• Fuat Paşa Paris kongresine gitmiş.Boş bir zamanda delegelerden birisi sormuş :
    -- Siz Peygamberiniz Muhammed'in Miracına inanıyorsunuz.Fakat buna inanmak için Muhammed'in semaya nereden çıktığını bilmek lazımdır.Acaba bunu merak ettiniz ve öğrendiniz mi?
    Fuat Paşa, hiç bozulmamış ve pürüzsüz bir ifade ile:
    -- A... Şüphesiz değil mi ekselans? Bunu hepimiz biliriz.
    -- Eh, pek âlâ nereden çıkmış?
    -- Hz.İsa'nın semaya çıktığı merdivenden, cevabını vermiş.
  • Neden Ali Baba 40 haramiyle uğraşmak zorunda kalmıştır? Ve Bü­yük Perhiz neden 40 gün sürer? 40, büyük sayılar arasında en büyüleyici sayı olarak Orta Do­ğu'da, özellikle de lran ve Türkiye'de yaygın biçimde kullanılır. Saf bilimsel açıdan bu sayı, kadim Babil'de de gözlemlendiği gibi ülker'in [Süreyya burcu] 40 gün boyunca gözden yok olmasıyla ilişkilidir. Bu aynı zamanda yağmurlu mevsimlerin süresidir bilindiği gibi NuhTufanı'na neden olan yağmurlar da 40 gün sürmüştü. Ülker "sürgün"ünden döndüğünde Babilliler Yeni Yıl şenliği yaparlar­ dı. Bugün bile şu kurala göre 40 günlük hava tahmini yapılır: "Eğer belli bir gün yağmur yağıyorsa, ondan sonraki 40 gün de yağmurlu olacak demektir." Eskiden Alman çiftçileri arasında geçerli olan bir inanışa göre bu, 8 Haziran, 2 Temmuz ve 1 Eylül günleri için doğru­dur; bu arada 27 Hazirandaki 7 Uyurlar Günü'nde 7 haftalık(yani 49 gün) hava tahmini yapılır. 40'ın önemi, ayın geçtiği 28 nokta ile 12 burcun bileşimi olarak görülmesiyle de açıklanabilir. Stonehenge'deki 40 büyük taş sütunun 40 basamak çapında kutsal bir daire içinde düzenlenmiş olması kül­ tün astronomik kökenli olduğunu düşündürtmektedir. (Bu arada, 28 kral ya da piskoposla 12 başka şahsiyetin bileşimiyle oluşturulan 40'lı gruplara lngiliz-Alman geleneğinde çok sık rastlanır.) 40'ın öne­ tninin başka bir astronomik açıklaması da, lncil'e göre Yahuda'nınyıldızı olan Satürn'ün 40 niteliği olması olabilir. Ayrıca biyolojik bir rolü de vardır: eskiden embriyoda gözlemlenen belirli değişikliklere uygun olarak hamilelik 7x40 günlük dönemlere bölü­nürdü. lslami geleneğe göre 3x40 gün sonra fetüsün ruhu olacağına kesin gözüyle bakılır Başlangıçtan beri 40, yazgıyla ve çok sık olarak da ciddi durum­ larla bağlantılı bir sayı olumuştur. Eski Ahit, insan hayatının ideal uzunluğunun 3x40 (120) yıl olduğunu ileri sürer ve Israiloğlu kralla­ rının çoğunun, Süleyman ve Davud da dahil olmak üzere, 40 yıl hü­ kümdarlık yaptığı söylenir. Çıkış ile Tapınak'ın inşası arasında her biri 40'ar yıllık tam 12 kuşak geçmiştir (480 yıl). Mahler gibi sonra­ ki bazı Batılı bilginler bunda, kadim Yakın Doğu dinlerinın "göksel yılı"nın izlerini görürler. Ortaçağ Hıristiyan yorumcuları 40'a sayısız gönderme keşfetmiş­lerdir: tufanın 40gününden lsrailoğullarının 40 yıl çölde dolaşması­na, Musa'nın dağda geçirdiği 40 günden, lsa'nın Iblis tarafından sı­nandığı çölde kaldığı 40 güne dek. Benzer şekilde lsa'nin mezarda ge­çirdiği 40 saat, lornorius tarafından dünyanın 4 kısmının yeniden uyanişiyla açıklanır: bunlar pekolog nedeniyle ölmüşlerdi ve şimdi Isa aracılığıyla yeniden dirildiler. lsa'nın mezarda geçirdiği 40 saat, daha sonra Aşai Rabbani'de 40 saatlik bir süre için ara verilen Roma Katolik "40 Saat Bağlılık"a yol açmıştır, inanç sahibi kişi bu süre bo­yunca dua eder. Matematiksel olarak ise 40 bir numerus abundans, "bereketh sa­ yı"dır; 1,2, 4, 5, 8, 1O ve 20'ye bölünebilir ve bu sayıların toplamı orijinal sayıdan daha büyüktür. Bu olgu, iki sayının bileşimleri çevresinde ek spekülasyonlar yapılmasına yol açmıştır: örneğin Paskalya'dan önceki 40 günlük Büyük Perhiz'in yeryüzü yaşamına gön­ derme yaparken, Paskalya ile Hanısin arasındaki 50 günün ebedi yaşa­ma gönderme yaptığı ve bu dünyadaki erdemli yaşamın ebedi dinlen­ menin ve mutluluğun yolunu açtığı düşünülmüştür. St. Augustine 40'ı, zamanla ilgili 4 ile "bilgi" anlamına gelen 0'un sonucu olarak yorumlamıştır. Böylece 40, ömrümüz boyunca bilgiye uygun yaşamamızı öğretir. Bu ölümlü hayatta, insanlığın, di­riliş ve yükseliş arasında -40 gün sürer- Isa'nın görünüşünün inanan­lara vereceği nihai teselliye ulaşmak için çalışıp çabalamak zorunda olduğu düşünülebilir. Yine 40'ı, Yasa'nın (10 Emir) 4 lncil'ce bütünle­ nişi olarak görmek de olasıdır. Daha genel olarak söylersek 40, kutsal metinlerde geçen 40 gün ya da 40 yıl gibi gruplandırmaların kanıtladığı üzere bekleme ve ha­ zırlanma süresidir. John Donne'un "Aşkın Gıdası" adlı şiirinde şakay­la karışık sorduğu gibi bir sırada kırkıncı olan umutsuz bir durum­dadır: Bir miras listesinde kırkıncı ad olmanın Ona ne faydası olabilir ki? 40'ı bir yaşam aşamasının tamamlanışı olarak alan Talmud ve da­ ha sonraki Katolik kilisesi onun insanın "kanonik