• 616 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10 puan
    "Bir tek Arap ülkesi gösterilemez ki, Türk düşmanlığı duygularıyla beslenmemiş olsun. Ve her bir Arap ülkesinde bu duygular o ülkenin liderleri elinde tam bir sömürü aracı işini görmüştür..." diyor yazar.

    Arapların Türkleri hiçbir zaman din kardeşi ve dost olarak görmediğini, yüzyıllarca Türklerin yönetiminde yaşamaktan duydukları nefreti, halifeliğin Türklerde olmasına duydukları hıncı, taaa 7. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar bitmeyen bir kin, nefret kustuklarını kaynakları ile okuyorsunuz kitapta.

    Arapların kendilerini nasıl üstün ırk olarak gördüklerini, Allah tarafından seçilmiş özel bir ırk olduklarını, Araplarda dil, ırk, kültür birliğinin, milliyetçilik unsurlarının dinden daha önemli olduğunu; ırk ve dil birliğinin olduğu Hristiyan Arapları, Arap olmayan Müslüman halklardan (Türk, Kürt, İran, Pakistan vb) nasıl daha üstün tuttuklarını, müslüman halklara karşı nasıl Hristiyan Arapları desteklediklerini görüyorsunuz. Arapların, kendilerini üstün ırk gören Yahudilerle akraba millet olmaları hiç şaşırtıcı değil.

    Türkler; Filistin - İsrail savaşında Arapların yanında yer alırken, Mısır, Suud, Filistin fark etmeksizin tüm Arapların Kıbrıs konusunda nasıl Türklere karşı Yunanların yanında yer aldıklarını, Yunanlılara destek mesajları yolladıklarını öğreniyorsunuz.

    "İslam uygarlığının Türkler tarafından yıkıldığı, İslamda kölelik diye bir kuruluş olmadığı, fakat köleliğin Türkler tarafından İslam'a sokulduğu, İslamın kadına hak ve değer tanıdığı, fakat bu hakların Türkler tarafından kaldırıldığı gibi komik ötesi iddiaların Araplar tarafından yüzlerce yıl boyunca dile getirildiğini de okuyorsunuz. (Kendilerine ait bütün bu olumsuz özellikleri Türklere atfetmeleri gerçekten komik)

    Türklere karşı olumsuz imajın çıkmasının batılılardan çok Araplardan olduğunu da anlıyorsunuz, hiçbir batılının Araplar kadar Türklere düşman olmadığını da.

    Arapların İslam adı altında Arap dili, alfabesi, kültürü, gelenek ve göreneklerini Arap olmayan uluslara nasıl dayattıklarını, İslamı Arap olmakla eşdeğer tuttuklarını ve birçok ulusu din kisvesi ile nasıl asimile ettiklerini anlıyorsunuz. Bunu da Arap milliyetçiliği ile yaptıklarını, asıl amaçlarının öteki ulusları Araplaştırmak olduğunu da.

    Şimdi denilebilir ki kitapta yazan iddiaların doğru olduğu ne malum? Haklısınız, yazar da onlarca yıl boyunca çeşitli ülkelerde çıkan kitap, dergi, makale vb yazıları araştırmış, okumuş ve yüzlerce kaynaktan elde ettiği bilgileri kitap, ülke, yazar ve yıl bilgileri ile kitaba eklemiş. Eh kaynakları araştırıp doğruluğunu teyit etmek de bi zahmet sizlere düşüyor.

    Kitapta en ilgimi çeken cümlelerden birkaçını buraya eklemek istiyorum:

    -Barbarlık Türkün iliklerine kadar işlemiştir... (Bir Arap atasözü)

    -1. Dünya Savaşı sırasında ve sonraları itibariyle Türkün en büyük düşmanları Lloyd George'lar (İngilizler) ya da Wilson'lar (Amerikalılar) ya da Clemenceau'lar (Fransızlar) değil, İbn Suud'lar, Mekke Şerifi Hüseyin'ler ve Emir Faysal'lardı..

