• Nefsin arzuları
    İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
    Allahü teâlâ, (Şehvetlerinizi, [yani nefsin arzularını] haramlardan almamaya uğraşın ve bu cihadda sebat edin, dayanın) buyuruyor. Bunun içindir ki, aklı olanlar, din büyükleri, bu dünyanın bir pazar yeri gibi olduğunu ve burada, nefs ile alışverişte olduklarını anlamışlardır. Bu ticarette kâr Cennet, zarar da Cehennemdir. Yani kârı, ebedi saadet, ziyanı da, sonsuz felakettir.

    Akıllılar, nefslerini, ticaretteki ortak yerine koyup, gerekli nasihati yapmışlardır. Bunlardan altısı şöyle:
    1- Ticaret ortağı, insanın para kazanmakta ortağı olduğu gibi, bazen de, hıyanet yapınca, düşmanı olur. Halbuki dünyada kazanılan şeyler geçicidir. Aklı olan, buna kıymet vermez.
    Her nefes, kıymetli bir cevher gibidir ki, bunlardan bir hazine yapılabilir.

    Akıllı kişi, her gün, nefsine demeli ki:
    (Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes, hiçbir şeyle tekrar ele geçemez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. Ömür bitince, ticaret sona erer. Ticarete sarılalım ki, vaktimiz azdır. Günlerimiz, o kadar kıymetlidir ki, ecel gelince, bir gün izin istense de ele geçemez. Bugün, bu nimet elimizdedir. Aman nefsim, çok dikkat et de, bu büyük sermayeyi elden kaçırma! Sonra ağlamak fayda vermez. Bugün, ecelin geldiğini, şimdi, o günde bulunduğunu, farz et! O halde, bugünü elden kaçırmaktan, bununla, saadete kavuşmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi haramdan kaç!)

    Asi nefsimiz, emirleri yapmak istemez ise de, riyazet yapmak, istediklerini vermemek, ona tesir eder. İşte nefs muhasebesi böyle olur. Resulullah efendimiz, (Akıllı, ölmeden önce hesabını gören, ölümden sonra kendine yarayacak şeyleri yapan kimsedir) ve (Yapacağın her işi, önce düşün, Allahü teâlânın razı olduğu, izin verdiği bir iş ise, onu yap! Böyle değilse, o işten kaç!) buyurdu.

    2- Nefsi kontrol edip ondan gafil olmamalı! Ondan gafil olursa, kendi şehvetine ve tembelliğine döner. Allahü teâlânın, her yaptığımız, her düşündüğümüz şeyi bildiğini unutmamalıyız. Bunu bilenin, işleri ve düşünceleri edepli olur. Zaten buna inanmayan kâfirdir. İnanıp da, yapmamak ise, büyük felakettir.

    3- Her gün yatarken, o gün yaptığı işler için nefsi hesaba çekmeli, sermayeyi, kâr ve zarardan ayırmalıdır. Sermaye farzlar, kâr da, nafilelerdir. Ziyan ise, günahlardır.

    4- Nefsin kusurları görülüp, ona ceza verilmez ise, cesaret bulur, şımarır. Kendisi ile başa çıkılamaz. Şüpheli şey yemiş ise, ceza olarak, aç bırakmalı, yabancı kadınlara bakmış ise, iyi mubahlara baktırmamalı. Hep böyle ceza vermelidir!

    5- Büyükler, nefsleri kabahat yapınca, ceza olarak çok ibadet ederlerdi. Mesela bazısı, bir namazda, cemaate yetişmeseydi, bir gece uyumazdı. İbadetleri seve seve yapamayan kimseye en iyi ilaç, salih bir zatın yanında bulunmaktır.

    6- Nefsi azarlamalı. Nefs yaratılışta iyi işlerden kaçıcı, kötülüklere koşucudur, tembeldir ve şehvetlerine kavuşmak ister. Dinimiz, nefsimizi, bu huyundan vazgeçirmeyi emrediyor. Bu vazifeyi başarmak için, onu bazen okşamak, bazen zorlamak ve bazen söz ile, iş ile, idare etmek gerekir. Çünkü nefs, öyle yaratılmıştır ki, kendine iyi gelen şeylere koşarken, rastlayacağı güçlüklere sabreder. Nefsin, saadete kavuşmaya mani olan en büyük perdesi, gafleti ve cehaletidir. Gafletten uyandırılıp, saadetinin nelerde olduğu gösterilirse, kabul eder. Zira Allahü teâlâ (Onlara nasihat et! Nasihat, müminlere elbette fayda verir) buyurdu. (Zariyat 55)

