• 1.Kural

    Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla...Yok eğer Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

    2.Kural

    Hak Yol' unda ilerlemek yürek işidir,
    akıl işi değil. 
    Kılavuzun daima yüreğin olsun,
    omzun üstündeki kafan değil.  
    Nefsini bilenlerden ol,
    silenlerden değil!

    3.Kural

    Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

    4.Kural

    Kainattaki her zerrede Allah'ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescidde, kilisede, havrada değil, her yerdedir. Allah'ı görüp yaşayan olmadığı gibi, O'nu görüp ölen de yoktur. Kim O'nu bulursa sonsuza dek O'nda kalır.

    5.Kural

    Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. "Aman sakın kendini" diye tembihler.  Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: " Bırak kendini, koy gitsin! " Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

    6.Kural

    Şu dünyadaki çatışma, ön yargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşk dilsiz olur.

    7.Kural

    Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat' i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

    8.Kural

    Başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Dileğin gerçekleşmediğinde de şükret.

    9.Kural

    Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları, sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir..

    10.Kural

    Ne yöne gidersen git, -doğu, batı, kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

    11.Kural

    Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni taptaze bir "sen" zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

    12.Kural

    Aşk bir seferdir.  Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

    13.Kural

    Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

    14.Kural

    Hakk'ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

    15.Kural

    Allah içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

    16.Kural

    Kusursuzdur ya Allah, O'nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan'dan ötürü yaradılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne de layıkıyla sevebilirsin.

    17.Kural

    Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

    18.Kural

    Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara ; dışında başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan'ı tanır.

    19.Kural

    Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

    20.Kural

    Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

    21.Kural

    Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk' ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

    22.Kural

    Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

    23.Kural

    Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki, ağlar perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıktan uzak dur.

    24.Kural

    Mademki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, atttığı her adımda Allah'ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile gene başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

    25.Kural

    Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başlarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak, nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

    26.Kural 

    Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma, bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öteki ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.

    27.Kural

    Şu dünya bir dağ gibidir. Ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

    28.Kural

    Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz.

    29.Kural

    Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten "ne yapalım kaderimiz böyle" deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatına hakimsin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

    30.Kural

    Başkaları tarafından kınansan, ayıplansan, dedikodun yapılsa hatta iftiraya uğrasan bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kötü laf etme. Kusur görme. Kusur ört.

    31.Kural

    Hakk'a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp... Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar, kimimiz ise ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

    32.Kural

    Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı'ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma! İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

    33.Kural

    Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutanda benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

    34.Kural

    Hakk'a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır, emin bir beldede yaşar.

    35.Kural

    Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım sıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

    36.Kural

    Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor zarar vermek istiyorsa, Tanrı da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O'nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz, Sen sadece buna inan!

    37.Kural

    Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki, sayesinde her şey zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için biz aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

    38.Kural

    "Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?" diye sormak için hiç bir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

    39.Kural

    Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiç bir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır merkezinde... Hem de bir günden bir güne hiç bir şey aynı olmaz.

    40.Kural

    Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk'ın ise hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır merkezinde, ya da dışındasındır hasretinde.
  • BU KADINLARIN ÇIĞLIKLARINI DUYUN! (Sema Maraşlı)

    On sekiz yaş altında evlenmenin cezasını çeken genç kadınlar onlar. Severek isteyerek düğünle dernekle evlendikleri kocaları hapiste, gerçek tecavüzcülerle aynı koğuştu yatıyor. Onlar da dışarıda babasız büyütmek zorunda kaldıkları çocukları ile hayat mücadelesi veriyorlar. Kocaları hapiste gençliklerini çürütürken, onların ömrü de kocalarını kurtarmak için TBMM yollarında geçiyor.
    Resmi olarak bilinen sayıları dört bin civarında olan bu mazlum kadınların gayretleri ile 2016 da meclis 18 yaş altı evlenenlerin eşlerine af yasası çıkarmak için adım atmıştı fakat feministlerin (din düşmanı ve kendini dindar diye tanımlayan feministlerin) ortak isyanı ile TBMM geri adım attı. Ertesi gün kocasının hapisten çıkamayacağını anlayan bir kadın intihar etti. Diğerleri de kan ağlayarak sustular. Onbin civarında çocuğun baba özlemleri de yüreklerinde yara oldu.
    Niye? Feminist kadınların gönlü olsun diye. İktidar meraklısı muhteris kadınlar, güç gösterisi yapsınlar diye kurban edildi bu kadınlar ve aileleri. Biz onları görmesek de onlar varlar. Kendi aralarında grup kurmuşlar birbirlerine destek olmaya çalışıyorlar. Benden yardım istediler “Bize kimse sahip çıkmıyor.” dediler. Ben de “Hikayenizi yazın gönderin.” dedim yazıp gönderdiler. Onlar artık benim kız kardeşlerim ve eşleri hapisten çıkana kadar mücadelede yanlarında olacağım inşallah.
    İşte kendi dillerinden yaşadıkları…


    Ben Beyza Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim de 25 yaşında. Eşim benimle evlendiği için beni yarı yolda bırakmadığı için 9 yıl ceza aldı. Sevmenin mağduriyetini yaşıyorum. Sevdim diye yasaların verdiği cezanın mağduriyeti.
    Her genç kız gibi dershanede beğendiğin bir çocuk olur ya hani öyle işte.. Ben 15 eşim de 18 yaşındaydı. Sevdik birbirimizi. Aklımda onunla evlenebilme hayalleri vardı.. Görüşmelerimizi ailem öğrendi, izin vermediler, tamam, diyip sustuk ama bırakamadık birbirimizi, devam ettik… Ailem onu bırakmam için psikolojik ve fiziksel şiddetle uyguladı. Okuyordum, görüşmeyelim diye okuldan aldılar, beni ve hedeflerimi kösteklediler.
    Ne yaptıysam olmadı sevmek ağırmış, ben vazgeçemedim kaçtım. Sevdiğim adama “Götür beni dayanamıyorum dedim” kaçtık, mutluyduk. Fazla sürmedi ailem şikayetçi oldu, eşimi beni zorla kaçırıp bana zorla sahip olmakla suçladılar. Yaşım 15 diye mahkeme ciddiye almadı beni, kendini savunup hür iradesiyle hareket edecek psikolojik olgunluğa erişmemişim, öyle dediler.
    Halbuki neler yaşamıştım bir ben bilirdim. Eşimi içeri aldılar 13 ay yattı daha sonra tutuksuz yargılanmak üzere çıktı, biz beraberdik, yine ailem beni ondan saklıyordu, bekledik sabrettik evliliğimize gün saydık…
    Reşit olduğum gün kaçtım, ertesi gün nikahımızı kıydık.. Eşim anlı şanlı düğünümüzü yaptı, annemin babamın ailemin eksikliğini hissettirmedi. Her an her durumda benim yanımda oldu. 1. Yıldönümümüzde hamile olduğum haberini aldık bir çocuğumuz olacaktı bu haberi almamızdan 1.5 ay sonra erken evlilik yasa tasarısı gündeme geldi çok sevindik mutlu olduk kurtuluyoruz, diye rahat bir uyku uyuduk ama sonra yasa geri çekildi…
    Bir erkeğin ağlamasına şahit olabilirdiniz. Erkekler ne kadar zor ağlar bilirsiniz, biz birbirimize sarılıp hüngür hüngür ağladık. “Ama bu olacak merak etme” dedim eşime ama olmadı. 6.5 aylık hamileydim bir sabah ansızın aldılar eşimi, sabahın köründe. İçinizdeki sıkıntıyla uyuyamazsınız zaten.
    Ne olduğunu anlamadan götürdüler, eşimi gelecek diye bekledim. O gece ertesi gece öbür gece ta ki görüş salonunda elinde telefon gözleri yaşlı beni beklediğini görene kadar.
    Bir kadın güçlü görünmek için ağlayamıyorsa, içinde ne yangınlar kopuyordur, siz düşünün. Yüzüme bu gülümseme yerleştirdim “bu da geçecek canımın içi” dedim.
    Doğum yapana kadar kabullenmedim, gelecek diye bekledim, ama gelmedi. Doğum sancılarım başladığında, hayır şimdi yapamam, diye ağladım.
    Bebeğimi kucağıma verdiklerinde eşimin beni dışarıda beklemediğini, kızımızı kucaklayamayacağını bilerek sarıldım kızıma.. Yavrunuz dünyaya gelmiş ama eşinizin haberi bile yok düşünsenize…
    Babasını görsün diye 10 günlük çocuğu cezaevine götürdüm… Daha evladını nasıl tutacağını bile bilmeyen bir baba… Yavrusunun kokusunu ilk defa içine çeken bir baba… Ben anlatamıyorum bile neler yaşadığımı siz düşünün.
    Eşim tek dayanağımdı, o gidince ailem gitti yanımdan, kimsesiz kaldım. Üzüntümü bile paylaşamadım kimseyle mutluluğumu da… Maddi yönden çekilen zorluklar cabası. İki şekilde de yıprandım. Hem anne hem baba oldum hem evimi geçindirmeye hem eşime bakmaya çalıştım. 9 sene 2 ay az değil ki. Sevdiğiniz için ceza alıyorsunuz düşünsenize…
    Bu kadar kötülüğün içinde mükafatlandırılmamız gerekirken mapushane köşelerinde çürüyorsunuz… Cezamız daha çok var 2020 sonunda kavuşacağız o zamana kadar çok şey değişmiş ve çok şey için geç kalınmış olacak. Kızımız 3.5 yaşında olacak.
    Benden geriye sadece bir enkaz kalmış olacak. Neresinden tutup düzeltebilirsiniz, gençliğimizi mutluluğumuzu hiç düşünmeden harcadıktan sonra bizden geriye ne kalır ki!
    Sizden ne farkım vardı benim? Kanunların belirlediği yaştan küçük evlenmek mi suçum? Belki de sizin kalbinizde olandan daha fazla sevgim vardı. Bu yasaya karşı gelirken bir an olsun bile içiniz sızlamadı mi?
    Benim dedem de erken yaşta evlendi o da tecavüzcü mü o zaman, diye empati yaptınız mı?
    Büyüklerden kalma her şeye geri kafalılık diyorsunuz, peki ya o hor gördüğünüz ilişkilerdeki aşkın bir gramını dahi yaşadınız mi?
    Öyle tepkiler verdiniz ki biz bunları haketmedik! Siz bu yasaya engel olarak gözyaşlarıma sebep oldunuz, beni karnımda çocukla bir başıma kalmaya zorladınız. Yazık çok yazık!


    Ben Mahinur Evliyim. Ben 22, eşim de 25 yaşında. Tek istediğim o güzel mutlu aşk dolu yuvaya sahip olabilmekti… 2009 yılında önce arkadaşım sonra sırdaşım sonra da sevdiğim olan adam eşim oldu.
    Dershane zamanlarında tanışmıştık. Gözlerimin içine gülümsediği zaman sevmiştim onu. Bir sene devam ettik, gerek arkadaş oldu, gerek anne baba… Ailemle tanıştırdım, ailem onay vermedi, olmaz dediler. Çok uğraştık ama ailemin baskısından yorulmuştuk artık.
    Ben 14 eşim 17 yaşındaydı. Kaçalım dedim, o konuştu benimle, emin misin, dedi. Nasıl emin olmayabilirdim ki hayallerimdeki kalbimdeki adamdı…
    Kaçtık işte sonra… Ailem şikayetçi oldu. Yaşım 14 ya dinlemediler bile beni… Eşimi aldılar 2 ay cezaevine koydular sonra serbest bıraktılar. Çıktığı gün ailesiyle çiçeğini aldı geldi, Allah’ın emriyle  istedi beni babamdan…
    Yine istemediler biz de tekrar kaçtık. Gelinliğimi de giydim düğünümüzü de yaptık, eşimle mutlu bir hayata adım attım.
    7 sene geçti evimiz düzenimiz her şeyimiz oturmuştu, bir de dükkan açacaktık… Ama olmadı eşimi benimle evlendi diye tecavüzcü diyip içeri aldılar.
    Sonrası mı ne oldu?
    Bir başıma ortada kaldım sahip çıkanım olmadan, bir başıma mücadele ettim. 10 defa TBMM’ye gittim. Her seferinde kalbime bir parmak umut iliştirip gönderdiler geri… Perişan halde, dükkan açacağımız parayı eşimi kurtarmak için gittiğim Ankara yollarında harcadım…
    15 aydır sadece ayda bir defa 40 dakikalık görüşlerde eşime sarılıp huzur bulabiliyorum… Çocuk da istemedik bu cezanın geleceğini bildiğimiz için çocuğumuza bu acıyı çektirmek istemedik.. Dayanacak kimsem kalmadı.
    Hem maddi hem manevi olarak dayanacak bir şeyim kalmadı.
    Her görüşe gittiğimde canımdan can kopuyor…Bir parçamı orada bırakıp geliyorum. Benden geriye hiç bir şey kalmayana dek sürecek mi bu hasret?
    Kendimden geçiyorum kaç kez bayıldım, kaç kez ağlamaktan kendimden geçtim bilmiyorum. Bu son olacak mı sanmıyorum. Çok şey istemiyorum aslında bana, baba şefkati veren, aile sıcaklığını hissettiren eşimi istiyorum… Herkes böyle kolay kavuşurken bizim bu kadar zor olmamalı.
    O yasa gündeme geldiğinde binbir umut vardı içimde, renk renk hayallerim vardı. Kadınlar tepki verip yasanın geri çekilmesine sebep olduğunuzda ben eşimi, ailemi, hayatımı, kendimi kaybettim. Yaşamaktan korktuğum şeylerin içinde buldum kendimi. Düşündün mu hiç, ya senin oğlun olsaydı evlenen ve evlendiği için hapiste yatan, ya da kızın olsaydı kaçan ve sevdiğine kaçtı diye kocasız bir başına yaşamak zorunda olan?
    Bu kadar vicdansız mıydınız? Kadın kadın diyordunuz hem cinsinize desteğiniz bu kadar miydi? Bu muydu sırf sizden erken evlendik diye mi tecavüzcü damgasını hakettik biz! Dilerim Allah’tan benim yaşadıklarımı yaşamadan ölmezsiniz…


