• Herkes Ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap

    Zerdüşt beni tekrardan, uyandırdı derin uykumdan.. Aradan dört yıl geçti, dört yıl önce bu kitabı ilk elime aldığımda, itiraf etmek gerekirse baya ağır gelmişti o zaman, belkide doğru zamanı beklemeliydim. Zerdüşt şair midir? Gezgin midir? Derviş midir? Deli midir?
    Gibi soruların cevabını bulamadan kapatmıştım kapağını kitabın. Aslında dili ağır değil, anlatımı ağır sadece, eserde anlaşılır ve şiirsel bir dil mevcut. Fakat nedense o günden sonra dönmedim artık kitaba. Bundan yaklaşık iki hafta önce elime geçti tekrardan, ve okuma şansını yakaladım yeniden. İlk sayfalarında yine okumakta zorlandım. Sıķıcı gelmeye başladı.. Fakat sayfalar ilerledikçe hem yazarın üslubuna alıştım hem de metin örgüsüne. Her cümle kendi içinde yoruma açık, ve içinde binlerce anlam barındıran, kıssadan hisse gibi..
    Anlattığı her şeyi doğru bulmakla beraber, acımasız bir şekilde hazmedebiliyor insan. Hayatın ve ruhun kıyısında, çokca gelgitlere şahit olan, kalıplaşmış düşüncelere keskin izler bırakan bir eser. Ve çağın ilerisinde olan düşünceli bir kitap.
    Nietzsche, felsefe alanında yalnızca metnin içeriğiyle değil, uslûbu ya da söylemiyle de yakından ilgilenmiş, yeni düşünceleri yeni söyleyişlerle dile getirme prensibiyle hareket etmiştir. Böyle Buyurdu Zerdüşt, bu anlamda felsefeye yeni bir içerik katkısından ibaret olmayıp yeni bir söylemsellik de getirmiştir.


    Friedrcih Nietzsche  (d. 15 Ekim 1844 - ö. 25 Ağustos 1900) ahlâk ve değerler sisteminin kuruluşuna yönelik bir temel çerçevesinde çağının kültür, din ve felsefe görüşlerini eleştiren nihilist Alman düşünür, filolog.
    "Güç istenci" "bengidönüş" "üstinsan" gibi fikirlerle tanınan, Alman filozof "Friedrich Nietzsche'nin" bu eseri 1883-1884 yılları arasında üç bölüm olarak yazılmış ve 1885'te dördüncü bölüm eklenmiştir.

    Nietzsche'nin peygamberinin adı Antik Pers peygamberi Zarathuştra'dır. Onun bir diğer adı da Zerdüşt'tür. Kitap Zerdüşt'ün 30 yaşında dağlarda yaşamaya gittiğini anlatarak başlar. On yıl boyunca dağdaki yalnızlığından hoşnut olan Zerdüşt, bir sabah uyanıp dağda tek başına biriktirdiği bilgelikten bunaldığını fark eder ve bunun üzerine bilgeliğini insanlığın kalanıyla paylaşmak için pazar yerine inmeye karar verir. Nietzsche bu eserinde Zerdüşt'ü kendine sözcü olarak seçmiş, ve anlatacaklarını onun buyruğuyla kaleme almıştır.
    Zerdüşt
    _______
    Ortadoğu’nun en eski inanışlarından birisi olan Zerdüştlüğün kurucusu Zarathustra’nın (Zerdüşt) hayatı hakkında birçok farklı görüş ve tarihsel bilgi mevcuttur. Özellikle de yaşadığı zaman dilimi konusunda bir belirsizlik söz konusudur. Antik Yunanlılar, oldukça şüphe uyandıran bir tarih vererek, Zerdüşt’ün felsefeci Platon’dan 6 bin yıl önce yaşadığını öne sürer. Birçok bilim insanı, M.Ö. 6’ıncı yüzyılın başlarında (doğumu M.Ö. 638 olarak kabul edilir) yaşadığına ve İran’da bulunan Rey kentinde doğduğuna inanır. Bazı akademisyenler, metinlerde kullandığı yazınsal dili baz alarak, Zerdüşt’ün M.Ö. 14’üncü veya 13’üncü yüzyılda yaşamış olduğunu kabul eder.
    https://www.gazeteduvar.com.tr/...orum-zerdust-kimdir/

    Peki nedir bu "Üstinsan"

    Nietzche, durmadan anlatıyor, durmadan kavga ediyor, insanlığın yarattığı zavallı, avam, dayanılmaz her türlü küçük düşünce”yi red ediyor, yıkıyor, parçalıyor.
    Çünkü bir amacı var tüm hayatın, “Üstinsan” olmak!
    Nietzsche'nin iç dünyasındaki olması gereken insan tiplemesidir üst insan. Ama ne yazıkki o dahil hepimiz de biliyoruz ki, ne o çağlarda ne de içinde bulunduğumuz çağda o erdemde insanlar hiç olmadı ve olmayacak. Zaten Nıetzsche'de bu dünyanın insanı olmadı hiçbir zaman.
    Kavram tam olarak anlaşılmamış ve Nietzsche felsefesindeki önemi de belirlenememiştir. 
    Nietzsche'ye göre mevcut ahlak yapısı köle ahlakı ile şekillenmiştir. Eşitlik kavramına karşı çıkar. İnsanın gerçek doğası olan “güçlü olma isteği” ihmal edilmektedir. Ahlak güçlü olmaya göre yeniden tanımlanmalıdır.
    Ona göre üstinsan, insanoğlunun amacıdır. İnsan aşılması gereken bir varlıktır. Her varlık kendisinden üstün bir şey yaratmıştır. İnsanın da kendisini aşması gerektigini belirtir.

