• Kahrolsun Amerika derken kastettiğimiz bu muydu?..

    Bizim Kumaşın Kalitesi Düşük Çıktı
    Twitter’da bir haber gördüm; “Bugün hicrî yılbaşı başlıyor” diyordu. Düşündüm, hicrî yılbaşı benim için ne ifade ediyor? Ne zaman başlıyor, ne zaman bitiyor? Ne yapmak lazım? Hiç bilmiyorum. Gâvurlara benzememek için yılbaşı gecesi Mekke’nin fethini gündeme getirmek gibi bir şeydi. Hiçbir şey yapmazdık, “biz Batılı değiliz” demek için kullandığımız bir argümandı sadece. Ne de olsa Doğu’nun Yedinci Oğlu olmaktı amacımız. Ama nasıl? Bilmiyorduk.

    Hayatını bir yalana inanarak geçirmek gibi korkunç bir hayal kırıklığı yoktur herhalde. Gençliğini 90’lı yıllarda geçirenler olarak “Selam İmam-Hatiplim” diyen Mehmet Emin Ayımız, “Bir Güneş Doğuyor” diyen Eşref Ziya Terzimiz, “Şehit Tahtında Rabbe Gülümser” diyen Ömer Karaoğlumuz, “Bunlar taklitçi zihniyet” diyen Şevki Yılmazımız vardı. Dünyayı biz kurtaracağız düşüncesiyle hareket ederdik. Ve Erbakan’ı savunmak hakikatin yanında olmanın bir gereğiydi. İslam bizden sorulurdu. CHP’ye, DYP ya da ANAP’a oy verenlere Allah ıslah etsin derdik.

    Abdurrahman Dilipak mühim adamdı, İhsan Süreyya Sırma büyük tarihçi, Kadir Mısıroğlu gerçek tarihçi, Mustafa İslamoğlu dava adamı, Mevdudî büyük âlim, Seyyid Kutup yol rehberi, Hasan el Benna örnek mücahiddi. Filistin namusumuz, Ayasofya hayalimiz, Fatih Sultan Mehmet dedemiz, İstanbul şerefimiz, Erbakan halifemiz, nurcular ve askerler engelimiz, Süleymancılar rakibimiz, cami cemaati şuursuz Müslüman kardeşlerimizdi. İlçede Hacı Rıfat Çavuş vardı beş vakit camide namaz kılan. Tek gazete bayisiydi. Milli Gazete’nin içine Tan gazetesi koyar, okurdu dükkânda. Bilirdik ama bir şey diyemezdik. Ön saf Müslümanıydı camide. Yerine oturamazdın. Kaldırırdı. Bir keresinde namazda üç kez kaşındım diye “Namazın olmadı, yeniden kılman lazım” demişti. “Cahil cami cemaati işte” diye gülüp geçmiştim. Ama unutamadım… Namazda kaşınırken hep aklıma gelir Hacı Rıfat.

    90’lı yıllardı. Çarşı camiinin imamı bir hutbede, “Türkiye’de okunacak iki gazete vardır; Milli Gazete ve Selam. Gerisi kâfirlerin gazeteleridir. Okunmaz.” demişti. Hürriyet okumak günahtı. Arka kapak güzeliyle Müslüman Türk gençlerinin ahlakını bozuyordu ayrıca.

    Ayşe Arman sadece Ayşe Arman değildir

    Ne bilelim, bir gün Ayşe Arman’dan röportaj teklifi alınca sevinçten göbek atacağımızı. Nerden bilelim kitaplarını deli gibi okuduğumuz Dücane’nin Hürriyet Pazar’da Ayşe Arman’la söyleşi yapıp İslamcıları aşağılayacağını? Ve bunun bir cepheye, “Ben artık sizden değilim” demenin zeminine dönüşeceğini. O zamanlar Refah Partisi’nde sıradan bir vekil olan Abdüllatif Şener’in yirmi yıl sonra başbakan yardımcısı sıfatıyla Başbakanlık koridorunda Hürriyet’e, “İçkinin her türlüsünü bilirim” diye röportaj vereceğini bilemezdik. Bir de Ahmet Hakan travmamız oldu. “Erbakan kızını vermeyince oğlan sapıttı, intikam alacağım diye karşı tarafa geçti” dedikodularıyla geçirdik yıllarımızı. Tamam, Ahmet Hakan’ı içten içe kıskanıyorduk, “ruhunu sattı” derken içimizden de “Pelin Batu ile Nişantaşı’nda geziyordur şimdi” diyorduk. Kızıyorduk ama kıskanıyorduk. Belki de bu bizim kaderimizdi.

    AK Parti iktidarı Türkiye’de Müslümanlar için güzel bir imtihan oldu. Hatta bir turnusol kâğıdı vazifesi gördü de diyebiliriz. Hoş, Müslüman deyince herkes anlaşılıyor, millî kuma Hülya Avşar bile Perşembe geceleri Yasin okuyor, arabasına binerken besmele çekiyor bu ülkede, biz bunu dindarlar hatta İslamcılar olarak sınırlayalım.

    Fakirdik çünkü dindardık. Dindardık çünkü fakirdik

    Açıkçası üzgünüm. Başaramadık. Kabul etmemiz gereken bu gerçeği gizlemenin bir anlamı da yok. Meğer derdimiz sistem değil, pastadan pay almakmış. Meğer imanından şüphe ettiğimiz mini etekli kızları, bizimle gezmiyorlar diye tahkir ediyormuşuz. Sabahlara kadar devleti kurtardığımız vakıf evi sohbetleri, fakirliğimizden kaynaklanıyormuş. Özeti şuymuş: Dindardık çünkü fakirdik, fakirdik çünkü dindardık. Cebimize para, altımıza makam, önümüze makam şoförü konulunca anladık kendi gerçekliğimizi. Bizim İslam diye bir derdimiz yokmuş. Bizde olmayan şeylerin peşinde koşuyormuşuz da haberimiz yokmuş. Paranın, kadının, itibarın, makamın, şöhretin… Üstümüzdeki elbise dar geliyormuş da biz korkudan yine de “Tam bana göre” diyormuşuz. Bu yüzdendir içimizden şöhrete erişenlerin ilk yaptığı iş karısını boşamak oldu. Sonra da mahalleyi boşadılar. Beyaz Türkler’e kendini kabul ettirmekmiş esas sorun da, biz bunu İslamcılık kisvesi altında yapıyormuşuz. Bize Yunus Emre’yi, Mevlâna’yı, Hoca Ahmet Yesevi’yi anlatmadan elimize Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler”ini tutuşturan abilerimiz düşünsün. Gerçi o da ordunun maharetiymiş. Komünistlerle mücadele etsinler diye radikal İslamcıların eserlerini Türkçeye çevirip bize okutma projesi yani. Meğer Mehmet Efe’nin “Mızraksız İlmihal”i boş yere yazılmış. O kuşak şöyleydi; Başörtüsü mitingine giden bir İslamcı genç, mitinge gelmeyen bir başörtülüye “Neden gelmiyorsun mitinge?” diye kızmış, “Biz senin için kavga ediyoruz, sen gidiyorsun.” Başörtülü kız demiş ki; “Hep böyle yapıyorsunuz. Başörtüsü için miting yapıyorsunuz. Sonra da gidip açık kızlarla evleniyorsunuz. Bize de ipsiz, sapsızlar kalıyor. Gelmiyorum.”

    “Ah ne kahraman, ne cesur, ne güzel çocuklardık!...”

    Kendi adıma söyleyeyim, kendimi bildim bileli İsrail’i kınıyorum, lanetliyorum, mitinglere gidiyorum, Yahudi markalarını almayın paylaşımlarını destekliyorum. Fakat bir gün düşündüm, dedim ki, “Ergen olduğumdan beri ben bu İsrail’e lanet okuyorum ama hiçbir şey değişmiyor. O halde ne yapıyorum ben?” Ermenilere buğday yardımı yapılmasını protesto etmek için Kızılay’da miting yapan Muhsin Yazıcıoğlu’nun, “Biz bunu yaparken TBMM’de eller kalktı ve Türkiye Ermenistan’a buğday yardımı yapma kararı aldı.” demesi gibi bir şey bu. O halde ben ne yapıyorum? Neye hizmet ediyorum?

    Fıkrayı bilirsiniz. Kiliseden çıkanlar, iki dilenci görmüşler kapıda. Biri Hristiyan, diğeri Yahudi. Çıkanlardan biri demiş ki Yahudi olana, “Yahu sen aptal mısın? Yahudi halinle kilisenin önünde dilencilik mi yapıyorsun? Kimse sana beş kuruş vermez. Hiç mi zekâ yok sende?”

    Yahudi öbür dilenciye dönüp “Duydun mu Yakop? Bize zekâdan bahsediyor.” demiş.

    Her şey Erbakan’ın Çiller’in elini sıkıp koalisyon kurmasıyla değişti. O gün biz, “bir Müslüman erkek, namahrem bir bayanın eli sıkabiliyor” dedik. Üstelik İslam dünyasının halifesi bunu yapıyorsa biz de yapabilirdik. “Bunlar gelirse şeriatı getirecekler, bizi Kızılay meydanında asacaklar” diye ödleri kopan solcuların ve Kemalistlerin korkusu ne kadar cahilce ise, bizim şeriat talebimiz de o kadar cahilceydi. İkindinin sadece farzını kılmak için kerahet vaktini bekleyen İslamcı nesiliz biz, şeriat nedir, İslam devlet modeli nedir, nerden bilelim!... İslam düşmanlarıyla mücadele ederken bazen namaz kılmaya da vakit bulamıyorduk. Biz gene iyiyiz, namaz bile kılmadan İslamcılık yapıp “Biz şeriat istiyoruz” diyenler de vardı aramızda. Solculara özenip Filistin kamplarında silahlı eğitim almaya giden, “Bu ülkede Müslümanca yaşanmaz” deyip girdiği bunalımdan kurtulmak için Bosna savaşına giden, “Şehit olursak hiç olmazsa hayatımızın bir manası olur” diyen İslamcılardan bize bunlar kaldı işte. Sezen Aksu’nun dediği gibi; “Ah ne kahraman, ne cesur, ne güzel çocuklardık!...”

    Derken 80’li yıllarda Doğudaki selefi İslamcıların yutarak okuduğu Ali Bulaç, birden “İslam ve Laiklik aslında birbirine benziyor.” yorumları başladı. Umursamadık tabi. Gene de İslam devlet modeli öner deseler öneremezdik. Fransız 68 kuşağının “Hele bir yönetimi ele geçirelim de yönetim ve toplum modeline sonra bakarız” diyen romantik gençleri gibiydik. Bizim solcular da öyle değil mi zaten? Allah’tan Sezai Karakoç’un “İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü” eseri vardı da, bir bakış açısı sunuyordu. Gerçi strüktür neydi onu da bilmiyorduk ya!...

    Sonunda iktidara geldik. Fakat bir şartla; 28 Şubat sonrası devlet aklı Türkiye’deki bütün İslamcı gruplara şunu söyledi; “Tamam bir gerçeklik olarak seni kabul ediyorum. Zaten seni bu hale getiren de benim. Şimdi sizin sıranız geldi ama biraz değişmeniz lazım. Bu halinizle devlet yönetemezsiniz.” Sağımızdan, solumuzdan başladı törpülemeye. Zaten 28 Şubat 1997’de gerçekleşen post modern darbe, bize bir şey söyledi. Tıpkı Nevzat Tandoğan’ın solcu gençlere söylediği gibi; “Oğlum bu ülkede sistem değişecekse bunu biz değiştiririz. Size ne oluyor? Sizin göreviniz, verginizi ödemek ve askere gidecek çocuklar doğurmak.”

