• 432 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Türk Papa Adlı çalışmasıyla eser sahibi Ümit Doğan bence Türk tarihi açısından en özgün biyografilerden birini ortaya koymuş oldu.

    Ümit Doğan, şöhret ve servet sevdasına tutulmuş bir araştırmacı değil.

    Kalbinde kopan fırtınayla tarih bilgisini kitlelere aktarma derdinde olan bir çilekeş.
    İşte bu sebepten hak ettiği değeri ahir ömründe gören bir Yazar olacağını düşünüyorum.

    Papa Eftim'in hayatını yani Türk Papa'yı okuduktan sonra kafamdaki zihni anlatım şu şekilde oluştu.

    Yanık yüzlü, temiz yürekli, kadife bakışlı bu Orta Anadolu çocuğu Ortodoks olarak doğmuştu. Büyük din cereyanlarının çatıştığı Anadolu’da Bizans’ın tesiriyle Hristiyanlığı kabul eden bir Türk ailesindendi. 1071 Malazgirt muharebesinden bu yana bu aileler Türk gelenek, örf ve adetlerinden, dillerinden, soylarından hiçbir şey kaybetmemişlerdi.

    Atatürk Samsun’a çıkmasaydı, Anadolu Ortodokslarının Elen milletinin kanından olduğu iddiaları ortaya atılmasaydı, Atinalı ve İstanbul Fenerli Megalo İdeacılar ve Etnik-i Eterya teşkilatı mensupları Karadeniz sahillerinde bir Rum Pontus Devleti kurma hülyalarına kapılmasalardı, Orta Anadolu’daki Türk Ortodokslar Fener Patrikhanesi tarafından isyan ve sabotaj hareketlerine davet edilmeselerdi belkide kurtuluş tarihimizde Papa Eftim için sayfalar bulunmayacak, Atatürk’ün tarihi nutkunda onun için övgüler olmayacaktı.

    Papa Eftim, milli mücadele boyunca Mustafa Kemal’in emrinde çalışmıştır. Büyük Millet Meclisi binası önünde nutuklar vermiş, Anadolu Türk Ortodokslarını etrafında toplayarak geri hizmetlerde teşkilatlandırmıştır.

    Mücadelesinin ikinci kısmı çok zor şartlar altında ve birçok mağduriyete göğüs germekle geçti.
    Atatürk'ten sonra gelen hükümetlerin Fener Patrikhanesinden yana tavır almaları sonucunda Papa Eftim'in elinden kiliseleri alındı, ses çıkarmadı. Cumhurbaşkanlarının Fener Patriğini kucaklamalarını gördü, aldırmadı. Hastaneleri başka ellere devredildi, itiraz etmedi. Türk Ortodoksları için özel mezarlık istedi, redle karşılandı, ümidini yitirmedi. Vakıf kaynakları Fener Patrikhanesinin emrine aktarıldı boyun eğdi. Patrikler lüks arabalarda haşmet ve debdebe ile dolaşırlarken o yarım ayakkabı ile azınlıkları tek tek dolaşmaya, onları Türklük yolunda uyarmaya çalıştı ve kilisede reform yaparak ilk defa Türkçe ayin yapan din adamı olma şerefini kazandı. Ve seneler geçti, hadiseler Papa Eftim’in ne kadar haklı olduğunu ortaya koydu. Kıbrıs davası ortaya çıktı, Fener Patrikhanesi bir ölüm sükununa bürünürken, milli davamızda Makarios’a karşı çıkan ilk din adamı gene Papa Eftim oldu.

    Atatürk dendiği zaman gözlerinden yaşlar boşanan, hayatının en büyük şerefini bir zamanlar Ata’nın yakınında olmakta bulan bu temiz yürekli, kadife bakışlı Orta Anadolu çocuğunu bugün sadece hümanist bir din adamı olarak değil, tarihimizin şerefli bir mücahidi sıfatıyla hürmetle yâd ediyorum.
  • Sözcü yazarı Soner Yalçın, CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu'nun "Birçok aktör var, alim var. Doğru zamanda doğru şeyler söylemiş birçok alim var. Bunların birikimlerinden yapıcı bir biçimde yararlanmak lazım. Yol gösterici olması bakımından bu önemli bir husus" sözleriyle tanımladığı Said-i Nursi hakkında "kaypak" yorumunu yaptı.

