında olan ama hasta değilim diyerek hastanede kalmak istemeyen duygunun Mübtelası. Büyük kızını çocuğu olmuyor diye evlat edindikten sonra küçük kızını doğuran ve bu kızı adına aşağılık kompleksi taşıyan kişilik belası... Ara sıra vicdanıyla hesaba girip onu bile bıktırıyor.... En çarpıcı cümlesi "O kız bu evden gidecek!" haykırışı...

    "O" baba karakteri...Obsesif, zil zurna alkol hastası... Oturacağı koltuğa kaba etini isabet ettiremeyen çünkü muhtemelen mekanda sarhoşluktan bir değil beş koltuk gören edilgen karakter. Kendisinin film karakteri gibi olduğunu fark edememiş bir film düşkünü. Kamera, motor, kayıt... O her zaman az içmiştir. Etrafındaki insanlar abartır aslında. Büyük kızın yegane koruyucusu. En çarpıcı cümlesi "İki kadehle sarhoş mu olunur?" Babacım 20 kadeh olmasın sakın o?

    "H" Büyük kız, abla karakteri... Gerçek ve hayal duygu yükçüsü... Hayatının bir bölümünü öz evlat olarak geçirdikten sonra bir anda üvey olan ve bunun kekremsi tadını ağzı ile yüreğinde hisseden karakter. Hayatına müzik notalarını ve dans figürlerini yayan, becerikli, akıllı, güzel, hayattan ne istediğini az çok bildiği için anne tarafından artık istenmeyen karakter. Sürekli annesinin davranışları üzerinde an be an tahliller yapıp çocukluk hatıralarına inen karakter. En çarpıcı cümlesi "Biliyor musun? Benim çiçeklerimi atmış annem."

    "İ" Küçük kız, öz evlat karakteri... Üzerine söylenecek pek fazla söz olmayan silik karakter. Ortaya koyduğu resim tabloları, tuval ve fırça darbeleri kadar bile yok hükmünde karakter. En çarpıcı tespit "Çok uzaklarda okuyan hayırsız evlat. "

    3) Hikaye... Dağılma nedeni gerçekten saçma bir aile hikayesi işte... 1+4 ve 1 daha eşittir 6 eder. Zaten 4 aile üyesinin sayısı.. Baştaki 1 neden ve sondaki 1 sonuç olabilir. Bu hikayede karakterler hiç bir şekilde bir masa etrafında toplanmıyor, toplanamaz. Bu nedenle sonuç dağılma oluyor. Anne zaten hiç beceremediği "Öfkeli dilimin dolanması, Sesimin boş odada yankılanışı" gibi tarihe geçecek!!! şiirler yazıyor. Baba hayata hep bir kamera hayali ile alkol masasından bakıyor. Büyük kız Mozart 40.senfoni senin Chopinin cenaze marşı benim derken, Çaykovski ile kuğu gölü dansı yapıyor. Ve son olarak silik karakterimiz küçük kız tuvale dokundurduğu fırça darbeleri ile var olmaya çalışıyor. Gülünüyor, ağlanıyor, kızılıyor ama hiç kimse konuşmuyor. Hal böyle olunca dağılmak işten bile olmuyor 🤔

    4) "6" nın Sırrı = 1)Sırra İnan 2)Sırrın Ruhuna İnan 3)Sırrın Yazıldığına İnan 4)Sırrın Yol Göstericiliğine İnan 5)Sırrın Ödülüne İnan 6)Sırrın sırrına inan...

    5) 🤔 Buradaki "Sır" nedir acaba? Benim anladığım "Sır" insanın kendi içsel yolculuğu, yani insanın kendini arayışıdır. "Sır" insanın kendisidir aslında. İnsan... Soru sorma yeteneği sayesinde Dışa vurumculuğu, gerçek üstücülüğü, hayalciliği ve bil umum düşünce aksiyon çeşitlerini keşfeden insan....

    6) Aramak, bulmak.. Sonra tekrar kaybedip aramak ve bulmak yolculuğu... Yani hayat yolculuğu...
    "P" nin ŞİİRLERİ, "O" nun garip FİLM hayalleri, "H" nin MÜZİK ve dans figürleri ve "İ" nin tuval fırça eseri RESİMLERİ ile arayış.. İnsanın kendini arayışının hikayesi... Ciddi ve saçma bir arada. İşte hayattaki bu arayış içinde dağılmış bir ailenin saçma hikayesidir bu kitap. Ben de bu kitabı "6" maddede tahlil etmiş oldum. Sanırım "6" nın "Sırrına" dair bir şeyler buldum. Ve tahlilime ek olarak, "P" anne karakterinin şiirlerinden bir nebze daha iyi olduğunu düşündüğüm kendi şiirimi kondurdum.

