• 111 syf.
    ·2 günde
    Emilia Galotti'den, Goethe'nin İlk Aşkı adlı filmde haberim oldu. Baskısı yoktu. Bir gün Kızılay'da yere serilmiş kitaplar arasında görüp alıverdim.
    Yeri oldukça farklı bende. Duygusal nedenlerim olmasa 8 puan derdim; ama 10 puan veriyorum.
    İzlemeyenler "Goethe'nin İlk Aşkı"nı izlesin, ne dediğimi anlayacaktır.
    Heyecanlı, gerilimli, romantik bir eser.
  • İslam filozoflarının görüşlerine dayanan ,kısa makalelerin derlendiği , bu küçük kitaba dair, size fikir vermesi açısından, 11 maddelik kısa bir tanıtım yapmak istiyorum .
    1 . İslam coğrafyasındaki aydınlanma, kendi içinden doğan bir aydınlanma değil ,Antik Yunan eserlerinin Hristiyan Araplar tarafından , Süryaniceden , çevirileriyle başlayan bir aydınlanmadır.
    2.Tabiyyun (Natüralizm ) ekolünün önemli filozoflarından olan Razi ,Tanrı ile insan arasında aracı kabul etmeyen deist bir filozoftur.Reankarnasyonu kabul eder.
    3.İbni Ravendi’nin en önemli temsilcisi olduğu Dehriyyun (Materyalizm) ekolü , materyalizm ve ateizmi savunan bir ekoldür.
    4.Sühreverdi’nin temsilcisi olduğu İşrakiyye(Hakikatin ortaya çıkması-ışıkcılık)ise Zerdüştlük inancına dayanan , evreni ezeli kabul eden bir ekoldür.(1192 Halep’te idam edilmiştir)
    5.Batınilik ,ehli sünnetin siyasi birliğini yıkmaya çalışan İbni Meymun ve Hasan Sabbah gibi isimleri yetiştiren bir ekoldür.Halifelik yerine imamlığı getirmeye çalışırlar . Ruhla ilgili görüşleri Brahmanizm ve Maniheizmi hatırlatır.Kötü ruhlar bir cesetten diğerine geçerek azap çekmeye devam ederler.Evrenin kadim olduğunu , yokluktan çıkmadığını söylerler .
    6.İhvan-I Safa (temizlik kardeşleri) , taassup içindeki müslümanları aydınlatmak , din ve felsefeyi uzlaştırmak , doğa bilimleriyle oluşturdukları bilimsel düşünce ve felsefeyi yaymak amacını taşırlar.Evrim fikrine sahip , batıl inançlarla bozulan şeriatı felsefe ve bilimle düzeltmeye çalışırlar .Hesap gününde tanrıyı görebileceklerini söylerler .
    7.El Kindi felsefe ve dinin asla çatışmadığını söyler .Filozofun görevi hakikati nereden geldiğine bakmaksızın almaktır. Sudur ve yaradılışı çelişik olmasına rağmen savunur.
    8.Farabi felsefeyi , vahiy ve şeriattan daha üst noktaya yerleştirerek onları felsefeye bağımlı kılar.Mucizelere karşıdır.En gerçek mutluluğa sadece filozoflar ve peygamberler ulaşabilir ,der.Sıradan insanlar ise yalnızca peygamberler önderliğinde ulaşabilir .
    9.İbni Sina dinin kitleler için bir felsefe olduğunu , ölümden sonra sadece ruhun dirileceğini , Tanrının evreni yoktan var etmediğini yani evrenin de Tanrı gibi ezeli olduğunu söyler . Çünkü Yunan düşüncesindeki “hiçten hiçbir şey çıkmaz “anlayışını savunur .Felsefenin seçkinler için dinin ise sıradan kitleler için olduğuna inanır .
    10.Gazali dönemin filozoflarının tutarsızlıklarını anlattığı “Filozofların Tutarsızlığı “ kitabını kaleme alır . Aklını ve zekalarını diğerlerinden üstün gören , dini emir ve yasakları önemsemeyen , ibadetleri küçümseyip terkeden , dinle bağlantılarını kopartan Farabi ve İbni Sina gibi filozofların yoldan çıkmasını Sokrates , Platon , Hipokrat , Aristoteles gibi filozoflara bağlar .Materyalistleri ve Naturalistleri değerlendirmeye dahi almaz . Ne ki onlar ayan beyan zındıktır . Ama metafizikçiler dediği grubu ise yaklaşık 20 konuda incelemeye alır ve bunların , 17 konuda dine sonradan eklemeler yaptığını (bidat) savunur ;
    1.Evrenin öncesizliği
    2.Aklın oluşumu
    3.Ahirette bedenin değil ruhun yeniden dirileceği anlayışı .
    ....gibi
    11.İbni Rüşd , Gazali’nin Filozofların Tutarsızlığı kitabına cevaben “Tutarsızlığın Tutarsızlığı “ kitabını kaleme alır ve görüşleriyle islam coğrafyasında kitapları yakılır Hristiyan coğrafyasında ise büyük bir etki bırakmakla birlikte heretik ilan edilir .
    Son söz olarak , bu dönemde yaşayan bir çok düşünürün , kelimenin tam anlamıyla müslüman olarak kabul edilmediği (müslümanlar tarafından), bilime ve felsefeye pek fazla itibar edilmediği açıktır.İlginçtir ki o gün bu filozofları dinsiz kabul edenlerin izinden gidenler ,bugün bu filozofların müslüman olmasıyla övünüyor .Yüzyıllar önce yaşamış insanların her dediğini tekrar edip, her yaptığını yapmaya çalışan ve bu yönüyle kendini akıllı zanneden insanın , düşünen , sorgulayan insana yaptığı baskılarla bu coğrafyada felsefe ,sadece 300 yıl gibi kısa bir sürede sona ermiştir.Aklına gelen fikirleri ve sorgulama kırıntılarını şeytanın vesvesi sanıp kovmaya çalışan toplumun dramı ise hala devam ediyor .Ahmet Arslan’ın da dediği gibi , bu coğrafyadan dinine sıkı sıkıya bağlı bir Gazali çok çıkar ama akla , felsefeye , bilime bağlı bir İbni Rüşd biraz zor ....Sözü Kant’la bağlamak istiyorum . “ Kendi aklını kullanma cesaretini göster.”
  • 156 syf.
    ·Puan vermedi
    Hayatı film yapılması gereken yazarlarda bugün Çağdaş Japon Edebiyatının en büyük yazarı kabul edile, 3 kez Nobel Edebiyat ödülüne aday olmuş fakat hiç alamamış bir yazar olan Yukio Mişima var.