    Bazen düşünüyorum da; “Türkiye’de partiler yoktur. CHP vardır ve onun kolları.” diyen Cemil Meriç haklı mı acaba? “Dağları oyup zindan etseler, Allah nurunu söndüremezler” derken kime karşı mücadele etmemiz gerektiğini bilememişiz. Esas sorun bizdeymiş. Dünyayı kendimize zindan edip, sonra da özgürlük diye naralar atıyormuşuz.

    “Laikliği güçlendirmek lazım” diyen İslamcılar

    Şunu anladım; bizim ruhumuz fakir, karnımız ya da cebimiz değil. Kendimizi ait hissettiğimiz ideolojik bir kimliğimiz olmadan yaşayamayız. Açlığımız bedenî ihtiyaçların ötesinde, daha derinlerde. Örnek vermek gerekirse, yemek felsefemiz “Olmayınca aramam, olunca dayanamam” şeklindedir. Canımız çektiğinde kendimize mükellef bir ziyafet çekmeye o kadar hasret kaldık ki, bu boşluk hiç dolmayacak, bunun da farkındayız. Kamuda ya da özel sektörde imkân bulunca, “Bizim aldığımız rüşvet değil. Biz çok acı çektik, bunu hak ettik. Hem biz insanî yardım kuruluşlarına yardım için komisyon alıyoruz, rüşvet değil bizimki” diyecek kadar yüzsüzleştik iktidara gelince. Belli ki toplumun bize biçtiği rolü kabullendik çünkü başkasını yapacak gücümüz ya da imkânımız yoktu.

    Parası olmadığı için günah işleyemeyen bunu da İslamî hassasiyetlere bağlayan bir kuşağın hazin hikâyesidir bu. Bu kuşak, parası ve gücü olduğunda ikinci evi tutup sözde imam nikâhıyla zina etmekten kendini alamadı… Öyle ki kamuda yönetici olup kadın hikâyesi olanların yanına artık eksi işareti konulmuyor. Sayı o kadar çok yani!

    “Laikliği güçlendirmek lazım” diyen eski İslamcı arkadaşlarımız var artık. Ak Parti sayesinde kendine, eşine, çocuğuna, dostuna, akrabasına, ihvanına kadro alıp sonra da Ak Parti’den bahsederken “Onlar” diye eleştiren nankör bir güruh da türedi aramızda. İçimizde en tehlikeli olan ve AK Parti’nin sonunu getirecek olan zümrenin bunlar olacağı kanaatindeyim. Benim inancım şu; Müslümanlar dışarıdan yıkılmaz, içeriden yıkılır. Dostoyevski’nin Ecinniler’de bahsettiği gibi en ateşli görünenler, en önce terk ediyor mahalleyi, bunu gördük. Belki bir gün Ayşe Arman röportaj teklifi yapar kompleksi hiç terk etmedi camiamızı, maalesef.

    İsmet Özel haklı; “Senin bulunduğun yerde biri ahlaksızlık yapabiliyorsa, sen de ahlaksızsın demektir.” Zaten İsmet Özel bizim kuşağın en büyük travmalarından birisidir. O hep haklıdır. Milli Gazete’de yazarken de haklıdır, İslamcılardan bir halt olmaz derken de. O neredeyse hakikat oradadır. Hatta hakikat onun durduğu yere taşınmak zorundadır. Mata Hariler casus, Al Capone’lar casus olduysa bile, bu İsmet Özel papatyaları şımartmadığı içindir. Ama o Erbakan hocanın dediği gibi Özel bir insandır. Öyle de kalacaktır… Kibir, bir tek İsmet Özel’e yakışır bu ülkede!... Şunu da söylemeden geçmeyelim; eli kalem tutan tüm şair ve yazarlarımızda “Bir İsmet Özel olamama” kompleksi el’an canlılığını ve dinamizmini koruyarak sürüyor. Bu kompleksin kaynağı da Necip Fazıl Kısakürek. Hepimiz Necip Fazıl Kısakürek’in çocuklarıyız. Ve en büyük isteğimiz; şiiriyle, nesriyle, fikir ve aksiyon adamlığıyla Necip Fazıl’ın kitlesel gücüne erişmek. Sabah namazından sonra gazete bayisine koşup Büyük Doğu alan gençler gibi, bizim çıkardığımız dergiyi almak isteyen gençler olsun istiyoruz ama başaramıyoruz. Kumaşın kalitesi yetmiyor…

    Solcuların ve Kemalistlerin ucuz adalet ve özgürlük söylemlerine aldırmadan kendimize dönebiliriz.

    Bizim kumaşın kalitesi düşük çıktı

    Biz Müslümanız ve bir iddiası olan Müslümanlarız. Kadromuz, maaşımız, kredi borçlarımız, tayin terfi umudumuz hatırına sustuğumuz, göz yumduğumuz her haksızlık dönüp dolaşıp ayağımıza takılan taş olacak, bunu biliyoruz. Şunu itiraf edebiliyorum; bizim ciddî bir ahlak sorunumuz var. “Önce ahlak sonra din” diyen ilahiyatçılarımızın ya da kulağı küpeli Dücane’mizin manifestolarıyla çözemeyeceğimiz kadar ciddî bir problem bu. “Kurallar işlesin ama bana değil” diyoruz, hastane kuyruğunda aradan sıvışıyoruz, çocuğumuzun mülakatında tanıdık arıyoruz, önceden sınav sorularını alabilir miyiz diye araya adam sokuyoruz, kamera yoksa kırmızı ışıkta geçiyoruz (hele pahalı arabaya binince kurallar benim için değil zanneden tiplerimiz yok mu?), online sınavda kameranın görüş açısının dışına adam yerleştirip Whatsapp’tan kopya çekiyoruz, (hele beş vakit namaz kılan bir arkadaşım şeflik sınavında sorulacak soruları önceden bulamaz mıyız? diye sorduğunda epey düşünmüştüm), isminin önündeki sıfat söylenmediğinde ortalığı yıkan akademisyenler yetiştiriyoruz, basın listesine ismini yazdırıp oğlunu yurtdışına bedava tatile götüren kurum başkanlarıyla devleti yönetiyoruz, hakkımız olmadığı halde çakarları yakıp kendimizi özel hissetmeye çalışıyoruz, makamda çalışınca her şey bedava ayağımıza gelsin isteyen danışmanlarla doldurduk TBMM’yi. Daha bir kadına adaletle muamele edemezken “Kur’ân bize dört kadın hakkı tanıyor” diyoruz. Twitter’da Kütüb-i Sitte’den hadis paylaşmakla Müslüman olunmuyor maalesef. Meğer ne fakir ruhumuz, ne çok bastırılmış duygumuz varmış da, ortaya çıkacağı zamanı bekliyormuş. Olmadı efendiler, bizim kumaşın kalitesi düşük çıktı.

    Hatırlıyorum. 90’lı yılların sonuydu. TBMM’de bir danışman abiyi ziyarete gitmiştim. Herhalde genel kurul vardı o gün. Üç dört kez polis kontrolünden geçip güçlükle gideceğim yere ulaştım. Dedim ki danışman abiye; “Yahu potansiyel terörist gibi üç dört kere polis yokladı beni. Bu meclis benim değil mi? Neden beni bu kadar tehlikeli görüyor?”

    Dedi ki danışman abi; “Ne zannettin aslanım, dingonun ahırı mı burası? Devlet yönetiliyor burada. Tabi ki kontrol edecekler.” Ben de dedim ki, “Peki siz niye vakıf evlerinde bize sürekli Hz. Ömer’den bahsedip, sizin devlet başkanınız şu ağacın altında yatan adam mı? örneğini verip durdunuz? Dışarıda hayat böyle değil deseydiniz ya. Bizi boş hayallerle niye kandırıyorsunuz? Biz Müslümanlar iktidar olunca Hz. Ömer gibi devlet yönetecek zannediyorduk. Şimdi bir danışman için dört kapıdan geçiyoruz…”

    Ve o danışmanlar büyüdü, devlet katlarında yönetici oldu. Ortaya Çukurambar gibi bir garabet çıktı ki yüz yıl utanıp ağlasak mahcubiyetimiz gitmez.

    Hangi aileyi savunuyoruz?

    Hatırlayınca naif bir gülümsemenin beni yakaladığı başka bir hissim daha var; Üniversitedeyken başörtülü kızlara bir başka davranırdık. Onlar çok özeldi. Soframızı meleklerin koruduğu yuvaların kadınları olacaktı onlar. Halbuki başörtülü kızlar bu özel muameleden sıkılır (çünkü onlara büyük bir sorumluluk yüklüyordu bu durum), onlara herkes gibi davranmamızı isterlerdi. “Ben de senin gibi esniyor, geğiriyorum, herkes gibiyim yani” Fakat biz yine de yapamazdık. Onlar da kendilerine hiçbir özelliği olmayan, herhangi bir bayan gibi davranan solcu erkeklerle sohbet ederlerdi. Biz de bu kez kızardık. Size yakışmıyor ama!...

    Hatırlıyorum, 28 Şubat dönemiydi. Başörtülü bir bayan sınıf arkadaşım peruk ve şapkayla sınıfa girdi ve ağlamaya başladı. Ne olduğunu sorunca anlattı. Kapıda girerken güvenlikçiler mobbing yapmışlar, aşağılayıp hakaret etmişler. 80 ihtilali sonrası ülkücü arkadaşlarını ihbar ederek kadro aldığı söylenen bir dekanımız vardı. Öfkeyle görüşmek istedim. Beni kabul etti. Tatlı tatlı, bu yasağın gerekliliğini anlattı. Ben de “Şunu bilin ki bu kızlar başını açmayacak. Güvenlikçilere de söyleyin, hadlerini bilsinler.” dedim. Ayağa kalktı, “Sen de o başörtülü kızlara söyle, başlarını açmazlarsa ben de zor kullanırım, görüşmemiz bitmiştir.” dedi ve beni gönderdi.

    O kızlar büyüdü, evlendi ve biz gördük ki soframızın etrafında melekler dolaşmıyor. Hatta o hanım hanımcık görünen başörtülü kızların içinden başörtülü yarı çıplaklar çıktı. Biz de ne zaman ikinciyi alacağız diye bekleyen aç ruhlarmışız. Kumaşın kalitesi bu kadarmış. Tanımıyorduk içinde yaşadığımız toplumu. Ne dostumuzu, ne düşmanımızı.