    "Güç istenci" bu kavram, Nietzsche’ye Schopenhauer'dan miras kalmıştır. Tüm evrenin, insan dahil “tek bir istenç” tarafından yönetilmesi!
    Güç İstenci, evrenin her türlü devinimindeki en temel istenç olmakla beraber, tüm değişim ve dönüşümler, bu istencin farklı kisvelere bürünmüş halidir. Her detayda bu istencin izlerini yakalamak mümkündür. Kısaca ona göre insanlar arasında bir güç hiyerarşisi vardır. Bu hiyerarşi, gücü isteme bazındadır. Bu sebeple daha az güçlüler, güçlülere hizmet eder, fakat bu hizmetteki amaç daha güçlü olabilmektir.

    "Bengi dönüş" Nietzsche'nin bengi dönüş ve üstinsan görüşleri birbirinin tamamlayıcısı durumundadır. Nietzsche bengi dönüş görüşü ile insanın dünyaya tekrar tekrar geleceğini savunur. Nietzsche'ye göre; "insan tüm yaşamı durmadan döndürülen bir kum saatidir". Sonsuz dönüşteki tehlike, insanın üstinsan olmak için üstesinden geldiği bütün sorunların yeniden ortaya çıkmaları ve yeniden üstesinden gelme zorunluluğudur. Üstinsana ulaşmada insanın önündeki en büyük engeli Tanrı olarak görmektedir.

    Nietzsche "Tanrı öldü" derken aslında "Tanrı yok" dememektedir. Burada Tanrı'nın ölümü Tanrı'nın kendi benliğine tüketilmesine değil. Onu öldüren insana işaret eder. Ona göre Tanrı insanlara olan merhameti yüzünden ölmüştür. Mesele basit bir ateizm değildir, ateizm bir inanç Tanrının ölümü ise bir olaydır. Tanrı öldü derken Avrupa kültürü ve uygarlığının geri döndürülemez biçimde değiştiren tarihsel olayı kasteder. Bu bir dünya hayat yorumunun değişimidir. Tanrının ölümü ne dünya ne insan eylemine bir ereksellik(amaç, gaye, maksat) atfedilemeyeceğini belirtir. Tanrının ölümünden sonrası daha büyük sıkıntıdır. Nietzsche acıyı bertaraf etmek yerine olumlamanın yanında bizzat düşüncenin de acı olduğunu olumlamamızı söyler.


    Martin Heidegger, Nietzsche’nin Tanrı öldü sözünü, felsefi açıdan Batı metafiziğinin sorgulanması ve yeni bir yöne girmesi olarak değerlendirmiştir. Buna göre Nietzsche batı felsefesi geleneği içinde bir kırılma noktasıdır.
    Nietzsche sürü kendini feda ederek üst insanı belirleyecektir der. Üst insan benim diyebilen, kendi gözleriyle gördüğü gerçekliği belirleyen insan olarak görülmektedir. Bütün varlığın temelinde daha güçlü olmaya yönelik irade vardır. Nietzsche’ye göre, insanoğlu sadece kendini korumak ve yaşamak istemez aksine asıl isteği daha da güçlü olmaktır.
    Nietzsche bu kitap hakkında bir öngörüde bulunup, bunun anlaşilabilmesi için, bir asır geçmesini ifade etmiştir. 19. yy'da yayınlanan bu kitap ancak 20 yy'da popülarite kazanıp okunmaya ve anlasılmaya başlanmıstır gerçekten.
    Nietzsche’ye göre, insan, ilk olarak hayvan’la üst-insan arasında kalmış bir varlıktır ve ikinci olarak bu nedenle alt edilmesi gerken bir şeydir.Bunu bu şekilde Zerdüşt’te birçok ifade etmektedir. Bunun anlamı, Nietzsche’nin düşüncesine göre insan’ın eksikli yani tamamlanmamış bir varlık olmasıdır.


    Sonuç olarak;
    Kitabı tekrar elime aldığımda üzerinde düşünerek, ve sindire sindire okuyarak bir hafta gibi bir sürede bitirdim. İncelemeyi şimdi neden yaptım derseniz ki demezsiniz, o yüzden cavap vermeyede gerek yok bu soruya. :)))Anlayacağınız canım sıkıldıkça inceleme yapıp, tekrar siliyorum. Her neyse..
    Bazı kitaplar vardır dönüp dönüp, tekrar okur insan, bu kitapda onlardan biri. Yani hayatınız her döneminde okuyabileceginiz, başucu bir eser. Her gece bir sayfa okuyup, derin bir uykuya dalabilirsiniz.
    Zaman zaman akla fikre ihtiyacınız oldukça bir kılavuz gibi kullanmak için, yolunuzu bulmak, zihninizdeki zincirleri kırmak, içinizdeki gerçek “ben”e ulaşmak için her bir sözü her bir hikayeyi satır satır yeniden okuyor, oku oku bitiremiyorsunuz.
    Kitap aynı zaman da bilgeliğini harmanladığı ve bütün görüşlerinin tek bir çatı altında topladığını iddia ettiği kitabıdır. Yani Nietzsche yi tam okuyup anlayabilmek için, onun sadece bir eserini okumak elbette yetersiz olacaktır. Zira okuduğunuz her cümle sizi ters köşeye yatırabilir. Bu kitabı ilk defa okuyacaklar için şunu söyleyebilirim ki, bir çırpıda okunup bitirelecek bir kitap değil. Yani bodozlama daldınız mı, Nietzsche'nin derin ve karanlık sularına! Sizi Tanrı bile kurtaramaz.

