• Faiz ve riba konusundaki bu araştırmanın gayesi imkân nispetinde meseleyi tarafsız bir biçimde ve tarihi gelişme süreci içinde ele alıp İslâm toplumundaki tezahürlerini incelemek, bunun tenkit ve tartışmasını yapmaktır. Esasen karmaşık ve anlaşılması zor olan bu meselenin inanç konusu olarak ele alınması, bu alanda yapılan inceleme ve çalışmaları güçleştirmekte ve verimsizleştirmektedir. Bu yüzden araştırma ve inceleme adı altında yapılan yayınlar, faizin ister mübahlığını savunsun, ister haramlığını öne sürsün çoğu zaman bilineni tekrar etmekten öte bir anlam ifade etmemektedir.

    Acaba faiz ve riba konusu olup bitmiş bir olgu mudur? Konunun gerek esasına, gerekse ayrıntılarına dair yeni bir şey söyleme imkânı yok mudur? Eskiden beri bilinen hususları yeni bir üslupla birtakım yeni delillere dayanarak tekrarlamaktan başka bu konuda bir şey söylenemez mi? Toplumun ve ekonomik hayatın sürekli değişmesine paralel olarak konunun esası ve ayrıntıları hakkında yeni açıklamalar ve yorumlar yapmak, eski görüşleri tenkit süzgecinden geçirmek ve tartışmak mümkün değil midir? Sadece faizin haram olduğu yönünde mi yoksa ona ek olarak ayrıca bir de mübahlığı yönünde de mi yayın yapmak daha faydalıdır ;1 Başka bir deyişle bu meseleyi tek yönlü mü yoksa çok yönlü olarak mı ortaya koymak daha iyi sonuç verir? Bu esere hâkim olan teme! düşünce çukurda¬ki sorulara cevap aramaktır.
    Bütün bu araştırmalarda, özellikle dinî yönü bulunan inceleme-lerde inanç önemli bir unsurdur. Şayet araştırıcı önceden edindiği inançlara uymayan, onları kısmen veya tamamen geçersiz kılan sonuçlara ulaşır ve buna rağmen ihtiyatı ekleri bırakmama* için eski kanaatine, toplumda hâkim olan ve kabul gören gelenekçi telâkkiye bağlı kalmaya devam ederse, böyle bit çalışmanın fazla ilmî ve fikri bir kıymeti olamayacağı aşikârdır. Yeni ve değişik görüşlerin sakıncalı yani eksik ve hatalı olmaları ihtimaldir. Fakat tiyle bile olsa böyle bir çalışmanın, öbürlerine nazaran daha değerli olması lâzım gelir. Zira eksikleri tamamlamak ve yanlışları düzeltmek suretiyle ilim yolunda ilerlemek mümkün olur Zaten öteden beri hep böyle olagelmiştir. Bu yüzden ııc kadar dindar olursa olsun bir araştırıcının, hiç değilse maddi ihtiyaçlarla ilgili konularda incelemeler ya¬parken eski görüşlerini, düşüncelerini ve inançlarını aşma hedefine yönelip gerçeği bulmak için bütün gayretini harcaması icap eder.

    Faiz ve riba konusundaki çalışmalar umumiyetle ön fikirlere ve peşin hükümlere dayanır Yapılan çalışmaların gayesi, hareketli ve değişken olan sosyal ve ekonomik gerçeği bulmak değil, faiz yasağı hakkındaki fikirleri aktarmak ve bunları delillendirnektir. Bu ise tek yanlı bir çalışmadır. Konuyla ilgili delillerin sağlamlık ve güvenilirlik derecelerini, bu meseleyle alakalı ihtilafların sebep ve kaynağını sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutmak bu hususta önem taşır.

    Gelenekçi görüşün tam karşıtı olan diğer bir grup da aksine faizin lüzumlu ve faydalı bir şey olduğunu peşinen kabul eder, cahil ve geri kafalı olanlardan başka kimsenin buna karşı çıkmayacağına inanır. Sabit fikir ve inanç burada da olumsuz bir unsur olarak ortaya çıkar. Faiz yasağını geri kalmışlığın ve iktisadî çöküntünün sebebi olarak görüp bunun vebalini din adamlarına yükleyenler de vardır. 1

    Diğer taraftan faizin haram olduğuna inananlar da aynı şeyden faiz serbestisini savunanları sorumlu tutar ve onları suçlarlar. Bu iki zümrenin zıtlaşmaları ve birbirini karalamaları çoğu zaman bu meseleyi araştırma konusu yapmaya engel olmakta, bazen de kördüğüm haline getirmektedir. Bu durumu gören pek çok kimse ya selâmeti susmakta görmekte ya da birtakım elâstikî ifadelerle meseleyi geçiştirmektedir. Bu türlü sebeplerden dolayı faiz ve riba meselesi aklıselim ve sahih nakil zemininde rahat bir biçimde tartışı bulamaktadır.

    Faiz yasağına veya serbestisine taraftar olanlar arasında makûl, ılımlı veya insaflı olanlar da çoktur. Bunlar, muhalif görüşte olanların fikirlerine saygı duyar, onları suçlamaktan kaçınırlar. Ama seslerini fazla duyuramazlar.

    Riba ve faiz konusunda eser ve makale yazan din adamlarının anlayış ve tutumlarına da kısaca göz atalım:

    1. Riba ve faiz üzerine görüş belirten din adamlarından bazıları bu konudaki dinî ananeyi aynen devam ettirmekte, bir yandan görünüş itibariyle riba ve faize kökten karşı çıkmakta, ama öbür taraftan bu konudaki şeri hileleri caiz, hatta sevap olarak görmektedir. Ömer Nasuhi Bilmen bu zümrenin en güzel örneğidir Elmalılı M, Hamdı Yazır. Ahmed Naim, Kâmil Miras da bu zümreye dahil edilebilir. Tarikat şeyhleri de bu zümreye dahildir. Son olarak İsmail Özsoy, Faiz ve Problemleri (İzmir. 1993) isimli eserinde bunu savunmuştur.

    2. Umumiyetle fıkıh ölçüleri ve çerçevesi içinde kalıp bu sahadaki hükümleri faizin cevazı istikametinde zorlayanlar ve çeşitli yorumlarla faizi meşrulaştıranlar da vurdu. el-Îstiftâu'l Hindiyye'de bu görüş gerçekten başarılı bir şekilde işlenmiş . mukrîze menfaat sağlamayı öngören ikraz akitlerinin caiz ve muteber olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Fıkhı esas alarak, âyet ve hadisleri o çerçevede yorumlayarak faizin cevazı sonucuna ulaşanlar ekseriya zaruret esasını göz önünde bulundurmaktadırlar.

    3. Fıkhı bir tarafa bırakarak âyet ve hadis esasından yola çıkanlar. İbnTeymiye ve İbn Kayyim'in zihniyetini aynen devam ettirmektedirler. Yani hem ribayı ve türlerini aynı sayıp reddetmekte, hem de hileli yolları maskaralık sayıp şiddetle tenkit etmektedirler Mevdudi. Seyyid Kutub bu zümrenin önde gelen büyük temsilcileridir.

    4. Fıkıh ölçüleri içinde kalmayan, âyet ve hadisleri esas alan, lâkin bunları yeni bir yoruma ve değerlendirmeye tâbi tutup faizin caiz, ribanın haram olduğu kanaatine ulaşanlar da az değildir. Ali Suavi, İzmirli İsmail Hakkı. Muhammed Abduh, Reşid Rıza. Fazlurrahman gibi âlimler bu zümreye dahildir.

    Buna göre birinci grup faizi dolaylı olarak, ikinci ve dördüncü grup açıktan caiz görmüş, ribayı ise tefecilik sayıp şiddetle kötülemiştir. Üçüncü grup ise faiz ve ribayı aynı şey olarak görüp şiddetle reddetmiştir.

    İktisat, ticaret, sanayi ve hukuk sahasında uzmanlaşmış, dinine bağlı inançlı ilim ve fikir adamlarımızın da riba ve faiz üzerine yazıları vardır Lâkin bunların eserleri ve makaleleri de meseleye esaslı ve ciddî bir izah şekli getirmemektedir. Bunun sebebi şudur: Sözü edilen inançlı ve dindar iktisatçılar önce ya bir taklitçi din adamından veya cahil bir şeyhten faizle ribanın bir ve aynı şey olduğu inancını ve telkinini almakta, sonra bu telakkiye bağlı kalarak faiz ve riba meselesini incelemekte ve bu suretle yaptıkları araştırmalarla, peşinen benimsedikleri inançları teyid eden deliller ve tespitler ortaya koymaktan başka bir şey yapmamaktadırlar. Bunların yaptıkları başka bir şey de şudur: Gerek Batı da, gerekse bizde zaman zaman ekonomik zorluklar, bunalımlar ve krizler görülmektedir. Sözü edilen iktisatçılarımız, ekonomik alanda görülen bu ve benzeri olumsuz gelişmeleri tamamiyle faize bağlamakta, faizi caiz görmenin iktisat ilmi bakımından da mümkün olmadığı yolunda temas ve irtibat hâlinde oldukları hocalara ve şeyhlere ilmî mütalâalar arz etmektedirler.

    Neticede faizle ribayı bir sayıp ikisinin de haram olduğunu söyleyen hoca ve şeyhlerin inancım pekiştirmektedirler. Böylece fasit bir daire ve bâtıl bir devir ortaya çıkmaktadır. Hocalar iktisatçıların, iktisatçılar hocaların peşin fikirlerini ve ön hükümlerini pekiştirip güçlendirmekte, bu kısır döngüden yeni bir sonuç çıkmamaktadır.

    Faiz Nazariyesi ve İslam'ın yazarı Enver İkbal Kureşî şöyle diyor "Mevlâna Hasan Gilanî ile Muhammcd Hamidullah'ın rehberliğinden gayet fazla istifade ettim, Ebu'l-Alâ Mevdudi'nin eser ve yazılarından geniş çapta faydalandım. 2

    Görülüyor ki, kendisi iktisatçı olan Kureşî, fikirlerini esas aldığı din âlimlerinin görüşleri istikâmetinde fikir belirtmeyi görev bilerek yola çıkmıştır. Öyle olunca da, faizin zararı konusunda herkesçe bilinen birtakım bilgiler derlemekten ve bunları eskilere ilâve etmekten başka bir şey yapmamıştır. Fakat evvelkilerin yaptıklarına nazaran bunu da önemli ve değerli bir hizmet saymak lâzım gelir.

    Bazı iktisatçılarımız veya sosyal bilimcilerimiz daha vardır. Bunlar hem kaynak hadis ve fıkıh kitaplarındaki bilgilerden istifade etme imkânından mahrumdur, hem de hoca ve şeyhlerle herhangi bir temasları yoktur. Umumiyetle bunlar kendi ilmi kanaatlerine ve aklıselimlerine dayanarak faizi caiz görmenin fert ve cemiyet yararına olacağı görüşünde bulunurlar. Lâkin bu hususta dayanaksız konuştuklarından, şahsiyetlerine saygı duyanlar haıiç kimseyi ikna edememektedirler.

    Faiz meselesini halletmek için taklide dayanan eski fıkıh anlayışı yetmediği gibi, yeniden ihya etmeye çalışılan içtihad anlayışı da kâfi gelmez. Reşid Rıza. et-lstiftau'l-Hindiyye risalesinde meseleyi ele almakta ise de, sadra şifa olacak yeni bir şey söylememektedir. Demek ki o çeşit bir içtihad anlayışından da fayda gelmeyecektir.

    Bizim tutmuş olduğumuz yol, belki verdiği sonuç itibariyle 2. ve 4. gruba, kısmen de 1. gruba benzer. Gerek hareket noktası, gerekse takıp edilen usûl itibariyle hepsinden ayrıdır. Geniş ölçüde ilk kaynaklara müracaat edilmiş, konuyla ilgili nakiller hem bir tenkide tâbi tutulmuş, hem de birbirleriyle mukayese edilmiştir Tenkit ve mukayese usûlü çalışmalarda esas alınmıştır. Varılan sonucun sıhhaıi ve isabeti konusunda hem tarihin şahadetine, hem de iktisadi gerçeklere başvurulmuştur. Bu anlayışın. Kuranda ifadesini bulan riba ile ilgili ilâhî hükmün, en doğru bir şekilde tespitine yardımcı olacağı inancıyla hareket edilmiştir. Bu denemenin elbette ki tashihe muhtaç yerleri olacaktır, anın beşeri imkânların sınırlılığından doğun ve bunun için de müsamaha ile karşılanması gereken bu gibi hususlara rağmen, bu çalışmanın riba ile ilgili birçok hususun daha iyi anlaşılmasını sağlayacağını ve bazı müphem noktalan aydınlatacağını kuvvetle ümit etmekteyim.

    Bugünkü toplumumuz riba ve faiz konusunda gerçekten büyük bir sıkıntı içindedir. Bu sıkıntının bazen iki yüzlülüğe ve samimiyetsizliğe yol açlığı da bir vakıadır. 1984 te MEYAK kesintileri ve bunun faizi memurlara iade edilince, faizin her çeşidine şiddetle karşı çıkanlar faiz namıyla verilen bu parayı alıp gönül huzuruyla harcadılar ve aldıkları faizi enflâsyon suretiyle paranın uğradığı değer kaybına mahsup ettiklerini söyleyebildiler. Diğer taraftan İstanbul Boğaz Köprüsü ve Keban Barajı gelir ortaklığından alınan senetlere gelir payı namıyla ödenen paraya faiz deyip reddettiler ve "bu, her ne kadar faiz değilse de mâna olarak faizdir" dediler. Ama bunu diyenler para ticareti yapan özel finans kuruluşları gibi müesseselerin faaliyetini meşru saydılar. Bu anlayışa sahip olan şahıslara muhalif olan zevat ise, onlara karşı çıkarak ters yönde aynı mahiyette hatalara düşmekten kurtulamadılar. Benzer hadiselerin tekerrürü hâlinde hataların da tekerrür edeceği aşikârdır. Zaruret veya şer'î hile esasından hareketle meseleyi halledeceklerini zannedenler, başkalarını ikna bir yana, kendilerini bile tatmin etmeyen birtakım mülâhazalar ileri sürmenin ötesinde hiçbir iş başaramayacaklardır. Hu sıkıntıları kısmen de olsa ortadan kaldırmanın yolu, meseleyi bütün boyutlarıyla açık bir surette ortaya getirip üzerinde serbestçe fikir beyan etmekten geçer.
    Bİze göre Boğaz Köprüsü gelir ortaklığı veya Keban Barajı gelir ortaklığı senetleri ile Hazine Bonoları ve Devlet Tahvilleri arasında önemli sayılabilecek hiçbir fark yoktur. Gelir ortaklığı senedi, modern bir şerî hileden başka bir şey değildir. Özel finans kuruluşları ise çağdaş bir ribh-i mülzem-i şer'î ve muamele-i şer'iye vasıtalarıdır. Daha açıkçası ekonomik hülle müesseseleridir. Biri şapkalı, öbürü fesli-sarıklı faizdir. Özünde faiz esası bulunan köprü gelir ortaklığı senedi ile bahis konusu kuruluşların bu özelliğini kamufle etmek için elden gelen bütün çabalar harcanmış ve fıkhın bütün imkânları zorlanmıştır. Ama yine de meselenin esası bütün açıklığıyla ortada durmaktadır. Bu da minareyi çalanların kılıfını hazırlamada başarılı olmadıklarını göstermektedir. Güneşi balçıkla sıvamak mümkün olmamaktadır. Özel fînans kuruluşlarının ve faizsiz çalıştıklarını iddia eden İslâmi bankaların mudârebe. müşâreke, murabaha, icar ve iktina gibi fıkhen meşru ve mübah sayılan usûllere göre faaliyette bulunduklarını söylemeleri inandırıcı ve ikna edici olmamaktadır. Aslında bütün güçlük, söz konusu ticari usûllerin günümüz için yeterli olmamalarından kaynaklanmaktadır. Kıyasa esas alınan ticarî teknikler yetersiz ve eksik olunca, kıyas sonucu ortaya konulan kurumlarda aynı akıbetten kurtulamamaktadır. Faizsiz banka kurumu, bahis konusu ticari usûllerden meşruiyet ve kuvvet alacağına, onların meşruiyeti etrafında şüpheler doğmasına sebep olmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

    Mamafih, bu yolla faize alışan dindarların ileride faiz gerçeğini daha doğru görebilmeleri beklenebilir ki bu da küçümsenecek ve önemsiz görülecek bir şey değildir. 3

    1985 yılı başında köprü gelir ortaklığı senetlerinin % 43 kazanç temin edeceği ilân edilmişti. Bu husus açıklanırken 1985'te enflasyon hızı % 25 olarak tahmin edilmiş, fakat % 35-% 40% kadar çıkabileceği de büsbütün ihtimal dışı bırakılmamış, bu suretle iştirakçilere enflâsyonun üzerinde bir gelir temin etmek amaçlanmıştı. Lâkin enflasyonun beklenenden fazla olacağı anlaşılınca 1985 Temmuzunda kâr paylan % 23 olarak dağıtılırken, yıl sonunda bu nispetin %50'ye yükseleceği resmen açıklanmıştı ki, bu nispetle 1985 yılının carî faiz hadleri arasında önemli bir fark yoktu. Özel finans kurumlarının yaptığı şey de aynıdır. Yani bu türlü kurumlara para yatıranların kârları hesap edilirken, cari faizler esas ve kıstas olarak kabul edilmektedir.