    Ben Özge Evliyim 2 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim de 36 yaşında. İki seven kalbin birbirini bulması ne kadar karşılaşılabilir bir şey ki bu hayatta. Seven sevdiğine kavuşsun mutlu mesut yaşasınlar isteriz… Ama biz sevdik mi de hayır olmaz der önümüze koyarlar anayasayı. Sevmenin kriterlerine uymuyorsunuz derler…
    Küçük bir kalpte sevebilir, evlat anneyi babayı nasıl seviyorsa, evleneceği adamı da öyle sevebilir… Ben sevdim…2005 senesiydi. 14 yaşındaydım.
    Olur ya komşu çocukları bizimkisi de öyleydi. Sevdik çok sevdik. Her şey toz pembe görülüyordu o zamanlar.
    Sevmenin, evlenmenin bu kadar büyük bir suç olduğunu bilmiyorduk. Kaçtık sonra ailelerin rızasıyla telli duvaklı evlendik. Siyah beyaza nasıl yakışıyorsa bizde öyle yakışıyorduk.
    12 senedir mutlu giden bir evliliğimiz vardı. Bu süre zarfında 2 tane aşkımızın meyvesi 2 tane kızımız oldu. Biri 11 diğeri 4 yaşında.
    Yaşları küçük belki ama yaşadıkları acı yaşlarından büyük… Babaları varken babasız büyümek zorunda kalan çocuklarımın tek suçları anne ve babalarının severek evlenmesi oldu…
    Yaşıtları babalarının ellerinden tutup parka giderken, babaları babacığım diye ellerini bırakmazken, benim çocuklarım görüş odalarında telefonlara sarılıp baba diye ağlamak zorunda mı?
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Tutku  Evliyim ve bir çocuk annesiyim. Ben 22 eşim de 26 yaşında. Senelerden 2009. Tabi o zamanlar deli dolu çağlarımız. Ben 14 o 18 yaşında.
    Bir gün okul çıkışı yolda giderken eşimi gördüm. Her genç kızın başına gelen olay gibi onu görünce içim kıpır kıpır oldu. Temiz bir çocuktu eli yüzü düzgün…Ve bana öyle içten gülümsedi ki o an dünya durdu. O günden sonra sık sık karşılaşmaya başladık.
    2010 senesinde eşimle her zamanki bir gün gibi buluştuk. Tabi zaman akıp geçmiş saat baya geç olmuştu fark edememiştik annem aramaya başladı bağırıyor çağırıyordu, eve gidemezdim gidersem baya bir sorun yaşayacaktım. Korkudan telefonumu kapattım ve eşime artık eve gitmek istemediğimi, korktuğumu, onunla kalmak istediğimi söyledim.
    Eşim buna karşı çıktı ama ben zorladım. Bir daha görüştürmezler diye korktum, ayırırlar diye korktum ve o gün esimle kaçmaya karar verdik. Aslında bu durumda en büyük suçlu bendim. Ben zorlamıştım eşimi.
    Eşimin annesi babası ayrıydı, annesi onu bırakıp gitmişti eşim tek başına yaşayan biriydi ailemin şikayet etme sebeplerinden en büyüğü de eşimin ailesinin olmamasıydı. Sonra eşimin bir kaç yakını ailemle konuştu, bana sahip çıkacaklarını düğün dernek yapacaklarını söylediler. Ailem kabul etti ve şikayeti geri aldılar.
    Ama çok geçti… Kamu karşı çıktı. Ve biz senelerce mutlu giden evliliğimizde bu cezanın bir gün geleceğini bilerek yaşadık hayallerimizin peşinden gidemedik çünkü biliyorduk ki bu ceza bir gün gelecek ve biz bir sure ayrı kalacağız.
    Eşimin annesi eşim 14 yaşındayken onu bırakıp gitmişti, evlendikten 3 sene sonra çıkıp geldi ve ben senelerce bu ceza yüzünden kayınvalideyle oturmak zorunda kalmıştım. Eşim annesini affetmişti ama ben affedemiyordum çünkü eşimin annesizken neler yaşadığını ben biliyordum.
    Gel zaman git zaman dava 6 yıl sonra bir kızımız olduktan sonra geldi. Kızım 1 yaşındaydı babası gittiğinde… Ne zormuş babasız çocuk büyütmek kadın başına. Ve en önemlisi de kızım babasını işte biliyor ve ben her gün onun babam ne zaman gelecek sorusuyla yanıp bitiyorum.
    Ve şimdi bana gelelim… Eşim gittiği gün öyle çaresiz öyle yalnız kaldım ki ne arkamda sahip çıkacak ailem ne de esimin ailesi var. Şuan eşimin dedesinden kalan beraber yaşadığımız evde kızımla tek başıma yaşıyorum kayınvalide oğlumun başını yaktın diye çekti gitti. Ve ben bir başıma çocuğumla geçim derdine düştüm devletin verdiği 3 kuruş parayla aylarca geçinmeye çalışıyorum. Esimi sorarsanız oda içerde çalışıp kendini geçindiriyor. Param parça olduk… Açıkçası sevmenin sevilmenin kurbanı olduk….
    Benim kızım her gün babasının gelmesi için dua eder. Bu yasa gündeme geldiginde kızıma duaların kabul oldu, baban çıkacak yanımıza gelecek demiştim. Sonra karşı çıkıldığını yasanın geri çekildiğini öğrenince kahroldum ve ilk aklıma gelen bunu 4 yasındaki kızma nasıl anlatacağım oldu.. Günlerce sakladım günlerce söyleyemedim daha sonra açıklamak zorunda kaldım ve kızım babasının resminin olduğu çerçeveyi ağlayarak çöpe attı “babam beni kandırıyor” dedi.
    Simdi size soruyorum benim 4 yaşındaki evladımın ve bir sürü yavrunun gözlerinin yaşının hesabını kim verecek? Çocuklarımızın babasız geçirdiği en güzel zamanlarını bize kim verecek? En güzel yıllarımızı çalanlara sesleniyorum. Bizden ne istediniz?


    Ben Damla Evliyim. Ben 18 eşim 28 yaşında. Eşimle yaz tatilinde çalışmak için girdiğim bir iş yerinde tanıştık. Birbirimizi sevdik. Sene 2013…
    İş yeri  18 yaş altında eleman çalıştırmıyordu ve 3 aylık bir süre çalışacağım için sigorta yapmıyordu.
    Bu yüzden eşim ve iş yeri dahil herkes beni 18 yaşında biliyordu. Çok sevdik birbirimizi. O benim her şeyim oldu nasıl vazgeçerdim ki nasıl vazgeçerdim hayatım olan adamdan…
    Bana aşkla sevgiyle masumiyetle bakan o gözlerine nasıl hayır derdim?  Olmadı yapamadım vazgeçemedim 15 yaşında ölene dek seninleyim dedim.
    Ailem öğrendi, telefonumu aldılar, yapmayın ne olur dedim, bir birbirimizi çok sevdik o kötü biri değil dedim, ama kimse beni dinlemedi, kimseye anlatamadım kendimi. Ailem eşimi şikayet etti.
    Sonra eşimin ailesi geldi tanıştılar vs tabi ailem yine ikna olmamıştı bu süre içinde. Eşim sırf beni aileme karşı mahcup duruma düşürmemek için bak seni sevseydi kaçmazdı dedirtmemek için yakalama kararı bile çıkmadan gidip teslim oldu benim eşim.
    Sonra teslim olduğu gün tutuklandı, ailem o gün şikayetini geri aldı ama nafile. Artık çoktan olan olmuştu, eşim içerdeydi bense her gün darmadağın her günüm zehirdi.
    Mahkeme günü geldi çattı eşime 16 sene ceza verdiler o da bende neye uğradığımıza şaşırdık. Dünyamız karardı oysa ne hayallerimiz vardı bizim şimdi yıkılan. Eşim içeri gireli 3 sene bitti 4 e girdik 2016da cezaevinde resmi nikahımızı kıydık.
    Oysa ne kadar isterdim eşimin beni beyazlar içinde görmesini. Her genç kızın hayalindeki gibi fazla olanı istemedim hiç, sadece o olsun istedim yanımda. Mutlu olalım istedim, masum saf bir sevginin bedelinin bu kadar ağır olması dayanılmaz halde.
    Ben her gün eriyorum, içim kan ağlıyor, dayanamıyorum bu acıya. Eşim benim en büyük destekçim, bu durumda bile hala o destek moral verir. Bizim tek suçumuz zamansız sevmek, bunun bedeli bu kadar ağır olmamalıydı…
    Yasa geri çekildiği zaman dünya başımıza yıkıldı. Bütün hayallerimiz suya düştü.
    Tek umudumuz o yasaydı. Bizim bunca acı çekmemize sebep olan, karşı çıkan kadınlara soruyorum “Sizde kadınsınız sizde bi annesiniz nasıl vicdanınız el verdi.  neden bizim haklarımızı da savunmuyorsunuz, madem kadın hakları diyorsunuz da?”
    Yasaya karşı çıkarak ne kadar büyük vebal aldığınızı bilin. Yasaya karşı çıkarak 9000 çocuk babasız büyüsün, anneleri tek başına hayat mücadelesi versin, eşleri içerde çürüsün dediniz siz ! Mutlu musunuz?


    Ben Şükriye Evli ve 4 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 31 yaşında. 2007 yılında tanıştım eşimle.
    Eşimi tanıdıkça onu çok sevmeye başladım ve beni mutlu ettiğini ve de onun beni çok sevdiğini hissettim. 1 sene görüştük, ben 15 eşim 20 yaşındaydı. Ailem vermedi ben de eşime kendi isteğimle kaçtım, ailem karakola gidip şikayetçi oldular fakat benim eşime olan sevgimi anlayınca sonra geri çektiler şikayeti.
    Eksiksiz bir şekilde eşimin ailesi üzerine düşen her şeyi yaptılar; kına gecesi, düğünümü ve artık o bembeyaz gelinliği giymiştim ve artık sevdiğim adamın yanından hiç ayrılmayacaktım çok mutluydum.
    Yaşım tutunca hemen 17 yaşımda resmi nikahımızı kıydık. Bir yuva kurduk, 4 tane evladımız oldu.Kendi çabamızda geçinip gidiyorduk ama huzurumuz vardı, en önemlisi mutluyduk….
    Tabi o haksız ceza gelene kadar eşim “Tecavüzcülerle” bir tutuluyor, istismar sucundan ceza evine girdi peki neden??
    Bana sahip çıkıp yari yolda bırakmadığı için mi! Bu suç mu biz birbirimizi çok sevdik. Sevmek sevilmek suç mudur?
    Eşim 3 sene 3 aydır cezaevinde ve daha 5 sene cezası var.Bizim yuvamızı başımıza yıktılar, 4 evladımı babasız bıraktılar. Çocuklarım baba hasreti çekerken eşim gerçek tecavüzcülerle aynı havayı soluyor.
    Benim eşim aile babası 4 çocuğumun babası ve nikahlı eşim bunları hak etmedi. Ayda sadece 1 defa cezaevine gidebiliyorum. Canım o kadar çok acıyor ki eşimi o kadar çok özlüyorum ki…
    Benim çocuklarım babasızlığı hak etmedi, benim evlatlarımın suçu ne?
    Yetim gibi büyüyorlar. Ben simdi bu çocuklarıma nasıl bakayım?
    Annelik olan görevimi mi yapayım yoksa babalık görevi olan çalışıp eve ekmek mi getireyim? Kimse bilmez bizim çaresizliğimizi, yaşamayan anlayamaz…
    Eşime çok aşığım ve ondan asla vazgeçmeyeceğim, o benim bu dünyadaki tek yegâne sevdamdır. Tek isteğim birilerinin artık bizim sesimizi duyması. Suçsuz  eşimin tecavüzcülerden ayrılmasını, evine ait olduğu yere, çocuklarının yanına yuvasına gelmesini istiyorum…


    Ben Nagehan  Evli ve 2 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 28 yaşında. Hayat hikayesi derler ya hani bizimki öyle bir şey işte. Bir bayram sabahı güneş gibi doğdu karanlık günlerime. Gözlerinde öyle bir gülümseme vardı ki bir gülüşü ile bütün dertleri acıları unutturan tek adamdı. Biz 8 ay görüştük rüya gibi, dünya sadece bizim etrafımızda dönercesine.
    Onunla olduğum zamanlar nefes aldığım yaşamaktan tat aldığım anlarımdı. Her gün  saatlerce birlikte el ele gezerdik sessizce. Bir gün geldi artık sevgimiz her şeyin önüne geçti ellerini uzattı bana bir ömür, “ Ellerimden tutar misin bayram şekerim” dedi tarih  01.07.2008 gösteriyordu, saat tam gece 12 de biz birbirimizin ellerini  bir daha ölüm ayırana dek bırakmayacağımıza söz verdik.
    Ben 15 eşim 18 yaşındaydı. Belki sizlere göre çocuktuk ama biz hiç çocuk olmadık biz hayatı omuzlarımıza 8 yaşında yükledik. Bizim yüreğimiz dedelerimiz ninelerimiz gibi destansı sevgi ile sarılmıştı.
    Telli duvaklı gelin olmuştum sevdiğim adama, bulutların üstünde gezen kuş misali uçuyordum. sonra öğrendik hamileyim bir oğlum olacak. küçük elleri ile aylar sonra ellerimizi sımsıkı tutan bir can sevgimizin meyvesi dünya geldi.
    Mutlu giden bir yuva vardı 7 ay sonra eşim asker oldu oğlum kucağımda 7 aylıktı ve o sıra ayrılığın verdiği üzüntüyle hastanelik olduk oğlumun kimliği olmadı için biz mahkeme kararı ile kimlik çıkardık nerden bilecektik ki yıllarca oğlum babasız kalacağız, şimdi oğlum 9 yaşında birde 5 yaşında baba aşığı bir kızım var.
    Eşim 2 yıldır ceza evinde rüya gibi giden yuvamız bir anda demir Parmaklıklar la tel örgülerle çevrildi. Bizim sevgimizin bedeli 10 yılmış .
    Ölümüne sevmenin sahip çıkmanın bedeli bu işte tecavüzcü damgası altında 10 yıl 10 ay .
    Ömrümüzün yarısı peki bu ceza sadece eşime mi Hayır bana en çok ta çocuklarımıza bizim sevdamızın bedelini onlar çekiyor.
    Bayram geliyor bu bayramda öncekiler gibi çocuklarımla 45 dakika eşimle hasret gidereceğiz.  Ne kadar acı ki 1 haftalık özlemini 45 dakika ya sığdır diyorlar sığar mı?
    Hadi bizi geçtim baba ne demekti. Meyvesi olamayan çınar ağacı. Bir çocuk babasız büyür mü? büyüyor işte. Bizim çocuklarımız anasız da babasız da büyüyor sırf yuva kurdu diye baba sevgisi özlemi hasreti ile küçücük kalpleri acı çekiyor.
    Bizi koruyormuş ya hani bu cezalar hani nerde benim canımın yarısı ceza evinde. Ben temizlik yaparak çocuklarıma, eşime bakıyorum, kimsesiz ne acılar çekerek, yine de  gam yemiyorum çalışmaktan. Canımı yakan ise sevgimizin adını tecavüzcü koymaları; bu sevgi var ya, su misali temiz ve berrak, kimsenin gücü yetmez kirletmeye..
    Eşim cezaevindeydi bu yasa gündeme geldiğinde mutlu mutlu konuşmuştuk “Az kaldı yanımda olacaksın” demiştim, ona hazırlıklar yaptım, sevdiği yemekleri yaptım.
    Çocuklarım evde babam gelecek diye sevinçten havaya uçuyordu.. Oğlum dedi ki
    “Anne babamla parka gidelim, arkadaşlarım babamın yanımda olduğunu görsün” dedi. Bu nasıl bişey düşünün. İşte siz beni geçin, çocuklarımın hayallerini başına yıktınız, bi çocuğun dünyasını kararttınız. Başına gelmeyen bilmezmiş. Herkes kadın olmuş, erkek olmuş, ama insan olamamış. Düşene destek çıkan değil, çelme atan bı toplum olmuşuz, benim ailemin, çocuklarımın vebali boynunuzda, onu bilip ona göre yaşayın.