    -Arap milliyetçisi, Arap geriliklerinin nedenlerini Arapların Türklerle temas haline girmiş olmaları "talihsizliğinde" arar.
  • 208 syf.
    ·104 günde·8/10 puan
    DUVAR
    Deniz Ülke Arıboğan
     1.Dünya savaşına tüm savaşlara son veren savaş denilmişti.
     ABD son yüzyılda üç ayrı küresel çaplı savaştan galip çıkmasıyla süper güç oldu:
    1.Dünya savaşında - Avrupa’nın köhnemiş monarşilerini
    2.Dünya savaşında faşistleri
    Soğuk savaşta ise sosyalistleri yenerek süper güç oldu.
     Herodot, Babil duvarları için “Bilinen dünyadaki bütün harikaları aşan bir yapıt” demiştir.
     Thomas Friedman “Dünya Düzdür” kitabında küreselleşme sürecini üç aşamada anlatır:
    1- Amerikanın keşfi ve sömürgecilik için 1.0 aşaması
    2- Endüstri devrimi için 2.0 aşaması
    3-Bilişim ve internet için 3.0 aşaması demiştir.
    Şimdi biz buna “yapay zeka” veya “öngürü” dönemi olarak endüstri 4.0 aşamasını ekleyebiliriz.
     Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” makalesini gerçekleştirmek ister gibi, özellikle radikal islamcı terörün bütün dünyanın karşısına ortak ve somut düşman olarak yerleştirildi.
     “Avrupa Ahengi” sistemi: 1815-1914 arası Avrupa’nın büyük güçleri arasında savaş olmadan geçen dönem.
     M.Ö 6. yy’da ticari merkezler olarak ortaya çıkan ve denizden 25 milden daha uzak olmayan yaklaşık 1500 ayrı şehir devleti vardı.
     İnsanlık tarihinin en göz alıcı siyasi ve hukuki yapısı, tarihin en büyük merkez imparatorluğu Roma.
     Tarihi gelişim:
    1- M.Ö 6.yy- dağınık yapı, şehir devletleri
    2- Roma ile merkezi yapı
    3- Roma sonrası feodal sistem ile yine dağınık yapı
    4- Ortaçağ bitimi ile imparatorluklar ve dünyaya yayılmaları
     21.yy da terörle mücadele başlığı altında büyüyen bütçelerle askeri harcamalar en az iki kat arttı.
     Trump sadece bir başkan olmasının ötesinde aşırı dikkat çekici bir figür. O kadar dikkat çekiyordu ki, başka bir şeyi dikkatten kaçırmak mümkündü. Tıpkı KGB’nin Sovyetler Birliği’ni yıkmak yoluyla yeni Rusya’nın doğumunu hazırlaması gibi, ABD devlet mekanizması da büyük bir yapısal değişikliğe ön açıyordu.
     Bir ulusun inşaası, bir devletin inşaasından daha meşakkatli ve uzun bir sürece ihtiyaç gösteriyor. “kendi kaderini tayin hakkı” belki imparatorluklardan kopan halklara bir umut olarak sunuluyordu ama dağılan imparatorlukların topraklarında yeni vesayet sistemleri kurmaktan başka bir işe yaramıyordu. Nitekim başkan Wilson da Avrupa’nın merkez güçlerinin dağılması ile birlikte savrulan bölgeler için, uygar devletlerin alicenap bir koruma sağlamasından yanaydı. Avrupa ve Ortadoğu bu süreçten en fazla etkilenen bölgeler olacaktı.
     Einstein bir mülteciydi. Steve Jobs da öyle. Sigmun Freud, Henr Kissinger, George Soros gibi dünya tarihinin önemli bir çok ismi ülkelerindeki politik baskılardan ve katliamlardan kaçmak zorunda kalmışlardı.
     “Tepedeki Şehir” bir yer olmaktan çok bir sembol. Amerikalılık fikrininde temel taşlarından birisiydi. 1600’lerde Amerika’ya ulaşan Arbella adlı bir göçmen gemisindeki Püritenlerin lideri John Winthrop’un Matta incilinden alıntıladığı bu kavramın, ulusal kimliğin şekillenmesindeki rolü büyüktü.
     J.F.Kennedy’nin deyimiyle Amerika “göçmenler ulusu”.
     Güvenlik deyince 11 Eylül travmasının ardından özgüvensiz ve tedirgin bir sosya-psikolojik ortamda yaşayan Amerikalıların konuya bakışı farklılaşıyordu. Güvenlik meselesi en kolay istismar edilebilecek bir mevzuydu.
     “Endüstri 4.0” kavramı ilk kez Almanya’da Hannover Fuarı’nda kullanıldı.
    1- Endüstri 1.0 su ve buhar teknolojisi
    2- Endüstri 2.0 elektrik enerjisi
    3- Endüstri 3.0 dijital/elektronik aşama
    4- Endüstri 4.0 yapay zeka/öngörü
     Bugün ilkokula başlayacak çocukların %65’i okullarını bitirdiğinde henüz icat edilmemiş mesleklerde çalışıyor olacaklar.
     Trump, “Tanrının yarattığı en büyük istihdam sağlayan başkan ben olacağım”.
     Bağlılık ve itaat karşılığı maaş dağıtma düzeni siyasi otoritenin eline bakan ve ona yapışık bir vatandaşlık sisteminin kurgulanması demektir. Nitekim siyaset adamları işsizlik sorununa karşılık istihdam vaadinin büyülü bir kavrama dönüşmekte olduğunu keşfetmiş, bunu kullanmaya başlamışlardır.
     Korku politikası tarihin derinlilerinden günümüze kadar aktarılan kadim yönetim stratejilerinden birisiydi. İnsanoğlu korkuyla terbiye oluyor; toplumlar korku sopasıyla yola getiriliyordu.
     Terörün küresel olmasıyla birlikte (DAEŞ, El Kaide, Işid) herhangi bir coğrafya ile sınırlı olmaması yani terörle savaşın dünyanın her yerinde olmasına neden oldu.
     DEAŞ (IŞİD), başlangıçta bölgeseldi. Kısa süre sonra 10 milyon vatadandaşı olan, Britanya toprakları büyüklüğünde bir alanı ele geçirmeyi başarmış, bütün müslümanların kendilerini lider olarak tanıması çağrısını yapmışlardı. Yabancı savaşçılar akın akın bölgeye gidiyor, Irak ve Suriye topraklarında düzenli ordularla savaşıyorlardı. Örgüt, başlarda sadece Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyası ile sınırlı eylemlerde bulunmaktaydı. Ancak hilafeti temsil eden bir devlet kurma amacını güttüğünü iddia ederek ve bölgesel konsantrasyonu ön plana çıkararak izlediği politika uzun sürmeyecekti. Muhtemelen strateji gereği öyle bir izlenim vermiş, henüz bebeklik aşamasındayken, Batı’dan ezici bir karşılık gelmesini engellemeye çalışmışlardı. DEAŞ’ın bölgesel kalma tavrı Haziran 2014’te örgüt lideri Bağdadi’nin halifeliğini ilan etmesi ve farklı bir misyon edinmesinin ardından değişti. Sadece iki yıl içinde Irak ve Suriye dışında 29 ülkede 140 saldırı yaparak, küresel pozisyonlarını ilan ettiler.
     Fransa Cumhurbaşkanı Macron, 2017 Ağustos’unda yaptığı bir konuşmada, Fransa’nın birinci dış politika önceliğinin islami terörle mücadele olduğunu deklare etti.
     Mülteci kampları teröristlerin eleman devşirdiği en verimli kaynaklardır.
     Kimilerinin “internet devrimi” olarak tanımladığı Arap Baharı denilen sürecin, sosyal medya üzerinden şekillenen kampanyalarla yönlendirilmesi devlet otoritelerinin dikkatini çekmiştir.
     İnternet ortamı, ekonomik ve sosyal bir iletişim platformu olmaktan çoktan çıktı ve siyasi bir mecraya dönüştü. 3.Dünya savaşının en sıcak cephesinin siber dünya olacağının sinyalleri gelmeye başladı bile.
     ABD’nin PRISM projesi ulusal güvenlik ajansı (NSA) tarafından yönetiliyordu. Projenin amacı Microsoft, Google, Yhoo, Facebook, Skype ve Apple gibi Amerikan teknoloji devlerinin elindeki verilere NSA’in doğrudan erişebilmesinin sağlanmasıydı. Bu kapsamda e-postalardan telefonda veya bulutta sakladığınız verilere, arama kayıtlarına, arkadaş listelerinize ve alışveriş adetlerinize kadar her şeyin izlenmesi mümkün olacaktı.
     21.yy’da anavatanın korunması demek, siber vatanın korunması demektir.
     Devletler artık kara, hava ve deniz alanları kadar siber alanlarını da muhafaza ve müdafaa etmek durumdaydılar.