    Kalb, ruh ile nefs arasındaki bir köprü gibidir. Marifetler, feyzler kalbe ruh vasıtası ile gelir. Kalb, his organlarına da bağlıdır. His organları, ne ile meşgul olursa, kalb ona bağlanır. İnsan güzel bir şey görünce, güzel bir ses duyunca, kalb bunlara bağlanır. Ruha veya nefse tatlı gelenleri sever. Bu sevgi insanın elinde olmaz. Güzel, tatlı demek, kalbe güzel, tatlı gelen şey demektir. İnsan, çok defa hakiki güzelliği anlayamaz. Nefse güzel gelen ile, ruha güzel geleni karıştırır. Ruh kuvvetli ise, gerçek güzelliği anlayıp, onu sever, bağlanır. Âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler, evliyanın sözleri gibi kıymetli şeyler, aslında güzeldir. Çok tatlıdır. Kalbin nefse bağlılığı azalıp nefsin elinden kurtulunca, bunları okuduğu, duyduğu zaman, bunların güzelliğini anlar ve bağlanır da, insanın haberi olmaz. İbadetleri yapınca, Allahü teâlâyı sever.

    Kalbi, nefsin elinden kurtarmak için, nefsi ezmek, kalbi kuvvetlendirmek gerekir. Bu da, Resulullah efendimize uymakla olur. Kalbini, nefsinin pençesinden kurtaran kimse, bir evliyanın Resulullahın vârisi, Allah’ın sevgili kulu olduğunu anlar. Allahü teâlâyı çok sevdiği için, Allahü teâlânın sevdiğini de çok sever.
  • Şilili Victor Jara’nın elleri kırıldı gitar çalmasın diye. Kürt Hamido’nun tırnakları çekildi saz çalmasın diye....

    Victor Jara, Şili’de Augusto Pinochet’nin Salvador Allende hükümetine karşı gerçekleştirdiği darbe sırasında işkenceyle öldürülen bir sanatçı. Jara, darbeciler tarafından yoldaşlarıyla beraber Şili Ulusal Stadyumu’nda işkence görür. Bir daha gitar çalmaması için elleri kırılır; o halde şarkısını söylemeye devam eder. Ve işkence ile katledilir. Bu hikaye de bir nevi Kürt Victor Jara’nın hikayesidir. Pek bilinmez. Anlatacağımız Hamido’nun bilinmeyen hikayesidir…

    Asıl adı Hamit Gezginci. Çocukluğumun efsane sesi, babamın yoldaşıydı. Bu hikayeyi yazmak için yıllardır koşulları zorluyorum. Nitekim koşullar oluştu ve Mardin Kızıltepe’ye doğru yola çıktım. Yoldaşlarını, ailesini dinlemek istiyorum. Kimine Kızıltepe’de ulaştım, kimine Diyarbakır, kimine İzmir, kimine Avrupa’da.

    1954’te Mardin Kızıltepe’de dünyaya gelen Hamido, 8 kardeşten biri, daha küçük yaştan itibaren saz çalmaya başlar. Babasından saz çalmayı öğrenen Hamido, 15’ine geldiğinde artık Mardin’de tanınan bir yerel sanatçıdır. Genç yaşta evlenir ve bir çocuğu olur. Hamido, gittiği birçok yerde düğünleri, etkinlikleri şenlendirir. Gür ve güzel sesiyle aranan biridir. Hamido’nun kardeşi Ozan İbrahim Gezginci, siyasi sürecin Hamido için nasıl başladığını şöyle anlatıyor: “Hamit abim, toplumun uyanışı için şarkılar söylemeye başladı. 1965-66’larda artık tanınıyordu. Ve büyük saygı görüyordu. Müziğiyle ve sesiyle farklı bir duruşu vardı. 1973-74’te Kızıltepe’ye Abdullah Papur geldi ve abimle bir konser sergilediler. O konserden sonra siyasi süreç de başladı. Kürtçe şarkı söyledikleri için artık hedefteydi.”