    Enflâsyon ve zam vasıtasıyla gelir payını isdendiği gibi ayarlamak, kazancın nispetini yükseltmek veya düşürmek pekâlâ mümkün olmaktadır. Gelir önceden bilinir, ilân edilir ve ayarlanırsa buna ticaret mi, faiz mi denir? Önceden ilân edilen kâr hadlerinin çok az değişmesi faizi faiz olmaktan çıkarır mı? Hazine bonosunda da köprü gelir ortaklığı senedinde de kâr garantili, riziko ise yoktur. Her ikisinde de devletin teminatı söz konusudur. Şu hâlde aradaki fark nedir? Meselenin meşruiyeti ve dürüstlüğü etrafında hasıl olan bu ve benzeri istifham ve şüpheler tam anlamıyla bir vuzuhsuzluğun kaynağı, tatminsizliğin sebebi olmaktadır.

    Bu çalışmamızın bu hususlara açıklık getireceğine inanıyoruz.
    Her şeye rağmen faizsiz banka kurulması için yapılan çalışmaları ve araştırmaları ilgi ve takdirle karşılamak, bu yolda çaba harcayanları desteklemek ve teşvik etmek gerektiğine kaniyim.

    Burada ekonomi ile ilgili araştırmalarla din arasındaki ilişkiye de temas etmek gerekir.

    Ekonomi ve onun çeşitli dallarıyla ilgili olarak yapılan araştırmalar objektif, ön yargısız ve ön koşulsuz olup hür ve serbest bir düşünceye dayanır. Onun için de bağımsız bir değerdir. Böyle bir anlayışla ulaşılan ekonomik kurallar ve ilkeler dünyanın her yerinde ve bütün toplumlarda, geçerli olur. Onun için de üniverseldir. Eğer bir İslâm ekonomisi varsa, bunun kural ve ilkeleri de üniverselse bu ekonomi ile akıl ve tecrübe çerçevesinde yapılan araştırmalara dayanan çağdaş ekonominin bir yerde buluşmaları ve örtüşmeleri gerekir Akla dayanan ekonomi ile nakle (nassa) dayanan ekonominin birbiriyle çelişmemeleri icap eder. Onun için akla ve ilme uygun düşen her ekonomik kuralın, ilkenin ve açıklamanın İslâm'a da uygun olması lâzım gelir.

    Eğer akli ekonomi ile nakli ekonomi arasında bir farklılık ve zıtlık görülürse nakli ekonomi, akli ekonomi çerçevesinde yorumlanır ve değerlendirilir. Ahiret. itikat, ibadet ve ahlâk konularında nakle ve nassa, ekonomi gibi dünyevi konularda akla, gözleme ve deneye öncelik verilir. Eğer böyle olmayacaksa İslâm'ın evrenselliğinden söz edilemez.

    Gerçi ekonominin kuralları evrenseldir ama bu kurallar ve kanunlar çeşitli toplumlara, kültür ve medeniyet çevrelerine göre farklı olarak şekillenir. Bu bakımdan Batı ile Doğu'nun, İslâm ile Hristiyanlığın ekonomileri farklı olduğu gibi Avrupa ile Amerika'nın hatta Kuzey Amerika ile Lâtin Amerika'nın ekonomileri bile az çok birbirinden farklıdır. Kültür yapılan farklı olan toplumlar ve milletler bir ölçüde ekonomik kurallar ve kanunlara kendilerine özgü bir renk verebilirler. Bu anlamda Müslüman milletlerin ekonomileri, gayri müslim milletlerin ekonomilerinden farklı olur. Bu Farkın özenle korunması ama büyütülmemesi lâzım gelir.

    Ekonomi; hukuk, siyaset, ahlâk, din ve sanat gibi değer disiplinlerinden bağımsızdır. Fakat aralarında sıkı bir ilişki de yok değildir. Bu yüzden belli ölçüde ve belli noktalarda hukuka bağlı olmayan bir ekonomi düşünülemez ama aynı şekilde ekonomiye bağlı olmayan bir hukuk da düşünülemez. Burada karşılıklı bağımlılıktan çok karşılıklı ilişki ve etkileşim söz konusudur.

    Din-ekonomi ilişkileri de böyledir. Meselâ İslâm'ın zekât, fitre, kurban, hac. bayram, kandil ve cenaze gibi konulardaki hükümleri hem ekonomik hem de siyasî ve hukuki hayatı etkiler. Siyaset ve ekonomi istediği kadar lâik olsun İslâm'dan etkilenir. Öbür dinlerde de benzeri durumlar vardır. O hâlde dini, özellikle İslâm'ı öbür sosyal kurumlardan soyutlamak mümkün değildir Fakat bu durum İslâm toplumlarında uygulanan ekonominin mutlaka dine bağlı olmasını gerektirmez. Dinden bağımsız bir ekonomi ile din arasında da bu tür ilişkiler bulunur hatta daha sağlıklı olarak.

    Ekonomi-İslâm ilişkilerinde karşılaşılan önemli bir diğer konu da reFerans meselesidir Pek çok islâm âlimi ekonomi söz konusu olduğu zaman söylenen sözlerin, ortaya atılan düşünce ve görüşlerin tıpkı ibadetlerde olduğu gibi mutlaka şu dört delilden birine dayanması lâzım geldiğini ısrarla savunur: Kur'ân. hadis, icma, kıyas. Oysa bu dört kaynaktan son ikisi tartışmalıdır. Meselâ Zahiriye mezhebi kıyası kabul etmez. İmamiye Şiasında da akıl bir delil olarak kabul edilir. İktisat gibi dünyevî ve aklî bîr ilim öncelikle akla. deneye, gözlemlere ve kârlılığa dayanmalıdır. O hâlde İslâmi açıdan bile ele alınacak olsa ekonominin dayanması gereken esaslar ve deliller, ibadetlerin dayanması gereken esas ve delillerden farklı olmalıdır. Konuların mahiyeti bunu zorunlu kılmaktadır. Ne var ki bugün ekonomik bir mesele ortaya atıldığı zaman Kur'ân, badis, icma, kıyas hatta fıkıh kitaplarından argüman istenmektedir. Birgivî. Ebussuud'u eleştirirken Hanefi mezhebindeki içtihadlara aykırı düşen fetva verdiğini söyleyerek onu suçlamaktadır ve aynı anlayış günümüz Birgivilerinde de aynen mevcuttur. Bu anlayışla Müslüman toplumlardaki ekonomik meseleleri çözmek mümkün değildir. İslâm-ekonomi arasındaki ilişkilerin mutlaka yeni bir anlayışla ele alınması gerekmektedir.

    Bahsettiğim durum sebebiyle ulema, mahiyeti itibariyle dinamik olan ekonomiyi statik kurallarla açıklamak alışkanlığını sürdürmekte bugünkü ekonomiyi on dört asır evvelki ekonomiyle eş değerde görmektedir. Cahiliye döneminin mudarebesini alan İslâm bugün neden çağdaş iktisadî, malî ve ticarî kurumlan gayri müslimlerden almasın.

    İslâm'da, fikir beyan etme ve kanaat serdetme hürriyetinin varlığına ve esas olduğuna inananların, vardığımız sonuçları kabul etmeseler bile, var olduğuna ve var olması lâzım geldiğine inandıkları düşünce hürriyetinin meyvesi olan müsamahayı bizden esirgemeyeceklerini ümit ederim.

    Bu eseri iktisat açısından gözden geçiren Prof. Dr İbrahim Kanyılmaz'a ve Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlun'a eserin basım ve yayımını üstlenen Dergâh Yayınları mensuplarına eseri bastan sona kadar gözden geçirip gerekli düzeltmeleri yapan Hasan Basri Öcalan'a ve eserin dizgisini yapan Ş. Atlansoy'a bura da teşekkür etmeyi borç bilmekteyim.

    Şubat 1988-Bursa
    PROF. DR SÜLEYMAN ULUDAĞ
    Süleyman  Uludağ
    Sayfa 11 - Dergah Yayınları, 3. Baskı - Ocak 2010
  • --İzzet ve Şeref O'na tabii olmakta...
    --Tenhada ve açıkta nefse muhalefet

    Efendi Hazretleri 3. Sohbet

    Sohbet:3 MAİDE 65-69

    İZZET O’NA TABİ OLMAKTA

    ”Eğer muhakkak olarak o ehli kitap Tevrat ve İncil’i Rablerinden kendilerine indirilen Kuran-ı Azimüşşan’ın ahkamını ikame etseydiler (hakkıyla tatbik etseydiler, üslerindeki (semadan) yağdırmakla, ayaklarının altındaki (yerden bitirmekle) elbette yerlerdi.(Yani çok bolluk olurdu).Onlardan muktesid ümmet (orta halli insanlar) da vardır.Onlardan bir çoğunun yaptıkları ise ne kadar fenadır”


    Mevla Teala Hazretleri bir hadisi kutside buyuruyor ki:

    ”Kullarım hakkıyla iman etseydi ve vakti zamanında amel-i salihlerini icra etseydiler, geceleyin yağmur yağdırmakla, gündüzleyin güneşi çaldırmakla, o kadar bol mahsul verirdim ki bitmez tükenmezdi.”

    Paramız o vakit kıymetlenirdi. Müslümanların parasının aşağı düşmesi, takva ve ameli salihleri ile ilgilidir. Takva azaldı, ameli salih azaldı. Günahlar çoğaldı. Bundan sebep Cenab-ı Hak tam manasıyla yağdırmıyor ve bittirmiyor.


    Onun için günden güne para değerini kaybediyor. Nasıl ki bizim değerimiz de isyanımızdan dolayı günbegün kayboluyor. Dünyada müslümanların bir heybeti vardır. Düşmanlara karşı olan o heybetimizde kayboluyor ve bizi bir hiç olarak görüyorlar.

    Hâlbuki biz Rasulullah Efendimizin ümmetiyiz. O, şöyle buyuruyor:

    Hazreti Cabir (Radıyallahu anh) den rivayete göre Efendimiz şöyle buyuruyor:


    ”Bana 5 haslet verildi ki benden evvel hiçbir peygambere verilmedi

    1-Bir aylık mesafeden (düşmanın benden) korkması ile yardım olundum.

    2-Yeryüzü bana hem mescit hemde paklık vasıtası kılındı. Ümmetimden hangi bir adama namaz vakti ulaştı (su ve cami bulamadığı takdirde teyemmüm ile) kılar.

    3-Ganimet malları bana helal kılındı, benden evvel kimseye helal olmadı.

    4-Şefaat (yani kullara yardım) makamı bana verildi.(şefaat benimle başlayacak)

    5-Her peygamber yalnız bir kavme gönderildi, ben ise umum nasa (insanlara) gönderildim.


    Bu beş haslet Efendimize kâmil derecede tabi ve varis olanlara da aynıdır. O halde tam olarak Efendimiz’e tabi ve varis olalım ki bu nimete ulaşalım ve dünyaya ışık tutalım.

    Mademki böyle alişan bir peygamberin ümmetiyiz bizden de düşmanlar öylece korkmalıdır. Bir milletin değeri peygamberine göredir. Ama eğer ona uyarlarsa. Eğer uymazlarsa onların heybetleri olmaz, kimse onlardan korkmaz, kimse onlara değer vermez, onları kale almaz.


    Dünya âleminde hiç kıymeti olmaz. Çok düşük gözükürler ve düşman zanneder ki, bir üfürükte hepsini uçururum.

    Yazık değil mi? Böyle bir peygambere ümmet olma şerefiyle müşerref kılınalım da sonra o şerefi kaybedelim, bu rezalete düşelim. Uyanmamız lazım, mütenebbih olmamız lazımdır. Ve yeniden vazifeye başlamamız lazımdır. Bu hususta birbirimizi hiç üşenmeden, yorulmadan uyarmamız lazımdır ki, tekrar bu şerefe nail olalım. Sen tamamıyla bizi uyandır ya Rabbi!


    Nefahatu-ül Üns’de görmüştüm. Buyruluyor ki:”Bir salik yani Mevla’ya yürüyücü yirmi sene oyalansa sonra yarım saat ciddiyetini takınsa yirmi senelik boşluğu doldurur”

    İşte bizlere anamızdan, babamızdan daha çok acıyan Mevla’nın bizlere muamelesi böyledir. Mevla tarafından fenalık olmaz.

    Mademki diriyiz, sağız yine tevbe edip Efendimiz’e ittiba edersek, Kitabullah’a sarılırsak, ehadisi nebeviyye’ye ve bunlardan çıkan akaide, fıkha, tasavvufa sarılırsak boşlukları doldurur heybetli oluruz. Sözümüz dinlenmiş olur. Heybeti olmayanın kendisi karanlıkta kime ışık tutacak? Heybet ise kendi başına kazanılmıyor.


    Şu ayeti kerime yüksekliğin nereden kazanıldığını bizlere gösteriyor:

    ”Her kim ululuk, izzet (şeref) istiyorsa (bilsin ki) bütün izzet Allah’ındır. (Fatır Suresi 10dan)

    O’nun kapısına dayanmak lazımdır. O’ndan istemek lazımdır. O’nun kapısı da islamiyetin tamamını yaşamaktır.


    Mevla Teala Hazretleri ders ayetimizin devamında ehl-i kitaptan iman edenleri, ümmet-i mukteside (tam orta halli ümmet) olduklarını beyanla medh ediyor. Yahudilerin büyük bir alimi olan Abdullah İbn-i Selam (Radıyallahu anh) bunların başında gelir. Hıristiyanlardan da vardır. Ancak mutedil olan ve islamiyetin yüceliğini anlayarak iman eden ehl-i kitabın sayısı azdır.

    Onlardan çoğu, peygamberlerinden (Salavatullahi ala nebiyyina ve Aleyhim Ecmain) kitaplarından ve bizim peygamberimizden (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hakikatı öğrendikleri, tenbih olundukları halde, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) i tanımamak muamelesi ettiler ve onun için bu belayı buldular.


