• 384 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yıllar önce hani aklımız kazı kazıyı vermişlerdi ya o tümceyi Hatırlayalım. "Taşı Toprağı Altın İstanbul un". İşte buydu belleğimize Yeşil Çam filimleri ile, günün medya organları ile mecmuaları ile yerleştirdikleri. Anadolu insanı çareyi, umudu hayata çıkan yolu o sihirli kentte bulacağına inandırılmıştı.
    Anadolu nun en ücra köşelerinden başlayan yolculuk Haydarpaşa garın da biterdi. pılı pırtı, yatak yorgan sırtta ekmek kavgası peşine düşülmüştür İstanbul yollarına.
    Orhan Kemal Edebiyatımızın devi, Türk hikayeciliğinin en usta kalemi işte bu devri ne güzel anlatıyor kitabın da,
    Sadece bu romanla bir hikaye anlatmıyor, O devrin sosyal sıkıntılarını, Siyasi yaklaşımlarını, politik varyasyonlarını ( 6- 7 Eylül olayları misali), sosyal olgularını, devrin toplumsal algılamalarını mükemmel bir tahlil, gözlem gücüyle, tam bir Anadolu dili ile, nükteleri ile, duygusallığı ile anlatıyor Romanlaştırıyor.
    Harikulade akıcılıkla kendine has yarattığı terim ve deyimlerle destekleyerek bir soluk da okunacak eser sunmuş bizlere...
    Orhan kemalin her yapıtı gibi bu da mükemmel bir kitap....
  • 480 syf.
    Orhan Pamuk, Türkiye’nin uluslar arası piyasadaki en popüler yazarı; bu kesin. Seveni, beğeneni olduğu kadar nefret edeni de hayli fazla. Ben ikisi de değilim. Kafamda Bir Tuhaflık, Pamuk’un son romanı. Benimse okuduğum beşinci Pamuk kitabı. Aralık 2014’te yayımlanan roman epeyce satıyor.

    Pamuk’un kitaplarının bir özelliği de bence şudur; çok satar ama az okunur. Bir nevi popüler kültür ürünüdür. Almak sanki bir itibar kazandırır lakin okuma konusunda zayıf kalınır. Kafamda Bir Tuhaflık ise kendini okutan bir roman. Hacimce fazla olmasına rağmen akıcı ve başarılı. Bunu söylemem lazım.

    Ne zaman Orhan Pamuk bahsi geçse ben merhum Tarık Buğra’nın bir cümlesini hatırlarım. ‘Keşke, geçim sıkıntım olmasa ve kendimi sadece romanlara verebilseydim’ der büyük romancı Buğra. Bu anlamda Pamuk, tabiri caizse tuzu kurular arasında. Bu rahatlık onun tamamen romanlarına odaklanmasını sağlayabiliyor. Zaten Kafamda Bir Tuhaflık’ı altı seneye yayılan bir süreçte yazmış.

    Aslında romanın ismi basbayağı ‘Boza’ ya da ‘Bozacı Mevlut’ olabilirmiş. Belki bozacı-şıracı eşleşmesinden çekindi. Konusu için ne denir bilemiyorum. 1960’larda İstanbul’a gelmeye başlayan Beyşehirli Mevlut ve akrabalarının İstanbul’daki hayatları diyebiliriz. Bu zaman diliminde yoğurtçuluk, bozacılık gibi işler yapan Mevlut’u merkezde tutan roman, onun etrafında amca çocukları, eşi, onun kardeşleri ve İstanbul’a göç etmiş pek çok kişiyi tahkiye ediyor. Adeta bir İstanbul romanı gibi de okunabilir pekala…

    Mevlut, iyi birisi. Günahıyla, sevabıyla, cehaletiyle, asaletiyle… Sıradan bir insan ama iyi bir insan, iyi bir eş ve iyi bir baba. Yıllar geçtikçe İstanbul’la birlikte o da dönüşüyor. Pamuk, sadece Mevlut karakterini değil Süleyman’dan, Ferhat’a; Rayiha’dan Samiha’ya kadar pek çok karakter başarıyla resmedilmiş. Efendi Hazretleri, Hacı Hamit Vural gibi tiplemeler de romana ayrı bir tat katmış.