    1980 Mart’ının ilk günlerinde, darbenin hemen öncesinde tutuklanır. Ve vahşi işkencesiyle bilinen Diyarbakır Cezaevi’ne gönderilir. Tam 5 yıl burada Esat Oktay Yıldıran’ın işkencelerine boyun eğmez, 4 kibritle direniş meşalesi olan yoldaşlarıyla birlikte direnir.

    Helva kutusundan saz

    Kardeşi İbrahim Gezginci, Hamido’nun Diyarbakır zindanında yaşadıklarından bölümler anlattı: “Esat Oktay Yıldıran’ın beynini allak bullak eden rahmetli Hamido’dur. Bunun tanıkları var. Peki, nasıl oldu? 81 yılında o direnişte helva kutusundan bir tane bağlama yapmış. Helva kutusu ağaçtan yapılmıştı. İşte o helva kutusu ve süpürgenin sapı, çorapların lastikleriyle bir bağlama yapmış. Nasıl mı yapmış? Süpürgenin sapını kutunun içine yerleştirmiş ve lastikleri de kutuya bağlamış. Ve şarkılar söylemeye başlamış.

    Bağlama nerede?

    “Hamido saz çaldığında koğuş arkadaşlarından birisi nöbet tutuyor. Esat Oktay gelince Hamido’ya söylüyor geldi diye, hemen sapı ve lastiği çıkarıyor, kutuyu kenara koyuyor. Esat Oktay koğuşun önünden geçiyor, içeri bir sivrisinek girmezken bir tane bağlamanın sesi geliyor. Esat Oktay içeri giriyor. O bağlamayı verin diyor. Bunlar diyor bağlama diye bir şey yok. İçeri bakıyor, gerçekten bağlama yok. Bakıyor yok, çekip gidiyor. Bir gün sonra Hamido yine bağlamayı yapıp çalıyor. Psikolojik işkence için tekrar Esat Oktay koğuş koridorlarında tur atıyor. Bakıyor yine bağlamanın sesi geliyor. Nöbet tutan arkadaşlar yine bunu fark ediyor. Hamido’ya diyorlar geldi. Hamido yine bağlamayı söküyor oraya atıyor. Esat diyor ben bağlamanın sesini duyuyorum onunla şarkı söyleyen biri var. Koğuştaki arkadaşlar diyor ki, farkındaysan yaptığın işkence nedeniyle sende psikolojik sorun oluşmaya başlamış. Bu kelimeyi kullandığı için arkadaşların hepsi sıra dayağından geçiyor.
    Aradan bir iki gün geçiyor aynı koğuşta yine bağlama sesi geliyor. Yine içeri giriyor, yine yok. Israrla diyor buradan bağlama sesi geliyor. Arkadaşlar diyor ki, sen psikiyatriye gitsen tedavi olsan iyi olur, senin psikolojin bayağı kötüye gidiyor.

    Esat Oktay tarumar

    “Bu kendisinden şüpheleniyor? Aradan birkaç gün geçiyor, tekrar bağlama sesi geliyor. Rahmetli Hamit abim, Kîne Em’i söylüyor. O söylediğinde tüm zindan sesiyle doluyor. Yine içeri giriyor ama bağlama yok. Bu allak bullak oluyor. Bu direnişleriyle Esat Oktay Yıldıran’ı tarumar ediyorlar.”

    85’te tahliye oluyor

    Diyarbakır zindanında 5-6 beste yapan Hamido, 1985’in başında tahliye oluyor. Onun cezaevi sürecine tanıklık edenler yaşadığı işkencelere rağmen teslim alınamadığını gururla söylüyor. Tahliye olduktan sonra sanatsal faaliyetlerine devam ediyor. Bir yandan ise Kürtçe şarkı söylenmesine de tahammülsüzlük artıyor. Ve sonra tehditler başlıyor.

    Saz çalan tırnakları çekiliyor

    Hamido’nun tehditlere boyun eğmediğini söyleyen kardeşi İbrahim Gezginci, “Düğünlerde Kürtçe şarkı söyleme artık buna izin vermeyeceğiz, diyorlar. Şarkıları, halkı direnişe davet eden şarkılar olarak tanımlanıyordu. Ve bu yüzden ağır baskılara maruz kalıyordu. En az ayda 2 kez onu gözaltına alıyorlardı. Ve Kürt sanatçılarından ilk olarak işkenceyle tırnağını kaldırdılar. Bir defa gözaltı alındığında bağlamayı çalan elinin 2 parmağının tırnaklarını çektiler. Bir süre saz çalamadı. Sürekli gözaltına alınıyordu, bazen bir ay, bazen bir hafta, bazen 5 gün ama sürekli gözaltına alınıyordu. Yine İskenderun’da işe gitmişti, dönüşünde önünü kestiler hatta başına silah dayadılar, Kızıltepe’den git, eğer gitmezsen öleceksin diye tehdit ettiler” diyor. Yıl 1989-90.