    Aile elden gidiyor, İstanbul Sözleşmesi iptal edilsin derken bile hangi aile modelini savunduğumuzu bilemedik. Zaten dedesiyle, nenesiyle yaşayamayan torunları mı koruyacağız? “Ailen uzak olsun” diyen ve bunu evlenme şartı haline getiren başörtülü kadınların yuvasını mı koruyacağız? Zaten modern bir aile olmuşsun, karı koca, iki çocuk, karşı çıktığın soğuk modern apartmanların dört duvarı arasındasın, bırak aileni, komşularınla bile görüşmüyorsun, senin neyin İslam’a uygun ki ne kadarını koruyacağız? Zalim baba, masum anne şuuruyla, anasına yapılan zulmün acısını kocasından çıkaran dindar kadınlar mı ailemizi ayakta tutacak? Altına araba, cebine kredi kartı verince her şeyi mazur gören bu kadınların kaç tanesi, “Ömer görmüyor ama Allah görüyor” diyor kocasına? Herhangi bir idealden ve kutsallıktan uzak, psikolojik savaş alanına dönmüş, roller karışmış, âlimlerin yerini psikologların ve anti depresanların aldığı evlilikleri mi kurtarmak istiyoruz? Mürşidlerin yerine NLP Trainerlara inanan, dervişleri küçük görüp yaşam koçlarını tercih eden, türbe ziyaretlerini bidat sayıp mucize doktor reçetelerine bel bağlayan, hadislerin yerini istatistiklerin aldığı ev ortamlarına mı sahip çıkacağız? “Hayat müşterek” sözünü her şeyi eşit yapacağız diye anlayan karı kocalardan oluşan birlikte ama yalnız çiftlerin ailelerini mi korumak istiyoruz? Çekiver kuyruğunu gitsin… İtiraf edelim, ne bir kültür sanat ortamı, ne bir şehir mimarisi, ne de aile ve ev modeli oluşturabildik. Turgut Cansever büyük adamdır yine de!...

    Evet, biz bu ülkede sistem değişsin, toplum değişsin, tarihimize, medeniyetimize, dinimize, geleneğimize bakış açısı değişsin istedik, küfretmesinler ecdadımıza istedik, elimize fırsat da geçti ama bu değişim en fazla bizi değiştirdi. Acaba değişim isterken mi kendimizi kandırıyorduk, değişimi gerçekleştirirken mi? Cebimize para girdi, altımızda araba, üstümüzde kendi evimiz, bankada sermayemiz, şehir dışında hobi bahçemiz, kirada evimiz, hâlâ modernizm eleştirilerimiz var ama eleştirdiğimiz her şeyi yapar hale geldik. Eskiden “Alnı secdeye giden erkek” kabul edilir ahlaklı bir damat adayı, başörtülü bir kız “İnancı sağlam” bir gelin adayı idi, şimdi alnı secdeye gidene “Bana mı namaz kılıyor?”, başörtülü olana “Biz ne başörtülüler gördük!” deniyor. Bir Müslüman nasıl hırsızlık yapar, namaz kılan bir insan nasıl hak yer bunu gördük, faizin adını vade farkı koyup vicdanımızı rahatlattık, beton binalara doluşmak için sıraya girdik, bizi ziyarete gelenleri gezi diye AVM’ye götürüyoruz. Biz bunu mu istedik? Bunun için mi mücadele ettik? Böyle mi olacaktı? Kahrolsun Amerika derken kastettiğimiz bu muydu?...

    Türkçeden nefret eden dindar kız
    İnsan kendi gerçekliğini ne zaman öğrenir? Nasıl öğrenir? İstediği şeylere kavuştuğunda mı? İnandığı değerle sınandığı an mı? Ölümle burun buruna geldiğinde mi? İdeal dediği kutsallarını çiğnediği zaman mı? Otuz yıldır Modernizmin insanı nasıl yalnızlaştırdığını, bencilleştirdiğini, kimliğimizi dönüştürdüğünü, geleneklerimizi yok ettiğini konuşan bir camianın içinde yaşıyorum. Fakat yaşadığım apartmanda şahit olduğum bir olay beni çok şaşırttı. Anne babası dindar (babası iyi bir kurumda daire başkan yardımcısı) bir ilkokul öğrencisi kız ile evin önündeki kamelyada okul hakkında konuşurken “Keşke bütün dersler İngilizce olsa!” dedi. “Niye?” dedim. “Çünkü İngilizce çok zevkli, Türkçe hiç zevkli değil” dedi.

    O gün başımı ellerimin arasına koyup düşündüm: Biz nerede hata yaptık? Biz bunun için mi mücadele ettik? Ya da biz mücadele etmedik mi? Annesi başörtülü, babası dindar bürokratların kızları kendi dilinden nefret etsin diye mi uğraştık? Kendisinden sonra gelen kuşağı (saygı kalmadı, ahlak zayıfladı, öğrenci terbiyesiz, gelin küstah, torun asi, gençlik berbat vb.) kötülemek adettendir ancak ben kendimi ve kuşağımı suçladım. Bizden önceki kuşaktan bir abiye “Bize Yunus’u anlatmadan Mevdudileri siz okuttunuz, bu vebal sizin” demiştim. Şimdi de kendi kuşağım için söylüyorum. Biz para kazanalım, kalkınalım, garanti kadrolarımız, tatil mekânlarımız olsun, bu fakirlik, bu adaletsizlik bitsin derken bir şeyleri kaçırmışız. Mustafa İslamoğlu tarikatları, tasavvufu kötüleyeceğine otursun bunu düşünsün. Dücane İslamcıları aşağılayacağına kayıp giden Müslüman Türk kimliğini yazsın. İstediği kadroyu alamayınca iktidarı eleştireceğim diye adalet naraları atan sözde İslam sosyalistleri düşünsün. Ve lütfen Ak Parti sayesinde, kapısından giremeyeceği kurumlarda yönetim kurulu üyeliği alıp sonra da “bunlar yanlış yapıyorlar” küstahlığı sergileyenler, makam araçlarıyla hobi bahçelerine giderken bundan 20 yıl önce ne durumda olduklarını, neyin peşinde koştuklarını ve şu an neyi yaşadıklarını düşünsünler. Senden sonra gelen nesil senin nasıl yaşadığını gösterir. Kızdığın şey kendi gerçekliğindir. Bunu gördüm o küçük kızın Türkçeden bahsederken ekşiyen suratında. “Başaramadık dostum” dedim kendime, “Bizim kumaşın kalitesi düşükmüş.”

    Bu toprakların kurucu unsuru Türk, yapıcı unsuru İslam’dır. Ecdadımız ehl-i sünnet merkezli tasavvuf inancına dayanarak bir ahlak medeniyeti kurmuştur. “Mesnev’i okuyup pilav yiyerek” Viyana’ya kadar gittik biz, Mozart dinleyerek değil. Babasından kalan 10 dönümlük toprağı paylaşamayanlar, “Fatih Sultan Mehmet kardeş katili miydi?” diye sormadan önce büyük abdest alsınlar. “Mevlâna ajan olabilir” diyen tarihçi, hiç değilse “Eva de Vitray Meyerovitch bu adamda ne görmüş de Müslüman olup Havva ismini almış?” diye sorsun o bilimsel kimliğine. “Kur’ân bize yeter” deyip hadisleri inkâr edenler, bir zahmet usul ilmi okusunlar. “Allah’la kul arasına girilmez” sakızını çiğneyenler, “Herkesten önce Allah’la kul arasına Hz. Muhammed (s.a.v.) girmiştir”, bunu bilsinler lütfen. “İslam akıl dinidir” deyip kafalarına göre Kur’ân’ı yorumlayanlar, “Hangi akıl? Descartes’ın aklı mı, Kant’ın aklı mı, Aristo aklı mı, Hz. Ömer aklı mı?” önce buna cevap versinler. “Dini istismar ediyorsunuz” diyenler, önce eleştirdikleri dindarlar kadar İslam’ı öğrensinler. Çünkü insan bilmediği şeyi istismar edemez. Tabi ki o edecek, o biliyor ve o yaşıyor çünkü. Sen mi yapacaksın rayban gözlüğünle? “Bir ilme bütünüyle vakıf olmayanlar, o ilmin kusurlarını göremezler” diyor Gazalî. Her eksikliğinizin günah keçisi yaptığınız Gazalî. Ahmet İnam’ın “Ben bu kadar değişime açık, bu kadar ufku geniş, bu kadar kendini yenileyebilen bir ikinci insan bilmiyorum” dediği Gazalî. “Mealle Müslümanlık olmaz” diyen Cemil Meriç kadar tarihinize saygı duyun bari. Tasavvufa panteizm demekle asrın idrakine İslam’ı söyletmiş olmuyoruz. Avrupa’nın sofra artıklarıyla Müslüman Türk entelektüeli olunmuyor efendiler. Dönüp dönüp “İslam tarihi boyunca akıl hep küçümsenmiştir” diye Sputnik’e söyleşi veren ilahiyatçılarımızın Renan kafasından ne farkı var?

    Zararsız Müslüman ürettik

    Meşhur bir hikâyedir; Hindistan’ın İngiliz sömürgesi olduğu yıllar… İngiliz hükümeti, durumu gözetleyip rapor etsin diye bir diplomatını Hindistan’a gönderiyor. İngiltere’nin Hindistan valisi eşliğinde şehri gezen diplomat, bir ara bir ses duyar etraftan. Sorar valiye; “Bu ses nedir?” Vali der ki; “Buna ezan diyorlar efendim.” Diplomat “Ne işe yarıyor?” diye sorar. Vali şöyle cevap verir; “Müslümanları ibadet için camiye çağırıyor bu ezan. Günde beş kez okunur.” Diplomat şu soruyu sorar bu kez; “Peki bu ezanın İngiliz politikalarına bir zararı var mı?” Vali “Hayır, efendim” der. “O zaman bırakın kalsın” der diplomat, “Zararı yoksa devam etsin.”

    Zaman zaman kendime de sorduğum bir sorudur. Benim kıldığım namaz, tuttuğum oruç Allah düşmanlarının işlerini bozmuyorsa, yüreklerine korku salmıyorsa, orada sorun var demektir. İtiraf etmeliyiz ki, kendi iktidarımızda güçlü Müslümanı zararsız Müslümana dönüştürdük. Çok şükür, içimizde hâlâ harama bulaşmamış, faiz yememiş, kul hakkına girmemiş samimi insanlar var da onların hatırına yürüyor kervan. Namazı, orucu, tesettürü, zekâtı, sadakası anlamını yitirmiş, içi boş bir ritüele dönmüş dindarlarız artık. Siyaseten güçlü, manen zayıf bir İslam var içimizde. İtiraz edecek bir şeyimiz kalmadı. Apple’ın CEO’su bize şunu söylüyor: “Sen bizim yazılımları, tableti, telefonu kullan da gerisi önemli değil. Namaz da kıl, oruç da tut. Biz zaten seni başka bir şeye dönüştüreceğiz. Zamanla alışırsın.” Medeniyeti alıp ahlakını bırakamadığımız ve bunu çok geç anladığımız Batı medeniyetine karşı mücadele edecek argümanlar oluşturamadık. Kumaşın kalitesi isyan etmeye yetti de çözüm üretmeye yetmedi.

    Filozoflarımız sağolsun, “Toplum cahil, felsefe eğitimi yetersiz” muhabbetinden öteye geçmiyorlar. Biriniz çıksa da Kovid19, dijitalleşme, dijital feodal düzen bizi nereye götürüyor? Bunun hakkında konuşsa bar! Hangimiz Kant’ı daha iyi biliriz? yarışına devam…

    Bir şeyler oluyor fakat idrak edemiyoruz. Başörtüsü yasağı kalktı, kamu bürokrasisi değişti, 28 Şubat döneminde üç tane olan İmam-Hatip sayısı 1000 civarında oldu sadece Diyarbakır’da. Yasakları kaldırdık, ecdadı tazim ettik, ülkeyi kalkındırdık, Ayasofya’yı açtık ama bir şey eksildi gitti içimizden. Hayal ettiği değişimleri hayatında yaşamış, ancak şeytanla yaptığı pazarlık gereği ruhunu vermek zorunda kalan yazar Jabez Stone gibiyiz. Biz ne yapık? Belediyelerden para kazanan sanat, sermayeden itibar devşiren edebiyat ortamı oluşturduk. Tek derdi külliyeye kendini göstermek için proje üretmek olan daire başkanlarımız var artık. Kudsi Erguner, “Medeniyetimizi muhafazakârların elinden kurtarmak lazım” dediğinde içim nasıl cız etti!...