    EMEL BOZTAŞ'TAN

    " Biteceğini bildiğim ömrümün hiç bitmeyeceğini sandığım günlerinde..."
    Kitaptan Alıntı
    " Bulacaksın nihayetinde, döneceksin başladığın yere..:"
    Kitaptan Alıntı
    Arkadaşlar, Değerli Yazarımız Emre Karadağ'ın "6" isimli kitabını okudum. Yazarımızın affına sığınarak, yorumumu yapmak istedim. 6, iki kız evlat, anne ve babadan oluşan dört kişilik bir ailenin psikolojisi üzerinden gitmektedir. Böyle sandığınız anda yanıldığınızı hissettirir size. Oysa hayatın tüm döngüsünü içinde barındırır 6.
    6, içerik bakımından bir derya. Okumak, okuduğunu anlamaya çalışmak, okuduğunu ANLAMAK... Anlamak? Anlaşılır bir dili var kitabın. Yalın. Farklı ve denenmemiş bir teknik, DÖNGÜ, SONSUZLUK...
    "ANLAMAK" O kadar derin bir kelime ki... Anladığımızı sandığımız herşeyi bir anda anlamadığımızı bilmek; ya da bildiğimizi sandığımız birşeyi anlayamamış olmak... DÖNGÜ...
    6, müzik, mitoloji, resim, felsefe vb. Gibi pek çok alanı içinde barındırıyor. Bir bakmışsınız:
    - Ölümün tadı dudaklarımda... Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum... Diyerek Mozart karşılar sizi. Eserlerinin tınıları ister istemez kulaklarınızda. Sonra bir bakmışsınız Richard Wagner ile karşılaşırsınız bir sonraki sayfa sokağında, Triston ve İsolde' ye zehirli aşk iksirini yudumlatırken. İlerdeki sayfaların sokakları sizi resim akımlarına götürür. Ekspresyonizm, Sürrealizm, Kübizm, Klasizm... Her akım kendi başlığının altında hissettirir kendini. Kimler yok ki: Pisagor, Arşimet, Einstein, Nietszche, Descartes...
    Sona doğru "Hayatın Anlamını Arayan" başlığı çıktı karşıma. Benim dedim.
    Yazarımız Emre Karadağ , "6 Hakkında" başlıklı yazısında kitabının kurgusu hakkında okuyucuya kilit bilgileri sunuyor. Yerinizde olsam bu kısmı not ederim ve okurken yer yer bu nota göz atarım.

    BURCU BUYUKKIRCALI'DAN

    Ben geldim ve tabi ki Kitap Yorumu ile geldim Emre Karadağ
    Kitap Adı :6
    Karakterler H-P-İ-O

    Kitabın kapağında da yazdığı gibi "Dağılmış bir ailenin SAÇMA (!) öyküsü..
    1+4+1 =6 karmaşası. Alkolik bir baba , paranoya bir anne 3.tekil şahıslardan anlatılan Resim delisi kız kardeş ve kulakta Mozart'in bestelerini hatırlatan bir abla ...
    kitabın adı 6 fakat 7 bölümden oluşuyor. Her bölümde kendi içimde simetrilik bulunurken 6 bölümde birbirinden farklı simetri bulunuyor. Okumak sakin kafa gerektiriyor

    Beni En cok.etkileyen mavi gözleriyle dünyaya bakan kocaman gözlü müzik delisi idi.
    Sadece edebiyattan ibaret olmayan bir kitap. Ruh analizleri derin düşüncelere damlanıza sebep olabilir. Psikoloji , müzik , resim , edebiyat bir bütün.