    Yalçın, köşesinde "Hakkında hep efsane anlatılıyor. Ben gerçekleri yazayım" diyerek Said Nursi'nin geçmişiyle ilgili ilginç anektodlara yer verdi. Yalçın, Nursi'nin gittiği her yerden kovulmasını şöyle yazdı;

    "Hangi yıl doğduğu kesin değil; 1870'li yıllar diyelim. Bitlis'in Nurs Köyü'nde doğdu. Eğitimine Molla Muhammet Emin medresesinde başladı. Çok sürmedi; kavga sonucu kovuldu. Ağabeyi Molla Abdullah'tan ders aldı. Ağabeyiyle kavga etti; ayrıldı.

    Şeyh Nur Muhammet'in yanına gitti; nedeni bilinmeyen bir sebeple atıldı.

    Bu arada…

    Gadya Köyü'nde arkadaşı Molla Muhammet'i bıçaklayıp kaçtı. Gittiği Doğu Beyazıt'ta üç aylık ders sonunda Şeyh Muhammet Celali'den “icazet” aldığı söylense de bu doğru değildi.

    Bitlis'e döndü; ancak vali Şerif Rauf Paşa tarafından şehirde “fitne fesat çıkardığı” gerekçesiyle Şirvan'a sürüldü. Burada ilk kez bir öğrencisi oldu; Molla Cumhur. Yine nedeni bilinmeyen bir kavga sonucu Cumhur yaralandı. O, önce Tillo'ya sonra Cizre'ye gitti. Miran Aşireti'ne sığındı.

    Sözüm ona ulema bulunmadığı için Van'a davet edildi. “Ulema yok” dedikleri Van'da meşhur din adamı Abdülhakim Arvasi yaşıyordu! Resmi tarihlerine göre, konağında kaldığı Tahir Paşa'yla “ilmi münakaşa” yaptı; İran'a geçip silahlanmaya başlayınca Tahir Paşa korkup af diledi; barıştılar!

    Bir süre sonra İstanbul'a geldi. Amacı, II. Abdülhamit ile görüşmekti. Saray'dan kabul beklerken ne oldu dersiniz; tımarhaneye atıldı!

    MUSTAFA KEMAL'E HİLAFET ÖNERDİ

    Yalçın'ın yazısı şöyle devam etti; "II. Meşrutiyet ilan edilip af çıkınca tımarhaneden kurtuldu. Hemen… İttihat ve Terakki saflarına katıldı. Çok sürmedi; İttihatçıların rakibi İttihad‐ı Muhammedi Cemiyeti'ne katıldı; Ayasofya'daki gösterilerinde bulundu. 31 Mart gerici ayaklanmasına katıldığı gerekçesiyle arandı; İzmir'de yakalandı. 23 günlük tutukluluktan sonra salıverildi; çünkü duruşmada nasıl keskin bir İttihatçı olduğunu anlattı. Ardından…

    Askerlerin onayıyla kitap yazdı; Kürt derneklerine katıldı. İttihatçıların verdiği kimlikle Doğu'da propaganda gezileri yaptı. I. Dünya Savaşı başladığında Pasinler'de 300 Kürt'ün milis komutanlığını yaptı. Kanlı Ermeni tehcirinde neler yaptığının yazılmasını istemedi! Ruslardan kaçarken ayağını kırdı; ve haber gönderdiği Ruslara Bitlis'te teslim oldu. Vücudunda dört kurşun olduğu yalandı. Tıpkı dört duvarlarla çevrili Rusya'daki esir kampından firar ettiği yalanı gibi!

    Doğrusu, Brest Litovsk Antlaşması'yla teslim edildi. Enver Paşa'nın isteğiyle “ordu delegesi” olarak ‐yüksek İslam şurası‐ Dar‐ül Hikmet‐il İslamiye'ye atandı. Fakat… Savaş bitip, savaş suçları mahkemesi kurulunca İttihatçılara düşman oldu. Şaşırtıcı değildi; yaşamı boyunca devlet otoritesi karşısında her daim kaypak bir taktik yürüttü. Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı'nı kazanınca 17 Kasım 1922'de Ankara'ya gitti. Selahattin Eyyubi'ye benzettiği Mustafa Kemal'e “hilafeti siz devralın” önerisinde bulundu. Ankara onun her devrin adamı olduğunu anlayarak yüz vermedi. Beş ay sonra Gebze trenine binip gitti. İstanbul'daki bir yıl üç ayı kayıptı; ne yaptığı hiç açığa çıkmadı. Sadece, Kürt Azadi örgütü çalışmalarına katıldığı biliniyor.

