• Köyde insan yıldızlarla süslü gök, çiçeklerle dolu kırlar, akarsu , bitki ve hayvanları müşahede etmeye fırsat bulur. Her gün tabiat ve onun tezahürleriyle doğrudan doğruya temastadır. Zengin folklor, düğün adetleri, türkü ve oyunlarda , köylü sadece seyirci olmayıp umumiyetle aynı zamanda iştirakçı da oluyor . Bunlar sayesinde o, bir ölçüde kültürel ve estetik yaşantıya kavuşuyor. Şehir insanı ise bundan hemen hemen tamamen yoksundur . Büyük şehrin normal sakini güzel ve orjinal olan her şeyin kaybına maruz kalmaktadır. Ekseriyetle o aynı biçimde kışlalara benzeyen evlerde büyür, seri imalatın çirkin mamulleriyle çevrilidir ve içi de kitle iletişim vasıtalarınca aktarılan pasif bilgilerle doldurulur. Bütün primitif milletlerde görülen "ritim" hissi modern insanlarda hemen hemen kaybolmuş durumdadır.
  • Bir zamanlar tam buradan sıra sıra mahkumlar geçmişti. Kavurucu sıcağın altında onları zincirlerini sürüklerken hayal edip gözlerimi kapadım tozlu, ıssız bir şehrin bir avuç sakini için düzenlenen zalim bir eğlence.
  • 196 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10 puan
    Herhangi bir beklenti içine girmeden elime aldığım bu eseri okurken, senkronize bir şekilde bir evin çatısına tüneyen güvercinler gibi benim de zihnimde düşünce kuşları oradan oraya uçuşup durdular...

    İncelemeye başlamadan önce, bu ay bu eseri çok başarılı bir çeviri ve baskı kalitesi ile dilimize kazandıran Ketebe Yayınları 'na ve eserin kitaplığım ile buluşmasına vesile olan değerli dostum Selman Ç. 'ye ayrı ayrı teşekkür ederim. Kitap zaten başlı başına çok değerli bir hediye iken bir de okur olarak o kitapla bir bağ kurabildiyseniz hediyenin kıymeti birkaç kat daha artıyor... Bu anlamda 2020 okuma yolculuğumun son durağında böyle harika bir kitaba denk geldiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum...

    O halde vakit kaybetmeden zihnimdeki güvercinleri kelimeler vasıtasıyla tekrar özgürlüğüne kavuşturmak adına ilk adımlarımı atabilirim...

    -------------------

    Georges Perec'in 'Şeyler' adlı eserinde şöyle bir cümle geçer;

    “Çok şey vadeden ve hiçbir şey vermeyen bu dünyada gerilim çok fazlaydı.”

    Ada , işte bu cümlenin romana bürünmüş hali gibiydi. Kitabın baş karakterleri Ivan ve Katarina'nın hem kendi iç dünyalarında hem de dış çevrede yaşadıkları, o gerilime tutulmuş bir ayna gibi yansıtıyordu her şeyi... Hiçbir gizem, suç unsuru, cevapsız telefonlar ya da isimsiz mektuplar olmadan da, yani sadece yaşayarak, hem de dümdüz bir şekilde yaşayarak bu gerilimi hissetmeniz mümkün... Bunun için hayatın size vadettikleri ile verdikleri arasındaki mesafeyi, yani o uzun ve ıssız yolu adımlamanız yeterli...

    Buraya daha sonra dönmek üzere şimdilik bir virgül atıp, biraz kitabın yazarından ve yazım tekniğinden bahsetmek istiyorum.

    Meşa Selimoviç Bosna Hersek doğumlu ama kendini Sırp olarak tanımlayan bir yazar. Balkan topraklarına has o kültürel ve kimliksel çeşitlilikten payına düşeni almış bir isim... Balkanlar'dan gelen soğuk ve yağışlı havaya küçük yaşlardan beri aşinayım:) Balkanlar'ın, dünyaya sadece soğuk ve yağış göndermediğini; özellikle sanat ve kültür dünyasına yaptığı katkıyı biraz gecikmeli olarak üniversite yıllarında keşfettim. Tekrar tekrar seyredilen Emir Kusturica filmleri; 'Harbiye Açık Hava'da coşkuyla seyredilen Goran Bregovic konserleri derken, zaten ortak bir tarih ve kültür birikimine sahip olduğumuz Balkan coğrafyasına karşı gittikçe artan, çok daha sıcak duygular besledim.

    Selimovic'in 'Ada'sında ise Balkan edebiyatının çok farklı bir damarını keşfetmiş oldum. Çünkü Ada, zamandan ve mekandan soyutlanarak yazılmış bir eser. Yani demek istediğim, yazar eseri kaleme alırken evrensel bir dil kullanarak direkt insana ve insanın sıradan yaşamına hitap etmiş. Araya Balkan yemekleri, Balkan müzikleri, Balkan şehirleri, hiç kimsenin anlamayacağı Balkanlara has diyaloglar serpiştirme ihtiyacı duymamış... İyi ki de böyle yapmış... İnsan yaşamı, dünyanın her yerinde kültüre, coğrafyaya, yaşam biçimine göre farklılık gösterebilir ama insanın hikayesi bir yerde ortak, evrensel bir hikayedir. Kurulan hayaller farklıdır ama hayal kurma ihtiyacını doğuran duygular ortaktır. Pişmanlıklar, kırılganlıklar, küçük mutluluklar, sevgi ihtiyacı ve insanın kendine karşı hissettiği acıma duygusu da öyle...

