• BENEKLİ KURDELA

    Karnım doyunca, eski defterleri karıştırdım. Sekiz yıldan beri dostum olan Sherlock Holmes’un yöntemlerini incelemekteyim. Notlarıma göz gezdirdiğim zaman, olağanüstü yetmiş meseleye rastlıyorum. Feci, komik, acayip olanları var, ama hiç biri sıradan, basit değil. Sebebi meydanda, Holmes herhangi bir işle uğraşmaz, o para kazanmak için değil, meslek aşkı uğruna, çalışır. Bunun için sıradan olaylara karışmaz, ona olağanüstü, şeytanın karıştığı meseleler lâzımdır. Bana kalırsa Sherlock Holmes’un üzerine aldığı “Şeytanın karıştığı” en acayip iş de, Surrey’de temasa geçtiği Roylott Stoke Moran ailesi macerasıdır. Bu macera, Baker Street’teki evinde Sherlock Holmes’le beraber oturduğum zamana aittir. Eğer namus sözü vermemiş olsaydım, bu macerayı daha önce açıklardım. Namus sözü verdiğim kadın geçen ay öldü, verdiğim sözü tutmayabilirim artık. Hem bu meselenin iç yüzünü açıklamakta da fayda vardır. Doktor Grimesby Roylott’un ölümü halk arasında birçok söylentilere yol açmıştı. Hakikat de korkunçtur ama söylenenler kadar değil. Bir Nisan sabahı erkenden uyandım, çünkü Sherlock Holmes giyinmiş olarak başucumda duruyordu. Dostumda erken kalkmış bir insan hali yoktu. Saatin yediyi çeyrek geçtiğini görünce, Holmes’e hem hayretle, hem sitemle baktım. Benim değişmez alışkanlıklarım vardır, rastgele saatte rahatsız edilmek istemem. Sherlock Holmes: —Sizi uyandırdığıma müteessifim, dedi, fakat başa gelen çekilirmiş: Bayan Hudson’u uyandırmışlar, o da beni uyandırdı, ben de sizi uyandırdım. —Ne oluyor? Yangın mı var? —Hayır yangın değil, müşteri geldi. —Ne müşterisi? —Son derece heyecanlı bir genç kadın gelmiş, beni hemen görmek istiyormuş. Salon da insanları uyandıran kadının, her halde önemli bir işi olsa gerektir. Eğer enteresan, bir işse, başından dinlemek istersiniz değil mi? Bunun için sizi uyandırdım. —İyi ettiniz. Tahkikat sırasında Holmes’un yanında bulunmaktan daha büyük zevkim yoktu. Mantığı o derece hızlı gelişirdi ki, bunda önseziyle âdeta rekabet ederdik. Buna hayrandım. Tahminlerini sağlam temele dayandırır, tahlil kudretine sunulan en karışık işleri bu sayede aydınlatırdı. Hemen kalkıp giyindim. Biz salona girince, kalın siyah peçeli, siyahlı bir kadın ayağa kalktı. Holmes cana yakın bir sesle: —Günaydın bayan, dedi. Kadın sesi titriyordu: —Günaydın . . . —Sherlock Holmes benim. Size iş arkadaşım ve dostum doktor Watson’u takdim ederim. Onun önünde benim önümde konuşur gibi serbest konuşabilirsiniz… Şöminede yanan odunlara göz attı: —Bayan Hudson salonu ısıttığına iyi etmiş. Şöminenin başına oturunuz. Size bir fincan kahve ikram edeyim, ürperiyorsunuz. Kadın ocağın başındaki iskemleye oturdu: —Soğuktan mı ürperiyorsunuz? —Ya neden ürperiyorsunuz? Peçesini kaldırdı, yürekler acısı bir sinir buhranı geçirmekte olduğunu gördük. Yüz çizgileri gergin, rengi sarıydı, yerlerinden uğramış gözlerinde müthiş bir korku ifadesi vardı: Peşinden kovalandığından kaçacak delik arayan bir mahlûka benziyordu. Saçlarına ak düşmüştü ama yaşı otuzdan fazla değildi. Bitkin ve şaşkındı. Sherlock Holmes keskin bakışlarını kadına dikti. Sonra yaklaştı, koluna okşar gibi dokunarak tatlı bir sesle: —Artık korkmayın, dedi. Bu meseleyi çabuk halledeceğimize eminim. Bu sabah trenle geldiniz değil mi?. Kadın büsbütün şaşaladı: —Beni tanıyor musunuz? —Hayır, nereden tanıyayım? —Trenle geldiğimi nereden biliyorsunuz? —Sol eldiveninizin avuçbaşı iliğinde bir dönüş bileti gördüm; Sabah karanlığı sokağa çıkmış, tek atlı, iki tekerlekli bir arabayla bozuk yollardan geçip gara ulaşmışsınız. Kadın irkildi ve gözleri biraz daha açılmış, dehşetle dostuma baktı. Sherlock Holmes gülümsedi: —Sakın beni falcı sanmayın bayan. Sol kolunuzda taze çamur lekeleri var. Ancak iki tekerlekli arabalar içeri çamur fırlatır. Arabacının solunda oturduğunuzu da söyleyebilirim. —Evet. Saat altıda evden çıktım, altıyı yirmi geçe Leatherhead’e geldim, Londra’ya giden ilk trene bindim. “Artık tahammülüm kalmadı Bay Holmes, bu böyle devam ederse çıldıracağım. Beni koruyacak hiç kimsem yok. Biri var, benimle alâkadar olan biri var ama o zavallı da bana yardım edemez. Sizden bahsedildiğini duydum Bay Sherlock Holmes. Sizden Bayan Farintosh bahsetti. Yardıma muhtaç olduğu zaman kendisine yardım etmişsiniz. Adresinizi o verdi. Bana da yardım edemez misiniz? İçinde çırpındığım karanlıkta hiç değilse aydınlık bir nokta görebilsem! Şu anda, bana edeceğiniz hizmete karşı hiçbir şey vermeyi vaat edemem. Fakat bir iki aya kadar evleneceğim, evlendikten sonra gelirimden faydalanmaya başlayacağım. O zaman borcumu öderim. Holmes masasına gitti, bir çekmeyi çekti, fiş dosasını çıkardı, karıştırdı: —Farintosh! Dedi. Tamam!. Meseleyi buldum. Opal taşlı bir taç işiydi . . . daha o zaman tanışmamıştık Watson. Kadına döndü: —Sizin işinizle meşgul olacağım bayan ve arkadaşınıza nasıl yardıma gayret ettimse, size yardım için de aynı gayreti göstereceğim. Ücretime gelince, mesleğim bunu kat kat ödemektedir. Eğer işinizi takip için masraf etmem icap ediyorsa, bütçemin izin verdiği nispette harcarım, siz bana bu masrafları ilerde ödersiniz. Şimdi bana işi etraflıca anlatmanızı rica ederim. Kadın derin bir iç çekti: —Bulunduğum durumun korkunç tarafı, endişelerimin açık ve belirgin olmaması ve sizden başka birine anlamsız görünecek ufak tefek vak’alara dayanmasıdır. Örneğin bu konuda fikrini almak istediğim, bana yardım etmesini dilediğim insan, anlattıklarımı çok sinirli bir kadının kuruntusu sanıyor. Bunu açıkça söylemiyor, fakat sesimin sakin ahenginden, bakışlarını bakışlarımdan anlattıklarıma inanmadığını anlıyorum. “Bana, insanların ne derece kötülük edebileceklerini kavradığınızı temin ettiler Bay Holmes. Öyleyse beni, her adım başında maruz bulunduğum tehlikeden koruyabilirsiniz. —Sizi dikkatle dinliyorum bayan. —İsmim Helen Stoner’dir. İngiltere’nin en eski Saksonyalı ailelerinden birine mensup üvey babam Roylott Stoke Moran’la Surrey’in o batı kısmının en ucunda oturuyorum. Holmes başını salladı: —Vaktiyle bu aile İngiltere’nin en zengin ailesinden biriydi. Arazileri, Berkohire’de kuzeye, Hampshire’de batıya doğru yayılıp uzanmaktaydı. Geçen yüzyılda, birbiri ardı sıra dört mirasçı har vurup harman savurdular, rejans devrinde de bir kumarbaz aileyi tam iflâs ettirdi. Elde yalnız birkaç hektar araziyle iki yüz yıllık bir ev kaldı, bunlar da ipotekli. “Son sahibi çok sefil bir hayat sürmüş: Müthiş bir aristokrat hayatı. Fakat tek oğlu, benim üvey babam, yeni hayat şartlarına uymak gerektiğini anlamış. Biraz borçlanmış, tıp tahsilini bitirip Kalküta’ya yerleşmiş, azmi ve iyi doktor olması sayesinde tutunmuş. Fakat bir gün, evden öteberi çalındığına kızıp Hintli uşağını dayaktan öldürmüş ve asılmaktan güç kurtulmuş. Uzun müddet cezaevinde yattıktan sonra İngiltere’ye dönmüş: Ama dönen artık o eski adam değildi, hayata küsmüş, ümitleri suya düşmüş bir insandı. “Doktor Roylott Hindistan’dayken, Bengal topçu tümeni tuğgenerali Stoner’den genç yaşında dul kalan annemle evlendi. Julie ile ikiz kardeştik, annem doktora vardığı zaman iki yaşındaydık. Annem çok zengindi, yılda bir milyona yakın geliri vardı. Bütün servetini vasiyetnameyle doktora bıraktı; doktor, evleneceğimizi göz önünde tutarak bize senede bir miktar para ayıracaktı. “İngiltere’ye döndükleri bir müddet sonra annem öldü. Bundan sekiz sene evvel Creve civarında bir tren kazasında kurban gitti. Bunun üzerine Londra’ya yerleşmekten vazgeçen doktor bizi Stoke Moran’a atalarından kalan eve götürdü. “Annem bize her ihtiyacımızı karşılayacak kadar para bıraktığından, sıkıntı çekmeyecektik. “Fakat üvey babamız değişti. Eski evde Roylatt’lardan birini görünce sevinen konu komşuyla ahbaplık edecek yerde eve kapandı, arada sırada sokağa çıktığı zaman da önüne gelenle kavga etti. O ailede hiddetlenmek huyu âdeta irsiydi. Üvey babamda ise bu huy, sıcak iklimin tesiriyle bir kat daha şiddetlenmişti. Yakışmayacak birkaç kavga olayı oldu, ikisi mahkemeye intikal etti. Kasabada herkes ondan korkuyor, onu gören kaçıyordu, çünkü Herkül kadar kuvvetliydi, hiddetlenince kendini tutamıyordu. “Geçen hafta nalbandı köprüden nehre attı. İş mahkemeye düşmesin diye elimde ne kadar para varsa verdim. “Üvey babamın yegâne dostları Çingeneler. Onların, böğürtlen bürümüş arazisinde kamp kurmalarına izin veriyor, bazen çadırlarına gidip oturuyor, hafta sonlarında da onlarla beraber yürüyüşe çıktığı oluyor. “Hindistan hayvanlarına karşı da sevgisi var. Biri ona muntazaman Hindistan’dan hayvan yolluyor. Şu anda evde bir şebek maymunu ile bir yaban kedisi başıboş dolaşıp durmakta. “Kardeşim Julie ile rahat bir ömür sürmediğimizi anlamışsınızdır. Uşak, hizmetçi oturmuyordu, uzun zaman evin bütün işini biz görmek zorunda kaldık. Julie öldüğü zaman otuz yaşında yoktu, ama onun saçları da, benimkiler gibi, vakitsiz ağarmıştı. —Demek kız kardeşiniz öldü? —Evet. Tam iki sene evvel. Ben de size şimdi onun ölümünden bahsedecektim. Anlattığım gibi kendi seviyemizde, yaşıtımız kimseyi görmüyoruz, yalnız Harrow civarında teyzemiz Honoria Westphal, vardır, hiç evlenmemiştir; arada sırada izin alıp ona gidiyorduk. İki sene evvel Julie, teyzemin evinde bir deniz subayı tanıdı, nişanlandılar. Eve dönünce üvey babasına nişanlandığını söyledi, doktor ses çıkarmadı. Fakat düğününe on beş gün kala müthiş bir şey oldu, tek dostum, kardeşim öldü. Sherlock Holmes koltuğuna yaslanmış, başını yastığa dayamış, gözlerini yummuştu. Sözün burasında gözlerini açıp kadına şöyle bir baktı: —Olup bitenleri aynen ve tam anlatınız; diye mırıldandı. —Benim için güç bir şey değil… Olup bitenler hafızama kazındı… Evimizin çok eski olduğunu söylemiştim. Bir tarafında oturuyorduk. Salonlar binanın orta kısmında olduğundan yatak odaları yer katındadır. Bu odalardan ilki doktorun, üçüncüsü benim odamdır. Julie’ninki ikinci odaydı. Bu odaların arakapısı yoktur ama, aynı koridor üstündedirler. İyi anlatabiliyor muyum? —Evet, çok iyi anlatıyorsunuz. —Bu üç oda da bahçeye bakar. O gece doktor Roylott odasına erken çekildi; fakat Julie sigara kokusundan uyumadığını anladı. Üvey babam sert Hindistan tütünü içer. Julie benim odama geldi, düğününden bahsettik, saat on bire doğru kalktı, odasına gidecekti. Kapıyı açacağı sırada durakladı: —Helene, dedi, gece karanlığında hiç ıslık duydun mu?. —Hiç duymadım. —Herhalde uykunda ıslık çalmazsın ya? —Çalmam sanırım. Neden sordun? —Çünkü birkaç gecedir, hep saat üçe doğru, herkesin duyması istenmiyormuş gibi çalınan bir ıslık duyuyorum. Nereden geldiğini söyleyemeyeceğim, ya yandan veya bahçeden geliyor. Senin de bu ıslığı duyup duymadığını merak ediyordum. —Ben hiç duymadım. O Allah'ın belâsı Çingeneler çalıyordur. —Olabilir. Fakat bahçede çalınsaydı sende duyardın. —Benim uykum seninki kadar hafif değildir. —Her neyse, ehemmiyetli bir şey değil. Gülümsedi, çıktı, kapımı kapadı, kapısını sürmelediğini duydum. Sherlock Holmes sordu: —Yok canım? Geceleri oda kapınızı sürmeler miydiniz? —Her gece. —Sebep? —Doktor Roylott’in bir yaban kedisiyle bir şebeği var demiştim ya. Kapımızı sürmelemeden içimiz rahat etmiyordu. —Pekalâ. Devam ediniz. —O gece beni bir türlü uyku tutmadı. Bir önsezi uykumu kaçırıyordu. İkiz olduğumuzu hatırlatayım; ikizler arasındaki bağlar çok sağlam ve çok hassastır. Esasen berbat bir geceydi; rüzgâr uğulduyor, yağmur camları kamçılıyordu. Ansızın fırtınanın gürültüsünü korkudan haykıran vahşi bir kadın çığlığı bastırdı. Kız kardeşimin sesini tanıdım. Yatağımdan fırladım, bir şala büründüm, koridora çıktım. Kapımı açarken kardeşimin bahsettiği ıslığı duyar gibi oldum, ıslığın arkasından, bir iki saniye sonra, sanki yere ağır madenî bir şey düşmüş gibi bir ses işittim. Koridorda koşmaya başladım, kız kardeşimin kapısı açıldı. Korkudan taş kesilip baktım: Kim çıkacaktı? Koridorun ışığında Julie göründü. Korkudan yüzü bembeyazdı, yardıma çağırır gibi ellerini salladı, sarhoş gibi başını tutamıyordu. Koştum, beline sarıldım, fakat dizleri büküldü, yere çöktü. Istırap içinde kıvranıyordu, vücudu yay gibi bükülmüştü. Evvelâ beni tanıyamadı sandım, fakat üstüne eğilince, ömrümün sonuna kadar kulağımdan gitmeyecek bir sesle haykırdı: —Aman yarabbi!... Helene !... Kurdele!... Benekli kurdele!... Bana başka bir şey daha söyleyecekti, parmağını doktorun odasına doğru uzattı, fakat yine ıspazmoza yakalandı, konuşamadı. Avaz avaz bağırarak üvey babamın odasına koştum, ropdöşambrını giymeye çalışarak çıkıyordu. Kız kardeşimin yanına geldiği zaman Julie kendini kaybetmişti. Doktor, Julie’ye, dişlerini aralayıp biraz konyak içirmeye uğraştı, kasabadan doktor çağırttı, kız kardeşim komadan kurtulamadı, kendine gelemeden öldü. İşte sevgili kardeşimi böyle kaybettim. Sherlock Holmes doğruldu. —Biraz müsaade edin, dedi, bir şey soracağım. —Buyurunuz. —Islıkla madenî sesi duyduğunuza emin misiniz? —Evet. —Yemin eder misiniz? —Tahkikat sırasında savcı da bunu sordu. O sesleri duyduğuma eminim, fakat yemin edemem, çünkü fırtına gürültüsü arasında yanılmış olabilirim. Evin her tarafı çatırdıyordu. —Kız kardeşiniz giyinik miydi?... —Hayır, gecelikleydi. Sağ elinde yanmış bir kibrit, sol elinde kibrit kutusu vardı? —Doktor Roylott’un gidişatını kimse beğenmediğinden ince eleyip sık dokudu, fakat ölüm sebebi anlaşılamadı. Ben ifademde kapısının sürmeli