• yaşadık biz de,
    yıkandık sularında,
    savrulduk bahçelerinde
    bu alçakça yağmadan hemen önce
    sana benzeyen bir düşünce
    gibi geçen zamanın sesini duyuyor musun?
  • Karşı tarafı itham ediyoruz, karşı tarafa baştan bir tavır koyuyoruz, etiketliyoruz ama biz neredeyiz? Ne durumdayız? Biz bu toplumda Muhammedü'l-Emin imajı oluşturduk mu? Ne kadar gittik, kime anlattık, İslâm'ı kendi şahsımızda ne kadar yaşadık? Efendimiz (s.a.v)'in o toplumda oluşturduğu güvenin ne kadarını biz bu toplumda oluşturabildik? Bu toplumla çatışmaya dayalı bir ilişki kurmadan önce diyaloğa, tebliğe dayalı bir ilişki kurmamız gerekmiyor mu?
    Ebubekir Sifil
    Sayfa 39 - Rıhle kitap
  • OKUYUN SoNRA PAYLAŞIRSINIZ GERÇEK BUDUR. Okuyun Okuduktan Sonra Zaten Paylaşıp Başkalarınında Okumasına Vesile Olacaksınız ..!!!
    Bir genç babasına sordu:
    “Siz daha önce nasıl yaşadınız?
    Teknolojiye erişim yok
    Uçak yok
    İnternet yok
    Bilgisayar yok
    Gösteri yok
    TV yok
    Klima yok
    Araba yok
    Cep telefonu yok”...
    Baba cevap verdi;
    "Sizin neslin bugün yaşadığı gibi değil, aslını yaşadık"
    “Dua yok
    Şefkat yok
    Onur yok
    Saygı yok
    Karakter yok
    Utanç yok
    Alçakgönüllülük yok
    Zaman planlaması yok
    Spor yok
    Okuma yok”...
    Biz, 1940-1980 arasında doğan insanlar tanrının sevgili kullarıyız...
    Hayatımız gerçek bir kanıtdır;
    💗 Oynarken ve bisiklete binerken, asla kask takmadık.
    💗 Okuldan sonra akşama kadar sokakta oynardık. Hiç televizyon izlemezdik.
    💗 İnternet arkadaşlarıyla değil gerçek arkadaşlarla oynardık..
    💗 Susadığımız zaman,şişelenmiş su değil, musluk suyu içerdik.
    💗 Aynı bardağı dört arkadaşla paylaştığımız halde hastalanmazdık.
    💗 Her gün çok pilav yediğimiz halde hiçbir zaman kilo almadık.
    💗 Çıplak ayakla dolaşırdık ama ayaklarımıza bir şey olmazdı.
    💗 Annemiz ve babamız bizi sağlıklı tutmak için hiçbir zaman ek gıda takviyeleri, vitaminler vermezlerdi.
    💗 Kendi oyuncaklarımızı kendimiz yaratır ve onlarla oynardık.
    💗 Ailemiz zengin değildi. Bize mal mülk değil, sevgi verdiler.
    💗 Cep telefonlarımız, DVD'lerimiz, oyun istasyonumuz, XBox'ımız, video oyunlarımız, kişisel bilgisayarlarımız, internet sohbetimiz olmadı - ama bizim gerçek arkadaşlarımız vardı.
    💗 Arkadaşımızın evini davet olmadan istediğimizde ziyaret eder ve onlarla birlikte eğlenerek yemek yerdik.
    💗 Senin dünyandan çok farklı olarak bütün akrabalarla iç içe yaşar, aramızda sıkı bağlar olurdu.
    💗 Çektiğimiz fotoğraflar siyah beyazdı ama renkli anılarla dolu idi.
    💗 Biz kendine has, anlayışlı bir nesiliz, çünkü biz ebeveynlerinin söylediğini dinleyen son nesiliz.
    Ayrıca, çocuklarını dinleyen ve dikkate alan ilk nesiliz.
    Ve sizler yaşındayken asla var olmayan bir teknolojiyi nasıl kullanacağınız konusunda size yardımcı olabilecek kadar zeki olan da biziz !!!
    SINIRLI sayıda üretildik... Bu yüzden;
    Bizden keyf alın,
    Bizden öğrenin,
    Hazine biziz,
    Dünyadan yok olmadan önce ...
    Her şeyi ve herkesi sevin..
    💗Sevgiyle kalın...
  • 96 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    Mustafa Güçlü’nün İzan yayınlarından çıkan beşinci şiir kitabı “Sizden Önce Geçtim” geçtiğimiz aylarda okuyucusuyla buluştu. Güçlü’nün bu kitapla birlikte şiir evrenindeki poetik yolculuğunu, bu yolculuğa yaratıcı kıvrımlarını veren devrimci şiirin estetik izdüşümlerini ve günümüzde sermaye tarafından desteklenen postmodernist şiirin yüzeyselliği karşısında giderek ivme kazanan kolektivist devrimci şiiri konuştuk.

    Söyleşi: Berivan Kaya

    “Gerçekliğin yeniden inşasını önceleyen bir şiir hareketi devrimci estetiğin de habercisidir”

    Berivan KAYA: Genel bir soruyla başlamak istiyorum. “Sizden Önce Geçtim” şiir evrenine kattığın seçme şiirlerle birlikte beşinci kitabın. Şiir yolculuğun açısından “Asi Yakılsın Dağlara”nın yayımlandığı 1992’den bu yana, şiir evrenin; poetik anlayış, estetik ve üslup yönünden nasıl bir değişim geçirdi sence?

    Mustafa GÜÇLÜ: İlk kitabımdaki şiirler, üniversite gençliğinin 1980 sonrası ilk mücadele kıpırtılarının başladığı yılların sert mücadele pratiğinden damıtılmış dizeleri içeriyor. O şiirler fazlasıyla ajitatif ve imgesel içeriğiyle toplumcu şiirin direngen damarına yaslanıyor. Bireyselden toplumsala bir kolektivizm ve güzel dünya aranışıyla inşa edilmiş iliklerine kadar yaşanmış, bedeli ödenmiş şiirler. Sonraki kitaplarımda yine aynı menzile akan şiirlerde daha yoğun anlatım için imgesel ve biçemsel denemelerle şiirimi diyalektik bir şekilde geliştirmeye çalıştım. Tabii ki ilk kitaplar şairlerin şiir serüveninde oldukça önemlidir, şairin bundan sonra yürüyeceği yolun, soluklanacağı durakların ilk işaretidir. Fakat şairler zamanın yaşanmışlıklarıyla daha da çok katmanlı ve boyutlu şiirin yolunu hep ararlar. Ben hala o şiirin peşinde dolanan biriyim, vardığım ya da duracağım bir durak yok henüz.