    Umut iyidir

    Şikâyet etmeye hakkımız yok artık. Modernizm’den, kapitalizmden, Batılı ülkelerden, dijitalleşmeden. Hayatımız Batının ürettiği teknoloji ve felsefenin bize verdiği zararları anlatmakla geçti. Sonuç; Çukurambar.

    Biz başaramadık, zafiyetlerimize, fakirliğimize, komplekslerimize yenildik. Fakat bizden sonraki nesil başaracak. Çünkü büyüklerimizden aldığımız yaralı bilinci istesek de onlara aktaramıyoruz. Dilini bilmediğimiz, iletişim kuramadığımız yeni dijital nesil bizden yüksek bir özgüvene sahip. Ne istediğini biliyor, kariyer hedefleri yapıyor, vazgeçme, terk etme ve hayır deme kabiliyeti bizden güçlü. Yaşamın kıyısında değil bizim gibi, içinde. Bizi de pek umursamıyorlar zaten. Bu onların belki de en büyük avantajı. Tek sorunları var, bize göre fazla benciller. Ve her şeyle dalga geçiyorlar. Biz kirlenmemek namına hayatın kıyısında yaşadık. Oysa “bize düşen kirlenmemek değil, temizlenmekti.” Umut iyidir. Mayası temiz bu yeni nesil kirlenmekten korkmuyor. Günahı da sevabı da sahici olacak. Ve bulana durula yatağına akacak. Etrafta görüyorsunuz onları, zayıf, iyi giyimli, hafif sakallı, yabancı dil bilen, yurtdışı tecrübesi olan, namaz kılan, güzel kokan kadından hoşlanan erkekler. Ve ahlakın başörtüsünde, pardesüde olmadığını bilen, ülkesini ve dünyayı iyi okuyan, kendi gerçekliğinin farkında ve yaşamın içinde olan kadınlar. Onlara tertemiz bir Sezai Karakoç’u miras bıraktık. Doğu’nun Yedinci Oğlunu. Pırıl pırıl bir Cahit Zarifoğlu bıraktık. “Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan geçerdi babam” diyen Zarif şairimizi. Ve bir de ders almaları gereken başarısızlığımızı.

    Yeni nesil İslamcılık nasıl olacak, bekleyip göreceğiz.

    Aziz Kemal Nafi
    Mağara Dergisi
    23 Eylül 2020
  • SAİD NUR ve TALEBELERİ

    Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı... Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok! Hepsi bir şeye inanmış... Allah'a!.. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a... Onun ulu Peygamberine… Onun büyük kitabına… Kur'an henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdeta Asr-ı Saadet'te hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur... Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî, sonsuz bir şeye bağlanmak; her yerde hazır, nâzır olana, âlemlerin yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun kara sevdalısı olmak... Evet!.. Ne büyük saadet!

    İmanı, sıradağlar gibi muhkem

    Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç devir: Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış! Yalnız bir adam var. O ayakta... Şark yaylalarından, Güneş'in doğduğu yerden İstanbul'a kadar gelen bir adam. İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş... Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irade... Şimşekler gibi bir zekâ... İşte Said Nur!.. Divan-ı Harbler, mahkemeler, ihtilaller, inkılablar... Onun için kurulan i'dam sehpaları... Sürgünler... Bu müdhiş adamı, bu maneviyat adamını yolundan çevirememiş! O, bunlara imanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş. Kur'an-ı Kerim'de "İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz" (Âl-i İmran suresi âyet 139) buyuruluyor. Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur'da tecelli etmiş!

    Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk. Bu müdafaalar bir nefs müdafaası değildir; büyük bir davanın müdafaasıdır. Celadet, cesaret, zekâ eseri, şaheseri...

    Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakir gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat'tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebi olmak gerek. O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Mahkûmken bile hükmediyordu. O hapishanelerden hapishanelere atıldı. Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde Medrese-i Yusufiye oldu. Said Nur zindanları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı katiller, nice nizam ve ırz düşmanları, bu iman abidesinin karşısında eridiler; sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halîm selim mü'minler haline, hayırlı vatandaşlar haline geldiler... Sizin hangi mektebleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?

    Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu

    Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı saf, temiz mü'minler tarafından sarılıyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapishane duvarları, onu mü'min kardeşlerinden bir an bile ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesafetler; din, aşk, iman sayesinde letafetler haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdid ve tehdidleri, ruh âleminin ummanlarında büyük dalgalar meydana getirdi. Bu dalgalar, köy odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı; üniversitelerin kapılarına kadar dayandı.

    Yıllardır mukaddesatları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, imana susayanlar; onun yoluna, onun nuruna koştular. Üstad'ın Nur risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç-ihtiyar, cahil-münevver, sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir şey aldı, onun nuruyla nurlandı. Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu. İman, tekniğe meydan okudu. Nur risaleleri binlerce defa yazıldı, teksir edildi.

    Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye dönmüş olan körler; bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu aziz adamı, dillerden hiç eksik etmedikleri "İnkılaba-lâikliğe aykırı hareket ediyor" diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishanelere attılar. Kaç kerre zehirlemek istediler. Ona zehirler, panzehir oldu. Zindanlar dershane... Onun nuru, Kur'an’ın nuru, Allah'ın nuru vatan sınırlarını da aştı. Bütün Âlem-i İslâm’ı dolaştı. Şimdi Türkiye'de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve Talebeleri. Bunların derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırtısı, nutku, alayişi, nümayişi yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir davaya vermişlerin şuurlu, imanlı, inançlı kalabalığıdır.