olduğunu söyledim. Pencerelerin kapakları her gece sıkı sıkı kapanırdı. Pencereler demir parmaklıdır. Duvarlar muayene edildi. Sağlamdı. Yer döşemeleri muayene edildi. Hiçbir netice alınamadı. Şömine genişti, fakat baca ağzı demir çubukları dört çengelle tutturulmuştu. Kız kardeşlerimin odasında kendisinden başka kimse bulunmadığına şüphe kalmadı. Vücudunda de hiçbir yara bere, boğuşma, zorlama işareti görülmedi. —Zehirlenme olması ihtimali üzerinde duruldu mu? —Evet, fakat doktorların tetkikleri olumsuz çıktı. —Peki, size göre kız kardeşiniz neden öldü? —Bana kalırsa korkudan öldü. Ama korktuğu neydi? İşte bunu tasavvur edemiyorum. —O gece evin yakınlarında Çingeneler var mıydı? —Her zaman vardır. —Benekli kurdele nedir? —Ya sayıkladı veya Çingenelerin başlarına bağladıkları renk renk mendilleri ima etti. Holmes başını salladı, benekli kurdelenin izahı bu olamazdı. —Çok derinlerde yüzüyoruz, dedi, devam edin. —İki sene geçti. Son günlere kadar tek başıma, münzevi bir ömür sürdüm. Bir ay evvel, çok eskiden tanıdığım ve sevdiğim bir arkadaşım benimle evlenmek istediğini söyledi. Reading Civarında, Crane Vatır’de oturan Bay Armitage’in ortanca oğlu Percy Armitage ile evlenme kararı verdik. Evvelki gün konağın batı kanadında biraz tadilat yapıldı. Benim odamın duvarı delindi, ben de kız kardeşimin öldüğü odada, onun yatağında yatmak zorunda kaldım. Geçen gece uyku tutmadı, kız kardeşimin feci akıbetini düşünürken, Julie’nin ölmeden önce duyduğu ıslığı duymayayım mı? Ne derece korktuğumu tasavvur edersiniz. Yataktan fırlayıp lâmbayı yaktım. Hiçbir şey göremedim fakat korkudan tekrar yatamadım, giyinip sabahı bekledim, şafak sökerken Couronne hanımın arabasına binip istasyona gittim, trenle buraya geldim. Size sığındım. —İyi ettiniz… Ama olup biten her şeyi bana anlattınız mı? —Evet anlattım. —Hayır bayan Stoner, bana her şeyi anlatmadınız, üvey babanızı koruyorsunuz! —Yani ne demek istiyorsunuz!. Holmes cevap verecek yerde kızın kolunun dantel yerini kaldırdı, bileğinde beş mor nokta vardı: Dört parmakla bir başparmak yeri… —Size çok sert davranıyor. Helene Stoner kızardı: —Çok serttir, ne derece kuvvetli olduğunu da fark etmez… Bunu uzun bir sessizlik takip etti. Holmes, elini çenesine dayamış şöminedeki ateşi seyrediyordu. Nihayet: —İşte karışık bir iş dedi. Hareket plânını çizmeden önce ufak tefek binlerce şey var ki, onların mahiyetlerini bilmeliyim. Fakat kaybedecek vaktimiz yok. Bugün Stoke Morane’a gidersek, babanızdan gizli o odaları görebilir miyiz? —Bugün mühim bir iş için şehre gideceğini söylemişti. Akşama kadar gelmez. Evde ihtiyar bir hizmetçi var ama o da kafadan sakat, ona sizi göstermem. —Peki. Watson bir diyeceğiniz var mı? —Hiçbir diyeceğim yok. —O halde beraber gideriz. Şimdi ne yapacaksınız bayan Stoner? —Çarşıya gideceğim. Londra’ya gelmişken bir iki eksiğimi tamamlayayım. Öğle treniyle dönerim. —Biz de öğleye doğru geliriz. Benim de bu sabah bazı işlerim var. Kahvaltı etmez miydiniz? —Hayır, teşekkür ederim. Size derdimi döktüm, içim rahatladı, omzumdan bir yük kalkmış gibi hafifledim. Siyah peçesini indirip gitti. Koltuğuna yaslanan Holmes sordu: —Bu işe ne dersiniz Watson? —Uğursuz bir işe benziyor. —Doğru, oldukça uğursuz… —Eğer bu kız doğru söylediyse, tavanda, yer döşemelerinde gedik yoksa, baca ağzı demir parmaklıysa, kız kardeşi odada yalnızdı. —Peki ya ıslıkla, kızın son nefesinde bahsettiği benekli kurdele nedir? —Ne bileyim. —Bir ıslık duyulmuş, yakınlarda Çingeneler varmış, üvey babanın da, üvey kızının evlenmesinin işine gelmediği ve buna mâni olmak istediği muhakkak… Kız son nefesinde benekli kurdeleden bahsediyor, Bayan Helene Stoner madem ki bir ses duyduğunu söylüyor. Demek ki, pencere demirlerinden biri sökülüp yerine konmuş… Esrarın bu esaslara dayandığını tahmin ediyorum. —Öyleyse Çingeneler ne yaptı? —Bu hususta şimdilik bir şey söyleyemem. —Herhalde tahminlerinizi çürütecek birçok şey var. —Malûm. Bunun için hemen bugün Stoke Morane’a gidiyoruz. Bakalım tahminlerimi çürütecek şeyler sağlam ve sarsılmaz şeyler mi, yoksa onları bertaraf edebilir miyiz?… Yahu bu gürültü de nedir? Kapı açıldı, eşikte dev cüsseli bir adam göründü. Acayip kıyafeti vardı, noter de diyebilirdiniz köylü de... şapkası yüksek kalıplı, siyahtı. Redingotlu ve çizmeliydi, elinde bir av kamçısı sallıyordu. O kadar uzun boyluydu ki, şapkası kapının üst pervazına değiyordu. O kadar iriydi ki, vücudu kapıyı tıkamıştı. Ablak, kırışık, güneşten yanmış binbir ihtiras ifadesi beliren yüzü bir bana, bir Holmes’e dönüyordu. İçeri çökük gözleri hiddetliydi, ateş püskürmekteydi. Kocaman gaga burnuyla ihtiyar bir kartalı andırıyordu. Homurdanır gibi sordu: —Holmes hanginizsiniz? Dostum serinkanlı cevap verdi: —Benim. Kendinizi tanıtmanızı bekliyorum. Adam yine homurdanır gibi konuştu: —Doktor Grimesby Roylott. Sherlock Holmes yine serinkanlı olarak karşılık verdi: —Ya, demek sizsiniz? —Evet benim. —Buyurun, oturun. —Gerek yok. Üvey kızım biraz evvel evinizden çıktı. Peşindeydim. Size ne anlattı? Sherlock Holmes sordu: —Senenin bu mevsimine göre hava çok soğuk değil mi?! İhtiyarın sesi kükredi: —Size ne anlattı? —Fakat safran gülleri bol olacakmış!... Adam kırbacını kaldırıp üzerimize yürüdü: —Siz beni atlatmaya mı bakıyorsunuz!... Sizin kim olduğunuzu biliyorum… Sizden çok bahsedildi: Her işe burnunu sokan Holmes değil mi? Dostum tatlı tatlı gülümsedi. —Kahve dövücünün hınk deyicisi Holmes!. Holmes sırıttı: —Scotland Yard’ın cankurtaran simidi Holmes!... Holmes’un keyfi geldi: —Pek hoşsohbetsiniz doktor, ama giderken kapıyı kapayın da cereyan yapmasın! —Canım istediği zaman giderim! —Hay hay!. —Küstahlık edip işlerime burnunuzu sokmayın!. —Başüstüne!. —Bayan Stoner’in buraya geldiğini biliyorum. —İyi ediyorsunuz. —Onu takip ettim. —İyi ettiniz. —Dikkatli olun, kendinizi koruyun. Bana karşı koymak tehlikelidir. Şömineye gitti, demir maşayı aldı, kocaman elleriyle tutup büktü ve tehdit etti: —Yolumun üstünden çekilin!. Büktüğü maşayı ocağın kenarına fırlatıp çıktı. Holmes kahkahayla güldü: —Çok medeni adam!... Tam salon adamı!... —Allah için!... —Ben onun kadar iri yarı değilim ama, biraz daha kalsaydı, bileklerimin kendi bileklerinden daha az kuvvetli olmadığını ispat edecektim. Konuşurken maşayı aldı ve kendini hiç sıkmadan doğrulttu. —Aferin Holmes!. —Benim bu kadar kuvvetli olduğumu bilmiyordunuz? —Biliyordum, ama görmek hoşuma gitti. Holmes düşünüyordu. Sordum: —Şimdi ne yapacaksınız? —Herhalde onun küstahlığına, cüretine kulak asacak değilim. —Evine gidecek misiniz? —Gideceğiz. —Sizi resmi polis sanıyor. —Ne sanırsa sansın. Buraya gelmesi merakımı kamçıladı… —Kız ihtiyatsızlık etmiş. —Evet. Fakat, üvey babasının kendisini takip etmesine mâni olamadığına pişman olmayacağını umuyorum. —Bu ümide neden kapılıyorsunuz? —Sonra anlatırım Watson, şimdi kahvaltı edelim… —Daha sonra? —Ben bir yere kadar gideceğim. —Bu iş için mi? —Evet, lâzım olan bilgiyi alabileceğini sanıyorum. Sherlock Holmes eve döndüğü zaman saat bire geliyordu. Önce gözüme elindeki mavi kâğıt ilişti. Bir sürü yazı yazılmış, planlar çizilmişti. —Ne haber Holmes? —Raylott’un ölen karısının vasiyetnamesini okudum. Arazinin bugünkü gelirini hesapladım. Kadın öldüğü zaman toprakları kendisine senede bin yüz sterlin getiriyormuş, bugünse, hububat fiyatları düştüğünden yedi yüz elli sterlin getiriyor. Kızların evlenince iki yüz ellişer sterlin gelirleri var demektir. Eğer kızların ikisi de evlenselerdi üvey baba çok parasız kalacaktı. Hatta birisi evlense, gelir bir hayli eksilecekti. Holmes memnun, ellerini ovuşturdu: —Bu sabahki, çalışmam boşa gitmedi. Üvey baba elbette üvey kızlarının evlenmelerini istemez. Buna kanaat getirdim. —Şimdi ne yapacağız? —Bu işi sürüncemede bırakamayız. Moruk işine burnumuzu soktuğumuzu biliyor. Eğer hazırsanız hemen bir arabaya binip Waterloo istasyonuna gidelim. Ceplerinizden birine tabancanızı koymanızı rica ederim. Demir bükenlere karşı tabanca en iyi müdafaa silâhıdır. Tabancanızla diş fırçalarımızı alalım, başka bir şey istemez. Bir araba çağırtıp bindik, istasyona kadar konuşmadık. Şansımıza Leatherhead’a kalkan bir tren varmış. Leatherhead’de istasyon otelinin arabasını kiralayıp Surrey’in yolunu tuttuk. Altı yedi kilometrelik yol güzel bir arazi ortasından geçer. Hava da çok güzeldi. Güneşliydi, gökte pamuk yığınına benzer beyaz bulutlar vardı. Ağaçlar ve yol kenarındaki çitler tomurcuklanmaya başlamıştı. Etraf burcu burcu nemli toprak kokuyordu. Ben tabiatın bu güzelliğini, takip etmeğe gittiğimiz uğursuz işle nasıl tezat teşkil ettiğini düşünüyordum. Dostumsa, şapkasını gözlerinin üstüne eğmiş, çenesini göğsüne dayamış, derin bir düşünceye dalmıştı. Ansızın omzuma vurup uzakta bir şeye işaret etti: —Şuraya bakın! Hafif bir meyilde, sık ağaçlı bir parkı gösteriyordu. Meylin en yüksek yerinde ağaçlar bir küme teşkil etmişti. Dalların arasından eski bir evin çatısıyla damı görünüyordu. Holmes arabacıya sordu: —Orası Stoke Morone mi? —Evet efendim, Doktor Grimesby Roylott’un mâlikânesi. —Tamir edilen bir bina varmış öyle mi? —Evet efendim. —Bizi oraya götürün. Arabacı soldaki damları gösterdi: —İşte kasaba. Ama konağa gidecekseniz şu kısa yokuşu tırmanıp, tarlalar arasındaki kestirmeden gidiniz… Bakınız bir kadın dolaşıyor. —Bayan Stoner olacak Evet, hakkınız var, oradan gitmeliyiz. Arabadan indik, parayı verdik, araba Leatherhead’a döndü, biz de yokuşu tırmanmaya başladık. Holmes: —İsabet dedi, çok isabet. —İsabet olan nedir? —Arabacı bizi mimar sandı. —Bundan ne çıkar? —Dilini tutmazsa, yapıya mimarları götürdüğünü söyler. Arabacının tarif ettiği yoldan doktorun malikânesine ulaştık. Holmes: —Günaydın Bayan Stoner, dedi. Görüyorsunuz ya, sözümüzde durduk. Kız bizi görünce koşarak karşıladı, sevindiği güler yüzünden belliydi. Ellerimizi sıktı: —Dört gözle sizi bekliyordum. İş yolunda. Doktor şehre indi. Bu akşam geç vakit gelir. Holmes gülümsedi: —Kendisiyle tanışmak şerefine nail olduk. —Sahi mi söylüyorsunuz? Kızın gözleri faltaşı gibi açılmıştı: —Nerede gördünüz onu? —Bize geldi. Holmes doktorun odaya nasıl girdiğini, neler söylediğini anlattı. Bayan Stoner sarardı. —Beni takip etmiş! —Öyle olacak. —O kadar kurnazdır ki, beni gözlüyor mu, gözlemiyor mu farkına varamıyorum. Biraz düşünüp sordu: —Dönünce acaba bana ne diyecek? —Korunmaya, sakınmaya başlasın. Belki kendinden daha kurnaz bir çıkar karşısına. —Ben ne yapacağım?. —Siz odanıza kapanıp oturacaksınız. —Ya… —Anladım, zorbalığa kalkışırsa teyzenize kaçarsınız. Şimdi vakit kaybetmeyelim. Bize odaları gösterin. Bina külrengi taştandı, yer yer yosun tutmuştu. Orta kısmı yüksekti, iki kanadı yengeç kıskacı gibi iki yana kıvrık uzanıyordu. Kanatlardan birinde camlar kırıktı, pencerelere tahta kaplanmıştı. Damda bir oyuk görünüyordu, sözün kısası harap bir şatoydu. Orta kısmı az çok onarılmıştı, hele sağdaki blok yeniydi, pencerelerde perde vardı ve bacadan mavi bir duman tütüyordu. Demek ki, oturulan kısım o kısımdı. Duvarlardan birine iskele kurulmuştu, taşlardan biri delinmişti, fakat işçi görmedik. Holmes bakımsız bahçede ağır ağır yürüyor, pencerelerin dış taraflarını dikkatle gözden geçiyordu. Bir aralık kıza sordu: —Burası değil mi? —Evet, burası. —Bu sizin yatak odanızın penceresi olacak. —Evet. —Ortadaki kız kardeşinizin, sondaki, orta kısmın yanındaki de üvey babanızın odasının penceresi değil mi? —Evet, ama şimdi ben ortadaki odada yatıyorum. —Tamirat bitene kadar herhalde? —Evet. —Ama tamirat pek acele bir iş değil gibi geliyor bana. —Acele tamire ihtiyaç gösteren hiçbir yer yoktu. —Öyleyse? —Galiba oda değiştirtmek için bir bahane. —Bu sözünüz kulaklarınızda küpe olsun. —Mühim mi? —Çok… Şimdi gelelim bu kanadın öbür tarafına. —Odaların koridoru var. —Üç odanın kapısı da o koridora açılıyor demiştiniz. —Evet. —Koridora açılan pencere yok mu? —Var amma, bir insan geçemeyecek kadar küçük ve dar. Sherlock Holmes biraz düşündü. —Demek ki, geceleri kapılarınızı sürmeledikten sonra, koridordan odalarınıza girmek için imkân ve ihtimal yoktu? —Şimdi bizi odanıza götürmenizi rica ediyorum. —Lütfen panjurları kapatın. Kız panjurları kapadı. Holmes uzun müddet açık pencereden bakmıştı. Sonra yine bahçeye çıkıp panjurları dışarıdan açmaya uğraştı, muvaffak olamadı. Bıçak girecek bir gedik aradı. Yoktu. Pertavsızını çıkarıp rezeleri muayene etti. Sağlam demirdendi, kunt harçla yerlerine sağlam oturtulmuştu. Kararsız bir halde çenesini okşadı: —Hımmmm!... Nihayet sordum: —Ne var üstat? —Sebep? —Tahminim çatallaşıyor. —Panjurlar kapanıp arkadan kol demiri vurulunca pencereden kimse giremez. —Şu halde? —Tekrar içeri girip bakalım, başka bir koz bulamaz mıyız? Yan kapıdan koridora girdik. Holmes üçüncü odayla ilgilenmedi. Bayan Stoner’in şimdi yattığı, kız kardeşinin öldüğü odayla meşguldü. Alçak tavanlı, koca şömineli, her eski sayfiye evleri odasına benzer daracık bir odaydı. Bir köşede bir dolap, bir köşede karyola vardı. Tuvalet masası pencerenin solundaydı. İki iskemle ve dört köşe bir yer halısıyla odanın döşemesi tamamlanıyordu. Duvar pervazlarıyla kirişler meşe ağacındandı, kurt yeniği içindeydi. Galiba şatonun yapıldığı zamandan kalmıştı bunlar. Holmes iskemlelerden birinin bir köşeye çekip oturdu, sessiz sedasız odayı tetkik etti. Nihayet sapı yastıkta duran bir