     Önce insanları taşıdıkları mobil cihazlarla, tıpkı boynunda çan ile dolaşan sürü koyunlarına döndürmüş, sonra mobil bir cihazın ekranına hapsederek, büyüdüğünü zannettiği küçücük dünyasına hapsetmişti. Evler yuva olmaktan çıkıp, sadece tv veya pc ekranından dışarıya bakabildiğimiz birer hücreye dönüşüyordu. Merkezinde ise hepimizi gözetleyen bir mekanizma kurulmuştu.
     “Akdeniz eski dünyanın okyanusuydu. Atlantik bu günün okyanusu, Pasifik ise geleceğin okyanusu olacak”. Pasifik yüzyılına girmiş bulunuyoruz.
     Napolyon, “Çin uyuyan bir dev; bırakalım uyusun çünkü uyandığında dünya sallanacak”.
     Çinlilerin arasındaki en büyük sorunlardan birisi ise yaygın afyon kullanımıydı. Çin halkı 15.yy’ın başlarından itibaren afyonla tanışmış, ancak uzun süre bu maddenin kullanımı ayrıcalıklı sınıflarla sınırlı tutulmuştur. 1700’lerin sonlarından itibaren İngilizlerin desteği ile geniş bir kitleye yayılan bu kötü alışkanlık, kısa zamanda ülkenin sosyal ve ekonomik yapısı üzerinde yıkıcı etkiler yaratmaya başladı. Napolyon’un bahsettiği devi uyutan ve uyuşturan şeyde muhtemelen buydu.
     İngilizler devi uyutmakta kararlıydı belli ki, 19.yy boyunca iki defa ülkede afyon kullanımı yasaklamaya çalışan Çin hükümetleriyle savaşa girdiler. İlk savaştan sonra 1843’de Hon Kong İngilizlere verildi. Çin kendisini sömürgecilere karşı korumak için kapattığı limanlardan beşini de yabancılara açmak zorunda kaldı. Bu limanlarda niteliği ne olursa olsun her türlü malın ticareti serbest bırakıldı. Antlaşmanın Çin’de yarattığı tepki ve yükselen yabancı düşmanlığı ikinci savaşın zeminini hazırladı. Çin yine yenildi. Çin’e yapılan afyon ticareti yasallaştı. Avrupa tüccarlarına tanınan kapitülasyon haklarıyla Çin’in ortak bir sömürge alanı olarak kullanılması dönemi başladı. İmtiyazlar ve afyonla zorla narkozlanan dev ejderha, uyutulmaya devam edildi.
     Oysa Çin, 11-19.yy’lar arasında dünya ekonomisinin başat güçlerinden birisiydi. Çelik, tekstil ve gemi filosu konularında ön sıradaydı. Teknoloji ve inovasyonda bir dünya markası idi. Barut, pusula, ipek, kağıt, matbaa ve ateşli silahlar gibi icatların ülkesiydi.
     Çin’in ulusal doktrini “devleti zenginleştir, askeri gücü artır”.
     Çin’in “tek kuşak tek yol” projesi, Çin’den Avrupa’ya uzanan 68 ülkeyi ve 4.5 milyar nüfusu bütünleştiren bir havza kurma planı.
     Günümüzde, ABD’nin Çin’in verdiği borca, Çin’in de Amerikalılara mal satmaya ihtiyacı var. İkisininde ekonomik kaderi birbirine bağlı. Başarmak için ikisinin de birbirine ihtiyacı var.
     Rus ordusunun iki büyük generali vardır; general Ocak ve general Şubat.
     Rusların Gorbaçov liderliğinde girişitiği, Glasnost ve Perestroika politikaları çerçevesinde tanımlanan, bilinçli bir reform sürecinin amacı Rusya’yı yıkmak değil, yıkımdan kurtarmaktı.
     ABD’nin kartalı, Çin’in ejderhası, Rusya’nın ayısı...
     Karikatür yoluyla siyaset 1800’lü yıllarda yaygındı.
     Rusya, güçlü bir merkezi devlet geleneğine ve derin bürokratik mekanizmasını destekleyebilecek elit insan kaynağına sahip dünyada az bulunan ülkelerden bir tanesidir.
     Putin, başka ülkelerde yaşayan Ruslar konusunda hak ve sorumluluk iddia ediyor. Putin’e göre Rusya, Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla anavatan dışında kalan 25 milyon Rus’u kendi kaderine terk edemezdi.
     Mavi sular- Rus , mavi vatan- Türk politikası.
     Rus stratejisi 2010’larla beraber savunmadan hücuma geçti. NATO’ya karşı bir çevreleme politikası. Beyaz Rusya, Doğu Ukrayna, Kırım, Gürcistan, Ermenistan, İran, Irak, Suriye ve Akdeniz’e kadar ulaşıyor. Rusya böylece Türkiye, Avrupa ve NATO’ya karşı bir sınır çizmiş oluyor.
     Rusya’nın Ortadoğu’da stratejisi, müttefiki olacak devletler veya rejimler yaratmak. İsrail’i ABD’ye kaptırınca bölgede kendi İsrail’ini kurmak istiyor. Rusya bu yolla kadim hedefi olan Akdeniz’e inmiş oluyor. Rus jeopolitiği açısından Kaliningrad, Kırım ve Suriye aynıdır.
     Ruslar Akdeniz’e ulaşmanın dünyaya ulaşmak olduğunu biliyor. Türk boğazları bu yüzden çok önemli idi. 2000’li yıllar Rusların sıcak denizlere, Akdeniz’e indiği yıllar oldu. 2013 yılında Akdeniz Harekat Kumandanlığı’nın kurulduğunu açıklayan Rus savunma bakanı, hemen ardından da “Akdeniz bölgesinin Rusya’nın ulusal çıkarlarına yönelik en önemli tehlikelerin merkezi” olduğunu açıklamıştır.
     1979’dan bu yana kutup buz örtüsünün yaklaşık %40 oranında küçülmesi Bering Boğazı’nın önemini iyice artırdı. Bölgenin, ticari kullanılışına ilave olarak enerji ve maden yatakları bakımından önemli kaynakları barındırması, önümüzdeki dönemde paylaşım ve çatışma potansiyelini de içinde barındırıyor. Bölge, ABD tarafından ihmal edilirken Rusya fazlasıyla sahiplenmiştir.
     11 Eylül ile birlikte bütün batı ülkeleri, radikal islamcı terör tehdidine karşı ortak önlemler almanın gerekliliğine inanmıştı.
     “Evrensel bir düzenbazlığın içinde, gerçekleri söylemek bizatihi devrimsel bir eylemdir” George Orwell
     Churchill “Demokrasi, denenmiş diğer yönetim biçimleri hariç, en kötüsü”.
     Vaktiyle bir İngiliz, Amerikaya seyahate geldiğinde Amerikalı arkadaşına şu soruyu sormuştu: “Bir akşam yemeğine bile davet etmeyi düşünmeyeceğiniz birileri tarafından yönetilmeye nasıl tahammül ediyorsunuz?” Amerikalı dostundan gelen cevap ise başka bir duruşun yansımasıydı: “Sizi bir akşam yemeğine davet etmeyi bile düşünmeyecek birileri tarafından yönetilmeye siz nasıl tahammül ediyorsunuz?”.
     Devlet bürokrasileri liyakat yerine bağlılık esasıyla şekilleniyor, böylece devlet kaynaklarının iktidar partilerine akması sağlanıyor.
     Günümüz liderleri “seçilmiş kral” liderler.
     Milliyetçilik Avrupa’yı iki şekilde etkiledi:
    1- Çok uluslu imparatorluklar yıkıldı
    2- Küçük krallıkların birleşip ulus devlet olmasını sağladı
     Afrika 20 yılda (1870-1890) sömürgeleştirildi.
     1.Dünya savaşı sona erdiği günden itibaren bütün dünyada “tüm savaşları sona erdiren savaş” olacağına inanılıyordu.
  • 1953 darbesi derin ve kalıcı bir miras bıraktı. Şah, Musaddık'ı yok etmişti, ama onun -birçok yönden diğer büyük çağdaş ulusal kahramanları, Gandhi, Nâsır ve Sukarno'yu andıran gizemli gücü bir daha onun yakasına bırakmayacaktı. Darbe, monarşinin meşruiyetini ciddi anlamda sarsmıştı, hele de cumhuriyetçiliğin alıp başını gittiği bir çağda. Bu darbe şahı İngilizlerle, Anglo İranian Oil Company ile ve emperyalist güçlerle özdeşleştirmişti. Aynı zamanda ordu da aynı emperyalist güçlerle, özellikle CIA ve Mİ6 ile bir tutulmaktaydı. Amerikalılar da Britanya'nın fırçasıyla karalanmıştı; İranlıların gözünde başlıca emperyalist güç artık yalnızca Britanya değildi, onunla işbirliği yapan Amerika da düşmandı şimdi. Darbe, Ulusal Cephe'yi ve Tudeh Partisi'ni mahvetmişti. İkisi de toplu tutuklanmalar, örgütlerinin yıkılması, hatta liderlerinin idam edilmesiyle karşı karşıyaydı. Bu yıkım, sonunda dinci hareketin doğmasına zemin oluşturdu. Diğer bir deyişle, darbe, milliyetçilik, sosyalizm ve liberalizmin yerine İslam “köktendinciliğinin” konmasına yardım etmişti. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, tarafsızlık ve sosyalizm çağında Pehlevi monarşisi ayrılmaz ve kaçınılmaz bir biçimde emperyalizm, çokuluslu kapitalizm ve Batı'yla yakınlaşma anlamına geliyordu. Nitekim 1979 devriminin asıl köklerinin 1953 yılına uzandığı pekâlâ savunulabilir.