    BK: Şiirlerini üç bölüme giydirmişsin. İlk bölümde daha içeriden, dip sesin rengini, ahlarını ve kıvrımlarını yansıtan, dokunaklı bir dış dünya eleştirisi ve aşka bakış var. İkinci bölüm toplumsal temalara odaklanırken üçüncü bölümde ağıt tadında uzun ve betimleyici dizeler koyulaşıyor. İmgeler yer yer izlenimci bir tuval canlılığıyla sergilenmiş ve genelde ikili dizelerle yol almış. Şiirlerinde izlek bütünlüğü olduğu halde ikili dize kullanma tercihinin nedenlerini sormak isterim.

    MG: Beyit, Divan şiirinde kullanılan bir nazım birimidir. Divancılar parça güzelliği bağlamında her beyiti kendi içinde bir bütün olarak düşünmüşlerdir. Beyitlerin yerlerini (matla ve makta beyiti dışında)değiştirmen pek öyle anlam kaymalarına sebep olmaz. Ben burada şiirin geneline yayılan izleği lirik ve akıcı şekilde yansıtabilmek için şiirimin iç ritmi olarak kendiliğinden doğaçlama olarak yakaladım bu biçemi. Yukarıda bahsettiğim gibi beyit temelli olmakla birlikte şiirin akışkanlığı içinde kısa dizelerle birbirlerinin anlam ve sessel bağıntılarını kurgulayarak şiiri kurmaya çalıştım. Bununla da dizeler arasındaki ses ve akış uyumunu sağladığıma inanıyorum. Bir akademisyen arkadaşım: “Hocam bu müzik gibi bir şey.” demişti kitabı okuyunca. Benim yapmak istediğim sözcüklerin ses ve anlam değerlerini imge ve çağrışım gücüyle birlikte bir potada eritmekti. Sizin de bahsettiğiniz gibi şiirlerde bu ülkenin cinneti ve sevinci bir arada yer alıyor. Derin acıları ve sevinçleri birbirini tetikleyen ve destekleyen ritimleriyle aynı potada eriterek lirik bir akışla okuyucuyla buluşturmak istedim.

    BK: Derini bilen şiiri bilir diye düşünürüm. Senin devrimci şiir izdüşümüne bakarsak, kitaba adını veren şiirdeki “Sizden önce geçtim bu hizaları/korkacak karanlığım yok” “sizden önce biçtim bu elbiseyi/soyunacak çıplaklığım yok” dizeleri, içsel bir meydan okuma sesine sahip olmanın yanı sıra bir hakikat bilgisini ve tamlık halini de imliyor sanki. Karanlığımızı yendiğimiz ve tüm yükümüzü soyduğumuz özgürlük çağı, şairin aradığı ve uğrunda savaştığı mıdır sence?

    MG: Tamlık fazla bir iddia içeren tanımlama olur benim için. Soluklandığımız coğrafyada yaşanmamış, bizlere yaşatılmamış hiçbir acı kalmadı diye düşünüyorum. Bu bağlamda mücadelenin işaret fişeği olacak olan korkunun aşılmış olması gerektiğini düşünüyorum. Kuşatılmış, kıstırılmış kitlelerin bir çıkış sesi gibi olmasını istediğim için onlarla birlikte bu meydan okuma. Tekil anlam içinde çoğalmayı hedefleyen toplumsal dönüşümün bir bileşeni olarak yüreğimi bu bilince her şeyiyle koymak isterim. Ankara tren garındaki patlama biliyorsun yakın tarihimizde en büyük toplumsal kırılmalardan biri oldu. İzmir’den Ankara’ya gitmek için ben de listeye adımı yazdırmıştım. Ağır bir gribal enfeksiyon geçirince gidip gitmeme konusunda kararsız kaldım. O gün kendimi iyi hissetmeyince yürüyüşe gitmedim. Sonra sabah o durum, yani patlama yaşandı. İzmir’den giden grubun yakınlarında patlama oldu. Bir arkadaşımız döndüğünde işitme problemi yaşayınca birkaç gün sonra doktora gitmiş. Kulağından insan eti parçacıkları çıkmış, o et parçası oradan çekip alınınca arkadaş duyma yetisine tekrar kavuşmuştu. Düşünebiliyor musunuz, sizden birazcık daha ötelerde halay çekenlerden birinin canından kopan parçayla yaşamış arkadaşımız. Bunları yaşamış insanların size soruyorum bundan öte korkacak karanlığı olur mu?

    BK: İzlenimci, görsel yanı, rengi güçlü imgelerle çıkıyorsun karşımıza. İşte onlardan bir kaçı: “avucumda kesik diken/etime rüzgârlarla ayaz işleyen”; “obüsü ipeklere düşürüyor leylak”; “yağmur kuşunun karaltısı/ufuk çizgisini indirdiğinde”; “alnıma inmiş Toroslar dikine,/mor pürenleriyle ön balkonda”; “al diyorum kamışlardan/rüzgârın fısıldadığı paslı mızrağı” “Anladım gittiğini, boşluk sökülünce/gövdemden geçermiş maveraünnehir”. Bu görsel şölenin bir diğer nedeni de eğretilemelere, mecazlara, fiil ve fiilimsilerle katılan hareket sanıyorum. Toplumsal meselin tam da nesnel, bütüncül içerik olarak bükülerek yaratılması ve oluşan imgenin göndergesinde çoklu çağrışımlarla hissettirilmesi bu estetik gücü arttırıyor. Günümüz devrimci şiir cephesi, bu anahtarlarla ve diyalektik maddeci tarih yöntemiyle şiir evreninde ivme kazanıyor, atak yapıyor sanki. Ne dersin?