    İşte bu nedenle, yerelleşme kaygısından uzak, sapından çöpünden ayıklanmış ve salt insana odaklanan bu dil, daha kitabın ilk sayfalarından itibaren beni de kıskıvrak yakaladı diyebilirim... Kitabın benimle konuştuğunu, hatta dertleştiğini hissettim. Bunun ötesinde, sayfalar ilerledikçe pek çok ortak derde, cevabını aradığımız pek çok ortak soruya sahip olduğumuzu gördükçe, insan hikâyesinin zamandan berî olduğuna fazlasıyla ikna oldum.

    Zaten kitaba adını veren adanın da nerede olduğunu bilmiyoruz. Adada yaşayan yerel halkın, köylerin veya adaya en yakın şehrin de adını bilmediğimiz gibi... Baş karakterler Ivan ve Katarina'nın adını da ilk defa kitabın ortalarında öğreniyoruz. O vakte kadar adam, kadın, kocası veya karısı olarak geçiriyor yazar... Böylelikle kitabı eline alan her okurun Ivan veya Katerina olmasının, o isimsiz adanın bir sakini gibi yaşamasının önünü açıyor.

    (NOT: Bu zamansızlık hali, kitabın ne zaman yazıldığı konusunda merakımı hayli celbetti. Google araştırması ile 1974 yılında yazıldığını öğrendim. Keşke yayınevleri kitapların künye sayfalarına orjinal baskının ilk yayımlandığı tarihi de ekleseler...)

    ---------------------

    Kitap üzerinde mutlaka durmam gereken ikinci konu ise kitabın yazım tekniği... Romanımız 19 bölümden oluşuyor. Her bölüm, ana karakterlerimizin hayatlarından bir kesit sunuyor. Yani tüm bölümleri birbirine bağlayan ortak bir dil ve konu bütünlüğü mevcut. Ancak, beni oldukça etkileyen kısım, her bölümün kendi içerisinde bir öykü özelliği taşıması oldu. Sıradan bir bölümü açıp olay bütünlüğünden bağımsız bir şekilde okuyabilirsiniz. Okurken şu düşünce geçti kafamdan: Yazar bu kitabın içinde yer alan bölümlerden herhangi birisiyle istediği öykü yarışmasına katılabilir, hatta derece bile alabilirmiş... Gerçekten de o gözle bakıldığında ana karakterleri ve ana mekanı ortak, harika öyküler görebilirsiniz... Daha önce bu tekniği bu kadar başarılı yansıtan başka bir kitaba denk gelmedim ben...

    Bunun yanında, bir de yazarın karakter yaratma başarısına değinmeden geçemeyeceğim. Ivan ve Katarina zaten başlı başına çok iyi kurgulanmış iki karakter. O yüzden onun üzerinde fazla durmaya gerek yok. Ancak kitap içerisinde öyle orijinal karakterlere denk geldim ki, mesela 'Hayret Verici Olay' bölümündeki gelin karakteri, 'Solgun Kadın' bölümündeki Bayan Rujiç, 'Dostla Sohbet' bölümündeki yaşlı adam, uzun bir süre hafızamda yer edecek karakterlerden sadece ilk aklıma gelenler... Önünden gelip geçene 'Nasılsınız' diye soran ilham verici çeşme veya ölümden önce kendine sıcak bir yuva arayan yaşlı köpek ise kitaba çok farklı bir lezzet katan detaylardan bazıları... Bu anlamda kitap boyunca karakterler özelinde G.G.Marquez seviyesinde bir keyif aldığımı açıkça ifade edebilirim...

    Kitap özelinde sizinle paylaşmak istediğim detayları bu kadarla sınırlandırabilirim... Bu tür keşif kitaplarında kendi yaşadığım etkiyi herkesin yaşaması için kitabın içeriğine dair daha fazla detay vermemeyi tercih ediyorum...

    Son bölümde biraz da kitaptan bana kalanları dilim döndüğünce aktarıp son vapurunu kaçırmadan adadan ayrılmayı planlıyorum:)

    --------------------------

    İlk ne zaman hayal kurduğumu hatırlamıyorum. Sanırım hayatta sahip olamayacağım birşeyler olduğunu fark ettiğim bir döneme denk gelir... Dönüp geriye baktığımda ve hayal yolculuğumda geriye doğru yürüdüğümde şunları görüyorum: Masumiyet çemberinden geçmiş ilk birkaç hayal denemesinden sonra yaş aldıkça bu hayallerin daha gerçekçi bir zemine oturtulması gerektiğini fark ediyorum. Zamanla hayallerin sayısı sayılamayacak kadar çoğalıyor... Bu hayaller, belli bir dönemin sonunda, daha fiyakalı ve daha somut bir anlam çağrıştırdığından dolayı olacak, yerini 'hedef'lerle bırakıyor... Artık 5 yıl veya 10 yıl sonrasını hayal eden değil hedefleyen biri oluyorum... Bunun da bir çeşit kandırmaca olduğunu ise gerçeklerin çevremde cirit attığı bir dönemde keşfediyorum... Evet, hedefler daha fiyakalı ama gerçekleşmediğinde üzerimde bıraktığı yük çok daha ağır... Ve yeniden güvenli durak olan hayallere dönüş devri başlıyor... Bu sefer daha temkinliyim. Kurduğum hayaller, yaşadığım hayatın birkaç tık üzerinde... Yani hedeflenebilir hayaller... Bugün geldiğim noktada ise kendimden çok çocuklarım adına hayal kurduğumu ve onların hayallerini gerçekleştirme motivasyonu ile hayata sarıldığımı net olarak görebiliyorum... Modern toplumun ortak hayali olan ileride küçük bir Ege kasabasına yerleşip domates, biber yetiştirip kümeste tavuk besleme hayali ise beyin nöronlarımın paslanmaması için şimdilik kendime ayırdığım tek hayal diyebilirim:)