    Kurşunlar sessiz mi çıkıyor?

    Hamido, videosu da olan şarkı söylediği düğünlerden birinde yine gözaltına alınıyor. Kardeş Gezginci anlatıyor: “92’de Derik’te bir düğündü, binlerce insan vardı. Düğün baskına uğradı, Hamido ablukaya alındı. ‘Sazı yavaş çal, sesi yüksek olmasın sen insanları rahatsız ediyorsun’ diyorlar. Hamit abim onlara şöyle bir cevap veriyor: ‘Siz insanları öldürürken sessiz mi öldürüyorsunuz? Silahınızdan çıkan kurşunlar sessiz mi çıkıyor?’ Ve tekrar 4-5 gün gözaltında kalıyor.”

    3 araçla pusu kurdular

    Yıl 93. JİTEM’in her gün bir Kürt yurtseverini sokak ortasında vurduğu günler. Tehditler artmış, ama Hamido inatla Kürtçe direniş şarkıları söylemeye devam eder. DEP Milletvekili Mehmet Sincar JİTEM tarafından vurulduktan sonra taziyesine gider Hamido… Gerisini kardeşi Gezginci anlatıyor: “Mersin’den işten gelirken gözaltına alınıp tehdit ediliyor. Çekip gitmezsen gereği neyse yapılacak diyorlar. Hamit abim, ‘Ben bu coğrafyada doğdum, büyüdüm, kültürünü aldım ve Kürdüm, Kürtlerin içinde öleceksem de ölürüm gitmiyorum’ diyor. Bundan birkaç gün sonra bir daha gözaltına alındı, bırakıldı. Şehadetinden önce rahmetli Mehmet Sincar’ın taziyesine gitti, geldi. Aradan 2 gün geçtikten sonra 27 Eylül 1993’te sabah birileri ona telefon açtı. Seninle işimiz var diye. Evden Veysi abimle çıktı. Kızıltepe’nin tarihi Dinaysir Köprüsü’nde (Taş Köprü) pusu kuruyorlar. 3 araçla silahlı saldırı düzenliyorlar. Hamit abim şehit oluyor. Veysi abim de 9 tane kurşunla ağır yaralanıyor.” Ve Kürt Viktor Jara, tırnakları saz çalmasın diye çekilen Hamido, JİTEM tarafından katlediliyor. Şimdi Kızıltepe’de Fırat Mezarlığı’nda Mehmet Sincar’ın yanı başında yatıyor.

    Gerçekten doyamadık ona

    Hamido’nun düğününde çaldıklarından biri de HDP Artuklu İlçe Eşbaşkanı Bekir Dağ. Hamido’yu bir de ondan dinliyorum. Dağ’ın ilk sözü “Herkes onu çok severdi” oluyor ve şöyle devam ediyor: “Çok güzel bir ozanımızdı. 10 yıl komşu kaldık, gerçekten ona doyamadık. Sesi çok güzeldi. Onun sesini Şivan’ın sesine benzetiyordum. Gür ve süper bir sesi vardı. Allah rahmet eylesin. Çok değerli bir insandı. Benim düğünümde de o çalmıştı.”

    Konuşmadı konuşturulamadı

    Hozan Hamido’nun cezaevi arkadaşı Bûbê Eser ise yaşadığı işkenceyi Gardiyan ismiyle kitaplaştırmış. Şimdi yurt dışında yaşıyor. Ağır yaralı olarak Türkiye’den çıkmış. Eser’e ulaştığımda Diyarbakır zindanından sonra prensip olarak Türkçe konuşmama kararı aldığını anlatıyor. Şöyle diyor: “Bugüne kadar 10 kitap yazdım hepsi Kürtçe. Fakat Gardiyan Türkçe’ye çevrildi, Yunanca, İsveççe ve Arapça’ya çevrildi. İngilizce, Almanca, Fransızcası da hazırlanıyor.”

    Bûbê Eser.