    MG: Seçme şiirleri saymazsak yeni anlamında “Sizden Önce Geçtim”i 12 yıl sonra yayımladım. Bu süreçte sürekli yazdım okudum ve toplumsal mücadelenin içerisinde üzerime düşenleri, alanlarda, barikatlarda kısacası emek mücadelesi içinde küçük büyük demeden yerine getirmeye çalıştım. Şiirimi toplumsal mücadelenin dinamiklerine yasladım, oradan feyz aldım, beslendim. Devrimci şiirin özellikle önünün kesildiği süreçleri yaşadık yaşıyoruz. Aslında bu dosya yıllar önce hazırdı. Sonradan eklediğim ve çıkardığım şiirler de oldu tabii. Sonra kitap yayımlanana kadar her sözcüğü hatta her sesi duyarak duyumsayarak dosyanın içinde oradan oraya çekiştirdim durdum diyebilirim. Bütün kapıların kapalı olduğu zamanda etrafımızdaki ablukayı dağıtacak, devrimci şiir adına bir çıkış olmasını düşündüm. Umarım bu sis bulutunu birlikte hareket ederek ortaklaşa dağıtmaya çalışacağız.

    BK: Şiirlerinde bireysel ve toplumsal izlek yer yer bir arada ivmeleniyor; aşk, özlem, arzu, yalnızlık durumları ve şehrin, yaşamın yükü içsel, diyalektik ilişkilerle ortak imgelere yansıyor. Örneğin “Yontu” şiirinde “özlemin kuşdili nükleer düğüm/derin oyuklarında dağınık şiir” ya da “Bahar Beğen Kendine” şiirinde; “İlk yağmurla yüzünde güz kırlangıcı/toparlayıp geliyorsun ya lekelerden”; “ öl diyorum o zaman, kuytuda sedef/bekle ki bitmesin kuş çalımı ihtilal” dizlerinde belirginleşiyor bu tespitim. Marksist öğretiden bildiğimiz bireysel olan toplumsal, toplumsal olan ise bireyseldir. Heidegger’den türeyerek gelmiş, İnsanı varlığa atılmış yalnız bir yaratık olarak gören postmodernist anlayış karşısında neler söylemek istersin?

    MG: Postmodernizmin insan algısı yanlış yerden biçimlenir. İnsanın kendini gerçekleştirmesine ve özgürleştirmesine hizmet etmez. İnsanının bütüncül tarihinden soyutlayarak sis bulutu içinde birbirine çarpmadan içe yaslanmasını ve dış zoru kabullenmesini sağlayan bir yaklaşım biçimi olarak çıkıyor karşımıza. Bizse insanı bireysel ve toplumsal bütünselliği içinde kavrayarak kolektivizmi postmodernist bireyciliğin karşısında konumlandırıyoruz. Bizi ahmaklaştıran algımızı dumura uğratan popülist anlayışın karşısına devrimci gerçekçi şiirle yeniden çıkacağız.

    BK: Şiirlerinde ağırlıklı bir tema olarak sınıf çatışması, sınıfsal sömürü ve yabancılaşmayı dert edinmişsin. Bu konuda şiirlerime yeterince taşımadığım için seni kıskandığımı itiraf edeceğim. Tam da burada, ‘Kasiyer’ şiirin üzerine odaklanalım istiyorum. Proleterliği, sanayinin dışında yığınsal hizmet perspektifine genişleten hakikat, hayatın var oluşuna derinlemesine bir çağrışım alanı açıyor. “Hayallerinin ölü barkodunu/okutuyor gün boyu, her saat/AVM’nin sismik boşluğunda/parmak uçları yaylım ateşi kül” dizelerinin canlı imgelerinde, insanın kendine türsel yabancılaşmasını okuyoruz. Aynı zamanda ‘şehrin yabanıl hevesi üstünde” dizesindeki eğretilemeyle kitlesel tüketimi hedonizmi ve emekçinin metası arasındaki paradoksal ilişkiyi birlikte hissedebiliyoruz. Şiirin ikinci bölümünde “buzdan öpüşleriyle vardiya/yanlışından sızan tomurcuk/ kulluk düzeni biçimsiz bıçak” dizeleri itirazı da beraberinde getiriyor. Bu tür toplumsal izlekleri imge ve anlam derinliğini bütününde şiirde yapılandırmak zordur. Ya devrimci romantizme ya da postmodernist anlamsızlığa saplanabiliyor şiir. Çoğunlukla ağlak bir betimlemenin yavan sesine bürünüyor. Sen bu noktada, hem burjuva illüzyonunun altındaki dirimsel gerçekliği hem çok katmanlı çağrışım yapılarını bir bütün olarak örgütleyebilmişsin. Bu konuda neler söylemek istersin?

    MG: Yazdığımız bu tür şiirler alışıldık bir retoriğe yaslanmadığı için önceleri pek ilgiyle karşılanmadı. Hatta biraz daha küçümsendi diyebilirim. Kapitalizmin kuşattığı ve tükettiği insanı, klasik proletarya bakış açısının dışında bütünselliği ve çeşitliliği içinde yakalamaya çalıştım. ‘‘Kasiyer” şiiriyle ilgili bir bilgi daha vereyim. Aslında önceleri bu şiiri koymak istemiyordum kitaba. Çünkü biraz ağır ve imgesel bir şiir olarak geldi bana ilk haliyle. Sonra üzerinde tekrar yoğunlaşınca biçim ve içerik bakımından istediğim seviyeye geldiğini gördüm. Motosikletli kuryeleri ele alan bir şiirim daha vardı kitapta buna karar verince onu çıkarmayı tercih ettim.

    Günlük hayatta marketlerde, alışveriş merkezlerinde birkaç cümleyle iletişim kurduğumuz bu insanların yaşadığı zorlukları, ağır yaşama koşullarını zaten biliyordum. Asgari ücretle çalışanların çoğu işsiz kalmış ve bu koşullara razı olmuş, hatta torpille o kasanın başına geçmişler. Şimdi pandemi döneminde yaşadıkları zorlukları ve sağlık açısından yaşadıkları problemleri bir de şimdi düşünün.

    BK: Bir başka sınıf izleği olan “Overlokçu Kadınlar” şiirinde kadınlık ve işçilik sorunsalı birinci ağızdan aktarılıyor. “Provasız biçtim serçe gömleğimi/ritmik törenlerin dip atölyesinde” “bodrum katında oval mağaranın/yanlışa öpülen yaprak begonyası/zaman tesirli, çalışma süresi azami/sismik boşluğunda kumaş tozuyla/solungaçlarıma biriken kaktüs jeli” “Provasız biçtim serçe gömleğimi/kansız bulutlar gönderdim ellerine” dizlerinde örneğin sahici bir yaşanmışlık var. Tekstil atölyelerinin ortamını görmüş biri olarak yeniden canlandırdım, yaşadım o gri soğukluğu, mağara boşluğunu; yorgunluk ve bitkinliğin yüz rengini. Şiir de roman gibi bir kurmaca olduğuna göre, toplumsal izlekleri birinci ağızdan yansıtırken sen bu sahiciliği nasıl yakalıyorsun?