çıngırak kordonunu gösterdi: —Kordon çekilince çıngırak nerede çalar? —Hizmetçi odasında. —Yeni konmuşa benziyor. —Üç dört sene evvel kondu. —Kız kardeşiniz mi koydurdu? —Hayır. O bu çıngırağı hiç çalmadı. Biz kendi işimizi kendimiz görürdük. —Bu kadar güzel bir çıngırak kordonuna hiç gerek görmüyorum… —Affedersiniz, biraz yer döşemesiyle meşgul olmak istiyorum. Çömeldi, sonra ellerini de yere dayayıp uzandı, pertavsızla döşeme aralıklarını dikkatle inceledi, sonra duvar başlangıcındaki kirişlere baktı. Sonra kalktı, karyolaya gitti, bir müddet seyretti: Gözü duvar boyu yatağa sarkan kordona ilişti. Birdenbire kordonu tutup çekti: —A! Bu kordonun ucunda çıngırak yok!... —Çalmıyor mu? —Çalmıyor ya. Hatta ucu tele de bağlı değil. Tuhaf şey! Bakın, kordonun öbür ucu hava deliği ağzında bir çengele bağlı. Kız şaşırdı: —Sahi tuhaf! Ama dikkat etmemiştim. Holmes elini kordondan çekemiyordu: —Çok tuhaf!. Bu odada tuhaf olan bir iki şey daha var. —Neler? —Meselâ bir odadan öbür odaya hava deliği açmak için insan deli olmalıdır. Hava deliği hiç değilse koridora açılır. Bayan Storner: —Bu delik de yeni açıldı; dedi Holmes sordu: —Çıngırak konduğu zaman mı? —Evet, o zaman bu odada bazı ufak tefek tadilât! Çalmayan bir çıngırak, hava değiştirmeyen bir hava deliği!... Bayan Storner şaşalamıştı. Holmes: —Şimdi öbür odaya geçelim, dedi. —Buyurun. Bayan Storner yol gösterdi, öbür odaya girdik. Doktor Grimesby Roylott’un odası, üvey kızının odasından daha genişti. Eşyası, portatif bir karyola, rafları teknik kitap dolu bir etajer, bir tahta iskemle, yuvarlak bir masa ve büyük bir kasadan ibaretti. Holmes bütün eşyayı dikkatle muayene etti. Nihayet elini kasaya koyup Bayan Storner’a sordu: —Bu kasada ne var? —Üvey babamın evrakı. —Siz içini gördüğünüz mü? —Bir defa gördüm. —Ne zaman? —İki sene evvel. —Ne vardı içinde? —Bir yığın kâğıt. Holmes’un yüzünde acayip bir ifade belirdi: —Sakın bu kasanın içinde bir kedi olmasın? Kızın gözleri yine dört açıldı: —Kedi mi? —Evet. —Ne münasebet? —Çünkü… Bakın… Kasanın üstünde duran bir süt çanağını gösterdi . . . kız başını salladı: —Hayır, kedimiz yoktur, yalnız bir Hindistan yaban kedisiyle bir şebek maymunu var… —Evet, söylemiştiniz. Yaban kedisi de büyük bir kedidir, fakat bir çanak süt ona yetmez. Aydınlatmak istediğim bir nokta var… Tahta iskemlenin önüne çömelip yakından baktı, sonra doğruldu, pertavsızını cebine koydu: —Teşekkür ederim! Bu iş tamam… Aaa! işte enteresan bir şey… Karyolanın köşesinden kısa, ince bir kayış sarkıyordu, ucu ilmikliydi. Sherlock Holmes yüzüme baktı: —Ne dersiniz Watson? —Bildiğimiz köpek tasma kayışı. —Ya ilmik? —İşte ilmiğe anlam veremiyorum. —Bilmediğiniz bir şey bu! Dünya kötüdür azizim. Ve bir insan zekâsını cürüm işlemek için işletirse, yeryüzünün en kötü mahlûku olur!... Bayan Stoner’e döndü: —Burada işimiz bitti bayan, müsaade ederseniz biraz da bahçede dolaşalım. —Buyurunuz. Genç kız önde, biz arkada odadan çıktık. Dostumun yüzünde, o güne kadar görmediğim korkunç bir ifade vardı. Tüylerinin ürperdiğini, tiksindiğini ve nefretle irkildiğini anlıyordum. Bahçeye çıktık, çimen tarhının etrafında birkaç kere dolaştık, fakat ne ben bir şey sormaya cesaret ediyordum, ne de Bayan Storner… Nihayet Holmes konuştu: —Bayan Storner, söyleyeceklerime aynen riayet etmeniz şarttır. —Ederim. —Durum, tereddüde yer bırakmayacak kadar vahim… —Ben de tehlike seziyordum… —Açık söyleyeyim: Hayatınız tehlikede. Canınızı sözümü dinlemek şartıyla kurtarabilirsiniz. —Ne derseniz yapacağım. —Öncelikle, bu geceyi dostumla beraber odanızda geçireceğiz. Holmes’un yüzüne hayretle baktık. Bayan Storner kadar ben de şaşmıştım. Holmes devam etti: —Geceyi muhakkak odanızda geçirmeliyiz. Bırakın da anlatayım. Kasabanın Hanı o tarafta değil mi? —Evet, Couronne Hani. —Handan odanızın penceresi görünür mü? —Evet. —Babanız gelince odanıza kapanacaksınız. —Ne bahane bulayım? —Müthiş bir baş ağrısı. —Peki, sonra? —Onun yattığını anlar anlamaz panjuru açar, lâmbayı tutarsınız. Sonra öteki odaya, yani kendi odanıza geçersiniz… Tamirata rağmen geceyi orada geçirebilirsiniz değil mi? —Tabii geçiririm. —Üst tarafını bize bırakın. —Ne yapacaksınız? —Geceyi odanızda geçirip sizi korkutan gürültünün neden ileri geldiğini anlayacağız. Bayan Storner dostumun kolunu tuttu: —Sizin bir bildiğiniz var, Bay Holmes. Holmes’un çatık kaşları düzeldi: —Belki… —Hem de siz işin hakikatini biliyorsunuz. —Belki… —Allah aşkına söyleyin, kardeşim neden öldü? Holmes başını salladı: —Delil bulmadan söyleyemem. —Korkudan mı öldü? —Hayır. Sizin sandığınız gibi korkudan ödü patlayıp ölmedi. Ölümün daha elle tutulabilir bir sebebi olsa gerek. —Nedir bu? —Şimdilik bir şey söyleyemeyeceğim. Müsaade ediniz de artık gidelim. Üvey babanız gelip bizi burada bulursa, bütün emeklerimiz boşa gider. —Nasıl isterseniz Bayan Holmes. —Allahaısmarladık Bayan. Metin ve cesur olun. Dediklerimi yaparsanız karşı karşıya bulunduğunuz bütün tehlikeleri bertaraf ederiz. —Güle güle. Holmes’le beraber, ağır ağır kasabaya indik. Handa bir odayla bir salon tuttuk. Bu küçük daire birinci kattaydı. Stoke Morane konağının oturulan kısmıyla sokak kapısı görünüyordu. Ortalık kararırken Doktor Roylott’un konağa girdiğini gördük. Arabacısı yanında pire kadar kalıyordu. Arabacı parkın kapısını açmakta güçlük çekti. Doktorun sesinin kükrediğini duyduk. Yumruklarını sıkıp adamcağızı tehdit etti. Nihayet araba kapıdan geçti, ağaçlar arasında fenerinin ilerleyen ışığı göründü, konağın pencerelerinden biri aydınlandı. Dışarıyı seyreden Holmes: —Sizi buraya getirdiğime pişmanım, dedi. Hayret ettim: —Neden Holmes? —Çünkü bu iş tehlikeli… Tereddütsüz cevap verdim: —Size yardımım dokunacak mı? —Sizin varlığınız işi neticelendirecek. —Öyleyse yanınızdan ayrılmam. —Teşekkür ederim. —Tehlikeden bahsettiniz. —Evet, tehlikeye atılıyoruz. —Öyleyse odalarda benim göremediğim kim bilir neler gördünüz. —Hayır. Siz ne gördünüzse ben de onları gördüm. Yalnız ben gördüklerime anlam verip netice çıkardım. —Ben göze çarpacak o çıngırak kordonundan başka bir şey görmedim, ne işe yaradığını da anlayamadım. —Hava deliğini gördünüz. —Gördüm. Fakat iki oda arasındaki bu delik neye yarar? Bir fare bile güç geçer. —Ben, buraya gelmeden önce bir hava deliği bulacağımızı biliyordum. —Amma yaptınız Holmes! —Sizi temin ederim biliyordum. Bayan Storner kız kardeşinin Doktor Roylott’un içtiği tütün kokusundan rahatsız olduğunu söylemişti. Demek iki oda arasında bir menfez vardı. Bu menfez çok küçüktü, yoksa savcı görürdü. —Peki, bunda ne kötülük olabilir? —Garip tesadüflere ne dersiniz? Bir hava deliği açılıyor, bir kordan sarkıtılıyor, yatağında yatan bir kız ölüyor. —Aralarında bağlantı bulamıyorum. —Hayır, basbayağı bir karyola. —Yatak gözünüze çarpmadı mı? —Ayakları yere mıhlanmış. Siz yere çakılı karyola gördünüz mü? —Görmedim. —Kız yatağının yerini değiştiremezdi. Hava deliğiyle çıngırak kordonuna karşı aynı vaziyette kalmaya mahkûmdu. Çıngırak çalmaya yaramadığına göre, bilhassa çıngırak kordonuna karşı… —Holmes, ne demek istediğinizi anlar gibi oluyorum. Müthiş ve kurnazca bir cinayeti önlemek için tam vaktinde geldik galiba. —Evet Watson, kurnazca olduğu kadar müthiş bir cinayet işlenecekti. Doktor cinayet işlemek istedi mi, korkunç bir katil olur. Hem serinkanlı hem bilgindir… Ama merak etmeyin Watson, onu mağlûp edeceğiz… Şafak sökene kadar da tüyler ürperten bazı şeylere şahit olacağız gibi geliyor bana. Allah rızası için fırsat bulmuşken rahat rahat birer pipo içip daha eğlenceli şeylerden bahsedelim. Gece dokuza doğru ağaçlar arasında görünen ışık söndü. Doktorun konağı artık karanlıktı. İki uzun, çok uzun saat geçti, on birde tam karşımızda hafif bir ışık göründü. Holmes ayağa kalktı. —Kız işaret verdi. Orta pencere aydınlandı. Handan çıkarken bir dostumuzu ziyarete gideceğimizi, gece dönmememiz ihtimali olduğunu hancıya haber verdik. Yol karanlık, hava soğuktu. —Konağın bahçe duvarları yer yer yıkılmış olduğundan bahçeye girmekte güçlük çekmedik. Ağaçlar arasında ilerledik, çemen tarhını geçtik pencereden içeri atlayacağımızı zaman defneler içinden, kambur, iğrenç bir çocuk fırladı, emekleyerek çemen tarhına atlayıp, karanlıkta kayboldu. —Gördüğünüz mü Holmes, diye mırıldandım. Holmes bir saniye kalakaldı, bileğimi tutmuş, mengenede sıkar gibi sıkıyordu. Nihayet bıraktı ve gülümseyerek kulağıma fısıldadı: —Ne sevimli ev!... Gördüğünüz şebekti. Doktorun garip meraklarını unutmuştum. Evet, bir şebeğiyle bir yabankedisi vardı. Belki yabankedisi, hiç ummadığımız bir anda omzumuza tırmanıverecekti!. Holmes’un yaptığı gibi, ayakkabılarımı çıkarıp odaya girdikten sonra içim biraz rahatladı. Dostum usulca panjuru kapadı, lâmbayı masanın üstüne koydu, etrafa göz gezdirdi. Öğleden sonra gördüğümüz gibi her şey yerli yerindeydi. Holmes bana sokuldu, ağzını kulağıma yaklaştırıp fısıldadı: En hafif bir gürültü başımıza belâ açar! Duyduğumu anlatmak için başımla işaret ettim. Karanlıkta oturmalıyız, hava deliğinden bizi görebilir. Yine başımla işaret ettim. —Sakın uyuyakalmayın. Bir dikkatsizlik hayatınıza malolabilir. Tabancanız elinizin altında bulunsun, belki kullanmanız gerekir. Bir baş işaret daha. —Ben karyolanın yanına oturuyorum. Ya ben? Demek ister gibi baktım. —Siz şu iskemleye oturun. Oturdum, tabancamı masanın kenarına koydum. Holmes ince, uzun hezaran bir baston getirmişti. Mumla kibritin yanına, yatağın üstüne koyup lâmbayı söndürdü. Karanlıkta kaldık. O geceyi ömrüm oldukça unutmayacağım. Çıt çıkmıyordu. Gözlerini dört açmış sinirleri benimki kadar gergin yanı başımda oturan dostumun nefesi bile duyulmuyordu. Panjurlar sıkı sıkı kapalıydı. Zifiri karanlığındaydık. Arada sırada dışarıda bir gece kuşu ötüyor, yabankedisi miyavlıyordu. Yabankedisi serbest demekti. Kasabanın saati çeyrekte bir çalıyordu. Ne uzun geçiyordu o çeyrek saatler! Gece yarısını, sonra biri, sonra ikiyi, sonra üçü çaldı. Yerimizden kımıldamamıştık, her şeye hazırdık. Ansızın hava deliğinde bir ışık görünüp hemen kayboldu. Sonra yanık bir yağ kokusuyla, kızgın demir kokusu duyuldu. Yan odada biri bir hırsız feneri yakmıştı. Bir pıtırtı oldu, sonra yine sessizlik çöktü, fakat koku artıyordu. Yarım saat kulağım kirişte bekledim. Ansızın bir ses duyuldu, hafif, hoş bir ses. Kaynayan bir ibrikten fışkıran buhar sesi gibi bir şey. Bu sesi duyar duymaz Holmes yataktan fırladı, bir kibrit çakıp çıngırak kordonuna bastonuyla vurdu, şiddetle vurdu ve gürledi: —Görüyor musunuz Watson?... Görüyor musunuz? Hiç bir şey görmüyordum. Holmes kibriti çaktığı zaman fısıltı halinde bir ıslık duymuştum ama, aydınlık gözlerimi kamaştırdığından Holmes’un korkarak gösterdiği şeyi görememiştim. Yalnız Holmes’un yüzündeki dehşet ifadesini fark ettim. Rengi bembeyazdı. Sherlock Holmes nihayet kordona bastonla vurmaktan vazgeçti. Başını kaldırmış, hava deliğine bakıyordu. O anda, ömrümde işitmediğim bir çığlık koptu, gecenin sessizliğini korkunç bir feryat yırttı: Biri hiddetten, acıdan ve korkudan vahşi bir çığlık koparmıştı. Ertesi gün anlattılar. Bu feryat kasabadan duyulmuştu, uyuyan halk, çığlığı duyup yataklarından fırlamışlardı. Bu çığlık bizim de kalplerimizi, dondurdu. Şaşkın, taş kesilmiş Holmes’a bakıyordum; o da, rengi hali bembeyaz bana bakıyordu. Çığlığın son yankıları karanlıkta dindi. Kekeleyerek sordum: —Bu nedir? —Tamam. Olup bitti. Belki de hayırlı oldu. Tabancanızı alın da doktorun odasına girelim. Lâmbayı yaktı. Koridora çıktık. Holmes doktorun kapısını iki kere vurdu. Cevap yok. Tokmağı çevirip kapıyı açtı, girdi. Elimde tabanca onu takip ettim. Acayip bir manzarayla karşılaştık: Masanın üstünde, kapağı kalkık bir hırsız feneri yanıyor, ışığı açık duran demir kasayı aydınlatıyordu. Doktor Grimesby Roylott, masanın yanındaki tahta iskemlede oturuyordu. Külrengi uzun bir hırka giymişti, eteklerinden çıplak ayak bilekleri görünüyordu. Ayaklarında kırmızı terlik vardı. Bacaklarının arasına ince kayışı geçirmişti. Çenesi havaya kalkmış, gözleri tavanın bir köşesine dikilmişti. Alnını garip, sarı bir kurdele sıkmaktaydı, bu kurdele siyah benekliydi. Girdiğimiz zaman sesi çıkmadı, kımıldamadı. Holmes mırıldandı: —Kurdele!... Benekli kurdele!... Bir adım attım. Garip kurdele kıpırdandı, saçların ortasında doğruldu: Boynu şiş, üçgen şeklinde, bodur bir yılan başı gördüm. Sherlock Holmes: —Bu bataklıklarda yaşayan engerek yılanıdır dedi, Hindistan’ın zehirli yılanıdır, soktuğunu öldürür!. Doktor yılan soktuktan on saniye sonra ölmüştür… Bu dünyada eden bulur!... Bu hayvanı mağarasına sokalım, sonra Bayan Storner’i emniyete alır, polise gidip rapor veririz. Doktorun bacakları arasındaki kayışı aldı, ilmiği yılanın boynuna geçirdi, çekti ve kasaya koyup, kapağını hemen kapadı. İşte Doktor Grimesby Roylott böyle öldü. Bayan Storner’e olayı nasıl haber verdiğimizi, kendisini teyzesinin evine nasıl götürdüğümüzü, polis soruşturmasının, Doktor zehirli yılanıyla oynarken, kazaya kurban gittiğini neticesine nasıl vardığını anlatarak sözü uzatmayacağım. Evimize dönerken, olay hakkında Holmes’un bana anlattıklarını aynen nakletmekle yetineceğim. Holmes: —Bütün tahminlerim yanlıştı, dedi. Yarım malûmatla düşünüp olaylardan netice çıkarmanın ne kadar tehlikeli bir şey olduğu bir kere daha meydana çıktı. Civarda Çingenelerin