• 180 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    En fazla ne kadar süre aç kaldınız??
    Nazınız geçtiği bir yakınıza kapris yapıp birkaç saat mi?
    Yoksa akşam ziyafete davetli olduğunuz için öğle yemeğini mi atladınız?
    Ya da inancınız gereği oruç tutup en fazla 15 saat mi??

    Hiç zorunluluk yüzünden aç kaldınız mı? Kasaptan köpeğiniz için kemik isteyip, karanlık köşelerde kemirdiniz mi?
    Hiç zorunluluk yüzünden günlerce aç kaldınız mı? Elinizin parmağını ısırıp emdiniz mi?

    Birebir yakın çevremizde yoktur belki de ancak; aynı havayı soluduğumuz şu dünyada maalesef bu ve buna benzer nice olaylar yaşanmış, yaşanıyor ve yaşanacak.
    Bir taraftaki çocuklar, çikolatanın markasını süt oranını sorgularken; diğer taraftaki çocuklar içecek su bulamıyor.
    Birilerimiz saçma diyet peşinde kalori hesabı yapıp, bir dilim pastadan bir çatal alıp çöp yaparken; kimileri topraktan pasta yapıp kendini ve çevresini avutuyor.
    Adaletsiz dünyanın işleri...

    Roman kahramanımız, ceket düğmesini satacak kadar aç ve sefil ancak kimseden yardım almayacak kadar gururlu.
    Karşısına rasgele çıkan insanları dalgaya alacak kadar umursamaz, kimseyi kendine denk görmeyecek kadar kibirli ancak bir çocuğun kapısına pasta bırakıp, gözleri yaşlı izleyecek kadar merhametli bir insan.

    1890 yılında monolog tarzıyla yazılan kitabımız bir biyografik roman. Hamsun kitapları basılmadan yaşadığı günleri satırlara dökmüş. Monolog tarzını haz etmeme rağmen, kitap gayet akıcı ve anlaşılırdı.

    Talaş çiğnemekten, kumaş kemirmeye, yırtık ayakkabıdan parklarda yatmaya kadar yaşanan açlık ve sefaleti okurken hissetmeme rağmen, bariz bir rahatsızlık yaşamadım, ajitasyon yoktu, okuyucuyada o gurur yansıtılmıstı. Behçet Necatigil'in muhteşem çevirisini es geçmemek gerekiyor okunacaksa kesinlikle bu çeviri okunmalı.
    Zaman zaman yaşanılan ortak olaylar dolayısıyla favori kitabım Martin Eden'i anımsatsa da ondan aldığım tad yoktu. Favori kitabım hep Martin Eden kalacak galiba.

    Fiziksel açlık yanında, duygusal açlıkta güzel işlemişti kitapta. Aşk, sevgi, ilgi açlığı belki de hepimizin kendini eksik hissettiği, doymadığımız doyuramadığımız duygulardan.

    1920 Nobel ödüllü bu yazara ön yargıyla yaklaştığım için özellikle kitabını okumayı ertelemiştim. Sayfa hacmi ve konusu itibarıyla, ödüllü bir yazar kitabı ve klasik okumak isteyen herkese öneririm.

    Kitabın can alıcı alıntısı da bence aşağıdaki satırlar..
    "İnsan deli olmasa bile, biraz duyarlı bir kalbe sahip olabilir pekala. Öyleleri vardır ki, ufak tefek şeyler onları yaşatır da sert bir söz onları öldürür. Ben öyleyim işte. Sorun şu: Yoksulluk bendeki bazı özellikleri o derece keskinleştirmiş ki, bunlar benim başıma adeta dert açar, evet, ne çare, böyle bu! Ama faydaları da vardır bunun, bazı hallerde bunların bana yardımları dokunur. Yoksul aydın, zengin aydından çok daha kuvvetli görür. Yoksul, her sözcüğü kuşkuyla dinler; attığı her adım, onun düşünce ve duygularına böylece bir görev, bir iş yüklemiş olur. Onun kulağı deliktir, duygusu ince; o tecrübelidir, ruhu yanık yaralarıyla doludur."
  • Down sendromlu çocuklar yalan nedir bilmezler. Yürekleri sevgi doludur ve sevgileri karşılıksızdır. Bu sevgiye layık olabilme ümidiyle.
  • “Tanrı çok zor sinirlenir, O sonsuz sevgi ile doludur ve her günahı, isyanı affeder.
    Fakat suçu affetmez.
    O anne-babaların günahlarını çocuklarına yükler;
    bütün aile (Üçüncü ve dördüncü nesillerdeki çocuklar dahil) etkilenmektedir.