    MG: Çalıştığım okulun yanında merdiven altı diye tabir edilen fason çalışan bir konfeksiyon atölyesi vardı. Ara ara mola verdiklerinde yollarımız kesişince ayaküstü kısa sohbetler ederdik işçilerle. Genellikle göçle bölgeye gelmiş Kürt emekçileri yoksul insanlardı bunlar. Hafta sonları da kız öğrencilerimiz bu atölyelerde düşük ücretle çalışırdı. Çoğunlukla yorgun ve uykusuz olur, başlarını koyar uyurlardı okul sırasına. İşte yaşama ait bu tür gözlemler bu şiirlere kaynaklık etti diyebilirim. Ayrıca İstanbul’da öğrenciyken işportacılık yaptığım yıllar da oldu Beyazıt Meydanı’nda. Çoğu zaman tekstil atölyelerine, defolu ürünleri satmak için girer çıkardım bu tozlu insansız ortamlara.

    BK: Kitabında güncele yazılmış şiirlerin var. Örneğin; Roboski’ye seslenen “Katır Yükü”, Davutpaşa’da havai fişek yangınında ölen işçilere adadığın “Havai Fişek Yankısı” Nuh Köklü’ye adanmış “Kapılarda Kartopu”; Berkin’e yazılmış “Karşılama”, Soma’ya adanmış “Acının Al Sancağı”; barış yürüyüşçüsüyken ülkemizde öldürülen Pippa Bacca’ya yazılmış ağıt şiirlerin gibi. Onun dışında Cizre’ye, Hasankeyf’e, Ortadoğu’ya uzanan yer yer mitolojik, antik imgeleri bugüne taşıyan ağır ağır, tane tane işlenmiş dizeler… 10 Ekim katliamına yazılmış “On Ekim Kargış”ndaki şu dizeler “devrilmiş sokak, ağzımda şarapneller/yakın asın suretimi devrim halayına” dizeleri ise yaşamdaki bir süreliğine yapılan kalleş kesintiyi, karanlık maddeyi yeniden yaşattı bana. Bugün modernist/postmodernist şiirin papağanları güncele şiir yazılmaz diyorlar. Hemen Nazım geliyor aklıma; o hep güncelden, çağından beslenmiş bir şairdi. Bu güçte bir şair daha yetişmedi sanırım bu topraklarda. Şair kendi ülkesinin, çağının dertleriyle, gerçekleriyle ilgilenmeyecekse Hölderlin’in o meşhur sorusunu tam da burada soralım: Şiir neye yarar?

    MG: Güncele şiir yazmayıp da kafalarımızı kuma mı gömeceğiz. Önemli olan güncelin nasıl estetize edildiğidir. Yoksa geçmişe ya da mezarlıklara şiir yazmamız gerekirdi, belki de öyle yapmamızı istiyor olabilirler!

    Şiirde güncel yaşanmışlıklara ait izlenimlerimin olması bize yaşatılan katmerli acıların bir dipnot olarak halkların tarihine iliştirmek arzumdan kaynaklanıyor. Buna bir çeşit tarihe şerh düşme de diyebiliriz. Şair yaşadığı çağın tanığıysa bunu en yakınından uzakta olana doğru giden bir silsileyle yol izler. Şiir acıları sağaltmayı yaşama sıkı sıkıya sarılarak umudu çoğaltmayı sağlar/sağlamalı bence. Yoksa bireysel aforizmaların bedensel patlamaların biçim bulduğu bir uğraş değildir şiir. Yukarıda yazdıklarınızın hepsi yakın tarihimizde yaşanan travmatik acı olaylardan yola çıkılarak yazılmış. Tamam, şiiri düz bir şekilde güncele boğmayalım ama yaşadığımız çağı ve zamanı da es geçmeyelim.

    BK: Günümüzün modernist/post geleneğinden gelen çevreler yetmişli seksenli kuşağın toplumcu şiirini slogancı sayarak, estetik/biçim yönünden zayıf olduğu yönünde eleştirdiler. Bu eleştiri temelsiz ve kuramsız olmasına rağmen hala ağızlara sakız ediliyor. Bu modernist akıma kapılan çokça şair aşk, yalnızlık, ölüm, özlem temalarına sıkışıp uzunca bir süre bunalım edebiyatı ürettiler; iki binlerden sonra ise, egemenler tarafından tarihin sonunun ilan edilmesiyle birlikte, postmodernist etkilerle şiir çevre, doğa, cinsellik, kadın, anti türcülük alanlarında sıkışarak eklektizme ve nihilizme kaydılar. Bu süreç dikkate alındığında hayatın çok yönlü, tarihsel ve diyalektik derin kavranışı ideolojik hamlelerle sığ bir estetiğe mi hapsedildi sence? Bu soruya çocuk işçileri konu aldığın “Bayram” şiirinde: “sanayi sokağı karanlık/karnaval çağrısı değil/lime lime üst baş yağ/şakağı güz saklambacı”; “kaçmış gelmiş düşten /teneke sobanın harına/nasıl da tutuşmuş elleri/bıraktığı çocuk sesinden” dizelerinin içinden cevap vermeni istesem ne derdin?

    MG: Biz ne yazsak zaten örgütlü olan sermaye kalemşorları eleştirecekler. Çünkü bu şiire, devrimci şiire bir alan açmak istemiyorlar ve kafalarındaki şablona göre bütün kapıları sıkı sıkıya kapatmayı yeğliyorlar. Slogancı şiir deyip hedef noktasına oturtmak elbette işin kolaycılığa ve toptancılığa varan bir tutum takınılmasıyla ilintili. Tıkanmış ve tükenmiş kapitalist sistemi postmodernizm gibi ön açıcı felsefi yaklaşımlarla ömrünü uzatmaya ayakta tutmaya çalışıyorlar. Yazmakta olduğumuz şiirin sınıfsal sorunları göz ardı etmeden bütünsel bir kavrayışla yazıldığını söylüyorum. Bu şiirler bireyselliğin aynasında bize dayatılan yok oluşu aşmak üzere yazılmıştır. Televizyon programlarında lüks araçlarla gezen plazalardaki ışıltılı yaşamı, aşkı, gerçek yaşam diye evine aç dönen işçiye yutturmaya çalışanların karşı estetiği elbette geçici bir yanılsama yaratacaktır toplumda. Biz, bize sunulmaya çalışılan şatafatlı kurgulanmış hayatların azınlığın sanatına değil Ermenek’te, Soma’da yeraltı dehlizlerinde ömürlerini tüketenlerin gerçekliğine yüzümüzü çeviriyoruz. Oradan dip sesten çıkacak yenidünyaya gözlerimi açmak istiyorum.