    BELGİN ŞAHİN'DEN

    *Kitap; 4 kişilik,sorunlu bir ailenin ruhsal bunalimlarini, "6" bölümde anlatmis..Ha bir de 1+4+1=6 eder cümlesi var sürekli tekrarlanan anlatimda..
    *Karakter isimleri yok, her karaktere giriş bölümünde harf verilmis.(H,O,P,İ )..Sanirim yazar bunu okuyucunun bulmasini istemis.🤔
    *Evin evlat edinilen HİSTERİK kizi (H)
    Evin alkolik ve OBSESİF babasi(O)
    Evin hasta ve PARANOYAK annesi(P)
    Evin silik kalmis ve İKİ BOYUTLU kizi (İ)
    ( Giris kismini okuyacaklarin daha iyi algilamasi icin biraz tüyo verdim)
    *Degisik,alisilmisin disinda..Karakter ismi yok(siz bulacaksiniz)..Zaman, mekan yok..Anlatimlar bazen "biz", bazen "ben",bazen "onlar"..
    *Ancak;kitabin genelini okuyunca,yazarin karakterlerin duygularini anlatirken ,ilgi duyduklari sanat dallarini da anlatmasi ve bunu yaparken de bu sanat dallarinin akimlari ve onculerinden de bahsetmesi ilgimi cekti..(Resim, muzik,sinema...)
    Örneğin; HİSTERİ bölümünde;evlat edinilen histerik kizin(H) duygulari klasik muzige duydugu ilgiyle, anlatimda beraberinde, Mozart,Bach...(ve diğerleri)da getirmis oykuye..Ya da;
    İKİ BOYUTLU İNSAN bölümünde, evin adeta iki boyutlu silik öz kızı (İ) nin duygulari onu ilgi duydugu resim sanati ile anlatilmis..(Sürrealizm,Kübizm..ve diger..)
    *SONUC OLARAK ;
    Bence anlatigim teknigi ve kurgu biraz karmasik gorunse de kitap, okuyucusunu düsünmeye, analiz e cagiriyor..Sıradısı..🤔
    Uzun seneler analiz yapma yorgunlugunu tasiyan ben ( meslegimden dolayı) bu sefer zevkle yoruldum
    *Dümdüz bir hikaye olmamasi kitaba deger katmis bence..
    Yazarimizin emeğine ve kalemine sağlik..

    NİLGÜN ÖZER'DEN

    Alışılagelmişin dışında farklı bir kitap okumak isteyenlerin düşünmeden alıp okuması gereken ilginç bir kitap Emre Karadağ'ın " 6 " kitabı.

    Kitabi anlatım tekniği ve edebi açıdan yorumlayacak kadar birikim sahibi olmadigim için o konuya girmeyeceğim bile.

    Kitapta bahsi geçen karakterlerin isimleri belirtilmemiş.
    Anne, baba ve iki kız çocuğundan oluşan aykırı, dağılmış dört kisilik bir aile...
    Ailenin her biri farklı psikolojik rahatsızlığı olan kişiler.

    *Histerik , evlatlık alınmış kız çocuğu
    *Paranoyak bir anne
    *Obsesif bir baba
    * ikinci boyutlu insan bölümünde daha detaylı karşımıza çıkan evin küçük kızı.

    Karakterlerin içsel, vicdanı hesaplaşması ... Farklı sanat dallarına ait terimler ve göndermeler anlatıma hareketlilik katıyor ve merak uyandırıyor.

    Koyu renkle belirginleştirilmiş cümleler , karakterlerin psikolojik rahatsızlıklarının özelliklerini, belirtilerini vurgulamak için kullanılmış sanırım.

    Teşekkürler sevgili Emre Karadağ kalemine, emeğine sağlık.

    GÜLŞEN GÜNEŞ'DEN

    6
    Bir okudum bitti deyip tek avazda yorumlanmasi güç bir eser.
    İcinde barındırdığı 4 karekterden ic sesimize uzanan devasa bir yolculuk.
    Bazen hasta oluyorsun bazen sarhos bazen öfkeden kan kusuyorsun bazense yanlizca yapayalnız.
    Bir uçtan bir diğerine yol alirken her karekterde kendine rast geliyorsun mutlaka.Ustelik bunları yaparken hep arkada sanatsal bir fonla adimliyor oluyorsun.
    Her bölümde rastladığın şey,bir bilinmeyeni sorgularken düşüncelerini saçma ötesine kadar varıp Ne Ne icin Ne kadarlarla öyküye yeniden dalıyorsun.
    Son olarak üsluplardaki ikilemler başta belirtmeliyim ki ömrümü yemisti ama her vurgu içime seslenişte etkenmiş.
    Sandığım dan fazla büyüsundeyim şu an. Olağanüstü döngüyle derinlerime uzandığı için kendisine ne kadar teşekkür etsem az Emre Karadağ ‘in.
    Elime gectiginden beridir neden okumadim erteledim diye de oturup sorgular şimdi kendimi beynim ((:
    Hersey icin burda olduğum icin kitap icin seni tanıdığım için.....
    Minnetarim Emre bey