    Herkese keyifli okumalar.
  • William Blake
    Ressam, şair, gravürcü. 10 yaşında yeteneğinin keşfedilmesiyle resim okuluna giden Blake, 11-12 yaşlarında ilk dizelerini yazmış. Hayatını kütüphane duvarlarına, Kraliyet Akademisine suluboya resimler ve gravürler yaparak kazanmış. Sanatçının son çalışması da ölüm döşeğindeyken çizdiği karısı Catherine'in resmiymiş.
    Kitap içeriğine gelelim kısaca. Kitap adı üstünde seçkilerden oluşmakta. Blake'in yazdığı kitaplardan 6 bölüm şeklinde oluşturulmuş. Bölümler şöyle: Şiir Taslakları, Masumiyet Şarkıları, Deneyim Şarkıları, Cennetin Kapıları, Defterlerden ve Dörtlükler.
    Genel olarak Şiir Taslakları, Masumiyet Şarkıları, Deneyim Şarkıları ve Defterlerden bölümlerinde yer alan şiirlerde tabiat, yaşama ve Tanrı sevinci temaları ön planda.
    Cennetin Kapıları bölümünde şiir yok. Bu bölümde sanatçının çizmiş olduğu gravürler bulunmakta. İçlerinde ilginç ve ürkütücü gravürlerde var. Bunda da sanırım kendisi gibi gravürcü olan kardeşi Robert'in kollarında ölmesinin payı var. Kardeşinin ölümü sanatçıyı bir hayli etkilemiş olmalı.
    Dörtlükler bölümünde ise her sayfada bir adet dört dizeden oluşan şarkılar bulunmaktadır.
    Okumak isteyenlere keyifli okumalar dilerim.

    Masumiyet bölümündeki "Giriş" başlıklı hoşuma giden güzel şiir

    Kimsesiz vadilerde kavalımla
    Ezgiler çalıyorum neşeli
    Birden bir çocuk gördüm bir bulutta
    Gülerek bana o şöyle dedi:

    "Bir şarkı çal bana kuzuyu anlatsın"
    Çaldım sevinçle ona bir şarkı
    "Kavalcı, bunu baştan alır mısın?"
    Çaldım, gözümden yaşlar boşandı.

    "Şimdi o güzel kavalını bırak
    Neşeli şarkılarını sen söyle,"
    Aynı şarkıyı okudum yeniden
    O, mutluluktan ağlıyordu yine.

    "Kavalcı otur ve tüm insanların
    Anlayacağı bir kitap yaz şimdi,"
    Dedi ve gözden yitiverdi o an
    Ben de bir kamışa attım elimi.

    Yonttum, bir kalem yaptım o kamıştan
    Batırdım ucunu duru sulara
    Şarkılar yazdım mutlulukla dolu
    Çocuklar sevinsin diye duyunca.
  • Sineklerin Tanrısı, her gördüğümde hürmetler ağbi diyip önümü ilikleyeceğim türden bir kitap.

    II. Dünya Savaşı'nın hem tabiatın hem de insanların üzerinde bıraktığı yıkıma şahit olan ve savaşa bizzat kendisi de doğrudan katılmış yazar William Golding'in bu kitabı, insanoğlunun içinde ne denli vahşi bir yön olduğunu, dünyanın nasıl yaşanılmayacak bir yer haline getirilebileceğini ve ebeveynlerin bu davranışlarının çocuklar üzerindeki etkisini anlatırken yine insanoğlunun uygar bir topluluk halindeyken kabileci bir düzene evrildiğini anlatan alegorik bir eserdir.

    Savaş esnasında İngiliz çocukları savaşın dışında daha elverişli bir mekâna götürülmek için uçağa bindirilir fakat uğradıkları taarruz nedeniyle mercan adasına düşmüşlerdir.

    Kitap, öncelikle Ralph ve adı kitabın hiçbir yerinde geçmeyen fakat Domuzcuk diye bilenen iki çocuğun karşılaşmasıyla başlar. Bunların yanı sıra kitabın sonraki sayfalarında iyi niyet timsali olan Simon, yapmış olduğu kötülüklerle tanınan Roger, Adada demokratik bir şekilde şef seçilen Ralph'a kafa tutan aynı zamanda ava çıktığı için kendisinin şeften daha kuvvetli olduğunu iddia eden ve bu yüzden adada onun sözünün geçmesi gerektiğini düşünen Jack Merridew, bunların yanı sıra her işi tek kişilik yapan ikizler yani Eric ve Sam gibi sayılarını tam olarak öğrenemediğimiz 6-12 yaş arası çocuklar bu kitabın karakter tablosunu oluşturur.

