• İnsan Niçin Efsane Üretir? - Ali Şeriati


    İnsanın hep yaptığı ve daima da yapacağı, -hatta şimdi bu­günün maddeci insanı ve öteki hayata inanmayan mantıkçı fi­lozofları bile yapmaktadır- işlerden biri, örneklikleri, güzellik­leri ve olması gerektiği halde olmayan dünyayı yaratmaktır. Tasavvuru ve tahayyülü dahi mevcut değilken bunu nasıl ya­pacaktır? İnsanın bu âlemde hissettiği yoksunluğu gidermeye yönelik çabalarından biri efsane üretmektir. Efsaneler iki çe­şittir. Kimi efsanelerde tarihte yaşamış olan gerçek bir şahsi­yet bulunmaktadır. Bu tür efsanelerde kahraman, tarihte bel­li bir süre yaşamış kişidir, -otuz yıl, elli yıl, altmış yıl yaşamış­tır- fetihler yapmış, zaferler kazanmış, sonra hastalanmış, öl­müş ya da öldürülmüştür. Daha sonra insan bu şahsı alıp, mâveraî bir şahsiyete dönüştürmüştür; bu, olması gereken, ama gerçekte olmayan, insanın olmasını istediği halde hiçbir za­man olmayacak bir şahsiyettir. Binaenaleyh, sıradan tarihî kahraman alınmakta, daha sonra o, zihinlerde büyük bir efsa­nevi kahramana dönüştürülmektedir. Bu kahraman, artık var olan değil, olması gereken bir kişidir.

    Bunun örneklerden biri Ebu Müslim'dir. Ebu Müslim, Ho­rasan'da kabadayılık yapan bir köleydi. Bir oraya bir buraya gider, karnını doyurmak ve güce ulaşmak için fırsat kollardı. Onun için kime bağlı olunacağının hiçbir önemi yoktu. -Bu, güçlü bir İranlı da olabilirdi, Arap da olabilirdi, İslam olabilir­di, Şia olabilirdi, kısaca her şey ve herkes olabilirdi, onun açı­sından bunların hiçbirinin farkı yoktu.- O, güç peşinde,mace­racı bir insandı, liyakatliydi de. Güçlü bir askeri kabiliyete ve komutanlık liyakatine sahipti. Abbasî hareketi gelişmiş, Benî Ümeyye saltanatı zayıflamıştı. O gün artık rüzgarın Abbasîler’den yana estiği malumdu ve gelecek yıllarda iktidarın Abbasi’lerin eline geçeceği kesindi. Ebu Müslim, hükümette olması­na rağmen oldukça zayıflamış Ümeyye oğullarına karşı, gittik­çe güçlenen Abbasîlerin yanında yer aldı. Onlara sayısız hiz­metlerde bulunuyor, güç ve makam elde etmek için sayısız ci­nayetler işliyordu. Nitekim bazı makamlara da ulaştı. Abbasi­ler, onu işlerine yaradığı sürece yanlarında tuttular; fakat [ken­disiyle çıkar ilişkilerinin bittiği] bir gün Ebu Müslim, ücretini al­mak isteyince, halifenin bir el işaretiyle perdenin arkasından çıkan askerler onu öldürdüler, böylece mesele bitmiş oldu.

    Ebu Müslim işte böyle bir adamdı. Ancak daha sonraları gittiğimiz kütüphanelerde, kahvehanelerde ve işittiğimiz kıssa­ların İçinde Öyle bir Ebu Müslim'le karşılaşıyoruz ki onun -bu işleri yapan ve sonra da bu şekilde öldürülen- Ebu Müslim Horasanî ile bir benzerliği bulunmadığı gibi, tarih boyunca yaşa­mış diğer büyük insanlar ile de bir benzerliği bulunmamakta­dır. Bir kere bu Ebu Müslim asla ölmez, canlıdır, ölümsüzdür. İkinci olarak Ebu Müslim, asla yenilmez; üçüncü olarak tekrar zuhur edip işine devam edecektir. O her yerdedir, hem Türki­ye'de, hem İran'da kısaca her yerde ve her şehirdedir. Sonra onun hem çok büyük bir bilge, hem yüce bir ahlak sahibi, hem çok büyük bir güç sahibi olduğunu görüyoruz. Öyle ki bunun artık tarihteki gerçek Ebu Müslim ile hiçbir benzerliği bulunmamaktadır.

    Diğer bir örnek de İskender'dir. Pur-Davud1 ona sitem et­miş ve ömrünün sonuna dek şöyle feryat etmişti: "Neden bu melunu o kadar büyüttüler, o kadar kutsallaştırıp yücelttiler."

    İskender Yunanlı bir gençti. İran'a saldırmış, İran hüküme­tini devirmiş, Cemşîd'in tahtını ateşe vermiş ve Hahamenişlerin2 tüm görkemini yok etmiştir. Kendisi ve halefleri uzun müddet boyunca İran'da hükümetlerini sürdürdü ve İran mil­letinin güçlü ve görkemli medeniyetini Yunan ordusunun ayakları altına serdi. Binaenaleyh onun İran'da tarihin en menfur adamı olarak anılması ve kendisinden iblis ve melun diye bahsedilmesi gerekiyordu. Ondan melun - bunu ben söy­lüyorum - diye söz etmeseler de her halükârda o, batıdan İran'a saldırmış, Dârâ’yı3 yok etmiş ve Hahamenişleri orta­dan kaldırmış bir askerdi. Önce kendisi, daha sonra da halef­leri İran'da bir müddet saltanat sürmüş ardından da yenilip gitmişlerdir.

    Evet, İskender de tarihte var olan diğer kahramanlar gibi bir kahramandı. Fakat efsanelerdeki İskender böyle değildir. Tüm hüneri yakmak, yıkmak ve öldürmek olan bu Yunanlı sapkın ve zayıf gençten, ölümsüz, yenilmez ve insanlığın kur­tuluşu için daha çocukken kılıcını kuşanmış muvahhid bir şah­siyet yarattılar. O, Şiîlerin yazdığı İskendernamelerde4 Ali sevgisiyle dolu biridir ve Süleyman'ın sarayına gidip orada Sü­leyman'a ve Süleyman'ın sarayındakilere Ali sevgisinden bah­setmiştir. Tüm erdemlere sahiptir. Peki hangi erdemlere? İnsanlann sahip olduğu erdemlere değil, insanların sahip olmaları gereken ancak sahip olmadıkları ve asla da sahip olmayacakları erdemlere! O asla ölmez, asla yenilmez, ona kılıç işle­mez, onda hiçbir ruhî ve ahlakî kusur yoktur. Onun misyonu sadece ve sadece insanın kurtuluşudur. O, bu yüzden İran'a saldırmıştır. Tek hedefi insanlığın kurtuluşa ermesi ve tevhid düşüncesinin dünyadaki tüm kalplere girmesidir. Mevcut İs­kender'den işte böyle bir yan tanrı ve büyük bir hayalî kahra­man yaratmışlardır.

    Diğer bir mitoloji ya da efsane çeşidi daha vardır ki bunun gerçekle hiçbir alakası yoktur. Bu tür mitolojilerde geçen olay­lar da kişiler de dünyada hiçbir zaman var olmamışlardır. On­lar tümüyle hayal ürünüdür ve gerçek değildir. Onlar tanrıça­lar ve yarı tannlardır. Yarı tanrı nasıl yaratılıyor? Mesela insan­da varolan hislerden biri de aşktır. Bir ferdi ya da topluluğu tutkuyla, katıksız ve çıkarsız olarak sevmektir. Bu insanî İhti­yaçta hiçbir çıkar güdülmemeli, onda bencillik, çıkarcılık gibi kirler yer almamalıdır. Ancak insan tüm aşklara bir şeylerin bulaştığını, içine he­veslerin karıştığını, kişisel çıkarların ve bencilliğin bulaştığını ya da içinde zaaflar banndırdığını ve çabucak tükendiğini gö­rünce, bu İhtiyacını giderememektedir. İnsanın mutlak, temiz ve kutsal bir aşka ihtiyacı vardır ve böyle bir aşk ise yeryüzün­de yaşayan, nefes alan ve diğer binlerce tutkuya sahip olan in­sanın kalbinde oluşamaz ve devam edemez. O halde ne yap­malı? Bu ihtiyacı nasıl gidermeli? Elbette ki aşk tanrıları yara­tarak. Bir duygu ve bir düşünce şahsiyet kazanıyor, dış dünya­da tecessüm ediyor ve bir puta, bir tanrıçaya ve bir hayali za­ta dönüşüyor. İnsanı, tarih boyunca kendi toplumunda ya da kendi döne­minde mutlak derecesinde fedakârlığa sahip bir insan görme­ye muhtaçtır. Yani başkalarının menfaati söz konusu olduğun­da, onun toplumuna, halkına, insanlığa olan aşkı ve sevgisi ön plana çıkar. Artık onun için kendisi yoktur, tüm istekleri ortadan kalkar, kişisel çıkarlarını ve beklentilerini unutur ve di­ğerlerinin menfaati için kendisini kolayca feda eder.

    İnsan ta­rihe bakıyor, yeryüzünde yaşayan insanları gözden geçiriyor ve bu dünyada yaşayan insanın böyle bir duyguya ve böyle bir güce sahip olamayacağını görüyor. Hatta, bu dünyada feda­kârlık yapan ve toplum için kendisini feda etmeye hazır bulu­nan İnsanları gördüğü zaman bile şöyle düşünüyor: Onun bu fedakârlığına bencillik ya da şöhret arzusu karışmıştır. Çektiği kılıcın yüzde sekseni başkalannın menfaati içinse de mutlaka yüzde yirmisi gösteriş içindir. Hatta canını ortaya koyma du­rumlarında bile bazen bütünüyle bencillik göze çarpmaktadır. Gerçek insanın en pâk ölümlerinde bile bazen bencilliğin ve gösterişin lekesi açıkça görülebilmektedir.

    Mevlana Mesnevî'de büyük bir mücahitten bahsediyor ve diyor ki o kılıçlar çekti, cihatlar etti. Sıcak ve kanlı savaşlar­dan muzaffer olarak döndü. O ömrünün sonlarına doğru otur­du, kılıç çekip kinle ve kudretle kılıç vurmanın kendisine zevk verdiğini düşündü. Kişisel ve bireysel tutkularından biri -bu, kendini göstermek biçiminde olabilir ya da "ben büyüğüm ve ben bir kahramanım" şeklinde gösteriş yapmak biçiminde olabilir- onun bu cesaretinde hatta fedakârlığında etkili olu­yordu. Bunun üzerine adam bir köşeye çekilir ve ibadetle meşgul olur. (Ben onun yaptığı bu işi savunmak istemiyorum, bu örneği başka bir mesele için veriyorum.) Ağır ve zor oruç­lar tutar, çokça namaz kılar, zorlu zikirlere ve riyazetlere yö­nelir. Riyazet halindeyken bir gün savaş davullarının seslerini ve kahramanların cihada çağıran haykmşlannı duyar. Sokak­lardan silahlann, atların ve savaş borazanlarının keskin sesle­ri gelmektedir. Savaş sahnesinin kurulmakta olduğu ve ciha­dın başlayacağı açıktır. Bir ömür boyu savaşmış ve cihat etmiş bu adamy birden irkilip dışarı çıkar. Savaş sesleri ve savaşın is­minin geçmesi onu tahrik eder ve riyazet için inzivada bulunduğu yerden onu dışarı çıkarır. Sonra birden kendine gelir ve der ki: "İşte bu benliktir, bu feda olmak ve cihat ismiyle be­ni aldatmak isteyen "kendi" bencilliğimdir. Niçin? Niçin sen, kendin? Şimdi "kalk savaşa git, İnancın ve dinin uğrunda ken­dini feda et" diyen sen, o zaman cihada çağırdıklarında beni inzivaya yönlendirmemiş miydin? "Bu kez kal, yeteri kadar savaştın artık görevini tamamladın, insan daha ne kadar sava­şır ki..." dememiş miydin? O halde neden şimdi beni savaşa sürükiüyorsun. Sen, aynı sensin, sen aynı adamsın. Sen beni savaşta tehlikesi daha az olan yerlere götürmüyor muydun? Tehlikeli ve ölümün kaçınılmaz olduğu yerlerden beni uzaklaş­tırmıyor muydun? Peki neden şimdi ısrarla beni savaşmaya çağınyorsun?
    Neden olduğunu biliyorum. Çünkü sen kendindeki "ben­cilliği" öldürmeğe karar vermişsin, (Yani
    "Benliği, yani "nefs"i öldürmeğe) bunun başka bir çaresi yok diyorsun. Eğer beni öldürmek istiyorsan neden kimsenin bilmediği ve görme­diği bu ıssız inziva köşesinde beni böylesine boğuyorsun? Bu­rada öleceğime beni o cephede öldür kî benim öldürüldüğü­mü ve feda olduğumu görsünler. Böylece en azından bir mücahit olarak tanınayım. Beni neden bu köşede yavaş yavaş öl­dürüyor ve boğuyorsun? Bu durumda hiç kimse beni anlama­yacak ve yaptığım bu fedakârlığı bilemeyecek!