    Teşkilat çalışmaları için 1924'te Erzurum'a, Van'a gitti. Şeyh Said isyanına katılıp katılmadığı ortaya çıkarılamadı. Kürt örgütüne üyeliği nedeniyle sürgüne gönderildi.

    Burdur'da ilk görüştüğü kişi Binbaşı Asım oldu; ve yakın çevresinde sürekli ‐Albay Hulusi Yahyagil ve Yüzbaşı İ. Hakkı Bayraktaroğlu gibi‐ subaylar bulunacaktı. (Isparta'daki Tugay Komutanlığı'na yapılacak caminin temel atma törenine bile davet edilecekti.) Çevresini hep büyüttü. Örneğin… Yargılandığı Denizli Mahkemesi'nin Ağır Ceza Reisi Ali Rıza Balaban 1907'den beri müridiydi! Mahkemenin diğer üyesi Hesna Şener, müritlerinden Ali İhsan Tola'nın akrabasıydı. Tabii ki beraat etti!.. Bitmedi…

    Atatürk vefat edince “insaflı CHP'liler”den saydığı İsmet İnönü'ye yaklaşmak istedi. Umduğunu bulamadı. İktidara gelen DP ile de ilişkileri bir iyi bir kötü oldu. II. Dünya Savaşı'nda Hitler'i destekledi; kazanması için dua etti. Kazanan ABD'nin yanında yer aldı. Ortak düşmanları aynıydı çünkü; solcular! Bu nedenle… Vatikan'la bile 1951'de ilişkiye geçti; mektup yazdı. Fener'deki Rum Ortodoks Patrikhanesi'ni ziyaret etti. CENTO'yu, NATO'yu destekledi. Kore'ye asker gönderilmesini savundu. “Dinsiz solculara karşı dindar Hıristiyanlar”ile işbirliğinden yanaydı. Karmaşık ilişkiler kurdu. Örneğin… Denizli'de zirai ilaçlama yapanABD'li pilot Taylor ile sık sık görüşüyorlardı. Hedefleri aynıydı; solcular! Uzatmayayım… Öyle bir masal yazılıyor ki, kimileri inanıveriyor. Hakan Yalman adındaki müridi, “Quantum Fiziği ve Bediüzzaman‐ Gecikmiş Bir Nobel Talebi” diye kitap bile yazdı!

    Nobel'e aday gösterilen bu kişi; 346 kişinin öldüğü 1943'teki Adapazarı depreminin, şehirdeki kızlı erkekli oynanan tiyatrodan kaynaklandığını söyledi! Kadınlar hakkında yazdıklarından hiç bahsetmeyeyim. Bu kişi; Said Nursi idi.