    Kitabın olay örgüsünden söz etmeyeceğim zaten Mina Urgan kitabın son sözünde bununla birlikte ayrıca birçok durumu izah etmiştir. Kitabın sonlarında yaralanmış olan Ralph'ın ormandaki kaçışı ne hikmetse bana canavar avına çıkarlarken karşılaştıkları domuzu yaralayıp ancak bu domuzun ellerinden kaçtığı kısım arasında ciddi bir benzerlik gösterdi. Mina Urgan'ın bahsettiğim bu iki bölüm arasında bir ilişki kurabileceğini düşünmüştüm fakat yanılmışım.
  • İncelemeye başlamadan önce belirtmek isterim ki kitapta ilginç bulduğum kısımları birkaç başlık altında topladım ve bazı bölümlerde kitaptan alıntılar yaptım.
    Şamanizm; kimilerine göre bir din kimilerine göre ise çeşitli ritüellerden oluşan inanış biçimi ya da trans tekniğidir. Bazı kaynaklara göre Türklerin İslamiyet öncesinde mensubu oldukları din olarak yazılsa da bazı kaynaklarda ise bu tam tersidir. Örneğin Doğu Perinçek’in "Og'dan Oğur'a - devletin oluşması sürecinin Türkçe’deki izleri" adlı çalışmasında Şamanizmin bir din olmadığını ve Türklerin Şamanizme inanmadığını savunmuştur. Eski Türklerin dininden söz edilecekse bu dine “tanrıcılık ya da tengricilik” adının verilebileceğini dile getirmiştir. Her ne kadar iki farklı görüş olsa da bugün özellikle “batıl inanç” adı altında yaptığımız birçok davranış biçimi Şamanların ritüellerine oldukça benzemektedir.
    Kitaba dönecek olursak; kitabı diğer okuduğum kitaplardan ayıran en önemli özelliği gerçek bir Şaman’ın gözünden Şamanizm ve ritüellerini anlatmasıdır. Kitabı okurken bir Şaman’ın gözünden hayata bakıldığında ortaya bambaşka bir görüntü çıktığını göreceksiniz. Kitabın giriş kısmında belirttiği gibi “Şaman” yerine “Kham” sözü kullanılmıştır. Bunun nedeninin ise yazar; Geleneksel Türk Khamlığı’nı dünya genelindeki Şamanizm kavramından ayıran kasıtlı bir yaklaşım olduğunu ve aralarındaki farkın Geleneksel Türk Khamlığı’nın bir din olmayışı, dinin uygulanış biçimi oluşudur şeklinde ifade etmiştir.
    Bence Şamanizm’in en belirgin özelliği ruh ve beden arasındaki ilişkiye yönelik ritüellerinin olması ve doğayı, hayvanları ruhun ve bedenin sağlığı için önemli birer etken görmesidir.
    Kitap 10 bölümden oluşmaktadır. Bölümün başlıkları aşağıdaki gibidir.
    I.BÖLÜM – ÜÇ RUH
    II. BÖLÜM – DOĞADAKİ TILSIM
    III. BÖLÜM – DOĞUM VE ÖLÜM GELENEKLERİ
    IV. BÖLÜM – NAZAR (KÖZ) DEĞMESİ, NAZAR BONCUKLARI VE TÜTSÜLER
    V. BÖLÜM – BÜYÜ VE SİHİR
    VI. BÖLÜM – TÖLGE
    VII. BÖLÜM – NESNEYE BİLİNÇ VEREREK DESTEKÇİ TILSIMLAR YAPMAK
    VIII. BÖLÜM – DUYULARIN ORUCU
    IX. BÖLÜM – RÜYA
    X. BÖLÜM – ŞAMAN’IN ŞAHSİ İLAÇ DOLABI
    İncelemenin fazla uzun olmaması için ilgimi çeken bölümleri aşağıda açıkladım.
    -İlk bölümde Geleneksel Türk Khamlığı’na göre insanların üç ruhunun bulunduğu ( Sülde, Süne ve Özüt) ve bu üç ruhtan biri bedenden uzaklaştığında kişinin bedeninde ve ruhunda birtakım değişmeler olabileceği vurgulanmıştır.
    Sülde: Beynin tam ortasında bulunan bilincin kendisidir.( Üç ruh arasındaki en önemlisi.)
    Süne: Sezgi gücü ve hisler. Süne sayesinde kişi, tehlikeleri sezebilir ve öngörülerde bulunabilir.
    Özüt: Bu ruh batın bölgesinde, iki leğen kemiğinin arasında bulunur. Bedenin yaşamsal işlevini yerine getirir.
    Bu bölümde bu üç ruhun tanımını yaparken, süne kaçtığında oluşan belirtiler, nasıl geri çağırıldığı, özütü güçlendirmek için neler yapılması gerektiği hakkında bilgiler yer alıyor. Belirtiler arasında bazı psikolojik rahatsızlıkların yer alması ve geri çağırmak için kişinin geçmişini ve bilinç altını temizlemesi, daha çok iyilik yapması gibi yöntemler bulunuyor.
    İkinci bölüm benim için kitabın ilginç kısımlarından biriydi. Çünkü 12 Hayvanlı Türk Takvimi’ne göre bir kişilik analizi yapılıyor.
    12 Hayvanlı Türk Takvimi’nde mengi (bengü/ebedi) sistemi:
    Mengi: karakteristik yapıdaki zayıflık.
    Kişi mengisini bilip hayatı süresince her zaman bu eksik yanına dikkat etmeli ve onu bir güce çevirmelidir.
    Mengi çeşitleri:
    1= Ak
    2= Kara
    3= Kök( mavi )
    4= Nogaan (yeşil)
    5= Sarı
    6 = Ak
    7= Kızıl
    8 = Ak
    9 = Kızıl
    ( Bu sayılar menginin şiddetini yani yoğunluğunu göstermektedir.)
    Mengi nasıl hesaplanır?
    Doğum tarihinin son iki rakamı toplanır ve çıkan sonuç tekrar toplanır ve 10’a tamamlanır.
    Çıkan sonuca göre de her bir mengi o kişinin karakterindeki ve bedenindeki rahatsızlığı ifade eder.
    Örneğin sonuç 4 ise;
    Nogaan: Aktif ya da pasif agresifliğe, kuşkuculuğa karaciğer rahatsızlıklarına, göz bozukluklarına ve gerginliğe işaret eder. /Asidik bir beden.
    Bu sonuca göre kişi mengisini hesapladıktan sonra çıkan sonuca göre kusurunu bulup onu tedavi etmeye çalışmalıdır.