    Osman Yüksel Serdengeçti ( Bediüzzaman Said Nursî için)
  • AYHAN AKTAR: “Çanakkale’de Selahaddin Eyyubî Ruhu:İslam’ın Kılıcı Liman von Sanders Paşa Hazretleri”. Çanakkale’yi savunan Osmanlı V. Ordusu’nun başında Alman Generali Liman von Sanders vardı. Osmanlı Ordusu’nun Genelkurmay Başkanı ise, Fritz Bronsart von Schellendof Paşa’ydı. Bugün ayrı birer devlet olan Suriye, Irak gibi Arap ülkeleri 1914 yılında birer Osmanlı vilayeti idiler. Bu vilayetlerden askere alınanlar da zaten ‘Osmanlı vatandaşı’ olarak doğmuşlardı. Özel olarak, “bizim yanımıza gelmeleri” diye bir şey sözkonusu değildi, onlar sadece mecburi askerlik görevlerini yerine getiriyorlardı. Dolayısıyla, Almanların parası, askerî yardımları ve Alman komuta heyetinin aktif katılımı ile sürdürülen, İttihatçıların kendi ince hesapları sonunda ‘yangından mal kaçırır gibi’ girdikleri bu savaşı Haçlı Seferleri’ne benzetmenin iler tutar tarafı yoktur.. 18 Mart Zaferi’nin unutulan kahramanları yahut, Çanakkale bir ‘Haçlı Seferi’ midir
    Bugün Çanakkale’deki 18 Mart Deniz Zaferi’nin 99. yıldönümü. Bu akşam, sizler, çeşitli TV kanallarında devletlû takımının hamaset dolu nutuklarına maruz kalacaksınız. Devlet büyüklerimiz konuşurken ekranda bildik siyah beyaz fotoğraflar gösterilecek ve bunların arkasından Atatürk’ün görüntüsü bir güneş gibi doğacaktır. Çanakkale Savaşları’nın sadece Atatürk’ün askerî dehası ve kahramanlığı sayesinde kazanıldığına ilişkin ‘milli anlatı’ tekrarlanacaktır.
    18 Mart 1915 günü İngiliz ve Fransız Donanması Çanakkale Boğazı’nı geçmek amacıyla bir taarruz başlatmıştır. Osmanlı topçuları ve Bahriyesi, boğazın iki yakasına kurulmuş olan tabyalardaki topların ve boğaza dökülen 11 sıra mayın hattının yardımı ile müttefik donanmasının geçişine engel olmaya çalışmışlar ve başarılı olmuşlardır. Çanakkale savunması, Osmanlı Ordusunun I. Dünya Savaşı’ndaki en önemli zaferlerinden biridir.
    O günlerde Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey’in komutası altındaki 19. Piyade Tümeni Maydos (yeni ismi Eceabad) civarında konuşlanmıştır. 1916 yılında Doğu cephesinde bulunan Mustafa Kemal Paşa, Harp Tarihi Komisyonu’nun kendisine verdiği görevle Arıburnu Muharebelerihakkındaki raporunu kaleme almıştır. Esas olarak, Mustafa Kemal’in kara savaşlarının ilk safhasını özetlediği bu kitapçığın giriş kısmında 18 Mart günü şöyle anlatılmaktadır:
    “O gün, Müstahkem Mevki Komutanı olan Cevat Paşa, kendisiyle Kilitbahir’de görüşmemizi emir ve arzu etmişti. Görüşmeden sonra Cevat Paşa ile birlikte gelmiş olan Sahiller Müfettişi [Guido von]Usedom Paşa da beraber olduğu halde Rumeli sahil bataryalarını gezmek, bir sahra bataryası için mevzi seçmek üzere benim de refakatim arzu edilmiş ve hep birlikte gidilmişti... Müstahkem Mevki Komutanı Tuğgeneral Cevat Paşa ile birlikte... [yarımadanın güney tarafında boşaltılmış Rum köyü olan]Kirte’ye hareket ettik. Oraya ulaştığımızda ... düşman donanmasının özel bir maksatla Boğaz’a yaklaşarak girişi bombardımana başladığını gördük. Düşman donanmasının Kirte ve Alçıtepe istikametlerine yönelttiği atışların altında kaldık... Cevat Paşa’nın görevinin başında bulunabilmesi için Maydos’a döndük. Düşmanın yenilgisiyle sonuçlanan bu günkü muharebe yalnız denizden cereyan etmiş, karada düşmanın bazı gemileriyle sahili ateş altında bulundurmasından başka dikkate değer bir şey olmamıştı.”
    18 MART’IN KAHRAMANLARI
    Yarbay Mustafa Kemal Bey’in anlattıklarından 18 Mart günü kendisinin dürbününün başında düşman saldırısını ve topçu savunmasını sadece izlediği ortaya çıkmaktadır. Eğer 18 Mart günü için bir ‘kahraman’ arayışında isek, kahramanlar Müstahkem Mevki Komutanı Tümgeneral Cevat (Çobanlı) ile İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının savunulması konusunda Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından görevlendirilmiş olan Alman Amirali Guido von Usedom olmalıdır. Zaten boğazın savunma planlarını hazırlayan ve 18 Mart savunmasını yönetenler de onlardır.
    Mustafa Kemal Bey’in yazdıklarından, Cevat Paşa’nın o gün Rumeli sahilinde bulunduğu ve Anadolu yakasındaki karargâhına öğleden sonra ulaştığı anlaşılmaktadır. Cevat Paşa’nın yokluğunda görev başında olan ve tüm topçu savunmasını yöneten subay ise, Müstahkem Mevki Kumandanlığı Kurmay Başkanı, Topçu Kurmay Yarbay Selâhattin Adil Bey’dir. Görevi, saat 14:00’te Cevat Paşa’ya devretmiştir. Acaba, bu akşam Selâhattin Adil Bey’den bahseden olacak mı?
    Bu akşam, bol miktarda Nusret mayın gemisi hikâyesi dinleyeceğiz. Evet, Nusret mayın gemisinin 8 Mart sabahı Erenköy koyuna sahile paralel olarak döşediği mayınlar, müttefik donanmasının manevra alanında bulunduğu için yarattığı tahribat büyük olmuştur. O gün, mayınlar sayesinde Bouvet, Ocean,Irresistible zırhlıları batmış ve diğer üç zırhlı da savaş dışı kalmıştır. Bu akşam, Nusret’in komutanıTophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey’in ve gemideki Mayın Grup Komutanı Binbaşı Hafız Nazmi Bey’in kahramanlıklarından bahsedilecektir. Fakat o kritik görev sırasında gemide bulunan Alman askerî personelinin isimleri anılmayacaktır. Örneğin, Mayın Uzmanı Yarbay Geehl, Torpido Uzmanı Kıdemli Astsubay Rudolf Bettaque de gemidedir. 26 yaşındaki Bettaque, 7 Mayıs 1916 tarihinde şehit düşmüştür. Ayrıca, Nusret’in bacasından koyu renkli duman çıkarmadan makinelerini çalıştıran ve böylece düşman tarafından görülmesini engelleyen Alman Çarkçıbaşı Yüzbaşı Reeder de görev başındadır.
    ÇANAKKALE’DEKİ ALMAN SUBAYLARI
    Zaferin kazanılmasında katkısı olan Osmanlı subayları hatırlanmadığı gibi, savaşta ölen Alman subayları da ‘milli’ tarihimizde yok sayılır. 18 Mart günü Osmanlı askerleri içinde ölü ve yaralı toplamı 79 kişi iken, müttefikimiz olan Almanlar için bu sayı 18 kişidir. Kısacası, her dört Osmanlı askerinin kaybının yanında, bir Alman askerinin kaybı vardır. Aynı şekilde, 19 Şubat günkü bombardımanda Orhaniye Tabyasında şehit olan Alman Topçu Teğmeni Hans Woermann’ın adı hiç anılmaz. Anafartalar’da 16. Kolordu Kumandanı olan Albay Hans Kannengiesser, anılarında Teğmen Woerman’ın Çanakkale’deki cenaze törenini şöyle anlatmaktadır: “Türk-Alman İttifakı’nın bir subayı olduğu için, cami minaresinden ‘salâ’ okundu ve Türk bayrağı altında, mezarında bir hoca tarafından yüzü Kıbleye çevrilerek defnedildi.” Osmanlı subayları, vatan savunmasında ölen silah arkadaşlarına saygıda kusur etmemişlerdir. Müttefiklerini yok saymak ve ‘sadece kendi ölüsünün ardından ağlamak’ Cumhuriyet tarihçilerine özgü bir marifettir.
    Bu akşam, Çanakkale Boğaz Savaşları anlatılırken Seyit Onbaşı’nın hikâyesi bir kez daha tekrarlanacaktır. Neredeyse, koskoca müttefik donanmasını sırtında taşıdığı top mermisini namluya süren Seyit Onbaşı’nın durdurduğu iddia edilecektir. Böylece, modern bir savaşın tarihi ‘Battal Gazi Destanı’ türünden bir menkıbe seviyesine indirilmekte ve aslında gülünç kılınmaktadır.
    Ne yazık ki Çanakkale Savaşları sırasında, Osmanlı Ordusu’nda savaşan Alman subaylarının hikâyesi yazılmış değildir. I. Dünya Savaşı’nın başında sayıları 1.100 kişi civarında olan Alman subaylarının ve askerî personelin sayısı, savaş sonunda 18.000 – 20.000 kişiye ulaşmıştır. Başta, Çanakkale Kara Savaşları sırasında V. Ordu’ya kumanda eden Mareşal Liman von Sanders olmak üzere birkaç komutan anılarını yayımlamıştır. Fakat, II. Dünya Savaşı sırasında, 1945 yılındaki Potsdam bombardımanında Alman Askerî Arşivleri’nin yanmış olması bu konuda nitelikli bir çalışmanın yapılmasını engellemiştir. Ankara’daki Genelkurmay Arşivleri’nde I. Dünya Savaşı ile ilgili çok Almanca belge vardır, ama bunlar da okuyucuya kapalıdır. İnşallah, 2065 yılında, tarih üzerindeki askerî vesayet kalktığı zaman araştırmacıların kullanımına açılacaktır.
    ÖNCE ‘TÜRKLEŞTİRME’, SONRA ‘İSLAMLAŞTIRMA’
    1930’lardan itibaren Çanakkale Savaşları ile ilgili tarih yazımında birkaç dönüm noktası vardır. Önce, Osmanlı’nın son zaferi bilinçli bir şekilde ‘Türkleştirilmiş’ ve Osmanlı ordusu içindeki Arap, Kürt, Rum, Ermeni ve Yahudi asker ve subaylar yok sayılmaya başlanmıştır. Çanakkale Savaşları’na katılan her asker ve subayın ‘safkan Türk’ olduğu fikri yerleştirilmeye çalışılmıştır. Böylece, özünde bir imparatorluk ordusu olan Osmanlı Ordusu’nun kozmopolit yapısı yok sayılmıştır. Tabii ki, külliyen ‘Türk’ olduğu iddia edilen bir ordu içinde Almanların da yeri olamaz. Yine 1930’larda biçimlenen tarih anlatısında, Mustafa Kemal Paşa’nın ilk askerî başarılarını gösterdiği cephe olan Çanakkale Savaşları sanki Kurtuluş Savaşı’nın bir hazırlık dönemi gibi kurgulanmıştır. Atatürk’ün varlığı bir köprü gibi kullanılarak 1915 yılındaki Çanakkale Savaşları, 19 Mayıs 1919’da başlayan Kurtuluş Savaşı’na eklemlenmiştir.
    Daha savaş yıllarında, özellikle Mehmet Akif gibi İslamcılar Çanakkale Savaşları’nı bir tür ‘küffara karşı İslami direniş’ olarak sunan şiir ve yazılar kaleme almışlardır. Fakat, Cumhuriyet döneminin ‘ulusal tarih anlatısı’ içinde Çanakkale Savaşları ‘Hıristiyan Haçlı zihniyetinin Müslüman dünyasını istilâ hareketi’ olarak ele alınmamıştır. Son yıllarda, milliyetçi/ muhafazakâr kesimden belediye başkanlarının otobüsler kiralayarak kendi beldelerinde yaşayanları ve okul çocuklarını Çanakkale turlarına göndermesi, bir bakıma Cumhuriyet döneminin ‘şanlı Türk Ordusu’ anlatısının yerine ‘küffara karşı direnen İslam Ordusu’ edebiyatını egemen kılmaya başlamıştır. Günümüzde Çanakkale’deki şehitlikler bir tür ‘Hac yeri’ niteliği kazanmıştır. Ziyaretçilere de ‘Hz. Ali’nin Cenkleri’ kıvamında yeni uydurulmuş menkıbeler anlatılmaktadır.
    2012 yılı Ramazan ayından itibaren AKP İstanbul İl Teşkilatı’nın Çanakkale Şehitler Abidesi’nde her yıl ‘Şehitlerin Mönüsüyle İftar Programı’ düzenlenmesi yeni bir dönüm noktasıdır. Böylece, Çanakkale Savaşları ile ilgili ‘İslami duyarlılık’ biraz daha artırılmıştır. Arpa ekmeği, kırık buğday çorbası ve sudan oluşan mönü ile oruç açan binlerce kişiye, Kur’an-ı Kerim okunduktan sonra milli ve hamasi şiirler dinletilmektedir. Milliyetçi/ muhafazakâr siyasetin kendini hep ‘mağdur’ olarak gösterme çabalarının ayrılmaz parçası da ‘fakirlik veyokluk’ edebiyatıdır. Türk milliyetçisi, sürekli olarak kendini ve halkını aşağılayarak mağduriyet dozunu artırmaya çalışır. Aslında mesele çok basittir: Eğer askerler düzgün beslenmemiş olsalardı, zaten savaşı kaybederlerdi. Çanakkale Cephesi’nde 4. Tümen Kumandanıolan Yarbay Cemil Conk, anılarında askerlerin beslenme düzeni ile ilgili olarak şunları yazmaktadır: “Her nefere, günde 900 gram ekmek verilirdi. Sıcak yemeklere gelince: pirinç çorbası, etli fasulye, etli nohut, bulgur pilavı, kuru bakla ve hoşaf. Çerez olarak da kuru üzüm ve kuru fındık verilirdi. Aynı zamanda vakit vakit tütün dağıtılırdı.” Tarihî hakikat budur. Ama maalesef ideolojik kalıplarla uyumlu değildir.
    ÇANAKKALE BİR HAÇLI SEFERİ MİDİR?
    Son yıllarda, Çanakkale Savaşları’nı bir ‘İslami Cihat’ olarak görenlerin sayısı artmaktadır. Örneğin,Başbakan Erdoğan şunları söylemiştir: “Kimse kalkıp, ‘Haçlı seferleri şöyle böyleydi’ bir daha bunları söylemesin. Haçlı seferleri öyle 9 asır geçmişte değil! Unutmayın, Çanakkale de bir Haçlı Seferi’dir.Bizim yanımızda kimlerin olduğu bellidir. O zaman Suriye’den bizim yanımızda olanlar vardı, Mısır’dan bizim yanımızda olanlar var, Balkanlar’dan, Bosna’dan, Kosova’dan bizim yanımızda olanlar vardı.” (9 Eylül 2013, Yeni Şafak)
    Bu noktada bazı hatırlatmalar gerekiyor: Eğer, I. Dünya Savaşı ‘emperyalist güçler’ arasında bir paylaşım savaşı ise, bu savaşta Osmanlı Devletinin müttefiki ‘emperyalist’ aynı zamanda ‘Hıristiyan’ olan Almanya, Avusturya- Macaristan ve Bulgaristan idi. İttihat ve Terakki hükümeti, bu büyük paylaşım savaşında ‘bir koyup, üç almak amacıyla’ daha 2 Ağustos 1914 tarihinde Almanya ile ‘gizli ittifak’ anlaşması imzalamış ve hemen ertesi gün seferberlik ilan etmişti. Osmanlı Donanması, 29 Ekim 1914 günü Rus Donanması’na ateş açıp, Rus limanlarını bombalayarak savaşı başlatmıştır. Burada Osmanlı Devleti, ülkesini savunan ‘mazlum ve mağdur’ taraf değil; düpedüz savaşı başlatan ‘saldırgan’ taraftır.Çanakkale’yi savunan Osmanlı V. Ordusu’nun başında Alman Generali Liman von Sanders vardı. Osmanlı Ordusu’nun Genelkurmay Başkanı ise, Fritz Bronsart von Schellendof Paşa’ydı. Bugün ayrı birer devlet olan Suriye, Irak gibi Arap ülkeleri 1914 yılında birer Osmanlı vilayeti idiler. Bu vilayetlerden askere alınanlar da zaten ‘Osmanlı vatandaşı’ olarak doğmuşlardı. Özel olarak, “bizim yanımıza gelmeleri” diye bir şey sözkonusu değildi, onlar sadece mecburi askerlik görevlerini yerine getiriyorlardı. Dolayısıyla, Almanların parası, askerî yardımları ve Alman komuta heyetinin aktif katılımı ile sürdürülen, İttihatçıların kendi ince hesapları sonunda ‘yangından mal kaçırır gibi’ girdikleri bu savaşı Haçlı Seferleri’ne benzetmenin iler tutar tarafı yoktur.
    Eğer Sn. Erdoğan’ın yaklaşımı resmî tarih yazımında egemen olursa, yakında “20. Yüzyılın Haçlı Seferi: 1915’te Çanakkale Cephesi” gibilerden kitaplar yayımlanacaktır. Ama, “Çanakkale’de Selahaddin Eyyubî Ruhu: İslam’ın Kılıcı Liman von Sanders Paşa Hazretleri” gibilerden bir biyografik çalışmayı Genelkurmay Başkanlığı’nın yayımlaması biraz zordur. İslam ordusunun başında bir Hıristiyan generalinin varlığı sıkıntı yaratabilir. Bu nedenle, Liman Paşa’nın adını anmamak en iyi çözümdür.
  • Katip Çelebi ve orta yol bulma sanatı
    İbrahim Kalın

    Katip Çelebi’nin bu yazıda ele alacağımız en meşhur eseri, hiç şüphesiz, Mizanü’l-hakk fi ihtiyari’l-ahakk’tır. Kitapta Katip Çelebi, Osmanlı toplumunda tartışma konusu olmuş bir dizi ihtilaflı konuyu ele alır ve her biri hakkında tarafların görüşlerini objektif bir gözlemci tavrıyla anlatır. Daha sonra her bir konu hakkında bir orta yol bulmaya çalışır.