    Bediüzzaman Said Nursî
  • Bugün özerk kiliseler olan Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Finlandiya Ortodoks Kiliseleri dışındaki Ortodoks kiliseler İstanbul Fener'deki Rum Patrikhanesi'ne bağlıdır.
  • ERMENİ MESELESİ HAKKINDA BİRKAÇ SÖZİttihat ve Terakki hükümetinin sadrazamı Said Halim Paşa'yı Roma'da ve partininideologlarından Dr. Bahaeddİn Şakİr ile Trabzon eski valisi Cemal Azmi'yi Berlin'dekatleden Ermeni terörist ve tetikçisi Arşavir Şıracıyan'm bu hatıratına bir önsöz yazmak,XIX. yüzyılın son çeyreğinde enternasyonal terörist mahiyeti içinde kanlı bir boyutarzeden Ermeni meselesinin nihayet artık tarih olmuş kanlı macerasını okuyucuya tekrarhatırlatmak gibi bir vazifeyi üstlenmek demektir. Böyle olmakla beraber, Şıracıyan'ın Türkokuyucusuna sunulmakta olan bu hatıratı, meselenin mahiyeti ve vardığı nokta hakkındafazla bİrşey söylemeyi gerektirmeyecek kadar açık bir itiraf ve bir belge niteliğindedir.Ermenilerin Osmanlı İdaresi altındaki yaşamları hakkında pekçok şey söylenmiş veyazılmıştır. Osmanlı idaresinin kendine özgü toplumsal örgüsü İçinde sair Müslümanolmayan topluluklar içinde önemli bir yer tutan Ermeniler, Fatih Sultan Mehmed'inİstanbul'u fethini müteakib, burada Rum ve Yahudi toplulukları için de olduğu gibi bîrErmeni Patrikliği1 oluşturması İle yükselme devri Osmanlı siyasi ve toplumsal örgüsüiçindeki yerini alırlar. Dini grupların, kendi patrikleri idaresi altında yönetilmesiniamaçlayan ve Kamanla olgunlaşan yeni sistem (millet sistemi) içinde, Rum ve Yahuditoplulukları (milletleri) yanında Ermenilerin hukuki statüleri, bu sistemin köklüdeğişikliklere uğradığı 1856 İslahat Fermam'na kadar hemen hiç değişmeksİzin kalmıştır.Kendi kilise ve dini önderleri idaresi altında yönetilen, devlete ait işlerin ve salahiyetlerinbu kurum tarafından yürütüldüğü ve Müslüman olmayan toplulukların özerk bîr yapıhalinde, devletin içinde ve devletin yanında yer almış olarak sürdürülen bu idari sistem,temellerini Müslüman bir devletin içinde bulunan Müslüman olmayan unsurların islamhukukunun tanıdığı şartlar dahilinde (zimmî hukuku) yönetilmesi esasına dayanmaktaydı.Klasik dönem millet sistemi bu anlamda, bütün Müslüman olmayan toplulukların mensuboldukları kiliseleri aracılığıyla idaresi ve devlete ait vazifelerin keza kiliseleri eliyle yerinegetirilmesi temelinde özgün bir sİstem olarak gelişti ve uzun zamanlar işlerliğinikoruyarak yaşadı. Böylece, Osmanlı idaresi altındaki Müslüman olmayan topluluklar,İslamın öngördüğü dini serbesti ve kilise idaresinin özerkliği içinde bağımsız olaraktoplumsal ve kültürel yaşamlarını tanzim etme ve geliştirme İmkânını buldular. BaştaRum Patrikhanesi olmak üzere, Yahudi ve Ermeni kilise örgütünün Osmanlı idaresiallında Bizans devrinde tanımadıkları bir serbestliğe ve yine Bizans devri ilekıyaslanmayacak derecelerde genişleyen idari bir coğrafyada geniş bir nüfuz ve cemaatartışına mazhar oldukları ve bunun ancak Osmanlı idaresi ve millet sistemi içinde imkandahiline girdiği gerçeği artık tartışılmaktadır. Hâkim din ve mezheb dışında kalan toplulukların Avrupa'da uğradıkları zulüm ve takibin boyutlarının aynı yüzyıllardakiOsmanlı uygulaması ile kıyaslanması, iki ayrı dîn ve dünya görüşü arasındaki farkları dagözler önüne sermektedir. İspanya'da Müslüman ve Yahudilere, İngiltere'de Katolikolanlara, Fransa'da Katoliklerin dışında kalanlara, Polonya'da Ortadokslara, bütünAvrupa'da ve özellikle Rusya'da Yahudilere, Macaristan'da Protestan ve Kalvinistlcre,özellikle Kırım'ın ele geçirilmesinden sonra Rusya'da Müslümanlara karşı takip edilenbaskı ve takibat, çokça meydana gelen kanlı kıtaller, yüzyılları dolduran bu kara tablonununutulmaması gereken anahatlannı oluşturur.XVIII. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren Osmanlı sisteminin, devletin içinde bulunduğuzafiyet ve bir dizi ağır askeri yenilgilerle çözülmeye ve çökmeye yüz tuttuğu bilinmekledir.Bu durum, yalnız Müslüman olmayanları değil Müslüman topluluğu da aynı derecelerdeetkilemiş ve XIX. yüzyılın başında hız kazanan ve hayati bir gereklilik arzeden, devletinyenilenme ve yeniden yapılanma girişimlerinin yarattığı sarsıntılar bir yüzyıl boyuncaetkisini toplumun her kesimine hissettirmiştir. XIX. Yüzyılda Osmanlı toplumsal yapısınınçözülmesi ve nihayet çökmesinin, Avrupa büyük devletlerinin dünyayı bölüşme ve bîrsömürge haline getirme politikalarından soyutlanmış olarak ele alınamayacağı gerçeğini,bu devletlerin Osmanlı devletinde yasayan Müslüman olmayan topluluklara karşı takipettikleri politikada izlemek mümkündür. Ermeni meselesi, imparatorluktan ayrılmayollarını bulan Balkanlardaki Rum, Sırp, Bulgar ve Romen bağımsızlık eylemlerindenfarklı bir özelliğe sahip olmamakla beraber, en nihayet Anadolu'nun da bölünmesi vepaylaşılması tehlikesini gündeme getirmiş olması yönünde, bunlardan ayırmaktadır.Ermeni Anakilisesinin parçalanmasının Avrupa güçleri tarafından gerçekleştirildiğigerçeği gozardı edilmemelidir. Osmanlı idaresinin bu girişimlerde anakilisenin yanında veonun bütünlüğünün korunması İstikametinde yer almış olması yalnızca sistemin birgereği olmakla kalmıyor, yabancı müdahalelere kapı açacak bu tür teşebbüslerinönlenmesi amacını da içeriyordu. XVII. yüzyıldan itibaren kesafet kaydeden misyonerfaaliyetleri neticesi olarak Katolİkleşlirme, Anakilisenin mücadele ettiği bir konu olmaklaberaber, 1830'da başarı ile sonuçlandı. 1828/29 Rus harbinden yenik çıkmış olanOsmanlı devleti, Fransa ve Avusturya gibi Katolik güçlerin baskılarına daha fazladayanamıyarak Anakilisenir. parçalanmasını kabuî etmek mecburiyetinde kaldı.Meydana getirilmiş olan cemaat ayrı bir mîllet ve ayrı bir patrik idaresi altında müstakil birkilise olarak tanındı4. Bununla beraber anakilisenin parçalanma süreci sona ermedi.lS5ö'de İngiltere'nin önderliğindeki güçler, Protestan Ermeni cemaatinin deoluşturulmasında başarılı olarak, anakilisenin bir kez daha parçalanmasına yol açtılar5.Parçalanan Ermeni milleti, kendi arasında mcihep çatışmaları yaşarken, doğumlarınısağlayan Avrupa güçleri için bunlar, diğer Hristiyan kesimlerle beraber Osmanlıdevletinin içişlerine müdahale etmenin ve parçalanmanın başlıca aracı oldular.1839 Tanzimat Fermanı ile başlayan devir, devletin toplumsal yapısında geçerli olanve meşruiyetini İslam hukukundan alan, kamu hukuku, özel hukuk, usul hukuku, cezahukuku alanlarında Müslüman ve Müslüman olmayan kitleler arasındaki eşit olmamahalini gündeme getirdi. Bu iki kitlenin eşitliği, 1856 İslahat Fermanı ile kesin olaraksağlandı ve uygulanmaya başlandı6. Müslüman olmayan kesimlerin zimmî hukukukapsamı dışına çıkarılması, devletin yeniden yapılanması anlanında önemli bir adımolmakla beraber, böyle bir kararın alınmasındaki Kırım Savaşı süreci (185356) ve Paris Barış Antlasıması'na giden yolda oluşan dış baskı boyutu, toplumsal kargaşa vehuzursuzluğun tohumlarım attı ve nihayet uygulamanın yarattığı tepkiler, Müslim ve Müslüman olmayan kesimler arasında zıddıyyci ve çatışmaları beraberinde getiren birsonuç doğurdu. Patriklik hukukunun ve cemaat idaresinin J856 Fermanı uyarınca yeni birdüzene kavuşturulması, sivil cemaat meclislerinin oluşumuna imkan verilmesi, klasikmillet sistettti'tâa sonu ve yeni toplumsal düzenin başlangıcı olurken, Müslüman olmayan kesimler üzerindeki büyük devletlerin yönlendirmesi ve müdahalesi kuvvet buldu. Bugelişmenin merkezi hükümetin bu kitleler üzerindeki yaptırım gücünü zayıflatması,çözülme ve parçalanmaya yeni bir veçhe ve hız kazandırdı. Nihayet, Kiliselerin ruhaniotoriielerini kullandığı coğrafya, göze kestirilen millî coğrafyaların da sınırlarını belirledi.