    BAŞAK DOĞRUYOL'DAN

    6 Bitti mi?Bitti gibi mi yaptı?
    Delirmeye hazır mısınız?Saçma bir öyküye dalıp kendinizi kaybetmeye,bir solukta okumak istedikçe bitmesin diye sayfalarla bakışmaya ve zaten iflah olmaz bir deli iseniz derecenizi yükseltip huninizi büyütmeye... ;) Hazır mısınız?
    Evet sevgili Emre Karadağ'ın kitabı 6 ile tanışmaya çok hevesli iken veda etmeye niyetli değilim.
    Uzun bir yorum yapıp sizleri sıkmak istemem ama birkaç kelam etmeden bu kitabı okudum diye geçiştirmek de istemem.
    Saçmalıklarla dolu bir kitap. Ciddiyim.Saçma olduğu kadar çarpıcı,realist,sarsıtıcı,oturduğunuz yerden şöyle bir sallayıcı.
    Edebiyatı hiçbir zaman salt bağımsız bir sanat olarak görmedim.Sanatın her dalının birbiri ile bağlantılı olduğuna inanlardanım.
    Bu kitapta edebiyat,felsefe,müzik,resim,tiyatro,sinema.Hepsi var!Günlük hayatın realitesi,gerçek olmayacak kadar hayali kuramlar bir o kadar da kendinizi,ailenizi,seni,beni,onu,bizi bulabileceğiniz bir kitap!Uzun süre etkisi altında kalacağınızdan eminim
    Herkes okusun mu?Bence herkes okumasın.Kendine güvenmeyen ve 6 zamanı gelmeyen okumasın.Hazır olunmadan okunmayacak bir kitap.
    Derli toplu,aşk dolu,sakin bir kitap arıyorsanız da okumayın.
    6' yı sanırım kıskanıyorum ve kimse okumasın istiyorum :) Nacizane yorumuma göz gezdirirken size bir de arka fon müziği ayarladım.Malum 6 klasik müzik olmadan olmuyor ;)

    ASLAN NAZ'DAN

    Bir düşünün, her hangi bir konu için;
    “Aa öyle olduğunu hiç fark etmemiştim.” dediniz mi hiç?
    “Yaa öyle miymiş, hiç farkında değilim.” dediğiniz oldu mu?
    Peki ya “Bunca zamandır önünden geçiyorum şimdi fark ettim.” dediniz mi?
    Fark: ayırım demektir temel anlamda.Farklı olmak ise temel anlamdakinden kendini ayırmaktır.Ben farklı olmayı orijinallikle aynı anlamda kullanmaya çalışıyorum.Yani hiç kimsenin yapmadığını yapmak tek olmak, örnek olmak gibi.
    Emre Karadağ 6 da kendi deyimine göre saçma sapan hikayelerde farkı yakalamış.Farkı öyle bir yakalamış ki olayları bazen tualler üzerine resmetmiş, bazen de diojene somuş ne aradığını.Darvinle resmetmiş insanın nerden geldiğini, ha maymunu da ihmal etmemiş.Cenneti cehennemi ayağınıza getirmiş siz zahmete katlanmayın diye.Tanı ve tedavi de 6 da.Her kesimin bir parçası sayfalarda gizlenmiş bu gizi keşfetmek okuyucuya kalmış bir anlamda.
    6’nın ne anlama geldiğini de merak ediyorsanız 111. Sayfaya kadar sabretmeniz gerekecek.

    Sevgili Emre Karadağ; başarıyı yeni söylem ve farklarda yakalaman dilek ve temennilerimle.

    KAMİLE ÖZTEMEL'DEN

    SİNDİRE SİNDİRE OKUDUM VE BİTİRDİM...
    Öncelikle Yazar Emre Karadağ 'ın kalemine yüreğine sağlık.Tebriklerimi sunarım...
    Böyle bir kitabı yazmak gerçekten cesaret ister.Bana göre çok büyük bir başarı
    Gönül rahatlığıyla okunmasını tavsiye ederim...
    Şimdi 7 Bölümden oluşan kitaptan anladıklarımı bölüm bölüm kısaca özetleyeyim ;
    NEVROZ BÖLÜMÜ ; Anladığım kadarıyla iyi niyetle başlanmış bir evliliğin , sonradan babanın ilgisizliği ve annenin ( iletişimsizlikten ve içine kapanmasından ) Paranoya hastası olması sebebiyle huzursuz ve kopuk bir aileye dönüşmüştür..
    HİSTERİ BÖLÜMÜ ; Öyle bir ortamda hastalıklı bir ruh haliyle yetişen evlatlık kız kendi kafasından kendine göre bir dünya kurmuş orada yaşıyor...
    PARANOYA BÖLÜMÜ ; Annenin kendi iç dünyasındaki kendisiyle ve yaşadıkları ile çekişmesi...
    OBSESYON BÖLÜMÜ ; Babanın kendi hayal dünyasında kurguladığı sahnelerde yaşaması...
    İKİ BOYUTLU İNSAN ; Böyle bir ortamda büyümüş bir kızın ablasından etkilenerek gölgesi altındaki silik hayatı...
    HAYATIN ANLAMINI ARAYAN BÖLÜMÜ ; Yazarın , kainatın var olma sebebini tüm varlıkları konuşturarak araştırması...
    7 BÖLÜMÜ ; Sürekli 4 Kapıdan bahsedilen bir bölüm.
    İlk kapı ; insanın doğumu
    İkinci kapı ; Çocukluk ve gençlik çağı
    Üçüncü kapı ; Orta yaş ve yaşlılık çağı
    Dördüncü kapı ; Ölümün kapısı

