• Talebe, çocukluk mesleğini hakkiyle başarmış, talebelik mesleğine siyasi maksatlı dernekçilik, sporculuk, izcilik, rozetçilik, reklamcılık gibi çok küçük meslekleri bulaştırmayan şerefli insandır.
  • 488 syf.
    ·8/10 puan
    Yazarı seviyorum ve bu serisi de çok güzel kitabı da beğendim , özellikle yarısından sonra.
    .
    Seriyi okuyanlar bilir; Bütün kitapların ana konusu, İskoçya’nın İngiliz egemenliğinden kurtulmak için verdiği bağımsızlık mücadelesi. Her kitapta da, bu mücadele için İskoç kralı Bruce’un bir araya getirdiği özel yetenekli Highland Muhafızlarının her birini konu ediyor. Her birinin çok özel yetenekleri ve bu yeteneklerle örtüşen savaş isimleri var. Bu kitabımızın Highland Muhafızı ise “İzci” lakaplı Arthur.
    .
    Arthur Campbell, doğaüstü hissiyatları ile tehlikeyi önceden sezebiliyor . İzcilik ve keşif görevlerini üstleniyor. Bruce, tarafından 2 yıldır casusluk yapmak için başka klanlara gönderilir. Amacı kendi ülkesinden yoluna engel olan asilleri bir bir yenilgiye uğratmak. Arthur’un son casusluk görevi ise, babasını alçakça öldüren katilin klanının içine sızmak. Böylelikle hem mücadeleleri için yardım edecek, hemde 14 yıldır beklediği intikamını alabilecektir. Ta ki baş düşmanının kızı Anna MacDougall, bütün planlarını alt üst edene kadar.
    .
    Büyüleyici güzelliği ve keskin zekasıyla Arthur’a rakip olan Anna, onu yolundan döndürebilecek mi? Arthur, aşkı mı yoksa intikamı mı seçicek? Okuyup öğreniyoruz
  • 415 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10 puan
    Nazi Almanyası döneminde yaşanan faşist baskıyı okuyucusuna iliklerine kadar hissettirmiş Anna Seghers bu romanında. Kendisini dünyaca üne kavuşturan bu kitap, hakkındaki tüm olumlu yorumları sonuna kadar haketmiş.

    1937 yılı Nazi Almanyası. Nazilerin iktidara gelmesi ile muhalif gruplar teker teker avlanıp toplama kamplarına tıkılmaktadır. Kağıt üzerinde hedeflenen, suçluları hapislerde boş oturtmak yerine -ne yani besleyelim mi, değil mi merhum Kenan Paşa?- çalıştırarak ekonomiye katkıda bulunmalarını sağlamaktır. Gerçek amaç ise yargısız infaz ile, işkence ile, hayatlarını dağıtıp insanlıktan çıkarmak yolu ile, tehdit ederek, sakatlayarak, öldürerek onlara ve topluma gözdağı vermektir.

    Zorunlu izcilik ve spor kampları bahanesi ile ailelerinden alınan ve beyni yıkanan gençler anne-babalarını bile ihbar etmeye koşullandırılır. SA ve SS’lerin yanısıra kapıcılar, çöpçüler, kafe işletenler gibi mahallelerini tanıyan kişiler “muhbir” olarak maaşa bağlanır. Muhbir ağı o kadar genişler ki, insanlar komşularından, arkadaşlarından, hatta akrabalarından dahi korkarlar. Herhangi bir söz ya da hareketten şüphelenen kendini ihbarda bulunmak zorunda hisseder, zira bir şeyler bilip Nazilere söylemediği tespit edilenin de işi zordur.

    Her zaman olduğu gibi, silah gücü ile korku ve şiddet imparatorluğu kuran bu sorunlu faşist kişilikler, kendilerine muhalefet eden herkesi “vatan haini” ilan ederler.

    Bu koşullar altında Westhofen Toplama Kampı’ndan 7 tutuklunun kaçabilmesi, Naziler’i çılgına çevirir. Bu 7 adam korkunç zorluklar içerisinde, kime güvenebileceklerini ve kimden yardım isteyebileceklerini bilmeden kendilerini izleyen nazilerden ve muhbirlerden kaçmaya çalışırlarken, kamp komutanı Fahrenberg de, nasıl olsa fazla uzaklaşamayacaklarını düşünerek, kamp bahçesine 7 çarmıh hazırlatır. Ancak her geçen gün, hem Fahrenberg’in kişisel başarısızlığını, hem de faşizmin yenilgisini daha da belirginleştirecektir.