çağı," yani zekanın bütünüyle geliştiği bir dönem olduğunu ilan etmişlerdir. Gerçekten de modem psikologlar, kırklarınclan hemen önce bir insanın gelişme­sinden belirli bir değişiklik algılarlar: ünlü insanların yaşam öyküle­ rine bakmak bu gerçeği kanıtlamaya yeter. Almanya'da bu çağa, Swa­bia bölgesi sakinlerinin olgunlaşma vaktine bir araştırma olarak Schwabenalter denir. Ama bu görüş Batı'yla sınırlı değildir. Aynı yaklaşım, ileri bir yaşta yeni ve güç bir işe başlamak anlamına gelen "Kırkından sonra saz çalmak" ve yine 40'ın tamamlayış sayısı olduğuna işaret eden "Kırkından sonra aptal olan her zaman ap­daldır" gibi Türkçe deyimlerde de bulunmaktadır. lslami gelenekte 40'ın önemi hem Kur'an'dan hem de ilk vahyini 40 yaşlarında alan Hazreti Muhammed'insözlerinden açıkça anlaşılır. Yahudi-Hıristiyan geleneğinde olduğu gibi bu sayı yas vaktiyle ya da sabırla beklemeyle bağlantılıdır. Örneğın popüler gizemci gelenekler Tanrı'nın Adem'in çamurunu 40 gün yoğurduğunu ileri sürerler. Dünyanın sonu yaklaştığında Mehdi 40 yıl yeryüzünde kalacaklır. Ye­niden dirilişte gökler 40 gün boyunca dumanla kaplanacaktır ve ayrı­ ca dirilişin 40 yıl süreceği düşünülür. Yahudilikte ve lslamda, 40 gün arınma dönemidir: doğumdan son­ ra kadınlar 40 gün yataktan çıkmazlar. Hiristiyan gelenekte 2 Şubatta­ki Hazreti Meryenı Yortusu, Meryem'in lsa'nın doğumunu izleyen lo­ğusalığının bittiği ve gerekli annına ayininin tamamladığı anlamına gelir. Böyle ayinlerin, yine 40 gün süren lslami yas dönemlerinden sonra da gerekli olduğu düşünülür. Arınmanın daha modern biçimi, adının da işaret ettiği gibi 40 gün süren harantina'dır. Arınma islami gelenekte başka bir rol oynar, kurban edilecek hayvanların kesilme­ den önce 40 gün özel bir yemle beslenmesi gerekir; aynca saç ve tır­ nakların 40 günde bir kesilmesi öğütlenir. Böyle önemli bir sayının yuvarlak sayı olarak da kullanıldığını söylemek bile gereksiz. Müslüman folklor baştan başa 40'lı gruplarla doludur. 40 sütunlu saraylar (lsfahan'daki bahçe pavyonu Çihil Sülun, "40 sütun"); 40 atlı kahramanlar; masallarda bir batında 40 erkek ya da 40 kız çocuk doğuran anneler. Kahramanlar 40 macera ya da sına­ ına yaşarlar, 40 düşman öldürürler ya da 40 hazine bulurlar. Çok sık 40 şehitten söz edilir (bu Hıristiyan gelenek için de, özellikle Anado­lu'da, geçerlidir) ve Peygamberlerin Medine'deki mezarı başında 40 cesur adam katledilmiştir. Muhammed'in yeğeni ve damadı ve Şii ls­lamın ilk imamı Ali'nin 40 müriti vardı. Gizemci lslamda 40(Arapça erbain, Farsça çihil,Türkçe kırk) ermiş önemli bir rol oynar; Türki­ye'deki Kırklareli, bu ermişlerle ruhsal ilişkisinden dolayı bu adı al­mıştır ve kırklara kanşmak Türkçede "görünmez olmak" ya da tama­ men ortadan yok olmak anlamına gelir. Kırk, günlük olaylarda kulla­nılan önemli bir yuvarlak sayıdır aynı zamanda: Türk ve Iran folklo­runda kahramanların düğün şenlikleri genellikle 40 gün 40 gece sürer. Kırk gün kırk gece, deyimlerde ve yaygın adetlerde de çok sık gö­ zükür. Örneğin ortaçağ Arap bilgini Damiri, mavi gözlü bir çocuğun Habeşli bir zayıf hemşire tarafından 40 gün emzirilmesi durumunda gözlerinin siyaha dönüşeceğini ileri sürer. Benzer şekilde Bedeviler arasında hala söylenen bir deyiş, 40 gün boyunca kabilenin düşmanla­rıyla iş yapan birisinin onlardan birisi olacağını söyler. 40 gün bo­ yunca büyük caminin kandilinin altında sabah duası okuyan birisi, gi­zemli aydınlanma sonrasında arayanların koruyucu ermişi olan Hızır'ı rüyasında görerek kutsanacaktır. Pakistan' ın en güneyindeki Sind bölgesinde, bir kadının kendisine aşık olmasını isteyen erkek, 40 gün boyunca kadının adını özel bir ağacın yapraklarına yazar, sonra yap­rakları suya atar; Ramazanın son Cuma'sında camide toplanan 40 in­ sandan Kur'an'ın ilk suresi olan Fatiha'yı yazmaları istenerek yeni do­ğan bir bebek için bir nazarlık elde edilir. Fıkraları Türkiye'nin her yanında anlatılan popüler şahsiyet Nas­reddin Hoca, kocaların eşlerinin öğütlerini kırk yılda bir tutmalarını söyler. Gerçeklen de Türkçede "kırk yılda bir" deyımı "hayatta 1 defa" anlamına gelir ve Türkler birisiyle birlikte kahve içmenin 40 yıllık bir ilişki kuracağına inanırlar. İnatçı bir günahkar değişir mi? Hayır, "bir köpeğin kuyruğunu 40 gün bir boruda tutsanız da yine de düzelmeyecektir." Türkiye'de bir de şu sorulur: "40 gün tavuk ol­maktansa 1 gün horoz olmak daha iyi değil midir?" Türkçede 40'ın kapsamlı bir yuvarlak sayı olarak gözüktüğü sayısız örnek vardır. In­ gihzcede centipede (Almancada 1000 ayak uzunluğunda anlamında Ta­ usend füssier) denilen hayvana Türkçede "kırk ayaklı" anlamında hırha­ yah denir; zengin insanlar ya da büyük toprak sahipleri "40 anılarla doğmuş"tur. "40 evin