• 357 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    Türkmen boylarında Karacoğlan, Dadaloğlu, Yunus’tan ezberinde birkaç dize olmayan çok az olurdu.
    Sohbetin sonu da genellikle bu ozanların dörtlükleri ile biterdi ve benim çocukluğum da işte böyle bir Türkmen boyunda geçti.
    Bir gün dayım lime lime olmuş bir Karacaoğlan kitabı verdiğinde galiba “o yaşlı gocaların tekrarlayıp durduğu manileri mi okuyacağım” diye düşünmüş olmalıyım ki, o kitabı okumadığım gibi, sahipte çıkmadım.
    Fakat ondan sonra aldığım bütün şiir kitapları, okuduğum tüm şiirler ve şairlerin bir Karacoğlan, bir Dadaloğlu, bir Yunus bile etmediğini görünce Karacoğlan üzerine yazılan tüm kitapları aradım, buldum, okudum fakat o kıyametini bilmediğim kitabı hiçbir yerde bulamadım.
    Bana göre Karacaoğlan’ı okumayan birsinin insanı, doğayı, çevreyi, dağları, ovaları, yer adlarını, Türkçeyi, bitkileri, canlı türlerini, insan ve doğa sevgisini yeteri kadar tanıması, bilmesi mümkün değildir.
    Örneğin: Kömür gözlü, Küpeleri kulağında mum gibi yanan, Ceren bakışlı, Yanağı gamzeli, Boğum boğum al kınalı, Gül alıp reyhan veren, Ala gözlü, Başı al valalı, Seherde açılan gül gibi, Usul boylu, Gözleri sürmeli, Gerdanı benli, Ilgıt ılgıt esen yel gibi, Top zülüflü, Karakaşlı, Tomurcuk memeli, Eğik başlı, Evliya hırkası giyinen, Huri gibi, Boyu uzun, Kaşı kara, Ak saya giyinmiş, Nergis bakışlı, Ay yüzlü, Ayın on dördü gibi, Gül yüzlü, Al Yanaklı, Menevşe Bakışlı, Ak benizli, Kırmızı kolçalı, Altın burmalı, Garbi değmiş kavak gibi sallanan, Yanağı ay tekeri, Ağzı oğul balı gibi, İncecik belli, Ala gözü söbe, Ağca ceren gibi çölde gezen, Türlü libas giyinen, Tülü maya gibi salınan, Keman kaşlı, “Terlisin sevdiğim sil” diyen, Yüzü çifte benli, Dişleri inci tanesi, Bülbül gibi daldan dala konan, Çift memeleri koynuna iz eden, Tatlı dilli, Trablus şallı, Eğnine alınan mor giyinen, Sağ elinde tas ile suya giden, İnce belli, Frenk şekeri gibi, Zemheride gül gibi açılan, Günde beş kere zülfünü bağlayan, Cenneti âlânın nuru, Al şalvarlı, Halka halka zülüflü, Yaz olanda sıtma tutan, Güz olanda terlemeye yatan, Kokuya benzeyen, Ak elleri deste deste güllü, Melil mahzun gezen, Bacasında baykuşlar öten, Deli eden, Yeni doğan gün gibi, Kapısında çalılar biten, Ak topuklu, Has bahçe içinde top nergiz gibi, Halılar dokuyan, Bülbüller gibi şakıyan, Top yanaklı, Servi boylu, Gerdanı benli, Menekşe gözlü, İnce belikli, Altına al üstüne mavi giymiş, Diline doyulmaz, Karın üstüne kan damlamış gibi, Gayet nazlı, Ak göğsü yalaz düğmeli, Telli yemeni giyen, Atlas tumanlı, Kaşları göz ile cenk eden, Kirpiği hançer gibi, Keklik gibi taştan taşa seken, Kırmızı donlu, Çok merhametli, Binden ziyade beni olan, Bu gün dünden güzel olan, Öpülürken dişlenen, Sırma