    New Living Translation
    Mark Wolynn
    Sayfa 49 - Sola Unitas
  • Tanrı çok zor sinirlenir, o sonsuz sevgi ile doludur ve her günahı, isyanı affeder. Fakat suçu affetmez. O anne-babaların günahlarını çocuklarına yükler; bütün aile (üçüncü ve dördüncü nesillerdeki çocuklar dahil) etkilemektedir.
    Mark Wolynn
    Sayfa 50 - Seninle Başlamadı
  • Ey sırlarımın ortağı olacak yabancı. Soylu musun, dindar mısın, iyi yürekli misin; yoksa zalim misin, akıllı mısın; yoksa işe yaramaz bir aptal mısın, bilmiyorum. Umarım iyi bir insansındır. Umarım yüreğin sevgi ve cesaret doludur. Umarım okuduklarını anlayacak, anladıklarından ders çıkaracak kadar akıllısındır. Ve umarım okuduklarını başkalarına anlatırsın, onlar da ötekilere. Umarım benim kara yazgım kulaktan kulağa fısıldanır, Fırat kıyısında konuşulan bütün dillere çevrilir, tabletlere yazılır, yaşlılardan gençlere aktarılır, çocuklar bu efsaneyle büyür. Belki böylece insanlar akıllanır, belki zalimlikten vazgeçerler, belki böylece daha az ölüm olur, belki daha az acı çekilir.
  • 221 syf.
    Aleksandra Mihayilovna Kollontay burjuva bir ailenin kızı olarak hayata gelmiştir. Etliye sütlüye dokunmadan rahat bir yaşam tercih etme şansına sahipken devrimci mücadeleye katılmıştır. 20 yaşında evlenmiş, tutsaklık olarak gördüğü evliliğini bitirip eğitim için İsviçre' ye gidip eğitimini tamamlamıştır. Evliliği ile ilgili şöyle der: '' Belki biraz da aileme başkaldırma düşüncesiyle pek genç yaşta evlendim. ''

    Kısaca birkaç bilgi;

    İşçi Kadınlar Örgütü' nün temellerini atan isimler arasındadır.

    1908 yılında hakkında açılan tekstil işçilerini örgütleme ve isyan çağrısında bulunma davaları nedeniyle yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır.

    1917 yılında Kerenski hükümeti tarafından tutuklanmıştır.

    Sovyet Rusya' nın ilk kadın bakanı ( bazı kaynaklarda dünyada bilinen ilk kadın bakan olarak da geçer) olarak görev almıştır.

    Bolşevik Devrimi' nden sonra Kamu Yardımı Halk Komiseri, 1920' de Sosyal Güvenlik Halk Komiseri görevlerinde bulunmuştur.

    Norveç' te tam yetkili elçi olarak görev yapmıştır.

    Kitap, Kollantay' ın dergilerde yayınlanan makaleleri, bulunduğu konferanslardaki konuşmaları, yaptığı incelemeler, diğer yayınladığı kitapların bazı bölümlerden oluşmakta. Kitabın orijinal adı: The Inhabited Woman.

    Kitap 1900' lü yıllardaki işçi sınıfının iktidara yürümeye başladığı dönemde değişmeye başlayan sosyo-ekonomik düzen, ahlak kavramı, kadının her alanda toplumda diğer bireylerle eşit ve özgür olması gibi sorunların Marksist yaklaşımla çözüme kavuşturulması üzerine. Sanırım kitabın adı bu yüzden Marksizm Ve Cinsel Devrim olarak çevrilmiş.

    Dilim döndüğünce kitaptan bahsetmeye çalışayım. Kollantay kadının erkekle her alanda eşit haklara sahip olabilmesi için 2 temel etken olduğunu düşünür.
    1- Kadının maddi bağımsızlığını kazanmış olması.
    2- Mülkiyetçi yaşam tarzının oluşturduğu cinsel ahlak kavramının değişmesi gerekliliği.