    -Şamanlar her zaman doğaya ve hayvanlara değer vermişler, günlük hayattaki birçok sorunu çözmek için yaptıkları ritüellerde doğanın enerjisinden ve hayvanlardan yararlanmışlardır.
    Örneğin; arıların çok kutsal ve hassas varlıklar olduğunu düşünmüşlerdir.
    “ Arıların çıkardığı ses büyük kitlelerin dua ettiğinde çıkardığı sesle aynıdır. Bu ses işitildiğinde dua etmek, duanın gücünü arttırır. Bu nedenle arı kovanlarının yanında dua etmek bereketlidir.”
    Günümüzde halk arasında yaygın olarak kullanılan “Başına talih kuşu kondu” deyimi de arılar için söylenmiştir.
    Şamanların doğaya değer vermelerinin bir diğer ispatı da ormana girmeden önce ormanın iyesinden izin istenir ve şu sözleri tekrar ederler:
    “ Ulu Kayra Han’ın adıyla. Ey ormanın iyesi... Ey ağaçların hanı... Ey kardeşim. Benim soluduğum senindir, senin soluduğun benim. Biz bir aileyiz. Aile saygı ister, bilirim. O nedenle evine girmek için izin isterim.”
    -Üçüncü bölümde yer alan doğum ve ölüm ritüellerinden bazıları oldukça ilginçti.
    Örneğin; çocuk eğer yemek yemiyorsa babanın dizlerinin üzerine yatırılır ve sırtı tahta bir kapla kapatılır. Baba bir eline balta alır ve şu sözleri tekrar eder:
    “Kün Keje’yi kesgen. Keje Kün’ü kesgen. Bo baltı urugtan tırıkkesgen.” (Gün günü kesti, gece geceyi kesti. Bu balta çocuğun tokluğunu kesti.)
    Bu sözleri söylerken kesme işleminin çocuğa değil tokluk hissine yönelik yapılması gerekir ki uygulamadan beklenen sonuç alınsın.
    Yani; yapılan birçok ritüelde somut nesneler kullanılırken hedef her zaman hisler aracılığıyla ruha yönelik olmuştur.
    Bir diğer ritüel ise; bebeğin şekillendirilmesi.
    Çocuk dünyaya geldiğinde ana karnındaki gelişimi tamamlanmış sayılmaz ve devam eden gelişimi tamamlamak ebeveynin görevidir. Bunu yapmak için ayda bir dolunay gecelerinde, bebek ay ışığını görebilecek bir yere yatırılır ve anne bebeğin her uzvu için bir dua eder.
    Örneğin;
    Başı için: “ Başın hafif olsun. Sülden olgun olsun. Onu nereye çevirirsen, sana hayır olsun.”
    Omuzlar için: “ Erkek bebeğe: “ Omuzların sağlam olsun. Ona yaslanan ak olsun. “ Kız bebeğe: “ Omuzların sağlam olsun. Onu yasladığın ak olsun.”
    Kulaklar için: “Kötü söze sağır olasın. İyi söze kulak veresin. Duyulmayanı duyasın.”
    -Bir başka ilginç ritüel ise göç eden ruhlara yapılanlar. Göçü yaklaşan “yolcu” ne şekilde ve nereye gömülmek istediğini belirtir. Yakınları da bu isteklerini kaydederler. Fakat bu bir tören şeklinde yapılır. Tören bittikten sonra herkes birbiriyle vedalaşır ve iyi yolculuklar diler. Bu durum bir tanıdık uzak bir ülkeye yolcu edildiğinde de ve dünyadan göç edecek olan kişi ile yakınları arasında da geçerlidir. Bu bölümde dikkatimi çeken bir diğer nokta ölü ve ölüm kelimesinin kullanılmamasıydı.
    Ölüm yerine göç etmek, ölü yerine ise göç eden ruh veya yolcu kelimeleri kullanılmış. Çünkü Şamanlar; ölümü ruhun bedenden ayrılıp göç etmesi olarak tanımlamışlardır.
    Ayrıca şamanların intihar eden kişiler hakkındaki yorumları ise şöyle:
    “İntihar etmiş olanların ruhu, gözün görebildiği yere kadar kupkuru bir çölde durur. Ne bir adım öne, ne yana, ne geriye adım atabilir ve bu sonsuza dek bu şekilde sürüp gidebilir.”
    Yani; intihar edenlerin iki kez ölmüş oldukları ve bu yüzden onların ara boyutta kaldıkları söylenir. Ne bu dünyada işlerini tamamlamışlardır ne de atalarının katına geçmeye hazırdırlar, onlar arada kalmışlardır.
    -Bu kitap şimdiye kadar okuduğum Şamanizm hakkında en detaylı ve en iyi kitaplar arasında yer aldı. Eğer Şamanizm hakkında bilgi sahibi olmak istiyorsanız sizin için oldukça iyi bir başlangıç olabilir.
    Ayrıca; Şamanizm’e ilgi duyuyorsanız, Şaman ve Sufi olan Bifatima Apa ile tanışın derim. Kendisinin oldukça ilginç bir hikayesi var. 11 yaşında ruhlarla konuşmaya ve 13 yaşında Kazakistan’ı gezmeye başlamış ve şu an yaşadığı Urguntas köyüne taşınmış. Bu köyü seçmesinin sebebi gezisi sırasında bu köye geldiğinde kendisini farklı hissetmesi ve köyün enerjisinin diğer yerlere oranla yüksek olması. (Dünyanın Enerji Merkezi). Urguntas köyünün çıkışında yer alan evinde dünyanın birçok yerinden gelerek ondan şifa arayan kişilere farklı ritüellerle yardım ediyor. (Sanırım evin köydeki diğer insanlardan uzakta olmasının nedeni Şamanların kendilerini toplumdan soyutlayarak yaşamasından kaynaklanıyor.) Kendisi hakkında ne yazık ki Türkçe kaynaklar mevcut değil. Fakat bazı Türk gezginlerin onunla tanışıp deneyimlerini paylaştığı video ve yazılar mevcut. Dilerseniz onlara buradan bakabilirsiniz:
    https://dunyaninduraklari.com/kazakistanda-bir-saman/
    https://www.youtube.com/watch?v=pnIKezGnHNQ
    Ek olarak;
    https://www.youtube.com/watch?v=bIn8-P9N9pw