    Bir Müslüman, Ebu Cehil'in göğsüne oturunca o şöyle de­di: "Boğazımın şuradan aşağısını kes." Müslüman: "Aşağıdan ya da yukandan kesilmesinin ne farkı var?" deyince o şöyle dedi: "Başımı mızrağa takınca herkesten yukarıda dursun ve herkes, bu başın Ebu Cehil'e ait olduğunu anlasın." Bu duygu az ya da çok herkeste vardır. Fakat bazen o kadar zarif bir gü­ce sahiptir ve o kadar latif perdelere, tevillere ve yorumlara sahiptir ki insanın kendisi bile bunu anlayamamaktadır.

    Benim hocalarımdan biri diyordu ki, bir topluluğa girip yer olmadığı halde yukanlarda bir yerlere oturmak isteyen bir ki­şi, kendisine zorla yer açmaya çalışır. Görenler, onun ne ka­dar bencil biri olduğunu düşünür. Bazılanna İse yukarıya bu­yurun diye ne kadar ısrar etseler de: "Hayır biz yere, ayakka­bılarımızın üstüne oturduk" derler. İkinci defa davet edildikle­rinde ise: "Teşekkür ederiz, burası çok rahat." derler. İnsan­lar, onlar hakkında ne kadar mütevazı insanlar diye düşünür­ler. Halbuki hakkında böyle düşünülen insan, diğerlerinden daha bencil olabilir. Yukarıda oturmak isteyen kişinin az bir bencilliği vardır ve: "Benim yerim orası ben de oraya gitmek istiyorum, herkes benim yukarıda oturmaya layık olduğunu anlasın" der. Ancak aşağıda oturmak isteyen ise demek isti­yor ki: "Benim yerim de orasıdır. Beni, siz oraya davet edi­yorsunuz. Demek benim yerimin yukansı olduğunu anladınız. Bu durumda benim bencilliğimin derecesi de en az onlarınki kadardır. Ancak ben şunu göstermiş oluyorum: Ben o kadar iyi biriyim ki gördüğünüz gibi aslında yerim yukarıda olması­na rağmen, ben aşağıda oturuyorum. İşte bu benim onlara göre sahip olduğum izafi bencilliktir."

    Ruhsal meseleler bazen öyle bir şekilde tecelli eder ki onu dikkatli bir şekilde analiz edip yorumladığınızda, onun yüzün­deki perdeyi kaldırdığınızda zahiren güzel görüntüsünün altın­dan "kişiliğinin", "nefsinin" ve "çıkarlarının" mutlak hakikati ortaya çıkar.

    Ancak insan, sevebileceği, kendisine dayanabileceği, hat­ta tapınabileceği bir ruhunun olmasını ister. Ama o ruh, mut­lak derecede yüce bir fedakârlığa sahip olmalıdır. Yani onda hiçbir şekilde bencilliğin, kişisel çıkarcılığın, hatta -gerçekten kendini feda edecek bile olsa- "ben kendimi feda edebilecek bir adamım" gibisinden yapacağı gösterişin lekeleri bulunma­malıdır. Böyle bir şey mümkün değildir. Kesinlikle mümkün değildir. Ama ona ihtiyacımız var ve yaratıyoruz. Neyi? Pro-mete'yi- Promete'yi yaratıyoruz. Promete, dünyadaki en meş­hur yan tanrılardan biridir. Onu Atinalılar ve Yunanlılar yarat­tılar; fakat daha sonra Roma'ya oradan da tüm dünyaya git­ti. Promete tannlar alemindeki Yunan tanrılarından biridir ve her şeyle dopdoludur. (Güzelliğe, güce, iyiliğe, sevimliliğe, tanrıların sahip olduğu mutluluğa, hayata, her şeye sahiptir; hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı yoktur.) Ancak o, heyecan verici bir eyleme kalkışıyor. Yani kendisine, makamına, diğer tanrılara ve içinde mutlulukla yaşadığı dünyaya karşı, insan için kıyam ediyor, gelip tanrılar âleminden ateşi çalarak, bunu yeryüzünde soğukta ve karanlıkta yaşayan, ateşe muhtaç olan ve bu ihtiyacını gideremeyen insana veriyor.

    İnsan, aldığı bu ateşle ısınıyor, sonra yemek pişiriyor, dün­yası aydınlanıyor, karanlıktan ve soğuktan ıstırap çeken insa­na ışık ve sıcaklık bahşediyor. Ateşe sahip olmayan insanlığa ateş vermekten daha büyük bir hizmet olabilir mi? Promete işte bunu yapıyor ve diğer tanrıları öfkelendiriyor. {Promete, bu akıbeti önceden göze almıştı.) Onlar Promete'yi yakalayıp zincire vuruyorlar ve onu Kafkas dağlarındaki buzdan bir te­peye hapsediyorlar. Sonra büyük ve keskin bir gagaya sahip korkunç bir akbabayı, gagasıyla o karanlık, soğuk ve ıssız tepede zincirlere vurulmuş Promete'nin ciğerlerini lime lime ederek yemesi için görevlendiriyorlar. Sonra ciğerleri yenmiş olan Promete, bu daimi azaba tahammül ediyor. Bu akbaba gökyüzüne biraz yükseldiğinde onun ciğerlerinin tekrar oluş­tuğunu görüyor ve ikinci defa onun ciğerlerini yiyor. Ateşi İlahların -kendisi de onlardan biridir- iradesine rağmen onlar­dan alıp büyük bir fedakarlık yaparak insanlara verdiği gün­den beri Promete, Kafkas dağlarında sadece o akbaba ile bir­liktedir.

    Promete zincire vurulmuştur, akbaba daima gelip onun ciğerini yemekte, yenen ciğerler tekrar oluşmaktadır. Bu, Promete'nin daimî kaderidir. Şimdi bile durum böyle.. (Kafkaslara gidenler, bunu kesinlikle gördüler.) Bu kimdir? Böyle bir adam var mıydı? Böyle bir tanrı mevcut muydu? Böylesine bir dünya var mıydı? Bu âlemde böyle bir şeyin ol­duğunu kabul edecek hiç kimse kesinlikle yoktur. O halde ne oldu da böyle bir Promete yaratıldı? İnsanın Promete'ye ihti­yacı vardı; ancak Promete mevcut değildi. Bu derecede bir fe­dakârlık numunesine insanın ihtiyacı vardı ancak tarihte ve kendi zamanında böyle bir insan bulamamıştı. Mutlak mutlu­luk içerisinde, tanrısal mutluluk içerisinde, tanrılar âlemi içeri­sinde -tüm maddî ve manevî nimetlerin, güzelliklerin bulundu­ğu ve tüm ihtiyaçların giderildiği bir âlemdi- yaşayan birinin, kendisiyle farklı cinsten bir varlık olan insan için kendisini böyle bir azaba duçar etmesi, kendini tanrılar âleminden ve tanrılık* makamından mahrum bırakması ve Kafkas dağında korkunç bir akbabadan daimi olarak işkence görmeyi göze al­ması ve bundan hiç pişman olmaması mümkün değildir!

    Promete için yazılan pek çok destan vardır, hatta bugün bi­le yazılmaktadır. '"Zincire Vurulmuş Promete" destanı ise And-re Gide5 tarafından yazılmış en son destandır.

    Promete destanının bulunmasına rağmen "Zincire Vurulmuş Promete "yi yazdı ve hâlâ Promete tiyatrosu sahnelenmektedir. Neden? Çünkü insan Promete'ye ve bir Promete'nin varlığına (Böylesine bir duyarlılığa ve böylesine büyük bir fedakarlığa sa­hip birinin olmasına) muhtaçtır. Ancak bu, mevcut değildir. Kendisini hastalıklar tehdit ettiği halde, ölüm kendisini kusurlu kıldığı halde ve zaaflar, kendisini yok ettiği halde, insan yine de güzelliğe ihtiyaç duyuyor. Fakat tüm güzellikler nispîdir, tüm güzellikler nakıstır, tüm güzellikler, geçicidir, yapaydır. Buna rağmen o, mutlak güzelliğin peşindedir; ama bu, yoktur. Bu­nun için insan, - bütün güzellikleri kendinde toplayan, zaaflar­dan, kusurlardan ve zamanın etkilerinden uzak olan, mutlak güzelliğe sahip olan- Venüs'ü yaratıyor. Neden? Çünkü aldatı­cı da olsa insanın büyüklüğe ve yüceliğe ihtiyacı var. (Pek çok ihtiyacımızı ruhsal bir aldatma ile gideren, mesela çirkinliğimi­zi telafi eden bizler değil miyiz?) Tüm büyüklükler nispîdir. Da­ha büyük var; ama en büyük yok. Büyüklüğe, ruhî yüceliğe ya da mutlak fikre sahip olan, ebedî olan, kusur taşımayan ve bünyesinde hiçbir sapkınlığı barındırmayan bir İnsan yok; ama, o bunu yaratıyor. İnsanın zamanla, mekanla, bencillikle, çirkinlikle ve bozulmayla sınırlandınlamayacak bir tarihe ihtiya­cı vardır. Fakat gerek insanlık tarihi, gerek tüm kavimlerin ve milletlerin tarihi ve gerekse tüm kahramanların tarihi, kusurlu, münharif ve nispîdir. Bir yanında güzellikler, iyilikler, aşkınlıklar ve kutsallıklar bulunuyorsa da diğer yanında da kötülükler, zaaflar ve yenilgiler mevcuttur. -Tarihin tüm kahramanları ye­nilgiye uğruyorlar, ölüyorlar ve zaaf taşıyorlar- Tarih, kişisel is­tekleriyle, kişisel zaaflanyla, kendi zamanlarıyla, mekanlarıyla ve muhitîeriyle sınırlanmış olan gerçek İnsanların hayatlarının bütünüdür. Ancak insanın olması gerektiği halde olmayan bu tarihe ihtiyacı vardır.

