• Son yapılan araştırmalar ölümcül hastalıkların çoğunun sevgisizlikten kaynaklandığını gösteriyor. Sevgi, bazen ölüme bile dur diyebiliyor demek ki...
    Gülseren Budayıcıoğlu
    Sayfa 18 - Doğan Kitap
  • 72 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10 puan
    Taşradan ayrılıp Viyana’ya tıp fakültesi için taşınan, henüz 18 yaşındaki olan ciddi öz güven problemi yaşayan Bertold Berger'in, Viyanada başından geçeleri anlatmaktadır.

    Yaşlı bir kadının kiraladığı bir dairede oda tutan Berger, burada hukuk okuyan Schramek ile tanışmaktadır. Gittikçe Schramek'le aralarında bir bağ oluştuğunu hisseden Berger aynı zamanda Schramek'in kız arkadaşı olan Karla ile yakınlaşmaktadır.

    Kızıl hastalığına kapılan, Bergerin kız kardeşini anımsatan, 13 yaşındaki ev sahibinin kızına bakmayı kendine görev bilen Berger, aynı zamanda Doktorun “Bir çocuk hastalığı olan kızıl, büyükler için ölümcül olarak sonuçlanmaktadır” dediğini duymuştur.

    Viyana'ya gelirken günlük tutmayı planlayan Berger, defterin boş olduğunu farkeder ve ilk cümlesi olan “Incipipvitanuova” (Yeni bir hayat başlangıcı) yazarken, elinden bir türlü geçmeyen kızıllık dikkatini çeker. Ev sahibesinin hasta kızından kendisine kızıl hastalığının bulaştığını farkeder.