  • 198 syf.
    ·13 günde·8/10 puan
    Daha çok bir endişe ve gelecek kaygısı üzerinde yoğunlaşmış olan eserde, yine bir Ortadoğu temalı deneme üzerinden soğuk savaş endeksli dünyada yaşanan değişmeler; milliyetçiliğin yükselişi, dinin siyasallaşması, silahlanma, teknolojinin gelişmeler ışığında insanlık ve insansın geleceğine ışık tutulmaya çalışılmaktadır. Deneme olduğundan konusu, birkaç parametreye dayandırıldığı gibi birçok aktör üzerinden de uygarlık tarihi ve geleceği örnekler üzerinden tartışılmaktadır. Soğuk savaş sürecinde ülkelerde yaşanan gelişmeler arka planda yer almasına rağmen, kitapta asıl özne insanlık ve insanın geleceğidir.
    Konu genel itibariyle yazarın, aile bireylerinin doğum yerleri olan Akdeniz ülkelerinde (Mısır, Lübnan) yaşananlar ve bunların dünya siyasetine etkileri melodram çizgisinde aks edilmektedir. Özellikle soğuk savaşın başlangıcından itibaren sürecin sonuna kadar Mısır’da yaşanan gelişmeler; Mısır medeniyetinde yaşananlar, siyasi karmaşa, İngilizlerle gerginlik, Süveyş Krizi, millileştirme hareketleri, siyasi ikiyüzlülük, Arap milliyetçiliğinin artışı ve bunun paralelinde azınlıkların ötekileştirilmesi ve sorgulanması konuları üzerinden Ortadoğu gerçeği yansıtılmaya çalışılmaktadır. Özellikle Nasır döneminin Mısır ve Arap dünyasına etkisi de örneklerle ışık tutulmaya çalışıldığı gibi Nasır’ın Arap dünyası için bir şans olup olmadığına da cevaplar aranmaktadır. Dünyada özellikle Marksist düşüncenin önem kazanması ve dünyada değerlerin değişmesiyle Nasır’ın bundan yaralanarak, ciddi bir prestij kazandığı çıkarsaması yapıldığı gibi buna örnek olarak da Süveyş Krizi ve Arap Birleşik Devletlerinin oluşumu konusunda göstermiş olduğu girişim ve mücadeleler gösterilmektedir. İslam dünyasının liderliğine soyunmuş ve bu yönde söylemlerini artırdığı bir dönemde Arap dünyasının kanayan yarası niteliğindeki Filistin davasına dahil olarak İsrail karşısında yaşanan “Altı Gün” savaş hezimetinin sadece Nasır için değil de bütün Arap toplumu için halen üzerinden atılamayan büyük bir mağlubiyet olduğu fikri benimsenmektedir. Bununla birlikte yükselişte olan Arap milliyetçiliği ciddi bir düşüş yaşamanın yanı sıra özellikle dünyada vuku bulan muhafazakar devrimlerden (İran, İngiltere) sonra dünyada olduğu gibi Arap coğrafyasında yaşanan büyük değişikliklere de ışık tutulmaktadır. Artan milliyetçilik dalgasından kaçanların sığınma limanı olan ve yapay bir devleti andıran Lübnan (yazarın ülkesi), bu gelişmelerden sonra Filistin mücadelesinin merkezi olmakla birlikte, içinde barındırdığı etnik ve dini çeşitliliklerden dolayı dini cemaatlerin cirit attığı ve silahlandığı tehlikeli bir yere dönüşmüştür.
    Dünyada yaşanan ideolojik gelişmeler dünyada olduğu gibi Arap coğrafyasında da yenilikleri beraberinde getirdiğine işaret edildiği gibi, sömürgelerin bağımsızlık söylemlerinin Marksist ideallere dayandırılması ve bunun sonucunda bu ideolojiler çerçevesinde yeni hükümetlerin kuruluş süreçleri başladığı gibi bundan dolayı da yaşanan boşlukların doldurulması adına darbe sonucunda yeni hükümetlerin göreve gelmiş olmasına ışık tutulmaktadır. Bunun sonucunda da dünyada iki kutuplu dünyanın daha da keskinleşmesine ve soğuk savaşın daha da fırtınalı yaşanmasına sunmuş olduğu etki örnekleriyle okuyucuya sunulmaktadır. Özellikle bu ortamda bloklar arasında yaşanan çatışmalar ve komünizmin – kapitalizm ile çatışmasının gölgesinde yaşanan muhafazakar devrimler, petrol krizi ve Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgali, papalık seçimleri kapitalizmin komünizme karşı galibiyetinin ilk sinyalleri olarak yorumlanmaktadır. Bu gelişimler üzerine bölgede ciddi derecede var olan sol ideoloji ciddi bir zafiyet gösterdiği gibi bu boşluğun doldurulması için dini temalı hükümetlerin şeriat devletlerinin kuruluş süreci hız kazanmıştır. Bu da zaten kaygan olan bölgenin daha da karışmasına ve bugün daha devam eden istikrarasılzıkların başlangıcına etki etmiştir. Bölgeden uzak olan ABD bu gelişmeleri fırsat olarak bilerek, orada var olan militanları destekleyerek, darbe süreçlerine ve ondan sonra kurulacak kukla hükümetlere destek sunmuştur. Bu çerçevede İŞİD olmak üzere çok sayıda yeni militan gurubun vücut bulduğunu savunan yazar, bölgede yaşanan dini ve etnik savaşların arkasındaki neden olarak bunu göstermektedir. Büyükelçilik baskını iç seçimlere taşınmasını da oyunun bir parçası olarak gösterilirken, Humeyni ile gerçekleştirdiği devrimle bölgesel güç haline gelen İran’la Amerikan’ın gizli işbirliğinin varlığına da dikkat çekilmektedir. Bunu da İran devrimiyle bölgeye girişine bağlanırken, oluşan Suni – Şii çatışmasının da en büyük kazanının Amerika olmasını da bu şekilde açıklamaktadır. Bu gelişmelerden sonra dine daha fazla önem atfedilmesinin uluslaşma ve etnik kimlik kavramını derinden sarsan önemli bir gelişmeye tekabül ettiği öngörüsünde bulunmaktadır.
    Soğuk savaş sonrasında dünyanın tek hegemonya gücü konumuna gelen ABD’nin izlediği politikaların ahlaki yönde bir sorgulaması da yapılırken, özellikle dünyaya yön vermiş olan Avrupa’nın gelecekte de yön vermesi gerekliği tartışılırken, günümüz dünyasının yükselen yeni odakların (Rusya, Çin, Hindistan) potansiyelleri, amaçları ve gelecek öngörüsü tartışılmaktadır. Avrupa’nın neden süper güç olamadığı konusunu da irdeleyen yazar, bunun önündeki en büyük engel olarak fazla demokraside yattığı iddiasında bulunmaktadır.
    Ekonomik savaşın kazandığı önem, popüler kültür, psikolojik, teknolojik savaş kavramlarına dikkat çekildiği gibi çağımızın yaşadığı muazzam teknolojik ilerlemelerin büyüsü ardına saklanmış iklim felaketleri, etnik düşmanlıklar, kaybolmuş özgürlük hayali ve pusulasını yitirmiş insanı da resmetmeye çalışmaktadır. Teknolojik ilerlemelerin insanın varlığının sorgulamasını beraberinde getirdiği öngörüsünde bulunulduğu gibi, insanın robotla yer değiştirip değiştirmeyeceği sorunsalını da ortaya atmaktadır. Yaşanan bu teknolojik gelişmelerin insanın yanı sıra uygarlıkların da yok oluşunu tetiklemesi baz alınırken, bu teorisi çerçevesinde de ulusların ve kimliklerin varlığının sorgulaması yapılmaktadır.
    Popüler kültürün kölesi olan insan profili de çizilmeye çalışan denemede, insan hak ve hürriyetlerinin kısıtlanması George Orvell’in ünlü yapıtı 1984’e üzerinden resmedilmeye çalışılırken, ilk başta buna büyük tepki veren insanın özellikle akıllı teknoloji sayesinde nasıl sineye çekilmiş olduğu da trajik komik bir şekilde bizlere sunulmaktadır. Bilim ve teknolojinin kötüye kullanılmasının sadece uygarlıkları değil de bütün insanlığı yok edebileceği uyarısında bulunurken, insanlık tarihinin geleceğinin Titanik varı bir sonuçla buluşup buluşmayacağı merakını paylaşmaktadır.
    Bir kitaptan çok kısa zaman insanlık tarihine ışık niteliğindeki bu eseri bütün uluslararası ilişikler ve tarih severleri okumaları için tavsiye etmek istiyorum.
  • Önsöz