    Keyifli okumalar.
  • Kitabımız 12 bölümden oluşuyor. Bunlardan birisi geçen gün okuduğum Türk Sazı kitabını da kapsıyor. Yurdakul, burada aslında tüm şiirlerini toplatmış dersek; emekleri için aynı zamanda Türk Tarih Kurumu da kocaman bir teşekkürü hak ediyor. Türk Tarih Kurumunda öyle her önüne gelenin yayımının yapıldığını da söyleyemediğimiz gibi amacı milli bilinç ve bu topraklarda yaşayan, ülkesini seven insanlara birkaç duygu katmak olan bir yazarı da kolay kolay kimse geçiştiremezdi.
    1. bölümümüz ‘Türkçe Şiirler’ adından oluşup burada kimler yok ki? Önsözden başlayan, tanıtım yazılarıyla devam eden, Recaizade, Abdülhak Hamid, Sami, Rıza Tevfik, Fazli Necib gibi insanlara yazılan mektuplarla devam eden, resimlerle bezenmiş ve oldukça yalın anlatımlı şiirlerin birleştiği bölüm. İnsan buraya biraz hayranlık biraz şaşkınlıkla baktıktan sonra devam ediyor. Nasıl şaşırmayalım ki? Şimdiki dönemin uyduruk ‘Sanatçılarını’ bile görünce aklını kaybedip resim çekilmeye koşanları görünce o dönemin büyükleriyle mektuplaşmanın zevkini, hazzını, mutluluğunu bir düşünün. Yaşamak ne kelime, düşünmesi bile hoş…
    2. bölüm ise ‘Türk Sazı’ demiş, onu zaten ayrı bir kitap olarak değerlendirmiştik. Lakin yeniden hatırlatmak açısından şöyle bir verelim: #34600828
    3. bölüm ise tam bir Şahlanış Marşı gibi. Ey Türk Uyan! diyerek başlayan bu şiirimizde aslımız, nereden geldiğimiz ve içinde bulunduğumuz duruma karşı psikolojik bir var olma ve bunun yanında şanlı Atanın da dediği gibi ‘Ya İstiklal Ya Ölüm’ mantığını harekete geçirme fikrini görüyoruz. Gerçi nasıl görmeyelim? Aynı yüce şahıs (farkındaysanız isim kullanmıyorum, PRİM oluyor muuuuuuuuşşşşşşşş) benim bedenimin babası Ali Rıza, hislerimin Namık Kemal, fikirlerimin Ziya Gökalp dediğini düşünürsek; buradan bu şiirin de ne kadar mühim bir kitleye yazıldığını anlayabiliriz.
    4. bölüm Tan Sesleri, Yurdakul’un büyük dava arkadaşlarından Halide Edip yazısıyla başlıyor. Bu bölümde de dikkatimi çeken bir durum var. Tercih sizindir. Aç Bağrını Biz Geldik adlı ilk şiirde şu söz geçer. “Kurtarıcı Ordumuza ve Kahraman Başbuğuna” ve bu söz ne hikmetse TÜRK Tarih Kurumuna verilirken kaldırılmıştır. Yanlış anlama olmaması adına bunu Yurdakul mu kaldırdı yoksa TTK mı bilemiyorum. Zaten merak ettiğimde bu ithamın neden kaldırıldığı. Evet, oldukça mühim konular.
    5. bölüm de ‘Ordunun Destanı’ başlığını görüyoruz ki burada Çanakkale Kahramanlarımıza bir şiir yazılmış. Özellikle nakarat kısmında verilen şu satırlar beni çok etkiledi. “İleriye! Türkün alnı/ Yalnız Rabb’e secde eder/ Onun asil, hür vicdanı/ Tahtta hakan görmek ister. & İleriye! Gök, yer, deniz/ Baskınlarla inildesin/ Bizim erkek seslerimiz/ Her siperde, “Vur, kes!” desin.
    6. bölüm ‘Dicle Önünde’ başlığıyla adından da tahmin edilebileceği gibi Irak Ordusu için yazılmış. Hemen akabinde Hilali Ahmer kadınları için yazılan Hasta Bakıcı Hanımlar başlıklı şiiri de 7. bölümde görüyoruz.
    8. bölüm Turana Doğru başlığını taşıyor ve Turan’ın asil kızlarına ya da bilinen adıyla Asenalarımıza yazılan ve bestelenen şiirlerden oluşuyor. Tabi bunun yanında özellikle Kafkaslar ve Ruslar üzerinden sürdürülen şiirlerimiz de mevcut.
    9. bölüm İsyan ve Dua adını taşıyor. Burada Tan Sesleri bölümündeki Halide Edip yazısına bir cevap niteliğinde Halide Edip Hanıma bir şiir itham edilmiş.
    10. bölümde Aydın Kızları başlığını görsek de ilk şiir Yakup Kadri için yazılıyor. Milli Orduya yazılan bestemiz var ki alıntı paylaştım. Çok değerli bir sanatçımızın yaptığı şarkıyı da paylaştım ki o sanatçımızın şarkılarını da sevgiyle ve muhabbetle tavsiye ederim.
    11. bölüm ‘Ankara’ adına yazılıyor. Tabi konu Ankara olunca akıllara kim geliyorsa sayfalar dolusu anlatılamaz şiir de ona ithaf ediliyor.
    12. ve son bölümümüz de Dağınık Şiirler başlığı altında çeşitli zamanlarda yazdığı şiirlerinin toplandığı bir albümü oluşturuyor. Özellikle kitap boyunca çoğu şiirden sonra notalarını paylaşıp bir de o şiirlerini bestelemiş olması yönüyle Yurdakul için şair yerine Sanatçı kelimesini kullanmayı daha uygun buldum.
    Böylelikle güzel bir şiir kitabını daha geride bırakmış olduk. Cümleten keyifli okumalar, mutlu günler dilerim..
  • -ÖZET VE SPOİLER İÇERİR
    Öncelikle kitabı okusam anlar mıyım, sonuçta iktisadi terimler olacak diye düşünen varsa hiç tereddüt etmeden kitabı okumaya başlayabilir. Mahfi Hoca yine sade bir dille hem ekonomik hem sosyal hem de siyasi analizler yapmış. Salt ekonomi kitabı değil.