cepkenli, Hilal kaşlı, Dudağına diline bal bulaşmış, İnce kemerli, Eşi menendi olmayan, Güzel seven, Kıl ördek boyunlu, Habeş benli, Bir karış gerdanlı, Tavus kuşu gibi göğsü nakışlı, Göller içinde kuğuya benzeyen, Saçağı dizde bir kuşak kuşanmış, Laleden kırmızı gülden de güzel, Ak göğsünde namaz kılınan, Serçe gibi seken, Göğsün düğmesi sıkça dikilmiş, Ördek gibi yüzen, Kırk beş belikli, Elbistan yanaklı, Ak eline kan gibi kına yakan, Eline el değmemiş, Boyu uzun beli ince, Huma kuşu gibi, Ellenmiş bellenmiş olmayan, Sırma kaşlı, Reyhan gibi kokan, Salına salına gelen, Dostunun halini bilen, Sırma belikli, Koynunda çifte meme besleyen, Söyledikçe şirin dilleri ballanan, Göğsü çifte benli, Elma yanaklı, Uzun boylu, Çitte belikli, Dudu dilli, Kırmızı önlüklü, Turunç memeli, Çağırıp bergüzar veren, Siyah zülfünü mah yüzünde gezdiren, Suna gözlü, Kadife şalvarlı, Güvercin duruşlu, Entarisi Frenk renkli, Kaşın eğmiş, Elleri göğsünde, Göğsü ilikli, Kudretten sürmeli, Saçları topuğunu döven, Hüma bakışlı, Peynir dilli, Seherde suya giden, İnce bele cevahir kemer takan, Huriye benzeyen, Burnu hırızmalı, Ayağı halhallı, Topuğu benli, İnce bele kol isteyen, Ceylan bakışlı, Al yanağı bal gibi, Misk gibi kokan, İnim inim ağlayan, Kalem kaşlı bir güzel gördünüz mü?
    Elbette gördünüz, hem de kaç kez. Belki de o güzel size göz süzdü, gerdan da kırdı ama Karacaoğlan okumadıysanız siz onu hiç fark etmediniz.
    Sevgiliyi bu ve bunun gibi, daha yüzlerce eşsiz betimlemelerle anlatan ozan dere, ırmak, pınar, ova, yayla, gül, lale, nergiz, sümbül, zambak, bülbül, turna, hüma kuşu, ceren, at gibi, doğadaki tüm canlı ve bitkileri de sevgiliden ayrı tutmaz, onları da sevgiliyi övdüğü kadar över.
    Yücesinde sığınlar gezen, Ah ettikçe dumanı tüten, Derin göllerinde bahriler yüzen, Mor sümbüllü, Pınarları çağlayan, Çimeni güllere karışmış, Başında dudu kumru öten, Lale sümbül biten, Başı karlı, Lalesi yetişmiş, Sümbülü taze, Kuzular meleşince gidilen, Engininde şahin süzülen, Kocaman ardıçlı, Soğuk pınarlı, Başında kaval çalınan, Garbi esince buzu eriyen, Başında can otu biten, Yücesinde koç yiğitler gezinen, Seyfisi top olmuş, Yükseği kartal yuvalı, Yel vurunca karları eriyen, Kuzu meleşen, Karları erimeyen, Kışın azgın yüzlü, Başında kurtlar uluyan, Türlü libas giyinen, Yükseğine çıkılmayan, Üstü boz topraklı, Kaplan meşeli, Toprağına taşına altın yağan, Menevşesi gülü kokan, Biri bin olan, Kışın yolu kapanan, Başı pare pare dumanlı, Cennete benzeyen, Kaplan gezen, Ceren meleşen, Kamalaklı, Karaardıçlı dağlar gördünüz mü?
    Tabi ki gördünüz ama ne var o dağların yücesinde hiç merak etmediğinizden, muhtemelen önünden geçip gittiniz.
    Oysa Karacaoğlan okusaydınız başında kartallar süzülen o dağları elbette merak eder, gider görürdünüz.