bulunması, Julie’nin gördüğü şeyi Benekli Kurdele diye anlatmaya kalkışmış olması, beni tamamıyla yanlış bir yola götürdü. —Ama doğru yolu buldunuz. —Julie’nin odasına girip, kızı dışarıdan ve pencereden saldırıya uğramamış olduğuna kanaat getirdikten sonra ilk tahminlerimde aldandığımı anladım. —Doğru yolu nasıl buldunuz? —Hava deliğiyle, o delikten karyolaya sarkan kordon beni şüphelendirdi… Kordonun öbür ucunda çıngırak yoktu, karyola yere çivilenmişti. Demek ki hava deliğinden bir şey geçiyor ve kordon boyundan yatağa iniyordu. Tabii aklıma hemen yılan geldi. Doktorun Hindistan’dan hayvan getirttiğini de bildiğimden doğru yolu bulduğuma şüphem kalmadı. —Peki ama bu nerden aklınıza geldi? —Ancak, kimyanın başaramayacağı bir zehir kullanmayı, amansız ve akıllı bir adam akıl edebilirdi, Doğu’da yaşamış bir adam… Böyle bir zehrin meziyeti de vardı. Yılanın diş yerlerini görmek kolay değildi. Nasıl ki Savcı göremedi. Sonra ıslığı düşündüm. Doktor yılanı gün ağarmadan kasadan çıkarıyordu. Kasanın üstünde gördüğümüz süt çanağı sayesinde hayvanı terbiye etmişti. Islık çalınca yılan geliyordu. Onu hava deliğinden sokuyor, yılan kordon boyu süzülüp karyolaya iniyordu. Mesele yılanın yatakta uyuyanı ısırıp ısırmadığıydı. Belki de Julie’yi birkaç sefer ısırmadı, ama eninde sonunda ısıracaktı! Doktorun odasına girmeden bu neticeye varmıştım. Tahta iskemleyi gözden geçirince yılanın, iskemleye çıktığını anladım. Hava deliğine başka türlü yetişemezdi. Demir kasa, süt çanağı, ilmikli kayış hiçbir şüphe bırakmadı. —Peki, Helen’in duyduğu madenî gürültü? —Doktorun kasasının kapısının gürültüsü. Telaşla kapadığı için ses vermişti. Her şeyi anlayınca bildiğiniz tertibatı aldım. Yılanın kordondan aşağı süzülürken hışırtısını duydum, kibriti çaktım… —Yılan geri fırladı. —Bastonla canını yakmıştım. Kızdı ve kızan her yılan gibi önüne ilk çıkan insana saldırdı. Derin bir iç çekti: —Doktorun ölümünden beni sorumlu tutabilirsiniz. Ben de bu sorumluluğu kabul ederim. Ama bu sorumluluk bana vicdan azabı çektirmeyecektir. Vicdan bakımından rahatım.
  • KAMÇATKA: HAYATTA KALMA MÜCADELESİ
    Kamçatka, Rusyanın en ücra köşesinde yer alır ve Moskovadan uçakla on saatten fazla çeker. Petropsvlovsk-Kamçatskiy hattında çalışan uçaklar oldukça ilkeldir; bu uçaklar sizi anavatanımızın uçsuz bucaksızlığı ve halkımızın s􀙡dece çok küçük bir kesiminin Moskovada yaşadığı, burada kendi siyasal oyunlarını oynadıkları, kendi putlarını yarattıkları ve onları devirip bu devasa ülkeyi yönettiklerine inandıkları gerçeği konusunda derin düşüncelere dalmaya iter. Kamçatka, Rusyada taşra yerleşim birimlerinin başkentten ne kadar çok uzak olduklarını fark etmek açısından iyi bir yerdir. Aslında mesafenin bununla bir ilgisi yoktur. Taşra eyaletleri farklı bir hayat tarzına sahiptir, farklı bir hava solurlar ve gerçek Rusyanın havası buralarda koklanabilir. Kamçatkada yaşayan balıkçılar kadar çok, aslında onlardan da çok sayıda denizci asker yaşıyor. Orduda yapılan büyük çaplı asker indirimine karşın buradaki deniz kuvvetleri üssü değişmeden kaldı: Pasifik Donanması Kamçatka Filosu kime oy verirse seçimleri o kazanır. Bir sahil şehrinde görmeyi bekleyeceğiniz gibi, her yerde siyah ve donanma mavisi egemen: kruvaze kalın ceketler, denizci yelekleri, siperliksiz kepler. Eksik olan tek şey, donanmanın efsanevi şıklığı. Ceketler yıpranmış durumda, yeleklerin çok fazla yıkandığı her hallerinden belli oluyor, keplerin rengi solmuş. Aleksey Dikiy bir nükleer avcı-vurucu denizaltının, Vilyuçinskin komutanı. Aleksey Dikiy donanmanın seçkin askerlerinden biri ve onun için komuta ettiği, Kamçatka Filosunun bir parçası olan denizaltı da aynı kategoride yer alıyor. Dikiy, Leningradda -bugünkü adıyla St. Petersburgda- çok iyi bir eğitim aldı ve kariyer basamaklannda son derece yetenekli bir subay olarak hızla yükseldi. Otuz dört yaşına geldiğinde son derece kalifiye bir denizaltıcı olmuştu. Orduya hizmet verdiği her ay onun uluslararası askeri emek piyasasındaki değerini binlerce dolar artırıyordu. Ne var ki Birinci Sınıf Kaptan Aleksey Dikiy bugün kıt kanaat ve sefalet içinde yaşıyor; onun içinde bulunduğu durumu başka şekilde ifade etmek mümkün değil. Yaşadığı ev merdiven ve sahanlıklan dökülen, yan metruk ve insanın içine ürküntü veren berbat durumdaki subay misafirhanelerinden biri. Yapabilen herkes askeri kariyerinden vazgeçerek anakaraya dönmek üzere buradan aynldı. Şimdilerde çoğu boş olan dairelerin pencerelerinde ışık yok. Burası soğuk, açlık çekilen, yaşanması zor bir yer. İnsanlar burayı esas olarak yoksulluk yüzünden terk ettiler. Kaptan Dikiy bana havanın iyi olduğu zamanlarda kendisiyle diğer kıdemli donanma subaylarının masalanna düzgün bir yemek koyabilmek için balık avlamaya gittiklerini söylüyor. Dikiy, mutfaktaki masanın üzerine, verdiği kusursuz , sadık hizmet karşılığında anavatanının kendisine verdiklerini koydu. Dikiy az önce kendi denizaltından evine, donanmanın yatak çarşaflarından birinin içinde, bir kaptana verilen aylık istihkakı getirdi. İstihkak iki paket soyulmamış bezelyeden, ikişer kilogram ağırlığında, kesekağıdına konulmuş karabuğday ve pirinçten, en ucuzundan iki kutu bezelye konservesinden, iki kutu Pasifik ringa balığından ve bir şişe sıvı yağdan oluşuyordu. "Hepsi bu mu? " "Evet, hepsi bu. " Dikiy bunu söylerken şikayet etmiyor, sadece bir gerçeği onaylıyordu. O güçlü ve samimi bir insan. Daha doğrusu, o tam bir Rus. Mahrumiyete alışık biri. Onun sadakati, o sırada ülkeyi her kim yönetiyorsa ona değil, anavatana duyulan bir sadakat. Eğer kendisinin başka türlü düşünmesine izin verecek olsaydı, buraları çok uzun zaman önce terk ederdi. Kaptan, tam da aldığı istihkakın çağrıştırdığı biçimde, açlık dahil olmak üzere her şeyin olabileceğini kabul ediyor. Bu kesekağıtlarının ve konserve kutularının içinde Kaptan Dikiyin üç kişilik ailesinin aylık azığı y􀙢r alıyor. Dikiyin bir karısı var; bir radyo-kimyager olan Larisa. Larisa, mezunlarının daha dershane sıralarında otururken Kalifomiyadaki Silikon Vadisinde faaliyet gösteren bilgisayar şirketlerinden doğrudan iş teklifleri aldıkları, saygın Moskova Mühendislik ve Fizik Enstitüsünden mezun olmuş. Buna karşılık, kocasıyla birlikte Pasifik Filosunun kapalı bir askeri şehrinde yaşayan Larisa işsiz. Bu donanma karargahının ya da çok uzaklardaki Savunma Bakanlığının önemsemediği bir ayrıntı. Karargahın personel politikaları, dik kafalı bir biçimde ellerinin altında duran değerleri görmeyi reddetmeleri anlamına geliyor. Larisa denizaltı personelinin çocuklarının gittikleri okulda bir öğretmenlik işi bile bulamıyor. Bütün kadrolar dolu ve bir bekleme listesi var. Burada askeri personel dışındaki insanlar arasında işsizlik oranı yüzde 90lar düzeyinde seyrediyor. Kaptan Dikiyin ailesinin üçüncü üyesi, bir ilkokul ikinci sınıf öğrencisi olan, kızı Alisa. Alisa açısından da durum hiç iç açıcı değil. Bu askeri şehirde Alisanın ve diğer çocukların yeteneklerini ortaya çıkartacak hiçbir imkan yok. Ne bir spor merkezi, ne bir dans salonu , ne de bilgisayarlar. Bütün garnizonda çocuklara tanınan imkanlar kasvetli, pis bir avlu ve içinde bir video kayıt cihazı ve birkaç çizgi film bulunan bir binadan ibaret. Gerçekten de, Kamçatka ülkemizin elinin uzanmadığı bir yerde ve devletin taş kalpliliğinin uç noktasında yer alıyor. Burada, bir yanda insanları öldürmek amacıyla geliştirilmiş olan en ileri teknolojiyi, diğer yandaysa bu teknolojiye gözetip denetleyerek idare edenlerin sürdükleri sefil hayatı görüyoruz. Her şey tamamen personelin duyduğu şevke ve yurtseverliğe bağlı. Para, şan ve şeref ve gelecek söz konusu değil. Dikiyin yaşadığı yerin adı Rybaçie. Burası, Kamçatka yarımadasının baş şehri Petropavlovsk-Kamçatskiyden arabayla bir saat uzaklıkta. Rybaçie, 20 bin kişilik nüfusuyla dünyanın en ünlü kapalı askeri bucak merkezi. Rus nükleer filosunun sembolü ve öncüsü. Bucak merkezi en modem silahlarla dolu. Burası Rusyamn doğu kanadı nükleer kalkanının konuşlandırıldığı, onu ayakta ve işler durumda tutanların yaşadığı yer. Kaptan Dikiyin denizatlısı bu nükleer kalkanın en nadide parçalarından birini oluşturuyor; dolayısıyla, Dikiy de bu unsurun hayati öneme sahip bir bileşeni. Dikiyin kaptanlığını yaptığı denizaltı, dünyada bir eşi benzeri olmayan, teknolojik açıdan mükemmel bir silah. ABD de dahil olmak üzere, dünyadaki büyük güçlerin sahip oldukları bütün filoları ve en iyi denizaltıları yok edebilecek kapasiteye sahip. Dikiyin komutası altındaki denizaltı, nükleer füzelerle ve etkileyici görkemli torpidolarla donatılmış çok özel bir silah. Bu tür bir savunma gücümüz olduğu sürece Rusya, en azından Pasifik Okyanusu yönünden gelebilecek bir saldın karşısında, zayıf bir konumda olmayacaktır. Buna karşılık Kaptan Dikiyin kendisi, hizmet ettiği devletten gelen darbeler karşısında çok zayıf bir konumda. Ancak o nadiren bu şekilde düşünüyor. Diğer birçok subay gibi Dikiy de hiç parasız hayatta kalabilme konusunda özel bir yetenek geliştirmiş. Aldığı maaş düşük ve düzensiz olarak -genellikle altı aylık gecikmelerle- ödeniyor. Dikiy parası olmadıği zamanlarda kendi denizaltısının güvertesinde yemek yemiyor (subayların orada yemek yemeye haklan olmasına karşın) . Kendi payına düşen yemeği paket ettirip eve götürüyor ve ailesiyle paylaşıyor. Onların kamım doyurmak için yapabileceği başka bir şey yok çünkü . Sonuç olarak Dikiy, soluk bir gölgeye dönüşmüş durumda. Bir deri bir kemik kalmış. Yüzü sağlıksız biçimde san renkte ve bunun sebebi gayet açık: Rusyanın nükleer kalkanının ana direğinin komutam yetersiz besleniyor. Elbette sürekli olarak bir radyasyon bölgesinde yaşamak da Dikiyin sağlığını olumsuz etkiliyor. Geçmişte bunu telafi eden şeyler vardı, çünkü denizaltıcılar son derece gözde bekarlardı, ancak her şey değişti. Bugünlerde kızlar, yanlarından bir donanma subayı geçtiğinde başlarım öteki tarafa çeviriyorlar. Dikiy şöyle diyor: "Aslına bakarsan gerçek sorun yoksulluk değil. " O, dünya nimetlerine önem vermeyen biri; meteliksiz bir romantik, tepeden tırnağa bir subay, bütün değerlerin doların sinik diliyle ölçüldüğü bir devirde neredeyse bir tür aziz. "Berrak bir amacınız ve anlaşılabilir operasyona! görevleriniz olduğu sürece yoksullukla birlikte yaşa- yabilirsiniz. Bizlerin gerçek şanssızlığı, ülkenin nükleer donanmasının içinde bulunduğu korkunç durumdur, umutsuzluk duygusudur. Görünüşe göre Moskovada bu silahlann ciddiye alınması gerektiğini anlamıyorlar. Eğer bugünkü finansman düzeyinde kalınırsa on yıllık bir süre içinde burada Rybaçiede ya geriye hiçbir şey kalmayacak ya da NATO yakıt doldurma işini bizim iskelelerimizde yapıyor olacak. " Dikiy gözlerinin önünde olup bitenlerin verdiği umutsuzluktan kurtulabilmek için Genelkurmay Akademisindeki çalışmalannı sürdürmeye karar verdi. Yirminci yüzyılın sonunda ve yirmi birinci yüzyılın başında Rusyanın ulusal güvenliğinin durumuyla ilgili bir çalışma kaleme almak istiyor. Araştırmasını bitirdiğinde bunun kendisini çok rahatsız eden şu soruya akademik temelli bir cevap sağlayacağını umuyor: Rusyanın ulusal güvenliğinin içini boşaltmak kimin çıkannadır? Ulaşmış olduğu geçici sonuçlar Moskovanın lehine değil, ancak kaptan olup bitenlere düşmanca yaklaşmıyor ya da içinde bir güceniklik hissetmiyor. Moskovanın bu şekilde davranmasının korkunç bir şey olduğunu düşünse de , bununla ilgili olarak hiçbir şey yapılamayacağına inanıyor. Dişini sıkıp dayanmaktan başka, çünkü bizler üstlerimizden daha güçlüyüz ve daha akıllıyız. Dikiyin işi kendi hayatının kendisine ait olmaması anlamına geliyor. O başka herkesin yapabildiği şeyleri yapamaz. Denizaltısında beş dakika süreyle nöbet görevinde bulunabilmek için, asla hiçbir yere gidemez. Her zaman ulaşılabilir durumda olmak zorundadır. Kırlara çıkıp sadece böğürtlen, mantar toplamak ya da arkadaşlanyla yürüyüş yapmak üzere gidemez. Bu zorlu zamanlarda demoralize olmamalan için subaylanyla bir arada olması gerekiyor. Erlerin ne yapıp ettiklerine babacan bir biçimde göz kulak olabilmek için kışlayı ziyaret etmeye zaman ayırması gerekiyor. O meşgul bir insan. Çok sayıda subay Kaptan Dikiye benzer şekilde dilenciler gibi yaşasa da, en azından iş gününün sonunda, ailelerinin kamını doyurmak, onlara yeni elbiseler alabilmek ve hatta kendilerine yeni bir üniforma alabilmek üzere (gerçekte subaylann birçoğu bunu yapmak durumunda) ek bir iş yapabiliyorlar. Kaptan Dikiyin bunu yapmaya ne zamanı ne de fırsatı var. İşten sonra geriye kalan kısa sürelerde, uyku açığını kapatabilmesi, kendini toparlayabilmesi için gerçekten dinlenmesi gerekiyor. Denizaltısına bindiğinde dinlenmiş olması zorunlu. Bu, yaptığı işin bir gereği. Sinir zayıflığı felaketli sonuçlara yol açabilir. Dikiy bu durumu şöyle özetliyor: "iş başında, sanki bir tatilden yeni dönmüşçesine, her şeye çözüm bulunmuşçasına dingin ve dengeli olmak zorundayım, yann kanını . ve kızımı nasıl besleyeceğim konusunda endişe duymamalıyım. " "Buna mecbur olduğunu söylüyorsun. Oysa b u bana meseleyi yanlış biçimde ortaya koymakmış gibi geliyor. Sen devlete hizmet ediyorsun ve bu yüzden senin işe rahat bir kafayla gelmeni sağlayacak uygun koşullan yaratmak kesinlikle devletin yükümlülüğü. " Dikiy gülümsüyor, bu daha çok müstehzi bir gülümseme ve ben bu tuhaf, sert, özel adamın kime daha çok