    BK: “Acının Al Sancağı” şiirin 2013’te Soma maden kazasında ölen işçilere adanmış. “gecikmiş isyanın ilk işaret fişeği/iğneyle kazılmış tüneği yokluğun” dizeleri dikkatimi çekti. Bugün Soma ve Ermenek işçileri hakları için haftalarca taşlar, betonlar üzerinde, çadırda direniş ve mücadele yürüterek epey yol kat ettiler. İğneyle kazılmış olan bu kez yokluk değil varlığa dönüştü. Şiirin zamanla organik ilişkisi konusunda ne diyeceksin; yalnızca yaşamın çelişkilerinden ve direnişten beslenen şiir mi canlı kalabilir, zamana direnebilir?

    MG: Daha önce de bahsettim, toplumsal kuşatılmışlığı madenciler çeşitli baskılara rağmen kırmaya çalışıyorlar. Şiir zamanın pratiği ile elbette kesişecek ve zamanın yansımasını ve izlerini bütün derinliğiyle dokularına sindirecek. Çağın yıpratıcılığına direnmek bence zamanın ruhunu yakalamak ve dayatılana karşı safını doğru yerde belirlemekle olur. Zamanın ruhunu tüm gerçekliği ile estetize edebilirsek geleceğe kalacak yeni sözler söylemişiz demektir.

    BK: Son olarak devrimci/toplumcu gerçekçi şiirin bugünkü soluğu ve gücü için ne söylemek istesin?

    MG: Bu konuda tek tek bir yerlere varamayacağımızı, bu bireysel çıkışlarımızı kolektif bir hale getirerek en kısa sürede ortak hareket etmenin gerekliliğini belirtmek isterim. Bu birlikteliği sadece şiir üzerinden değil genel bir sanat politikası inşası ve pratiği üzerinden sağlamak zorundayız.

    İşte “Devrimci Gerçekçilik” yaratılan bu değersizleştirme ortamında kendine bir yol açmaya, umudu çoğaltmaya, çabalayan gerçekliğin yeniden inşasını önceleyen bir sanat hareketi olarak yol almak istiyor. Bu anlamda gerçekliğin yeniden inşasını önceleyen bir şiir hareketi devrimci estetiğin de habercisidir.

    ***

    Mustafa Güçlü; 1965 yılında, Köyceğiz’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Köyceğiz’de, yüksek öğrenimini ise İstanbul’da tamamladı. Edebiyatla, özellikle de şiirle küçük yaşlarda ilgilenmeye başladı. Klasik Arkeoloji ile Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi alan Güçlü, edebiyat öğretmenliğinin yanı sıra tarihi coğrafya ve tarihsel çevre üzerine bilimsel çalışmalar yapmaktadır. Yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmıştır.

    Eserleri:

    Asi Yakılsın Dağlara (1992)

    Rüzgarına Yol Gösteren Martı (2005)

    Nereye Sığınsam Lacivert (2008)

    Ayrı Düşeriz (2010)

    Sizden Önce Geçtim (2020)
  • 528 syf.
    "Uzun uzun yıllar önce ormanın derinliklerinde küçük mavi yaratıkların yaşadığı gizli bir köy vardı, onlar kendilerine Şirinler derlerdi, çok iyiydiler ve sonra korkunç büyücü Gargamel vardı, o kötüydü," sözlerini çocukken ne çok duymuşuzdur. Nasıl ki Şirinler mazide kalan bir masal olduysa Sovyetler de başka bir masaldı; öyle bir masaldı ki, Avrupa'nın burun büküp aşağıladığı Doğu insanını uzaya taşıyan ilk insanlar kıldı ama öte taraftan tarihin gördüğü en büyük korku imparatorluklarından birini yarattı.

    Kitabın Sovyet Rusya dönemini yaşamış ve onların çocuklarıyla yapılan röportajların derlenmesinden oluşan değerli bir tarihsel kaynak olduğunu söyleyebilirim. Yazarı 2015 Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülen Svetlana Alekseyeviç. Akıllara, "tabii, komünizmi kötüleyen herkese ödül verirler, buna da vermişler," gibi düşünceler gelebilir. Açıkçası başlangıçta benimkine gelmişti. Ancak gerek İkinci El Zaman'ı gerekse Çernobil'e Dua'yı olurken bu önyargının yersiz olduğuna şahit oldum. Çünkü yazar bence gayet objektif davranmış. Bu sayede genel manada bir SSCB tablosu ortaya çıkıyor. Tabi ki, kitabın merkezinde 1991 senesinin, yani Sovyetlerin dağılmasının ve buna giden süreçte etkili olayların bulunduğunu belirteyim.

    Kitabı okurken çokça not aldım, bitirince de bu genel tablodan yola çıkarak Sovyetlerdeki komünizmin olumlu ve olumsuz yanlarını alt alta yazdım. Bunu buraya da aktarmak istiyorum:

    Olumlu yanları:
    ●Biz duygusunu ön plana aldığı için insanlardaki yardımlaşma duygusunu artırıyor. Sık sık yapılan röportajlarda gördüğümüz üzere, 'insanlar kendilerini değil başkalarını düşünürlerdi, güçsüzlere yardım edilirdi' gibi bu yönde sözlere tanık oluyoruz.
    ●Paranın hayatı belirleyici yönde önemli bir etkisi söz konusu değildi. Emekliler bile emekli maaşlarıyla rahatlıkla geçiniyorlardı. Başka bir ifadeyle, paraya endeksli olmayan yeni bir uygarlık denemesiydi.
    ●Kültür ve sanatın tabana yayılması sağlanıyordu. Öyle ki, birçok evde geniş kütüphaneler bulunur ve insanlar kitaplar üzerine sohbetler ederlerdi. Düzenli olarak tiyatroya, sinemaya giderlerdi.
    ●Geçmişte hep ezilmiş köylü ve işçi sınıfına fırsat verip, onları sistemin merkezi kılmış ve onlardan devletin üst kademelerine yükselecek insanlar yetiştirmiştir.
    ●Sovyet okullarında "insan insanın dostudur," temelinde eğitim verilirdi, bu sayede halklar arasında dostluğun yayılması sağlanmaya çalışıldı.
    ●"Büyük bir planın" önemli bir neferi olma inancı vererek insanların büyük bir sorumluluk bilinciyle kendilerinden fedakarlık ederek çalışmalarını sağlamış ve bunun neticesinde geri kalmış bir tarım toplumu olan Çarlık Rusya'sından uzaya ilk çıkan bir ülkeye dönüşmüşlerdir. Aynı zamanda bu inanç nedeniyle insanların aidiyet duygusu hat safhaya çıkmıştır. Öyle ki, 'komünizm zamanında kiliseye, İsa'ya ihtiyacımız yoktu' diyenler bulunuyordu.