    (Ders Ayeti)

    ”Ey Resul-i zişan! Rabbinden sana indirileni hakkıyla tebliğ et. Eğer bunu söylemezsen O’nun elçiliğini ulaştırmış olmazsın. Allah, seni insanlardan muhafaza eder. Muhakkak Allah Teala, kâfir kavmi hidayet etmez.”


    Mevla Teala Habibine buyuruyor ki:”Rabbin tarafından sana indirilen Kuran’ı Azimüşşan’ı bütün dünyaya duyur. Bütün dünya ancak onunla kurtulabilir. Dünya ve ahiret meşakkatlerinden, dertlerinden Kuran-ı Kerim vasıtasıyla halas olunabilir.

    Eğer sen emrolunduğun ahkâmı tebliğ etmezsen, risalet vazifeni de eda etmemiş olursun. Ve ey peygamer-i zişan! Allah’u Teala Hazretleri seni insanlardan korur. Onlara ahkâmı diniyyeyi tebliğden dolayı endişeye düşme. Senin yardımcın senin muhafızın Allah’tır”

    Düşünene göre ne büyük bir meseledir. Cenab-ı Hak bu ayeti kerimede Resulunu kâfirlerin şerrinden muhafaza edeceğini müjdeliyor. Bu manayı te’kit eden Kuran’ı Kerim’de birçok ayet vardır. Bunlardan bir kaçını zikredelim:


    ”Ve eğer sana hile yapmak isterlerse, şüphe yok ki Allah Teala sana kâfidir. O öyle Allah’tır ki seni kendi yardımıyla ve müminlerin yardımıyla kuvvetlendirmiştir.”(Enfal 62)


    ”Eğer yüz çevirirlerse artık dedi ki:’Allah’u Teala bana kâfidir. Ondan başka mabud yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, pek büyük olan arşın sahibidir.”(Tövbe 129)


    ”Her kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona kâfidir”(Talak 3)


    Bu ayetleri niçin okuyoruz? Hiç Allah’ güvenmemek olur mu? Bize O’ndan başka kim yardım edebilir?


    Hakiki yardımı yapmaya ancak Allah’u Teala’nın gücü yeter. Bunu ifade eden ayetlerden bazılarını beyan edelim:


    ”Allah size yardım ederse, artık sizi yenecek yoktur. Sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size yardım edecek kim vardır? Ve müminler ancak Allah’a tevekkül etsinler.”(Ali imran 160)


    ”Müminlere yardım etmek bizim üzerimize hak olmuştur.”(Sure-i Rum 47)


    ”Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında şahitlerin şahitlik edecekleri kıyamet gününde yardım edeceğiz”(Mümin 51)


    Tekrar ders ayetimize dönelim:

    Bu ayeti celile-i cemile bizlere büyük bir haberi veriyor. İnanmış olarak, halis bir niyetle eğer Kuran’ı Kerimi ve bu din-i mübin-i İslamı tebliğ edersek, kimselerden bir ücret (karşılık) ta beklemezsek aynı müjdeye bizimde nail olacağımız bildiriliyor.


    Rivayete göre Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Medine-i Münevvere’ye muhacir olarak gelince yahudiler önüne çıktılar ve dediler ki:’‘Ya Muhammed bizim sayımız çok, kuvvetimiz de var, eğer bu yola devam edersen seni öldürürüz. Ama geri dönersen sana azık veririz, sana ikram ederiz”

    Efendimiz’e yahudiler tarafından bir tehlike gelmesin için, ensardan ve muhacirlerden yüz kişi korurlardı. Bunlar Efendimizin yanında geceler ve onunla beraber gezerlerdi.

    Bu ayeti kerime nazil olunca Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yahudilerin ve diğer müşriklerin hilelerinden Cenab-ı Hakkın kendisini muhafaza edeceğini bildi ve ensar ile muhacirlere dedi ki:”Artık evlerinize dönün. Rabbim bana söz verdi, beni yahudilerden koruyacak.” Bundan sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisine koruyucu almadı.


    Hakikaten Mevla Teala onu müşriklerin, Yahudilerin, putperestlerin ve münafıkların her türlü şerlerinden muhafaza etti. Gerek yahudiler, gerek Mekke müşrikleri her türlü kötülüğe teşebbüs ettilerse de, Allah’ın Resulüne hiçbir zarar veremediler.

    Mevla Teala Ayeti Kerime’nin sonunda:

    ”Allah, kâfir olan kavmi hidayete erdirmez.” buyurmaktadır. Yani onları maksatlarına ulaştırmaz. Bundan sebep Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e en ufak bir kötülük yapmaya kadir olamazlar.

    Mevla Teala bu hususta birde şöyle buyuruyor:

    ”Muhakkak ki onlar hilelerini işlediler(yeraltı faaliyetlerini noksan etmediler).Onların hilelerinin karşılığı Mevla’nın yanındadır. Her ne kadar hileleri büyük dağları oynatacak oldu ise de” (İbrahim 46)

    Yalnız unutmayalım ki Rabbimizin bu yardımlarına nail olabilmek için islamiyeti tam manasıyla yaşamamız lazımdır. Cenab-ı Hakka hıyanet etmemek lazımdır.


    Nitekim bir ayeti kerime de buyruldu ki:

    ”Ey iman edenler! Allah ve Rasulune hiyanetlik etmeyiniz” (Enfal 27) Hıyanetlik ediliyor ki böyle buyuruldu.

    TENHADA VE AÇIKTA NEFSE MUHALEFET

    Eğer biz O’na itaat ve O’nun dinine hakkıyla riayet edersek, mutlaka matlubumuz olan rızaullaha ve milleti de Allah’ın izniyle cehenneme gitmekten kurtarırız. Bu arada kendimizi de hem dünyevi hem uhrevi belalara düşmekten kurtarırız.


    Cenab-ı Hakka iyi söz verelim. Dinimizin farzlarına, vaciplerine, sünnetlerine, müstehaplarına, edeplerine dikkat edelim. Haramlardan mekruhlardan da kaçınalım. Bu yolda sebat edelim. Göreceğiz ki dünyamız huzur içinde olacak.


    Bize belalar Allah’a layık olamadığımızdan geliyor. Bir defa dünyaya rağbet etmemeliyiz. Koltukta, sandalyede gözümüz olmamalı. Keyf, rahat, zevk, sefa asla düşünülmemeli. Gayemiz yalnız Mevla’nın dinini yaşamak ve yaşatmak olsun. Millet ne zannederse zannetsin. Mevla bizim niyetimizi iyi biliyor.İnsanın kendisini methetmesi doğru değildir ve etmiyoruz da.


    Mevla Teala şu ayeti kerimelerde buyuruyor ki:

    ”Sizden hayra davet eder, iyiliği emredip nehyeder bir cemaat bulunsun. İşte ancak onlar felaha kavuşanlardır.”(Ali imran 104)

    Ancak böyle bir ümmet felaha kavuşur. Dünya ve ahiret belalarından kurtulur. Bunun üstündeki ayeti kerime de bunu beyan etmektedir:

    ”Hepiniz Allah’ın habl-i metini (olan Kuran-ı Kerimi) ne sarılınız ve birbirinizden ayrılmayınız. Allah’ın üzerinizde olan nimetini hatırlayınız ki, siz birbirinize düşmanlar iken sonra Allah kalplerinizi birleştirdi ve O’nun nimetiyle hakiki kardeş oldunuz. Bundan evvel siz ateşten bir kuyunun kenarında iken sizi o kuyuya düşmekten kurtardı. İşte böylece Allah ayetlerini size beyan ediyor, ta ki (bu ayetleri öğrenip gereğince amel etmekle) hidayete erebilesiniz.(Ali imran 103)

    Bir ana ve babadan olmak bizi hakkıyla kardeş edemez. İslam bizi kardeş eder. Kardeşliği islamda arayalım, samimiyeti islamda arayalım. Bir millet bu şekilde Kuran-ı Kerime sarılırsa böylece islamiyeti bağrına basarsa aralarında hudut, kan, namus, benlik davası olur mu? Birbirlerini kayırmaktan başka birşey bilmezler. Böyle olmaya çalışalım, yiğitlik budur.


    İşte (Rabbinden sana indirileni tebliğ et) ayetinin manası şudur ki:”Kuran-ı Kerim’i tebliğ edecek insanlar yetişsin. Bu yetiştirdiğimiz insanlara ihlâsı, dünyayı sevmemeyi öğretmeliyiz. Zira dünya sevgisi hakkında hadisi şerifte buyuruluyor ki:

    ”Dünya sevgisi bütün hataların başıdır”

    ”Dünya melundur, içindekilerde melundur. Allah’ın zikri ve zikredenler müstesna (onlar makbuldür).”


    Mel’unu mu seveceksin? Ahiret merzidir (razı olunandır). Allah’ın razı olduğu yerdir. Dünya megdup tur (gadap edilendir). Sahabeyi kiram bu ayeti kerimenin beyanı üzere yetiştiler ve bütün dünyaya ışık tuttular, bütün dünyanın manevi hastalıklarına ilaç oldular. Dünyayı yabanilikten kurtarıp dine ve medeniyete ulaştırdılar.


    Ders ayetimize devam ediyoruz:

    Ruhul Beyan tefsirinde İsmail Hakkı Bursevi (Kuddise Sirrahu) Hazretleri bu ayet hakkında şöyle buyurur:

    “Bu ayette Cenab-ı Hak Celle ve ala Hazretleri Efendimizi (Sallallahu aleyhi ve Sellem ) ve Ebu Bekir (Radıyallahu anh) Hazretlerini hicret zamanında müşriklerin şerlerinden mağarada nasıl koruduysa, aynen bunun gibi kendi emrine imtisal eden herkesi mahlukatın zararlarından koruyacağına işaret vardır.”


    Bursevi Hazretleri bir de kıssa nakleder:

    “Efendimizin bir evlatlığı vardı. İsmi Sefine idi. Bir muharebede orduyu kaybetmiş bir türlü bulamıyordu. Öteden beri büyük bir aslan geldi. Sefine ona dediki: “Ya ebel Harise Ene Sefinetü mevla Rasülillah. Yani ben Resulullah’ın kölesi sefineyim. Arkadaşlarla sefere çıkmıştık. Ben onları kaybettim. Şimdi onlara ulaşmak istiyorum.” deyince, kedi bir insana nasıl yan yan yaklaşırsa aslan da aynı şekilde başını öne eğip sürtünerek geldi. Nerede bir ses duyduysa o tarafa yöneldi böylece Sefine’yi orduya ulaştırdı.”


    Bakın bir aslan Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hatırını sayıyor da “Ahsen-i takvim” üzere yaratılan insan Resulullah’ın hatırını saymak şöyle dursun, O’nun adamısın; sünnetini işliyorsun diye sana düşmanlık ediyor. Şu hale bak!


    “Habibim! Söyle ki: Ey ehli kitap, Tevratı (şerifi), İncili(şerifi) ve Rabbinden size inen (Kur’an-ı Kerim)i ikame etmedikçe,(yerine getirmedikçe) hiçbir şey üzerinde değilsiniz. Yani Haktan hiçbir yol üzere değilsiniz. (Habibim!) Rabbinden Sana indirilen (Kur’an-ı Azimüşşan) onlardan çoğunu tuğyan azgınlık ve küfür bakımından elbette ziyade ediyor. Yani azgınlıklarını ve küfürlerini artırıyor. Kâfir kavim üzerine mahzun ve müteessir olma.”

    Bu ayet-i celile-i cemile de anlayana göre çok mana var. Yani bu kitapları ve bütün kütüb-ü semaviyyeyi ikame edinceye kadar hiçbir hakikat üzere değilsiniz, insanlığınız toz kadar bile değil. İnsan, insanlığa, Rabbisini tanımakla ulaşır. Başka birşeyle ulaşmaz. Bizim derdimiz bu olsun. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’le amel etmedikçe insanı insan saymıyor. Ne buyuruyor onlar hakkında?


    “Onlar hayvanlar gibidir. Belkide hayvandan da daha delalettedir, daha çok sapıklıktadır.”(Araf suresi:179′dan)


    Amma Kur’an-ı Kerime sarılan kimseyi Allah-u Teala büyük adam kabul ediyor. Bunu beyan eden bir ayet okuyalım:

    “Onların(Ehli kitabın) hepsi müsavi değildirler. Ehl-i Kitaptan istikamet ve adalet üzere olan bir cemaat vardır ki, gece saatlerinde secde ederek Allah’ın ayetlerini okurlar.”

    “Onlar, Allah(-u Teala Hazretleri)ne ve ahiret gününe iman ederler, iyiliği emreder, kötülükten menederler hayırlı işlere koşarlar. İşte bunlar salih kimselerdendirler.”

    “Onların hayır cinsinden yaptıkları şeyler karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah(u Teala) takva sahiplerini hakkıyla bilendir”(Al-i imran suresi:113-115)


    Gördünüz mü şeref kimindir?


    “Ümmetimin en şereflileri Kur’an’ı yüklenenler ve gece ibadet edenlerdir.”


    Bu hadis-i şerif de ayetimizi te’yid etmektedir. Demek ki şeref gece, gündüz seferber olarak Kuran’a hizmet edenlerindir. Bu kişi hammal veya hammal kızı süpürgeci veya süpürgeci kızı olsa dahi durum değişmez. İnsan Kur’an ehli olmadıkça hiçbir değeri yoktur.


    Nuh (aleyhisselam) ın oğlu hakkında Cenab-ı Hak buyurdu ki:

    “Ey Nuh! O muhakkak senin ehlinden değildir. Zira o salih olmayan amel (sahibi) dir.”(Hud suresi:46)


    Cenab-ı Hak Celle ve ala salih amel sahibi olmayan oğlunu Nuh (aleyhisselam) ın ehlinden saymadı.


    Bu dersteki ayetimizin tefsirinde, Ruhul Beyan da şöyle bir kıssa vardır:

    Fudayl bin İyad (Rahimehullah) hazretlerinin bir talebesi vardı. Çok bilgili ve beğendiği bir talebesi idi. Fudayl bin İyad Hazretleri birgün bu talebesinin ölmek üzere bulunduğunun haberini aldı.

    Hemen yanına gidip başucuna oturdu ve Yasin okumaya başladı. Talebesi “Ya üstad okuma” dedi. Fudayl Hazretleri sustu bu sefer telkin getirmek için la ilahe illallah dedi. Talebesi yine “La ilahe illallah deme. Zira ben bu kelime-i tevhidden beriyim” deyip o hal üzere öldü.

    Fudayl bin İyad Hazretleri evine döndü 40 gün evinden dışarı çıkmadı ve ağladı. Sonra rüyasında gördü ki o talebesi cehenneme atılıyor. Ona sordu: Hangi şey bu marifetin senden soyulmasına sebep oldu oysa ben seni en iyi talebem bilirdim.”

    Talebesi dedi ki:3 kabahatim vardı.

    Birincisi: Nemmamlık ederdim. Sana dediğimin hilafını arkadaşlarıma derdim.

    İkincisi: Arkadaşlarıma hasüdluk (çekememezlik) ederdim.

    Üçüncüsü de: Ben de bir hastalık vardı. Doktora gittim. Hastalığımdan sordum. O da bana her sene bir kadeh şarap içmemi, eğer içmezsem bu hastalığın bende baki kalacağını söyledi. Bende bu illet için içtim. Bu üç kabahat benden imanın çıkmasına sebep oldu dedi.” Neuzubillah.


    Hocaların, âlimlerin muhalefetleri ufak olmaz. Ufak zannedilir ama değildir. Kur’an-ı Kerim ilmi ile uğraşan hocalarımıza tenbih ediyorum: Onların hiçbir kötü hareket yaptıkları olmamalı ve kötü söz söyledikleri duyulmamalıdır. Nefse muhalefet lazımdır. Nefse muvafakat ettin mi heybetten düşersin.


    Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve Sellem)in ümmetinden olduğumuza göre ona ittiba etmemiz lazımdır. Bir aylık yoldan ismini duyanlar ondan korkuyorlardı. Ümmet kâmil olursa, kâfirler ondanda korkarlar. Eğer Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) in bugünkü ümmetinden korkmuyorlarsa anlayınız ki ittibada noksanlık vardır.


    Karanlıkta, mecliste, tenhada, meydanda Mevla’ya muhalefet etmeyeceğiz. Ben Allah’ın ehliyim. O’nun hatırını sayacağım. Bu Kitab’ı muhafaza edeceğim demeli. Bunu hem yaşayacağım, hem yaşatacağım, hem seveceğim, hem sevdireceğim, hem öğreneceğim, hem öğreteceğim demeliyiz.


    Her talebe böyle karar vermeli. Kız olsun, erkek olsun. Zayıf olsun, kuvvetli olsun. Nefsi bir fenalık emredince hemen akıla gelmelidir ki, biz Rasulullah’ı temsil ediyoruz.”Bu iş bana yakışmaz” demeli ve nefsin bu isteğini defetmeli.

    Nefis, her nerede bir farz, vacip, sünnet, müstehap, edep, terk edilmesini isterse, olmaz! ”Ben kendim küçüğüm ama büyük yerde bulunuyorum. İslamın yüz karası olmamalııym” demeli. Hemen nefsin bu kararından dönmeli. Ya Rabbi! Bütün talebelerimizi ve hocalarımızı bu şerefe nail eyle. Âmin.


    Nefisten bir muhalefet geldiğinde muhalefet kapısını kapatmalı. Her bir müslüman böyle düşünmeli ”Evet ben aciz biriyim ama benim temsil ettiğim müslümanlık büyüktür” diyerek daima islamın şanını yüceltecek işlerde ve yerlerde bulunmalı.


    İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani (Kuddise sirrahu) Hazretleri’nin Mektubatında 1/261. mektubunda bir şiir vardır.

    Dostum, efendim (yani Rabbim) Makamımı yüksek etti,

    Ben onun yüksek etmesi sebebiyle yıldızları ve ayı geçtim,

    Sanki ben kendinde ilkbahar bulutu bulunan bir münbit araziyim,

    Ki o bulut, safi su yağdırıyor,

    Eğer benim için bir lisan olsa ve ben o lisan ile Rabbimi övsem

    Utanmaktan gayri bir şeyim artmaz.


    İşte bu beytin manasınca kim olursak olalım,”ben bir kadınım benden ne çıkar” demeyelim. Zira kemalat Mevla’ya aittir. İslam dininin mensupları olduğumuz için düşük işleri yapmak bize yakışmaz. Gizli, aşikâr her ne olsa duyulur…


    Gelelim son ayetimize:

    ”Muhakkak o kullar ki iman ettiler ve o kullar ki yahudi oldular ve o kimseler ki sabiinden (hıristiyanlardan olup kalpleri cehalete meyletti) ve (diğer) hıristiyanlar (bu dört sınıf arasından) her kim (ehli sünnet vel cemaat mezhebi üzere) Allah’a ve ahiret gününe iman etti ve salih amelde bulundu ise onların üzerine hiçbir korku yoktur ve mahzun da olmayacaklardır.


    Ruhul Beyan’da bu ayetin tefsirinde şöyle buyrulmuştur. İbrahim Hevvas (Kuddise Sirrahu) buyuruyorlar ki:

    Kalbin devası yani ilacı beş tir.

    1-Düşünerek Kuran-ı Kerim okumak

    2-Midenin yemekten hali olması yani az yemek

    3-Gece ibadet için kalkmak

    4-Seher vakti Cenab-ı Hakka tazarru yani yalvarmak

    5-Salihlerin meclisine devam etmek


    Ruhul Beyan sahibinin şeyhi Hudayi (Kuddise Sirrahu) buyuruyor ki:”Hakikatte ıslah edici düzeltici Allah Teala Hazretleridir. Ve lakin tesir bakımından eşyanın en tesirlisi zikirdir.”


    Hazreti Ali Efendimiz şöyle buyuruyor:

    ”İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki islamdan, ismindan başka birşey kalmayacak. Kuran’ı Kerimden birşey kalmayacak ancak resmi kalacak. Camileri tamir edecek süsleyecekler. Hâlbuki zikrullahtan boş olacak. O zamanların en şerlisi âlimlerdir. Fitne onlardan çıkacak ve yine onlara dönecek.”


    Bu dersimiz bize çok büyük vazife yükledi. Durmadan milleti hakka davet etmek lazım. Vazifemiz önemlidir. Küçük işlere tenezzül etmemeliyiz. Dünya makamına kıymet vermemeliyiz. Derslerimizi tamamıyla yapalım.Bu gevşeklik bu donukluk nedir? Bir kimse ben dersimi yapacağı der ve azimli olursa Allah ona yardım eder vazifesini yaptırır. Mevla yüklediği vazifeyi kuluna kolay eder…
  • İbadet; kulun Allah’a karşı kulluk vazifesini, O’nun emrettiği tarzda yerine getirmesidir. Peki ibadet niçin yapılır? İslam’da emredilen ibadetler nelerdir? İslam’da ibadetin yeri ve önemi nedir? İslam’da ibadetlerin hikmeti ve faydaları...

    PEYGAMBERİMİZİN HİÇ TERK ETMEDİĞİ İBADETLER
    İslâm’ın esâsı îman, hedefi ise sâlih ameller ve güzel ahlâktır. İslâm sadece vicdanda gizlenmesi lâzım gelen bir şey değildir. Zira fikir ve kalp sahasında kalarak amelî bir sûrette yaşanmamış olan herhangi bir hakîkatin, ne kadar yüksek olursa olsun, pek fazla kıymeti yoktur. İnsan, inandığı bir hakîkate diliyle tercüman olmaz ve onu fiilen yaşamazsa, ona olan îman ve muhabbeti yavaş yavaş zayıflar. Bunun için İslâm, yalnız nazarî ve îtikâdî esasları değil, amelî hükümleri de tâlim etmiştir. Yani İslâm, tam mânâsıyla bir hayat dînidir. Kalbin en derin noktasından başlayarak onu tamamen saracak olan îman, lisandan âb-ı hayat gibi akacak, sonra da bütün vücûda ve muhîte sirâyet edecektir.

    Îman, kuru bilgiler ve nazariyât ile değil, hakîkatler karşısında tefekkürü ziyâdeleştirip kalbî âlemde derinleşme ve ibâdetleri rûhâniyetle edâ edebilme neticesinde muhâfaza edilir. Eğer dıştaki ibâdet kalesi zayıflarsa onun içindeki îman kalesi de tehlikeye düşer. Îmânı bir lâmbaya benzetirsek, ibâdetler, çeşitli yönlerden esen rüzgârlar karşısında onu sönmekten koruyan ve ışığını daha da ziyadeleştiren bir fânus gibidir.

    İlim, ancak tatbik ve tecrübe ile gelişir ve kökleşerek meleke hâline gelir. Tatbikâta konulmayan kuru bilginin muhafazası çok zor olduğu gibi, faydası da yok denecek kadar azdır. Aynı şekilde îmânın insanda kökleşip yerleşmesi de ancak ibâdetler sâyesinde mümkündür.

    Îman neşvesinin hazzı, mübârek ve has kullarda bütün fânî neşvelerin üzerine çıkmıştır. Dünyevî acı, ıztırap ve elemlerin yakıcı, dayanılmaz ve helâk edici şiddetini âdeta yok etmiştir:

    Mûsâ -aleyhisselâm-’a karşı musâbakaya çıkan sihirbazlar îmân edince, zâlim Firavun onların kol ve ayaklarını çapraz keserek hurma kütüklerine astırdı. Bu yeni müslümanlar, Firavun’un büyük zulmü karşısında beşerî bir acziyet gösterip îmânen zaafa düşme endişesiyle ellerini semâya kaldırdılar:

    “Yâ Rabbî! Üzerimize sabır yağdır; canımızı Müslüman olarak al!..”[1] diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ettiler. Ve nihayet şehâdetin lâhûtî hazzı içerisinde Rablerine kavuştular.

    Samîmî birer Müslüman olan ilk Îsevîler de, sirklerde arslanların dişleri arasında parçalanma pahâsına da olsa tevhîd inancında sebât ettiler. Tattıkları ulvî lezzetler içinde şehâdet şerbetini aşk ile içtiler.

    Önceleri eline bir iğnenin batmasından dahî korkan Hazret-i Sümeyye, îmânın ulvî hazzını tattıktan sonra, müşriklerin kızgın demirlerle vücûdunu dağlamalarına rağmen büyük bir tahammül gösterdi. Îmânından aslâ tâviz vermedi. Vahşî işkencelere mâruz kaldıktan sonra, bir ayağı bir deveye, diğer ayağı da başka bir deveye bağlanarak canavarca parçalandı. Kocası Hazret-i Yâsir -radıyallâhu anh- da yaşlı ve zayıf bir kimse olmasına rağmen tahammül ötesi bir sabır gösterdi. Nihâyetinde o da şehâdet şerbetini içti. Böylece Yâsir âilesi -radıyallâhu anh- İslâm’ın ilk şehîdleri oldular.[2] Îmanlarının bedelini, onu aşkla yaşayarak ve canlarıyla ödediler.

    Hazret-i Bilâl’in o dâsitânî hâli de aynı likàullah (Allâh’a kavuşma) neşvesi sâyesindedir. Bilâl -radıyallâhu anh- da, azgın ve gözü dönmüş müşriklerin ağır işkenceleri altında siyah derisinden kırmızı kanlar akarken vücûdu bir pelteye döndüğü hâlde «Ehad, Ehad, Ehad… Allah birdir, Allah birdir, Allah birdir.» diyordu. Acı ve ıztıraptan ziyâde îmânın ulvî zevkini tatmış bir gönülle likàullah hazzını yaşıyordu. Zira onlar, İslâm nîmetinin büyüklüğünü gerçek mânâda idrâk hâlinde idiler. Böylece her iki dünyada da ilâhî izzetlerin kapılarını aşk ve vecdleriyle aralamasını bildiler. Fânî ömürleri:

    “Ey îmân edenler! Allah’tan, O’na lâyık bir takvâ ile korkun ve ancak müslüman olarak can verin!”[3] emr-i ilâhîsinin muhtevâsı içinde son bularak gerçek ve ebedî hayata nâil oldular.

    Onların ardından gelen mü’min nesiller de İslâm’ı başlarına tâc ettikleri her demde azîz oldular.

    İbâdetlerle takviye edilmeyen bir îman ise, zamanla zayıflayacağı için, insanın davranışları üzerindeki müsbet tesirini kaybeder. Îmânın tesiri zayıfladıkça da insan menfî duygulara ve kötü ahlâka sürüklenerek muhtelif günah ve kötülükleri işlemeye başlar.

    İBADETİN HİKMETLERİ
    Cenâb-ı Hak, ibâdetin hikmetine temas ederek şöyle buyurur:

    “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize ibadet (kulluk) ediniz. Umulur ki, böylece takvâya ermiş (günahlardan korunmuş ve Allâh’ın emirlerini yerine getirmiş) olursunuz.” (el-Bakara, 21)

    Günahlardan korunup ibadetlerine devam eden bir kul da her dem Allâh’a yaklaşıyor demektir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunu şöyle ifade buyurmuşlardır:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

    «Her kim Ben’im bir dostuma düşmanlık ederse, Ben de ona harp îlân ederim. Kulum kendisine farz kıldığım amellerden daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana, (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet Ben onu severim. Kulumu sevince de Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Ben’den her ne isterse, onu mutlaka veririm; Bana sığınırsa, onu korurum...»” (Buhârî, Rikâk, 38. Ayrıca bkz. Ahmed, VI, 256; İbn-i Hibbân, Sahîh, II, 58/347)

    Bâzı rivâyetlerde şu ilâve vardır:

    “…Akleden kalbi ve konuşan dili olurum.” (Taberânî, Kebîr, VIII, 221/7880; Heysemî, II, 248)

    İbadetler, rûhî tekâmülü sağlayarak nihayetinde kişiyi Cehennem’den kurtarıp Cennet’e nâil eder. Âhirette insana faydası dokunacak yegâne sermâye, îmanla yapılan ibadetler ve amel-i sâlihlerdir. Toprağın sînesine ancak amel-i sâlihlerimizle gömüleceğiz.

    Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:

    “Gideceğin yerde yalnız kalmayı istemiyorsan, hayırdan, iyilikten, ibadetten birer evlâdın (yani yardımcın) olsun!” (Dîvân-ı Kebîr, II, 692)

    İBADETLERİN İNSANA FAYDALARI
    İbâdetlerin insanın rûhî yapısı üzerinde pekçok müsbet tesiri vardır. İbadetlerin her biri ayrı bir keyfiyet taşır ve her biri ruhlara verilen mânevî birer gıdâ ve vitamin mesâbesindedir. İbadetlerini yerine getiren bir mü’min, mânen kuvvetli olur ve gönül huzûru içinde yaşar. Hayatta karşılaştığı mânîler, zorluklar ve imkânsızlıklar karşısında ye’se kapılmaz, strese düşmez. İbadetlerini ihmâl eden kimse ise iki cihanda da huzur bulamaz. Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

    “İnsan, kulluk vazifelerini îfâda kusur gösterir, yani her ibadetini kâfî miktarda yapmayıp azaltırsa Cenâb-ı Allah onu gam ve kedere müptelâ kılar.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, no: 6788)

    Bunun yanında, insan ibadetler sâyesinde maddiyâta dalıp gitmekten kurtulur, rûhen yükselir ve nezâket, zarâfet ve hassâsiyet kazanarak gerçek insanlık şerefine nâil olur. İbâdet, muâmelât ve güzel ahlâk ile Allâh’a yaklaşabildiği nisbette kâinâtın gözbebeği olma vasfını elde eder.

    Diğer taraftan ibadetlerin, maddî faydaları da vardır. Zira İslâm, insânî faaliyet alanlarının hiçbirini ihmal etmez. Bunlar arasında muhteşem bir denge kurar. İslâm, hayatı bütün yönleriyle kuşatan mükemmel bir sistemdir.

    Meselâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ibadetlerine dikkat eden mü’minlerin rızkına bolluk verileceğini ifâde buyurmuşlardır.[4]

    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Rabb’iniz -azze ve celle- : «Eğer kullarım Bana îcâb ettiği şekilde itaat etseler, Ben onlara yağmuru gece yağdırırım, gündüz de üzerlerine Güneş’i doğdururum. Onlara ayrıca gök gürleme sesini de duyurmam.» buyuruyor.” (Ahmed, II, 359; Hâkim, IV, 285/7657)

    Görüldüğü üzere İslâm, ibadetlere çok ehemmiyet vermektedir. Bu sebepledir ki amel-i sâlihler, Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde umûmiyetle îman ile birlikte zikredilir. Bu durum aynı zamanda ibadetlerin îmânı muhâfaza etmedeki mühim rolünü ve dindeki merkezî yerini de gösterir.

    Şunu da hatırlatalım ki ibâdetler, daha çok, kişinin kendisine fayda vermektedir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın kimsenin ibâdet ve tâatine ihtiyacı yoktur. Belki ibâdetler, bize lûtfettiği dünyevî ve uhrevî sayısız nîmetler karşısında Cenâb-ı Hakk’a duyulan şükrün bir ifâdesi olabilir. Zâten bunca nîmet, lûtuf ve ikramlarına rağmen Allah Teâlâ’ya karşı hiç değilse ibadetlerini yerine getirmek sûretiyle şükür etmeyen insan, ne büyük bir nankörlük içindedir!

    Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın azameti karşısında kâinatta bulunan her şey O’na ibadet hâlindedir. Kur’ân-ı Kerîm, yerde ve gökte ne varsa hepsinin Allah Teâlâ’yı hamd ile tesbih ettiğini ifade eder.[5] Yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar[6] gökyüzünde saf saf uçan kuşlar[7] ve diğer varlıklar Allah Teâlâ’nın istediği şekilde, bizim idrak ve ihâtamızın dışında, O’na ibadet etmektedirler. Buna, “kâinatın ibadeti” denir.

    Hâsılı ibâdetsiz bir hayat düşünülemez. Zira Cenâb-ı Hak insanı kulluk ve ibadet etmesi için yaratmıştır.[8] İnsanın fıtratını da buna göre tanzim etmiştir. Bu sebeple insan, dâimâ Yüce Rabb’ine ve Yaratıcı’sına sığınmak, O’ndan yardım taleb etmek ve O’na ibadet etmek ihtiyacı içindedir. Bunun içindir ki insan hayatı, kâinâtın Yaratıcı’sına ulaşmak üzere bir hakîkat arayışının tezâhürleriyle doludur.

    “İnsan, ibâdet için yaratılmıştır.” sözünden hareketle, müslümanların dâimâ ciddî ve hep meşakkatler içinde olduğu zannedilmemelidir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz dâimâ tebessüm hâlindelerdi ve müslümanlara, birbirlerinin yüzüne tebessüm ettiklerinde sadaka sevabı alacaklarını haber verirlerdi.

    Ashâb-ı kirâm kendi aralarında şakalaşır, neşeli sözler söyler, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onlara tebessüm buyururlardı.

    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bayramlarda, düğünlerde neşe izhâr edilmesini tavsiye ederlerdi. Yani müslümanların da rahatlamaya, dinlenmeye ve tenezzühe ayırdıkları vakitleri vardır. Ancak bunların hepsi, onların hayatında, gaflet ve nefsâniyetten uzak bir şekilde ve mükemmel bir ölçü ve âhenk içinde cereyân eder.

    İslâm, ibadetleri muhtelif şekillerde emretmiş ve muhtelif zamanlara serpiştirmiştir. Bu da insanın yorulmadan ve bıkmadan, devamlı sûrette Allah Teâlâ ile birlikte olmasını sağlar. Her dâim Allâh’a yakın olduğunu ve O’nunla birlikte bulunduğunu hissetmek ise, insana büyük bir huzur ve emniyet bahşeder.

    İBADET KİME VE NİÇİN YAPILIR?
    Son olarak şunu da ifâde edelim ki, ibadete lâyık olan yegâne varlık Cenâb-ı Hak’tır. Zira ibadet; saygı, itaat ve tâzim mertebelerinin en yükseğidir. Böyle bir şey ise yalnız Allâh’a yapılır ve yalnız O’nun hakkıdır. Çünkü vücûdu, hayatı ve bunlara âit bütün nîmetleri veren, yalnız Allah Teâlâ’dır. Bu sebeple Allah’tan başkasına secde etmek, haram kılınmıştır.

    İSLAM’DA TEMEL İBADETLER
    1. Abdest ve Temizlik

    İslâm, hem maddî hem de mânevî temizliğe ehemmiyet verir. İnsanların her bakımdan temiz, tertipli, nâzik ve hassas olmasını ister. İnsanlara huzur verecek güzel kokular sürünmeyi en mühim sünnet-i seniyyeler arasında zikreder. Bu sebeple temizliği ibadet telâkkî ederek, bütün ibadetlerin en başına yerleştirir. İslâm’a yeni giren kişinin gusül abdesti almasını şart koşar.[9] Namaz, tavaf, Kur’ân-ı Kerîm tilâveti gibi ibadetlerin, abdest almadan kabûl edilmeyeceğini bildirir.

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yemekten önce ve sonra elleri yıkamayı[10] ve yatmadan evvel abdest almayı tavsiye ederlerdi.[11] Hattâ mü’minleri, imkân nisbetinde dâimâ abdestli bulunmaya teşvik ederlerdi.[12]

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir sabah müezzini Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh-’ı yanına çağırıp:

    “–Bilâl! Hangi ameli yaparak benden önce Cennet’e girdin? Ne zaman (rüyamda) Cennet’e girsem, ayakkabılarının tıkırtısını önümde duyuyorum. Dün gece de (rüyamda) Cennet’e gitmiştim, ayakkabılarının tıkırtısını yine önümde duydum…” buyurdular.

    Bilâl -radıyallâhu anh-:

    “–Yâ Rasûlâllah, her ezan okuyuşumda, muhakkak iki rekât namaz kılarım. Abdestim bozulduğunda da hemen abdest alır ve üzerimde Allâh’ın iki rekât namaz hakkı olduğunu düşünürüm.” dedi.

    Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

    “–İşte bu ikisi sâyesinde (o yüce mertebeye ermişsin)!” buyurdular. (Tirmizî, Menâkıb, 17/3689; Ahmed, V, 354)

    Cenâb-ı Hak, abdesti emir ve târif ettiği âyet-i kerîmenin sonunda şöyle buyurur:

    “…Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsân ettiği) nîmetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (el-Mâide, 6)

    Yine namaz kılacak insanın elbiselerinin ve bulunduğu yerin temiz olması şart koşulmuştur.

    İslâm’ın emrettiği abdest, gusül ve diğer temizlikleri incelediğimizde, bunların sıhhat cihetinden pek çok fayda ve hikmetler ihtivâ ettiğini görürüz. En basitinden, insanlar büyük bir ibadet neşvesi içerisinde hem kendilerini ve çevrelerini temiz tutarlar, hem de sıhhatlerini muhâfaza ederler. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    “Temizlik îmânın yarısıdır.” buyurmuştur. (Müslim, Tahâret, 1)

    Müslümanlar hayattayken temizliğe hassâsiyet gösterdikleri gibi, vefât ettikten sonra da ilâhî yolculuğa temiz olarak gitmek isterler. Bu sebeple vefât eden müslümanın cenâzesi güzelce yıkanır, gusül abdesti aldırılır, tertemiz ve beyaz bir kefene sarılarak güzelce kokulanır ve yine temiz bir toprağa emânet edilir. Kıyâmet günü oradan tertemiz çıkması için duâ edilir.

    2. Namaz

    Kulu Mevlâ’nın vuslat deryâsına götüren ibâdet pınarlarının en büyüğü ve ehemmiyetlisi hiç şüphesiz ki namazdır. Zira namaz, şümûl, muhtevâ ve rütbe bakımından bütün ibâdetlerin zirvesi ve özü durumundadır.

    Kâinâttaki bütün varlıklar; Güneş, yıldızlar, çayır, çimen, ağaçlar, hayvanlar hep zikir hâlindedir. Saflar hâlinde uçan kuşlar, dağlar, taşlar, keyfiyeti bizce meçhul bir tesbihat ile Hakk’a kulluk ederler. Nebâtâtın ibâdeti kıyâm hâlinde, hayvanlarınki rükû hâlinde, cansız sayılan varlıklarınki de yere kapanmış vaziyette, yani secde hâlindedir. Semâ ehlinin durumları da böyledir. Meleklerin bir kısmı kıyâmda, bir kısmı rükûda, bir kısmı secdede, bir kısmı da tesbîh ve tehlîl hâlindedir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bir mîrâc olarak ikrâm ettiği namaz ise, bütün bu ibâdetleri kendinde toplamıştır. Dolayısıyla namazı güzelce kılanlar, yerde ve gökte bulunan bütün varlıkların ibâdetlerinin hepsini ihtivâ eden bir ibâdet yapmış olarak hesapsız mükâfat ve derûnî tecellîlere nâil olurlar.

    Namaza benzeyen hiçbir ibâdet yoktur. Namaz kılan kimse, namazdan başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namaz onu, her türlü alâkadan keser. Cenâb-ı Hak ile başbaşa târifsiz bir vuslat yaşatır. Diğer ibâdetlerde durum böyle değildir. Meselâ oruçlu kişi, aynı anda çalışabilir, hacceden kişi gerektiğinde alışveriş yapabilir. Ama namaz kılan kişinin maddesi de mânâsı da, huzûr-i ilâhîdedir. Nitekim âyet-i kerîmede:

    “Secde et ve yaklaş!” buyrulur. (el-Alâk, 19)

    Maddî bakımdan namaz; insan vücudunun muhtelif iç ve dış hareketlerde bulunmasını sağlar. Hayatı nizam üzere tertiplice yaşama temrinleri yaptırmak sûretiyle kişiye zaman disiplini kazandırır.

    Mânevî olarak namaz; ilâhî huzurda bulunma, tefekkür etme, korku zamanında tesellî verme, neş’e zamanında rûhâniyeti takviye etme, îmânı koruma, Cenâb-ı Hak ile ünsiyetin artması gibi feyz ve bereketlerle doludur.

    İctimâî güzellikleri bakımından namaz; birlik ve beraberlik, tanışma, ünsiyet, ülfet, îman ve kardeşlik bağlarının kuvvetlenmesi gibi sayısız güzelliklere vesîledir. Bilhassa cemaatle kılınan namaz, Cuma ve bayram namazları, insanlar arasında ırk, renk, dil, makam ve mevkî ayrımı yapmaksızın Allâh’a kullukta aynı safta bir araya gelme, bütünleşme, yardımlaşma ve ictimâî muhasebeyi sağlar.

    Rûhânî tecellîleri bakımından namaz; kişinin ilâhî huzûra çıkarak ihlâs, takvâ ve sadâkat gibi güzel vasıflar kazandığı bir ibadettir. İnsan, namazda kalp âlemini mânevî bir bahar iklîmine çevirir.

    Namaz günde en az beş defa tekrarlandığı için devamlı Cenâb-ı Hakk’ı hatırlatır. Kalp ve vicdanı Allâh’a bağlar. Allâh’ın sonsuz kudretini, mutlak irâdesini, rahmet ve merhametini, kerem ve ihsânını, azap ve ikàbını insanın kalbine yerleştirir. Böylece insanı günah, çirkinlik ve haksızlıklardan alıkoyar. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl! Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allâh’ı zikretmek, şüphesiz en büyük iştir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (el-Ankebût, 45)

    Bir kişi Peygamber Efendimiz’e gelerek:

    “–Falan zât gece namaz kılıyor, sabah olunca da hırsızlık yapıyor!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

    “–Hakîkî namaz kılıyorsa, bu namazı ve namazda okuduğu Kur’ân âyetleri, onu yaptığı kötü fiilden uzaklaştıracaktır.” (Ahmed, II, 447)

    Gerçekten de müslümanlar arasında suç işleme oranı çok düşüktür. Bugün dünya üzerinde en az cinâyet işlenen yerler müslüman ülkelerdir. Avrupalı araştırmacılar, İslâm ülkelerinde cinâyet oranı neden düşük diye çok ciddî ilmî çalışmalar yapmaktadırlar.[13]

    Bunun en mühim sebebi, İslâm’ın getirdiği inanç esasları, ibadetler ve ahlâk kâideleridir. İslâmî bir eğitim alan insan, Allah’tan korkar, yaptığı zerre kadar iyilik ve kötülüğün dahî karşılığını âhirette göreceğine inanır. Neticede şerlere kilit, hayırlara anahtar olur.

    Muayyen vakitlerde kılınan namaz, gün içinde insanı belli aralıklarla iş yoğunluğundan ve hayatın monotonluğundan kurtarıp rahatlatır. Rabb’ine karşı itaat, teslîmiyet ve şükran duygularını ifâde etmesini sağlar. Secdeye varan insan, kendisiyle yüz yüze gelerek iç âlemine dönme fırsatı bulur.

    İnsanların giderek birbirinden uzaklaştığı, menfaatperestliğin öne çıktığı ve ferdiyetçiliğin hâkim olduğu günümüz dünyasının mühim bir hastalığı da yalnızlık hissidir. İnsanı psikolojik rahatsızlıklara sürükleyen bu hastalığın en güzel ilâcı namazdır. Namaz, ister ferdî olarak, isterse fazîletini artırmak için cemaatle kılınsın, insanın yalnızlık hissini günde en az beş defa giderir. Çünkü namaz, insanı Allâh’ın huzûruna çıkardığı için, tek başına kılsa bile, ona yalnız olmadığını hatırlatır. Cemaatle kılındığında ise insanı hem Allâh’ın huzûruna götürür hem de diğer mü’min kardeşleriyle bir araya getirir.

    Sosyoloji alanında mütehassıs olan Prof. Dr. Ümit Meriç şöyle demiştir:

    “Namaz kılan bir toplumun psikolojiye, zekât veren bir toplumun da sosyolojiye ihtiyacı yoktur.”

    Cenâb-ı Hak, namaz husûsunda “Secde et ve yaklaş!”[14] buyuruyor. Felâha eren kullarının namazı huşû ile kıldıklarını haber veriyor.[15] Huşû ile kılınan bir namaz sâyesinde insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı tevekkül ve teslîmiyeti artar. Bu teslîmiyet neticesinde kişi, psikolojik rahatsızlıklardan muhâfaza edilir. Zira o, en yüce kuvvete, yani Cenâb-ı Hakk’a teslim olarak kendini âdeta ebedî huzûrun kollarına bırakmıştır.

    Namaz kılan bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın muhâfazası altında olduğunu hisseder ve büyük bir mânevî huzur ve emniyet duygusu içinde yaşar. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namaz kılmayanlar için şöyle buyurmuşlardır:

    “…Kim namazı bile bile terk ederse, o kişi Allah Teâlâ’nın himâyesinden ve hıfz u emânından uzak kalır.” (İbn-i Mâce, Fiten, 23)

    Dolayısıyla namaz kılan bir toplum madden ve mânen sıhhatli olur. Nitekim Asr-ı Saâdet’te Medîne’ye bir doktor gelmişti. Yapacak bir iş bulamadı. Neticede Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona âilesinin yanına dönmesini tavsiye ettiler.[16] Yine, bize gelen nakillere baktığımızda, Asr-ı Saâdet’te psikolojik bir rahatsızlığa rastlamıyoruz.

    Cenâb-ı Hak, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i örnek olarak göndermiştir. O her hususta örnek olduğu gibi psikoloji ve rûhî tedâvi husûsunda da örnektir. Aynı şekilde toplumun ıslâhı husûsunda da örnektir. Bunun en büyük delili de Asr-ı Saâdet toplumudur…

    Diğer taraftan namaz, îmandan sonra, Allâh’ı zikretmek için yapılan amellerin en fazîletlisi[17] ve en kâmilidir. Kelime-i şehâdetten sonra İslâm’ın en mühim rüknüdür. Namaz kılan insanın küçük günahları affedilir.

    Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ashâbına:

    “–Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir aksa, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, (vücûdundaki) kirden bir eser kalır mı?” diye sormuşlardı. Ashâb-ı kirâm:

    “–O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz.” dediler. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Beş vakit namaz, işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder.” buyurdular. (Müslim, Mesâcid, 283. Bkz. Buhârî, Mevâkît, 6)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz gürül gürül akan bu bol sulu nehrin, hemen kapımızın önünde olduğunu haber veriyor. Yani nehir bize çok yakın, ondan su almamız ve içine girip yıkanmamız çok kolay! Küçük bir gayretle, Cenâb-ı Hakk’ın vaad ettiği büyük lûtuf ve ihsanlara kavuşabiliriz.