    Ben Hasibe Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 29 yaşında. Ben ortaokuldaydım o lisede. Aynı mahallede her gün gördüğüm ama artık onu görünce yerine sığmayan kalbimdeki farklılığı hissettim. O liseye gidiyordu nerdeyse her gün beraber gidip geliyorduk okula.
    Görüşmeye başladık. Ailem fark etti. Biz söz yüzüğü takalım dedik ama ailem istemedi yaşın küçük dediler. Bir süre gizli saklı görüştük olmadı.Ailem duydu ama ben ondan ayrı kalamadım.Ben orta okulu o liseyi bitirdi.
    Ben 14 Eşim 18 yaşındaydık. Benimde onunda  ailesi istemedi bizde kaçtık. Çok değil 5 saat sonra geri geldik Kasım ayında nişan yüzüklerimiz takıldı.28 Aralık 2008 günü tüm ailemiz yanımızda düğünümüzü yaptık.
    Kısa bir süre sonra aile hekimine gitmiştik elimdeki kına parmağımdaki yüzük yüzünden doktor evlendiğimizi anladı ve şikayet etti bizi.
    Mayıs ayında ilk mahkemeye çıktık, eşim bir gece nezarette kaldı. Bende karnımda bebeğim karakol önünde… Sabah mahkeme ertelendi.19 Haziran 2009 da canımızı oğlumuzu kucağımıza aldık. Oğlum 23 günlüktü 2.mahkeme günü geldi.
    Kucağımızda oğlumuzu elimize kimliğini alıp gittik.Ama sonuç kaçınılmaz 8 yıl 4 ay dünya başımıza yıkıldı.Karar temyize gitti eşim serbest…
    Kocam askere gidip geldi.30 aralık 2010 resmi nikahımızı kiydik.Ecza deposunda ise başladı.Evimizi yuvamızı kurduk.Ben bir hastalığa yakalandım ayağımda kapanmayan bir yara 3 ayda bir ameliyat olup sonrasında 1 ay ayağa kalkamıyordum.
    Eşim hem elim hem ayağım her şeyimdi.2015- 25 Haziran polisler kapımız kıracak gibi çalıyorlar…
    Oğlumuz büyüdü 1.sınıfı bitirmişti.Biz ağlarken oğlumun gözleri önünde babasını kelepçeleyip götürdüler.Niye? Tecavüzcü diye annesiyle erken evlendi diye…
    Aradan 33 ay geçti.Hala ayağımda yara yalnız gittiğim hastaneler, ameliyatlar. Hem oğlumu okutup hem sağlık  savaşı verip dişimden tırnağımdan biriktirip TBMM yollarına döktük.
    Sonuç:  Büyüttüğüm oğlum her baba oğul gördüğünde her veli toplantısında ağlayan oğlum… Babasına ayda bir 35 dakika sarılarak baba kokusuna ,eşim evlat kokusuna ,ben hayat arkadaşıma doymaya çalıştık…Bu cezayı ben mi?Oğlum mu? Eşim mi? En çok Hangimiz çektik… Neyin cezasıydı bu sevmenin mi? Yuva kurmanın mı? Mutlu olmanın mı?…
    O yasanın çıkacağı günün sabahı oğlumla kahvaltı yaparken heyecanla haber izliyorduk 8 yaşındaydı oğlum anlıyordu her şeyi YASA KOMİSYONA GERİ ÇEKİLDİ cümleyi duyduğu anda lokması ağzında gözünde damlamaya hazır yaşlar…
    Bu acıya kıl payı kadar bile sebep olanlar “Can yakanların canının yanacağı günü beklesin”
    Hakkımı, oğlumun hakkını, öbür dünyaya bırakmasın, bu dünyada gözüm görsün, onların da aynı yerden canı yansın, evladının üzüntüsünü izleyip ellerinden bir şey gelmesin. Bu en büyük ceza görecekler. Hakkım helal değil OĞLUMUN HAKKI HELAL DEĞİL iki elimiz de bu dünyada öbür dünyada onların yakasında…


    Ben Özlem Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim 36 yaşında. Ben babamı  1,5 yaşında iken kaybettim. Annem bize hem anne hem baba oldu. Eşimle tanışınca onu çok sevdim ve annemle tanıştırdım o da çok sevdi, sevdiğim kişiyi. Sonrasında kahvaltılarımızı birlikte yapar olduk, yemeklerimizi birlikte yer olduk, ailemizin bir ferdi olmuştu, artık sonrasında artık adını koyalım, ailen gelsin söz  takalım dediler.
    Babam olmadığı  için  dayılarıma annem söyledi, büyük olarak dayımlar da olumlu baktı araştıralım bir soralım soruşturalım dediler. Kimseden  değil, direk eşimin ailesine  gidip  sormuşlardı kardeşini, ama o kişi ağabey olmayı bırak insan olmayı  bile hak etmeyen  bir kişilikmiş, kendi öz kardeşi için bir sürü  olumsuz  olumsuz bir şeyler atıp tutmuştu .
    Sonrasında dayım durumu bize anlatıp olmayacağını söyledi ve beni okuldan alıp kendi evine götürdü  kendi evinde bana hapis hayatı yaşattı… Kapıyı hep kilitliyordu, dışarı  çıkmama izin dahi vermiyordu. Odada kilitli kaldım, sadece lavabo ihtiyacı olduğunda çıkabiliyordum odadan…
    Sonra bir gün yan komşunun telefon dan gizlice annemi aradım, bunu duyan dayım beni çok kötü dövdü ve ben o dayağı yediğim dakika saniye dedim ki ben  size adım attıkça siz beni anlamıyorsunuz, ben kaçacağım  hepinizden kurtulacağım …
    Sabah annem geldi, yüzümün gözümün dağıldığını görünce beni hemen kendi evimize getirdi, ama bitmişlerdi benim için çünkü beni anlamamışlardı.
    Eşime mektup yazdım çalıştığı lokantaya götürdüm esim beni gördüğünde çok mutlu olmuştu, çok sevinmişti o bana o akşam öyle bir sarılmıştı ki o akşam anlamıştım beni asla bırakmayacağını…
    Sonrasında eşim ile konuşarak anlaşarak kaçtık ve benim en mutlu günlerim eşimin  yanında başladı. 14 yaşındaydım o zaman eşim 23. Ben çok şey öğrendim ondan. 16 yaşında  Yaprak büyük  kızım oldu, 20 yaşında  Yağmur ikinci kızım oldu 22 yaşında iken de Övgüm oldu, şu anda  üç tane güzeller güzeli meleklerim var benim;  11, 7 ve 5 yaşlarında…
    Ben eşimle 13 yıldır birlikteyim onu  çok seviyorum, o bizim yanımızdayken her şey çok farklıydı, şimdi ise yarımız … Hiç bir şekilde  tamam olamıyoruz…Küçük kızım her akşam “anne babam bu akşamda mi bizim ile uyumayacak?” diye soruyor … Cevap veremiyorum kapı çaldığında “babişko diye koşuyorlar” ama baba yok karşılarında …Hep bir hayal kırıklığı.
    Bir şey isterken çekimserler “anne alabilir misin, verebilir misin?”diyorlar. Babaları yanımızdayken bir dediklerini iki etmezdi.
    Şimdi ise borç harç yaparak geçimimi sağlamak zorunda kalıyorum, eşim yanımda iken poşet taşımama kıyamazdı, şimdi gidip ev temizliği hali merdiven siliyorum ki kızlarıma babaları gelene kadar iyi bakabilir miyim, ihtiyaçlarını alabilir miyim diye…
    Bize bunları yaşatanlara kanunun geri çekilmesine sebep olanlar
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Şirin Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 24 eşim 30 yaşında. 2008 yılında eşimle kaçarak evlendik.. Çünkü ailem vermedi. Ben babasız, dedemin gölgesinde annem ve babaannemin duasında büyüdüm.. Ama beni sevdiğime vermediler, belki verselerdi nişanlı durup bu hale düşmezdim.
    Tek bildiğim eşimi canımdan çok sevdiğim, çünkü sahiplenme duygusunu, sevme kıskanma duygusunu ben onda tattım.. Eşim ilkim ve sonum oldu kaçtım.
    18 yaşına kadar imam nikahı ile durduk bu süreçte düğünüm oldu, oğlum Berk Can dünyaya geldi anne oldum.. 18 yaşından bir gün alınca nikahımızı kıydık kimseye zararımız yoktu kendi halimizde geçinip gidiyorduk. Bu süre içinde ikinci çocuğumuz Ecrin Naz da oldu..
    İşimizde gücümüz de mutlu yuvamızda yaşıyorduk, üstünden de tam 6 sene geçmişti…, ama bir gece kapı çaldı.. keşke o kapı hiç çalmasaydı.. bir kapı çalmasının ölüm gibi geleceğini bilemezdim.. polisler içeri girip esimi aldılar ama benim canim dan can gitti..
    Çırpınıyorum kimse takmadı bile beni.. Hamileydim 3aylik.. 3. Evladıma..  Elçin Su’ ya..  Esimin çaresiz bakışı.. Benim göz yaşlarım…
    O günden sonra çocuklarımın her gün babam gelir diye kapıda bekleyişi.. Karnımdaki yavrumu bir başıma dünyaya getirme düşüncesi.. dayanamıyordum…
    Kendim babasız büyüdüm babasızlığın ne olduğunu biliyorum. Evde amcaları çocuklarına gelirken benimkiler odaya girip ağlıyor.
    “Babam ne zaman gelecek anne” derken her gün bitkin halimle masal uydurmaktan bıktım.. tükendim.. kan kusup kızılcık şerbeti diye bir kelime var tam da bunu yaşadım..
    Üçüncü çocuğumun doğumu oldu ama evde babasının fotoğrafını seviyor.. Ayda bir defa 40 dakika açık görüşte babasının yüzüne bakmıyor bile.. Çünkü benim evladım baba sevgisi ne bilmiyor.. sadece fotoğrafta biliyor babasını..
    Oğlum 5 yaşındaydı babasını aldıklarında.. Şimdi ilk okul 3. Sınıfa gidiyor ama sürekli okulda arkadaşlarına karşı babasını müdafaa etmekle kendini sorumlu tutuyor.  İnsanlar babasına suçlu gözüyle bakmasın diye “Babam hırsız değil, kötü suçu yok, annem bana hamile kaldığı için ceza evinde, yani benim yüzümden” diyor. Her ay rehberlik eğitimi alıyor.
    Bu cezayı ben çekiyorum, eşim çekiyor. Hadi biz suç isledik suçumuz çok ağır çünkü sevdik, yuva kurduk, aile olduk, bunun bedelini de evlatlarımıza da ödetiyorlar..
    Bir de çıkıyorlar, aile bütünlüğünden adaletten bahsediyorlar, simdi soruyorum benim bu çocuklarımın boynunu bükük bırakıp, babasız büyümelerinin hesabını kimler verecek…
    Bizim tek istediğimiz yuvamız bozulmasın aile bütünlüğümüzün korunsun. çocuklarımız babalarına kavuşsun.. Benim çektiklerimi çocuklarım çekmesin duyun artık bizi..
    Biz küçük gelin değiliz, birbirlerini çok seven eşler ve anne babalarız. Bize kıydınız evlatlarımıza acıyın… Sevmenin bedeli bu kadar ağır olmamalı.
    Tam bu dert bitecek derken 2016 bize yasa çıkacakken hem cinsimiz olan kadınlar bize karsı çıkarken, bizi diri diri mezara koyduklarını bilmiyorlar mıydi?
    Kadın haklarını savundular ama bizim gibi mağdur 3800 aileyi de mezara koydular.. Yasayı saptırdılar ve yasa geri çekildi.. Bunun uğruna bir tane bizim gibi mağdur arkadaşımız intihar etti. Canından oldu. evlatları babasızdı üstüne birde annesiz kaldı..
    Bizim hakkimizi niye savunmadılar? Bizi niye pislik sapık tecavüzcülerden ayırmadılar. bizim ve çocuklarımızın suçu ne? Bize bunu yasattılar.
    Dilerim Rabbimden benim ve benim gibi olan arkadaşlarımın çektiğimiz çilenin daha beterini çeksin Allah’tan bulsunlar. Bizim canlarımızın yandığı kadar canları acır ve yanar, belki eyvah derler ama kimsenin yanına kar kalmasın..
    Ah ediyorum vebâl ediyorum.. Ne diyim düşmanıma bile yaşatmasın yaşadığımı derken simdi Allah bize bunu yapanlara iki mislini yaşatsın ki anlasın bu uğraşların boşa olmadığını anlasınlar. Bizi tükettiler çünkü…