    Efsaneler, olması gerektiği halde var olmayan tarihten ibarettir. Binaenaleyh, efsane yaratmak insanî bir ihtiyaçtır. Çün­kü gerçek tarih -gerçekliği olan ve gerçekleşmiş olan tarih-onu tatmin etmemektedir. Bu sebeple o efsanelerin yalan ol­duğunu bildiği halde efsane yazıyor. Mesela Arya ırkının kah­ramanı olacak bir kahraman istiyorum. Kime baksam görüyo­rum ki ya kusurlu, ya bir savaşta yenilgiye uğramış ya da za­afa sahip olduğu için yok olmuştur. Bu yüzden Sîstanlı bir pehlivan buluyorum ve onu Rüstem yapıyorum, onun üç ya­şında savaşa gittiğini söylüyorum, hiçbir zaman yenilmeyen Rüstem'i yenilgiye uğratmaya mecbur kalsam bile kendi baba­sı tarafından yenilgiye uğratıyorum ki her halükârda o büyük bir imtiyaza sahip olsun. O, asla başkası tarafından yenilgiye uğratılmamalıdır. O Sîmurg'la ve diğer kuşlarla yaşayan, on­larla irtibatı olan biridir. O, oklar ve mızraklarla dolu olan çu­kura düşse bile atı ile o kuyuda ilerleyebilen ve asla zaafa düş­meyen ölümsüz bir İnsandır. Rüstem, şimdi bir köyde yaşıyor ve çiftçilikle uğraşıyor. Çünkü bu kahraman ölümsüz olmalı, bu kahraman -bu insan- ölmesi için atıldığı çukurda sağ kal­malı ve ölümsüz olmalı, hiçbir savaşta yenilgiye uğramamah ve asla zaaf göstermemeli. Hatta Rüstem, Turana -Efrasi-yaban diyarına- gittiğinde orada Tehmineye aşık oluyor ve sonra destanda Tehmine'nin, Rüstem'in olduğunu görüyoruz. Burada insan birden kahramanının bir fesada duçar olduğu­nu, bir hataya düştüğünü ve şer'î olmayan bir aşka yöneldiği­ni görüyor. Bu şehvet düşkünlüğü, bizim yüce kahramanımı­za bir leke düşürüyor. Peki ne yapmalıyız? Aynı gece Firdevsî, mubedin [Zerdüşt din adamı] yanına gidiyor, o da gelip, Rüstem'in oğlu gayri meşru olmasın ve Rüstem'in hayatı, hi­kayenin aslı böyle olmakla birlikte o kara lekeyle kirlenmesin diye Tehmine'yİ Rüstem ile evlendiriyor. Neresinde kusur var­sa efsane bunu düzeltiyor, kahramanın öldüğü yerde efsane onu ebedîleştiriyor, bir zaafa veya kötülüğe düştüğünde efsa­ne onu temizliyor. Sonra insan efsane adına bir tarih yazıyor. olması gereken, olmayan ve olması mümkün olmayan bir ta­rihtir bu. Onun içinde öyle olaylar, öyle ilişkiler ve öyle duy­gular vardır, ki, bunlann olması gerekir; ama böyle bir şey yok­tur ve asla da olmayacaktır.

    Bu tür ilişkilerin ve duyguların, insanın en eski macerala­rında da var olduğunu, -aslında efsaneler ilkel insana aittir-bugün de var olmaya devam ettiğini görüyoruz. Christian'ın aşkına şimdi baktığımızda yeryüzünde böyle bir aşkın var ol­masının mümkün olmadığını görüyoruz. İtalya'da küçük bir şehir olan Verona'da bir mezar vardır. Bu mezarı bugünün da­hi pek çok aydın, gençler, yazarlar, şairler, sanatkârlar, hatta yaşlılar büyük bir arzuyla, aşkla ve neredeyse hayret verici di­nî bir hürmetle dolduruyorlar. Bu mezar -mabet- onlar için kutsalmış! Orada iki tane kabir yan yana bulunuyor. O iki mezar kimlere ait? Romeo ve Juliet'e. Romeo ve Juliet kim? Aslında hiç kimse ve hiçbir şey. O eskilere ait bir masal idi. Sonraları Shakspeare adında bir yazar, bu hikayeyi tiyatro şekline dönüştürdü. -Tıpkı Leyla ile Mecnun gibi.- Aslında gerçekte varlıkları yoktu; ama burada kabirleri var! Bu iki ki­şinin kabrini, bir yazar evinde yarattı. Bu iki kişi Romeo ve Ju-liet'tir. Onlar aslında yoktular ve hiçbir zaman da yaşamadılar. Yazarın kendisi bile onların olmadıklarını söylemektedir6 Ya­ni böylesine bir duyguya ve böylesine bir temizliğe o kadar ih­tiyaç vardı ki, bizzat hikayede şöyle deniyor: "Romeo ve Juli­et birbirlerine kavuşamayacaklarını anlayınca birbirinin kuca­ğında ölebilmek için her ikisi de intihar ettiler." Onlar kitapta öldüler; ama şimdi kabirleri var. Bu hadise bir efsane de de­ğildir. Bunun hikayesi on yedinci yüzyılda ortaya çıktı. On do­kuzuncu yüzyılda ise onlar için kabir yaptılar

    Bu kabri yapanlar da oraya ziyaret için gelenler de bunun içinde kimsenin yatmadığını biliyor. Pak duygulara, âdeta münezzeh olma de­recesindeki insanî ilişkilere duyulan ihtiyaç o kadar fazladır. Psikolojide şöyle deniliyor; "İhtiyaç bazen öylesine şiddetli oluyor ki haricî bir gerçeklik kazanıyor" Bu da haricî bir ger­çeklik kazanmaya ilişkin bir örnektir. Bu hârici gerçekliğin bir yalandan ibaret olduğunu bilenler bile, böyle bir yere, böyle insanlara ve böyle bir hikayeye olan ihtiyaçlarından dolayı bu hikayeyi yazmaktadırlar. Bunun yalan olduğunu, aldatma ol­duğunu herkes bilir; ancak o yalana dahi ihtiyacımız var. Pro-mete'nin büyüklüğüne, fedakârlığına -biliyoruz ki Promete yok ve onu biz yarattık- ihtiyaç duyuyoruz. (Promete'yi, Andre Gide yarattı ve tüm Avrupalılar da ondan tercüme ettiler. Fakat tiyatrolarda daima onu görüyoruz.)

    Binaenaleyh insan, Promete'ye sahip olmaya muhtaçtır; ama Promete yoktur. Onu yaratıyor ve elimizle yarattığımıza tapıyoruz. Onu seviyoruz. Bunun bizde bazı duyguların ortaya çıkmasına sebep olduğunu ve daimi susuzluğumuzu bir ölçüde giderdiğini düşünüyoruz. Bu açıdan bakıldığında tarih boyunca efsanelerin tarihle beraber olduğu, insanla beraber olduğu gö­rülür. Belli bir ismi olan, sıradan bir seçkinliğe sahip, normal birini alıyor ve onu hayalindeki -muhtaç olduğu, olması gere­ken- insana dönüştürüyor. Bunun dış gerçeklikte mevcut olma­dığını bilmesine rağmen efsane üretiyor. Efsaneler, her duygu­nun, her kutsallığın ve her maddî ve manevî güzelliğin yüce nu­munesinin bir bütünüdür. Öyleyse insan, numuneler yaratıyor. Ancak olanı değil, olması gerekeni yaratıyor. Büyüklüğün en yüce numunesi, Çin'de ve Japonya'da tanrı "Rama" ve "Futuşi Şi" şeklinde, Roma'da ve Yunanda ise tann "Zeus" ve [Mı­sır'da] "Osiris" şeklinde ortaya konuyor.

    İnsan, konuşurken ağzından mutlak güzelliğe sahip keli­meler dökülen birini görmek istiyor. Bunlar, günlük hayatta kullanılan sıradan kelimeler olmamalı. Aksine güzel, aşkın ve kutsal olmalı. Böyle bir insan yok. Zira konuşan herkes, sıra­dan meseleleri ifade etmek için söz söylemektedir. Eğer buna bir güzellik veriyorsa bu, sıradan bir güzelliktir, bir benzetme­dir, bîr kinayedir ya da içinde hakikat olmayan bir sözdür ve bu yalanla, çıkarla ve gösteriş ile beraberdir. İçi doğrulukla do­lu, dışıysa söz güzellikleriyle dolu olan bir söz yoktur. Bunun için söz ustası, "Demosthenes"i7 yaratıyoruz. Sözün sembo­lü olan "Tîr'i yaratıyoruz. Bu derecede büyük bir fedakârlık yok, onun için de Promete'yi yaratıyoruz. İçinde hiçbir kötü­lüğün ve zaafın bulunmadığı İnsana duyulan aşk, başkalarına duyulan muhabbet yok. İnsan için fedakarlık yapan tannları yaratıyoruz, hiç yenilmeyen ve hiçbir yerde zaaf göstermeyen kahramanlar yaratıyoruz. Çünkü bizim tüm kahramanlanmız yenilgiye uğruyorlar, tüm kahramanlarımızın cesareti ve gücü belli durumlarla 'sınırlıdır ve bunlar geçtiğinde her şey bitiyor. Kahramanlık da bitiyor. Tüm kahramanların yaptığı savaşlar, kahramanlıkların tümü; güzelliğin, paklığın ve münezzehliğin en yüce derecesinde değil.

    Bunun için "Herkül"ü yaratıyoruz, ya da -Hindistan'da- "Rama"yı veya -Rusya'da ve Doğu Av­rupa'da- "Lahas"ı yaratıyoruz. Sevgi dolu, şefkatli kahraman­lar yaratıyoruz. Her kültürde ve dinde bütün hayatını sevmek­le, aşkla, başkalanna sunduğu hayır ve bereketle geçiren ör­nek insanlar yaratılmıştır. Çünkü bu olmalı, böyle bir insana ihtiyacımız var; ama böyle bir insan yok. Hakikati uğruna, paklık uğruna ve insanın iyi ve kutsal bildiği şeyler uğruna kendisini unutan, kendini ateşe atan, geleceğini karartan ve akbabanın işkencelerine tahammül eden insanı seviyoruz. Ancak tarihte böyle bir insan bulamıyoruz, bunun için onu ya­ratıyoruz. Bu efsaneler, bu numune yaratıcılıkları, bu temiz ilişkiler, insanların yarattıkları ve yaratmakta oldukları bu mut­lak duygular, (bugün romanlar, hikayeler, filmler ve tiyatrolar yapıyorlar, orada yalan ve aldatma bulunuyor) olumsuz değil, olumlu eylemlerdir.

    Çünkü insanın yaşaması için, daima yüce, aşkın fmüteal] mutlak ve pak örneklere tapmaya, onları sev­meye ve onları düşünmeye ihtiyacı var. Hatta efsanelerin ha­yali hikayelerinde yer alan insanlığın en yüce, en kutsal ve en güzel derecesindeki numuneler, -gerçek olmasalar bile- daima insan ruhunun ıslahına ve güzelleşmesine sebep oluyordu.

    Promete ve benzeri kahramanları düşünmek daima hal­kın ruhundaki fedakârlık ilhamından kaynaklanıyordu. Bu sebeple bugün psikolojide, sosyal psikolojide ve özellikle de eğitim psikolojisinde her biri bir güzelliğin, bir azametin ya da büyük bir fedakarlığın timsali olan bu örneklere çok de­ğer verilmekte ve bunlar, insan ruhunun ıslahı, gelişmesi, eğitilmesi için en büyük örnekler olarak görülmektedir. An­cak İnsan daima, biri güzellik tanrısı, biri kutsallık tanrısı, bi­ri sevgi tanrısı, biri tahammül tanrısı, biri cesaret tanrısı, bi-vi güzel söz tanrısı ve biri de fedakarlık tanrısı olan bu muh­telif Örneklerin tümünün birinde toplanmasını istedi. Bu ça­ba tüm efsanelerde göze çarpmaktadır. Niçin? Çünkü insan için fedakârlık timsali olan o tanrı -Promete- bizim en yük­sek derecedeki fedakârlığa, görkemliliğe, güzelliğe olan tap­ma İhtiyacımızı bertaraf ediyor. Ancak o Herkül gibi güçlü değil ya da "Heliodorus" gibi ruh güzelliğine sahip değil ya da 'Demosthenes" gibi konuşamaz ve diğer tanrılar karşı­sında kendisini savunamaz. O, eziyet çekmektedir. Halbuki böyle bir kusurdan uzak olmalıdır. Bu sebeptendir ki mitolo­ji tarihinde tanrılar giderek azalmakta ve her tanrıda birkaç özellik birden toplanmaktadır. Söylediğimiz gibi, bu hayali örnekler ve bu sahte, uydurma ve hayalî efsaneler, insanlı­ğın duygu, düşünce gelişiminin, ıslahının ve eğitiminin ilham kaynağı olan tablolardı. Buna herkes inanmaktadır.