    Namaz, Cennet’in anahtarı[18] olduğu için, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cennet’e girmek ve orada kendisine komşu olmak isteyenlere, çokça secde etmelerini tavsiye buyururlardı.[19]

    Secde, aynı zamanda Cehennem’den kurtuluş vesîlesidir. Bu hakîkat, hadîs-i şerîfte şöyle beyan edilir:

    “…Kıyâmet günü Allah Teâlâ, Cehennem ehlinden dilediklerine rahmet edecektir. Meleklerine, dünyadayken Allâh’a ibadet edenleri oradan çıkarmalarını emredecek, onlar da çıkaracaklardır. Melekler, onları secde izlerinden tanırlar. Allah, Cehennem’e secde izlerini yemeyi haram kılmıştır. Ateş, insanın her tarafını yakar, sadece secde yerine dokunamaz.” (Buhârî, Ezân, 129)

    Secdeden maksat, umûmiyetle namazdır. Bâzı âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde namaz, en mühim rüknü olan secde ile ifade edilmiştir.

    Namazın bir faydası daha vardır ki o hepsinden mühimdir. O da Cennet’e giren mü’minlere Cemâlullâh’ı seyrettirmesidir. Ashâb-ı kirâmdan Cerîr -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

    Bir gece Rasûl-i Ekrem Efendimiz’le birlikte oturuyorduk. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dolunaya bakarak şunları söylediler:

    “–Şu dolunayı birbirinizi itip kakmadan rahatça nasıl görüyorsanız, (aynı şekilde) Rabb’inizi de (Cennet’te) öyle rahatça göreceksiniz. Artık Güneş’in doğmasından ve batmasından önceki bütün namazları kılabilmek için elinizden gelen gayreti gösteriniz!”

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu sözlerin ardından şu âyet-i kerîmeyi tilâvet ettiler:

    “…Güneş’in doğmasından ve batmasından önce Rabb’ini hamd ile tesbîh et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün iki ucunda da tesbîh et ki, Rabb’inin rızâsına erebilesin!” (Tâhâ, 130)[20] (Buhârî, Mevâkît 16, 26; Tefsîr, 50/1; Tevhîd, 24; Müslim, Mesâcid, 211)

    Hâsılı namaz, insanı yaratılış maksadına ulaştıran en mühim ibadettir. Zaten insanın iskelet yapısının, rahatça rükû ve secde edebilecek durumda halkedilmesi de bir bakıma namazı kolaylaştırmak ve böylece insanı maksadına daha çok yaklaştırmak içindir. Bu sebeple insan, bütün hayatını namaz vakitlerine göre tanzim etmeli, namazı hayatın mihveri kılmalıdır.

    3. Oruç ve Ramazân-ı Şerîf

    Oruç, Allâh’ın emrine tâbî olmak ve O’nun rızâsını kazanabilmek için imsak vaktinden akşam Güneş’in batışına kadar yemek, içmek ve cinsî münâsebetten uzak durmak sûretiyle yapılan bir ibadettir.

    Başta oruç olmak üzere namaz, zekât, infak, zikir, Kur’ân tilâveti, yardımlaşma, ikrâm etme gibi ibadetlere ağırlık verilerek değerlendirilen Ramazan ise, feyizli bir hayatın yaşandığı mübârek bir mükâfât ayıdır. Ayların efendisidir.[21] Bu ayda Cenâb-ı Hak kullarına çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunur. Af kapılarını sonuna kadar açar. Küçücük amellere bile büyük sevaplar lûtfeder. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Ramazan ayı girdiğinde Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 11; Müslim, Sıyâm, 1, 2, 4, 5)

    Orucun Hikmetleri

    Bu mübârek ayda, fânî lezzetlerden vazgeçip bâkî lezzetlere nâil olmanın sırrına, Hak Teâlâ’nın emir buyurduğu oruç ibadetiyle kavuşulur. Oruç tutan mü’min, dâimî bir ibâdet şuuru içinde nefs engeliyle mücâdele eder ve onu kontrol altında tutarak tesirini asgarîye indirir.

    Oruç, hayat mücâdelesinde zarûrî olan “azim, sabır, sebat, irâde, kanaat, hâle rızâ, metânet, nefsânî arzulardan uzaklaşma” gibi hâllerin tâlimi ile ahlâkî durumumuzu kemâle erdirir. Nefsin yemek, içmek ve şehvetten yana, bitmez tükenmez arzularına karşı insanın şeref ve haysiyetini koruyucu bir kalkan vazifesi görür.

    Yine oruç, mahrûmiyet ve açlık vâsıtasıyla, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği sayısız nîmetlerin kadrini hatırlatır. Yoksulların hâllerini düşündürüp onlar için duyacağımız merhamet ve şefkat hisleriyle yüreklerimizi hassaslaştırır. Şükran duygularını canlandırır. Bu vasfıyla oruç, sosyal hayattaki kin, hased, kıskançlık gibi toplumu huzursuzluğa boğan menfîlikleri bertaraf etmekte en müessir bir ibadettir.

    Oruç, yalnız bu ümmete değil, evvelki ümmetlere de farz kılınmıştır. Allah Teâlâ buyurur:

    “Ey îmân edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allâh’a karşı gelmekten sakınasınız diye, sayılı günlerde size de farz kılındı...” (el-Bakara, 183-184)

    İslâm’ın farz kıldığı ibâdetler, çeşitli mânevî hastalıklar için ilâç gibidir. Nefsânî arzular, dünya süslerine aldanmak, zevk ve eğlenceye meyil göstermek de, mânevî-rûhânî hastalıkları ortaya çıkaran sebeplerdendir. Bu tür mânevî hastalıklara yakalanmamak için perhiz yapmak gerekir. Oruç ise bu tedâvînin en güzel yoludur. Zira orucu, insanı yaratan Cenâb-ı Hak emretmektedir. Elbette kullarının ihtiyacını en iyi O bilir.

    Gerçekten oruç, pek çok maddî ve mânevî hastalığa bir çeşit ilâç durumundadır. Bunun içindir ki, «sayılı günler»de tutulur. Zira bir ilâç devamlı kullanılırsa vücut ona alışır ve artık ilâcın bir faydası görülmez. Bu sebeple Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Ben bundan sonraki hayatımı hep oruçlu geçireceğim!” diyen sahabîsine:

    “–Bütün zamanını oruçlu geçirenin orucu yoktur.” buyurmuşlar ve bu sözlerini üç defa tekrarlamışlardır. (Buhârî, Savm 55-57)

    Tıp çevreleri de, otuz günden az tutulan orucun tesirsiz olacağını, kırk günden fazlasının da alışkanlık yaparak, belli dönemlerde yeme içmeye ara vermenin getireceği faydaları temin etmeyeceğini bildirmektedirler.

    Oruç, insana yeme-içme disiplini, iştahına hâkim olma alışkanlığı kazandırır. Oburluğa, pisboğazlığa ve netice itibârıyla hastalıklara mânî olur. Oruç tutan kişi şişmansa, fazla kilolarını atar, bir yıl aralıksız çalışan sindirim sistemi oruçla dinlenmiş olur.

    Kâinâta baktığımızda orada da orucun pek çok misâlini buluruz:

    Biyolojik araştırmalar, vahşî hayvanların kar yağdığında karınlarını doyurmak için hiçbir şey bulamadıklarını göstermiştir. Bunun sonucu olarak bu hayvanlar kışı uyuyarak, yani âdeta ilkbahara kadar oruç tutarak geçirmektedirler.

    Ağaçların durumu da aynıdır. Kışın yapraklarını döker uykuya dalarlar ve hattâ ilkbahar gelip buzlar eriyene kadar köklerine su bile alamazlar. Oruçlu geçen bu birkaç aydan sonra ilkbahar geldiğinde daha canlı ve daha verimli olurlar. Bu durum, yaprak ve çiçeklerinin bolluğundan da anlaşılabilir.

    Madenler bile oruca muhtaçtırlar. Motor ve makineler uzun süre çalıştıktan sonra bir süre durdurulurlar. Bu dinlenme, onların eski güçlerini kazanmalarını sağlar.

    Son zamanlarda Tıp’ta uygulanan yeni bir tedavi metoduyla, kronik hastalıklar, hastanın durumuna göre uzun veya kısa süreli oruçlarla iyileştirilmektedir.[22]

    Diğer taraftan orucun belli bir ayda tutulması, müslümanların birlik ve beraberliğini sağlaması açısından da mühimdir. Bir de diğer insanlarla birlikte yapılan işler kişilere kolay gelir ve Ramazan-ı Şerîf bir bayram havası içinde beraberce idrâk edilir. Neticede, sayılı günlerden ibâret olan oruç, yine sayılı günlerden ibaret olan hayatımıza müstesnâ bir incelik, derinlik ve zarâfet kazandırır.

    Bunun yanında Ramazan-ı Şerîf ayının, senenin bütün mevsimlerini dolaşması da, ayrı bir hikmet ifâde eder. Senenin muhtelif mevsimlerinde yaşanan sıcak, soğuk, serin ve ılık günler ile uzun, kısa veya dengeli bütün günlere sırasıyla Ramazan isabet eder. Böylece oruç, belli zaman aralıklarıyla senenin bütün günlerini bereketlendirir. Bu durum, aynı zamanda oruç tutanlar için de nice farklı zorluk ve kolaylık dolu tecellîlere vesîle olur; mü’min gönüllere nice mânevî hazlar yaşatır. Yine bu hâl, mü’minlerin, her hâlükârda Allah Teâlâ’nın emrine itaat etmesinin en güzel bir temsîlidir.

    Cenâb-ı Hak, Ramazan ve oruç hakkında şöyle buyurur:

    “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kurân’ın indirildiği aydır. Öyleyse sizden Ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun! Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kazâ etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık Allâh’ı tâzîm etmeniz, şükretmeniz içindir.” (el-Bakara, 185)

    Bu âyet-i kerîmeye göre Cenâb-ı Hak, orucun âdeta Kur’ân’ın indirilmesine bir şükür olarak tutulmasını arzu etmektedir. Ancak O, her hususta olduğu gibi orucu da kullarına kolaylaştırmıştır. Onları hiçbir zaman zor durumda bırakmamıştır. Âyetin son kısmında ise âdeta oruçtan hâsıl olması gereken hususu beyan buyurmuştur. Buna göre insan, oruç ile Allâh’ın azametini ve lûtuflarını idrâk etmekte ve O’na en güzel şekilde şükredebilmeyi öğrenmektedir.

    Hâsılı orucun asıl mânâ ve özü, belirli bedenî arzulara ara vermek yanında, şuuru da dünyevî alâkalardan, Allâh’ın dışındaki şeylerden (mâsivâdan) boşaltarak Cenâb-ı Hak ile beraberlik için mânevî teksîfin mümkün olan en üst sınırına ulaşmaktır.

    Orucun Fazîleti

    Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:

    “İnsanın asıl gıdâsı Allâh’ın nûrudur. Ona aşırı ten gıdâsı vermek lâyık değildir. İnsanın asıl gıdâsı, ilâhî aşk ve akıldır.

    İnsan, asıl rûhânî gıdâsını unuttuğu ve ten gıdâsına düştüğü için huzursuzdur. Doymak bilmez. İhtirasından yüzü sararmış, ayakları titremekte, kalbi telâşla çarpmaktadır. Nerede yeryüzü gıdâsı, nerede sonsuzluğun gıdâsı?!.

    Allah şehîdler için; «Rızıklanmaktadırlar.» diye buyurdu. O mânevî gıdâ için ne ağız, ne de ceset vardır.”

    Az yemekte, bilhassa açlık ve oruçta on güzel haslet vardır:

    1) Açlıkta kalp safâsı ve hâfıza kuvveti; toklukta ise ahmaklık ve unutkanlık olur.

    2) Açlıkta kalp rikkati olur; duâ ve ibâdetlerden haz ve feyz alınır. Toklukta ise kalp katı olur ve ibâdetten zevk hâsıl olmaz.

    3) Açlıkta gönül yumuşaklığı, inkisar ve tevâzû; toklukta ise taşkınlık, gurur, kibir ve övünme olur.

    4) Açlıkta fakir ve açlar düşünülür. Toklukta ise bunlar unutulur, düşünülmez olur.

    5) Açlıkta şehevî ve nefsânî istek ve arzular kırılır. Toklukta ise nefs-i emmâre kuvvet bulur.

    6) Açlıkta vücut zinde ve uyanık bir hâldedir. Toklukta ise uyku ve gaflet ağır basar.

    7) Açlıkta ibâdet ve kulluğa devam etmek kolaydır. Toklukta ise tembellik ve gevşeklik olur.

    8) Açlıkta beden sıhhatli olur. Toklukta ise vücut yıpranır ve hasta olur.

    9) Açlıkta bedende hafiflik ve ferahlık; toklukta ise ağırlık ve atâlet olur.

    10) Açlıkta sadaka vermeye, îsar ve infâka şevk gelir. Bu da, kulu kıyâmet gününün dehşetli sıcağında serin bir gölgeliğe nâil kılar. Toklukta ise, ya cimrilik ya da müsriflik ortaya çıkar. Bu da kulu mânen helâk eder.

    Yani tokluk, nefsânî arzuları tahrîk ederken; açlık, -aşırıya kaçmadıkça- tefekkür ve tehassüs melekesini güçlendirir.

    Hâsılı oruç, insanın her bakımdan sıhhatli olmasını sağlar. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

    “Oruç tutunuz ki, (madden ve mânen) sıhhat bulasınız!” (Heysemî, III, 179)

    Açlıkla kazanılan maddî-mânevî sıhhat ve hasletlere işaret eden en kâmil mesned şudur: Cenâb-ı Hak, peygamberlerini nübüvvetin feyzini almaya oruçla hazırlamıştır. Onlar mânevî kemâlâtın zirvesine ulaşınca bir süre insanlık âleminden uzaklaşmış ve kendilerinde melekî vasıflar tecellî etmiştir. Böylece kalpleri ve dimağları, ilâhî vahyin feyziyle dolup taşmıştır. Meselâ;

    Sina Dağı’nın pek kıymetli peygamberi Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- Tevrat nâzil oluncaya kadar kırk gün kırk gece oruç tutmuştur.

    Sair Dağı’nın mukaddes peygamberi Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- da, İncil’den ilk kelâmı duyuncaya kadar, kırk gün kırk gece oruç tutmuştur.

    Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, Kur’ân-ı Kerîm nâzil olmaya başlamadan önce, uzun süre Mekke yakınındaki Hira Mağarası’nda yalnız başına kalmış ve günlerini muhtelif ibâdetlerle geçirmiştir. Sonunda Cibrîl’in sesinden müjdesini almış ve ilâhî feyizlerin nûru, gönlüne doğmaya başlamıştır.

    Yine Mîrâc’a çıkıp Cenâb-ı Hak ile keyfiyeti bizce meçhul olan husûsî bir görüşmeye nâil olmadan evvel, müşriklerin üç sene devam ettirdikleri ambargo boyunca şiddetli açlığa ve muhtelif sıkıntılara sabrederek rûhî kemâlâtın zirvesine yükselmiştir.

    Bu hakîkatler de gösteriyor ki, orucun asıl gâyesi ve faydası mânevîdir. Dolayısıyla oruç, bir ibâdet olduğundan, sırf o gâye ile tutulmalıdır. Onun yalnız zâhirî faydaları gâye hâline getirilirse, oruç, ibâdet olmaktan çıkar. Yani oruçlarımızda mide dolgunluklarını önlemek, kilo vermek gibi gâyeler olmamalıdır. Böyle oruçlarda rızâ-yı ilâhî düşünülemez. Allah için tutulan oruçlarda ise bu gibi faydalar zâten kendiliğinden zuhûr eder.

    Bu sebeple oruç tutan müslüman, kalbî hayatını, nefsânî arzu, meyil ve düşüncelerden korumalıdır. Sadece yemek-içmek gibi bedenî temâyüllerden uzak durmakla kifâyet etmeyip gönül âlemini de gıybet, yalan, kin ve haset gibi her türlü süflî tavırlardan da muhafaza etmelidir.