tepeden baktığından emin değilim: bu tür sorular sorduğum için bana mı veya kendisine en iyi biçimde hizmet edenlere sırtını dönen devlete mi? Daha sonra bunun bana yönelik olduğu ortaya çıkıyor. Kaptan sonunda şunları söyledi: "Devletin şu anda bunu yapabilecek durumu yok. Bu durumda değil ve bu sorunun bir sonu var. Yapılamayacak bir şeyi talep etmenin ne anlamı olabilir ki? Ben gerçekçi bir insanım, kolay kolay öfkeye kapılmam. Bütün duygusal ve huysuz insanlar burayı uzun zaman önce terk ettiler. Donanmadan istifa ettiler. " "Yine de ben hala anlamıyorum, neden sen de istifa etmedin? Sen mühendislik eğitimi görmüş bir nükleer enerji uzmanısın. Kendine insan onuruna yakışan bir iş bulabileceğinden kesinlikle eminim. " "istifa edemem, çünkü gemimi terk edemem. Ben bir komutanım, erlerden biri değilim. Benim yerimi alabilecek hiç kimse yok. Eğer bırakıp gidersem kendimi bir hain gibi hissederim. " "Kime ihanet eden bir hain? Devletin sana ihanet etmiş olduğu kesin. " .Zaman içinde devlet aklım başına toplayacaktır. Şu a n için bizlerin sadece sabırlı olmamız ve kendi nükleer filomuzu korumamız gerekiyor. Ben bunu yapıyorum. Savunma Bakanlığı bir ihanet politikası izliyor olsa bile, benim görevim Rusyaya karşı. Ben Rus halkım savunuyorum, devlet bürokrasisini değil:" Zamanımızın bir Rus denizaltı subayının portresini gördünüz. Ülke topraklarını en ücra köşesine gönderilmiş ve askerlik yeminine bağlı kalarak kale duvarında oluşmuş olan deliği, elde başka bir şey olmadığından her gün vücuduyla kapatıyor. Silahlı kuvvetlerin yaşadığı büyük mali sıkıntının ortasında yükümlülüklerini yerine getirebilmesi için bu komutandan tam bir adanmışlık talep ediliyor. Sabahları evinden tam saat 7: 20de çıkıyor ve her gün gece saat 10:40ta geri dönüyor. On saat ya da daha uzun süreyle komutası altındaki denizaltında bulunuyor. Başka türlü olması mümkün değil. Donanma gözlerimizin önünde dağılıyor; teknoloji gerekli hizmeti ve düzgün bakımı görmediğinden, her an için, büyük boyutlu bir felaket dahil olmak üzere çeşitli kazalar meydana gelebilir. Değişmeyen tek şey, bayrağın göndere çekilişi. ister kasırga kopsun, ister tipi, ister bir kaza yaşansın ya da hükümet değişsin, bu ritüel her gün sabah saat 8de yerine getiriliyor. Bu arada aklıma gelmişken, Dikiy evinden Vilyuçinskin demirli olduğu yere yürüyor. Bu yürüyüş tam kırk dakika sürüyor. Dikiyin yürümesinin sebebi, egzersiz yapmanın sağlığına iyi geliyor olması değil; Dikiyin kendisine bir araba almaya yetecek kadar parası yok ve donanma herhangi bir ulaşım imkanı sağlamıyor. Aslında daha önceleri var olan servis kaldırılmış durumda. Vilyuçinskin ait olduğu ikinci Filo, bütün Kamçatka gibi bir yakıt krizinin yol açtığı sarsıntıları yaşıyor. Mendireğe hiçbir araba ya da otobüs gitmiyor. Donanmanın yeterli miktarda benzini yok. Petrol ve her türlü türevi ürünleri satan bir ülkede benzin yok ! Fakat bu daha bir şey değil. Peki, ya ekmeksiz kalırlarsa ne olacak? Garnizon gemilere veresiye ekmek sağlayan yerel ekmek fabrikasına sürekli olarak borçlu durumda. Buna inanabiliyor musunuz? Bir uluslararası süper güce nükleer koruma sağlayan personel sadakayla besleniyor! Devlet başkanının G-8 zirve toplantılarına katıldığı zaman kendisini nasıl hissettiğini merak ediyorum doğrusu. Tamam, pekala . Rybaçiede bütün subaylar sabahları işe yürüyerek gidiyorlar. Yolda subaylar genellikle kızgın bir arı kovanı gibi vızıldayıp duruyorlar: Bu duruma daha ne kadar katlanabilirler? Bizler ne tür bir uçuruma doğru koşar adım gidiyoruz? Gördükleri manzara, yaptıkları bu ateşli tartışmaları daha da körüklüyor. Örneğin, Vi lyuçins kin demirli olduğu 5 numaralı iskeleye doğru yürürken, üzerinde terk edilmiş bir tersanenin bulunduğu Hlebalkin Adasını görebilirsiniz. iki ya da üç yıl önce Hlebalkin tersanesinde bakım gören 15 ya da 16 denizaltı olurdu . Bugün suyun yüzeyi sakin, ayna gibi pırıl pırıl ve bakım görmeyi bekleyen tek bir gemi dahi görülmüyor. Subaylara, denizaltılara verilen bakım hizmetlerinin bile şimdi artık sıkı tasarruf önlemlerine konu olduğu söylenmiş. Dikiy şöyle diyor: "Bu korkunç bir manzara. Bizler bunun tam olarak ne anlama geldiğini biliyoruz. Her an mucize olmasını bekleyemezsiniz. Denizaltılar hiç doktora gitmeden durumu idare edebilen açıkgöz ihtiyarlara benzemezler. Kazaların yaşanması kaçınılmaz. " Donanmada meydana gelen b u dağılma Rybaçiedeki subayların bazılarını bütünüyle demoralize etmiş. Diğerleriniyse sefahate itmiş. Son zamanlarda garnizonda bütün bunları görmek mümkün: bütünüyle tuhaf davranışlar ve intihadar. Dikiy bana, "Mevcut durum subayları sıkıntıya sokuyor," diyor. "Bu yüzden saat Sde bayrak töreni sırasında herkesin orada bulunması gerektiği konusunda ısrarcıyım. Askerlerin komutalarının gözüne bakabilmesi ve orada her şeyin yolunda olduğunu , her şeyin düzeninde gittiğini, bizlerin görevimizi ne olursa olsun yapmaya devam edeceğimizi görmeleri gerekir. Her şeye karşın. " "Subaylar boktan heriflerdir! Bunlar aptallar için söylenmiş güzel sözler! " Birçokları Dikiyin söylediklerini bu sözlerle reddedilebilir. Böyle tepki vermekte de bir ölçüde haklıdırlar. Bunlar gerçekten de ulvi düşünceler, ancak dağılmakta olan Pasifik Filosundan henüz istifa etmemiş olan bu subaylar, büyük çaba gerektiren görevlerini sadece bu güzel sözcükler kendilerinin direnme noktası olduğu için sürdürebiliyorlar. Ülküleri ve ilkeleri olduğu için donanmada görev yapıyorlar. Bu insanlar sağladığı prestij ve yüksek maaş sağlayacak parlak bir askeri kariyer beklentisiyle denizaltıcı olmak istediler. Koşulların daha farklı olduğu dönemleri biliyorlar ve bu günlerin geri geleceğini umuyorlar. Gerçek hayat bir filmin ya da bir romanın tutarlılığına sahip olmadığından, Rybaçiede ulvi olanla saçmalık ve rutin bir mutluluk içinde var olabiliyorlar. "Senin kocanın yaşadığı şekilde yaşamak imkansız bir şey ! Bazen insan en azından kendisine zaman ayırmak ister! " Larisa Dikiy, Ukrayna, Jitomir doğumlu, açlık sınırında yaşayarak hayatını, kocasının görevini yerine getirebilmesi adına kurban etmiş, hayat dolu, güzel bir kadın. Cevap olarak muzipçe gülümsüyor: "Ya, aslında ben işlerin bu şekilde yürümesini tercih ediyorum. En azından, her zaman için kocamın nerede olduğunu biliyorum ! Benden saklanabileceği bir yer yok, bu sayede kıskançlığın ıstıraplarından korunuyorum ! " Dikiy yanı başımızda ayakta duruyor. Az önce sınıfındaki en güzel kız kendisine ilan-ı aşk etmiş bir okul çocuğu gibi acemi bir gülümsemeye bürünüyor. Yüzbaşınm mahcup mizaçlı bir insan olduğunu fark ediyorum. Utanıyor. Dokunsalar ağlayacağım. Bu nükleer denizaltı komutanının sırtlamış olduğu devasa sorumluluk yükünün, sadece hayat standartlarıyla değil, aynı zamanda yaşı ve görünüşüyle de uyumlu olmadığını açıkça görebiliyorum. Birinci sınıf yüzbaşı Aleksey Dikiy, evde, üzerinde üniforması yokken, okuldan eve gelmiş, zayıf ve melankolik bir çocuğa benziyor. Gençlerin daha geç yaşlarda olgunlaştıkları Moskovanın kıstaslarına göre gerçekten de hala genç sayılır. Unutmayın ki Dikiy sadece otuz dört yaşında. Larisa, "Fakat senin donanmada otuz iki yıllık hizmetin var. Emekli olmanın zamanı geldi," diyor. Yüzbaşı, yine utanarak, "Aslında, emekli olabilirim," diyor. "Ne demek istiyorsun? Donanm1tya iki yaşındayken mi katıldın? Soylu bir ailenin doğar doğmaz bir alaya kaydettirilen ve gerçekten askerlik yapacak yaşa geldiğinde çoktan iyi bir hizmet sicili ve apoletleri olan çocuğu gibi mi, yani? " Ona _cevap vermesi için baskı yapıyorum. Yüzbaşı gülümsüyor. Bana söylemek üzere olduğu şeyleri söyleyebilmek için can attığını görebiliyorum. Babası gerçekten de bir donanma subayıymış ve şimdi elbette ki emekliymiş. Dikiy, Sivastapolda, Karadenizdeki donanma üssünde büyümüş. "Otuz dört yaşımda otuz iki yıllık hizmetimin olmasına gelince . . . " diye söze başlıyor, ancak hayat dolu karısı tam o sırada sözünü kesiyor. "Bu, onun bütün hizmet süresini donanmanın en zorlu bölümde, denizaltı filosunda, reaktörlerin ve nükleer silahların yanı başında geçirdiği anlamına geliyor. Orada bir yıllıkhizmet üç yıl sayılıyor. " "Sırf bu yüzden devletin seni çok daha önceleri altına boğması gerektiğini düşünmüyor musun? "_ diye ısrar ediyorum. "Sanki bir öğrenciymişsin gibi akşam yemeğini üç kişiyle paylaşmak zorunda kaldığın için kendini aşağılanmış hissetmiyor musun? " Dikiy sakin bir ses tonuyla ve güvenle, "Hayır. Kendimi aşağılanmış hissetmiyorum," diye cevap veriyor. "Biz denizaltıcıların greve gitmesi son derece akılsızca bir iş olur. Bizim bu kapalı şehrimizde herkes tıpkı bizim yaşadığımız gibi yaşıyor. Ayakta durabiliyoruz, çünkü birbirimize ayakta durabilmek için yardım ediyoruz. Bizler birbirimizden sürekli olarak, yeniden ve yeniden yiyecek ve para borç alıyoruz. " Larisa, "Eğer birinin akrabaları bir yiyecek paketi gönderirse bu aile derhal bir ziyafet hazırlar," diye anlatıyor. "Bir misafirlik döngümüz var. Bu şekilde birbirimizi besliyoruz. Hayatımızı böyle bir düzene oturttuk. " "Sizin anne babalarınız da Ukraynadan paketler gönderiyorlar mı?" "Elbette. O zaman biz de üzerimize düşeni yapıp aç arkadaşlarımızı besliyoruz. " Larisa yüksek sesle gülüyor. Yazarlarımızdan birinin söylediği gibi bu insanlara gerçekten de güvenebilir, onlara arkanızı dönebilirsiniz. Tuhaf bir biçimde yıllar geçiyor -Komünist Partinin düşüşünün üzerinden epeyce uzun bir zaman geçti- ama yine de geçmişin bazı alışkanlıkları olduğu gibi sürüyor. Bunların en başında da insanlara, özellikle de hizmet ettikleri amacı gerçekten seven, her şeye karşın adanmış ve fedakarca çalışan insanlara karşı gösterilen patolojik saygısızlık geliyor. Hükümet, kendisini ülkemize hizmet etmeye adamış olan insanlara nasıl teşekkür edebileceğini hiçbir zaman öğrenemedi. Çok mu çalışıyorsun? Pekala, bu harika, mum gibi eriyinceye ya da biz senin kalbini kırıncaya dek bu şekilde çalışmaya devam et. Yetkililer gün geçtikçe daha da utanmazlaşarak, en iyi vatandaşlarımızın iradesini kırıyorlar. Bir manyağın fikri sabitliğiyle paralarını en kötü olanın üzerine yatırıyorlar. Komünizmin Rusyaya çok şey kaybettirdiği tartışma götürmez, ancak bugünkü durum daha da kötü. Yüzbaşı Dikiyle bu önemli konularda yaptığım tartışmayı Vilyuçinskin ana kontrol bölümünde sürdürüyorum. Rybaçie, dışarıdan gelenlere ve bilgi toplamak isteyenlere bütünüyle kapalı bir yer ve hatta, subayların eşleri dahi bazı iskelelere giremiyorlar. Bana gelince, her nasıl olduysa􀙣 Askeri lstihbar􀙤t beklenmedik bir istisna uyguladı. Vi lyuçins kun sahip olduğu yırtıcı, savaşkan değer ve inançlar sistemi daha kıyıdan bakıldığında görülebiliyor. Denizaltının pruvasında, siyah bir zemin üzerinde korkutucu bir sanat eseri yer alıyor: bir katil balinanın sırıtmakta olan kafasının resmi. Donanma ressamı canavarı elinden geldiğince korkunçlaştırabilmek için balinaya doğada olduğundan çok daha fazla diş yapmış. Denizaltına, yapıldığı gün Kasatka, Katil Balina adı verilmiş, ancak kısa süre önce adı değiştirilmiş. Subaylar bu isim değişikliğinin neden yapıldığını anlayamamışlar, ancak bunu sorun da etmiyorlar. Yaptığım bu tanıtım turu durumun içyüzünü kavrama konusunda bana çok yardımcı oldu; muhtem,elen denizaltını gezmeme izin verilmesinin başlıca sebebi de buydu. Çok korkutucu bir volkanın ağzının yanından geçtim -Tanrı korusun, bunun hiçbir zaman yanlış şekilde kullanılmaması gerekir. Bir atomik reaktör, artı, nükleer füzeler, patlayıcı bir karışımdır. Denizaltı nükleer silahlarla dolu, ekonomi krizde ve silahlı kuvvetler karışıklık içinde. Bundan daha korkutucu ne olabilir? Bizler turumuza devam ederken, Dikiy düşüncelerini bana kabul ettirmeye çalışıyor ve ideolojik konularda gerçekten de son derece kuralcı bir insan. Toplumda ne türden değişiklikler yaşanırsa yaşansın, silahlı kuvvetlerde disiplinden ödün verilmesi söz konusu olamaz. Dikiy, 1 99 1 yılından bu yana Ordu birimleri içinde ısrarla teşvik edilmekte olan suç oluşturan bir emre itaat etmeme fikrini kesin biçimde reddediyor. Dikiye göre, bu konuda bir santim olsun geri çekilmek, bir astın, tek bir talimatı ya da emri aptalca ya da uygunsuz bulduğu için yerine getirmemesine izin vermek, bütün sistemin domino etkisiyle çökmesine yol açacaktır. Ordu piramitsel bir yapıdır ve bu, göze alınmaması gereken bir risktir. Hem Kaptan Dikiynin, hem de sohbetimize katılan, aylarca süren kahramanca denizaltı harekatları sebebiyle üniformaları şeritlerle donanmış, aktif görev subayı olan diğerlerinin, iki kavramı birbirinden ayırt ettiklerini görüyorum. Bir yanda, hizmet ettikleri anavatan; diğer yandaysa, Çelişkide oldukları Moskova var. Bize iki ayrı devlet olduğunu söylüyorlar: Rusya ve onun başkenti. Subaylar samimi insanlar. Kamçatkadan bakıldığında, Savunma Bakanlığınm Silahlı Kuvvetler Bölümünde olup bitenler hiç de mantıklı görünmüyor. Savunma Bakanlığı, yerel düzeyde birliklerin kendi kaynaklarını kullanarak nükleer denizaltı filosunun bakımını yapmalarının sadece imkansız değil, aynı zamanda kesin olarak yasak olduğunu gayet iyi bildiği halde neden bu iş için gerekli parayı ayırmıyordu? Önlerinde daha uzun yıllar bulunan, on ile on dört yaş arasındaki bu gemileri neden böyle acımasızca gözden çıkarıyorlardı? Bütün ülkenin çabalarıyla yaratılmış olan nükleer kalkanı neden sistematik