İmparatorluğun dağılmasına giden yolda 1877/78 Osmanlı-Rus savaşının bîr dönümnoktası olduğu lartışılmaz. Balkanlar'da yeni devletlerin oluştuğu ve ilk fethedilentoprakların kaybıyla Rumeli'nin çö/üldüğü ve buralardaki Türk hakimiyetinin çöktüğü,yüzbinlerce Müslüman ahalinin yerinden oynadığı ve katledildiği bu savaşta, Ruslar İstanbul önlerine, Yeşilköy'e kadar ilerlediler ve Doğu Anadolu'yu da işgallerialtınaaldılar. Savaş, Ayastefanos'da (Yeşilköy) dikle etliriIen barış ile sona erdi.Karadeniz'den Sırbistan'a, Tuna'dan Ege'ye kadar uzanan ve Makedonya'yı içine alan birbüyük Bulgaristan devleti oluşturulması yanında, Romanya, Sırbistan ve Karadağmüstakil birer devlet haline getirilerek Osmanlı dünyasından ayrıldılar. Makedonya'nınelden çıkması Arnavutluk ile karadan irtibatı kesti. Bosna ve HersekAvusturyaMacaristan idaresine bırakıldı. Özellikle Büyük Bulgaristan'ın kurulması veOsmanlı topraklarının yalnızca Rusya'nın çıkarları doğrultusunda taksimi, meseleyi genelbir Avrupa savaşı tehlikesine dönüştürdü ve laksimîn Avrupa dengelerine uygun birşekilde yeniden yapılması Berlin Kongresi'nde gerçekleşti. Crek Ayastcfanos ve gerekleBerlin Antlaşmaları Ermenilerin arzularını bu büyük antlaşmalara taşıdı ve devletlerarasıbir konu haline getirdi8. Ermenilerle meskûn vilayetlerde, Ermeniler lehinde "reform"yapılması vaadi ve bunların devletlerarası hukukta bağlayıcı bir niteliğe büründürülmesi,nihayet Anadolu'da da bağımsız bir Ermeni devleti kurulması yönündeki Ermeniİsteklerinin terör bağlantılı silahlı eylemlere dönüşmesinde ve böylece Avrupa'nınmüdahalesinin sağlanması hedefinin takibinde etkin bir rol oynamıştır.XIX. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren "reform" anahtar bir sözcük haline geldi.Kelimenin İslahat anlamındaki kapsamı Osmanlı idarecileri için, devletin ayakta kalmasıamacıyla yapılması elzem bir takım düzenlemeleri içerirken, Müslüman olmayan kesimleriçin bu kelime, milli amaçlarına büyük devletlerin müdahaleleri ile erişmeyi sağlayacak bîrvasıta olarak görüldü ve kötüye kullanıldı. Reform, imparatorluğun çözülmesindedevletlerarası hukukta yerini almış bir müdahale vasıtası olarak, Osmanlı idarecilerinindirenme noktası haline dönüştü ve imparatorluğun reforme edilmesi, çözülme veparçalanması ile eş anlama geldi.Berlin Anılaşması, Doğu Anadolu'da Ermenilerle meskun olan altı vilayette (Erzurum,Van, Bitlis, Diyarbakır, Sivas, Mamuretülaziz/Harput), Ermeniler lehinde reformyapılmasını öngörmekteydi. O zamanki idari taksimatın bu altı vilayeti günümüzdekiErzurum, Erzincan, Van, Ağrı, Hakkari, Muş, Bitlis, Siirt, Diyarbakır, Elazığ, Mardin,Bingöl, Malatya, Sivas, Amasya, Tokat ve kısmen de Giresun vilayetlerini içinealmaktaydı. Reform, Balkanlar'daki daha önceki uygulama ve örneğe uygun olarak,Osmanlı idaresine bir son vermeye ve bir sonraki aşama olan özerklik ise, devlettenayrılıp, bağımsız olmaya giden yolun başlangıç noktasını teşkil etmekteydi. Büyükdevletleri arkaya alma ve Avrupa kamuoyunun desteğini sağlama, takip edilen bu yolunen önemli yöntemiydi. Bunun gerçekleşmesi, terörist metodlarla ve suçu karşı tarafaatmak üzere, kendi halkını katletme pahasına dahi olsa kanlı eylemlere girişmek suretiyleolmuştur. Müslüman komşularını vahşi saldırılar akabinde mukabeleye çekmek vekarşılıklı kıtalleri, Avrupa'ya Hıristiyan katliamı olarak takdim ederek, bunların acilenmüdahale ve yardımlarını temin etmek, oynanan oyunun değişmez kurgusuydu. Ermeniİhtilal ve tethiş komitalarının kanlı faaliyetleri doksanlı senelerde had safhaya vardı.Sasun bölgesinde (Muş - Diyarbakır yöreleri) çıkartılan olaylarla Avrupa'nın dikkatiçekilip, müdahalesinin sağlanması amaçlandı. (189394). İstanbul'da meydana gelen1895 olayları ve Osmanlı Bankası'nm basılması (1896), meseleyi bizzat başkentte kanlı