kedisi" her yeri bilenler için kullanılır, "40 ka­pının mandalı" elinden her iş gelen ya da herkesin canını sıkan küstah insanlar için kullanılır. Uzun sürecek zor bir işi başarmak için "40 fı­rın ekmek yemek" gerekir ve kendisini çok ucuza satan biri ise "40 kuruşa 9 takla" atar. Kırklamak, yani "bir şeyi 40 defa yapmak" basit­ çe bir şeyi fazla yinelemek demektir. Ortaçağda Araplar 40 hafta bo­yunca her çarşamba hamam'a giden birisinin dünyanın bütün zengin­ liklerine kavuşacağına inanırlardı ve günümüz Bağdat'ında evli olma­ yan kızlar bir koca bulma umuduyla 3 hafta sonu şehrin 3 büyük ca­misini 40 kez ziyaret ederler. lslami gelenekte 40'ın başka bir önemli işlevi daha vardır: Hazreti Muhammed'in adının başında ve ortasında bulunan mim harfinin sayı­ sal değeri 40'tır. Bu nedenle Peygamber'in kendisine has bir sayı ol­ duğu düşünülür, ayrıca cennetsel adı Ahrned'de bulunur -ve Sufilerin keşfettiği gibi, adındaki mim'ler atıldığında Ahad sözcüğü kalır ki bu da, Tanrı'nın asıl adlarından "Bir" anlamına gelir. llahi Bir ile insanlı­ğın temsilcisi olarak yaratılan peygamber arasındaki fark, ölümlüleri Tanri'dan ayıran ve insanlığın gelişiminde geçilmesi gereken 40 basa­ mağa işaret eder. Bu dinsel bağlantılar Müslümanları deyişleri Arap alfabesinde sayısal değeri 40 olan mim harfi, çağdaş Pakistanlı sanatçı Shemza tarafından soyut bir resim olarak işlenmiştir. Peygamber'in sözlerini 40'lı gruplar halinde toplamaya teşvik etıniş­ tır: lıadis'ler (Peygamber'in sözleri) genellikle bu biçimde toplanır ve bu hadis'lerden birisine göre Peygamber, "Halkım arasında her kim din hakkındaki 40 hadis'i ezberlerse Kıyamet Günü din bilginlerinin ve hukukçuların yanı sıra yeniden dirilecektir," demiştir. Böyle bir grup, örneğin, Peygamber'in ilahi merhamet ya da yazmanın önemi gibi belli bir konuya ilişkın söylediği 40 deyişi ya da aynı isimli 40 kisinin aktardığı 40 hadis'ı ya da 40 farklı yerden toplanan 40 hadis'i içerebilir, vs. Erbain denilen böyle "kırklı" derlemeler usta kaligraf­larca sanatsal işlenmiştir. Dördüncü halife Ali'nin sözlerine ve Celaleddin Rumi'nin büyük Farsça gizemli epiği Mesnevi'nin dizelerine aynı uygulama yapılır. Gi­zemci çevrelerde dinsel kalıpların, özellikle de Hazreti Muhammed'i adına ilişkin olanların, kırk kez yinelenmesinin çok etkili olduğu dü­ şünülür. Ama bu kırklı gruplar oluşturma eğiliıni yalnızca dinsel edebiyatla sınırlı değildir: dindışı edebıyat da 40 papağan ya da 40 vezire ilişkin hikayeleri, ya da doğrudan 40 hikayeyi toplama eğili­mindedir. Bir kere daha bu, daha çok Farsça ve Türkçe konuşan böl­ gelerde görülür. Ama bütün Müslüman dünyasında zehat, yani dinin beş emrinden biri, inananların mallarının kırkta birini sadaka niyeti­ ne dağıtmasını gerektirir. Bir hazırlık sayısı olarak 40'ın eski anlamı daha çok Sufiliğe taşın­mıştır. Örneğin büyük ortaçağ teoloğu ve gizemcisi Ebu Hamid el­ Gazzali'nin (ö. 1ll1 ) kapsamlı Arapça incelemesi ihya ulum ed-din (Dinsel Bilimlerin lhyası) 40 bölümden oluşur ve insanın, en son kır­ kıncı bölümde tartışılan ölüm anında Rabb'iyle karşılaşma anına ha­ zırlanışının farkh evrelerini ele alır. Sufiler, salt tefekkür ve duayla geçirilen 40 günlük (Arapça erbain, Farsça çile) bir inzivaya çekilirler. lranlı gizemci şair Feriduddin Attar (ö. 1220) Musibetname'sinde (Be­ lalar Kitabı) hu 40 günlük inzıvaya çekilme sırasındaki gizemci tefek­ kürü ele almıştır. Müminler çile'yi tekrar tekrar yinelerler ve bu, öl­ dükleri an, 40 çile'yi Lamaınlamış olan belirli kişileri ele alan Müslü­ man ermişler kitabında çok sık ele alınan bir konudur. Hatta ben bu kitap üzerinde çalışırken bir Amerikalı CizviL, uzun süren sessizliği için özür dileyerek ve bunu açıklamak için şunu yazdı: "Geçen yıl ha­ yatımın en güç yılıydı. Zaten başka ne umabilirdim ki? Her şeyden önce kırkına gelmiştim ve bu yaşta bir çile'nin dışına çıkmanıza izin verilmiyor ve hala kendi başınıza her şeyi yapabileceğinizi ıni sanı­ yorsunuz?" Augustine göre 40, integrltas saecularum'a, zamanın geldiğine işa­ret eder. Ve eğer 40'ın önemi, kadim ay mitlerinden kalan bir şeolarak açıklamak istenmiyorsa (Paneth'in söylediği gibi) "kutsallaştı­ rılmış bir tetraktys" olarak görülebilir: (lx4)+(2x4)+(3x4)+(4x4)'ün toplaını olarak ideal Pisagorcu ölçüleri içerir.
  • 240 syf.
    ·7 günde·Beğendi·7/10
    Japon ve Katolik olan bir yazar: Şusaku Endo. Dini ile yaşadığı kültürü birbirine uydurmakta güçlük çeken bir insan ve onun yüzyıllar öncesinin tarihini araştırarak kendi yaşadığı çıkmazları hikayeleştirerek anlattığı kitabı: Sessizlik. Kitabın kahramanı Portekizli, dinine son derece bağlı bir rahip, bu dini Japonyadaki Hıristiyanlara anlatmak için yola çıkmış bir misyoner...