    Burada sayamadığımız daha pek çok fayda ve fazîleti sebebiyle Cenâb-ı Hak, kullarını oruca teşvik etmiştir. İnsanların oruca rağbet etmeleri için de onun fazîletini kat kat artırmıştır. Her iyiliğe, on mislinden yedi yüz misline kadar sevap verilir. Ancak oruç bunun hâricindedir. Onun karşılığını Allah Teâlâ hesapsız olarak verecek ve oruç tutan kullarını gerek dünyada gerekse âhirette sevindirip Cennet’inde husûsî olarak ağırlayacaktır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurdu: «İnsanın oruç dışındaki her ameli kendisi içindir. Oruç ise Ben’im içindir, onun mükâfatını da Ben vereceğim.»

    Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine hakaret eder ya da çatarsa:

    «–Ben oruçluyum!» desin.

    Muhammed’in canı kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında miskten daha hoştur. Oruçlunun sevineceği iki ân vardır:

    Biri, iftar ettiği ândır, diğeri de Rabb’ine kavuşup orucunun karşılığını gördüğü ândır.” (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)

    Velhâsıl oruç, rûhun en güzel gıdâlarından biridir. Kulu bedenen ve mâlen riyâzat hâlinde yaşatır. Helâlleri bile asgarîde kullanmaya alıştırarak rûhu inkişâf ettirir. Helâlleri dahî riyâzat hâlinde kullanan bir mü’min ise şüpheli şeylerden daha fazla sakınır ve haramlara hiç yaklaşmaz.

    4. Zekât

    Zekât, belli bir miktarın üzerinde mala sahip olan zenginlerin, hicrî takvime göre senede bir defa mallarından % 2,5 nisbetinde Allah için vermeleridir. Zekât; fakirlere, yoksullara, zekât toplayan memurlara, gönülleri İslâm’a ısındırılacak olan kimselere, hürriyetlerini satın almaya çalışan kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışanlara ve yolda kalanlara verilir. (et-Tevbe, 60)

    Hayvanlar ve toprak mahsulleri de zekâta tâbîdir. Her birinin hesapları farklı farklı yapılır. Toprak mahsullerinin zekâtına “öşür” denir.

    İslâm, zekât gibi belli ölçüde mecbûrî bir infâkın yanında yüksek himmet sahiplerinin, durumlarına göre infak ve tasaddukta bulunmasını da kendilerine bırakmıştır.

    Zengin ile Fakirin Vazifeleri

    Fertlerin ve toplumların güçlü-güçsüz, sıhhatli-sıhhatsiz, bilgili-bilgisiz, zengin-fakir gibi farklı durumlarda bulunması, takdîr-i ilâhînin nice derin ve ince hikmetlerini ihtivâ etmektedir. Her şeyden önce, hayatta sahip olduğumuz bütün nîmetleri Cenâb-ı Hak bize bir imtihan vâsıtası olarak lûtfetmiştir. Hattâ sahip olduğumuz nîmetler kadar içine düştüğümüz mahrûmiyetler de birer imtihan vesîlesidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Her ne zaman Rabb’i, imtihan için insana ikrâm edip bol nîmet verse, «Rabb’im bana ikrâm etti!» der. Ne zaman da imtihan edip rızkını daraltsa, «Rabb’im bana değer vermedi!» der.” (el-Fecr, 15-16)

    Buna göre meselâ zenginlik bir izzet, fakirlik de bir zillet değil, taksîm-i ilâhîdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “...Dünya hayatında onların maîşetlerini aralarında Biz taksîm ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kimini(n maîşetini) derecelerle ötekine üstün kıldık. (Ancak) Rabb’inin rahmeti, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)

    Cenâb-ı Hak kulları arasındaki taksimâtı farklı yaptığı gibi mükellefiyetleri de ona göre tanzîm ederek kullarına aslâ haksızlık etmemiştir. Bu âyet-i kerîmeden ayrıca, insanlar arasındaki farklılığın, toplum âhenk ve nizâmını temin etmede mühim bir role sahip olduğunu anlıyoruz.

    Zengin, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiği husûsunda, yani helâl veya haram kazançlarından, zekât, sadaka, hayır ve hasenât fasıllarından Allâh’ın huzûrunda hesap verecektir. O, varlığının muayyen bir kısmını fakirlere vermeye memur kılınmakla, serveti bakımından büyük bir imtihana tâbîdir. Ancak diğerleriyle birlikte bu imtihanı da kazandığı takdirde rızâ-yı ilâhîye ve Cennet nîmetlerine nâil olacaktır.

    Fakir de, sabır, şikâyet, isyan, kin, haset, iffet gibi hususlardan hesâba çekilecektir. Bunların neticesi Allâh’ın rızâsına uygun düşerse, onun dünya çilesi, ebedî bir âhiret saâdetine dönüşecektir.

    Fakir, dünyada zenginin maddî desteğine muhtaç olduğu gibi, zengin de hem dünyada hem de âhirette fakirin duâsına muhtaçtır.

    Şükür ehli cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakirler, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberdirler. Ancak İslâm’da, kibirli hasis zenginler ve buna mukâbil sabırsız ve istemeyi âdet hâline getiren fakirler zemmedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Yâ Rabbî! Zenginlik ve fakirliğin fitnelerinin şerrinden Sana sığınırım!” diye duâ buyururlardı. (Müslim, Zikir, 49)

    O hâlde kanaat, tevekkül, teslîmiyet ve itaat kimde galebe hâlinde ise, gerçek zengin odur...

    Çalışmak ve helâl yoldan mal-mülk sahibi olmak, elbette meziyettir. Doğru olan, bunları kalbe sokmadan, yani putlaştırmadan Hak yolunda infâk edebilmektir. Aksi hâlde servet, dünyada hamallık, âhirette de acıklı bir azap sebebi olur.

    İnfak, sadaka ve Allah yolunda hizmet ve gayretin ehemmiyetini bildiren şu kıssa çok ibretlidir:

    Beşîr bin Hasâsiyye -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

    Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bey’at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hazret-i Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu.

    Ben şöyle dedim:

    “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihâd ve sadakadır. Müslümanlar, cepheden kaçan kimsenin Allâh’ın gazabına uğramış olarak döneceğini söylüyorlar.[23] Ben ise cihâd meydanına varınca, nefsimin korkuya kapılıp ölmeyi istememesinden endişe ediyorum. Sadakaya gelince, vallâhi benim küçük bir koyun sürüsü ve on deveden başka bir şeyim yoktur. Onlar da âilemin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.”

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elini yumdu, salladı ve şöyle buyurdu:

    “–Cihâd (Allah yolunda hizmet) yok, sadaka yok, peki ne ile Cennet’e gireceksin?!”

    Ben hemen:

    “–Yâ Rasûlâllah, Sana bey’at ediyorum!” dedim ve koştuğu bütün şartlar üzerine bey’at ettim. (Ahmed, V, 224; Hâkim, II, 89/2421; Beyhakî, Şuab, V, 8; Heysemî, I, 42)

    Zekât ve İnfaktaki Hikmetler

    Zekât, sadaka ve infak, varlıklı insanların servetlerine aldanarak azgınlaşmasına ve muhtaçların zenginlere karşı kin ve haset gibi menfî duygulara kapılmasına mânî olur. Böylece ictimâî hayatı korur, fertleri birbirine kardeşlik ve muhabbetle bağlar. Zenginlerle fakirler arasındaki mesafeyi asgarîye indirir. Neticede fakirlerin sayısı yok denecek kadar azalarak, yoksulluk ve çaresizlik sebebiyle meydana gelen birçok tatsız hâdisenin önüne geçilmiş olur.

    Zekâtın, toplumdaki farklı insanları nasıl birbirine kaynaştırdığını gösteren şu misâl, ne kadar câlib-i dikkattir:

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir evin yanından geçiyordu. Kapının önünde yaşlı ve âmâ bir yoksulun dilendiğini gördü. Arkasından yaklaşıp koluna dokundu ve:

    “–Sen ehl-i kitâbın hangi sınıfındansın?” diye sordu. Yaşlı zât, yahudî olduğunu söyledi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

    “–Seni bu hâle düşüren sebep nedir?” dedi. Âmâ yahudî:

    “–Benden cizye alınması, bir de ihtiyaç sahibi ve yaşlı olmam beni bu hâllere düşürdü.” dedi.

    Ömer -radıyallâhu anh- âmâ yahudînin elinden tuttu ve onu kendi evine götürdü. Evinde bulabildiği bâzı şeyleri yahudîye verdi. Sonra Beytülmâl memurunu çağırdı ve ona şu tâlimâtı verdi:

    “–Bu ve bunun gibi olanlara dikkat et! Allâh’a yemin ederim ki eğer biz gençliğinin verimli çağında ondan istifade edip de yaşlanıp çöktüğünde böyle sefil bırakırsak, hiç de insaflı davranmış olmayız…”

    Bu hâdiseden sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, o ve benzeri kimselerden cizyeyi kaldırdı.[24]

    Gayr-i müslimler de, insanlıkta eşimizdir. Son nefes, herkes için meçhul olduğundan, bütün insanlara güzel muâmele etmek ve gayr-i müslimlere, ölmeden evvel îman edebilecekleri ümidiyle yaklaşmak zarûrîdir. Bu sebeple onlara da zekâttan değilse de sadakalardan pay ayrılabilir. Bu ikram ve ihsanlar da neticede onların hidâyetine vesîle olabilir. Bunun en bâriz misâlini yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayatında müşâhede etmekteyiz:

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hicretin 7. senesinde Hayber Fethi’nden sonra kuraklık ve kıtlığa dûçâr olan Mekke halkına muhtelif yardım malzemeleri gönderdi. Ebû Süfyân, bunların hepsini teslim alıp Kureyşlilerin fakirlerine dağıttı. Kendisi o zaman müşrik olduğu hâlde bu âlicenaplığa hayran kalarak:

    “–Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın! Çünkü O, akrabâlık hakkını gözetti!” diyerek duyduğu memnûniyeti ifâde etti.[25]

    Bu ve benzeri ihsanlar, Mekkelilerin kalbini yumuşatarak Fetih’te topluca müslüman olmalarını kolaylaştırdı.

    Osmanlı tarihinde de bu şekilde pekçok insanın hidayetine vesîle olunmuştur.

    Diğer taraftan, zekât olarak alınan mülkiyet, kısım kısım, derece derece cemiyetin mağdurlarına intikâl ettirilir. Böylece toplumda muvâzene, adâlet ve ictimâî âhenk meydana gelir. Zenginin serveti temizlenerek sahibine bütünüyle helâl olur.

    Dünyada eskiden beri zengin-fakir kavgası süregelmiştir. Ekseriyâ fakirler zenginlere karşı kin ve hasetle bakmış, zenginlerse fakirleri hor ve hakir görmüşlerdir. Bunun istisnâsı ise ancak zekâtın hakkıyla edâ edilebildiği devirlerde mümkün olmuştur. O zamanlarda zekât ve sadakalar büyük bir gizlilik ve nezâket içinde takdim edilirdi. Zira âyet-i kerîmede “...Sadakaları Allah alır!..” buyrulmaktadır. (et-Tevbe, 104) Bugün de zekât ibâdeti hakkıyla edâ edilse, toplumda fakir ve muzdarip insan yok denecek kadar azalır. Nitekim Halîfe Ömer bin Abdülazîz devrinde insanlar mallarının zekâtını getirir, ancak verecek kimse bulamazdı.[26] Ömer bin Abdülazîz, bir defasında zekât memurunu Afrika ülkelerine göndermişti. Memur, malları dağıtamadan geri getirdi. Çünkü zekât alacak kimse bulamamıştı. Bunun üzerine o da bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti.[27] Bu hâl, malın ve canın Hak Teâlâ için infâk edilmesinin bir mükâfâtıdır.

    İşte İslâm, insanlığın maddî-mânevî yaralarını böylesine güzel bir muhtevâ içinde sarıp şifâ bahşederken, diğer sistemler bunu başaramamış, ya ifrata ya da tefrite düşmüşlerdir. Kimi başkasından bir şey istemeyi tamâmen yasak etmiş, kiminde de dilenmek alıp yürümüştür. İslâm ise, zekât ve infak yoluyla bu yaraya son derece hakîmâne bir edâ ile yaklaşmış ve en münâsip çâreyi sunmuştur.

    Gerçekten zekât, İslâm’ın insanlığa kazandırdığı pek yüce kıymetlerden biridir. Bir zamanların acı gerçeklerinden biri olan kölelik zincirini insanın boynundan çıkarmanın yollarından biri de zekâttır. Zira zekât mallarının kullanılabileceği sekiz yerden biri de kölelerin hürriyete kavuşturulmasıdır.

    Zekât ve infaktaki sırlardan bir diğeri de, ferdî sermâyenin dehhâmeleşmesine (anormal büyümesine) mânî olmaktır. Zekât ve infaklar, sermâyenin bir kanser hâline gelmesini engelleyen en güzel bir devâ ve çâredir.

    Yine zekât sâyesinde Allah yolunda gayret eden pek çok insana destek verilerek hayırlı işlerin yapılmasına öncülük edilir. Talebelerin okumasına yardımcı olunarak bu vesîle ile ilmin, Hakk’a kulluğa vesîle olarak kullanılması sağlanır.

    Hâsılı, zekât veren toplumda huzur hâli teessüs eder. Gerek muhtelif İslâm toplumlarında, gerekse Osmanlı’da cemiyetin umûmî bir huzur hâlinde olduğunu görüyoruz. Osmanlı toplumu bu huzurla 620 sene ayakta kalmıştır.

    Zekât verilmeyerek ictimâî dayanışma bozulduğunda, toplumda hırsızlık, lüks merâkı ve gösteriş gibi yanlışlıklar artar. Mâneviyattan uzaklaşıldıkça da nefsânî arzular azgınlaşır ve neticede bütün toplum huzursuz olur. Bu durumda sosyoloji ilminin bildirdiği kâideler de ancak satırlarda kalır.

    Mülk Allâh’a Âittir

    Şöyle bir düşünecek olursak, Rabb’imizin mülkünde yaşıyoruz. Onun nîmetleri ile rızıklanıyoruz. Mâlî ibâdetlerde ihmalkârlık gösterenler düşünmüyorlar mı ki, acabâ kimin malını kimden esirgiyorlar?!

    Hakîkatte mülk, mutlak olarak Allâh’a âittir. İnsanların mâlikiyeti ise, devre-mülk gibidir. Dünya malı, Allâh’ın kuluna verdiği bir emânettir. Fertlerin onu istediği gibi kullanması, aslâ tasvip edilemez. O, mülkün hakîkî sahibinin emrettiği istîkâmette kullanılmalıdır.

    Bu durumda, infak eden kişi, aslında kendi malını değil, Allâh’ın ihsân ettiği malı yine Allâh’ın bir kuluna vermiş olmaktadır.[28] Bu sebeple Allah Teâlâ, zekâtı, imkânı olan kişilerin muhtaç olanlara vermesi gereken bir hak olarak tâyin etmiştir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “Onların mallarında sâilin (muhtâcın) ve mahrumun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin) mâlûm bir hakkı vardır.” (el-Meâric, 24-25; ez-Zâriyât, 19)

    Bunun için ilâhî ahlâka ve lûtfa nâil olmak isteyen her kul, istifâde ettiği dünya nîmetlerinden muhtaçları ve muzdaripleri de istifâde ettirmek mecbûriyetindedir. Zira asıl gâye, elinden ve dilinden insanların istifâde ettiği bir mü’min hâline gelip Allâh’ın rızâsına nâil olabilmektir.