    bîr şekilde yeniden gündeme getirdi. Sonraki yıllarda Ermeni terörü ve Müslüman ahaliyekarşı uyguladığı kanlı kıtali sürüp gitti. Terör, sonunda bizzat II. Abdülhamid'İ hedef seçtive bîr Cuma selamlığı esnasında kendisine bombalı bir suikast tertip edildi (21.7.1905).Bu tür gelişmeler karşısında, hükümetin kanlı Ermeni terör eylemlerine karşı zaptiyetedbirleri almasının, huzur, asayiş, can ve mal güvenliğinin temini için kuvvetkullanmasının, Avrupa'da Hırisliyanlara karşı işlenen bir mezâlim ve kıtal olarakakseıtirilmesİ ve bülün suçun Müslümanlar ü/erine atılarak, Hıristiyanların daima zulmeuğramış, mağdur ve günahsız bir kesim olarak takdimi ve Müslümanlar arasındakatledilen geniş kitleleri görmezlikden gelerek abartılı Hıristiyan kayıplarının tartışmasızbir gerçek gibi kabul edilmesi Ermeni meselesinin özünü oluşturdu.Anadolu'nun parçalanması ve burada bir Ermeni devleti oluşturulması planları I. CihanSavaşı'na takaddüm eden aylarda cıddİ bir boyut kazanmıştır. İtalyan ve BalkanSavaşları'ndan yenik ve bitkin çıkan devle!, büyük devletlerin Ermeni meselesinin halli,dolayısıyla reform Zorlamasıyla karşı karşıya kaldı. Rusya'nın tazyiki ve İngiltere ileFransa'nın da iştirakiyle Berlin Antlaşmasının ilgili maddesinin uygulanması kesinlikkazanıyordu. Ermenilerle meskûn olan allı vilayetin iki büyük idari gruba ayrılması (birincigrup: Erzurum, Trabzon, Sivas; İkinci grup: Van, Bitlis, Harput, Diyarbakır) ve başlarınaiki yabancının umumi müfettiş sıfatıyla tayini ve bunlara valiler dahil tüm memurlarınatama ve azil hakkının tanınması; Kürt kuvvetlerinden oluşan Hamitliye Alayları'nınilgası, Ermenice'nin Kürtçe ve Türkçe yanında üçüncü bir di! olarak kabulü, dolayısıylabu vilayetlerde Türk ve Kürtlerden oluşan Müslüman çoğunluğa kıyasla genelde daha azbir nüfuz oluşturan Ermenilere eşit oranda ve uluslararası garantide üstün haklarverilmesi, bölgenin denetiminin nihayet elden çıkması anlamına gelmekteydi. Bu durumRusya ile yapılan ikili antlaşma (8 Şubat 1914 tarihli "Muamele") gereği olarakdevletlerarası hukukda geçerlilik kazanan bir devlet belgesi halinde tanzim edildi.9Böylece Ermeni reformu nihayet başarıya ulaştırılmış, uzun zaman sürüncemedebırakılan Berlin Antlaşmasının bu konu ile ilgili hükümleri tam olarak hayata intikalettirilmiş oluyordu. Ermeni reformunun tatbik safhasında Cihan Savaşı patlak verdi. 1914senesi içinde Almanya'ya yanaşılması ve Almanya yanında savaşa girişilmesinde,Anadolu'nun parçalanması istikamclinde hayati bir aşamaya erişen Ermeni meselesininönemli bîr rol oynadığı kesindir.Cihan Savaşı'nda bütün cephelerde savaşan Osmanlı devleti, Doğu'da Rus ve Ermenikuvvetleriyle mücadele etti. Rus cephesinde Sarıkamış felaketiyle oluşan büyük zafiyetindaha ciddi boyutlara yol açtığı, müttefiklerin Çanakkale Boğazı'na başlattıkları büyükaskeri harekat esnasında bütün vahametİyle ortaya çıktı. Bölge Ermenilerinin daha1828/29 OsmanlıRus savaşı arefelerînde tesbit ve teklif edilen, düşmanla işbirliğiniönlemek ve düşmana karşı bölge güvenliğini sağlamak açısından zorunlu bir tedbirolarak, daha İç bölgelere nakledilmesi hususu'0 tekrar gündeme geldi (Tehcir Kanunu,27.5.1915)11. Rus işgaline uğrayan bölgelerde, Ermeni ahalînin, Rus/Ermeni karışımıkuvvetlerle birlikte sürdürdükleri katliam, bölgede oturan Müslüman halk ile bir sivil savaşhaline dönüştü. Müslüman ve Ermeniler arasında cereyan eden bu mücadelenin, zayiolan ve günümüze kadar propaganda malzemesi olarak kullanılagelen abartılı Ermeninüfusundan çok daha fazla oranda bir Müslüman nüfusun katline ve kaybına yol açtığıise özenle dikkatlerden kaçırılmıştır.
  • 1994'te Avrupa Birliği, Fener Rum Patrikhanesi Patriği Bartholomeos'u "Bizans devlet başkanı" olarak seçtiğini duyurdu.