    Kitabın önsözünde yönetmen Martin Scorsese şöyle diyor: " Sessizlik, Tanrı'nın sevgisinin sandığından daha gizemli olduğunu, insanoğlunun yöntemlerine sandığımızdan daha fazla müsaade ettiğini ve sessizlik içindeyken bile daima var olduğunu -çok acı bir şekilde- öğrenen bir adamın hikayesidir."

    Kitabı bu sitede bile okuyan bir kaç kişi olduğunu göz önüne alırsak, bu incelemeyi yazmamdaki amaç 'belki birisi bu kitaba denk gelir de incelemelerine göz atmak isterse en azından bir tane yazılmış olsun' kaygısıydı. Çünkü bazen ben de merak ettiğim bazı kitapların hiç incelemesinin bulunmadığını görünce hayal kırıklığı yaşıyorum.

    Gelelim kitabın içeriğine... Öncelikle dili çok sade ve akıcı, 2 günde okunacak bir kitabı 7 günde bitirmiş olmam ise benim yoğunluğumdan kaynaklıdır. Yoksa hiç de sıkıcı olmayan bir dille ve tatlı tatlı betimlemelerle yazılmış bir kitap.

    Ana karakterimiz Rodrigues, Portekiz'den Japonya'ya türlü zorluklarla geçecek olan bir yolculuğa atılmaya karar verir ve bu yolculuk sonunda da orada az da olsa bulunan Hıristiyanlara dinlerini yaşamakta yardımcı olmayı, onların acılarına merhem olmayı ve kendisinden önce oraya gitmiş olan Ferreira isimli rahibin de neden dininden döndüğünü öğrenmeyi amaçlar.

    "O dönemin Avrupası'nda, Ferreira'nın dünyanın kıyısında kalmış uzak bir ülkede inancını terk etmeye zorlanmış olması, yalnızca bireysel bir başarısızlık göstergesi değil aynı zamanda inancın kendisi ve tüm Avrupa adına utanç verici bir yenilgiydi.(syf 15)

    Büyük bir şevkle diğer üç arkadaşıyla birlikte çıktığı yolculuğunun Japonya'dan önceki durakta sekteye uğraması ve Japonların ülkelerine giriş çıkışı sıkı bir denetim altında tutmasından dolayı gecikmesi Rodrigues'in hayal dünyasından sıyrılmasına neden olur.

    "Biz rahipler, birçok yönden üzgün bir insan topluluğuyuz. İnsanlığa hizmet etmek için dünyaya gelen fakat görevini bir türlü yerine getiremeyen bir rahipten daha yalnız kimse yoktur şu dünyada." (Syf 29)

    Pek çok talihsizlikten sonra -daha sonra Hıristiyan olduğu anlaşılan- Kiçijiro adında bir Japonla tanışırlar ve Japonya'ya dikkat çekmeden varmaları için ona güvenmek zorunda kalırlar. Gerçekten de onun yardımıyla Japon topraklarına varırlar ve başlarına gelen talihsizlikler peşlerini bırakmaz hatta katalanarak artar. Bu Kiçijiro adlı Japon kendisine pek çok kez ihanet eder ve Rodrigues onu Yahuda'ya benzetir, hatta İsa'nın nasıl olup da onu yanından ayırmadığına bir türlü anlam veremez.

    Japonya'daki günleri çoğunlukla kaçarak ve saklanarak geçer Rodrigues'in, tanıştığı bir kaç Hıristiyan'a dini konuda yardımcı olması dışında hiç de hayal ettiği gibi olmaz. Hatta oradaki Hıristiyanlar'ın sefil bir durumda olduğunu gördüğünde hayretler içinde kalır: "Tanrı Hıristiyanlarımıza neden böyle bir yük taşıtıyor? Bunu anlamakta güçlük çekiyorum."(syf 47)

    Pek çok kaçış ve saklanıştan sonra Kiçijiro'nun ihanetiyle muhafızlar tarafından yakalanır ve diğer Hıristiyanların da bulunduğu bir hapishaneye konur. Bu günlerde kendisine işkence edileceğini tıpkı seleflerine yapıldığı gibi kuyulara sarkıtılacağını düşünse de kendisine "iyi" davranılmaktadır. Düşünecek bol bol zamanı vardır ve ara ara kendi inancını da sorgular :

    "Diyelim ki Tanrı yok... Bu, korkutucu bir tahayyüldü. Eğer Tanrı olmasaydı her şey ne kadar absürt bir hale gelirdi!"( syf 88)

    "Eğer böyle söylemem küfre girmeyecekse Yahuda'nın, İsa'nın ölüm kalım savaşı olan dramın şanı için kullanılan talihsiz bir kukladan başka bir şey olmadığı hissi var içimde."(syf 97)

    Daha sonra rahibin, Japon sulh hakimiyle aralarında geçen bir konuşmada, Hıristiyanlığın Japonya'da yayılıp yayılamayacağı ile ilgili yazarın bir tohum ve toprak metaforu var ki oldukça hoşuma gitti okurken:

    "Tek bir toprak türünde büyüyen bir ağaç, toprağı değiştirilse kuruyabilir. Peder, topraktaki ve sudaki farklılıkları hiç düşünmediniz mi?"(syf 138)

    "Eğer yapraklar gelişmiyor, çiçekler açmıyorsa bu yalnızca gübrelenmediği içindir." (Syf138)

    Sonraki zamanlarda kendisinden önce gelen ve dinden döndüğü bilinen rahip Ferreira ile görüştürülür ve onlar gibi giyindiğini hatta bir Japon ismi aldığını görür. Ferreira'nın görevi Rodrigues'i de dinden döndürmektir ve şöyle der ilk karşılaşmalarında:

    "Yirmi yıl boyunca bu amaca hizmet ettim. Bildiğim tek şey ise dinimizin bu ülkede kök salmadığıdır. Bu ülke bir bataklık. Zamanı gelince sen de göreceksin. Hıristiyanlık fidanını işte bu bataklığa diktik biz!"(syf 182)

    Burdan sonra başına ne geldiği ve hikayenin nasıl bittiğini okuyacak olanlara bırakıyorum.