    Annaç, Asrık, Aşkar, Babal, Balaban, Bahri, Baz, Libas, Bedir, Belik, Bergüzar, Bor, Boymul, Cığ, Cırnak, Cüda, Cündi, Çarh, Çeşm, Dağlamak, Davlumbaz, Devre, Didar, Domur, Dulda, Dür, Edik, Eğin, Eğmel, Eke, Emmi, Kayıl, Kavil, Keleş, Kelli, Kemha, Kerem, Kıcı, Kıvı, Kirmen, Kib ü Kar, Koçmak, Kulunç, Konalga, Kor, Koyak, Köşek, Göynük, Kutnu, Küffar, Leb, Libas, Mağrip, Mah, Mahana, Mahfi, Mail olmak, Manca, Maral, Maşrık, Maya, Meles, Melil, Menend, Mestane, Meyil, Mihman, Miri, Mizan, Muhannes, Mürde, Nâçar, Nâgehan, Name, Nar, Nas, Naşi, Nazar, Nevcivan, Nikap, Niyaz, Oflaz, Ola, Onmak, Onulmaz, Örd, Örek, Öşek, Özge, Penah, Perçem, Peyke, Pervane, Pervaz, Pohur, Pısmak, Pus, Pusarmak, Pür, Püren, Rasaf, Rayıha, Reyhan, Revan, ,Rüsvay, Sak, Sağrı, Sal, Salak, Sandal, Savran, Savat, Savay, Savsala, Saya, Senk, Sehil, Sıdk, Sufat, Sığın, Sıktırma, Seyfi, Sin, Siyeç, Sokunmak, Soyka, Suna, Söbe, Süllem, Şahbaz, Şakird, Şar, Şavk, Şekva, Şem, Şems, Şeyda, Şıvga, Şelek, Şitil, Şol, Şor, Taam, Tamu, Tatar, Tavk, Taylak, Tehne, Temren, Tezmek, Tımar, Toklu, Tor, Toy, Tuman, Turaç, Turalamak, Tülek, Tülümaya, Uğrun Uğrun, Uluk, Urd, Urum, Üryan Us, Uz, Ün, Üsküf, Üzülmek, Vala, Vuslat, Yad, Yağlık, Yalaz, Yele, Yalaf, Yanal, Yaşın, Yad, Yavıklamak, Yeğin, Yekte, Yelgin, Yemeni, Yerinmek, Yıkmak, Yıkışmak, Yitik, Yolak, Yoz, Yüğrük-Yörük, Yuka, Yumuşlu, Yunaklık, Yuvalamak, Zağlı, Zâr, Zeban, Zemheri, Zerbap, Zıbın, Zehgir, Zibil, Zulâl, Zülüf.
    Ya bu kelimeler ile aşinalığınız nasıl?
    Belki siz biliyorsunuz fakat siz Karacaoğlan okumazsanız, bunları çocuklarınıza kim öğretecek?
    Şayet bir gün Karacaoğlan okumaya karar verirseniz, derleyicisinin kim olduğu da çok önemli.
    Zira Karacaoğlan’ın şiirleri ile hiç ilgisi olmayan o kadar çok Karacaoğlan derlemesi var ki.
    Bunlardan birini alır okursanız, okuduğunuza pişman olur Karacaoğlan şiirlerini sevemezsiniz.
    Cahit Öztelli, Mustafa Necati Karaer ve Dr. Müjgân Cumbur’un derlediği Karacaoğlan derlemelerinin en iyilerindendir fakat bunlardan da iyisini bilen varsa beni de bilgilendirirlerse çok sevinirim.
    Bilmem katılır mısınız ama şiiri sevmeyen insan, tabiat ve doğayı da yeteri kadar sevemez gibi gelir bana.
    İyi Okumalar.
  • 478 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10 puan
    Türkmen boylarında Karacoğlan, Dadaloğlu, Yunus’tan ezberinde birkaç dize olmayan çok az olurdu.
    Sohbetin sonu da genellikle bu ozanların dörtlükleri ile biterdi ve benim çocukluğum da işte böyle bir Türkmen boyunda geçti.
    Bir gün dayım lime lime olmuş bir Karacaoğlan kitabı verdiğinde galiba “o yaşlı gocaların tekrarlayıp durduğu manileri mi okuyacağım” diye düşünmüş olmalıyım ki, o kitabı okumadığım gibi, sahipte çıkmadım.