    .
    Hayatı hakkında bir kompozisyon yazabilirim burda ama yazmayacağım tabii ki, araştırıp okumanızı tavsiye edeceğim.
    .
    Kitap, babasını 8 yaşında kaybetmiş hikayede de 13 yaşında olan Noboru, eşi vefat ettikten sonra kendisini işine vermiş Fusako (Noboru’nun annesi ve çocukluğu acılarla ve yoksullukla geçmiş kaptan yardımcısı Ryuji'yi anlatmaktadır.
    .
    Noboru, sıkıntılı bir çocukluk geçirmektedir. Şef dedikleri bir çocuğun liderlik ettiği bir çeteye dahildir. Şefin yönlendirmeleriyle sapkınca düşüncelere ve davranışlara sahiplerdir.
    .
    Noboru gemilere meraklı bir çocuktur ve bir gün annesiyle birlikte Ryuji’nin kaptan yardımcılığı yaptığı gemiyi ziyaret ederler. Ziyaret sırasında Fusako ve Ryuji yakınlaşır, bu yakınlaşma akşam yemeğiyle devam eder. Sonrasında da evlilik kararına kadar gidecek olan bir ilişkiye başlarlar. .
    Fusako ve Ryuji ne kadar naif ve iyi bir kişiliğe sahip iken Noboru da tam tersi bir karaktere sahip bir çocuktur maalesef ve Ryuji hakkında çetesiyle birlikte farklı amaçları vardır.
    .
    Kitap, insan psikolojisini yansıtan -aslında daha çok yazarın psikolojisini diyebiliriz çünkü kitapta bunu fazlasıyla hissediyorsunuz ki zaten yazar çocukluğundan ve hayatından esinlenerek yazmış- derin bir kitap. Derin olduğu kadar dili yalın ve akıcı. Tek solukta okuyabilirsiniz.
    .
    Beni tek rahatsız eden şey rahatsız eden demek biraz ağır olabilir içime sinmeyen şey kitabın hikaye yarım kalmış hissiyatıyla bitmesi. Uzak doğulu yazarlar bunu hep yapıyor, neden acaba
    .
    Ben kitabı beğendim, yazarın tekniğini sevdim. Diğer kitaplarını da okumak istiyorum açıkçası. İyi okumalar
  • 72 syf.
    ·Beğendi·8/10
    EKİM AYI 4. KİTAP
    .
    Dolaptan Temaşa İnceleme
    .
    Gün geçmiyor ki bir Türk edebiyatı klasiği daha beni şaşırtmasın, beklentimin kat kat üstünde olup bana muazzam bir keyif vermesin. Konuya çok hızlı girdiğimin farkındayım ama eseri gerçekten çok beğendim. Ve eser hakkında böyle net bir kanıya varmamda birçok faktörün etkisi oldu. Yavaştan açıklamaya başlıyım, ilk olarak eserin kısalığından ve yazarın olay anlatımındaki sadeliğinden bahsetmek istiyorum. Eser 60 sayfa, benim için tek oturuşta bitirmelik, "çerezlik" bir eser ve bu eserler kaliteli olunca da tadına doyum olmuyor. Üstelik 60 sayfanın 60ında da ne bir hikayeden kopukluk, ne gereksiz uzatılmış betimlemeler ne de kasıntı bir üslup bulunmuyorsa kitabı okumaya harcadığım 1.5 saat bana muazzam bir keyif veriyor. Tıpkı "Dolaptan Temaşa"da olduğu gibi, tıpkı "Taaşuk-u Talat ve Fitnat"ta olduğu gibi. Bu sadelik ve konuya odaklı anlatım haricinde hikayenin ilerleyişi ve 60 sayfaya sığdırılmış "hoş" içeriği de okura eseri sevdiren unsurlardandı. Ama kitapta en çok ilgimi çeken şey bunlar değildi, ilgimi çeken şey; şakalarla, eğlenceli diyaloglarla, hoş ama boş sohbetlerle başlayan hikayemizin birden bol gerilimli bir vahşete, bir cinnet hikayesine "tık" diye evrilebilmesiydi. Gerçekten çok usta işi bir değişim olduğunu belirtmeliyim. Kitaptan aldığım keyfi doruklara çıkarttı :D. Ha hiç mi kötü bir yanı yok bu kitabın dicek olursanız, birkaç eski kelime bulunmasından ve 2 3 ufak tefek -rahatlıkla göz ardı edilebilecek- eksikten bahsedebilirim ama gerek yok. 60 sayfalık bir eserin içindeki 2 3 eski kelimeye mızmınlanmanın gereksizliğini tahmin edebiliyorsunuzdur yani. Neyse fazla uzatmadan özete geçiyim. Eser herkesin okuyabileceği, kısa, keyifli ve kaliteli bir eser, başta yeni okurlar ve okuma hevesini kaybedenler olmak üzere, herkese öneririm.
    Peki Dolaptan Temaşa Ne Anlatıyor ?
    .
    Yeniçeriler döneminde yapılan "Helva Sohbetleri"nden birine giden Behram Ağa ve 2 arkadaşı, helva sohbetine gitmeden önce birlikte bir meyhanede rakı içip eğlenmek ve biraz kafa bulmak ister. Bu amaçla girdikleri bir meyhanede arka arkaya devirdikleri bardaklarla iyice sarhoş olan arkadaş masasından önce biri ayrılır, onun ardından da bir diğeri. Böylece yalnız kalan başkahranımız Behram Ağa başlarda çok endişelenmese de aradan geçen uzun sürenin ardından meraklanmaya "acaba bana oyun mu oynuyorlar" diye kuruntulara kapılmaya başlar ve en sonunda o da meyhaneden ayrılarak helva sohbetinin yapılacağı yere doğru ilerlemeye başlar. Biraz yaşın, biraz alkolun, biraz da yorgunluk ve karanlığın etkisiyle duvar sandığı bir kapıya yaslanır ve ağırlığı kaldıramayan kapının açılmasıyla hikayemiz, daha doğrusu, "belalar zinciri" başlar. Devamında gelişen olaylarla soluğu bir dolap içinde alan kahramanımız her şeyin yaşanacağı odayı dolaptan "temaşa" eder ve olaylar böylece gelişmeye başlar. 60 sayfalık bir eser olmasına rağmen kaliteli ve keyifli bir hikaye örneği olan bu eseri bir hayli beğendim ve hepinize öneririm. Keyifli okumalar.
    .
    Benim puanım: 8.5/10
  • 303 syf.
    ·1 günde
    *Aslında ipucu içermemektedir ama siz yine de içeriyormuş gibi davranın :-)