    Dipnotlar

    1- Pur, Farsça'da oğul, evlat anlamına gelmektedir. Farsça'da Hz İbrahim için Pur-Azer, Hz. İsmail için Pur-Hacer tamlamalarının kullanıldığı göz önünde bu­lundurulduğunda Pur-Davud'un Hz. Süleyman olduğu sonucu çıkarılabilir. Fakat Hz. Süleyman'ın MÖ 970, İskender'in ise MÖ 356 tarihinde doğduğu düşünüldü­ğünde Merhum Dr. Şeriatî'nin Pur-Davud ile başka birini kastetmiş olması da mümkündür. [Çevirmen]
    2- MÖ 550-330 yılları arasında İran'da hüküm sürmüş Pers hanedanıdır. Türk­çe'de Ahemeniler ve Akamanışlar diye de telaffuz edilmektedir. Farsça'da yay­gın kullanımı "Akhamenişler" biçiminde olmakla birlikte, merhum Dr. Şeriatî'nin burada zikrettiği gibi "Hahemenişler=Hakhemenişier" biçiminde de bir kullanım söz konusudur.[Çevirmen]
    3- Dârâ isimli birçok Pers kralı vardır. Burada söz konusu edilen, son Akhemeniş kralı 3. Dâra'dır.[Çevirmen]
    4- iskendernâme: Klasik edebiyatta İskender'in hayatını ve maceralarını anla­tan mesnevilerin gertei adıdır. Sadece İran edebiyatında değil, Türk Divan ede­biyatında da İskendernâme yazmış birçok şair bulunmaktadır. Divan Edebiyatın­da Ahmedî'nin yazdığı iskendernâme ünlüdür. [Çevirmen]
    5- Andre Gide, günümüz Fransa'sının en aydın yazarlarından biridir. Büyük bir aydın olan Gide, birkaç yıl önce öldü.
    6- Firdevsî de diyor ki: "Rüstem, Sistan'da bir pehlivandı İran'ın, iranlının, Rüstem'e sahip olmaya ihtiyacı vardı; ama o yoktu. Bunu, onun için ortaya çıkardık.
    7- MÖ 320 yıllarında yaşamış ünlü Atinalı hatip ve politikacı. [Çevirmen]


    Çeviren : Alptekin Dursunoğlu
  • 264 syf.
    ·1 günde·9/10
    KİTAP DEĞERLENDİRMESİ / BÜLENT ŞAHİN ERDEĞER – RİVAYET Mİ, HADİS Mİ SÜNNET Mİ – Yüzlerce Yıllık Kavram Kargaşası

    Yeni bitirdiğim ve değerlendirmesini yapmak istediğim bu seferki kitap, gerçekten de çok önemli bir boşluğu doldurma ve alt isminde de belirtildiği üzere yüzlerce yıllık bir kavram kargaşasına ışık tutup çözme yolunda epeyce emek verilmiş bir eser.

    Güncel tartışmaların da merkez üssü olarak niteleyebileceğiz bu mesele üzerine yazılmış bu kapsamlı ve çok gerekli eser için hocama teşekkür ederim. Bu konuda bir kitap yazmak gerçekten de çok zor bir iş. Zira kavramlar birbirine girmiş durumda denilebilir. Aşırılıklara kaymak an meselesi. Öyle ki bir taraf Kuraniyyun aşırılığı, diğer taraf rivayeti ayet ile eş, hatta zaman zaman ayete üstün tutan “hadisçilik” aşırılığı… Sosyal medyadan ve çevremizden gözlemlediğimiz kadarıyla çoğunluk uçlardan birisine kaymış durumda maalesef. Oysaki kavramları doğru tahlil edersek uzlaşılamayacak bir durum yok ortada. Hoca bu çok ince ve keskin çizgi üzerinde gayet itidalli ve net izah etmiş meseleleri.

    Şimdi madde madde olarak değerlendirmeme geçmek istiyorum;

    1- Yazar kitapta, zalim ve fasık Emevi sultanları döneminde yoğunlaşıp hız kazanan tedvin faaliyetlerini, rivayetlerin nasıl “hadis-i şerif” lere dönüştüğünü çok güzel ve çarpıcı bir şekilde izah etmiş. Sayfa 171’deki, “Siyasi Otoritenin Resmi Yazıcıları” bölümünde “hadis uydurma memurlarını” isimleri ile vererek çok üzücü ve trajik gerçekleri sunmuş. Olmayan ravilerin hatta sahabelerin nasıl hadis uydurma atölyelerinde (Bu benzetme Hatiboğlu Hoca’ya aittir) imal edildiğini izah ederken kitabın sonunda kurgulanmış 150 uydurma sahabi listesini bile vermiştir.

    2- Sayfa 185’te; “Mana İle Rivayet Ve Çağdaş Bilimsel Kanıtlar” başlığı altında kulaktan kulağa aktarım metodunun nasıl sağlıksız bir yöntem olduğunu pekçok bilimsel veri ile izah etmiştir. Şu pasajın fotoğrafını almış olsam da burada alıntı yapmayı da önemli görüyorum:

    “Yukarıda detayıyla verdiğimiz akli veriler de göstermektedir ki insanların görsel şahitlikleri bile bir başka kişiye aktarım esnasında ciddi biçimde değişime açıktır. Hele ki görülmemiş sadece duyulmuş bir rivayetin aktarımı da bu değişim, bozulma ve çarpıtmaya bir hayli açıktır. Dikkat ediniz çalışmamızın başlarında değindiğimiz siyasal müdahaleleri yok saysak, tüm doğallığıyla müdahaleye uğramamış kabul etsek dahi Resulullah’a atfedilen rivayetlerin “Nass” olarak kabul edilemeyeceği ortadadır. Kaldı ki yukarıda alıntıladığımız bilimsel veriler bizzat yaşanılan bir olayı gözle görmeyi konu edinirler. Bir de görülen tanıklığın olayı görmeyen kişilerce sözlü aktarımını düşünelim. Sözel rivayet akratımında rivayet içerisindeki bilginin uğradığı değişimleri en iyi “kulaktan kulağa” adlı oyunda gözlemleriz. Şu örnek gayet açıktır…” (Sayfa:193)

    3- Sayfa 213 kitabın özeti niteliğinde olup harika ifadeler içermektedir. Bazı cümleleri buraya almak istiyorum: “…Şüphesiz kitaplardaki rivayetlerin vahiyliğini dayatmak ne kadar yanlış ise, Kuran’ı ve sünneti birbirinin alternatifi görerek yanlış bazı rivayetler yüzünden bütün rivayetleri ve sünneti dışlamak da o kadar yanlış bir tutumdur…”, “…Rivayet ekolü terminolojisinde sünnet ifadesi hem uygulama, hem hadisler için ortak olarak kullanıldığı için bu karışıklık meydana gelmiştir. (Benim de “Kuran Bize Yeter Söylemi” kitabı için Prof. Dr. Enbiya Yıldırım’a yaptığım itirazda üzerinde durduğum konu / M.S.) Değilse aklı başında hiçbir Müslüman Rasulullah’ın yaptığı uygulamaya ve din olarak buyurduğu bir söze karşı çıkması veya dışlaması sözkonusu değildir.”, “…Onun İçin tümden kabul yahut red yerine, iki taraf da yemeğin yanmış kısmını kesip atmak, düşen kılı çıkarmak ve pirincin taşlarını ayıklamak gibi bir yöntem izleseler daha makul, bilimsel ve yararlı bir iş yapmış olurlar…”

    4- Sayfa 207’deki “Akıl mı, Nakil mi Kavgası” başlığı ile verilen bölümde Mutezile ve Rey Ekolü çatışması irdelenmiş akli çıkarımlar ile bile reddedilebilecek hadis örnekleri verilmiştir.

    5- Sayfa 86’da peygamberimizin veda hutbesinde söylediği rivayet edilen ve her ekolün kendisine uygun olan versiyonunu aldığı meşhur “ümmete bırakılan şey” hadisinde yazar bu hadisin 3 değişik versiyonunun olduğu şerhini düşmeden Muvatta’daki rivayeti, yani “Size Kuran ve sünnetimi bırakıyorum..” almış. Kütüb-i sitte’den Müslim, Ebu Davut ve İbn Mace versiyonu ise “Size Kuran’ı bırakıyorum” şeklindedir. Bir de şiilerin esas aldığı: “Size Kuran’ı ve ehl-i beytimi bırakıyorum…” şeklinde olanı mevcuttur. Elbetteki bir tanesi tercih edilebilir ancak ortada böyle bir karmaşanın olduğu da izah edilmeli idi. Tercih edilen rivayet aynı zamanda bugün ve geçmişte “rivayet dini” savunucularının temel delillerinden birisi olmuştur.

    6- Sayfa 81’de: “…Azı dişlere sahip hayvanlar, pençeleri olan kuşlar ve ehlileştirilmiş eşekler peygamber tarafından yasaklanmıştır…” denilirken; Sayfa 98’de; “…Resulullah kendiliğinden, Allah’ın bildirmesi olmaksızın ne helal koyabilir ne de haram…” denilmektedir. Bu iki ifade arasında çelişki gözükmektedir. Ancak sayfa 81’deki pasajda: “…Bununla birlikte bu yasaklama bu tür şeyleri yemekten uzak insan doğasının/fıtratının betimlenmesidir. Bu yüzden bu yasaklama sünnet olarak betimlendirilemez. Bu yüzden Kuran’da belirli bazı yiyeceklerin yasaklanması (6/46 ve 2/173) yanlızca insan fıtratının betimlenmesidir. İnsan özünde bilir ki aslan, kaplan, fil, karga, kartal, akbaba, örümcek ve insan eti yenilemez…” açıklaması da mevcuttur.

    Sayın yazar ile bu kitabını aldığım Zonguldak ziyaretinde ayak üstü ve çok kısa olarak bu yeme içme haramlıkları meselesini konuşmuştuk. Şimdi bu değerlendirmede uzun uzun bu konuya tekrar girmek istemiyorum ancak “Kuran’da zikredilen 4 şey haricinde ve peygamberce de yenilmesi yasak olan hayvanlar ilan edilebilir…” denilirse arkasından çok sayıda ve çok kritik sorular gelmektedir. Ben bu konuyu detaylı olarak, CEVAP BEKLEYEN SORULAR kitabımın 87-92. Sayfalarına işledim ve soruları-tezleri izah etmeye çalıştım. İlgilenenler oraya bakabilirler.

    7- Sayfa 103’te: “… Ayrıca bir uygulamanın (sünnetin) Kuran’a uygun olması ve bizden önceki Müslüman nesillerce kitlesel olarak uygulanarak bize intikal etmesinin bu yaklaşım sahiplerince (sünneti inkar edenler kastediliyor / M.S.) hiçbir değerinin olmaması sorgulanmamaktadır. Oysa aklen böylesi uygulamalar üzerinde kitlesel bir konsensüs bulunuyor olması, bu uygulamaların Allah resulü ve arkadaşlarından bize ulaştığının güçlü bir delilidir…” Okuyan arkadaşlarım bilirler ki ben de her iki kitabımda yazarın belirttiği gibi böylesi kitlesel uygulama ve üzerinde kitlesel bir konsessüsün oluştuğu durumlara hiçbir değer verilmeyip sorgulanmaması üzerine uzun uzun durmuştum. Ancak burada 2 kategoriden behsetmek gerekmektedir.