    İran düşünce tarihi, birbiriyle etkileşen muhtelif siyasi, dinî ve kültürel unsurları içinde barındıran uzun bir zaman kesitine işaret eder. Söz konusu süre zarfında bu unsurlardan bazıları etkisini yitirirken bazı temel inanç ya da düşünce içerikleri şekil değiştirerek de olsa varlığım sürdürür. İyilik ve kötülük arasındaki ikilem ya da ateş ve kan gibi unsurların farklı din ve kültürler altında varlıklarım devam ettirmeleri bu duruma örnek verilebilir. Yine güçlü bir teolojik hiyerarşi geleneğinin ve ruhbanlık kurumunun farklı kültürel formlarda söz konusu coğrafyadaki varlığını sürdürmesi de süreklilik unsurlarına örnek olarak gösterilebilir.

    Özellikle İslam sonrası dönemlerde bugün İran adı verilen coğrafyanın düşünce hayatında oldukça merkezî bir rolü olmuştur. Gazâlî, İbn-i Sînâ, Râzî, Fârâbî, Mevlânâ gibi klasik İslam düşüncesinin önde gelen birçok ismi ya bu coğrafyada ve doğal nüfuz alanı içindeki Büyük Horasan gibi alanlarda yaşamış ya da buralardaki ekollerden etkilenmiştir. Ülkenin yaygın olarak On İki İmam Şiîliğine geçmesiyle birlikte de düşünce hayatındaki canlılık eskisi kadar olmasa da sürmüş özellikle Safevîler döneminde Molla Sadra ya da Mir Damad gibi parlak isimler teolojik düşünce alanına önemli katkılarda bulunmuştur.