    Fakat ondan sonra aldığım bütün şiir kitapları, okuduğum tüm şiirler ve şairlerin bir Karacoğlan, bir Dadaloğlu, bir Yunus bile etmediğini görünce Karacoğlan üzerine yazılan tüm kitapları aradım, buldum, okudum fakat o kıyametini bilmediğim kitabı hiçbir yerde bulamadım.
    Bana göre Karacaoğlan’ı okumayan birsinin insanı, doğayı, çevreyi, dağları, ovaları, yer adlarını, Türkçeyi, bitkileri, canlı türlerini, insan ve doğa sevgisini yeteri kadar tanıması, bilmesi mümkün değildir.
    Örneğin: Kömür gözlü, Küpeleri kulağında mum gibi yanan, Ceren bakışlı, Yanağı gamzeli, Boğum boğum al kınalı, Gül alıp reyhan veren, Ala gözlü, Başı al valalı, Seherde açılan gül gibi, Usul boylu, Gözleri sürmeli, Gerdanı benli, Ilgıt ılgıt esen yel gibi, Top zülüflü, Karakaşlı, Tomurcuk memeli, Eğik başlı, Evliya hırkası giyinen, Huri gibi, Boyu uzun, Kaşı kara, Ak saya giyinmiş, Nergis bakışlı, Ay yüzlü, Ayın on dördü gibi, Gül yüzlü, Al Yanaklı, Menevşe Bakışlı, Ak benizli, Kırmızı kolçalı, Altın burmalı, Garbi değmiş kavak gibi sallanan, Yanağı ay tekeri, Ağzı oğul balı gibi, İncecik belli, Ala gözü söbe, Ağca ceren gibi çölde gezen, Türlü libas giyinen, Tülü maya gibi salınan, Keman kaşlı, “Terlisin sevdiğim sil” diyen, Yüzü çifte benli, Dişleri inci tanesi, Bülbül gibi daldan dala konan, Çift memeleri koynuna iz eden, Tatlı dilli, Trablus şallı, Eğnine alınan mor giyinen, Sağ elinde tas ile suya giden, İnce belli, Frenk şekeri gibi, Zemheride gül gibi açılan, Günde beş kere zülfünü bağlayan, Cenneti âlânın nuru, Al şalvarlı, Halka halka zülüflü, Yaz olanda sıtma tutan, Güz olanda terlemeye yatan, Kokuya benzeyen, Ak elleri deste deste güllü, Melil mahzun gezen, Bacasında baykuşlar öten, Deli eden, Yeni doğan gün gibi, Kapısında çalılar biten, Ak topuklu, Has bahçe içinde top nergiz gibi, Halılar dokuyan, Bülbüller gibi şakıyan, Top yanaklı, Servi boylu, Gerdanı benli, Menekşe gözlü, İnce belikli, Altına al üstüne mavi giymiş, Diline doyulmaz, Karın üstüne kan damlamış gibi, Gayet nazlı, Ak göğsü yalaz düğmeli, Telli yemeni giyen, Atlas tumanlı, Kaşları göz ile cenk eden, Kirpiği hançer gibi, Keklik gibi taştan taşa seken, Kırmızı donlu, Çok merhametli, Binden ziyade beni olan, Bu gün dünden güzel olan, Öpülürken dişlenen, Sırma cepkenli, Hilal kaşlı, Dudağına diline bal bulaşmış, İnce kemerli, Eşi menendi olmayan, Güzel seven, Kıl ördek boyunlu, Habeş benli, Bir karış gerdanlı, Tavus kuşu gibi göğsü nakışlı, Göller içinde kuğuya benzeyen, Saçağı dizde bir kuşak kuşanmış, Laleden