    Birincisi alıntının başında belirtildiği gibi Kuran’da bulunmayan ama Kuran’a ters olmayan konularda oluşan kitlesel uygulama örnekleri olup, maalesef bu konuda da “Kuran’da bu geçmez öyleyse yoktur, Peki Kuran’da geçiyor mu? Vs…” anlayışı oldukça yaygındır. Namazın vakitleri, rekatları, rükunları vs.. konularında “Kuran’da yoktur” deyip tartışma çıkarmanın bir anlamı yoktur. Mütevatir sünnete uymakla bir şey kaybetmeyiz. “Namaz sonunda niye selam veriyoruz Kuran’da geçiyor mu?” ve benzeri yüzlerce herze ve boş tartışma hergün sosyal medyada havada uçuşmaktadır.

    İkinci ve daha önemli/sorunlu başlık ise (benim daha çok üzerinde durduğum/çalıştığım) Kuran’dan dayanak almayan ve hatta yer yer Kuran’a aykırı gözüken hususlarda oluşan kitlesel konsensüs ve kitlesel uygulama örneğinin olduğu konulardır. Kadınlara Cuma namazının farz kabul edilmemesi, hayızlı kadınlara oruç tutma yasağı (bir kesimin görüşüne göre namaz kılma yasağı da bu kapsama alınabilir), 60 gün oruç keffareti meselesi vs… Bu durumlarda nasıl bir tavır almak gereklidir? Tartışılması ve çözüm bulunması gereken asıl sorun bunun nasıl böyle olabildiğidir. Kitapta bu konuda bir başlık açılsaydı çok yerinde olurdu.

    Dikkat edilirse yazarın sayfa 67’nin sonunda çok güzel ifade ettiği gibi “inançları ve teorik konuları sünnet kapsamında almayıp” üzerinde ne kadar ittifak olursa olsun mehdiyet, şefaat, kabir azabı gibi pek çok, uygulamalı olmayıp inanç konumunda olan meseleleri kapsam dışında tuttum.

    Bu güzel ve değerli çalışması için Bülent Şahin ERDEĞER’i bir kez daha tebrik eder, konuya ilgili ve alandaki tartışmaları takip eden/içinde olan herkesin kitabı mutlaka ama mutlaka okumasını tavsiye ederim. / METİN SEVİL
  • Sual: Eti yenen ve yenmeyen hayvanlar nelerdir?
    CEVAP
    Kurt, ayı, aslan, kaplan, pars, sincap, samur, sansar, maymun, sırtlan, fil, köpek, kedi, tilki, gelincik gibi avını köpek dişi ile yakalayan yırtıcı hayvan yenmez.[Şafii’de tilki, sırtlan, samur, sincap, gelincik yenir.] Avını pençesi ile yakalayan ve leş yiyen, çaylak, kartal, kerkenez, kuzgun, akbaba, leş kargası, yarasa, atmaca, şahin gibi kuşlar yenmez.

    Haşarat, yani toprak içinde yuvası olan küçük hayvanlar helal değildir. Fare, akrep, yılan, kertenkele, kene, kurbağa, kaplumbağa, arı, sivrisinek, kara sinek, köstebek, kirpi, bit, pire gibi haşarat yenmez. [Şafii ve Maliki’de kirpi, kertenkele yenir.]

    İğrenç olmayan, leş yemeyen, avını pençesi ile yakalamayan kuşlar yenir. Mesela ördek, saksağan, kumru, bülbül, keklik, deve kuşu, bağırtlan kuşu, güvercin, bıldırcın, tarla kargası, tavus, kırlangıç, baykuş, papağan, turna, serçe ve sığırcık gibi kuşlar helaldir. Hüdhüd [ibibik] mekruhtur.

    [Şafii’de kırlangıç, tavus, hüdhüd, papağan, yarasa yenmez. Leylek hariç, martı ve balıkçıl gibi deniz kuşlarının hepsi yenir.]

    Zürafa, geyik, ceylan, tavşan ve evcil hayvanlardan sığır, davar ve kümes hayvanları yenir.

    Tezek ve başka necis şeyleri yiyen hayvanın eti kokarsa yemesi mekruhtur. Temiz şey ile beslenip, pis kokusu kalmazsa caiz olur.

    [Necaset yemiş olan tavuk, koyun ve sığırı hemen kesip yemek mekruhtur. Tavuğu 3, koyunu 4, sığır ve deveyi 10 gün hapsetmek, yani necaset yedirmeyip temiz gıda ile beslemek gerekir. Şafii’de ise deve 40, sığır 30, koyun 7, tavuk 3 gün hapsedilir.]

    Yalnız süt emip başka bir şey yememiş olan küçük kuzuların öldükten sonra karınlarından çıkarılan peynir mayaları temizdir. Koyun, sığır gibi ölmüş hayvanların memelerinden çıkan sütler de temizdir.

    Hasta veya bayıltılan bir hayvan, diri olup olmadığı bilinmiyorsa, boğazlanırken hareket ederse veya diri hayvandaki gibi kan çıkarsa yenir. Çünkü bunlar hayat alametidir. Hayat alameti yoksa yenmez.

    Hayvanların akan kanı necistir. Etteki akmayan kanı, karaciğeri ve dalağı temizdir.

    Çok kimse, bilmediği için, çekirge yenmez zanneder. Çekirgenin helal olduğu hadis-i şerifle bildirilmiştir. Dört mezhepte de yenir.

    Besmelesiz kesilen hayvan yenmez. Besmele çekmek unutulursa yenir.
    Şafii’de Besmelesiz kesilen hayvanı yemek de caizdir. Maliki’de, Besmele unutulursa da yenmez.

    Dinsizlerin kestiği, hayvan yenmez. Kesmeyip de, bir yerine bıçak saplayarak, alnına vurarak veya boğarak veya ilaçlayarak, elektrikleyerek öldürülen kara hayvanları, leş olur. Bunları yemek haram olur.

    Müslüman kasaptan alınan bir etin, nasıl kesildiği bilinmiyorsa, helal olmak ihtimali varsa, [yani, kesenler müslüman ve dinsiz karışık ise], yemek caiz olur. (Mizan-ül-kübra, Hadika, Berika, Mezahib-i erbea, Hayat-ül hayvan)

    Sual: Eti yenen hayvanların yenmeyen yerleri nelerdir?
    CEVAP
    Eti yenen her hayvanın 7 yeri yenmez. Bunlar, akan kan, idrar aleti, hayaları [koç yumurtası], bezleri [guddeleri], safra kesesi, dişi hayvanın önü ve idrar kesesidir.

    Sual: Martı yenir mi?
    CEVAP
    Hanefi ve Hanbeli’de yenmez. [Şafii ve Maliki’de martı ve balıkçıl yenir.]

    Sual: At eti yenir mi?
    CEVAP
    At eti, tenzihen mekruhtur. [Şafii ve Hanbeli’de helal, Maliki’de haramdır.]

    Sual: Denizden çıkan her hayvan yenir mi?
    CEVAP
    Hanefi mezhebinde balık şeklinde olmayanlar yenmez. Kalkan, sazan, Yunus balığı, yılan balığı yenir. Kalamar, mürekkep balığı, deniz hınzırı, deniz aygırı gibi hayvanlar ve yengeç, midye, istiridye, ıstakoz, kerevit, karides gibi deniz haşaratı yenmez.
    Kara salyangozu hiç bir mezhepte yenmez. Deniz salyangozu sadece Hanefi mezhebinde yenmez. Diğer üç mezhepte ise, deniz ürünlerinin hepsi yenir.

    [Şafii’de denizde yaşayan her hayvan yenir. Bir kısım Şafii âlimlerine göre ise, tab’an pis olanlar yenmez. Peygamber efendimiz, (Denizin suyu temizdir, meytesi [bir sebeple öldürülmüş olanı] helaldir) ve (Kendiliğinden ölüp de, su üstüne çıkan balığı yeme, su çekilip de açıkta kalarak ölmüşse onu ye! Böyle bir sebeple denizde öleni de ye!) buyurdu.]

    Su içinde kendiliğinden ölüp, karnı üst tarafta duran balık yenmez. Fakat ağ, saçma, ilaç, sarsıntı, dinamit veya herhangi bir madde ile ölen her balık yenir. Suyun açılıp kurumasında, fazla sıcaktan veya fazla soğuktan dolayı ölen veya kuşlar tarafından öldürülen, su içinde bağlı tutulmakla ölen, buz arasında sıkışarak ölen balıklar yenir. Deniz içinde ölen veya sudan çıkarılmadan tokmak ile vurulup öldürülen veya bıçakla başı kesilen balıklar yenir. Temiz olmayan suların içindeki balıkları yıkayıp yemek caizdir. Avlanan bir balığın içinden çıkan balık, sağlam ise yenir.

    Sual: Buffalo, zürafa, zebra, kanguru, deve kuşu yenir mi?
    CEVAP
    Hepsi de yenir. Avını köpek dişi ile yakalayan hayvanın eti yenmez. Avını pençesi ile yakalayan, leş yiyen kuşların eti yenmez.

    Bir hadis-i şerif meali:
    (Azı dişi olan yırtıcı hayvanlar ve pençesiyle avlanan kuşlar yenmez.) [Müslim]

    Buffalo, sığır gibi ot yer, geviş getirir. Zürafa ve zebra ceylan gibi ot yer, kanguru, tavşan gibi ot yer. Bunların köpek dişleri yoktur. Deve kuşu, hindi gibidir, avını pençesiyle yakalamaz, leş yemez. Yumurtası da yenir.

    İhtiyaç halinde mezhep taklidi
    Sual: İhtiyaç olunca diğer mezhepleri taklit ederek deniz haşaratı yenir mi?
    CEVAP
    Mezheplerdeki farklı hükümlerin rahmet olduğu hadis-i şerifle bildirilmiştir. Zaruret veya ihtiyaç olunca, başka mezhep taklit edilerek, o mezhepteki helal olan bir hayvan yenir. Mesela kirpi etinin ekzama, kaşıntı, sedef, baras gibi deri hastalıklarına ve gelincik denilen fil hastalığına iyi geldiği Hayat-ül hayvan kitabında yazılıdır. Hanefi ve Hanbeli mezhebinde kirpi eti yemek haramdır. Şafii ve Maliki mezhebinde caizdir. Tesirli başka mubah bir ilaç yoksa, hastanın, bu iki mezhepten birini taklit ederek kirpi eti yemesi caiz olur. Kirpinin başını besmele ile kesmek gerekir. Kirpi insanların yanında başını gizler, suya konunca başını çıkarır. Böylece başını kesmek kolay olur.

    Aç kalıp kendi mezhebine göre helal olan yiyecek bulamayan kimse, başka mezhepte helal olan bir yiyeceği yer. Hiçbir mezhepte de çare bulamazsa, ölmeyecek kadar haram olan gıdadan yiyip içmesi caiz olur. (Hadika)

    Yenmeyen hayvanlar
    Sual: Bazıları, (Köpek, yılan, kartal gibi bütün hayvanlar helaldir. Domuzdan başka hiçbir hayvan haram değildir. Domuzun da yağı, derisi ve gerisi helaldir. Hiçbir hadise inanılmaz) diyorlar. Peygamber efendimiz 23 yıl dini tebliğ etmedi mi? 23 yıl içinde neyin haram, neyin helal olduğunu bildirmedi mi? Köpeğin helal olduğunu bildiren hiçbir kitap var mıdır? Bunlar Peygamber efendimizin bildirdiklerine niye inanmıyorlar?
    CEVAP
    Bir hayvan leş ise, eti pis, yağı ve kanı temiz olmaz. Kur’an-ı kerimde açıkça yazmıyor diye domuzun pisliğine helal denir mi hiç?