    Meseleye bizim açımızdan bakıldığında aslında İran tarihi bilhassa bin yıllık geniş bir süre için aynı zamanda Türk tarihi de sayılabilir. Yine de mezkûr süre içinde Türk siyasi ve askeri elitlerin yönetimindeki İran'a dair akademik çalışmalar ne yazık ki istenen seviyede değildir. İran ile ilgili bilimsel araştırmalardaki boşluklar düşünce tarihi ile sınırlı olmamasına rağmen İRAM olarak ilk kitap çalışmamızı bu konuya hasretmemizin nedeni düşünce tarihinin farklı siyasi, ekonomik ve kültürel çalışmaların temelini oluşturduğu konusundaki kanaatimizdir.

    Türkçe literatürde ilk olan bu eser, alanda öncü olmanın getirdiği zorlukları yakından tecrübe etmek zorunda kalmıştır. Türk ve yabancı akademisyenlerin konuyla doğrudan irtibatlı çalışmalarının az olması, yine ülkemizdeki İran çalışmalarının siyasi tarih ya da klasik edebiyat üzerinde yoğunlaşmış olması bu zorlukların başında gelmiştir. Bölümlerin birçoğunun yabancı dillerde kaleme alınması da ayrı bir zorluk teşkil etmiştir. Bununla birlikte alanında değerli isimlerin kaleme aldığı on bölümden oluşan eserimizin İran düşünce tarihine dair kapsamlı bir çerçeve sunmayı başardığına inanıyoruz.