    Ben Neriman Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim 25 yaşında. Sevmenin ağırlığını daha o yaşta hissettim omuzlarımda… Sevmekle beraber hayatın yükünü de sırtlanmış oldum. Nerden bilebilirdim ki kurduğum toz pembe hayaller, yerini siyah bulutlarla kaplı hüzün gözyaşlarına bırakacak.
    14 yaşındaydım ilk aşkım, kalp ağrımı sevdiğimde. O da 18. Öyle güzel sevdi ki… Hep iyi ki dedirtti. Ailem öğrenci diye onay vermediler. Biz yine de görüşmeye devam ettik. Olmadı engeller, baskılar… Benimle var mısın dedi ? Nasıl olmazdım ki … Tuttum elinden o günden beri de hiç bırakmadım.
    Her şey güzel olacak derken polisler geldi aldı. Ailemin hiç bir şeyden haberi yok okuldan kaçtığımı sanıyorlar. Şikayetçi oldular, dava aşaması boyunca 15 ay yattı.  Ailem 2. mahkemede şikayeti geri aldı. Her hakim karşısına çıktığımda seviyorum dedim. Ben de istedim dedim, o beni zorlamadı dedim, dinlemediler. Üstüne bir de tecavüzcü dediler 8 sene 4 ay ceza verdiler.
    Sevmenin mağduru olup ceza aldık. Her şey yoluna giriyor dedik… ÂLLAH’IN emri ile gelip istediler. Telimle duvağımla babamın evinden gelin çıktım.
    Minik  bir yuvam, kurulu bir düzenim oldu. 9 aylık evliydik içimde büyüyen minik eller, minik ayaklar, minicik bir kalbin olduğunu öğrendik .. Artık 3 kişi olma hayalini kuruyorduk.  7. ayıma girdiğimde gidip alışverişini yaptık bir oğlumuz olacaktı. İsmi Eymen olsun dedik.
    1 hafta sonrası yasa tasarısı gündeme gelip çekildi. “Gideceğim ben ama üzülme ben yoksam Eymen var” dedi. Keşke gitmeseydi.
    Hastane’ye gittiğimde elimden tutacak bana güç verecek bir el yoktu. Oğlumu yalnız aldım kucağıma. 7 günlük bebekti babasının kucağına verdiğimde. Hapishanede kokladı ilk yavrusunu. Gözyaşlarını kokusuna bıraktı.  Tutup alamadım elinden.Şimdi oğlum 1 buçuk yaşında. Her geçen gün büyüdü, o büyüdükçe ben öldüm… Yaşarken ölmek nedir bilir misiniz? Ben biliyorum defalarca öldüm.
    Oturabildi, emekledi, yürüdü… Sonra da baba dedi. Baba. Peki nerde bu baba ? Neymiş günahı evladından ayrı? Sadece 40 dakikalık görüşte görüyor.
    Çok sevmiş annesini, sahip çıkmış, korumuş kollamış…
    Peki annesi ne yapıyor? Babasını aratmamak için dişini tırnağına takmış. Gözyaşlarını silmiş gülmüş.
    İçimdeki çığlık büyüyor… Duyun, görün artık.
    Siz görmedikçe, duymadıkça,  ben çığlıklarımda boğuluyorum .. Gün be gün tükeniyorum .. Tek başıma yetemiyorum. Az değil yaşadıklarım, kısacık ömre ne acılar ne ayrılıklar sığdırdık… Ama yeter artık bitsin bu hasret, bu acı. Duyun artık çığlıklarımı!
    Bize bunları yaşatanlarda, yasasının geri çekilmesine sebep olanlarda hiç mi Allah korkusu yok acaba?
    Biliyor musunuz ki ben neler çekiyorum!
    Ben bir anneyim, babasız bir çocuk büyütüyorum ve buna sebep olan sizler gününüzü gün ediyorsunuz dimi ! Sizin için tüm sorunlar bitti. Nasıl olsa yasa geri çekildi ! Bu çocukların babasız büyümesinde etkisi olan herkese Rabbim daha beterini yaşatsın ! ELBET BİRGÜN HERKES YAŞATTIĞINI YAŞAR !


    Evlilik yasasından mağdur bütün kadınları ortak sözü:
    Biz kadınlar tecavüze uğramadık, zorla evlendirilmedik!
    Kendi hür irademizle, kalbimizle tertemiz sevip evlendik!
    Kızlar tecavüze uğramasın! Hiçbir genç kız zorla evlendirilmesin! Ama bizi onlarla da aynı kefeye koymayın. Yeter artık sesimizi duyun!



    Not: Dört bin kadın sadece kocaları hapse girdiği için başvuranlar.  Daha niceleri var on sekiz yaş altında evlenen. Kocası yakalanmasın diye korkusundan hastalandığında hastaneye gidemeyen, evinde doğuran, çocuğunu nüfusa yazdırmayan… Evlenmenin korkusu içinde yaşayan aileler…
    Sema Maraşlı  http://www.cocukaile.net
    Tek suçları erken evlenmek olduğu için birbirlerinden ayrı düşmek zorunda kalan bir ailenin tutuklanma gününden küçük bir kesit.  Suçsuz yere cezaevinde gerçek tecavüzcülerle aynı koğuşta kalmak zorunda olan, sevdiklerine hasret, gözyaşlarını tutmakta zorlanan gencecik bir baba, babasına doyamayan bir çocuk, eşini seven bir kadın ve evladına hasret yaşlı, hasta bir baba. Felç hastası baba, görüş günlerinde hastane kapılarında yatıyor. Güzel ahlaklı, evinin direğe evladı suçsuz yere hapiste. Evladına yaklaşmak istiyor fakat torununa kıyamayıp kendi hakkından feragat ediyor. Bu babanın ahı bile yakar bu ailelerin cezaevinde olmasına sebep olanları. Dualarımız ve gayretlerimiz bu ailelerin birbirlerine kavuşması için. Erken evlendiği için hapis cezası alan ve birbirlerinden ayrı düşen bu ailelere yapılan büyük bir zulümdür. Zulme rıza da zulümdür.
  • Bu Öykü Kitap Kıyımına dikkat çekmek için "Şubat Ayı Hikaye Etkinliği" Kapsamında Yazılmıştır. -> #40159569

    PDF Okumak İçin: https://yadi.sk/i/SgXMmimw_jkfAw

    *

    Yıl: 2059, Yer: Amerika, New York

    Arabanın içinde bir anda irkildi. Taksi bir çukura girmiş, Russell’ın bedeni o an sarsılmıştı. Daldığı düşünceden uyanmadan önce, kitapları düşünüyordu. Yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, kitaplara yapılan kıyımı hiçbir zaman anlayamamıştı. Sonucuna bakarak, nedenini anlayamazdı. Bir şeyin olmuş olduğu gerçeğini bırakıp, geriye gidemez, nasılına ya da nedenine bakamazdın çünkü. Olan olmuştur, zamanı eğip, bükemezsin, yaşanmış olanı değiştiremez, her zaman içinde kaybolursun. En başa dönüp, sonucu unutmalı ve gerçek nedenleri sonuçtan bağımsız düşünmeliydi. İki saat sonra Massachusetts Üniversitesi’nde kitapların kökeni ile ilgili konuşma yapacaktı. Bu kaçıncı konuşmasıydı bilmiyordu, ama yeterli değildi, hiçbir zaman da yeterli gelmeyecekti. Araştırması hep bir yerde tıkanıyordu.

    Hava bir anda kararmaya başladı, gök gürüldüyor, dev şimşek dalgaları havada saniyelerce kalıyor, ağzını açık bırakıyordu. Trafik tamamen sıkıştı, New York’un pis havası şimdi daha da kötü bir hal alıyor, yol kenarında ki ızgaralardan buharlar çıkıyordu. Russell ileriye doğru baktığında neyin yaklaştığını çok iyi anlamıştı. Sonunda burada da gerçekleşiyordu. Kara delik yavaş yavaş açılmaya başladı, sonunda dev bir boyuta ulaştı. Yaklaşık olarak ikiz kuleler yüksekliğinde, Yankee Stadyumu genişliğindeydi. Sağ üst tarafta titreşimli dijital saat görünümün de bir şey vardı, rakamlar sürekli ileri doğru hareket ederek değişiyordu. Onun üzerinde altmış saniyeden geriye sayım yapan başka bir dijital gösterge vardı. Aslında dijital mi, yoksa göz yanılsaması mı belli değildi. Kara delik önüne gelen her şeyi yutuyor, yavaş yavaş Russell’ın bulunduğu taksiye doğru ilerliyordu.

    Göstergede son on saniye belirdi ve taksi tam kara deliğin önündeydi. Russel nefesini tutmuş, başına neyin geleceğini bilmeden donakalmıştı. Kapı çarpması sesi ile kendine geldi, taksi şoförü arabayı terk etmiş, Russell tek başına kalmıştı.

    Son üç saniye, iki, bir ve Russell’ın bulunduğu taksi kara deliğe girmişti. Zaman durmuş, deliğin içindeki bütün insanlar kendinden geçmiş, hareketsiz bir halde duruyordu.
    https://ibb.co/XXSTgP4

    Russel birden gözünü açtı, ilk önce sessiz sessizlik, sonra aniden “sonic” bir patlama silsilesi yaşandı. İlk sesten sonra ardı ardına üç patlama sesi duyuldu. Son ses kulağı sağır edici seviyedeydi, Russell çığlık atarken, ellerini kulağına götürüp sesi kesmeye çalıştı. https://www.youtube.com/watch?v=dumrIo4lwo8 Ses aniden kesildi ve Russell boşlukta savrulmaya başladı. Gözleri yavaş yavaş kapandı, zaman ve mekandan ayrıldı. Tekrar gözünü açtığında, bir sokak arasında yere uzanmış bir vaziyetteydi. İlk önce ayağa kalkmaya çalıştı, sendeledi, tekrar denedi, sonunda duvara tutundu ve ayağa kalktı. Birden sokak boyu koşturan çocukları gördü, ellerinde kitaplar, on beş, yirmi çocuk koşturuyor, üzerlerinde kahverengi okul üniformasına benzer üniformalar, kafalarında üçgen biçimli şapkalar, kahverengi şort, ayaklarında yarım bot ve uzun çorap. Kollarında kırmızı siyah bir bant vardı ama onu tam görememişti.

    “Çocuklar” dedi, kendi kendine, nasılda kitaplarla sımsıkı bağlanmış. Bu tabloyu görmeyeli çok uzun bir zaman olmuştu. Peşlerinden gitmek için hareketlendi ama üç adım sonra durakladı. Nerede olduğunu anlamadığını anladı. Derin bir nefes aldı, “sonunda gerçekleşti, üstelik ben oradayken” dedi. Ne şans ama!

    Uzmanlar bu olaya “Zaman Dönencesi” adını vermişti. Ortak görüşe bakılırsa “Tarih Karmaşası” yaşanıyordu. Her yıl, bilinmeyen bir ay ve tarihte ortaya çıkıyordu kara delik. Dönencenin içine girmiş insanlar, deliğe girdiği anda, sağ köşede dönen numaraların belirlediği tarihe gidiyor, yirmi dört saat orada kalıyordu. Tam bu esnada, dünya kehribarla kaplanıyor ve yaşam duruyordu. Yirmi dört saat tam olarak yirmi dört saat mi onu tam bilmiyorlardı. Çünkü her şey duruyordu. Sadece kara delikte yolculuk yapanlar zaman ve mekandan muaf kalıyordu. Bunun mantıklı bir açıklamasını bulamamıştı bilim adamları.

    Russell kendine gelip yürümeye başladı. Yerde bir kağıt parçası buldu, gazeteden kopmuştu besbelli. Dikkatlice tarih kısmına baktı, 9 Mayıs 1933 yazıyordu. Hangi yıla ve döneme geldiğini anlamıştı. Bu tarih bir yerlerden tanıdık geliyordu ama tam çıkaramamıştı. Çocukların gittiği yöne doğru gitmeye karar verdi, bir meydana çıktı sokak. Herkesin elinde bir kitap vardı, şaşılacak şeydi. İnsanlar bir çember oluşturmuş, marş söylüyorlardı. Kalabalığın çoğunu çocuklar oluşturuyordu. Kalabalığın arasından bir alev gördü Russell. Tam aleve doğru giderken teker teker insanların bir şey söylediğini, daha sonra ellerindeki kitapları attığını gördü. İnanamadı, ne oluyordu hala kavrayamamıştı.

    Birinci Kişi: “Sınıf mücadeleleri ve materyalizme karşı, milli toplum ve ideal bir hayat için! Marx ve Kautsky'nin yazmalarını alevlere bırakıyorum.” dedi ve kitabı alevlere attı.

    İkinci Kişi: “Ruhu kemiren hareketli yaşama aşırı değer biçilmesine karşı, asalet ve insan ruhu için! Sigmund Freud'un yazmalarını ateşe veriyorum.” dedi ve kitabı alevlere attı.

    Üçüncü Kişi: “Alman dilinin barbarca denatürasyonuna karşı, halkımızın kıymetlisinin, dilimizin korunması için! Alfred Kerr'in yazmalarını alevlere fırlatıyorum.” dedi ve kitabı alevlere attı.

    https://ibb.co/mSmg1Zc

    Sarışın bir çocuk çılgınca bağırdı;

    "YAK GİTSİN!
    ALEVLERE AT GİTSİN!
    YANSINLAR CEHENNEMDE!
    KÜL OLSUNLAR KOR ATEŞTE!"

    HEIL HITLER, HEIL HITLER, HEIL HITLER!
    https://ibb.co/qBthL3P

    Topluluk galeyana geldi. Her bir ağızdan sesler çıkmaya başladı: “Kafirler, ahlaksızlar, devlet düşmanları, haninler…” Russell gördüklerine inanamıyor, kulakları söylenenleri işitmek istemiyordu.