    Hastalıktan dolayı yataklara düşen Berger, ateşler içerisinde yanıyordu. Başucunda kız kardeşi, Karla ve Schramek çaresizce iyileşmesini beklemektedir. Bu süre zarfında ise dışarıda, soluksuz akıp giden yaşamın sesi geliyordu.
  • 448 syf.
    ·7 günde·Beğendi·7/10 puan
    Kolera Günlerinde Aşk (El amor en los tiempos del cóler), Nobel Edebiyat ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez'in 1985 yılında yayımlanan romanıdır. Terk edilmiş bir sevgilinin, gençlik yıllarından başlayarak yaşlılığına dek süren yarım yüzyıllık saplantısının öyküsüdür; aşk-kolera metaforu üzerine kurulu bir öyküdür. Bulaşıcı ve ölümcül bir hastalık olan kolera ile benzeştirilen bir tutkunun öyküsü. Florentino Ariza, henüz 13 yaşındaki Fermina Daza’yı gördüğü andan itibaren içine düşen aşk ateşiyle ona yazdığı ilk mektubun yanıtını beklerken tıpkı bir kolera hastasının belirtilerini gösterir.
    Olay örgüsü koleranın ortalığı kasıp kavurduğu, toplu ölümlere yol açtığı bir dönemde Karayip kıyısı boyunca uzanan bir körfez şehrinde geçmektedir; lağım sularının açıkta geçtiği, bu nedenle her an kolera ve diğer bulaşıcı hastalıkların pusuda beklediği eski bir kenttir burası. İç savaşların sürüp gittiği, sürekli hükümet değişikliklerinin olduğu, barış yüzü görmemiş şanssız bir yer.
    Gabriel Garcia Marquez'in büyülü gerçeklik tarzıyla yazdığı roman, toplumun içinde bulunduğu acı gerçekler sınırsız hayal gücü ile harmanlanarak gözler önüne serilmiştir.
    Takıntı boyutundaki bir aşk öyküsünün fonunda Karayip kıyılarını, vahşi hayvanları, insanların sosyal yaşamlarını, geleneklerini, yoksulluğu, hastalıkları ve bölgede yaşanan siyasi çalkantıları aktarmaktadır.
    Yazar, varsıl küçük azınlıkların, yoksul büyük kitleleri acımasızca sömürdüğü, hastalığın kol gezdiği, ölüm kokan yazgılarını anlatırken ince bir mizahla işler.
    #spoiler
    19. Yüzyılın son yıllarında küçük ve yoksul bir kente, evlilik dışı ilişkiden doğduğu için babası tarafından desteklenmeyen ve annesiyle birlikte yaşayan gösterişsiz, silik bir delikanlı Florentino Ariza, bir gün çalıştığı daireden telgraf götürmek için gittiği evde, evin 13 yaşındaki kızı Fermina Daza ile karşılaşır ve onu asla unutamaz. Önceleri karşılıklı hisler beslerler ama kızın babası ilişkiyi desteklemez ama ayrılıkları Fermina Daza'nın delikanlıyı silik bir gölge gibi bulmasıyla yaşanır. Genç kız varlıklı bir doktorla evlenir, Florentino Ariza ise, Fermina'yı unutmak için sürekli, bekar, dul, genç, yaşlı, yoksul, zengin fark etmez, 600 aşk serüveni yaşar. En son yaşadığı ilişkiyse, kendisine emanet edilen ve velisi olması istenilen 14 yaşındaki bir akrabasıdır. Aradaki 60 yaşlık farkı önemli görmez. Yaşadığı tüm ilişkilerini kaydederek 25 tane defter doldurur. Bir taraftan da Fermina Daza'yı elde etmenin tek yolu olan servet için çalışıp çabalar ve kazanır.
    Fermina Daza'nın eşinin ölümünü fırsat bilerek ona aşkını yeniden ilan eder, yaşlı kadın ilk başlarda reddeder ama Florentino Ariza'nın vazgeçmez. Fermina Daza yalnızlıktan sıkıldığı için ve Florentino Ariza'nın sahibi olduğu gemide uzun bir yolculuğa çıkmaya ikna olur. Önceleri mesafeli olan duruşu zamanla yumuşar ve kaldıkları yerden devam etmeye karar verirler. Fermina Daza 72, Florentino Ariza 76 yaşında hem fiziksel hem dugusal olarak ilişkilerini yaşamaya başlarlar.
  • 544 syf.
    ·17 günde·10/10 puan
    Yine savaş, yine yok oluşlar, yine açlık-sefillik, yine zulüm....
    En son Erik Ağacı( Ellen Marie Wiseman)'nda bu kadar çok etkilendiğimi hatırladım. Uzunca bir süre , savaş kitabı okumak istediğimi sanmıyorum. Çünkü etkisi uzun sürüyor. Ben kitabını okumaya dayanamazken, çok uzak değil 1940 'lı yıllarda dünyada , adına 2.Dünya Savaşı denilen böyle bir dehşet yaşandı maalesef. Yeryüzünde bilindik en ölümcül savaştı ve asıl can acıtıcı kısmı da askerden çok sivilin öldürülmesiydi . Dünyadaki bir çok ülkenin dahil olduğu bu savaşın asla kazananı olamadı . Her millet, savaşın acısını dibine kadar yaşadı.
    Konu 2.dünya savaşı olunca, binlerce kitaba konu çıkarmak da yazarlar için kaçınılmaz oluyor tabi.
    Bülbül'e gelecek olursak; savaşın sivil-askeri her yanını , tüm detaylarıyla aktarmış bir kitap olduğu için tüm övgüleri hakettiğini düşünüyorum.
    Fransa'nın Naziler tarafından işgali ile başlar herşey. Yahudilere yapılan zulümler yine tüyler ürpertici. Fransız iki kız kardeş olan Viann ve İsabelle , farklı iki karakter. İsabelle isyankar ve bir o kadar da cesur. Fransız direnişine sahada destek veren , "bülbül" kod adlı sivil direnişçi. Viann ise , ahhh Viann... anaç ruhlu Viann, sevdikleri için evinde direnir, her şeyi yaşar ama sabreder.
    Beni en çok etkileyen , gözümü yaşlandıran, uykumu kaçıran ise ; Çocukların savaşla mücadelesinin olduğu bölümlerdi ki, bu kitapta buna sıkça rastlayacaksınız.
  • Sevgi ise her derdin dermanıdır. Son yapılan araştırmalar ölümcül hastalıkların çoğunun sevgisizlikten kaynaklandığını gösteriyorum.
  • 105 syf.
    ·10/10 puan
    Perihan yaşamaktan, hayatın içindeki her şeyden zevk alan cıvıl cıvıl bir kız. Kıskanmayı-kıskanılmayı, birine tamamıyla bağlanmayı sevmeyen; hiçbir erkeği bir diğerine değişmeyen...

    Bir gün Bostancı'dan trene bindiğinde eski sevgilisi (ona göre sevgililik saçmalık, tabii ki sadece arkadaş) Sedat'ı görecekti. Ama o da ne? Sedat o kadar üzgündü ki... O tanıdığı Sedat gitmiş, yerine bambaşka bir adam gelmişti. Perihan ona bu hâlinin sebebini sorduğunda aldığı cevap, onu dehşete düşürmeye yetecekti.

    Sedat'ın eşi Melahat'ın beyninde tümör vardı ve kurtuluşu yoktu. Ve yıllar önce Sedat ile Melahat birbirine bir söz vermişti, eğer birinden biri bir gün ölümcül bir hastalığa tutulursa beraber öleceklerdi. İşte şimdi zamanı gelmişti. Bir gece o, eşi ve oğlu intihar edeceklerdi.

    Perihan buna engel olmalıydı. Üstelik kimseye his beslemeyen Perihan'a da bir haller olmaya başlamıştı. Öyle ki Sedat yoksa, sanki onun için de hayat yok olacaktı.

    Sizce Perihan Sedat'ı yaşatmayı başaracak mıydı? Yoksa kendini bir felakete mi sürükleyecekti?
  • Kabil'de kız doğmakla Oslo'da kız doğmak aynı anlamı taşımıyor, kadınlık aynı biçimde yaşanmıyor, ne de kimliğin başka hiçbir öğesi...