    Mümkün olduğunca tarihsel kronolojiyi esas alarak sıraladığımız bölümlerin ilkinde Mehmet Aha, etkileri sonraki dönemlerde de görülebilen İslam öncesi İran'daki dinî düşünceyi incelemiştir. Bu bölümün temel konusu Pers medeniyetinin siyasi tarihine paralel olarak gelişen ve devlet inşasında yadsınamaz bir katkısı ve etkisi olan dinî geleneğin tarihî-teolojik seyridir. Bölümde söz konusu medeniyetin asli dinî yapısını oluşturan Mecûsî geleneğinin tarihî süreç içerisinde geçirdiği evrelere ve karşılaştığı dinî geleneklere temas edilmiştir. Ayrıca İran'ın din tarihinin asli unsuru olan Mecusîlik hakkında temel Öğretilere de yer verilmiştir. Özellikle bu geleneğin kurumsal bir yapıya kavuşma çabasında olduğu ve devlet teşkilatında söz sahibi olmaya çalıştığı Sâsânî İmparatorluğunun kuruluş aşamasında karşı karşıya kaldığı Maniheizm'in temel savları da bu kapsamlı makalede ele alınan konular arasındadır.

    Turgay Şafak, Gazneliler dönemi Fars şiirinde kimlik meselesini Ferruhî-yi Sîstânî örneği üzerinden mercek altına almıştır. Yazar özellikle modern İran kimliğinin oluşumunda kendisine sıklıkla atıfta bulunulan Gazneli şair Firdevsi’nin ve Şehname'si¬nin oynadığı rolü göz önüne alarak aynı dönemdeki şairlerin kimlik algısını incelemiştir. Bu bölümde kimliği belirleyen un¬surun ne olduğu sorusuna yanıt verilmeye çalışılmış aynı zamanda edebiyatın kimlikle ilişkisi de incelenmiştir. Ferruhî-yi Sîstâni’den ve Firdevsî'den beyitler orijinali ve tercümesi ile birlikte sunulmuştur. Ferruhî Divanı'nda "Türk" kelimesinin kullanımı da ayrıca bir başlık altında değerlendirilmiştir.

    Üçüncü bölümde Şemsettin Şeker, klasik İran düşüncesinde Sünnî kaynakların ehemmiyeti ve Farsçanın Türk ilim-sanat hayatına tesirini kaleme almıştır. Bu bölümde özellikle Osmanlı döneminde camilerde okutulan Farsça eserlere odaklanılmıştır. Ayrıca ilmiye sınıfının Farsça ile ilişkisi, Mesnevi ve Mevlevîlik ve 19. yüzyılda okutulan eserler Üzerine derin bir analiz yapılmıştır.
    Kitabın sonraki bölümünü Fatih Usluer tarafından kaleme alınan İran Düşünce Tarihinde Hurufîlik başlığı oluşturmaktadır. Klasik İran düşüncesinin önemli bir ayağını oluşturan mistisizm ve Bâtınîlik akımlarının da önde gelen temsilcilerinden kabul edilebilecek Fazlullah Esterâbâdi’nin (1340-1394) düşünsel yolculuğunun şiirsel bir dille ifade edildiği bu bölümde zamanın yaşam tarzına dair ipuçları verilmiş, Hurûfîliğin Fazlullah’ın ölümünden sonraki evrimi de incelenmiştir.