     

    KATİP Çelebi (1609-1659), Osmanlı düşünce tarihinin önde gelen simalarından biri. Asıl adı Abdullah oğlu Mustafa olan ve Hacı Kalfa yahut Hacı Halife olarak da ün salan Katip Çelebi, elli yıllık kısa ömründe klasik İslam medeniyetinin ve Osmanlı kültürünün bir hülasasını yapabilmiş, engin görüşlü bir düşünür. Kaleme aldığı eserlerinde döneminin önemli tartışmalarına değinmiş ve kayda değer tahliller sunmuş bir aydın. ‘Toplumsal hikmet’ diyebileceğimiz bir sezgiyle hareket eden düşünürümüz, ihtilaflı konularda toplumu kendi dar görüşlerine göre yeniden kurmaya çalışan ulemaya şiddetle karşı çıkar. Tütünden kahveye, Firavun’un imanından müzik dinlemeye kadar, Osmanlı ve İslam toplumlarının tartışageldiği konuların kibir ve inat ile çözülemeyeceğini söyler. Ona göre, bu konularda bir orta yol bulmak, ne bilgi sahibi olmak anlamında ulemanın, ne de siyasî güç kullanmak anlamında siyasetçilerin işidir. Orta yol bulmak, bir sanat işidir. Katip Çelebi’nin bu kaygısı ve çağrısı, aslında klasik dönem Osmanlı toplum ve kültürünün ayırt edici özelliklerinden biridir.

    Döneminin fikrî ve sosyal sorunlarına ‘toplumsal hikmet’ açısından yaklaşan Katip Çelebi, pek çok askerî sefere katıldıktan sonra “küçük cihaddan büyük cihada döndük” diyerek siyasî yaşamı bırakır ve ömrünün kalan kısmını ilme verir; yirmiye yakın eser kaleme alır. Bunlar arasında önemli bir bibliyografya kitabı olan Keşfü’z-zünun’u, ünlü coğrafya kitabı Cihannüma’yı, Osmanlı denizcilik tarihi açısından önemli bir tarih kitabı olan Tuhfetü’l-kibar fi efsari’l-bihar’ı ve Osmanlı maliyesiyle ilgili Düsturu’l-amel’i sayabiliriz. Müellifimizin bu yazıda ele alacağımız en meşhur eseri ise hiç şüphesiz Mizanü’l-hakk fi ihtiyari’l-ahakk’tır. Kitapta Katip Çelebi, Osmanlı toplumunda tartışma konusu olmuş bir dizi ihtilaflı konuyu ele alır ve her biri hakkında tarafların görüşlerini objektif bir gözlemci tavrıyla anlatır. Daha sonra her bir konu hakkında bir orta yol bulmaya çalışır.

    Düşünürümüzün ele aldığı konular arasında neler yok ki! Hızır’ın hayatı, musiki, Sufilerin seması, tasliye (Hz. Peygamber’e salavat getirme) ve tarziye (ashab için “Allah onlardan razı olsun” deme), tütün, kahve, afyon şurubu ve diğer keyif verici içecekler, Hz. Peygamber’in anne ve babasının Müslüman olup olmadığı, Firavun’un imanı, İbn Arabî ve vahdet-i vücud, Yezid’e lanet okunması, bidat, kabirleri ziyaret, Regaib, Berat ve Kadir gecesi namazları ve bunların bidat olup olmadığı, musafaha, inhina (selam verilecek yerde eğilip elle veya başla işaret etmek), iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak ve bunun usulü, millet kelimesinin anlamı ve din ve şeriatla olan ilişkisi ve rüşvet. Bunlara ilaveten Katip Çelebi kitabın sonunda iki Osmanlı alimi olan Ebussu’ud Efendi ve Mehmet Birgivî hakkında bir değerlendirme yapar. Son olarak Sivasî Efendi ile Kadızadelik meselesine değinir. Kitabın sonunda ise “nimete şükür” olması dileğiyle kendi hayatından bahseder.

     

    Akıl ile Nakil: Çatışma mı, Uzlaşma mı?

    Mizanü’l-hakk’ın temel problematiği, akıl ile nakil ya da aklî ve naklî ilimler arasındaki ilişkidir. Dini korumak adına aklî ilimlere gösterilen ilgisizlik, Katip Çelebi’nin kitap boyunca eleştirdiği ana konudur. Yazarımıza göre din ile akıl, şer’î ilimlerle aklî-felsefî ilimler mutlak manada çatışamaz. Çatışma, ancak muayyen bir din anlayışıyla muayyen bir akıl (yani bilim ve felsefe) anlayışı arasında olabilir. Katip Çelebi bu tezini temellendirmek için, İbn Rüşd’ün Faslü’l-makal’inde geliştirdiği akıl yürütmeye benzer bir yol izler. Buna göre aklî ilimlerin hedefi, varlıkların hakikatini araştırmaktır. Din de insanlara eşyanın hakikatini araştırmalarını ve ahlaklı olmalarını emreder. Dolayısıyla bu iki hedef arasında bir çatışma yoktur.

    Katip Çelebi, dinin safiyetini korumak adına aklî ilimlere karşı çıkanların Haşiye-yi tecrid ve Şerh-i mevakıf gibi Sünni kelam düşüncesinin temel fikir kitaplarının okutulmasını dahi yasakladıklarını ve üstelik bunu Fatih Sultan Mehmed’in vasiyetinin hilafına yaptıklarını söyler. Bu tavır “Osmanlı ülkesinde ilim pazarına kesat” getirmiştir. Bu gidişattan rahatsız olan Katip Çelebi, dönemin dar görüşlü ulemasına sürekli tenkitler yöneltir ve onların ilim sahibi ama hikmet’ten yoksun kişiler olduklarını söyler. Oysa ona göre temel aklî ilimlerden olan matematik ve mantık bilmeden fıkıh ilminin hakkını vermek dahi mümkün değildir. Katip Çelebi bunu teyit etmek için, üç matematik problemini üç fıkhî soru haline getirir ve bunları Şeyhülislam Bahaî Efendi’ye (1601-1653) sorar. Bahaî Efendi’nin cevabı epey gecikir. Sonuçta Katip Çelebi, ma’kulat ve riyaziyat, yani felsefe ve matematik ilimlerini bilmeden fıkıh dahi yapmanın mümkün olmadığını bizzat tecrübe eder.

    Mizanü’l-hakk’ın, üzerinde ısrarla durduğu bir diğer konu, bidatler meselesidir. Katip Çelebi bazı kişiler tarafından bidat addedilen çeşitli adet ve görenekler üzerinde ayrıntılı bir şekilde durur. Bu kişilerin halk arasında yaygınlaşmış gelenek ve görenekleri bidat gerekçesiyle yasaklamaya kalkmasına karşı çıkar; hatta bunu ‘ahmaklık’ olarak görür. Ona göre bu zahir ehlinin sorunu, dinî bilgi ile toplum arasındaki ilişkiden habersiz olmalarıdır. Din bilgisini tekelinde bulundurduğunu zanneden bu kişiler hikmetten yoksundurlar çünkü sahip oldukları bilginin toplum yaşamı açısından ne anlam ifade ettiğini bilmezler. Bu dar bakış açısı, ilmi bir iktidar aracı haline getirir. Nitekim dönemin pek çok “yaman hocası”, aslında sultanın gözüne girmek için muhalefet etmektedir. Çünkü Katip Çelebi’nin aktardığı meşhur kaideye göre, “muhalefet et, meşhur olursun!”

    Öte yandan halkı bidat denilen şeylerden kaba kuvvet yoluyla uzaklaştırmaya çalışmak boşuna bir uğraştır. Çünkü halk bir şeyi âdet edindi mi, ona ne ulemanın, ne de sultanın gücü yeter. Peki bu, her şeyi olduğu gibi bırakmak anlamına mı geliyor? Elbette hayır. Katip Çelebi’ye göre ulemanın, yani bilgiyi üreten elitin görevi, halkı en güzel yol ve dil ile uyarmak, onlara dini ve hükümlerini hatırlatmaktır. Fakat “bunu yaparken bile zaman ve mekan gerçekliğini göz ardı edemeyiz” diyor düşünürümüz. Çünkü “sünnete tam tamına riayet edip uymak istenirse hâl müşkildir. Bu aykırılık, zamanın ve mekanın başkalığından lazım gelir. Aslı, şehir hayatı ve toplu halde yaşamak kaidesine dayanır.” Yani Hz. Peygamber’in sünnetini dar bir çerçevede anlar ve uygulamaya çalışırsak, ya hayatı yaşanmaz kılarız, ya da sünneti büsbütün terk ederiz.

     

    Din, Ulema ve Hikmet-i Temeddün

    Katip Çelebi’nin bu tenkitlerinin asıl hedefinin Kadızadeliler olduğunu görmek zor değil. Bu açıdan Mizanü’l-hakk’ı Kadızade düşüncesinin köklü bir tenkidi olarak okuyabiliriz. Hatırlanacağı üzere Kadızade hareketi dinin (yeniden) tasaffi etmesi için akla ya da ‘yabancı’ ilimlere karşı çıkmış ve bidatlerin ortadan kaldırılması için siyasîlere baskı yapmıştı. Kadızadeliler hareketi, 17. yüzyıl ve sonrasında Osmanlı’daki “yüksek medrese İslam’ı” ile “halk İslam’ı” arasında yaşanan gerginliğin zirve noktası olarak görüldü. Bu kategorilerin çok açıklayıcı olmadığını itiraf etmeliyim. Fakat Osmanlı’da bir grup ulemanın dinin temel yaşanma biçimi hakkında daha katı ve tutucu bir tavra sahip olduğu açık. Yani sorun bidat addedilen bir takım âdetlerin fıkhî hükmünün tartışılmasından çok, bu tartışmanın da dayandığı dinin hangi açıdan anlaşılıp yaşanacağı meselesi. Bu yüzden Katip Çelebi, Kadızadelilerin görüşlerine kendi ‘toplumsal hikmet’ perspektifinden cevaplar verir. Tartışmasına konuyla ilgili fıkhî hükümleri eklemeyi de ihmal etmez.