    Son olarak, kitabın konusu ilgi çekiciydi benim için. 1500lerin Japonya'sına, dinine ve kültürüne hafif bir dokunuş yapmıştı bana göre yazar. Dokunuş diyorum çünkü din ve inanç konusunda dili yumuşaktı, karakterin sorgulaması bile yüzeyseldi. Çünkü nerdeyse inanan herkesin hayatının bir bölümünde de olsa sorguladığı cinstendi, daha fazla derine inmediğini düşünüyorum kendi adıma. Ama zaten bu kitap din eleştirisi olarak değil, bir insanın Tanrı'dan beklentileri, kendinden beklentileri ve bunları bulamamanın hayal kırıklığı ama yine de Tanrı'yı ve yaşamı sevmekten vazgeçemeyişi olarak okunmalıdır.


    Denk gelir de bu kitabı elinize alırsanız, keyifli okumalar dilerim.
  • “Benim istediğim, sana bir içki ısmarlamak.” “Bana bir içki ısmarlamak?”
    “Bir pina tekila ya da tekila tai. Yaşın uygunsa tabii. Kanunları çiğnemeyi istemeyiz.”
    “Seninle aynı yaştayımdır herhalde.”
    “Ben Sanskritçeden daha yaşlıyım.”
    “Eh, ben de İsa'nın son yemeğinde garsondum.”
    “Ben öyle yaşlıyım ki, McDonald'ın hepi topu yüz hamburger sattığı günleri hatırlıyorum.” “Sen kazandın.”
    Tom Robbins
    Sayfa 58 - Epub
  • 99 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Konuşurken daldan dala atlayan, bu sırada bizi nefes nefese bırakan, sayfaların derinliklerine saklanmış gizlerin açığa çıkartılmasını bekleyen, bunları her okuyuşta azar azar gösteren, bazı eleştirmenlerin yorumlanmasını zor bulduğu, her şeye rağmen yazarın parlak zekasını yazısından hiç eksik etmediği bir kitap.

    ‘’İnsanlar sizin düşüncelerinize, içtenliğinize, acılarınızın önemine, siz öldükten sonra inanırlar ancak. Siz yaşadıkça, durumunuz kuşkuludur...’’

    Öncelikle, hikâyeye bir çerçeve çizmek gerekirse, diyebiliriz ki, bir adamın yaşadıkları ve yaşadıkları üzerine düşündükleri, kitabın sayfalarında yazıya aktarılmıştır. Biraz derine inersek, birisinin yaşadıkları, o kişinin hayatından parçalardır veya kısaca hayatıdır. Yaşanılanların yani hayatın üzerine düşünme ise bir nevi yüzleşmedir. Bu kitap aslında bir yüzleşmenin hikâyesidir. Fakat, hikâyedeki kimsenin yüzleşmesi onunla sınırlı kalmayacak, bu yüzleşme kitaptan taşacaktır.

    ‘’Bizden daha iyi kişilere daha az iç döktüğümüz çok doğrudur. Daha doğrusu onların topluluklarından kaçarız. Çokluk bize benzeyenlerle, bizim güçsüzlüklerimizi paylaşanlara dökeriz içimizi. Demek ne düzeltilmek ne de yola getirilmek dileğimiz var. İlkin gücümüzün yetmediğinden yargılanmamız gerekir. Yalnızca acımakla yüreklendirilmek isteriz. Kısacası artık suçsuz olmak isteriz, ama bunun için parmağımızı bile kımıldatmak gelmez içimizden.’’

    Albert Camus, kendisinin öyle bir iddiası olmamasına rağmen, 20.yy romancıları arasında en ‘’felsefi’’ olanı olarak görülmüştür. Camus yazdığı farklı türlerde(roman, kısa hikâye, oyun) eserleri ile edebiyat ve felsefe arasında bir bağlantı kurma arayışında olmuştur. Sadece felsefe de değil, siyaset, psikoloji, teoloji gibi alanlara da el atmıştır eserlerinde.

    Varoluşçuluğun babası ve Camus’un yakın arkadaşı Sartre’nin favori kitabıdır, Düşüş. Sebebi sorulduğunda şöyle demiştir:’’Camus bu kitaba kendini katmış. Kattıktan sonra da tamamen gizlenmiş.’’

    Eserin protagonisti(başkahramanı) ile Camus’u özdeşleştirme yaygın olsa da röportajlarda ve kitabın bir versiyonunun arka kapağındaki açıklamada bunun böyle olmadığını dile getirmiştir.(Sartre ile bozulan dostluğundan sonra yazılmış olduğu için otobiyografik tarzda yazıldığı ve itiraf amacı taşıdığı öne sürüldü Sartre ve arkadaşları tarafından.) Objektif olarak gözlemlendiğinde ise farklılıkların yanında bazı benzerlikler de göze çarpmaktadır. Şüpheyle dolu özgüven, kadınlarla olan ilişkiler, pişmanlıklar, orta-yaş krizi vs.

    Kitabın ortaya çıkması Camus’un hayatının zor günlerine denk geliyor. Düşüş yayınlandığında, Olivier Todd onu şöyle tasvir ediyordu: ‘’fiziksel ve psikolojik olarak çökmüş’’. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki politik görüşünden dolayı Sartre ile bozulan arkadaşlığı onda pişmanlığa yol açtı. Ayrıca evliliği de o sıralarda hiç yolunda gitmiyordu. Bunların üstüne bazı hastalıkları da eklemeyi unutmayın. İşte Düşüş’ü meydana getiren koşullar bunlardır.