kırmızı gülden de güzel, Ak göğsünde namaz kılınan, Serçe gibi seken, Göğsün düğmesi sıkça dikilmiş, Ördek gibi yüzen, Kırk beş belikli, Elbistan yanaklı, Ak eline kan gibi kına yakan, Eline el değmemiş, Boyu uzun beli ince, Huma kuşu gibi, Ellenmiş bellenmiş olmayan, Sırma kaşlı, Reyhan gibi kokan, Salına salına gelen, Dostunun halini bilen, Sırma belikli, Koynunda çifte meme besleyen, Söyledikçe şirin dilleri ballanan, Göğsü çifte benli, Elma yanaklı, Uzun boylu, Çitte belikli, Dudu dilli, Kırmızı önlüklü, Turunç memeli, Çağırıp bergüzar veren, Siyah zülfünü mah yüzünde gezdiren, Suna gözlü, Kadife şalvarlı, Güvercin duruşlu, Entarisi Frenk renkli, Kaşın eğmiş, Elleri göğsünde, Göğsü ilikli, Kudretten sürmeli, Saçları topuğunu döven, Hüma bakışlı, Peynir dilli, Seherde suya giden, İnce bele cevahir kemer takan, Huriye benzeyen, Burnu hırızmalı, Ayağı halhallı, Topuğu benli, İnce bele kol isteyen, Ceylan bakışlı, Al yanağı bal gibi, Misk gibi kokan, İnim inim ağlayan, Kalem kaşlı bir güzel gördünüz mü?
    Elbette gördünüz, hem de kaç kez. Belki de o güzel size göz süzdü, gerdan da kırdı ama Karacaoğlan okumadıysanız siz onu hiç fark etmediniz.
    Sevgiliyi bu ve bunun gibi, daha yüzlerce eşsiz betimlemelerle anlatan ozan dere, ırmak, pınar, ova, yayla, gül, lale, nergiz, sümbül, zambak, bülbül, turna, hüma kuşu, ceren, at gibi, doğadaki tüm canlı ve bitkileri de sevgiliden ayrı tutmaz, onları da sevgiliyi övdüğü kadar över.
    Yücesinde sığınlar gezen, Ah ettikçe dumanı tüten, Derin göllerinde bahriler yüzen, Mor sümbüllü, Pınarları çağlayan, Çimeni güllere karışmış, Başında dudu kumru öten, Lale sümbül biten, Başı karlı, Lalesi yetişmiş, Sümbülü taze, Kuzular meleşince gidilen, Engininde şahin süzülen, Kocaman ardıçlı, Soğuk pınarlı, Başında kaval çalınan, Garbi esince buzu eriyen, Başında can otu biten, Yücesinde koç yiğitler gezinen, Seyfisi top olmuş, Yükseği kartal yuvalı, Yel vurunca karları eriyen, Kuzu meleşen, Karları erimeyen, Kışın azgın yüzlü, Başında kurtlar uluyan, Türlü libas giyinen, Yükseğine çıkılmayan, Üstü boz topraklı, Kaplan meşeli, Toprağına taşına altın yağan, Menevşesi gülü kokan, Biri bin olan, Kışın yolu kapanan, Başı pare pare dumanlı, Cennete benzeyen, Kaplan gezen, Ceren meleşen, Kamalaklı, Karaardıçlı dağlar gördünüz mü?
    Tabi ki gördünüz ama ne var o dağların yücesinde hiç merak etmediğinizden, muhtemelen önünden geçip gittiniz.
    Oysa Karacaoğlan okusaydınız başında kartallar süzülen o dağları elbette merak eder, gider görürdünüz.
