• 15 Maddede Cemil Meriç


    1. “Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi” ifadesiyle sürekli kendini arayan Hüseyin Cemil Meriç’in babası tarafından Kur’an-ı Kerim’e düşülen doğum tarihi 12 Kanunievvel 1332 yani 12 Aralık 1916. Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde dünyaya gelmiştir. Babası Mahmut Niyazi Bey, annesi Zeynep Ziynet Hanım’dır. Cemil Meriç’in “kim” olduğu sorusu aslında kendisinin de yoğun şekilde durduğu konuların başında gelmektedir. Sürekli bir arayış içerisinde kendini bulmaya çalışan entelektüel bir derviştir Cemil Meriç. 24.01.1963 tarihli bir yazısında şunu aktarır. Yaşı 47’dir:

    “Yirmi dört yıl önce mahkemede Marksist olduğumu haykırmıştım. Ümitsizlikten doğan bir isyandı bu. Bir nevi meydan okuyuş, yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacı. Yılları zilletler içinde geçen kâh Türk kâh şehirli olduğu için horlanan göçmen çocuğu bir yere tutunmak, bir camiaya bağlanmak istiyordu. Sınıf yoktu. Dünyada başka milletler olduğunu dahi bilmiyordu. Ama kucağında yaşadığı topluma yabancıydı. O, şehirden gelmişti. Konuşması da giyinmesi de farklıydı. Yalnız yaşadı, bir cüzzamlı gibi. Oynamadı, çocuk olmadı, içine ve kitaplara kapandı. Sonra lise yılları… yine yalnız yine yabancı. Açlık, midenin, etin ve ruhun açlığı. Hayalindeki dünyalar birer birer yıkıldı.”

    2. Dücane Cündiooğlu, “Bir Mabed Bekçisi Cemil Meriç” eserini yazma hikâyesini şöyle aktarır: “Paris’in fevkalâde soğuk geçen 2005 kışında kapanıp kaldığım 20 metrekarelik küçük stüdyoda, şayet oda arkadaşımın kütüphanesinde bulabildiğim birkaç Fransız romanıyla ısınmak durumunda kalmasaydım, şu an elinizde tuttuğunuz bu kitap hiç kuşkusuz ki yazılmış olmayacaktı. Mart 2006’da İstanbul’a döndüğümde bilhassa Balzac’a ait ne kadar roman varsa teker teker kitapçılardan toplayıp peşisıra okumaya başlamıştım ki Balzac mütehassısı bir dostum, hemen şu ihtarda bulundu:

    “Balzac okuyacaksan, muhakkak Cemil Meriç tercümelerinden oku!” Dostumun tavsiyesinin zorunlu bedeli olarak istifademe sunduğu tercümeleri kısa zamanda okumuş ve hiç beklemediğim bir sürprizle karşılaşmıştım: dipnotlar…”

    3. Cemil Meriç bir muhibban-ı kütübdür. Kitaplarla ilişkisi sadece aşk ile açıklanabilir. Hayatının ışığı olmuştur kitaplar. Okudukça açılır, açıldıkça hakikate olan açlığı artar. Kulesine çekilir. Tefekkür kalesidir bu onun için. Okuyup düşünceye daldığı yerdir bu kale. Fakat toplumdan kopuktur. Kendini ararken dışarıya kapanmış bir çift göz gibidir. Kitap okumak için zaman ayırmaz, zamanı kitap okumak için ayırır ve sürekli okur. Bulduğu her şeyi okur. Okumak için özel yer ve mekânı yoktur, fakat genellikle -o meşhur fotoğrafında da görüldüğü üzere- odasını, farklı dünyalara açılan bir kapı olarak kullanır. Gözü dünyaya kapanıp içe açılmaya başladığında şunları aktarır: “Konya yolculuklarımda ilk defa başkası ile temas ettim. Başkası yani kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli “sen bizden değilsin” dedi. “Sen bizden değilsin”! Evet, ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisi idi. Tanzimattan bu yana Türk aydının alın yazısı iki kelimede düğümleniyordu: Aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı. Biz sadece birer oyuncuyduk. Nesiller bir ütopyanın kurbanı olmuşlardı. Ama bu ütopya sonuna kadar yaşanmadıkça gerçeği görebilir miydik? Kalabalık, kayaya yapışan bir midye şuursuzluğu ile geleneklerine sarılmış, cebin ve uyuşuk.”