    Todd’a göre, Camus her biri birer roman, oyun ve deneme içerecek şekilde döngüler(setler) halinde yazmayı planlıyordu. ‘’Absürd’’(Uyumsuz veya saçma diye geçer Türkçe çevirilerde) döngüsünde, Yabancı romanı, Caligula oyunu ve Sisifos Söyleni denemesi bulunuyorken ‘’İsyan’’ adlı döngüde ise Veba romanı, birkaç oyun ve Başkaldıran İnsan denemesi mevcut idi. Trafik kazasıyla gelen ansızın ölümüyle bitiremediği romanı İlk Adam ise ‘’mutlu’’ bir döngünün bir parçası olacaktı. Düşüş’e geldiğimizde ise, bu kitap herhangi bir döngüye ait değil, daha çok bir rastlantı sonucu idi. Hikâyenin uzunluğunun bir kısa romana ulaşması -bahsettiğimiz rahatsızlıklar ve entelektüel izolasyona rağmen- Camus’un işini hızlandırdı. Hanna’nın söylediğine göre, Düşüş’ün Camus’u yansıtmasının yanında Sartre ve 1950’lerin Fransız aydınlarının bir portresiydi. Tuğrul İnal ise Düşüş'ü, diğer iki romanın (Yabancı ve Veba) bir sonucu olarak betimler.

    Kitabın karmaşıklığı, içeriğine ek olarak biçiminin belirlenmesinde de problemler yaratmış. Düşüş’ü roman olarak tanımlamakta isteksizlik gözlenirken bazıları novella veya yarı-otobiyografik itiraf ya da felsefe çalışması olarak tanımlamayı tercih etmiş.

    “Madem ki hem sevmeye hem de sevilmeye ihtiyacım vardı, ben de oturdum aşık olduğumu sandım.”

    O kadar konuştuk ama daha ana karakterin adını bile ağzımıza almadık. Söyleyelim o zaman: Jean-Baptiste Clamence. Bu arkadaşımız, Mexico City’deki Amsterdam barında, isimsiz muhatabıyla yaklaşık 5 gün boyunca konuşuyor. (Neredeyse)Hiç konuşmamasına rağmen Clamence’nin yanında hazır ve nazır vaziyette. Genel olarak hayattaki başarılarından, ‘’düşüşlerinden’’, bazı felsefi konulardan(varlık f., etik, politik f., estetik) söz açıyor. Şunu da hatırlatalım, konuşmalardan anlıyoruz ki kendisi Paris’te çalışan bir avukat. Konuşması dikkatli bakılmazsa bir sarhoşunkini andırır. Fakat mantıksal bir düzen mevcuttur cümlelerinde, oluşturduğu katmanlar tek tek açılırken seçilen her konu Clamence ile sessiz dostunu birbirine yaklaştırır. O ‘’sessiz dostun’’ neredeyse hiç konuşmamasından da kurulması istenen benzerlik ilişkisi hemen açığa çıkar. Onun sessiz dostu okuyucudur. Biraz daha cesur düşünürsek de Clamence ile yer değiştirebiliriz.

    Hartsock’a göre, Düşüş tek kişinin diyaloğudur. Sadece Clamence konuşmacıdır fakat o tek yanlı algılanamaz. O hem doğrunun hem de yanlışın peygamberidir.*

    Kitabın mesajlarından biri de yargıç-tövbekâr ilişkisidir. Hatırlarsanız Clamence yargıçlık görevini bırakmıştı. Yargıçlar ne yapar? Kim suçludur, kim değildir karar verir. Ama bu yargı düzeninde sadece bir/birtakım kişi/ler suçludur, geri kalanlar suçsuzdur, masumdur. Metnin en altındaki alıntıda da görebileceğiniz gibi, bu durum Clamence için kabul edilemezdir. Çünkü herkes suçludur.

    Tuğrul İnal'ında belirttiği gibi, anlatı iki ayrı boyutta gerçekleşir. Birincisi, anlatıcı-kahramanın, Paris'te bir genç kızın kendisini köprüden atarak intiharına şahit olmadan önceki durumudur. Bu günler, kahramanın daha çok hazla, eğlenceyle, başarıyla dolu 'mutlu' günleridir. İkinci dönem ise, bu intihar olayından sonraki günleri kapsar. Bunlar daha çok, vicdan azabının kahramanımızı her gün içten içe kemirerek yok ettiği, huzursuz, kuşkularla dolu 'mutsuz' günlerdir (bkz. İnal, 1980: 84).

    Yazarın, kahramanına özellikle Jean-Baptiste ismini vermesi boşuna değildir. Kuşku yok ki, birçok eleştirmeninde mutabık olduğu şekilde, Jean-Baptiste, Eski Ahit'te bahsi geçen, İsa'nın gelişini, kurtuluşu, tanrı lütfunu (bağışlanmayı) müjdeleyen son peygamber Jean Le Baptiste'e (Clamans in deserto) gönderme yapıyor. Ayrıca, kahramanın soyadı Clamence'ın, Fransızca’daki 'clamer' (haykırmak) fiilinden gelmesi de yazarın uğraşını biraz daha aydınlığa çıkarıyor.

    (Camus’un) Düşüş'ten önce Çağımızın Bir Kahramanı (Un Heros de Notre Temps) adını vermeyi düşünmüş olması da kayda değerdir.

    İlk bakışta, bir aziz, şehit ve peygamber görüntüsü veren kahraman, gerçekte ise bir Anti-Jean Le Baptiste olarak karşımıza çıkar. Pasif davranışıyla genç kızın ölümü karşısında bir şey yapmayan, hiçbir çaba göstermeyen kahraman bu yönüyle insanlığa ihanet ettiği için bir 'hain' olarak görür kendisini. Zaten bu yüzdendir ki eserde sık sık Dante'den ve onun cehenneminden bahseder, kendisini hainlerin bulunduğu bu cehennemin dokuzuncu bölümünde görür.

    Anlatıda olay Amsterdam'da geçmesine rağmen, şehir yaşamı ve insanları hakkında yeterince bilgi vermez Camus. Söz konusu olan daha çok Paris ve kahramanın bu şehirde yaşadığı olaylardır. Birçok eleştirmence Camus'un bu yönü eleştirilmiştir. Aynı şekilde Yabancı'da olaylar Cezayir'de geçmesine rağmen söz konusu olan daha çok Fransızlar ve bu şehirdeki yaşam biçimleridir. Bu konuda Ali Osman Gündoğan şunları söylemektedir: "Camus, Cezayir'in tabiatına tutkun olduğu kadar yerli insanına da o derece kayıtsızdır. Mesela, Yabancı adlı romanda, roman kahramanları hep Avrupalıdır. Sadece iki Arap söz konusu edilmekte ama onların adından bile bahsedilmemektedir" (Gündoğan, 1995: 20). Edward Said'de Kültür ve Emperyalizm adlı yapıtında Camus'un duruşunu eleştirerek şöyle demektedir: "Camus (...)Fransızların önceliğini onaylayıp pekiştirirken, yüzyılı aşkın bir süredir Cezayirli Müslümanlara karşı yürütülen hükümranlık seferberliğini ne tartışmakta, ne de aykırı bir duygu belirtmektedir" (Said, 1998: 277-8).