    Mamafih Katip Çelebi, Mizanü’l-hakk’ta bunların ötesinde bir şey yapmayı dener. Düşünürümüz, ihtilafların halli için bir fetvaya karşı bir başka fetva vermenin tek başına sorunu çözmeyeceğinin farkındadır. Meseleyi dar bir fıkıh cedelleşmesine indirgememek için, daha geniş bir bakış açısına, bir üst-tahlil çatısına ihtiyaç vardır. Katip Çelebi bunun için ‘medenîleşme hikmeti’ dediği bir bakış açısı önerir. Bu ‘medenîleşme bilgisi’ne göre insanların toplu halde yaşaması bir zorunluluktur. Fakat asıl önemlisi, bu durum “bir arada yaşama” formülleri üzerinde düşünmemizi zorunlu kılar. Dinî bilginin bekçiliğini yapan ulema, bu formüller üzerinde kafa yormak, bir arada yaşamanın anlamını kavramak ve gerekli ‘ayarları’ yapmak zorundadır. Aksi halde aynı anda hem dini, hem de toplumu kaybetmek işten bile değildir. Katip Çelebi bunu şöyle ifade ediyor:

    “İmdi gerektir ki, basiret sahipleri, insanlığın ondan ayrılmaz yönleri olan temeddünün ve toplu halde yaşamanın gerektirdiklerini bilerek halkın bölük bölük bölündüğünü ve her birinin özelliklerinin ne olduğunu bilmeli, öğrenmelidirler. Bir şehir halkının sınıflarını ve her sınıfın törelerini ve göreneklerini bilip anladıktan sonra bütün yeryüzünde yaşayanların da sınıfları ve halleri üzerinde toplu bir bilgi edinmeye çalışmalıdırlar. Bunu bilip öğrendikten sonra hikmet-i temeddünün sırrı gittikçe açılır, ortaya çıkar.”

    Buradaki basiret ve hikmetin derinliğine hayranlık duymamak ne mümkün! Katip Çelebi, medenîleşmenin ön şartının farklılaşma olduğunu, bunun ise ancak çoğulcu bir bakış açısıyla doğru anlaşılabileceğini söylüyor. Katip Çelebi’nin orta yol bulma sanatı, bu “hikmet-i temeddün”den neşet eden doğal bir sonuçtur. Bugün Türkiye, Katip Çelebi’nin döneminden daha derin bölünmeler yaşıyor. Hikmet-i temeddünden yoksun olduğumuz için her farklılaşma yeni “öteki”ler üretiyor, bizi yeni bölünmelere sürüklüyor. Mizanü’l-hakk’ı bu gözle (yeniden) okumanın zamanı geldi de geçiyor bile.
  • 176 syf.
    ·Puan vermedi
    (Manas'tan sonra en uzun destanlardan birine dönüşen ve İspanya'da Müslüman tarihi ve Endülüs'ü ele alan biraz katı akademik bir tahlil...)


    Ah Endülüs, İhsan Süreyya Sırma’nın Endülüs Tarihi ve Gezi Notları olmak üzere iki bölümden oluşan ve İspanya Müslümanlarının Orta Çağ’daki durumlarını ele alan ansiklopedik bir seyahatname niteliğindeki eseridir. Kitap, ilk bölümünde kayıp bir medeniyete, Endülüs’ün kadim tarihine ışık tutarken, ikinci bölümde aynı minval üzere okuyucuya yazarın gezi notlarından oluşan pasajlar sunmaktadır. Ayrıca kitap, yazarın bizzat kendi kadrajından fotoğraflarla yazılarını renklendirmesi açısından mini bir albüm özelliği de taşımaktadır.

    Yitik Cennet*(1)

    Şehirler, beldeler ve coğrafyalar sadece üzerinde gezindiğimiz kara parçasından, taştan, kumdan, topraktan ibaret olan mekânlar değillerdir. Mekânın da insan gibi, zaman gibi bir kimliği, bir ruhu vardır. Coğrafyalar, mazinin izlerini haznesinde tutan bir sandık, hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyduğumuz hüznü ve yeniye karşı beslediğimiz iştiyakı iç içe barındıran bir zıtlar mecmuasıdır. Bu itibarla, onların arkasında kendi insanımızı ve hayatımızı, vatanın manevi çehresi olan kültürümüzü görmek mümkündür. Zira şehirlerin de ruhu vardır; İstanbul, Kudüs, Mekke ve Kurtuba gibi...

    Ah Endülüs kitabı da canlı bir seyir defteri gibi oluşuyla okuyucusuna şehirlerin ruhunu sunan ve okuyucuyu tarihi bir yolculuğa çıkaran bir eserdir. Okuyucu bu yolculukta, kadim mirasın, uygarlığın izlerinin peşine düşmekte, emareleri kazınmaya çalışılsa dâhi hâlâ mevcut, ruhu hâlâ kavi bir medeniyeti, Endülüs İslam Medeniyetini tanıma fırsatı bulmaktadır.
    Yazar eserinde zihinlerde kaybolan bu yitik uygarlığı tanıtmaya gayret etmiştir. Ona göre bu medeniyetin kaybına Müslümanların yaşadığı iç çekişmeler yol açmıştır ve bu hâlâ devam etmekte olan bir durumdur. *(2) Bununla birlikte yazar, kayıp medeniyetin ancak bir olunduğunda dirileceğini söylemektedir. *(3)

    Yazara göre Endülüs, şimdilerde yitik sayılsa ve Batı tarafından göz ardı edilse de bir zamanlar var olan ve özellikle bilim ve sanat alanında şimdinin kemiğini oluşturan kök bir medeniyettir. Bu durumu Sezai Karakoç da şöyle ifade etmektedir: “Rönesans sonrası Avrupa, gerçek bir hümanizmden yoksun olarak, kendisine her müspet alanda öğretmenlik yapmış olan İslam Medeniyetini bütün gücüyle inkâra, yıkmaya, yok etmeye çalışmıştır. Dünya tarihinin bir eşini daha kaydetmediği bir medeniyet olan Endülüs Medeniyetinin katili bizzat Avrupa değil midir? Kendi hocasına saygı borcunu unutan, çömezinden sevgi beklememelidir.”*(4)

    Endülüs’te Tarihsel Periyot ve Kültür

    Ah Endülüs, sayısız kaynaktan faydalanılarak okuyucuya Endülüs tarihini tarafsız bir şekilde sunma gayesiyle hazırlanan bir eserdir. Eserde Endülüs’ün İslam ile yönetildiği döneme odaklanılmıştır. Sırma, tüm Müslüman kaynaklarında zikredildiği gibi bu toprakların Emeviler döneminde Halife Velid bin Abdülmelik’in Kuzey Afrika’ya vali olarak tayin ettiği Musa bin Nusayr’ın gayretiyle fethedildiğini söylemektedir.*(5) Yazara göre bu fetih bir Arap fethi değil İslam fethidir. Ona göre bu fethi yalnız Arap Müslümanlarına mâl etmek, maalesef Müslümanların içine bir ur gibi yerleşmiş olan milliyetçilikten başka bir şey değildir. Dolayısıyla yazar bu medeniyetin belli bir zümrenin tekelinde değil ortak bir İslam çatısı dahilinde olduğunu söylemektedir. Kitapta bu fetih olayıyla başlayan kısa Endülüs tarihi, sekiz yüz yıllık bir dönemin mühim başlıklarla öz bir şekilde zikredilmesiyle devam etmekte ve 1492’de Gırnata’nın düşüşüyle sona ermektedir.

    İlerleyen bölümlerde zikredildiği üzere, Avrupa henüz Rönesans’ın eşiğinden geçmemişken o dönemde Endülüs’te bilime yön veren bir merkez ve toplumun refah içinde hayatını sürdürdüğü sosyo-kültürel bir ortam meydana gelmiştir. Yine bu dönemde Endülüs’ün kalbi Kurtuba şehri, Bağdat ve Kahire’den sonra dünyanın üçüncü önemli bilim merkezi olmuştur. Günümüz Avrupa bilim ve sanatının temelleri Endülüs’te atılmıştır. Aslında modern dünyanın birçok kabulünün, teoriğinin temeli Endülüs’e dayanmaktadır. Sırma, bu dönemde, Avrupa’nın genelinde sadece liderler ve papazlar okuma yazma bilirken Endülüs’te halkın neredeyse tamamının okuryazar olduğunu söylemektedir. Yine Paris’te lambanın olmadığı dönemde, burada, Kurtuba’da her sokağın kandillerle aydınlatıldığını ifade etmekte ve bu gelişmenin dil, dın, ırk gözetmemek sayesinde meydana geldiğini söylemektedir. Ona göre ilerleme ancak buradaki Müslümanların kendi aralarında birleşmeleriyle gerçekleşmektedir. Ve yine ileri medeniyetler ancak İslam çatısı altında parlamaktadırlar. Yazar “Batı’da Endülüs Devleti ve Kurtuba’nın, Doğu’da Emevi devletiyle Bağdat’ın ve ortada Osmanlı Devleti ve İstanbul’un İslam Medeniyetinin üç incisi olduğunu ve ayrı düşünülemeyeceğini” söylemektedir. Yazara göre bu medeniyetler adeta birbirlerinin yansımasıdır.

    O dönemde Katolikliğin betonunda kalıplaşan Avrupa’nın katı zihniyeti ve özellikle İspanya’nın üst tebaası herkes için aynı ve sabit bir düşünceyi kabul ettirme gayreti ve farklı olanı dışlayan bir milliyetçilik hırkası içerisindeyken Endülüs’te özgür, çeşitli ve modern dünyanın kavramakta zorlandığı, hoşgörünün hâkim olduğu bir toplum düzeni kuruludur. Endülüs, ötekiyi ötelememekte, farklılıkları zenginlik olarak görmektedir. Burada tüm halklar bir arada yaşamakta ve kültürel anlamda çoğunlukçu değil çoğulcu bir toplum portresi çizilmektedir. Yazarın da dediği gibi, İspanya’nın Müslümanlar tarafından fetihleri, sadece askerî ve siyasi açıdan olmamış; belki en büyük fetihleri, insanî açıdan olmuştur. Bu ortamın tolerans ve refah düzeyinin belki de en belirgin örneği, Yahudilerdir. Her yerden dışlanan, bünyesinde bulunduğu her yönetimin altında “öteki” olan Yahudiler, Emevi devletinden önce Katolik Hristiyan baskısı altındayken, Emevi devletinden sonra altın çağlarını yaşamışlardır. Öyle ki Endülüs egemenliği altında yaşayan Sefarad Yahudilerinin buradaki yaşantıları tarihsel dönem içinde kayıtlara “Golden Age of Jews” (6) yani Yahudi kültürünün altın çağı başlığıyla geçmiştir. Endülüs’ün birçok kültürden meydana gelen zengin medeniyeti ile ilgili İlber Ortaylı şunları söylemektedir: “İspanya'da devlet adamları her dindendi. Orta çağ Yahudi kültürünün en önemli eserlerini veren İbni Meymun (Maimonides) burada yetişmiştir. Sinagoglar Orta çağ Yahudi mimarisinin harika örnekleriyle doludur. İspanya büyük tabip İbn-i Sina, tasavvufun büyük müridi İbn-i Arabî gibi büyük adamların yurdudur. Sosyologların parlak hocası İbn-i Haldun'un bile kökleri buradadır.”*(7)

    Endülüs ve Mimari

    Sırma, adeta tarih kitabı şeklinde ilerleyen ilk bölümü, sosyoloji, toplum psikolojisi gibi kavramlarla zenginleştirmekte, akabinde de kitabında dönemin sanatsal öğelerine ve mimarisine yer vermektedir. Ona göre Endülüs’te mimari, eşi benzeri olmayan bir alandır. Çünkü buradaki toplum, içerdiği melezlik ve Doğu- Batı sentezi sayesinde benzersizdir. Dolayısıyla bu durum, ortaya çıkan sanat ve zanaat ürünlerini de eşsiz kılmaktadır.
    Yazara göre Avrupa’nın Karanlık Çağı’nın ışık kaynağı olan ideoloji pınarı, Endülüs’ten doğan sanat, bilim, mimari, hikmet, felsefe ve tıp gibi ilimlerle var olmuştur. Endülüs gerek normatif ve pozitif gerek sosyal ve metafizik tüm öğreti alanlarında, tüm zanaat ve sanat dallarında öncü haline gelen bir üst-sistemdir.