    Olumsuz yanları:
    ●İnsanın önemli bir yönünü oluşturan bireyselliğini, ben duygusunu minimize indirerek ancak bir sürüye ait olunca hayatta kalabileceğine dogma düzeyinde inanan insanlar yetiştirilmişti.
    ●Belirlenen ideoloji bir dogma düzeyinde bir inanç kılınarak, mutlak gerçek bilinerek devleti ve toplumun her katmanına bunun dikta edildiği katı bir sistem kuruldu.
    ●Özgür düşüncenin gelişimine izin verilmedi.. Yapılan röportajlardan bu yönde sıklıkla pasajlar görürüz, aralarından en anlamlı olanı ise şuydu: "Bize kimse özgürlüğü öğretmemişti. Sadece özgürlük adına ölmeyi öğretmişlerdi."
    ●Dünyanın en büyük açık hava hapishanesi yaratıldı. Röportaj verenlerin tabiriyle "oda bitkileri"ydiler. Dışarıya kaçmak isteyen vuruldu, onlara zulmedildi. Kendi ideolojilerine en ufak karşı geleni sindirmek için günümüzde Çin'in Uygur Türklerine uyguladıkları gibi toplama kamplarına gönderdiler. Buralarda işkence gibi insanlık onurunu ayaklar altına alan uygulamalarla sistemlerine köleler yarattılar.
    ●Büyük bir korku imparatorluğu yaratıldı. Öyle ki, röportaj veren yaşlı bir kadın korkusundan yazara şunu demek zorunda hissediyor: "Size kendimi, hayatımı anlatıyorum, sorun olmuyordur değil mi? Hepimiz aynı yaşadık. Yeter ki bu konuşma yüzünden beni hapse atmasınlar. Hâlâ Sovyet iktidarı mı var yoksa tamamen yıkıldı mı?"
    ●Okullarda kapitalistleri canavar gibi gösterildi; zengin diye tanımlanan herkes hırsız diye zihinlere işlendi. Bunların sonucunda, biraz toprağı, iki üç ineği olan insanları bile düşman bilip onları, insanı insanlıktan çıkaracak şartları bünyesinde barındıran toplama kamplarına gönderdiler. Bu kampa giden bir trende görev yapmış eski bir asker verdiği röportajda şunları anlatmaktadır: "Bir vagonu açıyorum: Köşede yarı çıplak bir adam kemerle asmış kendini. Anne kollarında bir bebeği sallıyor, biraz daha büyük bir çocuk da yanında oturuyor. Elleriyle kendi bokunu yiyor, lapa gibi." ve başındaki komutanın bu kişiye söylediği ise şu bu durumda: "“Kapat!” diye bağırıyor bana komiser. “Bunlar kulak pislikleri! Yeni hayata layık değil bunlar!”
    ●Yargı sistemi anlaşıldığı kadarıyla oldukça keyfiydi, en azından kendilerine muhalif olanlara; çünkü en ufak muhalif söylemde, eylemde bulunan insanları 2 yıl, 6 yıl gibi oldukça uzun süreli hapislere yolladılar.
    ●Komşunun komşusunu, evladın babasını, babanın evladını hatta annenin bile evladını ihbar ettiği ve nihayetinde içten içe kimsenin kimseye güvenmediği, her an diken üstünde yaşayan bir toplum yaratıldı.
    ●Çok katı bir bürokratik sistem oluşturuldu, yozlaşmaya çok açık olan bu sistem nihayetinde yozlaştı. Hatta Çernobil faciasının arka planında bunun olduğu yorumları yapılır.
    ●Oldukça zalim, hoşgörüsüz bir diktatörlük oluşturuldu. Öyle ki, Ukrayna'nın bir yerini karşı geldikleri için cezalandırmak amacıyla aç bırakırlar ve sonucunda şunlar yaşanır: "İşyerinde Ukraynalı bir arkadaşım var, ninesinden duymuş... Onların köyünde annesi bir çocuğu baltayla kesmiş, pişirip diğerlerini beslemek için. Kendi çocuğunu... Bunların hepsi olmuş... Çocukları avludan çıkarmaya korkarlarmış. Kedi köpek gibi avlarlarmış çocukları. Bahçeyi kazıp solucan yemişler."
    ●Kültür ve sanat ancak ve ancak SSCB'nin belirlediği resmi ideolojik çizgide ürünler ortaya çıkarabilirdi aksi takdirde ağır cezalarla karşılaşılırdı. Buna birkaç örnek aktarmak istiyorum: "Rus edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan İzak Babel’in (1894-1940), kendini sosyalist bir devrimci olarak görmesi ve iç savaşta savaşmış olması, bir cezaevinde ensesinden kurşunlanarak infaz edilmesine, yine bir edebiyat dâhisi olan Andrey Platonov’un (1899-1951) kendisini devrime bağlı hissetmesi ve geçmişte bir Kızıl Ordu askeri olması, eserlerinin on yıllar boyunca yasaklanmasına ve unutulmuş bir halde ölüp gitmesine engel olmamıştır; eserleri ancak 1980’li yılların sonunda basılabilmiştir. Her ikisinin ve onlarla benzer kaderleri paylaşan edebiyatçıların tek hataları, “Sosyalist Gerçekçilik” akımına bağlı olmamaları ve Lenin ve Stalin dönemlerinin “gerçek”lerini yazmalarıdır ki, bu elbette parti için affedilmez bir hatadır. Bir edebiyatçı ve savaş muhabiri olan Vasili Grossman’ın da (1905-1964) zaman ve mekân olarak Sovyet Rusya’yla karşılaşması, diğer özgürlükçü edebiyatçılar gibi kötü bir karşılaşmadır. Onun da eserleri yasaklanmış, yok edilmiş ve en önemli eseri Yaşam ve Yazgı, ancak bir kopyasının yurtdışına kaçırılmasıyla kurtarılmış ve ilk kez 1980’de İsviçre’de basılmıştır. Vasili Grossman da, neredeyse hiçbir eserinin yayımlandığını göremeden umutsuzluk içinde ölmüştür." Bununla birlikte geçenlerde okuduğum bir yazının giriş cümlelerini şunlar oluşturuyordu: "Türk edebiyatının en önemli sorunlarından birinin toplumcu gerçekçilerin kendi dışındaki edebi yönelimleri edebiyat dışı sayması olduğunu söyleyebiliriz…" Sonuç olarak bir ideolojik aygıta indirgenmiş bir sanattan özgür düşüncenin filizlenmesini sağlayacak bir şey beklemek oldukça güçtür. Ayrıca bu şekilde bir sanatın sanat olması da oldukça tartışmalıdır.
    ●Dinlere karşı büyük bir hoşgörüsüzlük gösterilmiş adeta resmi devlet politikası olarak din karşıtlığı yürütülmüştür. İbadethaneler yıkılmış, helaya dönüştürülmüş, din adamları buralarda aşağılanmıştır.
    ●Bir yandan "Din halkın afyonu," derken diğer yandan farkında olmadan kendi dinlerini yaratmışlardır. Röportaj verenlerin sözlerinde sık sık bu yönde vurgulara denk geliyoruz: Marksizmi bir din haline getirdiklerini, Marx'ı putlaştırdıklarını, Lenin ve Stalin'in okullarda kendilerine neredeyse bir tanrı olarak gösterildiğini, Parti kimliğinin İncil'leri olduğunu, sürekli surette yüce komünizm idealine fanatizm düzeyinde duydukları bağlılıklarını belirtmeleri.
    ●3-5 yaşlarında çocuklar ailelerinden alınarak yurtlara verilerek birçok aile mağdur edildi.
    ●İdeolojik körlüğün sonucunda insanların dans etmesi bile burjuva alışkanlığı olarak görülüp bunun için yargılanmalar gerçekleştirildi.
    ●Mutlak eşitlik uğruna insanlar tektipleştirildi. Şu an Kuzey Kore'de gördüğümüz pek çok uygulamaya imza atıldı.
    ●Bir yandan uzaya ilk giden olurken öte yandan tuvalet kağıdı kuyruğunda bekleyen insanların bulunduğu bir garip ülke yaratıldı.