    4. 1936-1937 yılları arasında İstanbul’a gelir. Bu onun İstanbul ile ilk temasıdır. Nazım Hikmet ve Kerem Sadi ile tanışır. Marksizm’e ilgi duyması muhtemel ki bu tanışmadan sonra başlar. Nazım Hikmet ve Kerem Sadi için kendi ismini kullanmadan iki kitap çevirisi yapar. Gaston Jeze’nin maliye ile ilgili 400 sayfalık bir kitabı ve Stalin’in “Pratik ve Teori” kitabıdır bunlar. Bu eserler ilk uzun boylu tercüme eserleri olarak anılır.

    5. İstanbul, Hatay, Elazığ gibi farklı şehirlerde bulunur. Çevirmenlik, öğretmenlik, nahiye müdürlüğü, sekreterlik, kâtiplik, yazarlık, okutmanlık gibi çeşitli görevlerde bulunur. İş hayatı da öğrencilik hayatı gibi fırtınalıdır. Hatay Bağımsız Cumhuriyet iken hükümeti devirme suçuyla yargılanır. İki ay sonra beraat eder. En son İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca okutmanlığından emekli olur.

    6. İstanbul’daki ilk ciddi yazısı İnsan Dergisi’nde yayımlanır. Yazının başlığı “Honore de Balzac”’tır. Farklı dergilerde çeşitli tercümeler üzerine tenkit yazıları yazar. İlk telif eseri de yine bir tercüme eserdir. Balzac’ın “Altın Gözlü Kız” eseri Üniversite Kitapevi tarafından 1943 yılında basılır. 189 sayfalık kitabın 74 sayfası Balzac’la ilgili uzun bir değerlendirme yazısı ile yayımlanır. Yazıları ve çevirileri bu seneden itibaren artarak devam eder. Yurt, Dünya, Yücel, Gün, Amaç, Yeni İnsan, Hisar gibi dergilerde yazıları yayımlanır. 1945 yılında yine Balzac’tan iki çeviri eseri basılır: “Otuzundaki Kadın” (A. Bolat Yayınevi, 168 sayfa) ve “Onüçlerin Romanı.” (Yüksel Yayınevi, 157 sayfa) Daha sonra yine Balzac’tan “Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti” (İnkılâp Yayınevi 471 sayfa) yayımlanır. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından, Victor Hugo’nun “Hernani” adlı piyesinin manzum olarak tercümesi kendisinden istenir. 1956’da çeviri tamamlanarak Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları arasından okuyucularla buluşur. Çeviriyle birlikte kendi düşüncelerini, imbikten geçirdiği araştırmalarını da kaleme alan Meriç 1959’da Hint düşüncesi ve edebiyatına yoğunlaşır. Tercümeleri bir yana bırakmıştır artık. Yoğun bir şekilde Hint’e eğilir. En sonunda “Hint Edebiyatı” (daha sonra Bir Dünyanın Eşiğinde ismiyle) eseri 1964 yılında Dönem Yayınları’nca 266 sayfa olarak yayımlanır. Bu eseri daha sonra 1967’de “Saint-Simon İlk Sosyolog, İlk Sosyalist” (Çan Yayınları, 143 sayfa) ve talebesi Berke Vardar ile “Dillerin Yapısı ve Gelişmesi” (Dönem Yayınları 86 sayfa) metnini kitap olarak Türkçeye kazandırırlar. “İdeoloji” adlı çalışması bir kitapçık olarak yayımlanır. Bu eserleri “Bu Ülke” (Ötüken Yayınları, 1974), Umrandan Uygarlığa (Ötüken Yayınları, 1974), Mağaradakiler (Ötüken Yayınları, 1978), “Kırkambar” (Ötüken Yayınları, 1980), “Ziya Gökalp Türk Milliyetçiliğinin Temelleri” – Uriel Heyd (Çev. Eser: Sebil Yayınevi, 1980), “Bir Facianın Hikâyesi” (Ümran Yayınları, 1980), “Köprüden Düşenler” – Thornton Wilder (Çev. Eser, Lamia Çataloğlu ile, Tur Yayınları, 1980), “Batıyı Büyüleyen İslam” – Maxime Rodinson (Çev. Eser, Pınar Yayınları, 1983), “Işık Doğudan Gelir” (Pınar Yayınları, 1984), “Kültürden İrfana” (İnsan Yayınları, 1984), en son olarak “Jurnal” ve “Mektuplar”ı yayımlanır.