    Kitap okumalarına geçmeden önce, Camus’u bir felsefeci olarak da ele alıp felsefesini bu kitapta ortaya çıkartmalıyız. Neyi anlatmaya çalışıyordu peki?

    Camus’a göre, Sisifos’un Söyleni’nde geçen ‘’Absürd Gerekçelendirme’’si şöyleydi: Dünya anlamsızdır ve bu söylenebilecek tek şeydir. Rasyonel olmayanla(dünyada yaşananlar) karşılaşma ve bunun sonucunda oluşan sorulara kesin cevaplar alma isteği absürdü oluşturur. Ölüm (bu absürt dünyada) tek gerçektir, yaşamak için mutlak amaçlar öne sürülemez. İnsanoğlunun tüm girişimleri, kurulmuş değerleri vs. birer ‘’absürtte gezintidir’’. Camus’un Yabancı’sında Meursault hücresinde idamını beklerken, Veba’sındaki doktorların bir çocuğun ölümünü izlerken ve Düşüş’ünde kimseye ait olmayan (evrene ait olan) kahkahayı duyarken absürde tanıklık ederiz.*

    Düşüş’ün çok keyifli bir okumasına denk geldim. Altında Shoshana Felman imzası olan bu okuma, Camus’un Düşüş ve Veba adlı romanlarını 2.Dünya Savaşı sonrası bir travma olarak görüyor.

    İzninizle, Veba’dan bahis açma cüretini gösteriyorum:

    Oran kentini saran veba salgını dolayısıyla şehre giriş-çıkışlar kapatılır, salgın gittikçe şiddetini arttırır. Doktorlar ve kentten bazı kişilerin odağa alındığı bir düzlemde, kentin ve insanların geçirdiği değişimi rahatlıkla gözlemleriz.

    +Veba’da geçen ‘’tarih sahnesindeki yüz milyon ceset, bir duman bulutundan fazlası değildir’’ cümlesi ile Nazi krematoryumlarında dumana dönüşen cesetler arasında bir bağlantı kurulabilir. 2.Dünya Savaşı ile özdeşleştirilmesinin bir başka önemli sebebi de kimliği belirsiz ölümlerin radyoda ilan edilen istatistiklere dönüşmesidir.

    +Şehrin kapılarının kapatılması, karantinaya alınması da toplama kamplarına ne kadar benziyor değil mi? Ya da vebayla mücadele eden gönüllülerin, Nazizim’in karşısındaki direniş hareketlerine benzemesi.

    +Camus’un bu direniş hareketlerinin birinde (Fransa Direnişi) bulunması, Fransız yeraltı gazetesinin editörü olması da tezimizi güçlendirir herhalde.

    Hem Düşüş’te hem de Veba’da ortak bir tema bulunmaktadır: Tanık olma. Fakat bu tanık olma kavramı, kitaplarda farklı şekillerde işlenmiştir. Düşüş’te bu tanık olma mevcuttur fakat kayda geçirilmeye, bilinir yapmaya çalışılmamıştır. Köprüdeki o sahneyi hatırlayın: Kadın atlar, karakterimiz arkasını bile dönmez ve kimseye de haber vermez. Diğer romanda ise tam tersi bir durum mevcuttur: Her şey kayıt altına alınır, istatistikler oluşturulur, yasaklar uygulanır, radyolar bilgilendirme yapar...

    Daha da ileri gitmeden şu tartışmaya değinmek farklı bir bakış açısı katacaktır:

    Varoluşçuluk. Anlamını yitiren dünyada anlamsızlığı kabullenerek yaşamak, anlamsızlığa rağmen yaşamak.

    Varoluşçuluğun en önemli isimleri olan Camus ve Sartre’nin ayrı düştüğü konuların açıklanması gerekir herhalde.

    Aralarındaki bu tartışma temel olarak tarihe olan bakış açılarıyla ilgilidir. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki dogmatik Marksizm ve Sovyetler’deki çalışma kampları hakkındaki eleştirileriyle fitil ateşlenmiştir. Diğer tarafta, Sartre, Stalinizm’in politik ve felsefi bir savunucusu idi. Sartre’nin totaliter tarih anlayışı, Camus’un eleştirilerinde kendine yer bulacaktır.

    Camus eleştirilerini dile getirirken şöyle diyordu o keskin kalemiyle: ‘’Tarih haricinde başka hiçbir şeye inanmayanlar, teröre doğru yol alırlar.’’ Daha sonra şunu ekliyor: ‘’Tarihe inanmayanlar ise terörü onaylamış olurlar.’’

    Bu cümleleri biraz açmak gerekirse, anladığım kadarıyla, ilk cümlesinde totaliter tarih anlayışı kast ediliyor. Tarih haricindeki olguları bir kenara bırakıp tarih tek araç olarak kaldığında (devletin elinde) terörün meydana gelmesi kaçınılmaz olur. Devletin elinde bulunan bu tekil güç, şekil değiştirir ve sadece ismi tarih kalır. İkincisinde ise gerçek tarih yapanların görüşlerine inanmayanlar (totaliter tarih anlayışı kast ediliyor) gerçeklerden uzaklaşır ve bunun dolaylı sonucu olarak da terör kabul edilir devlet nezdinde. (Farklı önerilere açığım, pek emin olamadım.)

    Bu yalnızca tartışmanın başlangıcı. Daha sonrasında o dönemin solcu ve varoluşçu entelektüellerinin Sartre’nin etrafında toplanıp Camus’a tavır alması, birbirlerini tarihten anlamamakla suçlamaları... Sartre’ye göre Camus, ‘’tarihe cehennemden bakarken’’, Camus’a göre de Sartre sessiz kalıyor. Anlayacağınız, Camus’un enteleküel izole ortamı bu dönemde oluşuyor.