    Bilimsel verilere göre, ortalama her yüz yılda bir insanlığı esir alan bir salgın hastalık peydah oluyor. Yine böyle bir süreçten geçtiğimiz ve kendimizi evlerimizde karantinaya aldığımız şu günlerde, yapabileceğimiz en verimli eylem muhakkak ki kitap okumak. 1957 yılında, “İnsan vicdanının sorularını akıllı bir ağırbaşlılıkla aydınlattığı ve önemli ebedi üretimlerde bulunduğu” gerekçesi ile Nobel Edebiyat Ödülü’nü göğüslemeyi başaran usta isim Albert Camus’ nün, böyle bir buhranı  ana temaya yerleştirdiği Veba romanı ise bu zor günler için biçilmiş bir kaftan.

    Felsefedeki – saçma(absürd)- akımının en önemli temsilcilerinden ve hatta kurucularından kabul edilen Albert Camus, hayatın kendisinin saçma olduğunu, çünkü sonunda ölüm olduğunu ve bunun da kaçınılmaz mutlak son olduğunu belirtmiştir. Kimi zaman insanoğlunun, bilinci kalkan edinerek saçmadan kurtulabileceğini söyleyen Camus, kimi zaman ise ölüme karşı gelmenin, direnmenin bir anlam ifade etmediğini, bilakis  bunun saçma olduğunu ve bu saçmalıktan kurtulmanın en iyi yolunun intihar olduğunu savunmuştur.