    Mahfi Eğilmez'i biraz Keynesçi gördüm sanki :) Neoklasik yaklaşımın da özellikle analiz yapmaktan ziyade kapitalizmi yaymak için propaganda aracına dönüştüğünü söylüyor. Hep soruluyor ya hani: Nedir bu yapısal reformlar? İşte bunun cevabı bu kitapta. Ayrıca son 16 senede AKP'nin hem doğrularını hem hatalarını sayısal verilerle ortaya koymuş üstat.

    Dünyadaki iktisadi olumsuzlukları genel olarak denetlenemeyen liberalizme bağlamış kitap. Yani ''görünmez elin'' aslında piyasayı dengeye getirmediğini, bunu 1929 Krizi ile farkeden dünyanın süreci toparladığını fakat sistem eskiye yani başıboş bırakılan kapitalizme dönünce tekrar krizlerin çıktığını ama büyüme şatafatıyla bunun göz ardı edildiğini söylemiş. Dünyadaki sistem kapitalizm olabilir ama bu ne ahbap çavuş kapitalizmi olsun ne de acımasız ve her şeyin görgüsüzce paraya çevrildiği, insani değerlerimizi yitirmemize sebep olan kapitalizm olsun ana teması var.

    Kitabın ilk bölümü ''Değişim'' başlıklı. Paradigmadan ve paradigma değişikliklerinden bahsediyor. Buna göre Türkiye hep ABD ve Avrupa ile iyi ilişkiler yaşarken 1991 yılında SSCB'nin yıkılmasıyla oradaki Türk Cumhuriyetleri ile de yakın ilişkiler kurmaya ve Orta Asya'ya açılmaya başladı. 2000'lerden sonra da yönümüz bu kez Orta Doğu oldu. Yani bu alandaki geçerli modelimiz (paradigmamız) değişmişti. Yurtta sulh cihanda sulh fikri Ortadoğu'da oyuna dahil olma ile yer değiştiriyordu. Paradigma sadece ülkede değil dünyada da değişiyordu. Önceden en ufak belirsizlikte sermayedarlar paralarını o ülkeden çekerken artık bunca olay yaşanmasına rağmen bir ülkenin ekonomisi eskisi kadar kırılgan olmayabiliyor. Çünkü sermaye serbestliği var artık, böylece o kişi o ülkeden çıkmak için son ana kadar bekliyor ve olaylar da genellikle o zamana kadar yatışmış oluyor.Diğer etken ise likidite fazlası. Bu kadar bol para olduğu için sorunların daha çok olduğu gelişmekte olan ülkelerdeki görece yüksek faiz, bu ülkelerde risk alabilmeyi artırdı.

    2. bölüm ise ''20. Yüzyılın Öncesi ve Sonrası'' Buna göre 30 Yıl Savaşları ve sonrasında imzalanan Vestfalya Antlaşması ile ulus devletlerin ve laikliğin temelleri atıldı. Ümmetçi politika izleyen ve Avrupa'daki Rönesans benzerini uygulayamayan Osmanlı ise çağın gerisinde kaldı. Buna bir de dinsel eğitimin yaygınlaşıp bilimsel eğitimin gerilemesi eklenince Sanayi Devrimi yapan Avrupa'nın gerisinde bir Osmanlı oluştu.

    Yine bu bölümde dünya tarihini etkileyen kapitalist krizlerden bahsedilmiş:
    1873-1896 arası: Uzun depresyon. Nitekim 1.Dünya Savaşı'na neden oldu.
    Sebepleri: Viyana Borsası'nın çöküşü, Fransa'nın Almanya'ya ödediği büyük tazminat, ABD'nin izlediği sıkı para politikası ve altının kıtlığı. Merkantilizmden sanayi kapitalizme geçişin sancıları etkili oldu.
    1929: Büyük Bunalım. Bu da 2. Dünya Savaşı'na neden oldu. Sebepleri ise ABD'nin üretimimin az sayıda holdinge bağlanması, bankaların denetlenmemesi ve görünmez el prensibinin geçerliliğini yitirmesi. Ticaret serbestliği ve finansal kapitalizme geçişin sancısı hissedildi.

    Hatta Almanya 1. Dünya Savaşı sonrasında öyle ağır bir tazminat ödemek durumunda kalıyor ki bu borçlar içinde şuurunu yitiren Alman halkı Adolf Hitler gibi bir belayı tarih sahnesine çıkarıyor. Hatta bunu ön gören Keynes Versay Antlaşması'nı terk ediyor. Kısacası Hitler'i bile ortaya çıkaran dolaylı yoldan da olsa kapitalistlerin bitmek bilmeyen kazanma arzusu.

    3.Bölüm ''21. Yüzyılın Getirdikleri'' ise küreselleşmeyi anlatıyor. Buna göre küreselleşme bir özgürlük, büyüme ve refah getirse de bu zamanla büyük bir kazanç arzusu ve buna bağlı bir ahlaksız kazanç olgusunu getirdi. Neticede ardı arkası gelmeyen krediler ile emlak balonu ortaya çıkarken 2008 Krizi meydana geldi. Bu krizin de asıl sebebi küreselleşmenin sancıları. Her radikal değişiklik krize ortam hazırlayabiliyor. Mal, emek ve sermaye önceden hareketli değilken artık emek hariç hareketli ve küresel dünya var.