    Yanlış anlaşılmak istemem; bu hayal resmigeçidini hayallerinize ket vurmak için sıralamadım... Hayal üzerine bir çeşit deneyim aktarımı yapmak istedim... Çünkü hayal kurmanın kendimize ait soyutlanmış bir dünyada kimi zaman tatmin eden, kimi zaman kamçılayan, kimi zamansa alternatif bir yaşam hediye eden yegane motivasyon kaynağı olduğu yönünde bir önkabul vardır... Ne kadar çok çeşidini tanıdık hayatımız boyunca... Bir astral seyahat gibi her an her yerde, her durumda bulunmanın, istediğimiz herhangi biri gibi olmanın ayrıcalığını yaşadık... Modası geçen hayalleri yenileriyle değiştirdik. Gerçek hayatın yenilmişliklerini, küskünlüklerini, sevgisizliğini, hak yiyişini, adaletsizliğini bir çırpıda yok ediverdik... Daha güzel evlerde oturup daha lüks arabalara bindik... En güzel kadınlar ve erkeklerle sardık etrafımızı... Sonsuz bilgi ve birikim kuşandık, her türlü yeteneği tattık, her çeşit makamın aranan ismi olduk... Velhasıl, hayatımız boyunca en çok biriktirdiğimiz şey hep hayallerimiz oldu...

    Peki hayal kurmak bir tuzak mıydı? Neoliberal düzenin bir çeşit teselli ikramiyesi veya kapital bir sofranın artıkları mıydı? Sıfır maliyetle çuvalla satılan ve her zaman alıcı bulan bir nesne miydi? Öyle ya, sürekli biriktirdiğimiz ama bir türlü harcama şansı elde edemediğimiz başka ne var ki şu dünyada?

    ----------------------

    Ivan ve Katarina, işte tüm bu sorularla yüzleşmek için en uygun yaşlarını yaşayan iki yalnız insan, onların adası ise domates, biber ekilebilen, kümeste tavuk yetiştirilen ama yine de mutluluk denen duyguyu ortaya çıkaracak hormonları bir türlü besleyemeyen şirin bir adaydı... Hayalleri gerçeğe dönüştürmek için gidilen ada bir sürgün yerine dönüşebilir mi? Yemyeşil ağaçlar birer hapishane parmaklığına, deniz kenarına demir atmış tekneler birer gardiyana, uçsuz bucaksız deniz sanki maviye boyanmış bir duvara, 35 yıllık evlilik ise, biriken nefreti simsiyah bir duman gibi dışarıya savuran sönmeye yüz tutmuş bir köze dönüşebilir mi?

    Hayatta yarım bıraktıklarınız, hiç başlayamadıklarınız, olmak isteyip de olamadıklarınız, görmek isteyip de göremedikleriniz, yaşamak isteyip de yaşayamadıklarınız, karşınızdan size el sallayarak birer birer geçip gittiğinde; hayallerde inşa edilen sarayınızın duvarları yıkılmaya başladığında, ve yine o hayallerde kurduğunuz benlikleriniz teker teker ölüp toprağa karıştığında, saçını okşadığınız sevgiliniz bir başkasının koynuna girdiğinde, olmayan servetiniz de suyunu çektiğinde, işte o ada, ateşini hayallerin harladığı bir cehenneme dönüşüveriyor değerli dostlar...

    İşte bu noktada, bazen şu an yaşadığımız hayatın, hayalini kurduğumuz bir hayatın ta kendisi olduğunu hissetmemiz hatta buna kendimizi inandırmamız gerekiyor belki de... Bugün yaşayan, nefes alan, sahip olabildiği kadarına sahip olan, sahip olamadıklarına gıpta etmeyen, hayatta bir şey olma sorumluluğu taşımayan, kusurlarıyla barışık, dertleriyle anlamlı, yaratıldığı haliyle mutlu, başarabildikleriyle tatminkar, kendine ve çevresine verebildiği iyilik ölçüsünde zengin bir ben, neden bir hayalin başrolünde olmasın ki?

    Ve son söz... Eğer bir gün o şirin mi şirin adanızda kendinizle baş başa kaldığınız gün geldiğinde, 'bu dünyada ben de varım ve varolduğum için mutluyum' demek istiyorsanız lütfen kurduğunuz hayallerin sizi hayalperest yapmasına izin vermeyin...

    Çünkü yanlış kurulan hayaller, ileride yaşayacağınız hayal kırıklıklarının ilk adımı olabilir...