    Hamido ile tanıklığını anlatan Eser, “Hamido’yla Kızıltepe’den tanışıyorum. Hem bizim ozanımız hem de bizim arkadaşımızdı. Ben kendisinden önce hapishaneye girdim, sonradan kendisinin hapishaneye geldiğini işitince onunla aynı koğuşa geçtim. Hamido çok büyük işkencelerden geçmesine rağmen bir tek kelime bile konuşmadı, konuşturulmadı. Hep direndi. Bu direnme sürecinde 5 Nolu Cezaevi’ne gelince Hamido hiçbir zaman kendi benliğinden, kendi şahsından, kendi niteliğinden taviz vermedi” diyor.

    Bir kahramandı

    Eser, “Bir Kürt genci olarak, hem kendisini hapishanede yaşatmaya hem de arkadaşlarına yardımcı olmaya çalıştı. Hatta işkencelerin yoğun olduğu dönemlerde işkencelerden sonra Hamido, arkadaşları güldürmek için çok defa kendisine dayak atıyordu. Hamido’nun yaptığı bazı hareketleri, şarkı söylemeleri, şakalaşmaları gardiyanları rahatsız ediyordu. Onu çıkarıp işkence yapıyorlardı. Çeşitli işkencelerden geçmesine rağmen Hamido dik yaşamını sürdürdü. Hapishanede bir kahraman olarak yaşadı. Ve bir kahraman olarak da hapishaneden çıktı. Tüm arkadaşlarını orada yaşatabilmek, onlara moral verebilmek çabalıyordu. Çünkü hapishanede moral gerçekten çok önemliydi. Her koğuştan ispiyoncu çıkarmak istiyorlardı. Bizim koğuştan böyle biri çıkmadı. Hamido’ya bunu yapmaya çalıştılar ama Hamido işkencelere rağmen bu teklifi kabul etmedi. Ve sürekli direndi, sürekli morali yüksek, arkadaşlarına moral veren bir insandı. Hamido devrimci anlayışıyla, ileri görüşlü anlayışıyla harekete katılarak daha çok, daha yoğun çalışabilmek için, Kürt halkının kurtuluşu için canını bile feda etti” diye vurguluyor.

    Hamido Kürtperwer

    Hamido’nun cezaevinden arkadaşı Mehmet Can Azbay da prensip olarak Türkçe konuşmayı tercih etmiyor ve bunu özellikle belirtmemi istiyor. Onunla yaptığımız röportaj da Kürtçe gerçekleşiyor. Bu hikayenin paylaşılacak olmasından duyduğu mutluluğu dile getiren Azbay, şöyle anlatıyor: “Ben prensip olarak Kürtçe konuşacağım, bir Kürt olarak 20 sene zindanda kaldım. Biz önce birlikte 1 Nolu’da kaldık. 1980’in Mart ayıydı. 1 Nolu’dan 5 Nolu’ya, oradan da 21 ve 24. koğuşlarda birlikte kaldık. Hamido Kürtperwer, halkını seven biriydi. Mücadeleciydi. O Kürdistan özgürlük mücadelesinin üyesiydi. Gerçekten değerli bir yurtseverdi. Hem sanatçı hem mücadeleci biriydi, zindanlarda hiçbir zaman düşmana boyun eğmedi.”

    Mehmet Can Azbay.

    Arkadaşlarının moral kaynağı olduğunun altını çizen Azbay, “En zor dönemlerde, ki Türkçe bu döneme ‘vahşet süreci’ deniyor. Devrim şarkılarıyla insanların yurtsever duygularını yükseltirdi. Mesela ‘Kîne Em’ parçasını en iyi yorumlayanlardan biri de oydu. Che Guevara için özel bir şarkı söylemişti. Güney Kürdistan, Leyla Kasım hakkında şarkılar söylüyordu. 12 Eylül Darbesi geldiğinde, biz havalandırmaya çıktık slogan attık, 12 Eylül Darbesi’ne karşı. Hamido sazıyla ‘Kîne Em’ parçasını söyledi. O zaman yüzbaşı ve askerleri geldi dedi, ‘Bu sloganları atmayın. ‘Biz, sizden korkmuyoruz ve direniyoruz. Biz devrimciyiz, Kürdistanperweriz, karşınızda duruşumuzu gösteriyoruz’ dedik” diye kaydediyor.

    İnsan sağken de değerlidir!