    ÜLKÜ UZUNOĞLU ÜNSAL'DAN

    BİR KİTAP/BİR YORUM

    Enteresan bir kitap "6"... . Dağılmış bir ailenin "saçma" öyküsü... Kapaktaki bu cümle, okurun kitapla tanışma cümlesi... SAÇMA sözcüğü tırnak içine alınmış... Nedenini merak ediyor ve kitap boyunca bir SAÇMALIK'la karşılaşacağını sanıyor insan. Fakat kastedilen şeyin; "saçmalık" değil, yazarın 110 sayfalık bir kitapta, dört kişilik bir ailenin ayrı ayrı her bireyinin his ve düşünce dünyası üzerinden ne kadar çok ve birbirinden farklı bilgi, fikir, tesbit, duygu, bakış açısı ve yorum SAÇMA'yı başarmış olması demek olduğunu anlıyorsunuz.
    Bu dört kişi, fonda sanatın dört dalının kullanıldığı bir kurgu içinde anlatılıyor. Ailenin nevrotik annesini ŞİİR, obsesif/alkolik babasını SİNEMA, histerik ablasını (evlatlık) KLASİK MÜZİK, ezik/silik kızkardeşini RESİM sanatı ile harmanlanmış bölümlerle tanıyoruz. Bu ailede herkes en az bir kişiyle sorun yaşıyor, herkes sadece bir kişiyi seviyor, herkes en az bir kişiden nefret ediyor, herkesin kendi öz benliğinde hasarlı bir yön var ve herkesin hayatına, bir şekilde 6 rakamı uğruyor.
    Okunması kolay bir kitap değil "6"... Emre KARADAĞ, kitabı yazarken verdiği emeğin karşılığında, okuyucudan da belli bir efor sarfetmesini istemiş olmalı. Belki de bu yüzden "6 Hakkında" başlığı altındaki notlarını en başa değil, en sona yazmış. (Kitabı okuyacak olanlar ilk önce bu kısmı okusun, bu da yorumumu okuyanlara benden küçük bir tüyo olsun, aramızda kalsın, Emre Karadağ duymasın)
    Şimdi "6" hakkındaki izlenimlerimi ve itiraflarımı 6 maddede toplamam gerekirse:
    1. Bu kitabı okuduğum süre içinde başka 6 adet kitabı bitirebilirdim.
    2. Sadece bu kitabı okumak, 6 kitap birden okumuş olmak kadar yorucu ama bir o kadar da doyurucuydu.
    3. Kitaptaki 6 bölümden ayrı ayrı 6 kitap da yazılabilir diye düşünüyorum.
    4. Her bölümde geçen 1+4+1=6 işleminin sırrını çözmekle uğraşan bilinçaltım yüzünden bir önceki sayfaya çokça geri dönüşler yaptım.O matematiksel ifade, okurken bilince çelme takıyor ve tökezlememek mümkün değil...
    5. Kitabı ilk okuyuşumdaki ANLAMA düzeyime 10 üzerinden 6 veriyorum
    6. Bu yüzden 6'yı, 6 ay sonra tekrar okuyacağım (İnşallah). Çünkü bunu hakediyor ve tekrar okuduğumda iki değil, üç değil... kitabın altı kapısını da açmayı başarırım ve anlama notumu yükseltebilirim diye umuyorum.
    Benim açımdan farklı bir okuma deneyimiydi. Bu özel kitap için Sn. Emre KARADAĞ'ın kalemine sağlık. Zihninin sınırlarını zorlamaktan ve tekdüze bir okumanın ötesine geçmekten hoşlanan kitapseverlere tavsiye edilir.