    Tabii Pamuk siyaset yapmak, konuşmak ister mi, istemez mi, bilinmez. Lakin doğal olarak yapıyor. Çünkü bir şehrin ve ona sığınmış bireylerin yarım asırlık tarihini anlatacaksanız, siyasete değinmemek pek de mümkün değil. Hayırsever iş adamı Hacı Hamit Vural ve mafyatik adamları; dahası amca oğulları Korkut ve Süleyman gibi tipler milliyetçi-muhafazakar kitlenin adamlarıdır lakin kapitalizme esir olmuşlardır; savundukları hayata uygun yaşadıkları da pek söylenemez. Siyasetin gölgesine sığınıp, gemilerini yüzdürmektedirler. Öte yandan Alevi ve Kürt kökenli olup, karşı cenahta yer alan Ferhat da zamana esir düşüyor ve paranın peşinde ömür tüketiyor. Para, ideolojileri satın alıyor. Ülkenin dönüşüm süreci bu insanları da etkiliyor.

    Tam da roman biterken ‘Hiç vazgeçme bozacı. Bu kuleler, betonlar arasında kim alır deme. Sen hep geç sokaklardan.’ diyordu bir müşterisi Mevlut’e. Pamuk’un bu romanda bir bakıma İstanbul nostaljisi yaptığı da söylenebilir. Eskiye hasret ve tabiri caizse yağmalanan bir şehir. Önce göçle gelen nüfus tarafından, ardından ise kentsel dönüşüm ve gökdelenler ahalisince gerçekleşiyor bu yıkım. Bu anlamda İstanbul’un eski sahipleri olan Ermeni ve Rumlara yapılan haksızlığı da irdeliyor Pamuk. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları ve Kıbrıs Sorunu esnasındaki toplu gidişler gibi. Bunlara asla itirazım yok ancak Pamuk, keşke romanına mesela Balkanlardan kaçmak zorunda kalan; beş asırlık vatanını terk eden ve terk etmezse katledilecek yüz binlerden birisi olacak olan bir Türk ailesinin torunlarından birilerini de koyabilseydi. Onları da konuşturabilseydi. Zaten ben de dahil pek çok insanın Pamuk’a şerh düştüğü esas husus bu; adeta bir yerli oryantalist gibi davranması…

    Ezcümle, romancılık açısından oldukça başarılı bir eserle karşı karşıyayız. Ama en başarılısı değil!
  • 418 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Komser Nevzat karakteri en sevdiğim polis karakterlerinden.Çizgi kitaplarında biraz da yazarın kendisini andırıyor.Kitabı her zamanki gibi ortalamanın üstünde.Ancak katili kitabın yarısında tahmin ettiğim için beğeni puanını düşürdüm.Kurgu güzel,
    değindiği konular bizim gerçeğimi;gezi olayı, 6-7 eylül olayları,Tarlabaşı istimlağı....Ahmet Ümit külliyatına başlayacaksanız bu kitap iyi bir başlangıç olur.
  • 384 syf.
    ·4 günde·10/10
    Orhan Kemal'in okuduğum ikinci kitabı.
    Kitapta temel olarak; İstanbul'a yoğun göç furyasının olduğu, taşı toprağı altın sözünün İstanbul'un önüne geçtiği, Demirkıratlılarla CHP'lilerin çekişmeli yıllarını, Menderes dönemini anlatılıyor.

    Çıkış noktası köyden kente bir bavul ve yorganla göç olduğu için yazarımız kahramanlarını konuştururken veya düş kurdururken şiveli dillerini olduğu gibi yansıtmış, kesinlikle böyle yapması kitaba daha gerçekçilik katmış.

    Orhan Kemal'in en sevdiğim yönü olayları anlatırken toplumda yaşananları harmanlayarak anlatması, şöyle ki; konusu köyden kente göç olmasına rağmen aynı zamanda 6-7 Eylül olaylarında Rum yurttaşlarımızın canlarına,mallarına talanına değinmiş, yine dönemin iki farklı siyasi görüşlerine değinmiş, görüş farkı gözetmeksizin yapılan yolsuzluklara, adam kayırmalara, yurttaş fişlemelerine ve Türkiye'yi İstanbuldan ibaret sanan ' aydın ' görüşüne değinmeden geçmemiş olması bunun canlı örneklerindendir.