    Hamido’nun büyük sıkıntılar yaşadığına da dikkat çeken Azbay, sözlerini şöyle noktalıyor: “Hamido, 12 Eylül Darbesi’nde 5 Nolu’da çok ağır işkencelerden geçti. Sağlığı çok bozuldu. Dışarı çıktığında da fakirlik ve yokluk içinde yaşadı. Benim halkımıza, kurumlarımıza, medyamıza bir eleştirim var. İnsanlarımız ne zaman ki ölüyor, o zaman kıymetini biliyorlar. Bu Kürtlerin çok büyük bir eksikliği. Bu eksiğimizi görmeliyiz. İnsan sağken değerlidir. Sahip çıkmamız lazım. Gittikten sonra da anmak gerekiyor.”
  • 192 syf.
    ·9/10
    İlk defa bir kitapta full kitaplardan ve kütüphaneden bahseden bir eser okudum. Kitabın konusu kitaptı. 6 tane farklı farklı ilginç ve fantastik, mutlaka hepsinde kütüphane olan bir eserdi. Konusu anlatmakla anlaşılmaz. Ayrıca ödüllü bir kitap.
  • O zaman Sivrialan’ın bağlı olduğu Ağacakışla nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veysel’in bu destanını çok beğeniyor, “Ankara’ya gönderelim” diye istiyor. Veysel de “Ata’ya ben giderim” diye vefalı arkadaşı İbrahim ile yayan yola düşüyor. Karakışta yalınayak, başı kabak yola çıkan bu iki arı gönül, bu iki insan örneği, üç ay yol çiğneyerek Ankara’ya geliyorlar.
    Veysel Ankara’da konuksever tanıdıkların evlerinde 45 gün misafir kalıyor.Destanı Atatürk’e getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürk’e okumak kısmet olmuyor. Eşi Gülizar Ana: “Ata’ya gidemediğine bir,askere gidemediğine iki; yanardı ki o kadar olur...” diyor.Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basımevinde destanı gazeteye veriliyor.Destan gazetede üç gün boyunca yayınlanıyor. Bundan sonra da bütün yurdu dolaşmaya,dolaştığı yerlerde çalıp söylemeye başlıyor,seviliyor,saygı görüyor.
    O günleri şöyle anlatıyor:“Köyden çıktık.Yaya olarak Yozgat köylerinden Çorum-Çankırı köylerinden geçip üç ayda Ankara’ya gelebildik. Otele gitsek para yok. ‘Nere gidek? Nasıl Edek?” diye düşünüyoruz.Dediler ki: “Burada Erzurumlu bir Paşa Dayı var. O adam misafirperverdir.”O zamanlar Dağardı diyorlardı,(şimdiki Atıf Bey Mahallesi) orada ev yaptırmış Paşa Dayı.Gittik oraya. Adamcağız hakikaten misafir etti.Birkaç gün kaldık o zaman, Ankara’da, şimdiki gibi kamyon filan yok. Bütün işler at arabalarıyla görülüyor.At arabaları olan, Hasan Efendi adında bir adamla tanıştık. O, bizi evine götürdü. Kırkbeş gün Hasan Efendi’nin evinde kaldık.Gideriz, gezeriz, geliriz;adam yemeğimizi,yatağımızı,herşeyimizi sağlar.Dedim ki: -‘Hasan Efendi biz buraya gezmek için gelmedik! Bizim bir destanımız var.Bunu,Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz! Nasıl ederiz? Ne yaparız?’