    - Kadınların her alanda erkeklerle eşit olabilmesi için öncelikle maddi bağımsızlığının sağlanması gerektiğini savunur. Kadın sadece anne, maddi olarak eşine bağlı biri, ev işleriyle ilgilenen toplumun küçük ekonomik hücresi olan ailenin bir parçası değil, üretime katılan, sosyal hayatın her alanında yer alan kolektif hareketin irade sahibi bireyi olmalıdır. Bunu da devrimden sonra geçilen Sosyalizm sistemi içinde çözüme kavuşturulması gerekir. Bunun için devlet kurumlarının sağladığı aş evleri, çocuk bakım evleri gibi oluşumların bu yönde faydalı olacağını düşünür. Bu konuda burjuva anneyle karşılaştırma yapar.

    ''Burjuva anneler, süt anneler, çocuk hizmetçileri, dadılar– yani ücretli emek gücü– tutarak çocukların bakımından kurtuluyorlar; hem de seve seve. Anneliğin bütün yükünü taşıyan kadınlar, sadece yoksul ailelerde; o zaman da çocuklar kendi başlarına bırakılıyor, eğiticileriyse sokak ve rastlantı, işçi sınıfında ve burjuva toplumda da genellikle bütün yoksul katmanların çocukları annelerinin yanındadır ama, sinekler gibi ölürler, normal bir eğitimin sözü bile edilemez. ''
    Çocuk bakımının bütün yükünün kadında olması, mutfak, ev işleri ve sabahtan akşama devam eden iş hayatı kadınının özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden. Bunun için de: '' Kadınlar için ev hizmeti yok artık! Aile içinde eşitsizlik yok! Eğer kocası terk ederse, kollarındaki çocuklarıyla desteksiz ve yardımsız kalma korkusu yok artık kadın için. '' der.

    Kadını özgürleştirmeyi sağlayacak şartların olgunlaşması için izlenecek bir yolu da şu şekilde açıklar:
    '' İç içe kapalı, ayrık bireysel işletmeler, yerlerini geniş ortak çalışma kuruluşlarına bıraktı ve buralarda onlarca aile için ortak ısıtma ve ışıklandırma dışında, ortaklaşa kullanılan mutfak ve yemekhane de var. Kreşler, özel anaokulları ve ilkokullar, bunalmış annenin omuzlarından, başa çıkamadığı bir işi, yeni kuşağa sağlam ve akılcı bir eğitim vermeyi sağlama işini aldı. Kreşlerin ve özel anaokulların güleç, sağlık koruycu ve manevi esenlikli çevresinde, meslekten eğitimcilerle pedogogların yönetimi altındaki küçüklerin, işçi lojmanlarının bozuk havasından korunuyor, süt içeceği yerde ekmek kabuklarını kemiriyor; soğuğa, açlığa, darbelere ve tumturaklı adı ‘’ ananın dikkatli gözetimi altında eğitimi’’ olan bugünkü ‘eğitim’ in kaçınılmaz diğer kötülüklerine karşı korunmuş oluyor. Kuşkusuz bütün bu kreşler, anaokullar, ilkokullar, bugün ‘’ yüksek seviyeli hayırseverlerin’’ ellerindedir, zarar verdikleri sınıfın değil. Kusursuz ve yetersizliklerle doludur bu okullar. Dolayısıyla, bunlara ancak gelecekte yalnızca gün yüzü görecek olan değil aynı zamanda mutlaka yeni bir içerik kazanacak ve yeni bir ruha kavuşacak olan toplumsal ortaklık biçimlerinin soluk prototipleri olarak bakılabilir. ‘’

    - Feodal düzenden gelen ve burjuva toplumuyla devam eden, kadının erkeğin malı düşüncesi özel mülkiyetin kalıntısı olarak devam eden ahlak sisteminin değişmesi gerekir. Bu yazara göre kadının maddi bağımsızlığını kazanmasından daha zordur. Maddi bağımsızlığı olan kadın, manevi olarak da kendi bağımsızlığını ilan etmelidir. '' Sahip olunan'' bir mülk gibi düşünülmemelidir. Bu bakış açısının değişmesi de ekonomik bağımsızlıktan sonra kadının hayatın her alanında etkin olup kabullenilmesiyle olacağını düşünür.