    Hepinize keyifli okumalar dilerim...
  • 200 syf.
    Kitap dört bölümden oluşmakta ve ilk bölümde Sokrates'in, din adamı olan
    Euthyphron ile arasında geçen konuşmayı konu edinmiştir. Sokrates, davadan önce bir din adamı olan
    Euthyphron ile karşılaşır ve Sokrates'in davası hakkında konuşmaya başlarlar. Konuşmanın başında
    Euthyphron, Sokrates gibi bir adamın dava edilmesine çok şaşırıp ve bunu kimin yaptığını sorar.
    Sokrates, ona Meletostan bahseder, onun kendisini gençleri yoldan çıkarmak ve tanrılara
    inanmayarak, yeni tanrılar icat etmekle suçladığını söyler. Ayrıca Meletos'un, bilge biri olduğunu
    düşündüğünü çünkü onun siyasete nerden başlaması gerektiğini çok iyi bildiğini söyler1
    .Sokrates,
    aslında bu söylemiyle 2400 yıl önce olan ve bugün bile güncelliğini koruyan din veya dindarlık üzerinden toplumun çok güzel manipüle edilebileceğini belirtmiştir.
    Sokrates: "Atina halkı bilge insana karşı değil, yeter ki bilgeliğini başkalarına
    aktarmasınlar."
    2
    diyor.Euthyphron; evet, bilge bir insan ama Sokrates'e halk bizi kıskanıyor,
    söylediklerine aldırış etmemeliyiz, gibi söylemiyle aslında hem kendini Sokrates'le bir tutup hem de
    kendini halktan soyutlamış oluyor. Kendini halktan soyutlayan yani bilgisini paylaşmaktan aciz, sofist
    düşünceli bir insan, Sokrates ile bir olamaz. Biraz daha metnin içine daldığımızda Sokrates'in,
    Euthyphron'a davasını sorduğunu onun babasını cinayetle suçlayarak mahkemeye verdiğini, kısaca
    olayların gelişimine şahit oluyoruz. Sokrates ona; “Babanı suçlayarak günaha girmekten korkmuyor
    musun?” diye sorarak onu köşeye sıkıştırır.Sokrates, aslında Euthyphron'un babasını haksız yere
    suçladığını, onun bile isteye adam öldürmediğini oğluna kanıtlamaya çalışır. Euthyphron ise dine
    uygun olanın bu olduğunu söyler, egolu bir şekilde dine uygun ve aykırı her şeyi bildiğini söyler.
    Sokrates;“O zaman söyle bana, sence, dine uygun ve dine aykırı olan nedir? “ diye sorar. Euthyphron
    hemen tuzağa düşer ve bence diyerek yanıtlamaya başlar. Egosundan gözü kör olmuş Euthyphron
    tanıma kendi fikrini koymaya çalışır. Buradan da ne kadar çokbilmiş olduğunu anlayabiliriz.
    Metnin devamında Zeus'un isminin çokça zikredilmekle birlikte Zeus'un babasını zincire vurmasını
    özellikle belirtilmiş, kendisinin de babasını dava etmesinin dine uygun olduğunu açıklamaya
    çalışır.Sokrates,“Zeus'a göre bu doğruysa diğer tanrılara göre değilse, aralarında sürekli bir çekişme,
    bir savaş, düşmanlıklar ve buna benzer anlaşmazlıklar meydana gelmez mi?”diyerek yine onu bir
    ikilemde bırakır. İşte şimdi can alıcı noktaya geldik. Sokrates Euthyphron'a söylettiği tanrıların sevdiği
    şey dine uygun, sevmediği şey dine aykırı söylemi burada çürüyor çünkü aynı şeyler bazı tanrılar için
    doğru bazıları için yanlış olabilir. Şimdi en karışık kısma gelecek olursak Sokrates, Euthyphron'u iki
    yargıya çıkarmaya çalışıyor. Birincisi dine uygun olduğu için mi tanrılar tarafından seviliyor yani
    tanrıdan bağımsız olarak mı bir şey var? İkincisi ise tanrı iyiyi sevdiği için o şey iyidir, tanrı sevmezse
    kötü müdür? Sırf tanrılar sevdiği için o şey seviliyorsa dindarlığın mahiyetinden bahsedemeyiz.
    Yani şöyle diyebiliriz: Seven olduğu için sevilen varsa ve sevilenin seven tarafından olduğu için
    hiçbir zaman bir kendiliği olmaz.
    Bir diğer düşünce ise; Euthyphron, adaletin dine ve dindarlığa uygunluğunun tanrılara hizmet sunması
    ile ilgili bir parça olduğunu düşündüğünü söyleyip bunu Sokrates'eaçıklar: Tanrılara kurban kesmek
    ,dua etmek gibi şeylerin tanrıların hoşuna gittiğini, bundan dolayı bizim dualarımızı kabul ettiğini,
    tanrıların hoşuna gitmeyen şeylerin dine aykırı olduğunu söyler. Burada farkında olmadan çok önemli
    bir detaya geri döner. En başta çürüttüğümüz tanrıların sevdiği şey dine uygundur, sevmediği şey dine
    aykırıdır söylemine geri dönüyor. Ayrıca Sokrates'e göre dindarlık bir nevi tanrılar ve insanlar
    arasında mübadele sanatıdır yani ticari bir ilişkiye dönüşmüştür. Diyalogun devamında hiçbir sonuca
    varamıyorlar ve Euthyphron oradan uzaklaşır. Sokrates'in bütün çabası boşa gider.