    Avrupa Birliği'nden devlet başkanı unvanı edinen Fener Patriği, basına verdiği demeçlerde "Lozan'ı tanımıyoruz" diyecekti!

    Avrupa Birliği, Fener Patrik'ine İstanbul merkezli Bizans Devleti başkanı unvanını verirken, Fener Patrikliğinin tıpkı Vatikan devleti gibi bir statüye kavuşturulması ve Türkiye toprakları üzerinde bir tür "devlet içinde devlet" olup çıkacağı düşünülüyordu.
  • Her şey ÖZAL'ın Türk düşmanı olduğu için Türkiye'den sınırdışı edilen Papaz Yakovas'la bir Amerika seyahatinde kucaklaşmasıyla gün ışığına çıktı. Bu döneme kilise gölgesinde Türk-Abd-Ortodoks ilişkileri dönemi de denilebilir. ÖZAL, Papaz Yakovas'ı Türkiye'ye davet etti. Yakovas için kaçırılmaz bir fırsattı bu ve hemen Türkiye'ye geldi. Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin açılışı için de yurtiçi ve dışında faaliyet sürdüren Yakovas İstanbul'a gelişinde İstanbul Belediye Başkanı Bedrettin DALAN tarafından "eski hemşehri" sıfatıyla şiltle ödüllendirilmişti. Yakovas'ın ABD'ye dönmesinin üzerinden aylar geçti ve hiç gündemde yokken Fener Ortodoks Patrikhanesi'nin açılacağı bildirildi. Turgut ÖZAL'ın himayesinde açılan Türk tarihinin bölmeyen melanet yuvalarından Patrikhane'nin açılışı Ortodoks-şov şeklinde oldu. Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı'nın gönlü, bazı Bakanları ile Vali ve Belediye Başkanının bedenleri oradaydı.
    Suat Başaran
    Sayfa 16 - Bizim Ocak Dergisi