Sonunu başından bilmeme rağmen, kitabın bitiriliş şekli, özellikle son 4-5 sayfası çok iyiydi. Kitap Amerika’dan Napoli’ye turist olarak seyahat eden Lise’nin bir gününü anlatıyor.
Lise’nin karakteri hakkında pek bir bilgimiz olmuyor kitap boyunca, sadece bazı davranışlarını biliyoruz. Kendisi hakkında verdiği bilgiler çelişkili, gerçek mi değil mi emin olamıyoruz. Sanki onunla denk gelmiş ve onu tanımayan ama hakkında tahminde bulunan insanların onu anlatması gibi, kendini anlatıyor bize. Hafif histerik ve psikolojik problemleri olan biriymiş gibi bir portre çizmiş yazar, aynı tecavüze uğrayan kadınların tecavüz edenin cezasını düşürmek için suçlu ve aranıyormuş, olan her şey onların suçuymuş gibi yansıtılması gibi. Yazarın bunu kasıtlı yaptığı aşikar.
Tecavüz edilip ölü bulunan Lise’nin katilinin savunması ise günümüzdeki kadın tecavüzcüsü ve katillerinin kendilerini savunmalarıyla birebir aynı. Kitap ‘70lerde yazılmış, aradan geçen neredeyse 60 yıla rağmen durumun ve olayların ele alınışının geçerliliğini hala koruması ise gerçekten kahredici.
Muriel Spark, enteresan bir biçimde bütün kitap boyunca Lise’yi anlatmasına rağmen onun tamamen yok sayıldığı bir şablon oluşturmuş. Bu yönüyle bana Sakar kitabındaki tanık ifadelerini anımsattı. Kitap sonuna kadar beni çok etkilemese de, sonuyla gerçekten her şey yerine oturdu ve bu kitabın neden ölmeden önce okumanız gereken 1001 kitap listesinde olduğunu anladım. Tavsiyedir.