    Küçük bir çocuk gazete satıyordu, elinden hızlıca gazeteyi aldı ve “bu bugünün gazetesi mi?” dedi. Sarışın çocuk “evet” dedi. 10 Mayıs 1933 yazıyordu. Tarihi şimdi hatırladı. Nazilerin tüm ülkede başlattıkları kitap yakma eylemlerinin tarihiydi. Şu an bütün ülkede benzer görüntüler olmalıydı. Bedeni sarsıldı Russell’ın ama kendini hızlıca topladı. Hemen ayrıldı oradan, hızlı adımlarla meydanı geçti, sonra yavaşladı ve soluklanmak için durdu. Yoldan ardı ardına askeri kamyonlar geçmeye başladı, arkalarından askerler uygun adım yürüyordu. Yüreği yerinden oynadı Russell’ın. Sürekli fotoğraflardan gördüğü siyah üniformalı Nazi askerleri, uygun adım ayaklarını yere sertçe vurarak yürüyordu. “SS” yazısını ve “Kuru Kafa” armasını gördüğünde, daha da gerildi. Ürkütücü bir görüntüydü, neyse ki Russell Amerikalı olmasına karşın, anne tarafından Almandı. Sarı saçlar, beyaz ten, mavi gözler, tam da Himmler’in hayalini kurduğu üstün Alman Irkını yansıtıyordu. Almanca konuşabiliyor ve okuyabiliyordu. Annesi öğretmişti ama çok pratik yapmamışlardı. Dili kaba buluyordu ve geçmişle yüzleşmek istemiyordu.

    Kalabalığın olduğu yere doğru yöneldi ve kalbi sıkıştı. Nazi Almanyasının askerleri ile burun burunaydı. Adolf Hitler ve Heinrich Himmler, meydanda ki askerleri selamlıyorlardı. Yere çarpan her ayağın çıkardığı ses, Russell’ın kalbinin sıkışmasına neden oluyordu.
    https://www.youtube.com/watch?v=mfFQf_7U3Ow

    Gözlerini kapadı, inançlı biri olmamasına rağmen “Tanrım” dedi, -çünkü insanlar başları sıkışınca Tanrı’ya sığınırdı- “Tanrım” dedi, bu korkunun doğmasına nasıl izin verdin, bu kötülüğün yaşanmasına nasıl göz yumdun, bu karanlığa nasıl ışık yaktın, nasıl oldu da yerle bir etmek yerine, topla tüfekle savaşmalarını sağladın. Varlığını hiç hissetmedim, insanlığı bu zamanlarda mı terk ettin? Yoksa çok uzun yıllar önce mi terk etmiştin?

    Kafasını öne eğdi ve yürümeye devam etti. Çocuklar ellerinde ki kitaplarla koşturuyordu, nereye gittiklerini bu sefer biliyordu. Yakmaya gidiyorlardı, tarih kıyıma başlamıştı. Geçmişin yaşanmışlıkları, devam ediyordu. Nasıl sorusunu soramıyordu, zamanda yaptığı yolculuk, düşüncesinin çok ötesine geçmişti. Kötülükle birleşmiş insanlığa karşı, iyilik kazanamazdı. Başka bir kötülüğün galip gelmesi gerekiyor diye düşündü.

    Kafasını sola çevirdiğinde, bir kalabalık gördü. Yine kitap yakıyorlar sanırım dedi, yakınlaştı. İnsanlar bir salona giriyordu, Russell onları takip etti. Salonun ortasında yaklaşık iki yüz sandalye vardı. Herkes sıra ile oturmaya başladı. Salonun dolduğunu gören görevli takdime hazırlandı, baylar ve bayanlar, Sigmund Freud! Russell şaşkındı, bunu beklemiyordu, aslında beklediği hiçbir şey yoktu, geçmiş zaten yaşanmıştı, müdahale edebilmesinin bir yolu yoktu. Şu an sadece seyirci olarak orada bulunuyordu. Sigmund Freud konuşmaya başladı.

    Kant: "Deli, uyanıkken rüya gören kişidir."
    Krauss: "Delilik, duyularımız uyanıkken gördüğümüz rüyadır."
    Schopenhauer: "Rüya kısa bir delilik, delilik ise uzun bir rüyadır." dedi. Russell içinden ben nasıl bir deliliğin içindeyim peki dedi içinden, burası geçmiş tarihin yaşanmış bir sahnesi. Bunca acının içinde insan nasıl mutlu olabildi, nasıl yaşayabildi, bu katliamların içinde nasıl var oldu?

    “Son derece ilginç bir dönemde yaşıyoruz, ilerlemeyle barbarlığın el ele verdiğini görmek bizi şaşırtıyor. Sovyet Rusya’da, boyunduruk altında tutulan yüz milyonlarca insanın yaşam koşullarını düzeltmek için yola koyuldular, insanları din “afyonundan” uzaklaştırma konusunda ellerini çabuk tutup, onlara makul bir cinsel özgürlük tanıma konusunda bilgece davrandılar; ama aynı zamanda da halkı en acımasız zorlamaya tabi tutup her türlü düşünce özgürlüğünü ellerinden aldılar. Benzeri bir kaba kuvvetle İtalyan halkı düzen ve görev duygusu için eğitiliyor. Alman halkı bağlamında, ilerici fikirler olmaksızın da neredeyse tarih öncesi bir barbarlığa yönelişin mümkün olduğunu görmek, bizi can sıkıcı tedirginlikten kurtarmıştır. Şöyle veya böyle, günümüzde durum öyle bir hal aldı ki muhafazakar demokrasiler, kültürel gelişmenin bekçileri oldu; ve tuhaftır, bugüne kadar düşünce özgürlüğüne ve gerçeğin keşfedilmesine karşı acımasızca savaşan Kilise, bugünkü Katolik Kilise kurumu, uygarlığı tehdit eden bu tehlikenin yayılmasına karşı güçlü bir savunma oluşturdu!”

    Russell dikkatlice dinliyordu, izninizle dedi kısık bir sesle, sonra boğazını temizledi, ayağa kalktı, “Bay Freud “ dedi, yarım saattir sizi dinliyorum ve saygım sonsuz. Bağışlayın ama bir sorum olacak, söylediğiniz şeyleri, anlayabildiğimiz kadarı ile anlıyoruz, anladığımız şeyleri de anlayabildiğimizi sandığımız şekilde anladığımızı düşünüyoruz, “Freud dikkat kesildi” , dışarıda yaşanan kitap yakma barbarlığı hakkında bir şey söylemeyecek misiniz? Nasıl olurda buna göz yumuyorsunuz, aklım buna bir yanıt bulamıyor, söyleyin Bay Freud, analiziniz ve düşünceniz nedir? Geleceğe söyleyeceğiniz bir şeyler yok mu bu konuda?

    Freud, başını eğdi, Bay….? Russel, Bay Freud, adım Russell. Teşekkürler Bay Russell, sorunuza yanıt vermek isterim. “Dinliyorum” dedi, Russell, -dikkat kesilmişti.-

    “Orta Çağ’da olsa beni yakarlardı. Bugün kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar.” dedi Freud. Benim kardeşlerim toplama kamplarında öldü, Bay Russell. Şimdi bana daha da dikkatle kulak verin;

    5 ARALIK 1930
    Adolf Hitler’in başyardımcılarından biri olan Joseph Goebbels ve Fırtına Birlikleri (SA), Berlin’deki Erich Maria Remarque’ın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan "Batı Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok" adlı filmin galasını dağıttı. Nazi protestocular filmin gösterimini durdurmak için sis bombaları ve aksırık tozu attı. Filmin kesilmesine karşı çıkan seyirciler dövüldü. Roman, Naziler arasında hiçbir zaman sevilmemişti, çünkü savaşın zalim ve saçma yanını tasvir etmesini "Almanların özüne ait bulmuyorlardı". Sonuç olarak film yasaklandı. Remarque 1931’de İsviçre’ye göç etti ve Naziler iktidara geldikten sonra 1938’de Remarque’ın Alman vatandaşlığını feshetti.

    13 MART 1933
    Adolf Hitler'in en güvendiği yandaşlarından biri olan Joseph Goebbels, Halkı Bilgilendirme ve Propaganda Reich Bakanlığı’nın başına getirildi. Bu kurum, tüm medyadaki yazıların ve yayınların (gazete, radyo programları ve filmler) yanı sıra, genel eğlence ve kültür programlarını (tiyatro, sanat ve müzik) da kontrol ediyordu. Goebbels, Nazi ırkçılığını ve fikirlerini medyaya sokuyordu.

    10 MAYIS 1933
    Kırk bin kişi Berlin’in Opera Meydanı’nda Alman propaganda bakanı Joseph Goebbels’in konuşmasını dinlemek için toplandı. Goebbels, Yahudiler, liberaller, solcular, pasifistler, yabancılar ve diğerleri tarafından yazılan her şeyi "Almanların özüne ait olmadıkları" için kınadı. Nazi öğrenciler kitapları yakmaya başladı. Tüm Almanya’daki kütüphaneler "sansürlenen" kitaplardan arındırıldı. Goebbels "Alman ruhunun temizlenmesi" hareketini ilan etti.

    “ALMAN RUHUNUN TEMİZLENMESİ” Bay Russell, Ruhun temizlenmesi! Bu Palavranın tutmuş olduğuna şaşırmıyorum.

    “Vicdansızlık bu” dedi Russell

    "Vicdan dediğimiz şey, içimizde alevlenen belli bir arzunun dış dünya tarafından reddedildiğinin iç dünyamız tarafından algılanmasıdır." dedi Freud. Devam etti;

    “İnsanların çoğu özgürlüğü gerçekten istemezler; özgürlük sorumluluk gerektirir ve insanların çoğu da bundan korkar.” “Bir insanın moral yönünü, yani ruhsal yönden etkilemeye çalışmak, pratikte daha çok başvurulması gereken ve işin özüne daha uygun düşen bir tutum olmaz mı!” Bay Russell? Hayat kolay değil!" “Bir tabuyu çiğneyen insan da tabu olur, çünkü başkalarını ayartıp, kendisi gibi davranmaya yöneltebilecek duruma gelmiştir.”

    Bay Russell, bir insanı unutabilirsin, bir insanın sana neler yaptığını da unutabilirsin, ama o insanın sana ne hissettirdiğini asla unutamazsın...”

    Tüm insanlık bundan çok uzak olmayan bir gelecekte Nazileri unutabilir, neler yaptıklarını da unutabilirler, ama insanlığa neler hissettirdiklerini asla unutturamazlar! Yakılan kitaplar, yakılan insanlar, toplama kamplarında duş alacağını sanıp gaz odalarında öldürülen insanlar, toplu mezarlar, canı sıkıldığı için alınlarından vurulan insanlar… Bütün bu yaşanan gerçeklerin tüm insanlığa neler hissettirdiğini asla unutturamayacaklar. Bugünler geçecek, hissettirdikleri kalacak. Yaksınlar yakabildikleri kadar, kendi cehennemlerinde yanıp kül olacaklar!

    Belki de Bay Russell, “Sefaletimizin büyük bir bölümünden kültür/uygarlık dediğimiz şey sorumludur; uygarlıktan vazgeçip ilkel koşullara geri dönersek çok daha mutlu oluruz.”

    İlkellik yaşadığımız şu dünyadan çok ta uzak değil. Dışarıda yaşanan şeyler, modern bir şey mi çağrıştırıyor size? Size tavsiyem Bay Freud, akıl verirken, karşınızdakinin sizden daha az akıllı olmadığını düşünün. Vereceğiniz tavsiyeler, olmuş olan ya da olacak olanlarla bağlantılı olsa da, bir salonda saatlerce konuşmanın faydasızlığı eylemsiz bir uğraştır. Size göre belki de düşünmek bile bir eylemdir, doğru olabilir ama nasıl bir eylemdir? Konuşmanın yararları meydanlarda görülür, yoksa burjuva zaten burjuvadır. Pahalı elbiselerle sizleri dinler ve katıldıklarını belirtirler. Anlamadıkları onca şeye rağmen, katılırlar. Anlamadıkları şeylerin bir önemi yoktur, önemli olan bulundukları ortamın verdiği haz ve farklı bir şey yapıyor olmanın tutkusudur. Gerçi size sorarsak, konu cinselliğe bağlanır. O yüzden sormak istemiyorum. Verdiğiniz cevaplar için teşekkür ederim, “gelecekten bakıldığında daha farklı göründüğünüzü söyleyebilirim” dedi Russell. Freud, bir anda anlamadı, daha sonra da anlamadı, anlam veremedi söylenen şeye.

    Russell salondan ayrılırken, arkasını döndü ve Bay Freud dedi, “Hızla değişen koşullara uyum sağlamaya gönülsüz tembel zihinler için tutuculuk hep benimsenmiş bir bahane olmuştur.” bunu hatırladınız mı? Düşündü Freud, hayır ama çok anlamlı dedi. Evet, “bunu siz söylediniz,” dedi Russell ve hızlıca oradan ayrıldı. Freud’la olan bu diyaloğuna hem inanamıyor hem de yaşanan şeyin gerçek mi hayal mi olduğunu anlayamıyordu. Ve sokaklarda kitaplar yakılmaya, tarih talan edilmeye, yazarlar hapse atılmaya devam ediyordu…

    Ve bunun adı TEMİZLİKTİ!

    (Anlatıcının Notu: Kara delik (Zaman Döngüsü), geçmiş ve geleceğin anlık değişen birleşimi olduğundan, olmuş ya da olacak olanın da soruya cevap verilmesinin olanağını doğuruyordu. 1933’te yaşanmamış olan bir olayın, daha sonra yaşanmış olduğu zaten bilindiğinden, Freud’un verdiği cevaplarda yer, mekan ve zaman aramamak gerekir.)

    Russell gördüğü kıyım karşısında titremeye başlamıştı, insanlar kamyonlarla meydanlara kitap taşıyorlardı. Bulunduğu yıldan geriye bakıp, geçmişi anlamaya çalışıyordu ama geçmişin göbeğine geldiğinde bunun anlaşılabilir bir şey olmadığını anlamıştı. Bu zihinlerde meydana gelen bir şey olmalı, bir parmak işareti tüm bu kıyıma olanak sağlıyorsa, tarihin bilinmeyen yüzünde gerçekleşen kıyımları ortaya çıkarmanın bir yolunun olmadığı da aşikardı.

    Zaman daralıyordu, kendi geleceğinde ki dünyada kehribar yavaş yavaş eriyor, kara delik zaman yolculuğunu tersine çevirmek için tekrar gün yüzüne çıkıyordu. Geldiği sokağa geri döndü, nerede olduğu pek fark etmezdi, geçmişe ait değildi, öyle olması gerektiği için olan bu yolculuk, öyle olması gerektiği için olmuştu. Mantıksal bir karara varmak düşüncesi, aklının ucundan bile geçmedi. Tek bir kelimeyle tanımladı tüm bu olanları.