    Kendi düşünceme gelecek olursam ben bu metinden şunu anladım:Euthyphron cahil, egolu, kendi
    babasını dava edecek kadar zalim, korkak ve kendini bilmez bir adamdır. Sokrates'in savunması
    bölümünde de göreceğimiz "kendilerini bilge sananlar" sözüyle Euthyphron gibi adamları kastettiğini
    anlıyorum. Bu metinde bir sonuca varamıyoruz, her ne kadar bize dindarlığı anlatmaya çalıştığı
    görülse de aslında dindarlığın ne olmadığını anlatmışyada şöyle de düşünülebilir; bize dindarlığın ne
    olmadığını anlatarak dindarlığı anlamamız için kapı aralamış.
    İkinci bölümde ise; Sokrates'in savunmasının, mahkeme sürecini göreceğiz. Sokrates, Daha ilk
    cümleden kendisine yöneltilen suçlamaların öyle muntazam öyle ikna edici olduğunu “Kendimi
    bilmesem ben bile kim olduğumu unutacaktım.” dediğini görüyoruz. Ayrıca, sözlerini ustalıkla dile
    getirdiklerini, kendisinin yeni yetme delikanlılar gibi süslü cümleler kullanmayacağını, Sokrates'e göre
    önemli olan süslü cümleler kullanmak değil doğru olup olmadığıdır. Burada, Sokrates ölümle
    yargılanmasına rağmen sivri dilli davranıyor, ikna etme çabası yok, alttan alma yok, benim düşünceme
    göre bir nevi kendi fermanını kendisi imzaladı.
    Kitabın devamında güya, Sokrates adında bir bilge gökyüzündeki olaylarla ilgileniyor, yeraltını ve
    önemsiz lafı önemli gösteriyormuş.3 ( Aristophanes, Bulutlar komedyası) Onu, suçlayanların en
    tehlikelisinin bunları söyleyenler olduğunu, Atinalıların kafasını gerek kıskançlıkları, gerek
    iftiralarıyla çok karıştırdıklarını, kendisini savunmak için gölgelerle savaşırcasına kimsenin
    yanıtlayamayacağı sorular sormak zorunda olduğunu dile getiriyor.(Gölgelerle savaşmaktan kastı ne
    diye kendime çok sordum ve araştırdım, net bir cevap bulamadım.) Sokrates, kendisini suçlayanları,
    eski ve yeni diye iki kısma ayırır. Ona, yapılan bu suçlamalar hayatında hep var olan suçlamalardı, tek
    fark onu son zamanlardaki suçlamalar ölüme götürdü. Sokrates yasaya uyarak kendisini savunmak
    istiyordu, ne kadar acı yasayı bu kadar önemseyen bir insanın kuralsızlıkla suçlanması. Devam edecek
    olursam Sokrates para karşılığı ders vermekle suçlandığının, bunun doğru olmadığını söylüyor ve
    sofistlere taş atıyor. Ben de bunu eleştiriyorum, para karşılığı ders vermek neden bu kadar eleştirmiş
    anlamıyorum. O insanların geçimlerini sağlamak zorunda olduğunu düşünürsek anlam verememekte
    de haklı olduğumu düşünüyorum.
    Şimdi Khairephon ve Delphoi'deki tanrının arasında geçen konuşmanın Sokrates'in başına nasıl iş
    açtığından bahsedeceğim. Delphoi'deki tanrı Sokrates'in üstün bir bilge olduğunusöyler, Sokrates ise
    bilge olmadığını düşünür ve kendisine "Tanrı ne diyor ve neyi kastediyor?” diye sorar. Sırf bu
    sorusunun cevabını bulmak için Atina sokaklarında kendisinden bilge birilerini bulmaya çalışır, eğer
    bulursa gidip neden böyle söylediğini sorgulayabilecek ve bilge olmadığını kanıtlayacaktı. Ama
    Sokrates her gittiği bilgenin aslında kendini bilge sananlardan biri olduğunun farkına varır. Sokrates'in
    sorularından dolayı insanlar ona düşmanlık beslemeye başlar. Sokrates çabasının beyhude olduğunu
    anlayıp şöyle der;“Sonunda, kehaneti doğrulamak üzere şöyle bir ikilemde kaldım: Herhangi bir alanda onların anladığı şekilde bilge ve onların anladığı şekilde cahil olmaktan kaçınmalı mıydım
    yoksa onlar gibimi olmalıydım? Hem kendime hem kehanete "olduğum gibi kalmak daha iyidir"
    yanıtını verdim.4
    ” ( Olduğu gibi kalmak ne demek buna da bir cevap bulamadım.)
    Sokrates'e göre onların düşmanlığı birçok iftiraya ve adının bilgeye çıkmasına neden olur. O, bilge
    sandıklarımın bilgeliklerini çürüttükçeorada bulunanlar Sokrates'in bilge olduğunu düşünmelerine
    sebebiyet verir. Sokrates'e göre en büyük bilge tanrıdır, tanrı belki de bunu kanıtlamak için onun adını
    kullandı çünkü kendisi bilgeliğin hiçbir değeri olmadığının farkındaydı. Sokrates, tanrının: " Ey
    insanlar, aranızda en bilge kişi, Sokrates gibi aslında bilgeliğinin hiçbir değeri olmadığını bilen
    kişidir."5
    şeklinde düşündüğünü düşünüyordu. Diğer taraftan gençleri yoldan çıkartma söylemlerine,
    etrafımda toplanan zengin ve boş vakti bol gençlerin insanları sınadığımı görmelerinin hoşlarına