    Annaç, Asrık, Aşkar, Babal, Balaban, Bahri, Baz, Libas, Bedir, Belik, Bergüzar, Bor, Boymul, Cığ, Cırnak, Cüda, Cündi, Çarh, Çeşm, Dağlamak, Davlumbaz, Devre, Didar, Domur, Dulda, Dür, Edik, Eğin, Eğmel, Eke, Emmi, Kayıl, Kavil, Keleş, Kelli, Kemha, Kerem, Kıcı, Kıvı, Kirmen, Kib ü Kar, Koçmak, Kulunç, Konalga, Kor, Koyak, Köşek, Göynük, Kutnu, Küffar, Leb, Libas, Mağrip, Mah, Mahana, Mahfi, Mail olmak, Manca, Maral, Maşrık, Maya, Meles, Melil, Menend, Mestane, Meyil, Mihman, Miri, Mizan, Muhannes, Mürde, Nâçar, Nâgehan, Name, Nar, Nas, Naşi, Nazar, Nevcivan, Nikap, Niyaz, Oflaz, Ola, Onmak, Onulmaz, Örd, Örek, Öşek, Özge, Penah, Perçem, Peyke, Pervane, Pervaz, Pohur, Pısmak, Pus, Pusarmak, Pür, Püren, Rasaf, Rayıha, Reyhan, Revan, ,Rüsvay, Sak, Sağrı, Sal, Salak, Sandal, Savran, Savat, Savay, Savsala, Saya, Senk, Sehil, Sıdk, Sufat, Sığın, Sıktırma, Seyfi, Sin, Siyeç, Sokunmak, Soyka, Suna, Söbe, Süllem, Şahbaz, Şakird, Şar, Şavk, Şekva, Şem, Şems, Şeyda, Şıvga, Şelek, Şitil, Şol, Şor, Taam, Tamu, Tatar, Tavk, Taylak, Tehne, Temren, Tezmek, Tımar, Toklu, Tor, Toy, Tuman, Turaç, Turalamak, Tülek, Tülümaya, Uğrun Uğrun, Uluk, Urd, Urum, Üryan Us, Uz, Ün, Üsküf, Üzülmek, Vala, Vuslat, Yad, Yağlık, Yalaz, Yele, Yalaf, Yanal, Yaşın, Yad, Yavıklamak, Yeğin, Yekte, Yelgin, Yemeni, Yerinmek, Yıkmak, Yıkışmak, Yitik, Yolak, Yoz, Yüğrük-Yörük, Yuka, Yumuşlu, Yunaklık, Yuvalamak, Zağlı, Zâr, Zeban, Zemheri, Zerbap, Zıbın, Zehgir, Zibil, Zulâl, Zülüf.
    Ya bu kelimeler ile aşinalığınız nasıl?
    Belki siz biliyorsunuz fakat siz Karacaoğlan okumazsanız, bunları çocuklarınıza kim öğretecek?
    Şayet bir gün Karacaoğlan okumaya karar verirseniz, derleyicisinin kim olduğu da çok önemli.
    Zira Karacaoğlan’ın şiirleri ile hiç ilgisi olmayan o kadar çok Karacaoğlan derlemesi var ki.
    Bunlardan birini alır okursanız, okuduğunuza pişman olur Karacaoğlan şiirlerini sevemezsiniz.
    Cahit Öztelli, Mustafa Necati Karaer ve Dr. Müjgân Cumbur’un derlediği Karacaoğlan derlemelerinin en iyilerindendir fakat bunlardan da iyisini bilen varsa beni de bilgilendirirlerse çok sevinirim.
    Bilmem katılır mısınız ama şiiri sevmeyen insan, tabiat ve doğayı da yeteri kadar sevemez gibi gelir bana.
    İyi Okumalar.
  • Ah çocukluğum...
    Büyüklerin "otur oturduğun yerde, kurt mu var bir yerlerinde" dediği çocukluğumuz... Ne güzel, ne özeldi o günler. Sanki hayatın keşmekeşine ayak uydurmak için provaydı koşturmacalarımız, atlayışlarımız, düşüşlerimiz... Her sokakta, parkta, kaldırımda, merdiven basamaklarında bıraktığımız izler de olmasa neyle avuturduk büyümüş olmanın hüznünü.
    Masumdu körebe geçmiş zamanlarda. Sonradan değdi iğrenç, kirli eller ruhumuza. Bağlayıp gözümüzü kararttılar önümüzü, oyun oynadığımıza inandırıldık, birilerinin anlık galibiyetlerine heba edildik üstelik. Sarılmak için aradığımız bedenler ebeledi hayatımızı. Boşluğunda kaldık üstümüze oynanan oyunların, "akşam oldu eve gel" diye çağıran anne sesi olmadan.