    Kitabı okurken birçok gözlemimin doğrulandığına şahit oldum. Bunların başında komünizmin bir din olduğu gözlemim geliyor. Ben, teorikte olandan bahsetmiyorum. Teorikte İslam, Hristiyanlık veya Musevilik'i bile farklı kategorilere ait gösterebilirsiniz zira. Uygulamalara bakarak "Gerçek komünizm bu değil," diyebilirsiniz ama bunu derken "Gerçek İslam, Hristiyanlık veya Musevilik bu değil," diyerek savunma yapan dindarlar gibi olarak farkında olmadan gözlemimi destekleyen bir tik daha atabilirsiniz. Sonuçta nasıl ki dininin cennet vaatleri uğruna her şeyi yapabilecek bir konuma gelebiliyorsa dindar bir insan, komünizmin vaatleri uğruna da dönemin SSCB bünyesindeki pek çok insan da benzer bir konuma gelmiş. Yine nasıl ki, günümüzde pek çok dindar insan, kitaptaki dini değil de zihinlerindeki kurguyu din diye bilip, yaşıyorlarsa komünizmi savunanlarda da bunu görüyorum.

    SSCB veya benzer bir sosyalist ülkedeki diktatörlük, komünist dünyaya geçiş için bir ara basamak denilebilir. Zira röportajlardaki insanların yaşadıkları onca zorluğa direnmelerinin arkasında bu inanç yatıyor. Lakin, ne zaman geleceği belirsiz bir hülya uğruna insanları katı, zalim bir diktatörlük altında yaşatmanın mantıklı olduğunu düşünmüyorum. Üstelik bunu bir ihraç ürünü haline getirip sözüm ona farklı halkları da özgürleştirmek amacıyla askeri operasyonlar yapmak ve işgal edilen ülkelerde de benzer diktatörlükler kurmak hiç de hoş görülecek işler değildir. Bunun, ABD'nin demokrasi getirmek amacıyla ülkeleri işgal etmesinden pek de bir farkı bulunmamaktadır. Diktatörlük diktatörlüktür. Bunun burjuvası, işçisi olmaz. Burjuva da diktatörlük yapsa işçi de diktatörlük yapsa sonucunda oldukça kötü şeyler yaşanması kuvvetle muhtemel ve tarih bunun örnekleriyle doludur. Sonra, kapitalizmin kötü birçok özelliğinin olması, komünizmi otomatik olarak iyi yapmaz ve uygulandığı ülkelerdeki olumsuzluklara gösterilecek karşıt argümanlar olarak kullanılıp buradan bir savunma devşirilemez.

    Size linç edilecek bir malzeme vereyim de bu tam kapanma döneminde canınız sıkılmasın. İşin şakası bir yana, düşüncelerimi ifade etmenin hazzı beni gayet mutlu ediyor. Bu oldukça önemli. Tarihteki veya günümüzdeki komünist yönetimleri -veya bunlara ne ad veriliyorsa artık- gördükçe zamanında Türkiye'nin komünizme karşıt politika belirlemesine "iyi ki" diyorum. Tabi, bunu yaparken temelden ABD'ye angaje olmayı ve bu sırada haksız yere hapse atılan, kendisine haksızlık edilen yazar, sanatçı ve bilimum kişinin yaşadıklarını doğru bulmadığımı, altını kalın kalın çizerek ifade etmek isterim. İlla birini seçmeden de bir yol tutsak şu an çok daha iyi bir konumda olabilirdik diye düşünüyorum. Öte yandan şu an konuşması da kolay, öyle işte. Unutmadan şunu da eklemek isterim: "Sen ne okudun ki, Marx, Lenin, Stalin vb hakkında ne biliyorsun, bir kere Kapital'i okudun mu," gibi şeyler söyleyerek gelebilirsiniz ancak ben ısrarla belirttiğim üzere teorikten değil fiiliyattan yola çıkarak fikirlerimi ifade ettim. Gözlemlerimde yanlış olan veya gelecekte yapacağım okumalar neticesinde değiştireceğim noktalar bulunabilir ancak otomatik olarak şunu, bunu okudun mu diyerek ve bu esnada sosyalist terminolojiden bol terimli cümlelerle gelmek de bana çok mantıklı gelmiyor.