    Seghers romanında bize bu 7 kaçağın yaşadıklarını anlatırken kaçış detaylarından ziyade bireylerin ve toplumun psikolojisine çevirir yüzümüzü. Birbirinden çok farklı özelliklere sahip genci ve yaşlısıyla bu 7 kaçağın kamptan nasıl kaçtıkları ile değil, hayata nasıl dönebilecekleri ile ilgilenir. Aileleri ve arkadaşları takip edilirken, ortalık muhbir kaynarken, kendilerine yardım edebilecek birilerini bulmak en büyük sınavlarıdır. Aralarında komünizm suçu (!) işleyenler kadar arkadaşının iftirasına uğrayanlar da vardır, suçlarının derecesi çok farklı olsa da naziler için önemi yoktur, zira korku imparatorluğunu yenilgiye uğratmak suçların en büyüğüdür.

    Dönemin Alman toplumunun hissettiklerine çok güzel ışık tutuyor Seghers. Dışarıdan herkes mutlu görünürken içlerinde yaşanan kaygı ve korkuyu okuyucusunun önüne seriyor. “Neden birden böylesine yapayalnız kalmıştı evrende? Bu konuda ne annesi ne babası ne de onu çok seven arkadaşları ile konuşabilirdi.” diyor sıradan bir genç kız için. Bir baba kendi oğullarını düşünüyor: “Yüzde elli kendinin, yüzde elliyse yeni hükümetin malıydı oğulları. Evdeyken onundular ve ona saygıları vardı, ama kapıdan çıkarken o gömlekleri giymek zorunda bırakılıyorlar ve "Heil" diye de bağırtılıyorlardı.”. Kamp komutanı nazi Fahrenberg ise huzuru kaosta buluyor, sessizlikten ödü patlıyor: “Sirenler ötmeli, silahlar patlamalıydı.”.

    Gerilimin dozunu adı adım yükselterek merak ve heyecan içinde bırakıyor Seghers okuyucusunu. Bir yandan kaçaklara yardım etmekten çekinen sıradan halka kızıyor, diğer taraftan onlarla çok rahat empati kuruyoruz. Ceketi çalınan bir çocuktan tesadüfen gidilen doktora kadar kimse nazi sorgusu ve işkencesinden kaçamazken insanların bu büyük korkaklığını bağışlıyoruz. Ama yine de insan onurunu korumayı ve haksızlığa karşı susmamayı seçenler olduğunu bilmek -haksızlığa karşı susan dilsiz şeytandır!- rahatlatıyor bizi. Seghers’in dediği gibi: “Dış güçlerin insanların ta içlerine, nasıl amansızca el uzatabildiğini, yine de bir köşede kimselerin el uzatamayacağı, sarsamayacağı bir şeylerin bulundu­ğunu artık hepimiz biliyorduk.”