bir biçimde kalbura çeviriyorlardı? Ve bunu neden gerçek bir tehdidin var olduğu, Çinin nükleer denizaltılarının Rus topraklarının yakınlarında sinsi sinsi dolandığı bir zamanda yapıyorlardı? Vilyuçinskte yaptığım keşif gezisinde, bölgedeki en önemli kişi olan, Kamçatkanın Amiral Yardımcısı ve Kuzey-Doğu Ordu ve Kuvvetler komutanı Valeriy Dorogin de bulunuyordu. Bu görüşmemizin hemen sonrasında askeri kariyeri sona eren Dorogin, Devlet Dumasında milletvekili oldu. Subaylar Doroginin yanında, onun orada bulunmasından dolayı kendilerine ket vurmadan, açıkça konuştular. lnsan, burada, orduda olağan olan hiyerarşik baskıyı ya da rütbe farklılıklarının yarattığı engellemeleri hissetmiyor. Bu büyük ölçüde Doroginin Rybaçienin canı kanı olmasından kaynaklanıyor. Subayların ve komutanın birbirlerinden saklayacak hiçbir şeyleri yok. Dorogin burada, bu kapalı donanma şehrinde, yaklaşık olarak yirmi yıl süreyle hizmet vermiş. Tıpkı Dikiy gibi Dorogin de uzun yıllar boyunca bir nükleer denizaltının komutanlığını yapmış. Şimdi, büyük oğlu Denis Dorogin, Rybaçiede görev yapıyor. Diğer herkes gibi komutan da sabahlan iskeleye yürüyerek gidiyor. Herkes gibi o da yaşanmakta olan dağılmayı görüyor. Herkes gibi o da kıt kanaat geçiniyor, arkadaşlarının kendisini beslemelerini bekliyor. Yapılan devasa kesintilerin bir sonucu olarak Kamçatkanın, Çukotka ve Magadanla birlikte bağlı bulunduğu Kuzey-Doğu Grubu yeniden oluşturuldu. Benzer bir gruplandırma 1 9 1 7 Devrimi öncesinde ve l 930larda Bolşeviklerin yönetiminde de vardı. Ne tür bir gruplandırma yapılırsa yapılsın, ordunun bir bölümü diğerleri üzerinde egemenlik kurar. Nükleer kalkanın üssü olan Kamçatkada , tahmin edilebileceği üzere egemen olanlar, denizaltıcılar. Bu yüzden orada bir amiral yardımcısı bulunuyor. Bundan dolayı, amiral yardımcısının emrinde piyadeler ve sahil güvenlik güçleri, havacılar ve uçaksavar savunma güçleri var. llk başta bu yeni yapılandırma konusunda bazı tartışmalar ve görüş ayrılıkları yaşanmış, ancak daha sonra her şey yerli yerine oturmuş. Bu , büyük öl􀙥de Doroginin etkisiyle olmuş. Dorogin, Kamçatkada bir efsane. Amiral yardımcısı otuz üç yılını donanmada geçirmiş. Denizaltılarda da çalışmış olduğundan, toplam hizmet süresi kırk sekiz yıl. Ne var ki, Dorogin efsanesi onun askeri geçmişinden değil, bugününden kaynaklanıyor. Dorogin, Petropavlovsk-Kamçatskiyde yaşıyor. Kısa süre öncesine kadar, devasa bir bölgeden sorumlu olan ve Rusyanın en büyük üç eyaletinden birinde rütbe olarak ikinci sırada bulunan bir ordu mensubu olarak aldığı maaş 3,600 ruble, yani 100 dolardan biraz fazlaydı. Uzun zaman önce hak etmiş olduğu emekli maaşıyla birlikte , eline ayda 5 ,000 rubleden biraz daha az, gerçekten de bizim Rusyada söylediğimiz gibi kuş kadar bir para geçiyor. Bir karşılaştırma yapabilmek için, Petropavlovsk-Kamçatskiyde bir otobüs şoförünün ayda 6,000 ruble kazandığını belirtelim. Dorogin, Morskaya Caddesinde, orduya ait bir dairede, diğer subaylarla aynı koşullarda yaşıyor. Dairede sıcak su yok ve daire soğuk, cereyanlı ve konforsuz. "Neden basit bir kombi almıyorsunuz? " "Paramız yok. Biraz paramız olursa bir tane alacağız. " Doroginin e n çok değer verdiği şey, itibarı. Onunki bir çilekeş hayatı. Oturduğu daire çıplak değil, ancak kesinlikle bir amirale yaraşır bir yer de değil. Sahip olduğu en değerli mallar, işiyle ilgili eşyalar. Bu eşyalar bir zamanlar Rusyanın uzak doğusunda hizmet etmiş olan, aktif hizmetten çekilmiş gemilere ait biblo ve süs eşyalarından oluşuyor. Denizcilik tarihi onun en büyük sevdası. "Taşradaki eviniz ne durumda? Bir daçanızın olması gerekir. Rusyada her amiralin bir daçası vardır. " Dorogin, "Elbette var," diye cevap veriyor. "Ama ne daça ! Ah, Tanrım ! Yarın gidip bir bakarız, gözünüzle görmeden inanmazsınız. " Ertesi gün geldi ve ben Petropavlovsk-Kamçatskiyin eteklerinde, üzerine patates ve salatalık ekilmiş olan küçük bir toprak parçasına bakıyorum. Bu sebzeler kış süresince amiral yardımcısının ailesini besleyecek. Sebze bahçesinin orta yerinde, tuğlaların üzerinde, ıskartaya çıkartılmış bir tren vagonu duruyor: bu bir çalışma odası. Bir ordu komutanın hayat standartları açısından Moskovada geçerli olan ölçütlerle kıyaslandığında bu tam anlamıyla bir rezalet. Gördüğümüz gibi Kamçatka, Moskova değil. Burada herkes çok daha doğru sözlü ve çok daha iyi kalpli. Birkaç balıkçı bana az önce yakalamış oldukları bir torba dolusu kırmızı balık -gümüş balığı-* verdiler. Balıkları amiral yardımcısının karısı Galinaya verdim ve bunu yaparken de kendimi biraz tuhaf hissettim, çünkü Kamçatkadaki başkomutanın karısının kapısına bu türden tonlarla balık getirildiğinden emindim, ne var ki bana verilmiş olan bu balıklan kendi başıma pişirmem de mümkün değildi. Galina, beni büyük bir şaşkınlığa düşürerek, heyecan içinde teşekkür etti ve gözyaşlarına boğuldu. İçinde yaşadığı yoksulluk ortamında bu balıklar ona bir servet gibi görünüyordu. Bunlarla akşam yemeğini hazırlayabilir, yemeğe misafir çağırabilir ve hatta daha ileride yemek üzere bir bölümünü salamura yapabilirdi. Şans bu ya, bütün bunları taçlandırmak üzere balıkların bazılarının içinden altın çıktı: kırmızı havyar. Galina Dorogina bana kıdemli subayların eşlerinin bütün hayatlarını yarımadada geçirmiş olmalarına karşın egzotik Kamçatkayı çok az görebildiklerini anlattı. "Hepimizin hayatı eğitim kurslarında ve harekatlarda, kısa süreli beraberliklerle ve uzun süreli ayrılıklarla geçti. " Galina bütün bunlardan ve hatta aslında boşa harcanmış olan bütün bu yıllardan dolayı pişmanlık duymuyor. "Gerçek şu ki, subayların karılan açısından değişen hiçbir şey olmadı. Yirmi yıl önce yine soğukta donuyorduk ve açtık, bir düzine yumurta için bütün gün kuyrukta beklememiz gerekiyordu ve sıra numaramı kuyrukta beklerken elimin üzerine yazarlardı; şimdilerde tek fark, hiç paramızın olmaması. Dükkanlarda yumurta var, ancak subayların bunları alacak parası yok." Amiral Yardımcısı Doroginin düşünüş tarzı bir ideolojik çorba; komünist ve kapitalist düşüncelerin bir karışımı. Bu , bütün hayatını Sovyet rejiminde geçirmiş, Genç Komünistler Birliğinin ve Komünist Partisinin üyesi olmuş, artık serbest piyasanın gerçekleriyle yaşamak zorunda olan bir insandan beklenmesi gereken şey olsa gerek. Bana göre, Doroginin düşünceleri modası geçmiş fikirler, SSCBnin ortadan kalkmasıyla geçerliliğini yitirmiş bayat bir ideolojiyi temsil ediyorlar. Buna karşılık, amiral demokratik özlemleri ve bunlara neden ihtiyaç duyulduğunu anlıyor. Dorogin, Kamçatkada denizaltılardan, askeri müzenin durumuna kadar her şeyden sorumlu. lşte size onun hayatından tek bir kesit. Kuzey-Doğu Grubuna bağlı birimlerden biri, 22. Çapayev Motorize. Tümenidir. Tümen Çapayevin adını taşıyor, çünkü 1 9 1 8 yılında, Volga bölgesinde, lç Savaşın efsanevi kahramanı Vasiliy Çapayev tarafından kurulmuş. Çapayevin sevgilisi, yüzlerce tartışmalı Sovyet fıkrasına konu olan Bolşevik Anka, bu tümende bir savaşçıydı. lkinci Dünya Savaşından sonra Çapayev Tümeni yeniden uzak doğuda konuşlandırıldı ve tümen bugün Kamçatkada, birinci bölüğünün yatakhanesinde, dünya proletaryasının önderi Vladimir llyiç Lenin için bir asker yatağı bulundurmasıyla tanınıyor. 1922 yılında Lenin tümenin onursal Kızıl Ordu askeri ilan edildi ve buna uygun olarak Lenine bir yatak tahsis edildi. 1 922 yılından bu yana tümen nereye gönderilirse, Leninin yatağını diğer ekipmanla birlikte taşımak da bir gelenek halini aldı. Bugün bile bu yatak kışlada ayrıcalıklı bir yere sahip. Yatak düzenli biçimde yapılmış ve durduğu köşenin duvarlarının üzerinde, "Volodya iyi bir öğrenciydi! " temasını işleyen resimlerden oluşan bir Lenin köşesi var. Bütün bu parçalar, tümende gizli bir yerde tutulan bir demirbaş defterine kaydedilmiş durumda. Birinci Lenin Bölüğünün komutanı, yirmi altı yaşındaki yüzbaşı lgor Şapoval, Leninin ruhunun askerlerini diri tuttuğu kanısında. "Bu konuda ciddi misiniz? " "Evet. Düzgün biçimde yapılmış olan bu yatağı görüyor v e kendi yataklarını ona benzetmeye çalışıyorlar. " Ben bunu gülünç buldum, ancak daha sonra Amiral Yardımcısı Doroginin de Leninin yatağının oynadığı yüksek ideolojik role en az Yüzbaşı Şapoval kadar inandığını fark ettim. Dorogin, "Yeni gelen askerlerin bunu ilk başta biraz tuhaf bulduklarını, ancak zaman içinde saygı duyduklarını," söylüyor. "Moskovada demokrasi zafere ulaşınca, Kamçatkadaki Leninin yatağından kurtulmak için çeşitli girişimler yapıldı, ancak bizler yatağı korumayı başardık. Bu yatak, sizin Lubyankadaki jerjinskiy heykeliyle aynı kategoride yer alan bir şey değil. " Dorogin, değişim için değişime inanmıyor. Tarih neyse odur ve Bolşeviklerin gizli polisinin kurucusunun heykelini yıkmak için o kadar zeki olmanıza gerek yoktur. Dorogin, aynı zamanda Çapayev tümenindeki Lenin Köşesinin, Halk Komiserleri Konseyinin özel bir kararıyla oluşturulduğunu , yatağın kaldırılıp ıskartaya çıkarılabilmesi için en azından Rus hükümetince, başbakan tarafından imzalanmış oir kararname çıkarılması gerektiğini düşünüyor. Kamçatkada askerlere kendilerine örnek olarak kimi almalarını tavsiye etmek gerektiğini tartışıyoruz. Tümenin şimdiki komutanı Yarbay Valeriy Oleynikov hiç tereddüt etmeden, "Çeçenistanda ve Afganistanda savaşmış alanlan örnek almalılar," diyor. Birinci Lenin Bölüğünün bir önceki komutanı gerçekten de Çeçenistanda savaşmış. Teğmen Yuriy Buçnev, Groznide savaştığı için Rusyanın Kahramanı madalyasını almış. Askerlerin kimi örnek almaları gerektiği konusundaki tartışmayı sürdürüyoruz ve ben askerleri Çeçenistanda yaşananlar üzerinden eğitmenin hiç de iyi bir fikir olmadığını söylüyorum. Dorogin tartışmanın dışında kalıyor; yüksek rütbeli bir subay olarak bu şekilde davranması gerekiyor. Dorogin, ülkesine hizmet ediyor ve ilkesel olarak sahip olduğu siyasal görüşler hiç kimseyi ilgilendirmemeli. Fakat Dorogin, gelecekle ilgili olarak tartışma konusunda çok istekli. ideolojik inançlarla, orduya ayrılan kaynaklarda yapılan kesintiler birbirinden bütünüyle ayn şeyler. Subaylar kendilerini bir barut fıçısının üzerinde oturuyormuş duygusuna sahipler. Tümenin personel şefi Aleksander Şevçenko, "Hepimiz zaman zaman devletin kendisine sadakatle hizmet etmekte olanlara çok haksız bir muamele yapabileceğini düşünüyoruz," diyor. Dorogin dahil olmak üzere diğer bütün subaylar bu yoruma katılıyorlar. Bu subaylardan hiçbiri ordudaki rütbe ve statülerine denk düşecek sivil niteliklere sahip değiller ve elbette başka bir ortamda hayatlarını sürdüremezler. Silahlı kuvvetleri bırakacak olsalar evlerini kaybederler, çünkü şu anda hepsi ordu lojmanlarında kalıyorlar. lgor Şapoval, askeri araçların tamir-bakım işlerini yapan bir mühendis. Soğuk metal işleme konusunda uzmanlaşmış biri, bu yüzden subaylık görevini bıraktığında traktör tamiriyle uğraşabilir, ya da bir anahtarcı dükkanı açıp sivil halka hizmet verebilir. Şevçenko daha şimdiden sivil istihdam deneyimine sahip. Moskovada Topçu Akademisinde iki ya da üç yıl süreyle eğitim görmüş, ikinci bir iş olarak bir çiçekçinin bodrum katında diğer üç askeri öğrenciyle birlikte yirmi dört saati kapsayacak şekilde koruma görevlisi olarak çalışarak para kazanmış. Kamçatkadakiler Savunma Bakanlığınm ilkesel olarak bir subayın kendisini sadece askerlik görevine adaması ve zamanının bir bölümünü ikinci bir işte çalışarak harcamaması gerektiğine inanmadığını düşünüyorlar. Amiral yardımcısı, "Bu koşullarda bir adamın yasadışı işlere bulaşması işten bile değil," diyor. "Bir keresinde bana bir zarf içinde 2 bin dolar teklif edildi. Bu kişiyi bana bir arkadaşım yönlendirmişti ve rüşvet teklifini çok usturuplu bir dille yaptı: Karınızın tedavisi için paraya ihtiyacınız var. O anda bu konuda kesinlikle haklıydı. Benim bu para karşılığında, ordunun zararına olacak şekilde, ton başına 700 dolar yerine 450 dolar üzerinden bir hurda satış ihalesinin altına imza atmam gerekiyordu. Aslına bakılırsa, benim imzam bir dizi kıdemli askeri şahsın imzasını tamamlayacak olan son imzaydı. O adamı elindeki zarfla birlikte odadan kovabilirdim, ancak bunun yerine savcıyı çağırdım. Bunun diğerleri için bir örnek oluşturabileceğini düşündüm. " Elbette, Dorogin birçok yönden aziz gibi bir adam. Diğer birçok subay gibi o da ülkesine para uğruna değil, bir görev duygusuyla hizmet ediyor. Bu türden manevi olarak sağlıklı insanlar, sadece burada, ülkemizin en ücra köşesinde bulunabiliyor. Dikiyin, Doroginin ve diğerlerinin bu duruma daha ne kadar sabredebileceklerini hiç kimse -kendileri dahi- bilmiyor. Bugün donanma, yaşlı ve orta kuşak subaylara dayanıyor. Hemen hiç genç subaya rastlanmıyor. Genç subaylar buralara gelmiyorlar. Az sayıdaki genç subay, bütün güçlerini donanma için harcama ve bunun karşılığında da hiçbir şey elde edememe düşüncesini kabullenmek istemiyor. Birkaç yıl sonra donanma ne türden subayların eline kalacak? "Yurtseverlik mi? " Rybaçieden genç bir ikinci kaptan ağzını çarpıtarak gülümsüyor. Omsh adlı denizaltının subaylarından biri. "Yurtseverlik, bedelini ödemeniz gereken bir şeydir. Artık bu saçmalığa, bu sefilleri oynama haline bir son vermenin zamanı geldi. Kendi ayaklarımızın üzerinde durmalıyız, Dikiy gibi hayatın külfetleri ve haksızlıkları karşısında boyun eğmemeliyiz. O bir komutan, ama yine de ayaklarında