    Orhan Kemal'in her romanında işlediği bir konu da toplumsal ve kültürel yozlaşma, Gurbet Kuşları'nda da bunu net biçimde görüyoruz.
  • 418 syf.
    ·9 günde·Beğendi·8/10
    6-7 Eylül olayları, Azınlıklara yapılan saldırılar, Tarlabaşı'nın hikayesi, gezi olayları ve cinayetler derken kitap bitiverdi hemen. Çok üzücü ve hüzün doluydu hikayeler. Ben okuyup bilmediğim birçok konuda bilgi sahibi oldum; hikayeleri, ne yazık ki romanın bir parçası olarak okudum. Maalesef bu yaşanan birçok olayı maalesef değiştirmiyor. Gönül isterdi ki bu yaşananların hiç yaşanmayıp, kitapta Tarlabaşı'nın farklı güzel bir gerçeği olsun.... Herkese okumasını tavsiye ederim, sevgili yazarımız Ahmet Ümit'e teşekkürler.....
  • 418 syf.
    ·8/10
    Kitapta Türkiye'deki hukukun bozulmasına,adaletsizliklere,haksızlıklara,haksızlıklar yüzünden hayatı kararan hatta biten kişilere büyük ölçüde yer veriliyor.İstanbul'un yıkılmaya yüz tutmuş semtlerinde kabadayıların işlediği pisliklerden, bunlara karşı mücadele eden ve bunların yanında saf tutan kişilerden bahsediliyor.6-7 Eylül Olayları'na da değinen kitap Gezi Parkı direnişine de farklı bir bakış açısı getiriyor...Tavsiye edilir.
  • 480 syf.
    ·13 günde·Beğendi·8/10
    Elime ilk defa aldım Orhan PAMUK'u!....
    Ve de çok heyecanlandım.
    Birçoğu kişi bana, şuan senin için erken; Okuma şimdilik Pamuk'u... Neden öyle söylüyorlardı!?
    Her neyse...

    Orhan Pamuk, Postmodernist bir yazardır.
    Edebiyatımızda asıl Postmodernist de zaten o'dur.
    Oğuz ATAY'da pek belli olmuyordu postmodernizm akımının çizgileri!..

    Orhan Pamuk, romanın adını seçerken, İngiliz şair William Wordsworth’a ait olan “Kafamda Bir Tuhaflık vardı, içimde de ne o zamana ne de o mekâna aitmişim duygusu” dizesinden esinlenmiştir.

    "Kafamda Bir Tuhaflık" eserinde mutluluk ve mutsuzluk temaları göze çarparken, arka planda ise aile hayatının ve şehir hayatının arasında bocalayıp kalan insanların öfke ve çaresizliklerini ortaya sunuyor.

    Orhan Pamuk, Türk halkını ve İstanbul hayatını farklı bir bakış açısıyla ele almış.

    Orhan Pamuk, kitabın ikinci kısmında bozayı dünya ve Türk okurlarına anlatmaya çalışıyor.

    Boza demişken şunu da belirteyim:

    -Romanın an karakteri olan Mevlut Karataş çocukluğundan beri boza satar. Kısmet satar, yoğurt satar. Onu bunu satar.

    Mevlut, 3 yıl boyunca sevdiği kadına mektuplar yazar.
    Ama evlendiği kadın o değil de onun büyük ablasıydı.
    Mevlut çakmıştı Süleyman'ın kendisine oynadığı oyunu.
    Ama ses çıkartmamıştı.
    Çünkü, kendisi de biliyordu ki:
    Daha sonra Rayiha ile mutlu olacağına.
    Zaten kitabın sonunda da iç geçirip şöyle demiyor mu:
    "-Ben bu âlemde en çok Rayiha’yı sevdim,” dedi Mevlut kendi
    kendine.-" ?....

    Mevlut ve diğerlerin arasında değişen İstanbul göz önüne bir tablo gibi
    oluşuyor en sonunda.
    Ona değişen başkanlar, rejimler... Oluşan askeri devrimler...
    İstanbul İnsanın bakış açısını şekillendiriyordu.
    Mevlut gecekondudan 12 katlı apartmana geçene kadar hayat bir seüven gibi akıp geçmişti.