    VAHŞET!!!

    Kara delik açıldı ve her şey tersine döndü, kehribar eridi, zaman bir yıl boyunca kendi akışında ilerleyecekti.

    “Arabanın içinde bir anda irkildi. Taksi bir çukura girmiş, Russell’ın bedeni o an sarsılmıştı. Daldığı düşünceden uyanmadan önce, kitapları düşünüyordu. Yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, kitaplara yapılan kıyımı hiçbir zaman anlayamamıştı…”

    Nereden aklına geldiğini anlayamadığı sözcükler, birden çıkıverdi ağzından;

    "YAK GİTSİN!
    ALEVLERE AT GİTSİN!
    YANSINLAR CEHENNEMDE!
    KÜL OLSUNLAR KOR ATEŞTE!"

    HEIL HITLER, HEIL HITLER, HEIL HITLER!

    -Bitti-
  • Öncelikle herkese Merhabalar…

    Bu site için bir liste hazırlamaya karar verdim. Peki ama ne listesi?
    Kimi okumamak gerektiği listesi :D

    Bu yazıyı daha doğrusu listeyi diyelim neden hazırladım veya hazırlama gereği hissettim?

    Şöyle ki; bu sitede geçirdiğim yaklaşık iki sene sonrasında şunu gözlemledim; birçok kişi tarih okuması yaparken kimi okuyup kimi okumaması gerektiğini bilmiyor.

    Peki kimi okuyup kimi okumamamız gerektiğine kim karar veriyor?
    Şimdilik listeyi düzenleyen ben :D Bu listeye sizler de yorumlarınızla katkı sağlayabilir, unuttuklarımı hatırlatabilirsiniz. Bu listeye sürekli ekleme yaparak güncel tutmaya gayret göstereceğim.

    Böyle bir listede doğal olarak yalnızca tarih üzerine değerlendirmeler yapacağım. Diğer yazarlar ve alanlar hakkında fikir beyan etme haddini kendimde görmüyorum.

    Her neyse uzatmadan listeye geçelim…
    Listemizin bir numarasında meşhur Maraş dondurmacısı kılıklı fesli deli kadir var :D

    1- Kadir Mısıroğlu. (Bunun ne mal olduğunu açıklamaya lüzum görmüyorum, oksijen israfı resmen.)

    Listemizin ikinci sırasında deli kadiri aratmayan bir isim var,

    2- Mustafa Armağan. (Muhtemelen şizofren, tarihçilikle uzaktan yakından alakası yok.)

    Listemizin üçüncü sırasında ise ilk ikiyi aratmayan bir başka isim var,

    3- Ahmet Şimşirgil. (Bunun da akademik unvanına aldanmayın, öğrencisinin tezini çalıp yayınlayan birisi işte, Kadir Popcornoğlu’nun akademisyen versiyonudur.)

    Buraya kadar kesinkes uzak durmanız gereken üç vasıfsız sözde tarihçiyi aldım. Bundan sonra ki sıralamaya seri şekilde devam edeceğim.

    4- Necip Fazıl Kısakürek. (Edebi eserleri hariç tarih hakkında söylediklerini nazarı itibara almayınız.)
    5- Said Nursi. (Diğer eserlerini bilemem ancak tarih hakkında ki yazdıkları önem arz etmiyor.)
    6- Yavuz Bahadıroğlu. (Tam bir kanser. Oldukça fazla kitabıyla bir nesli zehirledi.)
    7- Selman Kayabaşı. (Bu zat tarih mezunu ancak hayal dünyasında yaşıyor.)
    8- Soner Yalçın. (Tarihte olmayan torunları icat eden adam.)
    9- İsmail Bilgin.
    10- Ahmet Haldun Terzioğlu. (Haftada bir kitap yazan bu adam da bir hayli hayalperest.)
    11- Ali Çimen. (Seri halinde bir çok kitabı olsa da, genel geçer hatta yalan yanlış bilgi edinebilirsiniz.)
    12- Mustafa Necati Sepetçioğlu.
    13- Pelin Çift.
    14- Pelin Batu. (Bu hanım abla da Tarihçi güya ama işte yok yok kendisinde maşallah. Uzak durun.)
    15- Cansu Canan Özgen.
    16- Mehmed Niyazi. (Bu vatandaş yazar ve düşünür olarak kendisini tanımlıyor, bence sessizce düşünsün yazmasın.)
    17- Taha Uğurluel. (Bu abimizde hayli romantik bir adam. Gerçeklerden uzak.)
    18- Yavuz Bülent Bakiler. (Şiirleri güzel, tarih işine girmesin bence.)
    19- Taha Akyol. (Çok da kötü değil ama mecbur kalmadıkça tercihiniz olmasın.)
    20- İpek Çalışlar. (Bu ablayı da hiç tavsiye etmiyorum, ama siz bilirsiniz.)
    21- Cemal Kutay. (Tarihçiler pek severler bu abimizi ama sanıldığı gibi güvenilir bir kaynak değildir.)
    22- Hasan Cemal. (Bunun dedesini ne kadar seviyorsam kendisini de bir o kadar sevmem. Bu zat meşhur İttihadçı Cemal Paşa’nın torunudur. Sözde Ermeni Katliamının olduğunu savunan bir zavallı.)
    23- Yılmaz Özdil. (Akıllı bir adam, gazeteciliği de iyi ama tarihçilik yapmasa daha iyi.)
    24- Ayşe Hür.
    25- İsmet Bozdağ. (Sultan Abdülhamid'in gerçekte hiç var olmayan hatıratını yayınlayan adam. Tamamı palavradır.)

    Not: Burada zikredilen isimler şahsi görüşlerim olup tartışamaya açıktır. Ancak tartışmam orası ayrı :D

    Not 2: Adını yazmaya unuttuklarımı veya sizin tespit ettiğiniz boşları yorumlarda belirtirseniz sevinirim.

    Teşekkürler…
  • 1256 syf.
    ·9 günde·7/10
    ***SPOİLER OLABİLECEK BİLGİLER İÇERİR***

    Haruki Murakami çok kafamı karıştıran, hakkında ne düşüneceğime karar veremediğim bir yazardır. Aslında edebiyat konusunda çok katı görüşlerim var, özellikle roman konusu benim için okunmaya değer yazarlar ve okunmaya değmez yazarlar şeklinde keskin çizgilerle ikiye ayrılır. Reklamdan ibaret olan yazarları severek okuyanları küçümserim ve sevdiğim yazarlar hakkında kötü bir laf edilirse aşırı sinirlenirim. Edebiyat zevklerimizin uyuşup uyuşmaması bir insana duyduğum saygıyı büyük ölçüde etkiler. Bu da en sevdiğim kötü huylarımdan biridir, değiştirmeye niyetim yok. Kendimi kitaplara yaklaşımım açısından Murakami'nin "İmkansızın Şarkısı" kitabındaki Nagasava karakterine benzetiyorum biraz. O sadece 30 sene önce ölmüş, zamanın sınamasından geçebilmiş yazarları okunmaya değer bulurdu. Ben yazarları zamanın sınamasına göre değerlendirmesem de kendimce katı bir değerlendirme biçimim var. Hafif, popüler, eğlenceli kitapları kafa dağıtmak için okuyabilen bir insan değilim, bu tür kitaplar bende tiksinti uyandırıyor. Peki Murakami bu değerlendirmede nereye oturuyor? Laf ettirmediğim yazarlar grubuna mı, okunmaya değmez bulduğum yazarlar grubuna mı giriyor? İlk gruba girmediği kesin ama bu kadar çok kitabını okuduğuma göre ikinci gruba da kesinlikle girmiyor. İkisinin dışında bir yerde tek başına duruyor Murakami. Onun gibi karmaşık duygular beslediğim başka bir yazar yok. Pek çok kitabını okumuş olmama ve okumaya devam etmeme rağmen gönül rahatlığıyle seviyorum ben bu adamı diyemiyor, ama tutup bir kenara da atamıyorum. Bu yazıda Murakami ve Türkiye'de son çıkan kitabı 1q84 ile aramdaki sevgi ve nefret ilişkisini anlatmaya çalışacağım. Belki anlatırken ben de bir şeyler anlarım.

    Murakami'nin kitapları bende çok iyi bir kitapla tırt bir kitabın bölümleri iskambil destesi gibi karılmış hissi uyandırıyor. "Şu bölümü yazan adam sonra nasıl kalkar da bu bölümü yazar?" diyorum. Ya da "madem bu kadar iyi yazabiliyor, neden böyle saçmalıklar katıyor araya?" diyorum. Bir sayfada hayranlık duyarken bir başka sayfada yazardan nefret ediyorum. Kitaplarındaki benim sevmediğim kısımlar yani gereksiz cinsellik ve anlamını yazarın bile bildiğinden şüphe ettiğim gerçeküstü saçmalıklar (hepsi değil bazılarını gerçekten seviyorum) Murakami'nin popüler bir yazar olmasının başlıca nedeni. Öte yandan belki de insanlar benim sevdiğim kısımları sıkılarak okuyordur. Sanırım Murakami ile ilgili temel derdim şu: okuduğum şeyin bir anlamı olmadığını hissettiğimde, dahası sırf ilginçlik olsun diye yazılmış olduğunu hissettiğimde sinirleniyorum. Üstelik geri kalan şeyleri de o kadar güzel yazıyor ki muhteşem bir şeyler kurup sonra onları popülerlik adına ya da canı öyle istediği için mahfettiğini görüp bir kat daha sinirleniyorum.

    1Q84

    Bilmeden başka bir dünyaya adım atmış iki karakterin birbirinden kopuk hikayelerinin bir noktada mükemmel bir şekilde birleştiği bir kitap 1Q84. Kitanın adındaki harf oyununu çok sevdim. Olaylar 1984 yılında geçiyor. Japonca'da 9 "kyu"dur. Q harfinin Japonlarca okunuşu da "kyu" şeklindedir. Dolayısıyla Japonca'da 1Q84 ile 1984′ün okunuşu aynı sayılır. 1Q84 adı farklı bir dünyaya geçiş yapmış olduğunu fark eden Aomame'nin kendi dünyasıyla bilmediği bu dünyayı birbirinden ayırmak için 1984′ün içine "Question mark"ın "Q"sunu eklemesiyle oluşmuştur.

    1q84′ün doğaüstü olayların pek dahil olmadığı ilk yarısında bunun belki de "Zemberek Kuşu'nun Güncesi" kadar seveceğim bir kitap olduğunu düşündüm. Kitabın ortasından itibaren gelişen olaylar biraz hayal kırıklığı yarattı. Kitabın "İmkansızın Şarkısı" gibi daha gerçekçi bir düzlemde devam etmesini umuyordum. Aile içi şiddet uygulayan erkeklerden temizce kurtulma fikri çok hoşuma gitmişti. Kitabın bu noktadan kopmasını pek hazmedemedim, kendimi bir kez daha Murakami'den kazık yemiş gibi hissettim. Üstelik olayların göründüğü gibi olmadığının, işin arkasında cinsel şiddetten ziyade bir takım doğaüstü olayların olduğunun anlaşılması Aomame'nin yaptığı işin değerini yitirmesine de neden oldu. Yine de okuduğum diğer Murakami kitaplarından sonra yazarın bu şekilde beni çileden çıkarma huyuna epey alışmış olmalıyım ki bu sefer "niye güzelim kitabı böyle bir yola soktun ki?!" şeklindeki hayıflanmalarım kısa sürdü, saçımı başımı yolmadan kitabı okumaya ve kitaptan zevk almaya devam edebildim.

    "Günahlarımızı bağışla. Ufacık adımlarımızı kutsa"

    Kitabın başlarında birbirleriyle oldukça alakasız görünen iki ana karakterimiz Tengo ve Aomame'nin hikayelerinin nasıl kesişeceği merak konusuydu. İkisi de Öncüler ve Şafakçılar ile ilgili şeyler öğrenmeye başlayınca ileride bu iki kişinin tarikatla ilgili olaylar nedeniyle tanışacağı düşncesine kapıldım. Sakin bir hayat yaşayan, ağır başlı Tengo ile sıradışı ve sert bir kadın olan Aomame'nin arasında nasıl bir kimya olacağını da bir türlü hayal edemiyordum. Bu iki karakter arasında bambaşka bir bağ olduğunun bir bölümün sonunda Aomame'nin dudaklarından dökülen bir dua ile okuyucuya açık edilmesi kitabın en güzel anlarından biriydi benim için. Bunun bu kadar vurucu olmasınn bir nedeni iki karakterin hikayelerinin uzun süre iki ayrı kitap gibi devam etmesi, bir başka nedeni de Aomame'nin o sırada son derece sıradışı bir iş yapmış olmasıdır.

    Aomame benim için şaşırtıcı bir karakter oldu çünkü Murakami'nin diğer kitaplarında bu kadar derinlemesine anlatılmış ve dünyayı onun gözlerinden gördüğümüz bir kadın karaktere rastlamamıştım. Üstelik çok sıradışı bir kadından söz ediyoruz. Erkeklere çok da çekici gelmeyecek bir kişiliğe sahip bir kadın karakter yaratmış olması hoşuma gitti, genellikle kadın karakterleri böyle yazmaz. Kadına yönelik şiddet konusunu ve şiddete eğilimli erkeklerle birlikte olup şiddet sarmalına düşen "doğuştan mağdur" kadınları anlama çabasını da takdir ettim. Aomame'nin bu kadınlara tamamen zıt ama onları hor görmeyen bir kadın olması da güzel. Yalnız dikkatinizi çekti mi? Sanırım Murakami kadınların kasık kıllarının karakterlerini yansıttığına inanıyor. Aomame'nin "doğuştan mağdur" arkadaşının seyrek ve yumuşak kılları varken, Aomame'ninkiler sert ve karman çorman, kediler şehrindeki hemşire kızın da kıllarının düşüncelerini yansıttığını yazmıştı.