    gittiğini, onlarda beni taklit ederek az bilgileriyle kendilerini bilge sanan insanları sınamaya
    başladığını sınanan insanlarında öğrencilerime değil bana kızdıklarını bundan dolayı Sokrates gençleri
    yoldan çıkartıyor dediklerini açıklıyor. Bence bu gençlerin sorumsuzca davranışı da Sokrates'in
    ölümüne sebebiyet veriyor.
    Sokrates ilk suçlayıcılarının suçlamalarına yeterince cevap verdiğini söyleyip ikinci suçlayıcılarına
    cevap vermeye başlar. Yine anlıyoruz, Sokrates'in kendini ipten kurtarma çabası yok. Bu bana
    Hegel'in "Sokrates ölmeyi hakketti", sözlerini hatırlatıp, düşündürüyor.
    Şimdi Sokrates ile Meletos arasındaki diyaloga gelecek olursak Sokrates öncelikle ilk suçlama olan
    gençleri yoldan çıkarma daha sonra yeni tanrılar icat etme suçlamalarına yanıt verir.Meletos'a göre
    Sokrates dışında herkes gençleri eğitme yetisine sahiptir. Sokrates ona at örneğiyle yanıt verir, atları
    herkes yetiştirebilir mi, yoksa sadece seyisler mi yetiştirebilir? Sokrates burada kendini at yetiştiricisi
    olarak görür zaten kitabın devamında da kendisini at sineğine benzetir.
    Sokrates'in Meletos'a soruları devam eder. iyilik ve kötülük sorusunda Meletos'u zekasıyla yerle bir
    eder. Sorularıyla sürekli karşılaştırma yaptırıp, seçtiği yoldan soru sormaya devam eder. Aslında,
    Sokrates diğer kendini bilge sananlara da böyle yaptıysa düşmanlıklarını kazanmasına şaşırmamak
    gerek.Meletos'un cevapları Sokrates'i tatmin etmez ve sormaya devam eder “Gençleri nasıl yoldan
    çıkartıyorum, yeni tanrılar icat ederek buna mı inandırıyorum?” sorusuna olumlu cevap alır. Ama
    Meletos diyalogun devamında Sokrates'in hiçbir tanrıya inanmadığı tanrıtanımaz biri olduğunu söyler.
    Meletos'un söylediklerindeki tutarsızlıklar kendini göstermeye başlar. Önce hiçbir tanrıya
    inanmadığını söyler, daha sonra daimonlara inandığını kabul eder.Daimon, Sokrates'in icat ettiği söylenilen tanrı veya tanrısallıktır.
    Diyalogun devamında Sokrates ölümden korkmadığını felsefenin, ölüm arzusu olduğunu söyler. Ona
    göre her şeyi bildiğini sananlar ölümden korkar. Sokrates zaten kendisinin tanrı tarafından
    görevlendirdiğine inanıyor belki biraz da ona güveniyor. Onu içinde hissettiğini, içindeki sesin ona
    iyiyi ve kötüyü gösterdiğini söylüyor. Bu bahsettiği içindeki ses onun daimon'u, yunanca karşılığına
    baktığımda bu daimon'un üç anlama geldiğini bunlardan birinin de vicdan olduğunu ve aslında
    Sokrates'in içinde hissettiği tanrısının vicdanı olduğunu anlıyorum. O, kendini bir kurtarıcı olarak
    görüp, insanları erdemli olmaya davet etmekle görevlendirildiğini söyler ve bu söylemini diyalogun
    birden çok yerinde tekrar eder. İnsanlara erdemli olmayı anlatmak için kendi ailesini bile ihmal eder
    ve hiçbir fayda gözetmek sizin bunu yapar. Sokrates bu davranışının insana özgü olduğunu düşünmez
    ve yine tanrı tarafından ona verilen bir görev gibi görür. Karşılığında hiçbir fayda elde etmediğine
    örnek olarak fakirliğini gösterir. Sokrates'in dikkatimi çeken bir iddiası da gerçekleri söyleyeceği
    konudur. Cehaletini kabul eden bir insan, nasıl gerçeği bildiği söyler, güvendiği ne? Bu soruda ben
    tarafından cevapsız kaldı.
    İlerleyen sayfalarda Sokrates'in adaletten, haktan yana olduğunu kendi öğrencilerinin arasında bile
    ayrım yapmadığını kıskançlık yapıp ders vermeyeceğim demediğini söyler. İnsanların neden onunla
    vakit geçirmekten hoşlandığını anlatır. Kendini acındırmak için ailesini çocuklarını mahkemeye
    getirmediğini, ağlayıp yalvarmadığını çünkü onun gibi erdemliği savunan birine de bunu
    yakışmayacağını söyler ve alışılmışlığın dışında bir savunma yapar.
    Yargıçlar adaleti lütuf gibi dağıtmak için değil, yasalara göre hüküm vermek için o mevkie getirilir.6
    Sokrates'in zekasına bir kere daha hayran kaldım. Burada gördüm ki yine çaktırmadan bir eleştiri
    yapıyor, yargıçların adil davranmadıklarını belirtiyor.
    Sokrates suçlu bulunduktan sonra tekrar kürsüye çıkar ve mahkeme nasıl bir ceza vereceğine karar
    vermeden önce ikinci konuşmasını yapar.
    Kendisini savunması için ona az süre tanındığından sitem edip verilebilecek cezaları değerlendirmeye