    “Sizin, kendinizin ölmenize izin vermemeniz, yaşamı seçtiğinizi gösterir ve böyle yaparak yaşamın bir değeri olduğunu ortaya koymuş olursunuz. İnsanın saçmadan kurtulmasının tek yolu yaşamın anlamsızlığının bilincinde olmasıdır. Saçma düşüncesi bizi sarsmamalıdır. İnsan bunun ön koşul olduğunu kabul ederse saçmalık duygusundan kurtulur.”

    Evrensel boyutta bakacak olursak, salgın hastalıklar , insanlar ve kentler için ciddi bir yıkımdır. Karşısında dimdik durmak, mücadele etmek, boyun eğmemek ve doğru kararlar almak esastır.

    Camus’nün de, saçma teorisi  ekseninde kaleme aldığı  eserinin içeriğinde, bu mesajları verdiği bir gerçek lakin  veba burada sadece bir araç…

    Aslolan ideoloji…
    Aslolan dava…
    Bir kent düşünün:
    Veba salgınına esir düşen…
    Haftada 700 civarı can alan…
    Halkı tecrit edilmek zorunda bırakılan…
    Karantina günlerine ve bunun doğurduğu zorunlu yalnızlıklara esir düşen…
    Sınır kapıları kapatılarak, insan girişine, çıkışına izin verilmeyen. ..
    Enfeksiyon riski nedeniyle mektuplaşmanın bile yasaklanarak, sayılı kelimelerle çekilebilen telgraflar aracılığıyla ile iletişim kurulup, yakınlar ile özlem giderilen…
    Bu illetten kurtulmak için dua ayinleri düzenlenen…
    Sürekli toplu mezarlar kazılan…
    Ölüleri törensiz gömülen…
    Umudu ,cesareti, sevinci sıfır ; umutsuzluğu,  korkusu ve kederi devasa olan bir kent…

    Evet o kent Cezayir’in Oran kenti.