    İşte Türkiye de 1994 ve 2001'de ciddi krizler yaşasa da özellikle 2001'de bankacılık alanında yapısal reformlar yaparak bu durumdan çıkabildi. 2008'de ise krizden sonra reform yapamadık ve bu durum iyiye giden rakamları tersine çevirdi. O zaman ilk yapısal reform kurumlarla yönelik reform. Özellikle AB ile ilişkilerin iyi olduğu ve tam üyelik anlaşmasının yapıldığı 2004'ten sonra iyiye giden tablo tersine çevrilmiş görünüyor. Bunun önemli sebeplerinden birisi de ahbap çavuş kapitalizmi ve ahbap çavuş demokrasisi. Yani siyasal iktidara yakın olanların diğerlerine göre avantajlı olduğu sistem. İşte bunu engellemenin yolu iyi bir hukuk sistemi. Bunu yapamadığımızda ortaya pek de yatırım yapılamayacak bir ülke çıkıyor. Demek ki 2. yapısal reform: Hukukun üstünlüğü.

    Küreselleşme de 4 aşamadan oluştu deniyor: Savaşların küreselleşmesi, ekonominin küreselleşmesi, Batı tarzının küreselleşmesi ve krizlerin küreselleşmesi. Artık krizler de küreselleştiğine göre bu durum küresel kapitalizmin sonunu da getirebilir diyor Mahfi Eğilmez. Çünkü önceden en azından sisteme dahil olamayan ülkeler eliyle krizden çıkılabiliyordu.

    Venezuela'nın durumu da ele alınmış. Buna göre ekonomik göstergeleri bir ara fena gitmeyen Venezuela'nın şu an dibe vurmasının sebepleri olarak kötü yönetim, Hollanda Hastalığı (paranın aşırı değerli olmasının ülkeyi kötü duruma getirmesi), ABD'nin uygulamaları olarak göstermiş ama eklemiş. En azından onların petrolü var. Kötü yönetim veya denetlenemeyen iktidar olmaması için 3. yapısal reform siyasi reform olmalı.

    Yine dünya ile ilgili önemli tespitte daha bulunuyor: Trump korumacı bir politika izlerken eski sosyalist ülke Çin küreselleşmenin yeni aktörü olabilir çünkü Davos'ta Çin başkanı bunu ifade etti diyor. Yani roller değişiyor.

    4. bölüm: ''Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne'' Burada ise adeta tarih dersi verilmiş. 1897'de Osmanlı'da okuma yazma bilenler %10 hatta sadece adını yazanları da çıkarırsak %5.

    Osmanlı'nın belini bükenler ise kapitülasyonlar. 1365'te başlayan ve Lozan'a kadar süren baş belası. Sürekli alınan dış borçlar ve borcu borçla kapatma sevdası da dahil olunca işler iyi gitmiyor. Kapitülasyonlar neticesinde yerli üretici büyük darbe alıyor ve Osmanlı kendi sanayi ve ticaret burjuvazisini oluşturamıyor. Oluşturamayınca da esnaf burjuvazisi oluşuyor. Esnaflıkta ''eti senin, kemiği benim'' anlayışı ile dar alanda dar bir çevre ile ilerleyen meslek yüzünden daha muhafazakar bir toplum oluşuyor.

    1881'de kurulan Duyun-i Umumiye ile ekonomik ve siyasi bağımsızlığını tamamen kaybeden Anadolu halkını, 1881 yılında doğacak Mustafa Kemal'in bağımsızlığa kavuşturacak olması da ilgi çekici.

    Osmanlı'yı yıkıma sürükleyen yap-işlet-devret modelini bugün hala uyguluyor olmamız da tarihten ders almadığımızı gösteriyor.

    5.bölüm: ''Türkiye'deki Değişimin Sosyoekonomik Analizi'' burada asıl ele alınan ise kırdan kente göç ve kaçak yapılar. elinde tapusuz yapı olan halk yaşadığı yerde geçici olduğunu düşünüyor, orayı güzelleştirmeye çalışmıyor. Bir yerde şehirli olabilmek için de tam 3 kuşak orada kalmak gerekiyor. Bu göçlerin arttığı dönemlere bakarsak henüz tam olarak şehirleşemedik.

    PİSA sonuçları: Fen liseleri ve sosyal bilimler liseleri OECD ortalamasının üzerinde ama biz buralara önem vermek yerine imam hatipler açıyoruz. O zaman 4.yapısal reform eğitim olmalı. Çok ders çalışsa da öğrenciler başarısız. Çünkü özgür düşünce ortamı kısıtlı. 5. yapısal reform da bu ortamı sağlamak.

    6. ve son bölüm: ''Geleceğe Bakış''
    Endüstri 4.0 kaçmasın, makine ve robot gibi araçları veya onları çalıştıran programları yapmak yerine bunları satın alalım önerisi var. Ayrıca MB ve TÜİK'in bağımsızlığı, sosyal güvenlik ve sağlık reformu, reel sektör ve bankacılık reformundan bahsediliyor.

    AKP iktidarı ile ilgili de veriler var.
    1-GSYH 4 kat artmış fakat kendi skalasındaki ülkelerin ortalamalarının az da olsa altında kalmış. Özellikle Güney Kore'nin atılımını yapamayıp inşaata dayalı büyümeyi seçtik.
    2-Kişi başı gelirde ise orta gelir tuzağı var. 2008'e kadar olan tablo kötüye gidiyor.
    3-Büyüme var ama istikrarsız ilerliyor ve cari açık ile büyüme durumu var.
    4-Enflasyon ise AKP'nin en büyük başarısı. çift hanelerden en azından son dönem haricinde hep tek haneli ilerleyen enflasyon.
    5-İşsizlik ise en büyük başarısızlıklarından.
    6-Diğer başarısı kamu borç yükünün azaltılması. Bütçe dengesi sağlanmış
    7-Cari açık çok fazla. GSYH İçindeki payı 10 kattan fazla artmış.