    "Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu" ile "Zemberek Kuşunun Güncesi"

    kitaplarında da Yetişkin erkek karakterlerin etrafında sevimli bir liseli kız vardı fakat yazar -özellikle Haşlanmış Harikalar Diyarı'ndaki kızın açıkça asılmasına rağmen- bu karakterlerin arasında cinsel ilişki olmasından itinayla kaçınmış gibi görünüyordu. Bu nedenle ben, dünyanın en saf okuru, Fukaeri ile Tengo arasında hiçbir şey olmayacağına yüzde yüz inanmıştım. Hele ki yazarın bizi Tengo'nun hayatının kadınının başka biri olduğuna inandırmaya çalıştığı sıralarda böyle bir bölüm yazmasına anlam veremiyorum. Lütfen kimse bana Tengo ile Fukaeri arasında olanların hikayenin içinde çok önemli bir işlevi olduğunu filan söylemesin. Murakami resmen okura "Merak etmeyin bu seks değil başka bir şey ve görüyorsunuz Tengo'nun da yapabileceği bir şey yok, siz kafanızı takmayın." dedi ve kendi bildiğini okudu.

    Her şeye rağmen Fukaeri karakterini sevmemek mümkün değil sanırım. Bu kadar masum ve dünyadan kopuk bir karakterin zaman zaman seks objesi olarak sunulmasını son derece rahatsız edici bulsam da kendine özgü konuşma şekli, hal ve tavırlarıyla gerçekten çok hoş bir karakter olduğunu düşünüyorum. Soru edatı ve herhangi bir soru tonlaması kullanmadığı halde neredeyse sürekli soru soruyor olması çok sevimli. Tengo'yla da diyalogları çok güzeldi ve Murakami'nin çok şirin bir anlatım şekli var. Fukaeri'nin sorularının ardından "Tengo kafasında bu cümlenin sonuna bir soru işareti ekledi." yazması çok hoş. Özellikle telefonda konuştuklarında Tengo'nun suratında nasıl bulmaca çözer gibi bir ifade olduğunu çok net hayal edebiliyorum.

    İstenmeyen, yapışkan, tehditkar ziyaretçiler de Murakami'nin romanlarında tekrarlanan bir ayrıntıdır. 1q84′te de bu kalıba oturan Uşikava karakteri var fakat bu sefer Murakami itici, tehditkar ziyaretçiyi sadece bir figüran değil, gerçekten etten kemikten bir insan olarak yazmaya karar vermiş. Sonuç olarak neredeyse saygı duyulacak derecede yetenekli ve, rahatsızlık ve aşağı göme hislerinin yanı sıra okuyucuda biraz da sempati uyandıran bir karakter olmuş. Gerçekten Murakami'nin bizi Uşikava'nın kafasının içine kadar sokmasını beklemiyordum fakat bir süreliğine Tengo ve Aomame'nin yanında olayları gözlerinden izlediğimiz üçüncü bir kişi haline geldi. Bence burda Murakami ilginç bir şey yapmış: aynı zamanda meydana gelen olayları bu karakterlerin bakış açılarından okuyoruz fakat karakterlerin bölümleri birbirine fermuar gibi oturmuyor, örneğin bir karakter diğerlerini 2-3 bölüm geriden izliyor. Bence bu çok da yerinde olmuş, böyle okumak çok zevkliydi.

    Bence kitaptaki en dikkate değer yankarakterlerden biri Tamaru idi, sanırım en sevdiğim karakter o oldu. Bölümler boyu Aomame'yle olan konuşmalarına eklenen anıları, sürekli -uşaklık dışında bir şey yaptığını görmesek bile- ne kadar yetenekli olduğunun ve gerçek bir profesyonel olduğunun vurgulanması, her şey her şey Tamaru'yu iş başında göreceğimiz o mükemmel bölüme hazırlıyordu okuru. Ve o bölüm geldiğinden birilerinin başına çok kötü şeyler geleceği düşüncesiyle sırıtmadan edemedim. Tamaru'nun karşısındaki insana saygı duyduğu ve yapmakta olduğu şeyden ne kadar hoşnutsuz olduğu yine de zerre tereddüt etmediği çok güzel anlatılmıştı. (Yine Aomame'yle olan konuşmasında Tamaru'nun gırtlağından çıkan hafif seslerin duygu belirtisi olduğunun belirtilmesi de bu bölüme olan bir hazırlıktı.)

    Kitabın muhteşem bulduğum başka bir kısmı saklanan, evde yokmuş gibi davranmak zorunda olan, kapıyı açamayacak olan insanların kapılarına dayanan gizemli NHK tahsildarıydı. Bir anda bir daireye tıkılmış tek başına gizlenen ne kadar çok karakter olduğunu fark ettim, hem de birbirlerine çok yakın dairelerde. NHK tahsildarının kendine özgü konuşma şekli (tiradları da diyebiliriz) çok güzel yazılmıştı. Bir zamanlar komşularıyla sorun yaşamış bir insan olarak açmayı reddettiğiniz kapının şiddetle yumruklanmasının ne kadar korkunç bir his olduğunu çok iyi bilirim. Bence Murakami de biliyor.

    "Açıklanmadığı zaman anlamıyor olman, ne kadar açıklanırsa açıklansın anlayamayacağın anlamına gelir."

    Benim için kitabın açık ara farkla en iyi bölümü Tengo'nun babasını ilk kez ziyarete gittiği bölümdür. Bu bölüm Murakami'nin yetenekli bir yazar olduğuna dair bütün kuşkularımı silip süpürmüştür. Bu bölümü daha önce New York Times'da "Town of Cats" başlığıyla yayımlanmış bir hikaye olarak okumuştum, kitabın bir parçası olduğunu bilmiyordum. O zaman da hayran kalmış, "Madem bu kadar iyi yazabiliyorsun neden hep böyle yazmıyorsun?" demiştim.

    Kitabın sonunda yine bir yığın saçma doğaüstü olay açıklanmadan kaldı. dediğim gibi muhtemelen bunların anlamlarını Murakami de bilmiyor. Dahası kafasını yorup bir anlama kavuşturma gereği de duymuyor. Bence kitapta Fukaeri'nin yazdığı "Pupa Hava" kitabına gelen eleştiri ve Tengo'nun buna verdiği cevap aslında Murakami'nin kendi kitaplarına gelen eleştirileri ve bunlara cevabını yansıtıyordu. Eleştirmen Pupa Hava'nın iyi bir kitap olduğunu fakat doğaüstü öğelerin anlamını açıklamadığı için yazarın tembel olduğunu söylüyordu. Tengo ise bunun üzerine çok satmış, başarılı bir kitabın yazarını tembellikle suçlamanın saçma olduğunu düşünüyordu. Eğer Murakami'nin bakış açısı gerçekten de, yaptım oldu, kitabım da çok sattı o yüzden eleştirileriniz geçersiz şeklindeyse çok yazık.
  • 22 yıl sonra, bunları ilk kez yazıyorum.. Türkiye'nin aylarca ve merakla izlediği olayın ayrıntılarını ilk kez duyacaksınız..

    Peki, bir 'Gazeteci', 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı'nda, anı mı anlatır?

    Vallahi, Gazeteciliğin özgürlüğü mevzuu, artık mevzu olmaktan çıktığı için, bununla idare edelim..

    Ve zaten, bir 'Gazeteci'nin en önemli sermayesi, meslek anılarıdır.. Çünkü bu anılar aynı zamanda 'Memleketin anıları'dır..

    Neden anı paylaştığımı ise birazdan söyleyeceğim..

    **

    Tarih 24 Ekim 1996.. Türkiye öğle saatlerinde gelen bir haberle çalkalanıyor;

    -İş adamı Vehbi Koç'un naaşı çalındı.

    Haftalarca izi sürüldü işin.. Haber bültenlerine her gün "Vehbi Koç'un naaşı" ile ilgili bir haber giriyordu..

    Ekim-Kasım-Aralık ayları böyle geçti.. İstanbul polisi, MİT, Jandarma, tüm birimler harıl harıl çalışıyordu. Ama naaştan hiçbir iz yoktu..

    **

    Tarih 2 Ocak 1997.. Vay be, 22 yıl geçmiş.. Star Televizyonu'nda muhabirim..

    Muhabir arkadaşım Murat Demirel nefes nefese yanıma geldi;

    -İde, iki kişi geliyor.. Vehbi Koç'un naaşı ile ilgili görüşmek istiyorlar. Beraber konuşalım.

    "Tamam" dedim..

    Birkaç dakika sonra, biri kadın diğeri erkek iki kişi girdi haber merkezine.. Yanlarında da, yanlış hatırlamıyorsam 5-6 yaşlarında bir çocuk..

    Haber Merkezi'nde, polis muhabirlerinin oturduğu bölüme geçtik..

    Doğrudan konuya girdi adam;

    -Bir yakınımız Vehbi Koç'un naaşını çalmış.. Ama çok pişman olmuş.. Çok da borcu var.. 1.5 milyon Dolar karşılığında teslim etmek istiyor..

    İki Murat birbirimize baktık.. Gözlerindeki ifade sorar gibiydi, "1.5 milyon Dolar'ın var mı?"

    Tebessüm ettik.. İstenen rakam üzerine şaka yapmaya kalktım ki, içimdeki ses uyardı;

    -Akıllı ol.. Ya doğru söylüyorlarsa..

    **

    Söze ilk ben girdim..

    -Peki nasıl emin olacağız söylediklerinizin doğruluğundan?

    Böyle deyince adam ayağa kalkıp, "İnanmıyorsanız konuşacak bir şey yok" dedi..

    Sözleri garip gelse de tavrı inandırıcıydı..

    Kaçırmamak için araya girdim;

    -Rahatça ilerleyebilmemiz için, Genel Yayın Yönetmenimizle konuşmamız lazım..

    "Konuşun o zaman" dedi adam..

    Murat misafirlerle otururken, ben rahmetli Ufuk Güldemir'in odasına gittim.. İçeri girmeden önce, sekretaryanın telefonundan danışmayı aradım;

    -Bize gelen misafirler kimlik bıraktı mı?

    -Evet, bıraktılar.

    -O kimliklerin hemen birer fotokopisini çekin.. Sonra ben alacağım..

    O anda aklıma geldi.. Olur da bir anlaşmazlık olursa, en azından kim olduklarını bilelim diye düşündüm..

    Sonra girdim Ufuk Güldemir'in odasına.. Konuyu anlattım..

    "İrtibatı kesmeyin.. Para konusunda da pazarlık havasına girin, ciddiyetinize inansınlar"dedi..

    Tekrar masaya döndüm..

    Murat sohbeti ilerletmiş, sonradan adlarının M.Ö ve N.K olduğunu öğrendiğimiz misafirler de rahatlamıştı..

    Naaşın nerede olduğunu öğrenebilmek için, sorularla sağdan soldan daldık ama tek kelime çıkmadı ağızlarından..

    Mesleki deyimle, iş balon da olabilirdi, ama öyle önemli bir işti ki, "ya doğruysa" sorusu zihnimizde sörf yapıyordu..

    **

    15-20 dakika sohbet ettikten sonra, ertesi gün tekrar buluşmak üzere uğurladık..

    Ardından, danışmaya inip kimlik fotokopilerini aldık..

    Genel Yayın Yönetmenimizle de ayrıntıları paylaştıktan sonra işe koyulduk..

    Plana göre, ikinci görüşmede, Star'ın patronu Cem Uzan'ın konuyla çok ilgilendiğini ve naaşın bedelini ödeyerek, Koç ailesine bir jest yapmak istediğini söyleyecektik.. Dolayısıyla, o andan itibaren her aşamada Ufuk Güldemir'le konuşacak, ama konuştuğumuz kişinin Cem Uzan olduğunu söyleyecektik..

    Çünkü para ondaydı:)

    **

    Ertesi gün yeniden buluştuk.. Merak edip sordum;

    -Koç ailesi ile irtibata geçtiniz mi?

    Geçmişler ama sonuç alamamışlardı.. Önce yadırgamıştım.. İçimden bir ses, "Vehbi Bey'in naaşını alabilmek için 1.5 milyon Dolar veremediler mi?" dedi..

    Ancak sonradan kavradım.. Bu hadisede fidye ödeselerdi, o andan itibaren, fidye için ailenin her ferdi tehdit altına girerdi.. Bir naaşı kaybetmeyi göze almalarının sebebi, geride kalanların can güvenliğini riske atmamaktı..

    **

    Buluştuk dedim ya.. Tabii o andan itibaren takip altındayız..

    Çünkü, ilk görüşmeden sonra, Murat, İstanbul Emniyeti ile irtibata geçti ve bir Şube Müdür Yardımcısı'na durumu bildirdi..

    Neden o Şube Müdür Yardımcısı? Çünkü o da bize daha önce, Türkiye'nin bugün bile konuştuğu büyük bir işi vermişti.. Şimdi sizinle paylaşmayacağım o iş, 23 yıl sonra bugün bile hâlâ "Derin operasyon"nidalarıyla konuşuluyor.. Oysa ne derin, ne de çetrefilli.. Aile içi bir ihbarın neticesiydi..

    Şunu bilin isterim, Türkiye'de çok fazla manalar yüklenen birçok olay, aslında o kadar basit olaydır ki, şaşarsınız..

    **

    Uzatmayayım, ikinci görüşmeden itibaren polis peşimizdeydi.. Üçüncü görüşme içinse, 9 Ocak günü belirlendi..

    Tabii o ana kadar, para konusunda, ara ara Cem Uzan'la görüşüyormuş gibi Ufuk Güldemir'i arıyor, saçma sapan bir muhabbetin ardından kapatıp, "İşler yolunda" diyorduk..

    Televizyonun önünde buluşuldu.. Kameraman arkadaşımı ve beni istemediler.. Murat yalnız gidecekti.. Onlar yola çıktı, biz de takibe geçtik..

    Yolda birbirimizi kaybettik.. Murat bacaklarının arasındaki telefondan, çaktırmadan beni arayıp, "Bu X oteli ne zaman yapıldı ya?" gibi saçma sapan soruları duymamızı sağlayınca, sahil yolunda olduklarını anladık..

    Sonuçta, Yedikule'de yetiştik..

    Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin karşısındaki bir kafede buluşuldu.. Orada, Vehbi Bey'in naaşının çalınması işinin patronu olan otelci de vardı.. Ve anlaşıldı ki, bize gelen M.Ö ve N.K. da bizzat işin içindeydi..

    Teknik takip yapıldığı için, tüm faillerin bir araya geldiğini anlayan polis düğmeye bastı..

    Kafe bir anda polis doldu.. Otelci kameramanımı ve beni görünce elini belindeki silaha attı ama tabloyu görünce vazgeçti..

    **

    Sanıklar polis minibüsüne bindirildikten 10 dakika sonra konuştular.. Naaş Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki boş bir mezardaydı..