    Zekât ve İnfaklardaki Bereket

    Cemiyetin mağdur insanlarını sevindiren zekât, aslında, alandan ziyâde verene fayda sağlar. Hakîkaten “temizlik”, “sâfiyet” ve “bereket” mânâlarını ifâde eden “zekât” kelimesi, insanın bâzı kalbî hastalık ve kötülüklerden arınması, malın temizlenip artması gibi son derece mühim faydaları hâizdir.[29] Öyle ki gönlün arınması, rûhun sâfiyet kazanması ve nefsin tezkiyesindeki bu temizlik keyfiyeti, enbiyânın gönderiliş hikmetlerinden de biridir.

    Zekât, fıtratı îcâbı mala düşkün olan insanın mal hırsını azaltmak sûretiyle onun hakîkî muhabbet ve bağlanmaya lâyık olan Cenâb-ı Hakk’a yönelmesini de temin eder. Kişinin, Allah muhabbetini gölgeleyen her şeyi içinden atarak tevhîdi yaşamasına, cimrilikten kurtulup Allâh’ın verdiği malın şükrünü edâ edebilmesine yardımcı olur. Şükür de, nîmeti artırır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Eğer şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırırım.” (İbrâhîm, 7)

    “Allah yolunda mallarını harcayanların misâli, yedi başak bitiren bir tâne gibidir ki, her başakta yüz tâne vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allâh’ın lûtfu geniştir, O herşeyi bilir.” (el-Bakara, 261)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz sadaka ve infâkın geniş ve şümûllü olan mânevî bereketini anlatarak şöyle buyurmuşlardır:

    “Allah -azze ve celle- bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı buna benzer bir şey vesîlesiyle üç kişiyi Cennet’ine koyar:

    1) Evin sahibi ve onun (sadakanın) verilmesini emreden kişi,

    2) Verilecek şeyi hazırlayan evin hanımı,

    3) Sadakayı yoksulun eline veren hizmetçi.”

    Bunları ifade ettikten sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sözlerini şöyle tamamlamışlardır:

    “Hiçbirimizi unutmayan Allah Teâlâ’ya hamd olsun!” (Heysemî, III, 112)

    Diğer taraftan sadaka, dünyevî ve uhrevî pek çok sıkıntıyı defeder. Bunların bir kısmını Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle haber verirler:

    “Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günah(ın azâbını) söndürür.” (Tirmizî, Îmân, 8/2616. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 12)

    “Sadaka, Rabb’in öfkesini söndürür ve kişiyi kötü ölümden uzaklaştırır.” (Tirmizî, Zekât, 28/664)

    “Müslümanın verdiği sadaka, ömrünü uzatır (bereketlendirir), kötü ölümü önler ve Allah Teâlâ onunla kibri, fakirliği ve övünmeyi giderir.” (Heysemî, III, 110)

    “Sadaka vermekte acele edin! Çünkü belâ, sadakanın önüne geçemez.” (Heysemî, III, 110)

    “İnsanlar arasında hüküm verilinceye kadar, herkes sadakasının gölgesinde olacaktır.”

    Bu son hadîsi bize nakleden râvîlerden biri olan Ebû’l-Hayr g, her gün mutlakâ bir sadaka vermeye gayret ederdi. Verdiği şey bir kek, bir soğan ve benzeri şeyler olsa bile… (Ahmed, IV, 147-8; Heysemî, III, 110)

    Peygamber Efendimiz’in haber verdiğine göre bir grup insan Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın yanına uğramıştı. Onlar ayrıldıktan sonra Îsâ -aleyhisselâm- yanındakilere:

    “–Bunlardan biri, Allah dilerse bugün ölecek!” buyurdu.

    Akşam olunca, o insanlar sırtlarında odun demetleriyle tekrar Hazret-i Îsâ’nın yanına geldiler. Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Odunları yere bırakın!” buyurdu. Sonra o gün öleceğini söylediği kişiye:

    “–Odun demetini çöz!” buyurdu. O zât demeti çözdüğünde, içinden siyah bir yılan çıktı. Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Bugün hangi sâlih ameli işledin?” diye sordu. O kişi:

    “–Bugün herhangi bir sâlih amel işlemedim!” dedi. Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–İyi düşün, ne yapmıştın?” buyurdu. Bu sefer o zât:

    “–Bir amel işlemedim, fakat elimde bir ekmek parçası vardı. O esnâda yanıma bir yoksul gelip bir şeyler istedi. Ben de ekmeğin bir kısmını ona verdim.” dedi.

    Bu cevap üzerine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–İşte bu sâyede (belâ) senden uzaklaştırılmış!” buyurdu. (Heysemî, III, 109-110; Ahmed, Zühd, I, 96)

    Mevlânâ Hazretleri, malı Allah yolunda harcamanın bereketini ne güzel îzah eder:

    “Mal, sadaka vermekle hiç eksilmez. Bilâkis hayırlarda bulunmak, malı kaybolmaktan, zâyî olmaktan korur! Verdiğin zekât, kesene bekçilik yapar, onu korur. Kıldığın namaz da sana çobanlık eder, seni kötülüklerden ve kurtlardan kurtarır.

    Ekin ekenin ambarı boşalır, lâkin hasat vakti gelince, saçtığı tohumlara karşılık kaç mislini geri alır! Boşalttığı bir ambara mukâbil, kaç ambar dolusunu iâde alır!.. Fakat buğday, yerinde kullanılmaz da ambarda saklanırsa, bitlere, küçük kurtlara, farelere yem olur. Bunlar onu tamamıyla mahvederler.”

    Zekât ve İnfak Edebi

    Zekât ve sadaka verirken edebe riâyet etmek çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onu farz olan bir borçtan kurtarıp nice bereketlere nâil eylemektedir.

    Zekât veya sadaka verirken en azından malın orta hallisinden verilmelidir. Bize verildiğinde almak istemeyeceğimiz bir şeyi başkasına sadaka olarak vermemeliyiz.[30]

    Yine, başa kakmak ve incitmek sûretiyle sadakaları boşa çıkarmamak gerekir. Zira Cenâb-ı Hak, bu çirkin davranışı kat’î sûrette yasaklamaktadır.[31]

    Muhtaca bir şey verdikten sonra bundan dönüp verilen şeyi geri istemek de doğru değildir. Bu davranış, son derece çirkin görülmüştür.[32]

    Zekât, sadaka ve hayır işlerinde dikkat edilecek mühim hususlardan biri de, gizliliğe riâyettir. Çünkü açıktan verilen sadaka, alan kimsenin hayâ duygularını zayıflatır, zamanla alışkanlık hâline dönüşünce de çalışma gayret ve isteğini ortadan kaldırır. Bunun yanında, veren kişinin de gurur, kibir, ucub (kendini beğenme) gibi kötü huylara düşmesine yol açar.

    Sadakayı ihlâs ve samîmiyetle, sırf Allah rızâsı için vermelidir. Gösteriş yapmak ve dünyevî maksatlar için yapılan infaklar boşa gider ve insana bir fayda sağlamaz.[33]

    Zekâtı Terk Etmenin Tehlikesi

    Zekât borcunu ödemeyen fert ve toplumları maddî ve mânevî pek büyük tehlikeler beklemektedir. Bu tehlikeye dikkat çeken Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Allah yolunda infâk edin! Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın! Bir de ihsanda bulunun, zira Allah (iyilikte bulunan, işini güzel yapan ve ihsan şuuru ile yaşayan) muhsinleri sever.” (el-Bakara, 195)

    Veren El Alan Elden Üstündür

    İslâm, ihtiyaç sahibi bir kişinin, başkalarından bir şey istemesini yasaklamaz. Bununla birlikte, ahlâkî bakımdan bu durumu çok fazla tasvip de etmez. Ancak büyük zarûretler hâlinde istemeye müsâade eder. Zira başkalarına el açmak, insanı küçük düşürür. Bu sebeple de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından bey‘at alırken pek çoğuna “kimseden bir şey istememe”lerini şart koşmuştur.[34]

    Yani zekât almaya değil zekât vermeye gayret etmelidir. Zira Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Veren el, alan elden daha hayırlıdır. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tokgözlü olursa, Allah onu zengin kılar.” (Buhârî, Zekât 18; Müslim, Zekât 94-97, 106, 124)

    Bununla birlikte, Cenâb-ı Hak, zekât ve sadaka veren infak ehli sâlih mü’minlerin kalbî hassâsiyetine dikkat çeker. Onların bir rahmet dergâhı olan gönül âlemlerinin, aynı zamanda gerçek muhtâcı tanıma hususunda âdeta mânevî bir röntgen hâline gelmesi gerektiğine işaret ederek şöyle buyurur:

    “(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun! Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” (el-Bakara, 273)

    Fâizin Zararları

    Zekât ve infak gibi hükümleriyle İslâm, zor durumda olan insanlara, karşılık beklemeden el uzatmış ve nice kanayan yarayı kökten şifâya kavuşturmuştur. Bununla beraber, zâhirde insanlara yardım ve kolaylık gibi görünen, hakîkatte ise zor durumdaki çâresizlerin bu hâllerini istismar etmekten başka bir işe yaramayan fâiz musibetini de yasaklamıştır.

    Zira fâizci, başkalarının sıkıntıda olmasını ve bu durumdan istifâde etmeyi ister. Zekât veren kimse ise, muhtaç ve sıkıntılı kimselerin dert ortağıdır. Onun yegâne arzusu, Hak Teâlâ’yı râzı edebilmektir. Bu sebeple dâimâ O’nun dertli kullarına devâ olmaya çalışır.

    Hırslı ve gözü doymayan bir insanın, malı-mülkü, ne kadar çok olsa da gözüne dâimâ az görünür. Fakat sadaka ve zekât vermeye alışan insanlar ganî gönüllü olurlar. Az bir dünyalıkla yetinirler. Fâizcinin gözünü ise öylesine hırs bürümüştür ki, başkalarını mahvetmek pahasına kendi malını artırmak ister. Ancak âkıbeti hep iflâs ve hüsrân olur. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    “Allah fâizi tüketir, sadakaları ise bereketlendirir...” (el-Bakara, 276)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ümmetini şöyle îkaz buyurmuşlardır:

    “Kim malını fâiz yoluyla artırırsa, onun âkıbeti mutlakâ malının azalarak iflâsa sürüklenmesidir.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58; Hâkim, IV, 353/7892; Beyhakî, Şuab, IV, 392/5512; Taberânî, Kebîr, X, 223/10539)

    Diğer taraftan fâiz, birinden alıp diğerine verdiği için, yani birinin dişini güçlendirmek için başkalarının kanını emdiğinden, ictimâî temellere zarar verir. Enflâsyonu artırır. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir hâle getirir. Milleti iktisâdî, ictimâî, dînî ve ahlâkî yönlerden bataklığa sürükler.

    Buna mukâbil, cemiyetin fakir ve sıkıntılı fertlerine yardım mâhiyetindeki sadaka ve bağışlar, ictimâî âhenk ve nizâmın devâmını temin ettiğinden, dünyada da âhirette de bir bereket vesîlesidir.

    Hâsılı, kardeşlik duygularının zayıfladığı, ictimâî huzur ve sükûnun bozulduğu, kin ve husûmetin çoğaldığı günümüzde ciddî bir infak seferberliğine ihtiyaç vardır. Unutmayalım ki muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz olabilirdik. Bunun için onlara olan infâkımız, aynı zamanda Rabb’imize karşı bir şükür borcumuzdur.

    5. Hac

    Hac; mal ve sıhhat yönüyle gücü yeten bir müslümanın, ömründe bir defa belirli günlerde Mekke’deki Kâbe’yi ziyaret ederek ve bâzı rükûnları yaparak îfâ ettiği bir ibadettir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Gitmeye gücü yetenlerin Beytullâh’ı haccetmesi (ziyarette bulunması), Allâh’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.” (Âl-i İmrân, 97)

    Hac, önceki peygamberler zamanında da vardı. Ancak zamanla müşrikler, onu ibâdet olmaktan çıkarmış, zenginlerin fakirlere karşı sergilediği bir güç gösterisi ve âdeta gayr-i ahlâkî bir resmî tören hâline getirmişlerdi. İslâm, haccı tekrar aslî hüviyetine kavuşturdu.

    Hac ibâdetinin dünyevî-uhrevî pek çok hikmetleri vardır:

    Hac, Allâh’ın sonsuz rahmetinin tecellî ettiği mübârek ve ihtişamlı bir iklîmde cereyan eder. Bu sebeple Mekke-i Mükerreme’nin bir ismi de “Ümmü Ruhm”dur, yani ilâhî rahmetin bol bol indiği yer…[35]

    Haccın îfâ edildiği mübârek mekânlar, ulvî bir âlemin rûhâniyet iklîmleridir. Bu iklîmler, ilâhî nişânelerle doludur. Oralarda hep Allâh’ın rahmet ve bereketi yâda gelir. Bu mübârek topraklar, Hazret-i Âdem’den bu yana îmanlı yüreklerin rûhâniyetleriyle beslenmiş, âşıkâne gözyaşlarıyla sulanmıştır. Ârifâne hac yapanlar, o mekânlarda bunları ve birçok peygamberin ayak izlerini arar ve onların hâtıralarıyla feyizlenirler. Çünkü müstesnâ bir feyiz menbaı olan bu kudsî mahaller, nebîler silsilesinin muazzez hâtıraları ile doludur.

    Bu itibarla haccın bir gâyesi de, o mübârek mekânlara hürmet, oradaki mukaddes makamların hâtırası ile gönülleri tezyîn etmektir.

    Hac; Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- ve Hazret-i İsmâîl -aleyhisselâm-’ın tevekkül ve teslîmiyetinden hisse alabilmektir.

    İçimizdeki nefs denilen düşmanı ve dışımızdaki şeytanî temâyülleri taşlayabilmektir.

    Sınıf farklılığından sıyrılıp kefen iklîmine girerek Rabb’imize ilticâ edebilmektir.

    Kıyâmetin o dehşetli manzarasının hissiyâtıyla ürpermektir.

    Müslümanlar arasındaki uzak ve yabancı toplulukları bir araya getirmek sûretiyle bir îman kardeşliği tesis etmektir.

    Yine hac, beden elbisesinden sıyrılıp rûhun derinliğine nüfûz ederek nefsânî ihtiraslardan kurtulmaya çalışmaktır.

    Mekke-i Mükerreme; vatan, renk, kılık-kıyâfet gibi mefhumların ortadan kalkıp İslâm kardeşliği altında bütün mü’minlerin tek bir millet olduğu gerçeğinin tecellîgâhıdır. Orada âmir, memur, garip, zengin, fakir, câhil, âlim, pâdişah, tebaa hep bir arada, aynı elbiseler içinde, aynı meydanda ve aynı saftadır. O mübârek belde, emniyet, huzur ve muhabbet kucağı, gönülleri bereket ve rahmetle dolduran peygamberler
  • Oysa 1936’larda çevirmeye başladığı ve O sıralar bir kısmını bir dergide aydan aya yayımladığı Madame Bovary için şöyle yazıyordu: ”Gustave Flaubert yalnız Fransa’nın değil, bütün dünyanın en tanınmış romancılarından biridir. Ölmez eserlerinden Salammbo, dilimize İsmail Hakkı Alişan tarafından tercüme edilmiştir. O roman Gustave Plaubert’in romantik tarzının en güzel eseridir.

    ”Madame Bovary ise tarihi sahneleri canlandırmaya değil, gözünün önünden geçen hayatı, yaşayan tipleri tesbite çalışan Flaubert’in asıl eseridir. Asabi, hatta hastalıklı bir sanatkâr olan Flaubert, insanların bilhassa budalalıklarım seyretmekten, bununla kendini zehirlemekten hoşlanırmzş. Madame Bovary’de dünyanın en unutalmaz budalalarım tasvir etmiştir (...)

    ”Gustave Flaubert en titiz sanatkârlardandır. Her cümlesi üzerinde saatlerce çalıştığı söylenir. Böyle bir muharririn eserini tercümeye kalkmanın bir cüret olduğunu bilirim
    ( ...)"