    7. Gözlerini kaybettiğinde 38 yaşındadır. Dünya, onun için artık sadece karanlıktan ibarettir. Fakat hakikatin ışığı kutup yıldızı gibi parıldamaktadır. Zahiri gözü kapanmış fakat bâtınî gözü açılmıştır. Artık kalbiyle görür, duydukları ferâsetini arttırır. Kitaplardan, yazmaktan ve düşünmekten vazgeçmez. Talebeleri ona her gün belirli aralıklarla kitap okur, açlığını bu şekilde gidermeye çalışır. Gözlerine geri kavuşma umudunu Paris’e gidene kadar yitirmemiştir. Tek başına, ünlü Kenzven Hastanesi’ne gemi yolculuğuyla gider. Birçok ameliyat geçirir fakat bir daha göremeyecektir. Paris… Rüya şehridir ama Meriç’te dramatik şehir olarak yer bulur. Tedavi için bir kere daha Paris’e gider. Ama sonuç olumsuzdur. “Bu Ülke” kitabında bu ziyaretini dramatik biçimde şöyle aktarır: “Ben görmedim Paris’i … Paris evde yoktu. Ben rüyada gördüm Paris’i, gülümsedi ve kayboldu.”

    8. Hakkında yazılmış geniş çaplı eserlerden bazıları şöyledir:

    Mustafa Armağan ve Sezai Coşkun, Bulutları Delen Kartal, Cemil Meriç ile Konuşmalar, Ufuk Kitapları
    Cemil Meriç Kitabı, Kültür Bakanlığı, Anma ve Armağan Kitabı
    Mehmet Tekin, Cemil Meriç’in Konuşmaları, Çizgi Kitapevi
    Mustafa Armağan, Düşüncenin Gökkuşağı: Cemil Meriç, Ufuk Kitapları
    Edisyon, Cemil Meriç ve Bu Ülkenin Çocukları, İz Yayıncılık
    Halil Açıkgöz, Cemil Meriç’le Sohbetler, Seyran Yayınları
    Ahmet Turan Alkan, Doğu ve Batı Arasında Cemil Meriç, Akçağ Yayınları
    Ümit Meriç Yazan, Babam Cemil Meriç, İletişim Yayınları
    Murat Beyazyüz, Cemil Meriç’in Psikobiyografisi, Timaş Yayınları
    Dücane Cündioğlu, Bir Mabed Bekçisi, Kapı Yayınları
    Dücane Cündioğlu, Bir Mabed İşçisi, Kapı Yayınları
    Dücane Cündioğlu, Bir Mabed Savaşçısı, Kapı yayınları
    9. Onun için “kamus namustur” ve “izmler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” Uzun bir dönem çeşitli dergiler Meriç’in “dergi, hür tefekkürün kalesidir” cümlesini motto olarak kullandılar.

    10. Mustafa Armağan Cemil Meriç’in eserlerinde üzerinde durduğu temaları “Kültür Bakanlığı Anma ve Armağan Kitabı”nda şu şekilde özetlemiştir:

    Türkçenin hızla kan kaybetmesi ve mazi ile aramızda çatlağın her geçen gün biraz daha büyümesi, bunun Türk toplumunun bugünü ve yarını üzerinde icra edeceği yıkıcı tesirler,
    Bir düşünce geleneğinden mahrum olmaları yüzünden Eflatun’un ünlü istiaresinde geçtiği üzere “mağara”ya kapatılmış aydınlarımızın âdeta mevsimden mevsime denilecek kadar kısa zaman aralıklarında devrin moda ve eğilimlerine göre hızla burçtan burca savrulmaları,
    Hakikatin kimsenin tekelinde bulunmadığı, dolayısıyla ona ancak müşterek bir gayretle ve açık bir zihinle ulaşabileceğimiz,
    Sağ-sol çatışması gibi ucube ve suni kamplaşmaların, Avrupa’dan ithal edilen “bid’at”lerin Türk insanı ve aydının zaten zayıf ve mecalsiz bırakılmış dinamiğini iyice körelteceği,
    Kendi kültür köklerimizi olduğu kadar dünya kültürünü, içine girmek için Tanzimattan beri çırpındığımız Avrupa’yı bile son derece yetersiz ve sığ şekilde tanıdığımız,
    Türk Aydının “Batı” karşısında içerisine düştüğü iflah olmaz aşağılık kompleksinin zararlı neticeleri,
    İnsan beyninin iki yarım küresi olan Doğu ve Batı’nın hakikatte bir “bütün” teşkil ettiği,
    Dar ve önyargılı düşünmeyi bir kenara bırakarak “gözlerimizi her yandan gelecek ışıklara açık tutma”nın fikir hayatımıza kazandıracağı zenginlik,
    Fikir hayatında ucuzculuk ve günübirlik düşünmenin, prim yapmak için gösterişe kapılmanın zararları,
    Avrupa medeniyetine istihâlenin ham bir hayal olduğu ve bir medeniyetin diğerine istihale edemeyeceği, ancak malzeme alabileceği,
    Türkiye’de kendi köklerine sahip yeni bir neslin yetişmesinin ancak Osmanlıca, Arapça ve Farsça öğrenerek irfan hazinelerini, öbür yandan da en azından bir Avrupa dili öğrenerek Tercüme odalarından yetişme züppelerin vesayetinden azade bir şekilde Batı’yı tanımakla mümkün olacağı,
    Tanzimattan itibaren aydınımızın kendi medeniyetine yabancılaşmasının ulaştığı boyutlar.
    11. Cemil Meriç, bu topraklarda fikrin agorasına diktiği şaheserleriyle Türk düşünce sistemini özetlemiş, öneriler sunmuş, aşağılık kompleksinden sıyrılması için çözümler sıralamıştır. Türk aydının Batıyı kendine mihenk olarak alması onu kendi toplumuna karşı körleştirmiştir. Ona göre “Fikir ve sanat adamının yeri: fikir ve sanat kavgasının ateş hattıdır..”

    12. Hakkında söylenilen ifadeler: (Akt. Mehmet Nuri Yardım)

    Necip Fazıl Kısakürek: “Cemil Meriç, Allah’ın iç gözü daha iyi görsün diye, dış gözünü kapattığı sahici bir münevverdi.”
    Enis Batur: “Yarım yüzyıllık Cumhuriyet aydınlığını ve karanlığın özlerinden ayırabilmek için saptanması gereken bir iki odak varsa, onların başında Meriç’in serüveni gelir diye düşünüyorum.”
    Murat Belge: “Bireyselliğinin pek fazla gelişmediği, aydınların bile kampların özelliklerini tercih ettiği bir Türkiye’de tornadan çıkmayı reddeden bir kişiydi Cemil Meriç.”
    İsmet Özel: “Cemil Meriç’in öncü vasfı, bu topraklarda yaşayan insanın keşfi yolunda çok önemli ipuçlarına cesaret ve olgunlukla eğilmiş olmasıdır. Bu yüzden, bu topraklarda yaşayan ve mücadelesini bu topraklarda vermeye niyetli veya kararlı herkes için onun öncü vasfı tanınmak ve kabul edilmektir.”
    Alev Alatlı: “Cemil Meriç yerleşik düşünce, yaklaşım ve eğilimlere muhâlefeti sadece Türkiye insanına değil, büyük makinanın teslim aldığı insanlığa, insanlık adına örnek olacak muhâlefettir. Meriç’in çok değer verdiğimiz ‘evrenselliği’ de bundandır. O, sistem dışı, özgür bir birey olmak vasfını koruyabilmek için toplumun ‘üvey evlat’ olmayı göğüsleyebilecek ender namus erbabındandır. Dahası bu bir kader değil, bilerek, isteyerek yapılan bir seçimdir.”
    13. Cemil Meriç en kısa tabirle yine kendi cümlesiyle açıklanabilir: “Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.”

    14. Cemil Meriç ile Edward Said’i birbirine benzetirim. Onlar farklı ülkelerde aynı dili ve düşünceyi konuşan, yayan iki beden, tek insan gibidirler. Aynı dertten muzdariptirler. Doğu ve Batı karşılaştırmasını mükemmel bir biçimde ortaya koyarlar.

    15. Yaklaşık 54 yıl süren derin bir hesaplaşma, yazı, düşünce, ızdırab, yalnızlık ve tecessüs hayatından sonra 13 Haziran 1987’de beyin kanamasından dolayı vefat eder.

    Bilal Can