    Bu onuru ve her şeye rağmen ayakta kalabilme gücünü hep birlikte arıyoruz.
  • Birçok yaratıcı çocukta yürütücü planlama zayıflığı vardır. Fakat yürütücü planlama zayıflığı olan her çocukta DEHB vardir demek doğ. ru değildir. DEHB; ev, okul, izcilik ve/ya Küçükle gibi en az iki ve daha fazla ortamda gelişimsel olarak uygun olmayan bir düzeyde dik katsizlik, hiperaktivite ve/ya dürtüsellik olarak tanımlanır. Yaratıcı bir çocukta yürütücü planlama zayıflığı ile DEHB varlığı arasında ayrım yapmak karmaşıktır. Eğer daha önceki davranış geliştirme önerilerini is tikrarlı bir şekilde uygulayıp yeterince gelişim gözlemleyemediyseniz ve çocuğunuzdaki yürütücü planlama zayıflığı hala ciddi sorunlara neden oluyorsa, yaratıcı çocuklarla deneyimi olan, yürütücü işlev bozukluğu/ DEHB konusunda eğitim almış bir çocuk psikologundan profesyonel bir konsültasyon almanızı tavsiye ederiz. Eğer çocuğunuzun yürütücü planlama zayıflığı orta ya da ciddi derece ise ya da çocuğunuzda DEHB varsa, profesyonel destek ve müdahale olumlu sonuçlar elde etmek için gereklidir. Yine de, bu bölümde tartışılan stratejilerin tümü DEHB'li bir çocuk için de uygundur ve biz size halen çocuğunuzun yürütücu pla lama becerisini geliştirmenizi tavsiye ediyoruz.
  • '' İzcilik yaptın mı sen? ''
    '' Sahiden izcilik mi , yoksa askerlik anlamında mı? ''
    '' İzcilik. ''
  • Hayal gücünü kullan. İzcilik Okulu'nda öğrettikleri o keşif kolu palavralarını hatırla. Lise kimyasını hatırla.
  • Kamusal ve özel arasındaki hassas denge, siyaset kuramı tarafından durmadan yeniden formüle edilmektedir. Rousseau mutlak bir şeffaflığı düşlüyordu: "Doğum yerimi seçebilseydim, tüm bireyler birbirini tanıdığı için ne günahın karanlık manev­ralarının, ne de erdemin tevazusunun kamunun bakışlarından ve yargısından kaçamayacağı bir devleti seçerdim." Tocqueville ise tam tersine bireyciliğin avantajlarını vurguluyor; 1850'de "yakın zamanda çıkmış bir ifade" diye nitelediği bireyciliği daha çok toplumculluğun eşdeğeri olarak tanımlıyordu: "Bireycilik her yurttaşa hemcinslerinin oluşturduğu kitleden ayrılma, ailesi ve dostlarıyla birlikte biraz uzağa çekilme olanağı tanıyan din­gin bir duygudur; öyle ki, kendisine ait küçük bir toplumu bu şekilde kurduktan sonra, büyük toplumu seve seve kendi haline bırakır." 20. yüzyılın başında Leon Bourgeois "dayanışmacılığı" durmadan yeni alanlar fetheden bireyin haklarıyla, organik bir parçası olduğu, ondan önce de var olan topluma karşı yüküm­lülüklerini -"borcu"- uzlaştırma aracı olarak görür. Bu bağ, hem totaliter çözümleri hem de "bırakınız yapsınlar"ı dışlayan ve devletin giderek artan müdahalesinin haklı gerekçesini oluştu­ran "toplumsal hak" kavramının temelidir. 19. yüzyıl, bu sınırı baba evindeki hükümran aileye bağ­layarak istikrarı sağlama yönünde umutsuz bir çaba içine gir­mişti. Ama sınır tespit edilmiş gibi göründüğü anda, çok sayıda etkinin ve gözle görülmez kemirmelerin sonucunda hareket edip yer değiştirir. Bu açıdan 20. yüzyılın başlangıcı başka bir modernite tas­lağı oluşturur. Pazarın genişlemesi, üretimin artması, teknikler­deki patlama, tüketim ve alışveriş hacminde artan bir yeğinlik sağlar. Reklam afişleri istekleri uyanr. İletişim hareketliliği körükler. Tren, bisiklet, otomobil, kişilerin ve malların dolaşımı­nı teşvik eder. Kartpostallar ve telefonlar haberi bireyselleştirir. Modaların kılcal damarlara dek yayılma yeteneği, dış görü­nümleri çeşitlendirir. Fotoğraf benlik imgesini çoğaltır. işaretler, kimi zaman dekordaki hareketsizliği gizleyen havai fişekler gibi ortalığa saçılmaktadır. Zaman ve uzam sınırlamalarından biraz daha özgürleş­miş bireyler, açık olduğu yanılsamasına kapıldıkları ihtiras yollarında yazgıtarını serbestçe belirleme özlemini duyarlar. Benlik endişesi, daha bakımlı ve sinirsel karmaşası içinde daha iyi bilinen bir beden kaygısı, dipsiz uçurumları sezilmeye baş­lanan bir psişizm, üreme eyleminden, hatta evlilikten ve hete­roseksüel inançlardan azat edilmiş bir cinsellik kaygısı gerek yeni estetiğin, gerekse felsefi sorgulamaların odak noktasına yerleşir. Bireycilikteki bu tırmanma, toplumun, özellikle de kent­ lerdeki bütün katmanlarını şu veya bu ölçüde etkiler. Örneğin işçi dünyası, tam da fabrika disiplininin güçlendiği bir anda, çalışma dışı zamana değer yükler ve kendine ait bir