    Son olarak kitaptan dikkatimi çeken birkaç sözü sizinle paylaşmak isterim:

    ●Tuvalet kağıdı için kuyruğa girdiğimiz bir büyük ülke vardı.
    ●Ekim Devrimi "entelektüellerin afyonu" olmuştu.
    ●Susan Sontag: Komünizm insani yüzü olan faşizmdir.
    ●Tam bir Sovyettim; parayı sevmek ayıptı, hayali sevmek lazımdı.
    ●Kötülük hipnotize edicidir.
    ●İnsanlar Stalin'i bir kez daha yüce diye anmaya başlayacak. Balta olduğu yerde duruyor. Balta sahibinden uzun yaşar çünkü.
    ●Stalin'i Stalin yapan kimdi?
    ●Büfeler belirdi, sonra süpermarketler, orada her şey vardı, tıpkı masallardaki ama alamazdık.
    ●Sosyalizm sadece toplama kampı değil, muhbirlik ve Demir Perde değil, adil, parlak bir dünya: herkesle paylaşmak, güçsüzlere acımak, merhamet etmek, altında kalanları ezmemek.
    ●Eğer kendimiz değişmeyeceksek hükümeti değiştirmenin manası ne?


    "... Gargamel: 'aaah şirinlerden nefret ediyorum, sizi yakalıycam elbet bi gün köyünüzü bulucam, o zaman, o zaman pişman olacaksınız' Bir gün ormana yolunuz düşerse etrafı dikkatlice dinleyin. belki Gargamel'in çığlıklarını duyabilirsiniz. ve iyi bir çocuk olursanız belki şirinleri bile görebilirsiniz."

    https://youtu.be/t-9uWbuJjBo


    Keyifli okumalar
  • 232 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Shirley Jackson sevdiğim bir yazar, daha önce Biz Hep Şatoda Yaşadık, Piyango ve Diğer Öyküler olmak üzere iki kitabını okudum.
    Özellikle öykülerinden sonra beklentim çok artmıştı Tepedeki Ev’den.
    Az çok da gizemli, lanetli evlerde geçen klasik korku filmlerinin oluşturduğu ön yargıya sahiptim.Shirley Jackson’ın gotik bir korku romanı olarak nitelendirilen Tepedeki Ev’i bana psikolojik tahlilleriyle de zengin geldi.
    Sinemaya defalarca uyarlanan Tepedeki Ev, Shirley Jackson’ın hikâyeleri kadar etkileyici olmasa da okuttu kendini.
  • 424 syf.
    ·3 günde·3/10 puan
    Sevemedim !
    Bu kadar net ve bu kadar olumsuz bir tutumla yazacağım ilk inceleme olacak sanırım.İpucu içerebilir

    Yazarın ilk romanı olan eser, iç içe geçmiş pek çok hikaye barındırıyor. Ana karakterimiz Süreyya ve onu küçücükken terk eden annesi iki farklı anlatıcı olarak karşımıza çıkıyor romanda. Sırasıyla sözü bir Süreyya alıyor bir annesi. Evet,anlatıcı değişikliği alışkın olduğumuz bir teknik ama bu eserde tam yerini bulamamış ve iğreti durmuş. Eserin başında annesi , yıllar önce terk ettiği Süreyya’yı aradı, eş zamanlı olarak Süreyya nın ağzından koca bir hayat öyküsü dinledik,onunla yaşadık ama romanın sonunda telefonun ucundaki annesi ancak sadede gelebildi.Hem annenin, hem Süreyya’nın hem de kitapta Süreyya’nın yazdığına tanıklık ettiğimiz romanların kahramanlarının öyküleri bana çok çok klişe geldi. Klişeden daha kötü bir şey varsa o da orijinal ya da marjinal kostümü giydirilmeye çalışılmış klişedir.Kitapta da tam bu var maalesef.

    Süreyya bir “tutunamayan” olarak çizilmeye çalışılmış ancak bu tip bir karakteri gerçekçi olarak yazabilmek için kendinizden beslenmeniz gerekir bence. Yani bir Oğuz Atay bir Yusuf Atılgan o karakterlere kendilerinden kattıkları için biz onları hiç yadırgamadık. Turgut Özbenler, Aylak Adam C. ler hiç sırıtmadı çünkü onlar sahiplerinin ruhundan damıtılmış karakterlerdi, var olup da gözle görünmeyenin ete kemiğe büründürülmüş halleriydi. Süreyya ise onların kostümünü giyerek ‘tutunamayan’cılık oynayan bir kız çocuğu gibi geldi bana. Şunu da eklemek isterim ki bu tip dramlara doyduk sayın yazarlar. Terk ettiği kızını yıllar sonra arayıp “Yavrum ben seni isteyerek terk etmedim” diyen anneler , şerefiyle ölmeye çalışırken sakat kalan eski asker babalar... Yani romandaki tüm hikayelerde bir Yeşilçam dramı vardı,inanılmaz bir kasvete boğdu bu durum beni. Çünkü dramın bile içi dolu olanı, “Ben dramatiğim hadi ağlayın” demeden bizi ağlatanı makbul. Ama eserde o tadı da bulamadım. Bir de yer yer homoseksüel göndermeler vardı yine hiç anlam veremediğim şekillerde, bu durum da tuzu biberi oldu memnuniyetsizliğimin .

    Velhasılı kelam, yazarımızın emeğine,kalemine,ayırdığı vakte,esere yüklediği anlamlara,üslubuna,tarzına her şeyine gönülden saygı duymakla beraber naçizane kendi beğenilerimle tartmak durumunda kaldığım bu eseri ne yazık ki özgün ve başarılı bulamadım. Ama şunu da ifade etmem gerekir ki ,okurken hep bir akış içinde bulacaksınız kendinizi. Orijinal ya da değil sürekli bir olaylar zinciri ve bunları size aktaran sade,akıcı bir dil ve anlatım mevcut. Zaman zaman da okurken durup sizi düşündürecek cümlelere rast geleceksiniz. Bu anlamda eminim ki buralarda bir yerlerde, tanışsa çok da sevebileceği müstakbel okurları vardır eserin . Ben bu eser için uygun bir okur değildim diyelim. Her eserin hak ettiği değeri ve zevkine hitap edeceği okurları bulması dileğiyle... :)