en kötü lastik ayakkabılar var ve ucuz brendi içiyor. Deniz filosuna yapılan muamele çok yanlış; buna karşılık vermenin tek yolu kendi kurallarımızı oluşturmaktan geçiyor." "Bununla ne demek istiyorsun? " Genç subay kendi kurallarımızı oluşturmak derken, dürüst ya da kirli yollardan geçimini sağlamayı kastediyor. Kendi yaşındaki subayların tezgah altında ellerine geçirdikleri her şeyin ticaretini yaptıklarını söylüyor. Gururla, "Şimdi evime balık ve havyar getiriyorlar," diyor. "lki yıl önce gemiden çaldığım alkolü çeşitli eşyalarla takas ediyordum ve o zaman insanlar bana hiç saygı duymuyorlardı. " Amiral Yardımcısı Dorogin, "Genç subaylar için donanmada görev yapmanın başlıca sebebi iyi bir hayat standardı yakalamak haline gelmeye başladı," diyerek yakınıyor. Ona göre devletin donanmayı ihmal etmesine kendi kurallarımızı oluşturarak tepki vermek, orduda görevli herhangi birinin bir komutanın emirlerini sorgulaması kadar tehlikeli. YAŞLI KADINLAR VE YENİ RUSLAR lki yaşlı kadın, eskiden sütçülük alanında şampiyonlukları olan Maria Savina ve aynı şekilde eskiden inek yetiştirme alanında şampiyonlukları olan Zinaida Fenoşina, ormanın ortasında durmuş, ellerinde tuttukları sopaları havaya kaldırmış, bir buldozere doğru sal- 1 88 lıyorlar. Buldozer uzaktan bütün gücüyle kükrüyor ve onlar da herkes duyabilsin diye var güçleriyle bağırıyorlar: "Çek git ! Defol buradan ! Buna daha ne kadar katlanmak zorundayız? " Asırlık ağaçların arkasından, sinirli v e kavgacı güvenlik görevlileri çıkıyor ve kadınlara, şimdi gidebilecekken hemen çekip gidin buradan, yoksa sizi vururuz dercesine etraflarım sarıyorlar. Bir emekli gazi, köyün en yaşlısı ve gösteriyi örgütleyen kişi olan Nikolay Abramov kollarım iki yana açıyor. "Bizi kendi topraklarımızdan çıkartmak istiyorlar. Topraklarımızı canımız pahasına savunacağız. Geriye başka ne kaldı ki? " Bu olaylar Moskova eyaletinin Narofomin bölgesindeki Pervomaiskoye köyünün eteklerinde yaşanıyor. Anlaşmazlığın sebebi, eskiden Berg ailesine ait olan eski bir malikiinenin topraklan. Bu malikane 1904 yılından kalma; bugün devlet tarafından doğal ve kültü􀙦 rel miras alam olarak l<.orunuyor. Bir parça sakinleştikten sonra bu yaşlı insanlar başlarını üzüntüyle sallıyorlar. "İşte bu yaşlı başlı halimizle Yeşillere katıldık. Başka ne yapabilirdik ki? Bu pislik karşısında parkımızı savunan bir tek bizler varız. Başka kimsenin bu meseleye el atacağı yok." Söz konusu pislik, yüzyıllık Berg Parkımn tam orta yerine 34 adet ev inşa etmek üzere duygusuz barbar müteahhitleri tutmuş olan Yeni Ruslar. Maria ve Zinayda, çevreyi talan edenlere karşı doğrudan eylem düzenlemek üzere Pervomaiskoye köy meclisi tarafından oluşturulmuş olan çevreyle ilgili özel bir gruba üyeler. O değerli asırlık ağaçların arasında, Yeşilci eylemcilere pek az aldırış ederek kamyonlar dolanmaya ve traktörler gümbürdemeye devam ediyorlar. Bir saatlik çalışmanın sonunda ağaçlık alandan şerit halinde uzanan bir bölüm kestiler. Burası gelecekteki sayfiye evi yerleşiminin ana caddesi olacak. Her yerde borular, dikenli teller ve beton plaklar var. İnşaat çalışması bütün hızıyla ilerliyor ve her şey gerçekten de sanki doğal çevre üzerinde azami tahribatı yaratmak istercesine yapılıyor. Daha şimdiden nadir bulunan ağaç türlerinin kesilmesiyle 1 30 metre küp kereste elde edilmiş durumda. Nereye baksanız sedir ve köknar ağaçlarının üzerlerine katledileceklerini gösteren çentiklerin atılmış olduğunu görüyorsunuz. Makineler toprağın derinliklerinden çamur tabakalarını çıkartarak ve uzun yıllar süresince oluşmuş olan orman tabanının ekosistemini acımasızca derinlere gömerek çevreyi büyük bir utanmazlıkla harap ediyor. Tatyana Dudenus, "Weymouth çamını hiç duydunuz mu? " diye soruyor. Dudenus, ekolojik grubun başkanlığını yapıyor ve bölgedeki tıp enstitülerinin birinde araştırma uzmanı olarak çalışıyor. "Ata yadigarı parkımızda bu ağaçtan beş adet örnek var. Bu ağaç bütün Moskova eyaletinde bir tek burada yetişiyor. Ender bulunan ağaç türlerini yetiştirmek Bergler için bir hobi olmuştu. Bu Weymouth çamlarından üçü, sırf müteahhitler yeni yapılacak binalar için bir cadde açmak istedikleri ve bu ağaçlar bu yol üzerinde yer aldıkları için kesildi. Diğer değerli türler de tehdit altında: gümüşi Sibirya köknarı ve melezçam, beyaz kavak ve Moskova eyaletindeki tek örnek olan bir beyaz sedir, Thuja occidentalis. Sadece son üç gün içinde 60tan fazla ağaç kaybettik. Eğer daha az seçkin ya da sağlıksız ağaçlan kesiyor olsalardı durum bu derece kötü olmazdı, ancak onlar bütünüyle farklı bir yaklaşıma sahipler. Bir yolu nereye inşa etmek istediklerine karar veriyorlar ve önlerine çıkan her şeyi kesiyorlar. Bir sayfiye evini nereye kondurmak istediklerine karar veriyorlar ve yok ettikleri ağaçların nadideliğini hiç önemsemeden o bölgeyi olduğu gibi temizliyorlar. Buradaki orman yasal olarak birinci dereceden SlT alanı olarak sınıflandırılıyor, yani bu ağaçlara dokunmak yasalara aykırı. Bu ağaçlan kesebilmek için olağanüstü koşulların söz konusu olduğunu kanıtlamanız ve başvurunuzu Devlet Çevre Müfettişliğinin vereceği bir tavsiyeyle desteklemeniz gerekir." Berg Parkının kaderi belirlenirken bunlardan hiçbiri yapılmadı. Pervomaiskoenin Yeşilleri, ar damarı çatlamış yeni zenginleri yola getirmek için Narofomin mahkemesinde dava açtılar. Bütün ağaçlar kesildikten sonra kendi lehlerine veril􀙧cek bir karar pek bir işe yaramayacağından, davaya atanan Yargıç Yelena Golubevaya, duruşmalar sonuçlanıncaya kadar inşaatın durdurulması için bir mahkeme emri çıkarmasını talep eden bir dilekçe verdiler. Ne var ki, gördüğümüz üzere, Rusyada gün oligarklann günü. Devletin bütün organları bir tek onların hışırdayan banknotlarının dilinden anlıyor. Yargıç Golubeva inşaatı durdurma talebini göz önüne bile almadı ve inşaat çalışmaları ilerlerken duruşmanın yapılması kasıtlı olarak ertelendi. O benzersiz ağaçların tamamına yakını kesildi. Koruma görevlileri güruhunun arasından Valeriy Kulakovskiy arz-ı endam ediyor. Kulakovskiy, kendini bir konut yapı kooperatifi olarak adlandıran Promzhilstroy Şirketinin müdür yardımcısı. Kulakovskiy, bana bu işin dışında kalmamı tavsiye ediyor. Moskovadaki bir kısım son derece etkili insanın bu konut inşaatıyla yakından ilgilendiklerini söylüyor. Bu insanlar buraya yerleşecekler. Bu kooperatifin, yasaya göre ulusun malı olan Berg topraklarının mülkiyet hakkını ele geçirmiş olduğunu keşfediyorum. Bu tamamen yasadışı. Kulakovskiy omzunu şöyle bir 􀚂ilkiyor ve kendi düşüncesini açıklamaya çalışıyor. "Köylüler tarafından yapılan bu sonu gelmeyen gösterilerden fazlasıyla bıkmış durumdayız. Şimdi benim, bu işe bu kadar para yatırmışken, araziyi satın almışken, inşaata başlamışken ne yapmamı bekliyorsunuz? Bana bütün bunları kim geri verecek? " Kulakovskiy aynı zamanda geri adım atmayı düşünmediğini de söylüyor. Nitekim geri adım atmadılar. Berg Parkı artık yok. En güzel ormanlarımızın, oligarklar ve onların şirketlerinin çıkarları uğruna kesilip yok edilmesine ülkenin her tarafında devam ediliyor. Pervonaiskoyeli, Yeşil hareket üyesi yaşlı kadınların tarihi parklarını umutsuzca savunma mücadelesini başlatmalarından uzun olmayan bir süre önce, Rus Yargıtayı bu sorunu, aynı sorun bir bütün olarak Rusyada yaşandığından, ilke sorunu olarak ele aldı. Bu dava halk arasında Orman Davası diye biliniyordu. "Mal sahiplerinin çıkarlarını unutmamalısınız. Araziyi satın aldılar, evler inşa ettiler ve şimdi siz her şeyi geriye döndürmeye çalışıyorsunuz. " Avukat Yargıtayda Kulakovskiyin sözlerini neredeyse kelimesi kelimesine tekrar etti. Yeni Rusların kaprislerine karşı toplumun çıkarlarını bir bütün olarak savunmakta olan çevreci avukatlar, Olga Alekseyeva ve Vera Mişçenko sorunu başka şekilde ele alıyorlar: "Bu ülkede yaşayan her yurttaş ulusal mirası yaşama ve bundan haz alma hakkına sahiptir. Eğer bizler gerçekten Rusyanın yurttaşlarıysak, o zaman gelecek kuşakların bugünkü kuşakların faydalandıklarından daha az ulusal miras kalmamasını sağlamak görevimizdir. Her halukilrda yasadışı yollarla elde edilmiş olan mülkiyet haklarını nasıl ciddiye alabiliriz ki? " Orman Davasının esasını, davayı Yargıtaya götüren Yasal Ekolojik Sorunlar Enstitüsü , Eco-juris önderliğindeki Rus çevrecilerinin, Bakanlar Kurulunun birinci dereceden orman kategorisinde yer alan ormanları, bu niteliğini yitirmiş toprak kategorisine aktaran yirmi iki kararnamesinin yürürlükten kaldırılmasını talep etmeleri oluşturuyordu. Bu kararnameler Rusyada 34 bin hektar birinci kalite ormanın kesilmesine izin vermekteydi. Rusyada ormanlar üç kategoriye ayrılır. Birinci derecede yer alanlar, ya toplum için ya da doğal çewe için özellikle önemli sayılan ormanlardır. Bunlar çok değerli ağaç türlerini, ender bulunan kuşların ve diğer hayvanların doğal yaşama ortamlarım, koruma alanlan ve parkları ve kentlerin ve banliyölerin yeşil kuşaklarını içeren orman alanlarıdır. Bundan dolayı Rus Federasyonunun Orman Yasası, birinci sınıf ormanları ulusal mirasın bir parçası olarak kabul ediyor. Berg Parkı bu kategoride yer alıyor. işin tuhaf yam şu ki, bu kategori değişikliğinin yapılması ve ardından da ağaçların kesilmesine izin verilmesi için resmi başvuruyu yapan taraf Rus Federasyonu Ormancılık Komisyonu , Rosleshozdu. Rosleshoz , başbakana imzalaması için ormanların hukuki statüleriyle ilgili belgeler sunma hakkına sahip olan organdır. Çevreciler tarafından karşı çıkılan 22 kararname, devlet tarafından, yasanın öngördüğü biçimde gerekli çevrebilimsel denetimler yapılmadan çıkarıldı ve ulusal miras kısa erimli çıkarlara kurban edildi. Ormanların kesilip yok edildiği yerlere benzin istasyonları, otoparklar, sanayi tesisleri, yerel toptan satış pazarları, çöp boşaltım merkezleri ve elbette konutlar inşa edildi. Çevreciler bu son seçeneği, yeni ev sahiplerinin evlerini saran görkemli ormanlara sorumlu biçimde davranmaları ve kanalizasyon sistemlerini döşerken ağaçların köklerine zarar vermemeleri koşuluyla , en az karşı çıkılabilir seçenek olarak görüyorlar. Orman Davası görülmekteyken ve yargıçlar işi ağırdan alırlarken, başbakan tarafından imzalanan yeni kararnamelerle 950 hektara yakın ilave üst düzeyde kaliteli orman yok edilmeye mahkO.m edildi. En büyük tahribat, ağaçların petrol ve gaz şirketlerinin çıkarları uğruna yok edildikleri Hantiy-Mansiyisk ve Yamalo-Nenetsk özerk bölgelerinde meydana geldi. Aynı zamanda Moskova eyaleti de kayba uğradı: Berg Parkının başına gelenler mahkemenin işlemleri kasıtlı olarak sürüncemede bırakmasının bir sonucuydu. Bürokratik işlemler sürerken ve hiç kimse en ufak bir ayrıntının bile üzerinde durma cesaretini gösteremezken, Pervomaiskoyede ormanı korumak için verilen mücadele şiddet olayına dönüştü. Çevreci grup, savcılık makamının talebi üzerine, inşaatçıların faaliyetlerinin yol açtığı barbarca sonuçlan bir video kamerayla kaydetmeye gittikleri zaman, takviye polis gücü çağrıldı. Bunun üzerine kavga çıktı, kamera kırıldı ve tamamı yaşlı insanlardan oluşan çevrecilere dayak atıldı. Köyün en yaşlısı olan Nikolay Abramov durumu şöyle açıklıyor: "Elbette , bizler bir savaşa girmek istemiyoruz\ ancak bize başka bir seçenek bırakmadılar. Malikane 􀙨öyde yürüyüş yapabileceğimiz tek yerdi. Buraya genellikle yaşlı insanlar ve çocuk arabalarıyla anneler gelirdi. Burada 300 öğrencinin okuduğu bir okul ve bir de anaokulu var. Geriye kalan her yer Yeni Ruslar için inşa edilen sayfiye evleriyle dolduruldu. " Bu emektar çevreciler aslında, hayadan boyunca hiç görmedikleri kadar çok tutarda paraya hükmeden süper zengin insanlarla savaştıklarının farkındalar. Buna karşılık, bu paranın tutarıyla ilgili olarak bir şeyler duymuşlar. Bir köy meclisi toplantısında, Pervomaiskoye Mahalli Köy Konseyi başkanı Aleksander Zaharov, bu işin parasal boyutunun durumun tersine çevrilmesine hiçbir biçimde imkan vermeyecek kadar büyük olduğunu açıkladı. işte, Moskova Vilayeti Ekolojik Birliğinin başkanı Igor Kulikovun eyalet savcısı Mihail A vdyukova yazdıkları: "Konseyin başkanı, meclisin seçtiği çevreci grubun üyelerine herkesin önünde protestolarına son vermemeleri durumunda, isimlerini ve ev adreslerini kendileriyle ilgilenecek olan mafyaya verdiğini söyledi. " Aleksander Zaharovun b u can sıkıcı öyküde yer alan başlıca karakterlerden biri olduğuna şüphe yok. Eğer Zaharov sağlam durabilmiş olsaydı, Berg Parkına tek bir daça bile tecavüzde bulunamazdı. Yasayı çiğneyerek ve köy meclisinin aldığı karara aykırı biçimde Pervomaiskoyedeki ağaçların kesilmesine izin veren belgelerin altında Zaharovun imzası yer alıyordu. Bu senaryo iyi bildiğimiz bir senaryo. Birinci sınıf ormanların orman niteliğini yitirmiş topraklar kategorisine aktarılması için ilk başvuru Moskovadaki üst düzey yetkililere yapıldı. Kısa süre sonra başbakan tarafından imzalanması için bir kararname hazırlandı. Bunu, başbakanın kararnamesinin uygulamaya konması sırasında, yerel ormancılık yetkililerinin ve mahalle konseyi başkanının çalışmalara başlanması onayı vermelerinin ardından ormanın kesilerek yok edilmesi izledi. Rusyada bizim yasalarımızda çok fazla yanlışlık yok. Sorun sadece onlara çok fazla sayıda insanın uymamasından kaynaklanıyor.
  • 2000 yılının Şubat ayıydı. Soğuk hava kararmış, sulusepken yağan kar, tipiye dönmüştü.