    Haddizatında, Endülüs denildiğinde akla gelen branşlardan en mühimi mimaridir. Endülüs, mimariyle bütünleşen, batılıların adlandırılmasıyla “mudahhar ”*(8) sanat akımının doğduğu yerdir. Ne kadar izleri kazınmaya ve süpürülmeye çalışılmış olsa da hâlâ Endülüs’te İslam’ın zirvede olduğu bu dönemlerden kalan mimari eserlere rastlamak mümkündür. Yazar, kitabının son bölümünü çeşitli tarihlerde yaptığı Endülüs gezilerine ayırmış ve bu mimari eserlere ziyadesiyle yer vermiştir. Bu seyahatname mahiyetindeki son bölüm, resimler sayesinde zaten Endülüs’teymiş gibi hisseden okuyucuya bazı bilgilendirmelerle daha fazlasını sunmaktadır. Müellif, burada mimariye çok özen gösterildiğini ve bu hususun çok önemsendiğini de söylemektedir.

    Esasında, tüm İslam medeniyetlerinde mimari, önemsenen ve geniş bir alan kaplayan bir husus olmuştur. Bunun sebebi İslami şuura sahip sanatkârların iz bırakma arzusuyla birlikte estetiğin, güzel olanın ardından gitme gayesidir. “Allah güzeldir, güzeli yaratandır. O halde biz de güzel şeyler yapmalı, ardımızda güzel şeyler bırakmalıyız” düsturuyla ilerleyen sanatçıların eserlerinde sanat ve estetik, dini bir ilkeden hareket ederek ve ilhamını tevhid ilkesinden alarak varlığını yaratıcı karşısındaki kulluğunda anlamlandıran bir dünya tasavvuruyla adeta ölümsüzleşmektedir. Yazara göre bunun Endülüs’teki en güzel ve en ihtişamlı örneği, adını taşlarının kızıl renginden alan El-Hamra sarayıdır. 1232 yılında Beni Ahmer sultanlarınca inşaatına başlanan bu yapı, İslam sanatının abidevi eserlerinden biridir. İslam’da birçok mimari tekniğin dayanağını tasavvuftan aldığı gerçeği bu sarayda her köşede, her kemer ve sütunda, her işlemede görülmektedir. Sarayın avlusundaki yeşil bahçeler, suyu binanın, görüntünün merkezine alan ve mühendislik harikası olan havuzlar bütüncül evren anlayışının mekândaki yansımasıdır. Kemerlere işlenen “la galibe illallah” ayetleri de gerçek saltanatın sahibine işaret eden bir ok, bir hatırlatıcıdır. Bu mimari yapı, İslam-Dünya görüşünün mekân ölçeğinde hemen tüm boyutlarının sergilendiği bir muhteşem eser, tarihi bir tanık, zamana vurulan Allah’tan başka mutlak galip yoktur mührüdür.

    Yazarın da benzer görüşlerle desteklediği gibi, bizim izine düştüğümüz medeniyetin asıl parçaları bu mimari eserler, asıl peyzajlarımız da kültürümüzden miras kalan bu köşelerdir. Ne var ki, bu eserlerin çoğu Müslümanların İspanya’dan çıkarılmasıyla, Katolik kilisesinin başlattığı saf halk ve toplum kampanyalarına dayanılarak yıkılmış ya da minareler çan kulelerine, camiler de kiliselere çevrilmiştir. İçine bir kilise inşa edilip, çeşitli müdahalelerle yapısı bozulan ve karanlıkta bırakılan Kurtuba Camii bunun en hüzünlü örneklerindendir. Ahmet Hamdi Tanpınar da bu konuyla ilgili olarak şöyle demektedir: “Bir katedralin heykel kalabalığını mimari tesir ile karıştıranlar, istedikleri kadar başka sanatları övsünler, benim hayranlığım çıplak bir insan vücudu gibi yalnız kendisi olmakla kalan abidelerin yapıcılarına, ruhlarındaki ilahi nispet sezişiyle duayı zekânın bir tebessümü haline getiren, duygusuz maddeyi güneşin adına söylenmiş bir kaside yapan mimarlarımıza, o derviş feragatli ustalara gider.” *(9)

    Sonuç

    Yazar ilk bölümünde Endülüs tarihinden bahsettiği kitabının son bölümünü kendi anılarına, izlenimlerine ve değerlendirmelerine ayırmıştır. Bu değerlendirmeler içeren netice kısmında yıkılışın tarihi ve sosyolojik nedenlerini açıklamakta ve görüşleriyle olaylar üzerinden şimdiye dönük bir rapor çıkarmaktadır. Bu yıkımın mesulünün iç çatışmalar olduğunu yinelemekte ve eklemektedir: “Hey gidi dünya ve hey tarih! Bu insanlar her ikinizle de ne kadar çok oynadılar.”*(10)

    Sonuç olarak, bizi unuttuğumuz geçmişte tarihi bir yolculuğa çıkaran bu kitap, okuyucuyu Endülüs üzerinden birçok mühim kavrama götürmektedir. İnsanların yeniden medeniyet kurma çabasını gereksiz bulmaktadır, zirâ bizim medeniyetimiz zaten vardır. Asıl olan bu medeniyeti diriltmektir.
    Kitapta konunun işlenişi gayet sistematik ilerlemiş, eklenen dizinler ve dipnotlar kitabı akademik bir araştırma seviyesine çıkarmıştır. Kitabı albümleştiren fotoğraflar okuyucuya Endülüs sokaklarını sunarken, aynı zamanda da kitabın akıcılığını arttırmakta ve konuların ağırlığını dindiren bir tampon oluşturmaktadır. Bazı cümlelerin çok sık tekrarlanması ya da kitaptaki öznel unsurların yoğunluğu negatif unsurlar olarak değerlendirilebilir. Ancak neticede bu kitap, Avrupa İslam tarihiyle ilgili olarak zikredilebilecek mahiyette başarılı bir çalışmadır.

    *** Dipnotlar ***

    (1) - Bu başlık Sezai Karakoç'un aynı isimli eserinden esinlenerek oluşturulmuştur. (Sezai Karakoç, Yitik Cennet, Diriliş Yayınları, 1976)
    (2) - İhsan Süreyya Sırma, Ah Endülüs, Beyan Yayınları, 2020, s. 106
    (3) - Sırma, a.g.e., s. 161
    (4) - Sezai Karakoç, İslam’ın Dirilişi, Diriliş Yayınları, 1978, s. 10
    (5) - İhsan Süreyya Sırma, Ah Endülüs, Beyan Yayınları, 2020, s. 21
    (6) - https://en.wikipedia.org/...ish_culture_in_Spain
    (7) - İlber Ortaylı, İlber Ortaylı Seyahatnamesi, Kronik Kitap Yayınları, 2017, s.201
    (8) - Mudahhar kelimesi Arapça’da iddihar olunmuş, yığılmış anlamına gelmektedir.
    (9) - Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Dergâh Yayınları, 1946, s. 134
    (10) - İhsan Süreyya Sırma, Ah Endülüs, Beyan Yayınları, 2020, s. 205


    Kaynaklar

    When the Moors Ruled in Europe - Bettany Hughes
    The Rise and Fall of Islamic Spain - A PBS Documentary
    https://islamansiklopedisi.org.tr/endulus
    https://en.wikipedia.org/wiki/Al-Andalus
    Ziya Paşa - Endülüs Tarihi
  • 101 syf.
    ·29 günde
    İSLAM DEKLARASYONU
    Deklarasyon kelime anlamı olarak bildirme, bildiri, duyuru anlamlarına gelmektedir. İslam Deklarasyonu deyince akla Müslüman halkların ve Müslümanların İslamlaşmasına dair bir program gelmelidir. Peki Müslümanların İslamlaşması ne anlama gelmektedir? Gelin bu sorunun cevabını Aliya İzzetbegoviç'in “İslam Deklarasyonu” adlı kitabından alalım.

    Öncelikle İslam Deklarasyonu kitabımızdan bahsedelim. Kitap 101 sayfadan ve İzzetbegoviç'in konuşmalarından derlenmiş, genel olarak Kur-an'ı Kerim rehberliğinde Müslüman halkların İslamlaşması, gençlerin ülkelerine bir umut ışığı olması gerektiğinden bahsetmiştir. Kitap İslam felsefesi ağırlıkta olup anlamını bilmediğiniz kelimeler yüzünden kimi zaman sıkılabilir ilaveten dili pek sade değil ve cümleler uzundur. Ama yine de oldukça faydalı ve her Müslüman gencin okuması gerektiği bir kitaptır.

    Sorumuza dönecek olursak, İslamlaşma: toplumun Sudan, Pakistan, İran, Malezya ya da Cezayir'de olduğu gibi İslam'a geçiş sürecidir. Müslüman halkların İslamlaşması ise İslam’ı tam anlamıyla hayata geçirilmesi demektir. Fakat bu konuda Müslüman halklar geride kalmıştır. Bu geride kalmışlığı düzeltmenin iki ihtimali kitapta da şöyle belirtilmiştir; "Alternatif apaçıktır ki, ya İslam’ın yenilenmeye doğru hareket veya pasiflik ve gerileme. Müslüman halklar için üçüncü ihtimal yoktur.” İslam’ı yenileme fikrine her zaman iki tip insan tarafından karşı çıkılmaktadır. Bunlar, Muhafazakârlar ve Modernistler. Birincisi İslam'ı geçmişe çekerken ikincisi ise İslam'a yabancı bir gelecek hazırlamaktadır. Bu yenilenmenin güçsüz kalması sebebi de eğitimsizlik ve yanlış eğitimdir. Eğitimi-bu en hassas kurumu- bizim iktidar sahipleri ya ihmal ettiler ya da yabancılara bıraktılar. Bununla beraber Müslümanların eğitim ve okula karşı soğuk olduğu yolunda saçma bir suçlamada ortaya atılmaktadır. Aslen okula karşı bir ret tavrı olmadığı ortadadır. Tepki İslam ve halka her türlü manevi bağını kaybeden yabancı okula karşıdır. Bizlerde bu söylenenlere kayıtsız kalmamalıyız. Zira İslam sadece kanun ve ülkü değildir, o artık sevgi ve duygu olmuştur. İslam'a karşı kalkışan kimse direniş ve nefretten başka bir şeyi biçemez.

    Aliya İzzetbegoviç’in de dediği gibi önce dinimizi sağlam ve doğru şekilde öğrenmeli sonra da yaşamamız gerekir . İslam’ı iyi öğrenmek ve yaşamanın yolu Kur-an, Sünnet ve İslam alimlerinin bu iki kaynaktan istifade ederek çıkardıkları hükümlere uyumaktır. Böylelikle İslami düzeni yakalamış olur ve genç nesillerimize de aktarmış oluruz.