uzam tale­ bini dile getirir. Sınıf bilincinin ifade edilmesi, bu sınıftan çıkma isteğiyle çelişmemektedir. Atadan kalma kaderciliğe uzun süre bağlı kalmış kırsal nüfus bile kültürel aracılık rolünü üstlenen göçmenlerden virüsü kapıp, eski yaşama, sevme ve ölme biçim­lerini her zaman kabul etmemeye başlamıştır. Ama özellikle üç kategori eski boyunduruğu sarsar: genç­ler, kadınlar, entelektüel ve sanatsal öncüler. Evrim'de (1908) Martin du Gard'ın ikizine devrettiği özlemler, "istemek, ger­çekleştirmek, yaşamak"tır. Yeni mesleklerin ve özgürlüklerin kapısını açan kadınlar, çalışma, yolculuk etme, sevme haklarını daha güçlü bir biçimde talep etmektedir. 19. yüzyılda çok daha dağınık özlemierin toplu ifadesi olan ve genellikle iktidarın çat­laklarından sızıp, bir görünüp bir kaybolan feminizm o zaman sabit bir harekete dönüşür; gazeteler (La Fronde gibi), gruplar ve kongreler aracılığıyla medeni ve siyasi haklarda eşitlik isterken ikili bir kanıt kümesine dayanır: bir yandan kadınların toplum­sal rolü ve annelik rolü; diğer yandan da doğal haklar man­tığı. Eğer kadınlar bireyse, niye onlara reşit olmamış insanlar gibi davranılacaktır? Erkek-kadın arasındaki ilişkiyi farklı bir biçimde yaşamak isteyen çok sayıda adamın kimi zaman çeşitli anlamlara çekilebilecek biçimde övdüğü "yeni kadın", geniş ölçüde Avrupalı bir simadır. Aslında tamamlanmaktan çok başlatılmış bu değişimler, can çekişmesi bir türlü sona ermeyen Eski Rejim'in harabelerine mevzilenmiş (Amo Mayer), ama gerekçelerini ve stratejilerini de yenilemiş müthiş dini, ahlaki ve siyasi direnişlerle de karşı­laşır her yerde. Gençlik hareketleri (izcilik) özgürleşen ergenliği belli bir çerçeveye sokmaya çalışır. Binlerce yıllık rol dağılımın­daki altüstlükle göğüs göğüse gelen erkek kimliğindeki buna­lımın dışavurmuş olan, şiddetli bir anti-feminizm, ulusların gerilemesine zemin hazırlayan ahlak çöküntüsünden kadınlan sorumlu tutar. Her türden ahlak birlikleri, sarmaş dolaş çiftleri ve öpüşmeleri yasaklayarak sokağa ahlak kazandırmayı amaç­lar ve Eros'un cehenneminin baskın çıktığı bir imgelemin anah­tarı olan kötü kitaplara saldırırlar. Barres'nin düşüncelerindeki dönüşüm bu açıdan tam bir belirti niteliğindedir. Bir zamanlar benlik kültünü öven Barres, şimdi benliğin köklerini toprak ve ölüler kültüne bağ­lamaktadır. Bütün Avrupa'da yüzyıl başında hatırı sayılır bir güç kaza­nan devletler, kalabalıkların psikolojisini etkileme ve bu psiko­lojiyi kullanarak davranma iddiası taşımakta, ulusların savu­nulması adına kamuoylarına el koymakta ve kolektif değerlerin üstünlüğünü ilan etmektedirler. 1909'un Fütürist Manifesto'su şunu beyan eder: "Müzeleri, kitaplıkları yıkmak; ahlakçılığı, feminizmi yenmek istiyoruz [... ]. Dünyanın sağlığını korumanın tek yolu olan savaşı yücelt­mek istiyoruz." Evet, savaş. "Savaş ilanı", herkese ve her bireye kamusal ala­nın önceliğini, özel hayatın sınırlarını, onun tabii ve göreli nite­liğini hatırlatır. Tenefüsün sona erdiğini bildiren zil çalar. Savaş ilanı, güçlenmiş bir devletin yardımı ve etkili teknikerin deste­ğiyle görev başına çağrılan gençliğin enerjilerini seferber eder, her cinsiyeti kendi yerine, her bireyi yurttaş konumuna oturtur. Aslında hiçbir zaman hiçbir şey özel hayatı kesintiye uğratamasa ve bu yaşamın yollan birçok açıdan çağalmış olsa da, özellikle doğrudan ulusal görev çizgisinde yer almadığı durumlarda sak­lanması, gizlenmesi, daha örtülü bir hale ginnesi gerekir. Savaşın neleri durdurduğunu, yasakladığını, değiştirdi­ ğini, nelere yol açtığını tarihin devamı söyleyecektir. Yine de savaş başlamadan önce yavaş yavaş biçimlenen yeni ilişkiler sistemini unutmayalım. Herkesin kısa süreceğini söylediği bir savaşa gitmek için görünüşte neşeyle trene binen bu gençler neler düşünüyor? Henüz gaddarlığını bilmedikleri bir barbut masasına fırlatıp atılan bu çocuklar neler düşünüyor? Hepsi kendilerini aşan zorunlu bir vatanseverlik ifadesine bürünmüş, mendil sallayan bu genç veya biraz daha geçkince kadınlar neler düşünüyor? Hangi ilişkiler, hangi aşklar kopup gidiyor? Sunulan veya yok olan umutlar neler? Nasıl bir geçmiş ve nasıl bir gelecek? Benzer ve farklı sıradan yaşamlar, şu fotoğrafta tarihin çarkına takılıp sürüklenen tek bir beden içinde buluşmuş ve iç içe geçmiş. Bir gar, bir tren: Yazgının modem figürleri.