    Dedi ki: -‘Vallahi ben böyle işlerle ilgili değilim. Burada bir milletvekili var.Adı Mustafa Bey, soyadını unuttum. Bu işi ona anlatmak gerek. Belki size o yardımcı olabilir.’Gittik Mustafa Bey’e derdimizi anlattık. Öyle böyle bir destanımız var. Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz."Bize yardım et!" dedik.
    Dedi ki: -"Amaan! Şimdi şaire falan önem veren yok. Kıyıda köşede çalın çağırın. Geçin gidin!’
    -‘Yok öyle değil dedik. Biz destanımızı okuyacağız, Mustafa Kemal’e!’
    Milletvekili Mustafa Bey, ‘okuyun da bir dinleyeyim bakayım’ dedi. Okuduk dinledi. O zamanlar Ankara’da çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’yle konuşacağını söyledi. ‘Yarın bana gelin!’ dedi. Gittik. ‘Ben karışmam’ dedi. Sonunda kesti attı. Biz ordan döndük geldik. "Ne yapsak?" diye düşünüyoruz. Sonunda,"Matbaaya biz gidelim" dedik. Saza, tel alıp takmak eski telleri yenilemek de gerekti. Ulus Meydanı’ndaki çarşıya, o zamanlar Karaoğlan Çarşısı diyorlardı. Saz teli almak için Karaoğlan Çarşısı’na yürüdük.
    Ayağımızda çarık. Bacağımızda şal-şalvar, şal-ceket, belimizde kocaman bir kuşak.! Efendim polis geldi: -‘Girmeyin’ dedi."Çarşıya girmek yasak!" Bizi tel alacağımız çarşıya sokmadı.
    Polis: -‘Yasak diyoruz.Siz yasaktan anlamaz mısınız? Orası kalabalık. Kalabalığa girmeyin!’ diye diretti.
    -‘Peki girmeyelim’ dedik.Polisi güya salmış gibi yürümeye devam ettik. Adam geldi, arkadaşım İbrahim’e çıkıştı. –‘Kafadan gayri müsellah mısın? Girmeyin diyorum.Beynini patlatırım senin!’ diye çıkıştı.
    -‘Beyefendi biz dinlemiyoruz! Biz çarşıdan saz teli alacağız!’ dedik. O zaman polis, İbrahim’e: -‘Tel alacaksan bu adamı bir yere oturt. Git telini al!’ Neyse gitti İbrahim teli aldı geldi. Tel taktık. Ama sabahleyin çarşıdan da geçemiyoruz. Sonunda matbaayı bulduk.
    -‘Ne istiyorsunuz?’ dedi müdür.
    -‘Bir destanımız var. Gazeteye vereceğiz!’ dedik.
    -‘Çalın bakayım; bir dinleyeyim!’ dedi. Çaldık dinledi!
    - ‘Ooo! Çok iyi’ dedi. ‘Çok güzel.’
    Yazdılar. ‘Yarın gazetede çıkar’ dediler.‘Gelin de gazete alın!’ Orada bize telif hakkı olarak biraz da para verdiler.Sabahleyin gidip 5-6 gazete aldık. Çarşıya çıktık. Polisler:
    -‘Oooo! Âşık Veysel siz misiniz? Rahat edin efendim! Kahvelere girin! Oturun!’ dediler. Bir iltifat başladı ki sormayın! Çarşıda bir zaman gezdik.Fakat yine Mustafa Kemal’den ses yok.Dedik:"Bu iş olmayacak." Amma Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde destanımı üç gün birbiri üstüne yayınladılar.Mustafa Kemal’den yine ses çıkmadı.Köye dönmeye karar verdik.Fakat cebimizde yol paramız da yok.Ankara’da bir avukatla tanışmıştık.
    Avukat: - ‘Ben belediye başkanına bir mektup yazayım. Belediye sizi köyünüze parasız gönderir!...’ dedi. Elimize bir mektup verdi.Belediyeye gittik. Orada bize dediler ki: - ‘Siz sanatkâr adamsınız. Nasıl geldinizse öyle gidersiniz!’