    - Evlilik. Maddi bağımlılıktan sıyrılmış sevgi temeli üzerine kurulan bir oluşum olduğu düşüncesindedir. Mülkiyet kavramının ortadan kalkmasından sonra yasal evliliğin çok da bir önemi yoktur. Çünkü mülk sahibi ailenin kendisinden sonra bırakacağı bir mülkü olmayacağı için bu zorunluluk yoktur. Kadın erkek ilişkilerinin maddiyattan yalıtılmış bir şekilde devam etmesi, kadını maddi boyundurluktan kurtaırır, sadece istediği kişiyle birlikte olmasını sağlar. Doğan çocuklar devletin sağladığı imkanlarla bir mülkün varisleri değil, oluşan toplumsal bilincin, kolektif hareketin bireyidir. Burjuva sınıfındaki evlilik mülkiyet temeline dayanır. Kendisinden sonra gelen nesile bırakacağı varlık için yasal evliliği tapu olarak görür. Kadına bakış açısı sadece taşıyıcılıktır. Kadın maddi olarak esirdir. Bu toplumun egemen olduğu yaşam koşullarında fuhuş doğal bir sonuçtur. Evlilik madalyonun bir yüzüyse fuhuş diğer yüzüdür. Burjuva ahlakının ikiyüzlülüğü buradan da anlaşılabilir. Sınıfsal farklar fuhuşa yaklaşımı da gösterir. Burjuva toplumunda bedenini satan kadına polis elini bile süremezken, alt sınıflardaki kadınlar vesikalanır, yasal yoldan fişlenir. Ahlak yapısı bir yandan fuhuşu lanetlerken bir yandan da görmezden gelir. Fuhuşu, kadın bedeninin sadece maddi çıkar karşılığı satılması olarak görür ve bunun farklı türevleri olduğunu söyler. Burjuva toplumundaki kadın evlilik maskesi altında kendi bedenini satıp yasal olarak üstünü örtebilir ve geçerli ahlak kurallarına uymuş olabilir. Kollantay bunu fuhuşun farklı türevi olarak görür. Fuhuşu, toplumu çürümüşlüğe götüren bir hastalık gibi tasvir eder. Çözümün burjuva toplumunda değil proleterya sınıfında olacağını, çünkü bu hastalığın bedelini en ağır şekilde ödeyen bu sınıfın kadınları olduğunu düşünür. Bu sınıftaki kadınlar fişlenir, darp edilir, haklarını arayamazlar.


    Kollantay cinsiyetlerle ilgili yeni ahlak sisteminin oluşumunu anlatırken döneminin feministlerini kadını bir mülk olarak görme alışkanlığından kurtaramayıp yetersiz kaldığı için, işçi sınıfının kadın- erkek eşitliğinin her alana yayılmasının çalışmaları için ağır hareket etmelerini, burjuva kültüründen kalan ahlak ilkelerinin azalarak da olsa devam etmesini eleştirmiştir. Dönemin feministleri Femen grubu gibi değil tabi. Mesela feministler o dönemde 2 ana sorun üzerine yoğunlaşmakta. Birisi dinsel değil resmi nikah, bir diğeri mal paylaşımı. Bunlar da mülkiyetçi sistemin oluşturduğu ahlak yapısının kadınlar üzerindeki olumsuz etkilerini silmekte yetersiz.

    '' Bireyselliğin tek başına yenilmez gücü olabileceğine inanacak işçi kadına yazık! Sermayenin arabası, onu kaçınılmaz bir biçimde ezecektir. '' sözleriyle de eleştirir.

    Yaşadığı dönemde işçi sınıfında hakim olan genel düşünce, Proleterya' ya ilişkin cinsel ahlak bir üst yapı olmalıdır. Kollantay ise ki bence de haklı yeni cinsel ahlak kazanılan, elde edilen haklarla beraber gelir. Birçok alanda ilerlenirken cinsel ahlak, kadın-erkek eşitliği sonraya ertelenmemeli, sosyalizmle beraber olgunlaşan yeni düzene göre şekillenip hayata geçirilmesi gerektiğini dile getirmiştir.
  • 180 syf.
    ·Puan vermedi
    Bazıları zanneder ki, Ömer Seyfettin sadece çocuk hikâyeleri yazan, bu yüzden de hayata sevgi ve şefkatle bakan bir insandır. Oysa o aynı zamanda Genç Kalemler'in kurucularından, Türkçülüğün ve Türk milliyetçiliğinin öncülerindendir. Hikayelerinin önemli bir kısmı o derece acı, keder, hüzün ve sertlik doludur ki (bkz. Kaşağı, Diyet) çocuklar için uygun oldukları bile söylenemez. Pek tabii, çocukluk çağını aşan herkesin okuması gereken, Türk edebiyatının büyük şahsiyetlerindendir. Fakat Türklük Ülküsü gibi kitaplarının olduğunu da bilmek, eserlerini daha iyi değerlendirmemize yarayabilir.