    Beşinci bölümde İsmail Söylemez modern İran kimliğinin inşasında Farsçanın rolünü masaya yatırmıştır. İran'ın ulus devlet olma sürecinde Farsçanın yerinin incelendiği bu makalede Fars kimliğinin tarihsel süreci ve özellikle 1925 sonrasında uygulanmaya başlanan milliyetçi devlet politikalarının üzerinde durulmuştur. Modernleşme sürecinde birçok ülkede olduğu gibi İran'da da bir ulus kimliği inşa etme adına dilin bir araç olarak kullanıldığı ve kurgulandığı vurgulanmıştır.

    Altıncı bölümde Hakkı Uygur, İran'da Şiî siyasi düşüncenin evrimini kaleme almıştır. Bu bölümde Şiîliğin doğuşu, farklı alt mezheplerinin ortaya çıkışı, İsnâaşeriyye (On İki İmam Şiâsı) fırkasının diğer Şiî grupların arasından sivrilmeye başlaması gibi tarihî arka plan sunulmuş ardından Safevîlik sonrası İran'da resmî mezhep hâline gelen ekolün gün geçtikte belirginleşen düşünsel/siyasi serüveni aktarılmıştır. Şiîliğin modern dönemdeki serüvenin aslında mezhebi faktörlerin siyasal-tarihsel gelişmelerle etkileşiminin bir sonucu olduğuna dikkat çekilmiştir. Yazar günümüzdeki bölgesel gelişmeleri göz önünde tutarak Velâyet-i Fakih ya da İslam Cumhuriyeti gibi kavramların neye tekabül ettiğini açıklamaya çalışmıştır.

    Abdulla Rexhepi İran'da yeni kelam düşüncesi ve önemli temsilcilerini anlattığı yedinci bölümde, günümüz İran'ında akademik çevrelerde ve basında çokça tartışılan modern teoloji anlayışının çerçevesini çizerek bazı önemli düşünürlerin bu anlayışa katkılarını ele almıştır.

    Meysam Badamchi, modern İran milliyetçiliğinde önemli bir yer tutan "İranşehri" milliyetçiliğini ve çağdaş İranlı entelektüelleri Seyyid Cevâd Tabâtabâî örneği üzerinden anlatmıştır. Burada Tabâtabâî'nin Avrupa'dan İran'a döndüğü zamanlardaki eserlerinden örnekler verilerek bu İranlı aydının özcü milliyetçilik ve İranşehri siyaset düşüncesinin asıl nüvesini oluşturup oluşturmadığı tartışılmıştır. Sonrasında Tabâtabâî'nin İran'da çokluk içinde birlik konusuna Hegelci yaklaşımı ve onu müteakip İran'daki azınlıklar ve dillerinin yeri konusuna değinilmiştir. Bu bölüm Tabâtabâî'nin muhafazakârlığını ve İranşehri düşüncesinin liberalizm ile ilişkisinin incelenmesiyle sona ermektedir.

    Dokuzuncu bölümde Mohammad Reza Nikfar, İran'da solun tarihine ve düşünce yapısına değinmiştir. Bölümde genel olarak İran'daki sol düşüncenin tarihsel süreci içinde karşılaştığı sorunları ve bunların klasik dönem düşüncesine uzanan kökleri incelenmiştir. Odak noktasında adalet kavramı, İran'da devletçi düşüncenin köklülüğü ile İran'ın solcu çevrelerinde yoğun olarak tartışılan entelektüel meseleler bulunmaktadır.

    Heydar Shadi'nin Türkçe literatürde büyük bir eksiklik olan felsefi oksidentalizm üzerine hazırladığı bu bölümde esas olarak Ahmed Ferdîd ve Reza Davari'nin çalışmalarından yola çıkılarak felsefi oksidentalizmin bir tanımı yapılmış ve tarihsel süreçte bu düşüncenin geçirdiği evrim incelenmiştir. Ayrıca İran'daki oksidentalizm tartışmalarında Heidegger ve Henry Corbin'in rolü ve Abdülkerîm Surûş'un eleştirileri derinleme-sine analiz edilmiştir.

    Son olarak elinizdeki eserin ortak editörü olan ve yıllardır Türkçede böyle bir kitabın eksikliğini vurgulayan dostum Abdulla Rexhepi'ye özellikle teşekkür ediyorum. Yine elinizdeki çalışmada en az editörler kadar katkısı bulunan IRAM'ın emek¬tarlarından Umut Aydın özverili çabaları, dikkatli okumaları ve yerinde müdahaleleri nedeniyle teşekkürü hak ediyor. Aynı şekilde kitabın yayına hazırlanmasındaki çabalarından dolayı Hasret Karali'ye ve dizini hazırlamadaki titizliğinden dolayı Zühre Nur Pehlivan'a teşekkür borçluyum. Mehmet Alıcı ve Turgay Şafak'a da kitabın son aşamasındaki destekleri için müteşekkirim. Nihayet, kitap projemize destek veren ve IRAM'ın faaliyetlerini her daim destekleyen Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığına teşekkürü borç biliyorum. Çalışmanın Türkçe literatürde önemli bir boşluğu doldurmasını ve daha nitelikli araştırmalara katkı sağlamasını umuyorum.

    Hakkı Uygur
    Ankara 2019
    Kolektif
    Sayfa 7 - IRAM YAYINLARI-01 ☪ Ekim 2019, Ankara