    başlar. Hapis cezasının ölüm cezasından daha kötü olduğunu söyler. Sürgün cezasına da bu yaştan
    sonra başka yerde yaşayamayacağını yaşarsa bile konuşmaya devam edeceğini söyler. Para cezası
    içinde parasının olmadığını söyler. Sokrates zaten parayla erdemin elde edilemeyeceğini ama erdemle
    para ve her türlü iyiliğin elde edilebileceğini savunmuştur. Yine görüyoruz Sokrates suçlamalara
    tatmin edici bir cevap vermeyip resmen cezaya koşuyor.
    Sokrates, ölüme mahkum edildikten sonra bu kararı onaylayan yargıçlara sesleniyor. Atinalılara
    aldıkları karar yüzünden kente çamur atmak isteyenlerin Sokrates gibi bir bilgeyi ölüme mahkum
    ettiğiniz için sizi ayıplanacaklarını sabretseydiniz zaten yaşı itibariyle bu sorunun kısa bir süre sonra
    kendiliğinden çözüleceğini söyler. Yukarda da belirttiğim gibi kendisini onların alışık olduğu gibi savunmadı, ölümden sakınmak yerine ölüme dimdik yürüdü. Sokrates " ölümden sakınmak o kadar
    zor değildir, zor olan kötülüklerden sakınmaktır"
    7 diyor. Yargıçlar Sokrates'i ölümle cezalandırıyor
    ama Sokrates'te onlara arkasından ölüsünü bırakarak ceza veriyor. Sokrates, ölüm kötü bir şey olsaydı
    ilahi işaret bana kesinlikle engel olacaktı diyerek içinde ölümün iyi bir şey olduğuna dair bir umut
    besliyor. Sokrates mahkemenin başından beri yargıçlara Atinalılar diye seslendiğini görüyorduk ama
    şimdi sayın yargıçlar diyerek kendisinin ölmemesi için oy kullananlara seslenip diğerlerini bırakıyor.
    Onlara ölüm hakkında bir şeyler anlatmaya başlar, ölümün ya hiçlik ya da başlangıç olduğunu ve
    öldükten sonra da bilgeliğin peşine düşmekten vazgeçmeyeceğini söyler. Ayrıca beni müthiş bir
    şekilde şaşırtan şey çocuklarının erdemden ayrılırlarsa eleştirmelerini vasiyet etmesi oldu. Son anında
    bile uğruna ölüme gittiği yoldan ayrılmadığı gibi çocuklarının da ayrılmasına engel olmaya çalıştı.
    Benim bu diyalogdan çıkardığım sonuç Sokrates'in birilerinin kuyruğuna bastığı için idam edildiğidir.
    Sokrates'in başında da söylediği gibi bu suçlamalarının yeni olmadığı başından beri var olan
    suçlamalar olduğuydu. Peki, neden şimdi sorgulanmaya başlıyor? Çünkü Sokrates kendisinin bir at
    sineği olduğunu söylemişti, at sinekleri atları rahatsız eder, atlarında devlet olduğunu söylemişti
    demek ki Sokrates devleti rahatsız etmeye başladı. Ayrıca Sokrates insanları uykusundan uyandırmayı
    savunduğu kadar kendini savunmadı. Sokrates uykudan uyanmıştı zaten Platon'un Mağara
    alegorisinde olduğu gibi etrafını da uyandırmaya çalışıyordu. Sokrates son anına kadar bilgeliğinin
    lafta olmadığını kanıtladı.
    Üçüncü bölümde ise; Sokrates ve Kriton arasında geçen konuşmayı ele alacağız. Diyalogun başında
    Sokrates'in ceza evinde olduğu ve Kriton'un da yanına girdiğini görüp ve konuşmanın orada
    gerçekleşeceğini anlıyoruz. Kriton'un amacı Sokrates'i ikna edip hapisten kaçırmaktı ama Sokrates
    bunu istemediğini akıllıcasoruları ve öğüt niteliğindeki konuşmalarıyla belirtir. Konuşma şu şekilde
    gerçekleşir; Kriton, onu parasıyla kurtarmak istediğini bunu istemezse başka yerlerdeki dostlarının da
    bunu severek yapacağını, böyle bir dostlarını kaybetmek istemediklerini ayrıca eğer bunu yapmazlarsa
    çoğunluğun onları ayıplayacağını söyler.
    Kriton onun kendilerini düşündüğü için gitmek istemediğini bunu düşünmesine gerek olmadığını
    kendi çocuklarını düşünmesi gerektiğini sırf onlar için bile olsa bunu yapması gerektiğini söyler.
    Sokrates yargıçların karşısında durduğu gibi yine savunduğu sözlerinin arkasında durduğunu Kriton'a
    çoğunluğun düşüncelerine önem vermemesi gerektiğini önemli olan işinin ehli bir kişinin düşüncesi
    olduğu geri kalanını önemseyerek kötü duruma düşeceğini söyler.Elalemin dediğini düşünmemeli
    sadece doğruyu ve yanlışı gösterenin sözünü dinlemek gerektiğini belirtir. Bugün bile bu konudan muzdarip değil miyiz? Sırf el alem ne der düşüncesi yüzünden hayatımızı kısıtlamıyor muyuz?
    2400 yıl önce gerçekleşen bir diyalogun hala güncelliğini koruyabilmesi beni şaşırttı.
    Sokrates devamında bir insan kötülük yaptı diye ona kötülük yapmak doğru olup olmadığını sorar.