    İstanbul’un Cihangir’inde, ikinci romanım Cimri Kirpi üzerinde çalışıyordum. Telefon çaldı. Arayan Metin Kurt’tu. İtalya’da oynanacak Roma-Galatasaray, Avrupa Şampiyon Kulüpler Şampiyonası maçını seyretmek için Şişli’de bir birahaneye davet ediyordu.

    Maç başlamadan önce Metin’in verdiği adrese, Özkosova Birahanesi’ne doğru yola çıktım. Birahane, Şişli Camii’nin arkasında, merdivenlerle inilen basık bir mekândı. Şiddeti artan tipinin eşliğinde, kaymamaya dikkat ederek indim.

    Futbol karşılaşmalarının şifreli televizyon kanallarında yayınlanmasından sonra birahanelere gidenler o ortamı çok iyi bilirler. Birahaneler, minyatür bir stadyum, bir arena tribünüdür. Özkosova Birahanesi de öyleydi. Zemin katın merdivenlerinden inip loş ortamına ilk adımımı attığımda, kesif sigara dumanıyla birlikte kızartma yağı ve alkolün iç bayıltan kokusunun karışımından kaynaklanan iç bayıltıcı bir ağırlık üzerime çöktü.

    Dirseklerini bara dayamıştı. Üzerinde yine eski günlerde olduğu gibi bir parka, mavi beyaz çizgili bir gömlek, dumanından sararmış parmakları arasındaki elinde yarıya kadar içilmiş bir sigara... Gözleri, üzerinde televizyon bulunan vitrinde boş yabancı içki şişelerine fon olmuş aynaya sabitliydi.

    Küskün, ilgisiz, birilerine bakması zül, biraz da kendini zorlayarak başını hafifçe yana döndürdü; hep kısık gözleri beni gördüğünde, kenarları kırışarak gülücüklere boğuldu.

    Konuşulan olağan cümlelerden sonra maçı, önüme bırakılan bir bardak birayı yudumlayarak izlemeye başlamıştım.

    Bir süre sonra televizyon ekranı flulaştı ve çok gerilere, doğduğum ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği Bursa yeşilinin titremleri arasına daldım.
    ***
    70’li yılların başıydı. O zamanlar “Yeşil Bursa” diye anılan ve uzmanların yetmişe yakın yeşil çeşidini keşfettiği bir kentti Bursa... Şimdiki gibi ovası talan edilmiş, beton yığınıyla doldurulmuş değildi. Meşhur lodosunun getirdiği yağmuru yağdığında, damlalar evlerin damlarına eşit düşerdi. Evimizden baktığımda neredeyse Mudanya’yı görebilecek kadar netlikteydi ufuk!..

    Binaların, ağaçların altında kaldığı Bursa’da, gençlerin toplumun dar sosyal çevresinde yer edinmesinin yollarından biri de futboldan geçiyordu. Gençler var olmanın, toplum içinde bir yer edinmenin biçimini yeşil zeminli arsalarda arıyorlardı. Arkadaşlarımın hepsi futbol oynuyordu. On altı yaşımı doldurmamış, yeni amatör lisansa sahip bir topçu adayıydım! Ne zaman bir araya gelsek futboldan konuşuyor, dolayısıyla futbolla yatıp futbolla kalkıyorduk. Bir anlamda dünyamız futboldu.

    Futbolu kendi kendimize öğrenmeye çalıştığımız Acemler semti, ortaları kelleşmiş, irili ufaklı doğal çim arsalarla bezeliydi. O zamanlar tesislerden yoksun Türkiye’nin gençleri için sınırları birbirinden böğürtlen kümeleriyle ayrılmış irili ufaklı bu alanlar büyük bir nimetti.

    Topa vurmayı, ikiye bir yaparak verkaçla adam geçmeyi, tekme atmayı ve yemeyi, kafaya çıkmayı, düşmeyi, kademeye girmeyi, kambura yatmayı, maçların sonunda sopa yemeyi, atmayı, velhasıl o zamanın futboluyla ilgili öğrenebileceğimiz temel olan her şeyi o yeşil boş arsalarda öğrendik.

    Aramızdan çok ünlü futbolcular çıktı. Milli formayı giyenler oldu. Futbolculuğu bir meslek olarak görmeyip sadece spor olarak yapanlar bile amatör kulüplerde başarılı oldular. Çok yetenekli arkadaşlarım vardı içlerinde. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik şartlar, nasıl ki hayatın her alanını hükmü altına alıyorsa, spora yansıması onları da etkiledi. Şanssızdılar ve beyin güçlerinin adale güçlerine galip gelememesinden daha yolun başında silinip gittiler. Profesyonel olup Birinci Türkiye Ligi’nde top koşturan arkadaşlarımdan kimi, futbolu bıraktıktan sonra kentin ileri gelen sanayicilerinin himayesinde iş kurdu ve iş adamlığına küçük adımlar attı. Kimi yüksek tahsili tercih etti. Kimi kahvehane açtı, kimi birahane, meyhane... Kimi paranın, kimiyse içkinin esiri oldu.

    Bazılarının Bursa’nın yerel televizyonunda ara ara kentin gözbebeği futbol takımının şimdilerde ligde düştüğü aczin acısını paylaşmak için spor programlarına çıktıklarını görüyorum (2002-2003 sezonu). Senelerce ter döktüklerinden, büyük kulüplerin ağırlıklarınca para sunmasına karşın doğup büyüdükleri kentten ayrılmadıklarından, buna rağmen eski takımının maçlarını izlemek için stadyuma gittiklerinde bilet ücretini ödemeden içeri alınmadıklarından, serbest giriş kartlarına sahip olmadıklarından ve her şeye karşın bir kez bile olsun tecrübelerine danışılmadığından şikâyet ediyorlardı.

    Zamanında çarşıda ve anacaddede önü kesilerek el sıkışmaktan zor yürüyen, sağdan soldan çekiştirilerek bir çay, bir kahve içmesi, yemek yemesi için baş köşeye oturtulmak istenen ve dünyayı sadece bir meşin yuvarlağın yüzeyi kadar küçük sanan; sakat kalmış ya da başka bir nedenden futbolu bırakmış bazılarımızın, yaşamın yükü altında nasıl ezildiğini eski arkadaşlarımdan öğreniyor ve üzülüyorum.

    O yıllarda, Bursa Çekirge Meydanı’ndan yukarıya çıkan yokuşun ortasında –şimdi genişletilen yol yüzünden yıkılan eski kervansarayla birlikte– Park Otel, çeşitli federasyonlara ait milli takımların kamp yaptıkları, halka açık çay bahçesiyle bütünleşmiş bir tesisti. A Milli Futbol Takımı, 1974 Dünya Kupası elemeleri için İtalya’yla Napoli’de yapacakları karşılaşma için bu otelde, Teknik Direktör Coşkun Özarı nezaretinde kampa alınmıştı. Milli Takım daha önceki maçında Batı Almanya’yla 1-1 berabere kalmış, bütün gözler bu maça çevrilmişti.

    Milli Takım’ın as futbolcusu Metin Kurt’u ders çalışmak için gittiğim Park Otel’in çay bahçesinde tanımıştım. Yanımızdaki masada tek başınaydı. Dikkatimi çeken, onun diğer futbolculardan farklılığıydı. Çünkü kitap okuyordu. Diğer futbolcular, kendilerine hayran ve onlardan daha hızlı koşacağını iddia eden saf bir gence eşofman giydirmiş eğleniyor, tutacakları kronometreyle iddiaya girerek, Çekirge Meydanı’nda tur attırmaya ikna etmeye çalışıp kendilerince dalga geçiyorlardı.

    Tanışmamız, bir ara Metin Kurt’un başını kitaptan kaldırarak bana, “Bu çocuk saf gözüküyor ama eşofmanı alıp kaçarsa ne olacak?” demesiyle başladı.

    Gülüştük ve konuşmaya başladık.

    Kitaplara olan düşkünlüğümüzün aracılığı, işte o günden bu yana, otuz beş yıldır dostluğumuzu sürdürmekte.

    İtalya maçı gelip çatmıştı. O zamanlar kitle iletişim araçları zamanımızdaki kadar yaygın değildi. Bursa Çekirge Meydanı’nda, yukarı Çekirge’ye çıkan yolun hemen yanı başında, sonradan inşa edilen Kervansaray Oteli’nin hemen üzerinde, ahşap altıgen geniş tek kahvehanede tavana yakın bir köşeye asılmış siyah-beyaz televizyondan maçı seyretmek için toplanmıştık. İlk kez bir futbol maçı naklen veriliyordu.

    Kapısına kadar maçı izlemeye gelenlerle dolu kahvehanede önlerde kendime yer bulamamış, arka duvarın hemen önünde ahşap bir sandalyenin üzerine çıkarak, yarım saat sonra başlayacak maçı beklemeye başlamıştım. Uyuşan bacaklarımı dinlendirmek için sandalyeden aşağıya bile inemiyordum. Oraya sıkışıp kalakalmıştım.

    Nihayet maç başladı. Başlar başlamaz da onurlu mağlubiyetlerle övünmeye alışık Milli Takımımız yine bildik oyun tarzına bürünüp, “Cümle cemaat ileri, cümle cemaat geri...” parolasıyla, olimpiyat ölçülerine göre yapılmış futbol arenasında sadece kendi sahasını kullanıyordu. Cümle cemaat gerideydi ve nedendir bilinmez bir türlü ileri çıkamıyordu. On bir futbolcumuz kendi ceza sahası içinde adeta Kanije Savunması yaparak geri çekilmişti. İlk yarı, meşin yuvarlak bir türlü orta çizgiyi geçip İtalyanların ceza sahasına düşmeden çekilen derin “Oh!..”larla bitmişti. Hava almak için dışarı çıkanlardan fırsat bulan ben de uyuşan bacaklarımı dinlendirmek ve maçın heyecanından karnıma giren ağrıyı biraz olsun dindirebilmek için sandalyeden inmiştim.

    İkinci yarı da birincisi gibi dalga dalga gelen kâbuslarla başladı. İtalyanlar kalemizi meşin yuvarlakla ablukaya almış, dövüp dövüp duruyor, kalecimiz Sabri Dino, kale çizgisinden dışarıya bir adım bile atmadan devleştikçe devleşiyor, geçen her dakikada yedi metre, otuz iki santim uzunluğundaki üç direğin içini daha da kaplıyordu.

    Direklerin ve Sabri Dino’nun ellerinin gole izin vermediği anların birinde maçın başından itibaren gözümüzün alışamadığı bir şey gördük. O da ne! Siyah-beyaz ekranın içinden forma rengi beyaz üzerine kırmızı bandı koyu görünen bir futbolcu top sürerek kendi sahamızdan çıkma cesareti gösteriyordu.

    Ceza sahamızın sağından şimşek gibi çıkan Metin Kurt, taç çizgisine kadar geldi ve iki ayağı arasında mekik dokuyarak sürdüğü topla önüne çıkanı geçerek, santra çizgisine on metre kala taç çizgisinden içeri girdi ve müthiş bir şut çıkardı. Meşin yuvarlak zamanın en büyük kalecilerinden Dino Zoff’un bakışları arasında üst direği yalayarak dışarı gitti. Milli Takımımızın sahasına odaklanmış İtalyan televizyon kameraları bu görüntüyü son anda yakalayabilmişlerdi. O an çığlıklar arasında sandalyeden düşmüş, kendimi ezilmekten zor kurtarmıştım.

    Bu pozisyon, o gün maçı izleyen bir İtalyan seyirci tarafından unutulmuş olabilir ama biz, Milli Takımımızın pozisyon fukaraları için asla...

    Maç golsüz bitti. İtalyanlar şaşkın, Milli Takımımızın oyuncuları sarmaş dolaş sahadan ayrıldı.

    O zamanın basını, maçın kahramanı olarak kuşkusuz kalecimiz Sabri Dino’yu ilan etti. Ekibimizin rakip sahada yakaladığı tek pozisyonda Metin Kurt, ki birkaç metre geriden ya da hırs ve karın adale gücünü biraz daha yavaşa ayarlayıp o şutu atmış olsaydı, skor levhasını lehimize değiştirmesi kaçınılmazdı. Çünkü o ana kadar kalesine bir kez olsun top gelmeyen Dino Zoff’un gözleri, adaleleri, dolayısıyla tüm benliği böyle bir hareketi beklemiyordu. Kısacası, konsantrasyonunu kaybetmiş, müsabakanın dışındaydı. Futbol oynayanlar ve en azından biraz anlayanlar, doksan dakikanın içinde bir anın değerini çok iyi bilirler. Şut anında topa vurma... Bu, belki bir andı ve her şey o belirsiz, o ne olduğu çözümlenememiş en küçük noktanın, bugüne kadar keşfedilmiş en küçük madde olan atom çekirdeğinin içinde oluşmuştu. İstemsizdi, bir “tik”ti seğiren... İstem dışı bir hareket, beynin komutasının dışında, antrenmanlarda yüzlerce eşgüdümlüsünün sadece bir tanesinin topa dokunuşuydu o an. Bir anda oluyordu futbolda her şey ve o anı yakalamak için yapılan çalışmalar, sürekli tekrarlar müsabakaya egemen oluyordu; tıpkı bire bir, kıyasıya, ölümüne mücadele eden antikçağ gladyatörleri gibi. İnsanoğlu garip bir yaratık! Beyninin nasıl hafızası varsa, adalesinin de hafızası var.

    Metin’in yarım dakikayı bile doldurmayan ve sonu o anla biten aksiyonu –bir futbol maçı için– öylesine ani olmuştu ki... Bu, belki de o maçın kahramanını değiştirebilecek bir andı.
    ***
    Birahanede geçmişe gitmişken, manidar “Gol!..” nidalarıyla kendime geldim. Roma takımı, günümüz spikerlerinin deyimiyle Galatasaray’a bir gol bulmuştu! Seyircilerden çıkan yer yer küfürler, “çık çık” çekmeler ve el kol hareketleri birahane tribününde kaçınılmazdı; kural değişmedi ve bütün bu aksiyonlar, olağan gürültünün dışında, birahanenin kokusuyla bardakların içine doldu ve bardaklar hüzünlü alkolü yanık midelere bir kez daha akıttı.

    Silkindim ve barın fonundaki aynaya, önündeki cam raflara dizilmiş kimisi boş kimine boyalı su doldurulmuş yabancı içki şişelerine baktım. Issız bir çayırın ortasında sisler içindeydim. Uyumuş muydum? Gözlerimi ovuşturdum. Önümdeki biradan bir yudum daha alırken bu mayhoş esrikliğimi, gittiğim hatıralara ve ortama bağladım.

    Metin Kurt’un yüzüne baktım. “Gol yedik!” dedi. Bunu belki de yüzümdeki ifadenin mahmurluğundan söylemişti. Sözlerine devam etti: “Olacağı belliydi zaten. Az adamla yakalandık. Topun nerede olduğu önemli değil, kaç adamla yakalandığın önemli...” “Evet!” dedim, sanki maçı izliyormuşçasına.

    Metin Kurt, biraz daha yorum yaptı. Yüksek çıkan sesi, barda yanımda oturanların dikkatini çekmişti. Kimi aynadan, kimiyse ileri ve geriye kaykılarak bakmaya başladı. Bizden gençtiler ve Metin Kurt’un futbol oynadığı zamana yetişememiş kuşaktandılar. Yüzlerinde, “Ne kadar da çok biliyor”un, belki de daha fazlası bir ifade vardı. Metin Kurt da bunun farkındaydı ve eleştirilerine devam etti. Ona ait bildiğim en önemli özelliklerinden biri de modern futboldan anlamasıydı, tıpkı oynadığı zamanlardaki gibi...

    Yanımdakilerden biri laf attı. Diğeri, atılan sözü destekledi. Barın arkasında duran birahanenin sahibi önce Metin Kurt’u, ardından laf atanları süzdü. Çentik attığı adisyonu bırakarak onlara eğildi ve bir şeyler söyledi. Sustular. Bu kez bakışlar merakla birlikte farklılaştı.

    Metin Kurt’a baktım. Kısık gözleri yine her zamanki gibi gülümsüyordu. Hüzünlendim.

    Başımı televizyona kaldırdım. Roma Futbol Takımı Teknik Direktörü ve zamanında dünyanın en büyük kalecilerinden Dino Zoff, iki elini yumruk yapmış, keyfi yüzündeki gülücüklere karışmış, çıktığı kulübesine zafer nidalarıyla geri dönüyordu.

    Romalı Gladyatör çıktığı arenada bir zafer daha kazanmıştı. Zamanında biri İtalya’nın, diğeriyse Türkiye’nin yeşil zeminli arenalarında mücadele etmiş, ter akıtmış iki gladyatörünü dikkatle izliyordum.

    Milyonların seyrettiği televizyon ekranında muzaffer gladyatör Dino Zoff, “oyunu” kuralına göre oynamış ve Dünya’nın en büyük futbol takımlarından birinin başına geçmişti. “Oyunu” kuralına göre oynamamış, geleceğini, dolayısıyla yaşamını futbolcu kardeşlerinin sendikal hakları uğruna verdiği mücadeleyle sosyalizm adına yitirmiş gladyatör Metin Kurt ise, Özkosova Birahanesi’nde yanımdaydı.

    Ona son bir kez daha baktım. Her zamanki gibi kirli sakallı başı hafifçe öne eğikti. Kısık gözlerinin kırışık kenarlarına son görüşmemizden bu yana birkaç çizik daha eklenmişti. Sararmış parmakları arasında hiç sönmeyen sigarasına bir yenisini uç uca ekleyerek yakmaya çalışıyordu.

    Başlayan her şey gibi bu maç da bitmişti.

    Vecdi Çıracıoğlu
    2007