    Bunların hadis-i şeriflere inanmamalarının birkaç sebebi olabilir:
    1- Resulullahın yalan veya yanlış söyleyeceğini sanmış olabilirler. Peygamber efendimizin doğru, emin olduğu bir çok âyet-i kerime ile bildiriliyor. Hâşâ Allahü teâlânın helal ettiklerine haram demiş olsaydı, Allahü teâlâ müdahale etmez miydi? İşte bir âyet-i kerime meali:
    (Eğer o [Peygamber] bize atfen, bazı sözler uydursaydı, biz onu kıskıvrak yakalayıp can damarını koparır, helak ederdik, hiçbiriniz de buna engel olamazdınız.) [Hakka 44-47]

    Demek ki, Peygamber efendimizin Kur’an-ı kerime aykırı bir şey söylemediği, bu âyet-i kerime ile de sabittir. Şu halde, Resulullah efendimizin haram ettiği her şey Kur’ana uygundur. Ona uymak Kur’ana uymak olur. Birkaç âyet-i kerime meali:
    (İhtilaflı bir işin hükmünü öğrenmek için Kur'ana ve Sünnete bakın!) [Nisa 59]
    (İhtilaflı şeyleri insanlara açıklayasın diye bu Kitabı sana indirdik.) [Nahl 44, 64]
    (Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Araf 158, Nur 54]
    (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
    (O nebi, güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar.) [Araf 157]

    2- Eshab-ı kiramın yalan söylediğini sanıyorlardır. Eshab-ı kiram Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an-ı kerimde övülmüş, her birinin Cennetlik olduğu açıkça bildirilmiştir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
    (Mekke’nin fethinden önce Allah için mal verip savaşanlar, daha sonra mal verip savaşanlarla eşit değildir. Onların derecesi, sonradan Allah yolunda harcayıp savaşanlardan daha yüksektir. Fakat Allah hepsine de en güzel olanı [Cenneti] vaad etti.) [Hadid 10]

    Âyet-i kerimede, sapıklara fırsat vermemek için, ve küllen vaadallahü hüsna buyuruluyor. Yani Allah her birine Cenneti söz vermiştir buyuruluyor. Fazilet bakımından, Mekke’nin fethinden önce Müslüman olanlar, daha sonra Müslüman olanlardan elbette üstündür. Ama hepsi de Cennetliktir.

    Hepsinin Cennetlik olduğuna dair başka bir âyet-i kerime meali:
    (Muhacirlerin ve Ensarın [Muhacir eshaba yardım edenlerin] önce gelenlerinden ve bunların yolunda gidenlerden Allah razıdır ve bunlar da, Allah’tan razıdır. Allah bunlar için, altından ırmaklar akan Cennetler hazırladı. Bunlar Cennetlerde sonsuz olarak kalacaklardır.) [Tevbe 100]

    3- Resulullah da, Eshab da doğru söyledi. Ama hadis âlimleri yalan söylemiş sanabilirler. Âlimlere itimat etmemizi Allahü teâlâ bildiriyor. (Bilmiyorsanız âlimlere sorun) buyuruyor. (Nahl 43)

    Peygamber efendimiz de buyuruyor ki:
    (Âlimlere tâbi olun.) [Deylemi]
    (Alimler, Peygamberlerin vârisleridir.) [Tirmizi]
    (Âlimler rehberdir.) [İ.Neccar]

    Bu iddia sahipleri başka dinden olabilirler. Müslümanmış gibi gözüküp müslümanların itikadlarını bozmak istiyorlardır. Geriye, başka ihtimal kalmadı zaten.

    Balık nasıl yenir?
    Sual: Yalnız Kur’an diyenlere göre, balık avlayıp yemek caiz mi?
    CEVAP
    Kur’an-ı kerimde balık eti hakkında mealen buyuruluyor ki:
    (Taze et [balık] yemeniz ve [inci mercan gibi] ziynet çıkarmanız için denizi emrinize veren Odur.) [Nahl 14]

    Hangi hayvanların nasıl yeneceği de şöyle bildiriliyor:
    (Meyte, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilenler size haram kılındı. Henüz ölmeden kesmeniz hariç, boğulmuş, vurulmuş, düşmüş, boynuzlanmış ve canavar tarafından parçalanmış hayvanlar haramdır.) [Maide 3]

    Devamındaki âyette de, keserken Allah adının anılması, yani Besmele çekilmesi bildiriliyor.

    Meyte, boğazlanmadan, dine uygun kesilmeden ölen hayvandır, leştir. Bir hayvan ötekini öldürse, dine uygun boğazlanmadığı için yenmez. Âyete bakınca, balığın da Besmele ile boğazlanması gerektiği anlaşılıyor. Ama balıkları hiç kimse kesmiyor. Âyetten anladığımıza uyarsak, balığı kesmeden yemek caiz olmaz. Fakat Peygamber efendimiz açıklıyor, (Balıkları kesmek gerekmez), hatta (Besmele çekmek de gerekmez) buyuruyor.

    Balıkları dinamitle veya başka şeylerle öldürünce yine yenir. Hatta bir balık ötekini yese, her iki balık da yenir. Halbuki aslan bir geyiği parçalasa, o geyik yenmez. Peygamber efendimizin açıklaması olmadan bunları Kur'an-ı kerimden anlamak mümkün olmaz.

    Âyette, kanın da haram olduğu bildiriliyor. Dalak da kandır. Âyete bakarak dalak yemenin de haram olduğunu söyleyen cahiller olmuştur. Peygamber efendimiz, iki kanın helal olduğunu bildirmiştir. Bu iki kanın birisi dalak, öteki de ciğerdir.

    Namazlar ne zaman, nasıl kılınır? Namazın farzları, müfsitleri, vacipleri, sünnet ve mekruhları nelerdir? Bunları Kur’an-ı kerimden çıkarmamız mümkün değildir. Peygamber efendimiz bunların hepsini açıklamıştır. Onun açıklamasına uymayan, mezhep tanımayan kimseler büyük dalalet içindedir.

    Başka mezhebi gözetmek
    Sual: Kendi mezhebinde caiz, fakat başka mezhepte haram olan bir şeyi yememek evla değil midir? Mesela tilki eti Şafiide helal, Hanefide haramdır. Şafiilerin de yememesi uygun olmaz mı?
    CEVAP
    Elbette diğer mezhepleri de gözetmek müstehab olur, iyi olur. Mesela Şafiiler deniz haşaratı yemese iyi olur.
    Şafiide kadına dokunmak abdesti bozar. Hanefiler de kadına dokununca abdest almaları müstehab olur, iyi olur. Almasalar da caiz ama, öteki hak mezheplere de uymak müstehab olur.

    Tavşan eti yenir mi?
    Sual: Peygamber efendimiz, çekirgeyi, idrar süzme organı olduğu için böbrekleri, kanlı olan dalak ve ciğeri yemediği gibi, yine bir kanlı hayvan olan tavşanı yemediği söyleniyor. Bunları haram olduğu için mi yememiştir?
    CEVAP
    Hayır, böbrek, ciğer, dalak haram değildir, helaldir.
    Çekirge de helaldir. (Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud)

    Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur:
    (Çekirgeyi ne yerim, ne de, haram kılarım.) [İbni Mace, Ebu Davud]

    Resulullah efendimizin yememesi onu haram kılmaz. Soğan sarımsak da yemezdi. Yenmesi için izin vermiştir.
    Tavşan eti de helaldir. (Dürer, Mecma’ul-enhür)

    Abdüllah ibni Abbas hazretleri buyurdu ki:
    Resulullah ile otururken, bir köylü, tavşan kebabı hediye getirdi. Bize, (Yiyin) buyurdu.
    Muhammed bin Safvan dedi ki: (İki tavşan yakaladım, kestim. Resulullaha sordum. İkisini de yememi emretti.) [Bedayi]

    Hazret-i Enes anlatır:
    Avladığımız tavşanı Ebu Talha’ya getirdim. O da, tavşanı keskin bir taşla kesti. “Şu budu Resulullaha götür” dedi. Hemen götürdüm. Resulullah onu yedi. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)

    Hazret-i Cabir anlatır:
    Kavmimden biri, taşla kestiği tavşanı, Resulullaha soruncaya kadar bekletti. Efendimiz yemesini emretti. (Tirmizi)

    Halid İbn-ül Huveyris hazretleri anlatır:
    Bir adam, avladığı tavşanı Abdullah İbni Ömer’e, “bunun eti yenir mi” diye sordu. O da, "Bir tavşan Resulullaha getirildi. Ne yedi, ne de yenmesini yasakladı, tavşanın hayız gördüğüne inanıyordu" dedi. (Ebu Davud)
    Bu hadis-i şerifler de, tavşanın helal olduğunu bildirmektedir.
  • Aziz Nesin(Mehmet Nusret Nesin)(20 Aralık 1915, Heybeliada, İstanbul 6 Temmuz 1995, Çeşme, İzmir)


    Gülmece edebiyatımızın doruğuna çıkmış yazarımızdır. Çağının sorunları karşısında etkin bir aydın tavrı göstermiştir. Toplumsal düzendeki çarpıklıkları ve çelişkileri büyük bir ustalıkla anlatmış, çağdaş Türk gülmece edebiyatının dünya ölçüsünde temsilcisi olmuştur. Asıl adı Mehmet Nusret’tir.

    İki yıl İstanbul’da Darüşşafaka Lisesinde okuduktan sonra 1935’te Kuleli Askerî Lisesini, 1937’de Kara Harp Okulunu, 1939’da da Askerî Fen Okulunu bitirdi. Üsteğmenliği sırasında “görev ve yetkisini kötüye kullanmak” suçlamasıyla ordudan çıkarıldı (1944). Bir süre bakkallık yaptıktan sonra 1945’te gazeteciliğe başladı. Yedigün, Karagöz ve Tan’da çalıştı. Cumartesi adlı bir magazin dergisi çıkardı. 1946’da Sabahattin Ali’yle birlikte Markopaşa adlı mizah gazetesini yayımlamaya başladı. Türkiye’ye Truman Doktrini kapsamında yapılan Amerikan yardımını eleştiren, yayımlanmamış “Nereye Gidiyoruz?” adlı yazısı yüzünden 1947’de on ay ağır hapis ve üç ay on gün de Bursa’da “emniyet-i umumiye nezareti” altında bulundurulma cezasına çarptırıldı. Ertesi yıl yayımlanan Azizname adlı kitabından dolayı gene tutuklandı. Dört ay tutuklu olarak yargılandıktan sonra aklandı. 1950’de G. Politzer’in Marksist Felsefe Dersleri adlı kitabının önsözünün bir bölümünü çevirtip Yeni Baştan dergisinde yayımladığı için bir yıl dört ay hapis ve ceza süresince de İstanbul’da “emniyet-i umumiye nezareti”ne mahkûm edildi. Hapisten çıktıktan sonra, kitapçı dükkânı, daha sonra da bir fotoğraf stüdyosu açtı. 1954’te Akbaba dergisinde takma adlarla mizah öyküleri yazmaya başladı. Edebiyat yaşamı boyunca 100’ü aşkın takma ad kullandı. 6-7 Eylül 1955’te İstanbul’da gayrimüslimlerin ev ve dükkânlarının yağmalanmasıyla sonuçlanan olayların ardından başka solcu arkadaşlarıyla birlikte tutuklandı. Altı ay sonra salıverildi. 1956’da Bordighera’da (İtalya) düzenlenen Uluslararası Mizah Yarışmasında “Kazan Töreni” adlı öyküsüyle birincilik (Altın Palmiye) ödülünü alması, yaşamında bir dönüm noktası oldu. Yazdıklarını kendi adıyla yayımlamaya başladı. 1957’de Kemal Tahir’le birlikte Düşün Yayınevini kurdu. 1958’de yayınevinin yönetimini tek başına üstlendi ve bu uğraşı 1969’a kadar sürdürdü. Yeni Gazete, Akşam, Tanin, Öncü, Yeni Tanin ve Ustura adlı haftalık mizah ekini hazırladığı Günaydın gazetesinde günlük köşe yazıları yazdı. 1961’de bir yazısı nedeniyle 4 ay tutuklu kaldı.