    O ana kadar, haber merkezinin yöneticileri dahil, kimse operasyonun ayrıntılarını bilmiyordu..

    Hatta, Ufuk Güldemir, o akşamın bülten akışına haberin adını "KAZIK"diye yazdırmıştı.. Kazıktan kasıt, diğer haber merkezlerini atlatacak olmamızdı.. Hem de bu kadar büyük bir olayda..

    Sanıklar bizden önce Uğur Dündar yönetimindeki Kanal D Haber'e gitmişti.. Ve yılların gazetecisi Uğur Dündar'ın ekibi, bu işi ıskalamıştı.. Vesileyle Uğur abinin kulakları çınlasın..:)

    **

    Canlı yayın aracımıza bilgi verdik ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na geçti.. Önde polis araçları, arkada biz, yarım saat sonra mezarlıktaydık.. Bizimle ilk irtibatı kuran sanık M.Ö. korkuyla yaklaştığı bir mezarı işaret ederek, "İşte burada.. Ama ben görmeyeyim" diye ağlamaya başladı..

    Bir aile mezarlığındaki boş mezarın üzerinde kalın bir mermer kapak vardı.. Bir yandan elimdeki mikrofonla anons yaparak olayın ayrıntılarını anlatıyor, bir yandan da 4 polise destek olup, ağır mermer kapağı kaldırmaya çalışıyordum..

    Nihayet kapağı açabildik ve boş mezarda, rahmetli Vehbi Bey'in naaşıyla karşılaştık..

    Akşam Star Ana Haber'de, canlı yayında olayı duyurduğumuzda yer yerinden oynadı..

    **

    Girişte dedim ya, bir 'Gazeteci' 10 Ocak günü, basın özgürlüğünden falan dem vurmak yerine, neden bir meslek anısını anlatır ki..

    Şundan..

    Bakın, bu olay Koç ailesi için çok kıymetliydi.. Murat Demirel ile hayatımızı tehlikeye atarak giriştiğimiz ve başarıyla sonuçlandırdığımız bu işi, 22 yıldır, Koç Ailesi'nden tek kişiyle konuşmadık.. Her şey biliniyordu.. Ancak, aile için bu kadar kıymetli bir işe imza atmış 'Gazeteciler' olarak, olur da 'Yanlış anlaşılırız.. Bir beklentimiz varmış gibi algılanırız' diye, aileden hiç kimse ile konuşmadık..

    Bugün, öyle bir noktaya geldi ki meslek, bir iş adamı için iki kalem oynatan, telefona sarılıyor;

    -Abi, seni yazdım bugün..

    10 Ocak günü bir anıyı paylaşmamın sebebi budur.. 'Gazetecilik', meslek namusu üzerinde ayakta kalabilen bir meslektir..

    Bu namus bazılarının dilinde, bazılarının da fıtratındadır..

    Mevzu bu..

    Fıtratında "NAMUS" olmayanların bayramı kutlu olmasın...
  • 216 syf.
    ·5 günde
    ———————————————————————
    İL HALK KÜTÜPHANESİNDEN DİZİSİ - 9
    ———————————————————————

    Ben ki, Éorl soyundan, Güneşin üçüncü çağında hüküm sürmüş Rohan Kralı Theoden'in (Ruhu atalarının yanında huzur bulsun) yeğeni, Rohan Süvari Birlikleri Başkomutanı, Güneşin dördüncü çağı ile birlikte Rohan tahtına oturmuş (Éomund oğlu -ruhu atalarının yanında huzur bulsun) Kral Éomer.

    Bilenlerin bildiği gibi, Gondor'un bize hitap şekli olan Rohirrim olarak biliniriz. Rohirrim, "At İnsanları" manasına gelmekte... Yaşadığımız kent ise Rohan ismi ile bilinir. -Tabii biz aramızda buraya D'mark diyoruz ama bu şimdilik önemli değil- Rohan ise "At Yurdu" manasına gelir. Tüm bunlar bize, saf at tutkunu kişiliğimizden ve Orta Dünya üzerinde atı ilk evcilleştiren kimseler olduğumuz sebebiyle verilmiştir. Atı, atalarımdan Genç Éorl olarak bilinen Kral Éorl ilk evcilleştirmiş ve ata insanlar soyundan ilk o binmiştir. Saf at tutkumuz öyle büyüktür ki; bayrağımızda yeşil bir zemin üzerine beyaz bir at, miğferimizin en tepesine bir at kafasına benzer uzantının sonuna at kuyruğunu andıran tüyler, kalkanların üzerine at işlemesi, kılıç kabzalarımız dahi at başı olacak şekildedir. Tabii böylesi bir tutku ile bağlı olduğumuz bu hayvanları çok iyi tanıyor, çok iyi biliyoruz. Bununla beraber atlar hakkında yazılmış bu kitabı okumam da sizin dünyanızda ata bakışın nasıl olduğunu görmek istememdi.

    Çoğu kimseler bizim bu hayvana olan tutkumuzu abartı bulup anlam verememiş ve veremiyor olabilir. Bunu pek önemsediğimiz söylenemez. Bununla birlikte sizlere, at ile ilgili bu alakamızın çok ufak bir kısmını aktaracağım.

    Tabii ki en başat faktör, hiç şüphe yok ki atın hayvanlar arasındaki en asil hayvan oluşudur. Atın asaleti, sadece dış görünümü ile tek alakalı değil, aynı zamanda bu hayvanın karakteri ile alakalıdır.

    Atı kaçınız gördü? Gerçek hayatta ne kadar yakınına gittiniz? Hiç ata dokundunuz mu? Peki hiç bir ata bindiniz mi? Atın o kocaman kafasına kafanızı dayayıp da onun o kocaman gözlerine bakmanın zevkini bilir misiniz? Onun sanki okşanmak için özel tasarlanmış yanaklarına dokundunuz mu? Ya alnının ortasını hiç hafifçe kaşıdınız mı? Yelesinde bulunan kıllara girmiyorum bile... çünkü o yele sizin sevdiğiniz kadınların saçlarından bile daha güzel!.. Hiç atın boynunu boylu boyunca okşadınız veya tımar ettiniz mi? Ya gövdesini?.. Hiç bindiniz mi bir ata? Rahvan koşturdunuz mu? Peki dört nala koşturdunuz mu? Peki, hiç kişnemesine şahitlik ettiniz mi? Boşuna kişnemez bir at... Hani islam peygamberi Muhammed (Tanrı -Allah- ruhunu kutsasın.) diyor ya, "Ya hayırlı konuş veya sus." Boş konuşma diyor. İşte, at, kesinlikle boş konuşmaz. Ne!? At da konuşur mu yahu, diye bir soru mu sordunuz? Atın konuşmasına şahit olmadınız mı?.. At konuşur tabii ya.. Siz ne sandınız?.. Her bir kulak, ayak, baş hareketleri ve kişnemesi atın konuşmasıdır. Bunu bilen kimselerden biri olarak John Steinbeck Al Midilli adlı eserinde, "Midilli kulaklarıyla konuşuyordu. Kulaklarının duruşuna bakarak, onun neler hissettiğini tam olarak anlamak mümkündü. Kulakları bazen sert ve dimdik oluyordu, bazen de gevşek ve sarkık. Kızdığı ya da korktuğu zaman arkaya; endişeli, meraklı ya da hoşnut olduğunda öne dönerdi. Kulağının duruşu, ne hissettiğini gösteriyordu." diyor. (Remzi Kitabevi, 7. Basım, Haziran 2012, İstanbul) Tabii bazen de bir kulağı öne ve bir kulağı da arkaya bakar. Ya da ikisi de yana baktığı da olur. Her birinin insan dilinde bir manası vardır. Tabii, sadece kendisi konuşmaz, konuşulanları da anlar. Size bir geri bildirimde bulunabilir. Bu da bir iletişim olduğunu gösterir. Ama siz bir at ile konuşmadıysanız bunları bilemezsiniz.

    Ruhumun mahkum olduğu bu kentte (yani şu an yaşadığım yerde, Rohan değil) atlar iki sınıfa ayrılır. Katır, eşek, zebra gibi hayvanlar da at familyasında bulunsalar da bizce onlar farklı alemlerdir. Bunun için de onları bu kıstas dışında tutuyorum. Evet, atlar iki sınıfa ayrılır demiştik. Bunlardan birincisi Türkçe'de "Beygir" olarak geçen kelime ile tanımlanır ve "Belgir ya da Beygir" denilir. Bu sınıf at, genellikle işlerde kullanılır. Bizim bahsettiğimiz at sınıfına dahil değildir. Yük, araba veya tarım alanlarında kullanılır. İkinci sınıf ise, Türkçe'de "Küheylan" veya "Safkan" olarak geçen türdür. Ki biz ona "Hesp" diyoruz. Asil olan ve yukarıda saydığım tüm özellikleri barındıran at budur. Bu ister Arap, ister İngiliz, ister Türk, ister İspanyol atı denilen türlerden olsun, farketmez. Hesp, Küheylan dediğimiz bu tür sahibine olan sadakati ile meşhurdur. Bu da ata olan ilgi alakamızın ikinci ayağını oluşturur.

    Hayvanlar arasında sadakati ile meşhur her ne kadar köpek olsa da, en sadık hayvan attır. Hiçbir hayvanın sadakati at ile boyun ölçüşemez. Bununla birlikte, bir köpeğe ilgi ve alâka gösterdiğiniz zaman köpek size sonsuz bir minnet ile bağlanıyor olsa da atta bu durum kesin değildir. İlk özelliğinde söylediğimiz asaletinin bir gereği olarak at, öyle gelene ağam, geçene paşam diyecek bir hayvan değildir. Yine islam alimleri ve mutasavvıflarından biri olan Mevlana'nın dediği gibi, "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol" lafına binaen, resmen at da insana bunu söyler. Şöyle bir bakınca kim olduğunuzu ne olduğunuzu anladığından dolayı pas vermez. Fakat, bir at sizi kabul edip de size boyun eğdiği vakit onun sadakatinden bir an dahi şüphe edilmez. Vakıa, eğer bir atın sadakatini kazandınız ise ona bir şey söylememize ihtiyaç duymaz. O sizin ihtiyacınız olan şeyi görür ve bilir. Sizden kopması, bir çocuğun annesinden kopması ile eşdeğerdir. "Şanlı" namı ile bir atımız vardı. Safkan Arap Atı... Henüz yedi sekiz aylık bir tay iken sahibinin onu sokağa salacak olması nedeniyle babam elli lira gibi komik bir rakam karşılığı satın almıştı. Bu tay, bir yaşına geldiği zaman birkaç kişi milyarlarca para teklif etmesine rağmen babam satmadı. Babamın belki de şimdiye dek takdir ettiğim tek hareketi bu olmuştur. Şanlı ile babam arasındaki bağ öylesine kuvvetli idi ki, Şanlı babamı ne kadar uzak mesafeden görürse görsün kulakları ile ona odaklanır ve mutlu bir çocuk gibi kişnemeye başlardı. Eğer bir yere bağlı değilse onun yanına babasına koşan bir çocuk gibi dört nala koşardı. Eğer bir yere gideceksek babam asla Şanlı'nın yularından tutmaz, buna ihtiyaç duymazdı. Sadece onu boğmayacak şekilde yularını boynuna sarar ve kendisi yürümeye başlardı. Bağ-bahçe yollarında biz önden yürür, Şanlı ise otlaya otlaya ardımızdan gelirdi. Kimi zaman yoldaki kavşaklarda gözden kaybolduğumuz zaman annesini kaybetmiş tay gibi dört nala koşardı. Ta ki Şanlı'nın burun delikleri babamın sırtına değinceye dek... Bir atın sadakatini kazanırsanız, bir dost gibi o sizin peşinizden gelir zaten. Şanlı, yüreğimdeki büyük yaralardandır. Zira kem göze sahip ve hasedinden çatlayan insanoğlu yine devreye giriyordu. Birkaç ay sonra, daha bir buçuk yaşında iken atın vefatı haberi geldi. Uzakta olduğumdan dolayı bana yılan sokması denilmişti ama, daha sonra öğrendim ki birileri -yüksek ihtimalle satın almaya çalışanlardan biri- atı zehirlemişti. Ya benim ya kara toprağın diyerek... Zaten ondan sonra da hiçbir zaman at almadı babam. Babama olan öfkemi, bu hayvanın saf sevgisi köreltmişti. Eğer bu hayvan babama bunca bağlandıysa, belki de aslında iyi adamdır babam diye düşündüm. Yıllar sonra ilk defa babam hakkında iyi düşünmüştüm. Çünkü biliyordum ki hiçbir at, gereksiz insana vakit ayırmaz!..

    Ve diğer bir önemli şey, yine ruhumun esir olduğu bu kentte, eskiden birinin hayvanına bir şey olursa -ki geneli bir at sahibi olurdu- tıpkı taziye merasimi gibi bir adet vardı. Halk, köylü toplanır ve hayvanını kaybeden kimsenin evine gider, "Allah ya o hayvanın boşluğunu doldursun ve sana onun kadar iyi bir hayvan ile mukabele etsin veya onun yerini dolduracak başka bir şey ile mükafatlandırsın" denilirdi. Sanırım bu iğrenç kentin en sevdiğim yönü...


    Sanırım at ile ilgili bunca söylence kâfidir. Şimdi de kitap hakkında birkaç lakırdı edeyim.

    Necip Fazıl, bu kitapta bizim "Hesp" dediğimiz türe "Prens Soy" demekte ve o dahi kitabında bu atı konuşmakta... Evvela Kur-an'da at ile ilgili olan ayetleri, peygamberin at hakkındaki sözlerini aktarır. Daha sonra atın tarihinden bahseder ve akabinde at ile ilgilenenlerin özellikle üstünde durduğu "Safkan" kavramına girer. Bu konudan sonra ise Avrupa'da olan At yarışlarını ve daha sonra da bizde olan yarışları anlatır. Bu kitap, sadece ata ilgi duyanların, ata merak salanların okuyacağı ve beğeneceği bir kitaptır. Öyle herkes okumak istese sıkılır. Bunun için de, atlara ilgisi olanlara veya at ile ilgili bir şeyler öğrenmek isteyenlere tavsiye ederim. Aksi yöndeki okurlar, sessizce elinizden bırakın ve uzaklaşın...