    Yaşadıkları lağımlardan çıkarak, sokak ortalarında ölen farelerin artmasıyla zuhur eden veba salgını, insanları çaresiz bırakıp, dehşete düşürecektir. Kentin en iyi doktoru Rieux ve arkadaşı Tarrou vebaya karşı direnir , salgını kurutmak ve insanları kurtarmak için çalışmalar yaparlar. Sürekli düşünen ve bir çıkar yol arayan doktor, varoluş ile mücadelenin ana formülünün, kendisini mesleğine adamak olduğu kanısına ulaşır. Tarrou, salgın hakkındaki izlenimlerini günlüğüne sürekli yazar. Zaten eser içinde de bunlardan alıntılar karşımıza sıklıkla  çıkıyor:

    “Görünür gerçeğe rağmen, bir insanın ölümünün bir sineğin ölümünden farksız olduğu bir çılgınlık dünyasında yaşadığımızı; bu hesaplı vahşetler ve ölçülü delilikleri, insanda korkunç bir hürriyet isteği duyuran bu hapsedişi, öldüremediklerinin üzerine sinen bu ölü kokusunu, nihayet her gün bir kısmımızın fırın ağızlarında yığın yığın birikip, yağlı dumanlar halinde havaya karıştıkları, başkalarının ise kendi sıralarının gelmesini mecburen bekledikleri, serseme dönmüş bir topluluk olduğumuzu sükûnetle inkâr etmek istiyorlardı. ”

    Tüm zamanları ve benlikleriyle kendilerini hastalara adayarak, veba ile mücadelede kararlı bir duruş  sergileyen Rieux ve Tarrou’nun tek lüksleri ise bir gece yarısı, kendilerini buz gibi deniz sularına bırakmaktan ibaretti. Bu ikilinin  gösterdiği bilimsel çabalara karşın, Rahip Paneloux’un veba hakkında çok daha farklı yaklaşımları vardı. Vebanın sebebi olarak, ahlaksızlığı öne sürüyor ve ‘Tanrı sizden nefret ediyor, sizi cezalandırıyor.’ söylemleri ile dolu vaazlar veriyordu.

    “Kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa, iyi niyet de kötülük kadar zarar verebilir. İnsanlar kötü olmak yerine daha çok iyidir ve gerçekte sorun bu değildir. Ancak insanlar bir şeyin farkında değillerdir, şu erdem ya da kusur denilen şeyin. En umut kırıcı kusur, her şeyi bildiğini sanan ve böylece kendine öldürme hakkı tanıyan cehalettir.”

    Kısacık hayatına, inanılmaz duygu yoğunlukları sığdıran Camus’nün , bu duygu birikimini felsefi dehası ile harmanlayarak kaleme aldığı Veba, her cümlesi ile okuru uzun uzun düşünmeye, sorgulamaya sevk eden bir öğreti niteliğinde. Yazar olmasının yanı sıra diplomalı ve yetkin bir filozof olması, Veba’nın rahat okunabilirliğine bir nebze ket vuruyor. Yine aynı sebepten, bir kenara not alacağınız derin cümleler, semboller ve tespitler de kaçınılmaz oluyor.

    Camus felsefesini hem genel hem de Veba üzerinden içselleştirebilmek için, olayın seyrettiği 1940’lı yıllarda(kitapta 194- olarak geçmekte) bir Fransız sömürgesi olan Cezayir’in konjüktürel yapısına göz attığımız zaman, o dönemde kayda geçmiş bir veba salgını olmadığını görmekteyiz. Ancak, 2.Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımlar ve savaşın hemen akabinde, yaklaşık elli bin kişinin ölümü ile sonuçlanan, Fransa’nın, Cezayir’in Setif ve Guelma kentlerine yaptığı 8 Mayıs 1945 tarihli saldırı, Cezayir tarihindeki kara günler olarak karşımızda boy gösteriyor. Bu bilgiler ışığında da, o dönem dünyayı kasıp kavuran Nazizm salgınının, veba salgını çerçevesinde vücuda getirildiğini ve Oran halkının bu salgın karşısında verdiği mücadelenin fonunda, insanlığın faşizm ile mücadelesine tanık olduğumuzu pekala söyleyebiliriz. Fransa halkının, Hitler ordularını ‘Kara Veba’, olarak adlandırmış olması detayının da, Camus’nün bu eserinin ismine ilham kaynağı olduğu aşikar…