    Saklambaç taşıdık evlerimize. Oda oda herkes farklı bir köşede... Bilinçli gizlenmeler yok. Herkes ortada ama kimse birbirini görmüyor. Sayı niyetine yılları sayarken "sen kurtsun, çık" da diyemiyoruz kimseye.
    Hiçliğimizi siper ettik, sevgiyi arıyoruz her birimiz, yummaktan kamaşmış gözlerimizle.” Önüm, arkam, sağım, solum sobe" diye tekerlemek aklımıza gelmiyor ama görsek hep birlikte bağıracağız "GÖRDÜM ÇIK MUTLULUK, SOBE diye.” Bizimki de bir umut işte. Belki mutluluk da saklanmıştır bakıp da göremediğimiz bir köşeye.
    Sonra atlardık, ayaklarımıza doladığımız iplerin üstünden.
    Üstelik mutluluk çığlıklarıyla, kan ter içinde kalsak da yılmadan. Sıranın bize gelmesini beklerken heyecanla sayardık dakikaları alkışlardık en çok atlayanı, yüreğimizi karartmadan, gönülden mutlu olarak.
    Büyüdük... Oynarken mutlu olduğumuz ipleri geçirecek boyunun listeliyoruz şimdilerde. Kötülük alt etti geçmişi. Kimse “sökün darağaçlarını, atlamak için kullanacağız urganları" demior. Tabureleri tekmelemek için sıraya girmiş insanların mutsuzluğu öldürdü oyunları. Dur demedik, ruhumuzla düğümledik ipini çektiğimiz insanların kursağını.
    Ve evcilik... Kız, erkek, herkesin bir arada oynayarak hayalindeki geleceğini tattığı efsane oyun. Miş gibi yapıyorduk ya hani; dokunmuş gibi, bakkalmış gibi, hemşireymiş gibi, pilotmuş gibi, hastaymış gibi, anneymiş gibi, babaymış gibi, çocukmuş gibi... Saf iyilikle birleşirdi eller, kurulurdu aileler. Annelerimizin topuklu ayakkabılarını çalarak, kendinden büyük adımlar atmaya çalışırdık .Düşe kalka, kira döke yürümeye çalışırken, alay etmeden saçılırdı kahkahalar. Küçük çocuklar büyük mutluluklar inşa ederdi dünyaya, çınlardı kâinat güzelliklerin kanat çırpışında. Kapı önlerinde serilen küçük paspaslarda bıraktık mutlu coğrafyaları.
    Şimdi her şeye sahip hiç kimseleriz her birimiz. Oynadığımız oyunların kazananı yok. Hâlbuki şöyle bir geriye baksak, aralasak usulca çocukluğumuzun kapısını, kırılan topuklarla da zıplayabileceğimizi göreceğiz gökyüzüne. Biraz küçülmek gerek, azat etmek içimizdeki çocukları, teslim etmek ellerine en sevdiğimiz oyuncakları. Sonrası mı? Gerisini onlar halleder sanki...
  • Herkes mi ölmüştü; çocukluğum, annem, babam, o çok sev-
    diğim tütün bakışlı ağabeyim? Kedim, sessizliğime hüzün
    katan mınltılanyla gitmişti demek. Mahalledeki önüm arkam
    sağım solum sobe diyen arkadaşlanm bulunamamıştı sak-
    landıklan yerde. Nafile arayışlarla kırpıyordu gözlerini şehir
    bir bir ve kimsenin aklına gelmiyordu belki de elma dersem
    çık demek. Kimse kimi kaybettiğinin farkında değildi, kim
    kimi bulacaktı? Asıl ölüm, bir diğerinin içinde kaybolmak
    mıydı?
  • Çocukluğum şehri
    Büyümedim bak
    Sokaklarında
    Sek sek oynuyorum
    Köşe kapmaca
    Yakar top
    Sonra saklambaç
    Mızıkçılık yok
    Ben olacağım "ebe"
    Bulamasam da çocukluğumu
    Yine de "SOBE"
    Hasan Savaş
    Sayfa 25 - Kora Yayın. Şairin ilk kitabı.