    1972’de Çatalca’da kimsesiz çocukları okutmayı amaç edinen Nesin Vakfını kurdu ve kitaplarının bütün gelirini bu vakfa bağışladı. 1976-85 arasında her yılın edebiyat ürünleri arasından yaptığı seçmeleri ve değerlendirmeleri içeren Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı’nı çıkardı. 1975’te Türkiye Yazarlar Sendikası başkanlığına seçildi. Bu görevini 1989’a kadar sürdürdü. 1984’te askeri yönetime karşı “Aydınlar Dilekçesi”nin hazırlanmasına öncülük etti. Bu nedenle yargılanıp aklandı. Sonraki yıllarda toplumsal eylemlere ağırlık verdi. 1993’te Aydınlık gazetesinde köşe yazıları yazmaya başladı. Salman Rushdie’nin The Satanic Verses (1988; Şeytan Ayetleri) adlı yapıtını Türkçede yayımlayacağını açıklaması nedeniyle İslamcı çevrelerin şiddetli eleştirilerine hedef oldu. 2 Temmuz 1993’te, Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında şeriat isteyen bir toplulukça çıkartılan ve 37 kişinin yaşamını yitirdiği Madımak Oteli yangınından sağ kurtuldu.

    Yapıtlarında Türk toplumunun genel bir görünümünü veren Aziz Nesin, halk edebiyatının anlatı öğelerinden de yararlandı. Yer yer masal teması aracılığıyla günlük olayları, toplumsal bozuklukları eleştirel ve yergici bir yaklaşımla yansıttı. Meddah geleneğinin anlatım olanaklarını da kullanarak çağdaş anlamda bir gülmece öyküsü geliştirdi. Konularını günlük yaşamdan seçti. Geniş halk kesimlerinin sorunlarını dile getirirken, toplumsal değişim sürecindeki insanın konumunu da ustalıkla yansıttı.

    Mizah yazarlığının yanı sıra şiir, oyun, deneme, inceleme, anı, köşe yazısı gibi türlerde de ürünler veren Aziz Nesin, başlattığı ya da içinde yer aldığı çok sayıda toplumsal etkinlikle de yaşadığı sürede ülkesinin önde gelen aydın kişiliklerinden biri oldu.

    Türk ulusal gülmece geleneğini çağdaş bir bileşime ulaştıran Aziz Nesin’e, 1956 ve 1957’de İtalya’da Altın Palmiye, 1966’da Bulgaristan’da Altın Kirpi ve 1977’de Hitar Petar; 1969’da SSCB’de Altın Krokodil, 1975’te Asya Afrika Yazarlar Birliğinin Lotus Edebiyat Ödülü, 1990’da Rusya’da Tolstoy Ödülü, 1991’de Fransa Şövalyelik Nişanı, 1994’te Amerikan Basın Özgürlüğü Ödülü, 1995’te Hiroşima Vakfı Ödülünün de aralarında olduğu çok sayıda ulusal ve uluslararası ödül verildi.

    Türk ulusal gülmece geleneğini çağdaş bir bileşime ulaştıran Aziz Nesin’e, 1956 ve 1957’de İtalya’da Altın Palmiye, 1966’da Bulgaristan’da Altın Kirpi ve 1977’de Hitar Petar; 1969’da SSCB’de Altın Krokodil, 1975’te Asya Afrika Yazarlar Birliğinin Lotus Edebiyat Ödülü, 1990’da Rusya’da Tolstoy Ödülü, 1991’de Fransa Şövalyelik Nişanı, 1994’te Amerikan Basın Özgürlüğü Ödülü, 1995’te Hiroşima Vakfı Ödülünün de aralarında olduğu çok sayıda ulusal ve uluslararası ödül verildi.
  • Âyetin devamında (Neml Suresi 16. Ayet) şöyle buyruluyor:
    "Hz. Süleyman şöyle dedi: Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi,"
    Hz. Süleyman [a.s] bunu, Allah'ın kendisine bahşettiği nimetini açıklamak, onu yerinde itiraf etmek ve kendisine verilen kuşların dilini bilme mucizesinden bahsederek insanları onu tasdike davet etmek için söyledi.

    Konuşma, bir şey ifade etsin veya etmesin, tek yahut terkip halinde söylenen bütün seslerdir. Hz. Süleyman [a.s], kuşların birbirlerini anlamaları gibi onların konuşmasını anlıyordu.

    Anlatıldığına göre Hz. Süleyman [a.s], bir ağaçta, başını sallayarak ve kuyruğunu indirip kaldırarak öten bir BÜLBÜL gördü; yanındakilere,
    "Bunun ne dediğini biliyor musunuz?" diye sordu; onlar,
    "Allah ve peygamberi daha iyi bilir" dediler. Hz. Süleyman [a.s] dedi ki: "Kuş, 'Günlük olarak yarım hurma taneciği yediğim zaman bana yeter; artık dünya yok olsa korkmam!' diyor."

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında ÜVEYİK kuşu öttü. Hz. Süleyman [a.s] onun, "Keşke şu yaratılanlar (inkâr ve isyan edenler) hiç yaratılmasaydı!" dediğini bildirdi.

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında TAVUS kuşu öttü: Hz. Süleyman [a.s] onun, "Ne yaparsan karşılığını bulursun" dediğini söyledi.

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında HÜDHÜD kuşu öttü: Hz. Süleyman [a.s] onun, "Merhamet etmeyene merhamet edilmez" dediğini söyledi.

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında GÖÇEĞEN kuşu öttü, bu büyük başlı bir kuştur; Hz. Süleyman [a.s] onun, "Ey günahkârlar, Allah'tan affınızı isteyin" dediğini söyledi.

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında DÜDÜKÇÜNÜ kuşu öttü, Hz. Süleyman [a.s] onun, "Her diri ölür, her yeni eskir" dediğini söyledi.

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında KIRLANGIÇ kuşu öttü, Hz. Süleyman [a.s] onun, "Dünyada hayır işler yapıp gönderin; ahirette onu bulursunuz" dediğini söyledi.

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında KUMRU kuşu öttü; Hz. Süleyman [a.s], onun, "Yüce Rabbim'i tesbih ederim" dediğini söyledi.

    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında AKBABA öttü, Hz. Süleyman [a.s] onun, "Yer ve gök doluşunca ulu Rabbim'i tesbih ederim" dediğini söyledi.

    Diğer bir rivayette şöyle nakledilmiştir:
    Bir gün Hz. Süleyman'ın yanında GÜVERCİN öttü, Hz. Süleyman [a.s] onun, akbaba gibi, "Yüce Rabbim'i tesbih ederim" dediğini söyledi.

    Hz. Süleyman [a.s], yanında öten bir KARGAnın, halktan haksız vergi toplayanlara lânet ettiğini söyledi.

    Hz. Süleyman [a.s], delice (DÖLENGEÇ) kuşunun, "Allah'ın zatı hariç, her şey yok olacaktır" dediğini söyledi.

    Bazı rivayetlerde, diğer kuşlann sesleri şöyle haber verilmiştir:
    KAYA KUŞU, "Sükût eden selâmet bulur" dedi.
    PAPAĞAN, "Tek derdi dünya olarım vay haline" dedi.
    HOROZ, "Ey gafiller, Allah'ı zikredin" dedi.
    KERKENEZ, "Ey âdemoğlu, istediğin kadar yaşa, sonun ölümdür" dedi.
    KARTAL, "İnsanlardan uzaklaşmak, huzurdur" dedi.
    KURBAĞA, "Bütün noksan sıfatlardan uzak olan Rabbim'i tesbih ederim" dedi.
    ŞAHİN, "Her mekânda bahsedilen Rabbim'i tesbih ederim" dedi.
    KEKLİK, "Rahman, arşın üstüne hükümran oldu" dedi.
    TOYGAR kuşu, "İlâhî, Muhammed'in [s.a.s.] âline (Ehl-i beyt'ine) buğzedene lanet et" dedi. 18

    Denilmiştir ki: Hz. Süleyman [a.s] , bütün hayvanların ses¬lerini ve konuşmalarını anlıyordu. Ayette özellikle kuşlardan bahsedilmesi, ordusunun büyük çoğunluğunun onlardan oluşmasındardır.

    Sonra Hz. Süleyman şöyle dedi: "Bize, kendisine muhtaç olduğumuz her şey verildi." Bundan kasıt, ona verilen şeylerin çokluğunu ifade etmektir. Bu ifade tarzı konuşma dilinde de mevcuttur. Mesela, "Filan zat, herkesin kendisine yöneldiği biridir; o her şeyi bilir" denir. Bununla, onun ilminin çokluğu anlatılır.

    Hz. Süleyman'ın sözü şöyle bitiriyor: "Şüphesiz bu, apaçık bir lutuftur." Allah Teâlâ tarafından verilmiş bir ihsandır, o, hiç kimseye gizli kalmayacak şekilde açıktır. Yahut bana verilen bu ihsan, asıl kendisiyle övünülecek apaçık bir ihsandır. Bu mana, Hz. Süleyman'ın onu, şükür ve hamd için söylemesine göredir.

    Nitekim Hz. Peygamber de [s.a.s.]
    "Ben âdemoğullannm efendisiyim; bunu övünmek için söylemiyorum"19 buyurmuştur.
    Yani ben bunu, övünmek için değil, şükür için söylüyorum.

    Hz. Süleyman [a.s] , "Bize her şey verildi" derken, "biz" ifadesini kullanması, kendisine itaat edilen yüksek makam sahibi birinin kullandığı bir ifadedir.

    Hz. Süleyman o zaman sultandı; bulunduğu hale göre konuştu; yoksa onda bir kibir ve övünme yoktur; çünkü peygamberler böyle bir durumdan korunmuştur. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.


    18 Kuşların zikri ve konuşmalarıyla ilgili rivayetler için bk.
    -Sa'lebî, el-Keşf ve'l-Beyân, 4/479;
    -Begavî, Meâlimü't-Tenzil, 6/148-149 (Riyad 1993);
    -Kurtubî, et-Câmi' li-Ahkâmi'l-Kur’ân, 13/154-155;
    -Nesefî. Medârikut-Tntzîl. 3/300;
    -Ebûssuûd, İrşâdü’l-Akli's'Selim, 5/74;
    -Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 10/167 (Beyrut 1994).

    19 Tirmizl Tefsîru Sûre (17) 18, Menâkıb, 1;
    İbn Mâce, Zühd, 37;
    Ahmed, Müsned. 1/5; 3/2, 144

    * Neml Suresi 15-16. Ayetlerin tefsiri, 7.cilt, kuranın 19.cuz, 27.suresi.