    Aşık veysel’de böylelikle ilk konserini Ankara’da vermiş olur.

    Döndük avukata geldik.‘Ne yaptınız?’dedi. Anlattık. ‘Durun bir de valiye yazalım!’ dedi.Valiye de dilekçe yazdı.Valiye dilekçemizi imzalayıp yine Belediyeye buyurdu. Belediyeye ilettik.Belediye bize: -‘Yok!’ dedi. ‘Paramız yok! Sizi gönderemeyiz!’ dedi.
    Avukat içerledi ve kahretti: - ‘Gidin! İşinize gidin!’ dedi. ‘Ankara Belediyesi’nin sizin için parası yokmuş; tükenmiş!’ dedi.Acıdım avukata.
    ‘Nasıl edelim? Ne edelim?’ derken bir de ‘Halkevi’ne uğrayalım bakalım. Belki oradan bir şey çıkar’ diye düşündük.Mustafa Kemal’e gidemiyok.Halkevine gidek.Bu defa,Halkevine,bizi kapıcılar bırakmıyor ki girelim.Orada dinelip duruyorduk.
    İçeriden bir adam çıktı: -‘Ne geziyorsunuz burada? Ne yapıyorsunuz?’ diye sordu.
    -‘Halkevine gireceğiz ama bırakmıyorlar!’ diye cevap verdik.
    -‘Bırakın! bu adamlar,tanınmış adamlar! Âşık Veysel bu!’ dedi.
    O içeriden çıkan adam, bizi edebiyat şubesi müdürüne gönderdi. Orada: -‘Ooo! Buyurun! Buyurun! dediler.Halkevinde bazı milletvekilleri varmış.Şube müdürü onları çağırdı: -‘Gelin halk şairleri var, dinleyin.’ dedi.
    Eski milletvekillerinden Necip Ali Bey: -‘Yahu dedi bunlar fakir adamlar.Bunlara bakalım.Bunlara birer kat elbise de yaptırmalı.Pazar günü de Halkevinde bir konser versinler!’
    Hakikaten bize,birer takım elbise aldılar.Biz de o Pazar günü Ankara Halkevi’nde bir konser verdik.Konserden sonra cebimize para da koydular.Ankara’dan köyümüze işte o parayla döndük.Plağa okuduğu ilk türkü ise, Emlek yöresinin ünlü ozanlarından Âşık İzzeti’nin:
    “Mecnunum, Leyla’mı gördüm
    Bir kerrece baktı geçti.
    Ne söyledi ne de sordum
    Kaşlarını yıktı geçti
    Soramadım bir çift sözü
    Ay mıydı gün müydü, yüzü
    Sandım ki zühre yıldızı
    Şavkı beni yaktı geçti.
    Ateşinden duramadım
    Ben bu sırra eremedim
    Seher vakti göremedim
    Yıldız gibi aktı geçti.
    Bilmem hangi burç yıldızı
    Bu dertler yareler bizi
    Gamzen oku bazı bazı
    Yar sineme çaktı geçti..
    İzzetî, bu ne hikmet iş
    Uyur iken gördüm bir düş
    Zülüflerin kement etmiş,
    Yar boynuma taktı geçti.” şiiridir.
  • Kimlerin yalancı olabileceğini maddeler halinde görelim.
    1. İnsanın gözünün içine bakarak rahatça konuşanlar.

    2. Yüzü kızarmayan, utanma duygusu olmayanlar.

    3. Sorulara doğrudan cevap vermeyenler, sözü merkezden uzaklaştıranlar. 4. Çok konuşanlar.

    5. Çıkarı olanlar.

    6. Gerçeği söylediğine dair yemin edenler. (Gerçeği söyleyen birisi neden yemin etmek ihtiyacı duysun ki...)


    7. Sık sık, namus ve dürüstlük konferansları verenler. Bunlar içlerindeki kötü dürtüleri kontrol çabası içindedirler. 8. Bir söz eğer kulağa abartılı derecede iyi ve hoş geliyorsa, o söz gerçek değildir. Kalbinizin sesi, duyduğunuz bir söze gerçek olmayacak kadar iyi diyorsa, oraya soru işareti koyunuz.

    9. Bir kişi olması gerekeni değil de olanı savunuyorsa, gerçekten doğru olanın yerine siyaseten doğru olanı savunuyor demektir. İnanırsanız geleceğinizi ipotek etmiş olursunuz.

    10. Doğruyu değil de, karşı tarafın duymak istediğini söyleyene dikkat edin; empati rolünü çok güzel yapıyordur. İnanırsanız, kullanılırsınız.

    11. Bazı kişilik tipleri kolay yalan söylerler. Antisosyal, Narsisist, Histrionik kişilik yapılarında yalan mübahtır.

    12. Yalanı yalanla düzeltmeye çalışanlar, kronik yalancı olma yolundadırlar.

    13. Zeki bir hırsız kendisini şöyle savunuyordu "Ben hırsızlık yapmadım, parasını koruyamayanlara ders verdim". Zeki bir yalancı da "Birisini bir defa kandırırsam suç benimdir, eğer ikinci defa kandırırsam suç onundur” diyor. Bu bakımdan kusuru sadece yalancıda değil, biraz da kendimizde aramamız gerekir. Yalana karşı uyanık olmayan kişiler, aldatılmayı hak ederler. Atalarımız, "Eşek olana semer vuran çok olur" sözünü boşuna söylemediler.
    14. Dürüstlüğü saflık kabul eden, onuruyla yaşamak yerine zengin yaşamayı tercih edene dikkat.