    Sartre’nin bu sessizliğini de Düşüş’teki o önemli sahnede, kadının atlaması ve adamımızın tepkisinde, görüyoruz. Tanık olma fakat ayrıca tepkisiz kalma. Benzer olarak, Sartre, Stalin’e, onun baskısına ve zulmüne tanık olduğu halde sessiz kalıyor.

    Ayrıca bu sahne, savaş-sonrası okuması göz önüne alındığında, müttefik devletlerin, Nazi katliamları ve işkenceleri karşısındaki sessizliğine benzetilebilir. 1941’den beri bu durumdan haberdar olan devletler, 1945’te tam anlamıyla durumu idrak edebilmişlerdi. 1945’e kadar Polanya yeraltı örgütlerinden gelen istihbaratlar abartma olarak değerlendiriliyordu.

    Köprüden atlayan kadını sorulduğunda, Clamence şöyle yanıt verir: ‘’O kadın mı? Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Öbür gün ve ondan sonraki günler gazeteleri okumadım.’’

    Felman’ın incelemesini kendisinden bir alıntıyla bitirelim:
    ‘’Deprem yalnız canları almaz, binaları ve eşyaları yok etmez; deprem, depremi ölçen aletleri de yok eder.’’ François Lyotard

    ‘’Örneğin şu ihtiyar Avrupamız, herhalde dikkat etmişsinizdir, en sonunda bir yoluna girdi. Artık o saflık çağlarındaki gibi ‘Ben böyle düşünüyorum, sizin karşı olduğunuz noktalar neler?’ diye sormuyoruz. Açık görüşlü olduk. Karşılıklı konuşmanın yerini bildiriye verdik. ‘Gerçek budur diyoruz. Her zaman tartışabiliriz üstünde, ama bu bizi ilgilendirmez.’ ’’

    Karşılaştırmalı edebiyat denilen bi’ nane var, acayip zevk veriyor. Tahsin Yücel’in Vatandaş’ı ile Düşüş’te bi’ bakalım neymiş bu.

    Tahsin Yücel, kendisinin de belirttiği gibi, Fransız yazarlardan oldukça etkilenmiştir. İsim vermek gerekirse, Balzac, Flaubert, Proust, Gide, Malraux, Giraudoux... Fakat olabildiğince (bilinçli) öykünmekten kaçınmıştır, dediğine göre.

    Ona göre, edebiyat birnevi günah çıkarmadır, eleştiridir. Vatandaş ile Düşüş’ü aynı potaya koymamızı sağlayacak olan da bu kavramlardır.

    Vatandaş’taki ana karakter, Şahan Baş, umuma açık yerdeki tuvaletlerin kapılarına yazılar yazmaktadır. Takma adıyla icra ettiği bu yazılar, toplumsal eleştiriler içermektedir. Vatandaş’ın hiddeti zalim karşısında susanadır, korkak aydınlaradır. Hikâye, Düşüş’e benzer şekilde, birisine anlatılmasından(itiraf edilmesinden) teşekkül ediyor. Düşüş’te de olduğu gibi, birkaç günden oluşuyor.

    ‘’Bense övünmek gibi olmasın, somutu ve teki söylemek isterim, yinelemek ve yinelenmek için değil, yinelemelere son vermek için yazarım her zaman, yapıtlarımda insanlar kendilerini bulsunlar diye değil, kendilerine gelsinler diye yazarım, anlıyor musun?"(Vatandaş, Tahsin Yücel)

    Brian Fitch’in Düşüş üzerine şu kısa tespiti de epey benzerlik gösterir yukarıdakiyle: ’’Roman okurun huzurunu kaçırmak hatta rahatsız etmek için tasarlanmıştır.’’

    Vatandaş’a (takma adı) göre, ‘’Her yazım bir başkaldırma olarak ortaya çıkar’’. Fakat tuvalet kapılarına yazılanların etkisizliğinin fark edilmesi de ‘absürd’ün bir yansımasıdır.

    Selim İleri kitap hakkında şöyle bir tespitte bulunuyor: ‘’Gülmecenin eşiğine dek getirip bırakıyor okuru Tahsin Yücel. Ama düşündüren, yürek burkan bir gülmecenin, kara gülmecenin eşiğine."

    ‘’Pezevenklerle hırsızlar, her zaman, her yerde hüküm giyseydiler dürüst kişilerin tümü kendilerini her zaman suçsuz sanarlardı sevgili bayım, unutmayın.’’

    Camus’un Dostoyevski ile olan bağlantısıdan da bir paragrafta bahsetmek faydalı olacaktır. Düşüş ile Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı arasındaki benzerlikler oldukça göze çarpar. Tabi ki de bu bir tesadüf değildir. Camus’un yazınında Dostoyevski başat roldedir. Denemelerini yazdığı Sisifos Söyleni’nde Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inden ve Ecinniler’inden bahsetmiştir. Ayrıca, Karamazov Kardeşler’de tanrı hakkında (kendisine göre) radikal fikirler belirten Dostoyevski ile Clamence karakterinin düşünceleri de aynı düzlemde yer alır.

    “Örneğin doğum günümün unutulmasından hiç yakındığım olmamıştır; bu konudaki ağırbaşlılığıma küçük bir hayranlıkla şaşarlardı bile. Oysa tüm bunların nedeni daha da ağır başlıydı: kendi kendime acınmak için unutulmak istiyordum.”

    Ve yazı sona erer. Yalnız tek bir mesele kalırdı konuşulmayan, belki de en önemlisi. Bu düşüş neyin/kimin düşüşüydü?

    Not: Tırnak içinde belirtilen ve tek paragrafta verilen alıntılar kitaptandır.

    *[“Camus’ ‘The Fall’: Dialogue of One”, Mildred Hartsock]

    Kaynakça
    -“Bridging Literary and Philosophical Genres:Judgement, reflection and education in Camus’ The Fall’’, Peter Roberts
    -“Crisis of Witnessing: Albert Camus' Postwar Writings”, Shoshana Felman
    -“Albert Camus’un ‘Düşüş’ ve Tahsin Yücel’in ‘Vatandaş’ Anlatıları Üzerine Mukayeseli Bir Araştırma”, Ahmet Göğercin