    “Hümanistler; felaketlere inanmıyorlardı. Felaket insana yakışmaz, onun için felaket gerçek dışıdır, geçip gidecek kötü bir rüyadır, denir. Ancak her zaman da geçip gitmez, kötü rüyalar arasında insanlar geçip gider; önlemlerini almadığından da başta hümanistler gider.”

    Albert Camus olanca pesimistliği ile, halkların psikolojilerini, kültürel ve sosyal konumlarını, etik değerlerini, dini inanç ve arayışlarını, dingin ve didaktik bilgiler eşliğinde analiz etmiş, bunları yaparken de asıl vermek istediklerini olağanüstü metaforlar aracılığıyla okura sunmuştur. İçerikte doktor, rahip ve  gazeteci gibi farklı meslek erbablarını biraraya getirerek, bilim, din ve basın olarak farklı kollardan olayları değerlendirme amacı güden yazarın imgeleme yöntemine sık sık başvurmuş olduğu da gözden kaçmıyor:

    “Fare olayında iyice çenesi düşük davranan basın artık tek söz etmez olmuştu. Çünkü fareler sokakta, insanlar evlerinde ölür. Ve gazeteler yalnızca sokakla ilgilenir.”

    Bu alanlar haricinde, ordular ve ordu mensupları da Camus’nün gazabından kurtulamıyor:

    “Dünyadaki tüm ordular genellikle malzeme eksiğini insanla kapatırlar.”

    1992 yılında  “La Peste ” orijinal ismiyle sinemaya uyarlanan bu muhteşem kitabın filmi , IMDB puanlarına bakılırsa kitap ile aynı büyüyü yakalayamamış.
    Ülkece hatta dünyaca, yeni tip Corona virüsüne yenik düştüğümüz şu günlerde yaşadıklarımızı ve karşılaştıklarımızı Sevgili Camus, tam 73 yıl önce öngörmüş ve bizlere aktarmış. Her satırından ders çıkarılması şart olan Veba, hiçbir okurun göz ardı etmemesi gereken, her kütüphanenin başköşesinde bulundurulası ve hakkında ne kadar yazılıp çizilse de azametini anlatmaya yeterli gelinemeyecek  dev bir başyapıt…

    “İnsanların vicdanlarıyla hesaplaştıkları saat olan akşamın bu saati, boşluktan başka sorgulayacak hiç bir şeyi olmayan tutsak yada sürgün kişiye zor gelirdi. Onları kısa bir süre kendine bağlardı, sonra bu insanlar yeniden uyuşukluğun içine geri döner, vebanın dört duvarı arasında sıkışıp kalırlardı.”

    Albert Camus’nün, “Umutsuzluğa alışmak, umutsuzluktan daha vahim bir tablodur.” alıntısına kulak verelim ve umutsuzluğa kapılıp, direnişimizden vazgeçmeyelim.
  • 64 syf.
    ·Puan vermedi
    Yeğenime 20 adet çocuk kitabı aldım ama ondan önce hepsini ben okuyorum. Sanırım biraz çocukluğuma dönmek istedim (Kaldı 8 tane) :D :'))

    Rosi; Mia, Annie ve Jon'un gözünde, dünyanın en güzel Atlı spor kulübüne sahipti. Fakat günlerden bir gün bir adam, spor arabası eşliğinde çıkageldi. Acaba bu adam kulübün tamamını satın almak için mi gelmişti? Üç arkadaş, bir anda zekice bir plan yaparak , kulübü kurtarmakta karar kıldılar.