    Farklı farklı kişilerin yorumlarını ekleyerek, derli toplu ve değişik bir yorum çıkartmak istiyorum ben.

    -Mesela bir Hacı Seydaoğlu yorumu:

    Okuduğum ilk Orhan Pamuk kitabı. Nasıl anlatayım bilemiyorum bu kitabı.. Öncelikle sondaki sözümü başta söyleyeyim, kitap mükemmel. Evet mükemmel kavramının içini dolduran bir kitap. Kitabı öykü, siyasi tespitler, psikolojik betimlemeler ve yazarın dili açısından 4 şekilde irdelemek isterim.

    İlk olarak kitap basit bir bozacının kız kaçırma hikayesi ile başlıyor. Sıradan bir başlangıç gibi gözükse de Orhan Pamuk daha ilk sayfalarda sıradan değil, sürükleyici bir öykü okuduğunu okura hissettiriyor. Kahramanların her biri özenle seçilmiş, hayatımızda sürekli gördüğümüz insanlardan oluşuyor. Örneğin bir Haci Hamit Vural karakterinin aynısının tıpkısı kaç tane insan var çevremizde. İşte yazar bu karakterleri bazen direk konuşturarak aslında onların iç düşüncelerini, çelişkilerini de gözler önüne seriyor.

    Siyasi mesajlar değil tespitler dememin bir sebebi var ki o da Orhan Pamuk'un gerçekten de sadece gerçekçi tespitler yapmasından ileri geliyor. Okuru sıkmayan, öyküyü yutmayan sadelikte ve mesaj kaygısı taşımayan tespitler. 1960'lardan başlayan öykü 2012'e kadar sürüyor. Bu süre zarfında ülkenin yakın tarihine damga vuran siyasi olayları, iktidarları ve ideolojilerimizin temelini oluşturan, belleğimizdeki bir çok durumu çok ustaca aktarıyor. Kısacası yazar sadece bazı gerçekleri yazarak yorumu tamamen okura bırakıyor.

    Üçüncü olarak psikolojik betimlemeler var. Bu kavram ne kadar doğru bilmiyorum fakat demek istediğim kahramanımız Mevlut'un kafasındaki tuhaflıkları, küçük bir ayrıntıya bakış açısını güzel yansıtmış yazar. Ve dahası bunu da öyküyü geri plana atmadan yapmış. Dolayısıyla sıkılmıyorsunuz bu durumdan.

    Son olarak kitabın dilini sanırım şöyle tasvir edebilirim: sanki 5-6 arkadaş bir kafede Orhan Pamuk'la bir araya geliyoruz ve o da bize bu hikayeyi anlatıyor. Kitabı okurken yazarla karşı karşıya onu dinliyormuşsunuz gibi hissetiriyor. Tabi aralarda karakterleri kendi ağızlarından da konuşturmuş. Bu dengeyi çok güzel sağlamış. Ayrıca karışık, anlaşılmayacak, devrik pek cümle de yok. Tamamen anlaşılır, sade bir dili tercih etmiş.

    İlk fırsatta ilk kitabından başlayarak okumaya başlayacağım bu yazarımızı. Önyargılarımdan dolayı çok kızgınım kendime. Bu yazarı sırf "popüler" diye, sırf Nobelli diye saçma sapan eleştirenlere hatta onu Elif Şafak'la bir görenlere çok kızgınım şahsen.

    Herkese iyi okumalar.