    Tefsirden olmayan aktarım...
    --------------------------------------------------
    KUŞLAR GİB BÜTÜN ALEM ZİKİRDE,
    ÖYLEYSE SENİN ZİKRİN HANGİSİ?
    A İKİ GÖZÜM, AÇ GÖZÜNÜ, KULAĞINI DA
    DERS AL ALEM-İ CİHANDAN,
    BİR ZİKİRDE SEN YERLEŞTİR DİLİNE
  • “Eğer bir yerde kitapları
    yakıyorlarsa, orada eninde sonunda insanları da yakacaklardır.”
  • 340 syf.
    ·Beğendi·10/10
    7 Akbaba Kıyametin Habercileri..
    Sürükleyici ve soru işaretleriyle dolu, insanın zihninde bir çok kez ya gerçekse heycanını uyandıran bir kurgu. Bir solukta bitirebileceginiz ve sıkılmadan okuyacaginiz bir kitap. Fatih Sultan Mehmet'in tarihcisi Oruc Bey'in aktardigi uzere, Alman kaynaklardan da okumak isterseniz Franz Babinger'in Fatih Sultan Mehmed ve Zamani kitabini okuyabilirsiniz.
  • 250 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yusuf Ziya Ortaç, Türkiye'nin en uzun soluklu mizah dergilerinden biri olan Akbaba'yı yılarca ( 7 Aralık 1922 den
    1977 ye kadar 55 yıl ) yayınlamış, Babıali yokuşunda gerek kendinden öncekiler, gerek rakipleri, gerek elinden tuttuğu yazarlar çizerler ile bu günün çok değerli pek çok insanına eşlik etmiş, belkide ülkenin en zengin anılarına sahip insanlarındandır. Ayrıca Faruk Nafiz Çamlıbel ve diğer 3 arkadaşı ile bilikte Beş hececiler akımının temsilcisidir. Aziz Nesin'in takma isim ile bile yazı yazmakta zorlandığı bir dönemde kendi imzası ile dergisinde yazı yazmasına olanak sağlamış, dergisinin sekreteri Nesrin hanım ile evlilik yüzüklerini tel örgüler ardından takmıştır. Cenap Şahabettin, Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Ziya Gökalp ler ile başlayıp Abdullah Cevdet, Tevfik Fikret, Halit Ziya Uşaklıgil, Sedat Simavi, Ahmet Rasim, Aka Gündüz, Refik Halit Karay, Ali Naci Karacan, yunus nadi, Recep Peker, Hasan Ali yücel, Nihat Erim, Reşat Nuri Güntekin, Ramiz Gökçe, Aktör Ahmet Fehim, Cemal Nadir Güler, Münif fehim, Turhan Selçuk, Semih Balcıoğlu, Muzaffer İzgü, Adnan Veli Kanık, Şemsi Belli, Rıfat Ilgaz ve daha kimler kimler bu değerli anılarda yerini almıştır. Bu anılar bana göre çok değerli, umarım "Bizim Yokuş" ve diğer kitabı "Portreler" tekrar basılır ve gerek kitap raflarında gerek okuyucuların kitaplıklarında hak ettikleri saygın yeri alır.
  • 340 syf.
    ·5 günde·10/10
    Arkadaşımın tavsiyesi üzerine okuduğum, okurken kendini alamadığım, sürükleyici ve araştırmaya iten bir başka kitap daha. Şiddetle tavsiye ediyorum. Yazarın diğer kitabını bulabilirsem ne mutlu bana ;)
  • 245 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Mirabelle kısaca Mira. Güzelliği ,belkide sanatın kendisini simgeleyen bir kadın.Modern güzellik.

    Anicet,dünyayı tanıması için ailesi tarafından büyük bir yolculuğa gönderilmiş bir genç.Anicet'in bir otelin lobisinde Arthur isimli bir adamla karşılaşmasıyla başlar roman.Arthur uzun bir söylev çeker ,bu söylev zaman ile uzamın ötesine geçmekle ilgilidir,elle tutulur bir ruh hali gibi.Bu söylevle romana müthiş bir giriş yapılmış olur ve baştan sona kadar harika bir sey okuduğumuzun farkında olarak sona kadar geliriz.Uzun zaman sonra okuduğun en güzel romandı diyebilirim.Aragon,kitabın önsözünde romanı yazarken ,kahramanını bir yerde Goethe ile karşılaştıracağını tasarladığını ama o sıralar daha çok Rimbaud'la meşgul olduğunu belirtiyor ki lobideki Arthur,Rimbaud'dan başkası değildir.
    Daha kimler kimler var romanda sırasıyla söyleyeceğim.

    Anicet,lobideki konuşmadan sonra kafası karışık, aydınlanma ile karanlıklaşma arasında bir ruh haliyle genç bir kadının odasında bulur kendini,hayatını değiştirecek bir kararın eşiğinde beklemektedir ki belki kendisi bile bilmiyordur ama o kararı zaten çoktan almıştır.
    Odadaki kadın Gümüş Gözlü Mirabelle'dir.Kısaca Mira diyeceğiz kendisine.Anicet,alaylı bir nutuk çeker,kibarlığı abartır,Mira bu sözlere toktur Anicet gibilerini çok görmüştür sohbet kavga havasında devam ederken odaya yedi tane maskeli adam girer.Hepsi Mira'nın aşıklarıdır.Değişik kurlarla Mira'yı etkilemeye çalışan 7 adam.Anicet örgüte girmekte tereddüt etmez,aradığı şey tam olarak budur.Arthuru düşünür ve güzeli elde etmeyle zaman ve uzamı aşacağını hayal eder.Ancak rakipleri zorludur.

    Mavi;ünlü bir ressamdır,zengindir,yeteneklidir.Mira'yı elde etmenin yolunu resim yapmakta aramaktadır,bir gün öyle bir resim yapacaktır ki Mira buna kayıtsız kalamayacaktır,güzeli sanatla kazanacağına inanmaktadır.Mavi ,yani büyük usta, Picasso'dur.

    Chipre;Nam-ı diğer "Yoksul Adam"
    Mavi'nin zıttıdır diyebiliriz.Arılığa ulaşmanın yolunu fakirlikte aramaktadır,Anicet onu ziyarete gittiğinde ,odasında elektrik olmadığından karanlıkta konuşurlar,birbirlerini göremezler yüzlerini hayal ederler ve bazen söylemedikleri şeyleri hayal ederek konuşurlar.Kitapta belkide en sevdiğim bölümler Chipre'nin dahil olduğu bölümlerdi.Chipre'nin Mira'yı elde etme taktiği belirsizdir.Aslında Mira pek umrunda değildir,Mira bir simgedir,güzel sanatların bir dalı olarak Mirabelle demek yanlış olmaz onun anlayışınca.Herneyse Chipre,Jean Chipre,Max Jacop'tur.

    Profösör Omme;
    Fizikçi,konuşması ve hediyeleri fizik kurallarının dışına çıkmaz ama en gerçeküstü kişi de oymuş gibi gözükür,Mira'ya tutkuyla aşık olan tek kişi odur bana göre,saplantı halini almıştır bu aşk.Kitapta dökülen gerçek gözyaşlarının iki tanesi ona aittir,ki topu topu üç gözyaşı dökülür sahte olmayan.Diğer damla ise Mira'nın ansızın evlendiği Gonzales tarafından akıtılır,Mira'nın gerçek oluşu da bu evlilikle tescillenmiş olur işte.Bu evlilik kitap için önemlidir,daha sonra tekrar değinmek üzere sıralamaya devam ediyorum.Fizikçi,tutkulu aşık,Valery'dir.

    Mucize Melek;
    Grubun en içten konuşan kişisidir,kafası karışık olan Anicet'i allak bullak eder,aşkını göstermekte beceriksizdir belkide aşık değildir ,benim yorumuma göre ki genelde yorumlarım pek güvenilir değildir, anlamak için kitabı okumalısınız demekten başka diyecek lafım yok size.Melek,bana göre güzellik arayışını Anicetde bulmayı umut eder.Yeri gelmişken Mira'yı güzel bir kadın olarak düşünebileceğimiz gibi güzelliği arayış olarak da düşünebiliriz.Bence bu sekiz adamdan dördü Mira'yı güzelliği arayış,sanat,ulaşılamaz olana özlem olarak görmektedirler.Bir tanesi ise gerçek bir kadın olarak.Geriye kalan üç kişiyse sırası gelince belirtilecektir.Anicet'i sona saklıyorum.Mucize Melek,Anicet'in birazda üstten baktığı Cocteau'dan başkası değildir.

    Pol;
    Kitap boyunca saçma sapan hareketler yapar durur,en sinir olduğum kişi Pol olmuştur,bir akbaba gibi dolaşır,işi gücü arkadaşlarının metreslerine sarkıntılık yapmaktır.Anicet bir ara onu intihar etmeyi beceremeyip sandalyeden düşerken hayal eder,sızlanmalarını saymazsak sessiz film gibidir,kitaptada bu görüntü verilmek istenmiş gibidir.Pol'un Mira anlayışı ise verilmemiştir bana göre,pek önem verilmemiştir diyebilirim belkide Aragonda benim gibi hiç sevmiyordur bu adamı.Pol,Şarlo'dur yani Charlie Chaplin.

    Marki;
    Söyleyecek çok şey yok onun hakkında,Aragonda kimliğini açık etmemiştir fakat Arogon araştırıcıları onun İtalyan şair Gabriele D'anunzio
    olduğunu söylerler.Marki'nin işi değerli eserleri çalıp ülke dışında özellikle Amerikalı müşterilerine satmaktır.

    Baptista Ajamais;
    Söylevci,belkide bu maskeliker teşkilatının kurucusu odur kimbilir.
    Baptista'nın Mirayi elde etmek için bir eylemde bulunduğu görülmez ama sürekli eylemden bahseder. Arkadaşlarını cesaretlendirir eyleme geçmeleri için ,Mirayı ele geçirmek için söylevler verir. Ama neden ? Onunda gizli bir plani mi vardir? Baptista'nın Mirabelle anlayışı gerçeği aramaktır ama gerçeküstü bir şekilde.Ona göre gerçeğe gerçeküstü düşüncelerle ulaşılabilir ancak.Kitabın sonlarına doğru haklı oldugu ortaya çıkar.Mira'yı evlendikten sonra köşeye sıkıştıran odur,köşeye sıkıştığını anlayan Mira sabahlığından kaza süsü vererek ayrılır,çırılçıplak karşısındadır Babtista'nın.Bu çıplaklıkla kendini gizlemek istemektedir ama Baptista oyuna gelmez.Mira ete kemiğe bürünmüş bir halde karşısındadır artık ama o aradığını zaten bulmuştur yada daha doğrusu bulduğu şeyi ispat etmiştir.Gerçeklere ulaşmak için gerçeküstü bir düşünce gerekmektedir.Baptiste Ajamais,sessiz adam,hilekar kitabın bence en acımasız karakteri Andre Breton'dur.

    Anicet;
    Onu anlatmaya kalksam kitabın tümünü anlatmam gerekir ve yinede eksik kalır,o yüzden kısa keseceğim.Modern güzelligi arama sistemini aramakla başlar işe, bulur mu pek emin değilim.Ele avuca sığmaz, bir katagoriye girmez,hepsinin üstündedir ve karşısındadır,bir arayışın adamıdır.Anicet,yazarın kendisidir.Tıpkı yazar gibi her şeyin içindedir ama her şeyin karşısındadır.Breton ile birlikte Gerçeküstücüluk akımını başlatmıştır fakat akıma en ters işleride yine kendisi yapmıştır.Breton'a göre roman küçümsenecek bir çabadır,romana hiç kıymet vermez ama Aragon durup dururken bir roman yazar hemde yer yer alaycı bir roman.Buna karşın kitabın sonlarına doğru,avukatıyla konuşurken Anicet şu ayrımı dile getirerek Breton'u selamlar.Sadece gerçekleri söylediğimde bana inanmıyorsunuz ne zaman yalan söylemeye başlasam inandırıcı buluyorsunuz.

    Kitap hakkında söyleyeceklerim bu kadar.Kitabı tekrar okusam belkide bu yazdıklarımdan bambaşka şeyler yazardım.Öyle bir kitap bu her okunuşta farklı anlamlar, hiç ayırdına varılmayan bir sürü hoş ayrıntıyla dolu.