    -Ya da bir Sezen'den yorum alalım:

    Orhan Pamuk'un okuduğum ilk eseri ve kendisine hayran kaldım. Diğer eserlerini de bu yıl içerisinde okumaya çalışacağım (çok fazla okunacak kitap var.)
    # Romanda Konya'nın Beyşehir ilçesinin bir köyünden Istanbula göç etmiş bir bozacinin hikâyesi anlatılıyor. Eserde beni çeken olay orgusunun heyecanı değil, tam tersine her şeyin tane tane detaylı bir şekilde anlatilmasiydi. Gerçek bir "roman" okudum diyebilirim.
    # Hikâyenin ana karakteri Boza satan Mevlüt ve ekseninde değişen dönüşen bir Istanbulun yaklaşık 50 yıllık bir tarihi...
    # Orhan Pamuk bu eserde beni şaşırttı. Nişantaşı'nda büyümüş, kolejlerde okumuş, yurtdışında öğrenim görmüş hep aristokrat elit ve mesafeli bir duruşu olduğunu düşündüğüm yazar, iç Anadolu'dan göç etmiş, istanbulun gecekondu mahallelerinde yaşayan, kit kanaat geçinen insanların hayatını öyle bir anlatmis ki, acaba bu adam tebdili kıyafetle halkın arasında mi geziyor diye düşündüm.
    # Aynı zamanda Türkiye'nin siyasi atmosferi ve gecekondu semtlerinde yaşayan farklı etnik, mezhep vs. grupların olayları yorumlayisi çok güzel bir şekilde anlatılmış. Eserde yeri geliyor Konyalı Mevlüt, yeri geliyor amcaoglu ülkücü Korkut, yeri geliyor Bingollu alevi ve Kürt Ferhat konuşuyor. Yazarın satirarasi eleştirileri elbette var ama bunu okurun gözüne sokmuyor. Bu özelliğini sevdim.
    # Önceki eserlerini okumadigim için önceki üslubuna yönelik yorum yapamasam da bu romanın duru ve akıcı olduğunu söyleyebilirim.
    # Son zamanlarda sıkça duydugumuz ve kalantor müteahhitlerin ve siyasilerin rant elde ettiği kentsel dönüşüm ele alınmış ve beraberinde değişen hayatlar ve Istanbul. Şehirden kovulan Rumlar ve Ermeniler hakkında baya eleştiri var. Milliyetcilik adı altında taciz ve yağmaya uğrayan insanların gözyaşları içinde burayı terkedisi beni etkiledi. (Bkz. 6-7 eylül olaylari)
    # Mevlüt'un istanbul hakkında hissettiği o duygu beni de sardı. Istanbulun yeni halini gördükçe benimde Mevlüt gibi gözlerim dolar. Sanata ve tarihe karşı nasıl bu kadar kayıtsız olduk ve ne ara acgozlu olduk bu kadar??? Ovundugumuz şanlı tarihimiz peşkeş çekiliyor ve de şehir günden güne dokusunu kaybedip yaşlanıyor.
    # Ben kitabı okurken tadını hiç bilmediğim bozayi merak ettim. Mevlüt'un ısrarla Boza satmaktan vazgecmemesi ve unutulan bir geleneği devam ettirme çabası yazar tarafından çok güzel anlatilmis.
    #Insanlarin içindeki Istanbula gelip köşeyi dönme fikri işlenmiş. Kendi tutunmayi basaranlar, köyden diğer akrabalarini getirerek buradaki yerini nasıl saglamlastiriyor, bu anlatilmis bir de.
    # Mevlüt'un kafasında olan tuhafligin bende de olduğu, tüm hisseden, paradan başka şeylerin de değerini bilen insanlarda olduğunu düşünüyorum. Günümüzde her şeye sahip olan insanların bir anlama sahip olmadığı çok açık. Mevlüt ü saf diye elestirip bazen alay edenler aslında onun en çok kendi kendine yetebilme mutluluğunu kiskaniyorlar. Karısı Rayiha'ya olan aşkı da bir tuhaflikla başlıyor. Eseri okuyup siz öğrenin gerisini:)
    İyi okumalar dilerim...


    Roman bir o kadar sıkıcılıkla ilerliyordu bazı yerlerde bazı yerlerde o kadar merak dolu sahneler vardı. Elimden bırakmak istemiyordum. En sonunda bitirdim.

    Cümlelerimi bir alıntı ile bitirmek istiyorum.

    - Şehre söylemek,
    duvarlara yazmak istediği şey şimdi aklına gelmişti işte. Bu hem
    resmi, hem şahsi görüşüydü; hem kalbinin hem de dilinin niyetiydi:
    “Ben bu âlemde en çok Rayiha’yı sevdim,” dedi Mevlut kendi
    kendine.-