    kötülüğe kötülükle karşılık verilmemesi gerektiğini, kendi inançlarımıza ters düşmemeye dikkat
    etmememiz gerektiğini savunur. Bunu yaparsa yasalara karşı gelmiş olacağını bunun doğru olmadığını
    hem kaçarsa nasıl insanlara erdemden, dürüstlükten, adaletten bahsedeceğini bunun ona
    yakışmayacağını söyler. Sokrates içindeki sesin ölüme gidersen haksızlığa uğramış olacağını ama
    kötülük etmeden, haksızlık etmeden ve en önemlisi; kendine, arkadaşlarına,vatanına ihanet etmeden
    öleceğini bunun için bile olsa kaçmayacağını ve ölüme gideceğini söyler.8
    yine bir sonuca varılmadan
    diyalog biter.
    kitabın son kısmında ise; Phaidon diyalogunu ele alacağız. Diyalog Ekhekrates ile Phaidon'un arasında
    geçmekte, Phaidon Sokrates'in son gününü Ekhekrates'e anlatır. Sokrates'in uzun süre zindanda kalma
    sebebinin; Delos'a gönderilen geminin geç gelmesi Sokrates'in idamını geciktirdiğini çünkü geminin
    yolculuğa başladığı tarihten Atina'ya geri dönene kadar geçen sürede şehrin arınmış kalması
    gerektiğini, kimsenin ölüm cezasının infaz edilmediğini söyler. Sonra orada bulunan arkadaşlarını
    sayar ama Platon'un hasta olduğunu söyler. Eğer Platon hasta ise nasıl bu diyalogu yazdı?
    Phaidon Ekhekrates'e olanları en başından anlatmaya başlar. Sokrates'in dostlarıyla her sabah
    Sokrates'i görmeye gittiklerini bir gün geminin Delos'tan döndüğünü haber alarak daha erken bir saatte
    Sokrates'in yanına gittiklerini içeride eşi Ksanthippi ve çocuklarının olduğunu eşinin bizi görürünce
    ağlayıp dövündüğünü Sokrates'in onu Kritos ile eve yolladığını gittikten sonrada konuşmaya
    başladıklarını söyler. Neden Sokrates eşini gönderdikten sonra konuşmaya başladı? Felsefe'nin kadın
    işi olmadığını düşündüğü için mi?
    Sokrates: Acının ve hazzın yan yana bulunamayacağını ayaklarındaki zincir'in ona acı verdiğini
    bedeninin ölümüyle zincirlerinden kurtulup hazza ulaşacağını söyler. Sokrates'e göre beden ile ruh bir
    arada bulunamaz ancak bedeninin ölümüyle ruh'a kavuşulabilirdi..
    Kebes söze girer ve sorar: Hangi mantığa hizmetle şiir yazmaya başladın?
    Sokrates: Rüyalarında sanatla ilgilen diye mesajlar aldığını önceleri bu sanattan kastın felsefe
    olduğunu düşündüğünü çünkü en büyük sanatın felsefe olduğuna inandığını daha sonra rüyasında halk
    musikisiyle ilgilenmesi gerektiğini gördüğünü bunun üzerine, itaat etmeye ve işi koyulmaya
    başladığını söyler. Sokrates'in savunması diyalogunda Sokrates yargıçlara sanatsal bir dil
    kullanmayacağını söylediğine şahit olduk ama neden şimdi sanatla ilgilenmeye başladı? acaba
    Sokrates savunmada düşüncelerini dile getirdi de bu diyalog da Platon mu müdahale mi etti
    diyalog'un devamında ise; Sokrates'in insanlar olarak Tanrının kölesiyiz dediğini ondan habersiz bir
    kölenin intihar etmesi efendisini kızdırabileceğini Tanrının bana ölmemi emretmesi ve herhangi bir mecburiyet yaşamadan insanın intihar etmemesi gerektiği düşüncesi o kadar da mantıksız olmadığını
    söyler. Kebes Sokrates'e karşı çıkarak akıllı bir insan ölümü ister, korkak insan kaçar dedin ama köle
    efendi ilişkisinden yola çıkacak olursak efendisi iyi olan bir köle kaçmak istemez. Yani bu durumda
    akıllı insan üzülmeli akılsız sevinmelidir der. Kebes her ne kadar karşıt düşünse de Sokrates'in hoşuna
    gider. Sokrates: "Kendini gerçekten felsefe vermiş olanların sadece ölümle ve ölmekle ilgilendiklerini
    diğer insanlar muhtemelen bunu hiç farketmez." derken acaba ölümden kastının yaşamı boyunca zaten
    ölümü tercih ettiklerini yani metafizik bir ölüm, ölmekten kastı da acaba bedensel ölümün
    gerçekleşmesi mi?
    Sonrasında yeme içme, cinsellik ve giyinme kuşanma gibi hazların filozoflara yakışıp yakışmadığını
    sorar ve böyle şeylerin değersiz olduğunu mümkün oldukça ruha yoğunlaşmanın gerektiğini söyler.
    Hakikatin kazanılması için bedenin bir engel olduğunu, ruhun gerçeğe hazlarını arındırmakla vakıf
    olacağını açıklar. Bu da ancak metafizik bir ölümle gerçekleşir.
    Sokrates: Ölümün ruhla bedenin birbirinden kopması olduğunu bütün yaşam boyunca ölecekmiş gibi
    yaşamaya çalıştıktan sonra ölüm anında öfkelenmenin gülünçlüğünden bahsetmiştir. Filozoflarında
    bütün ömürleri boyunca hakikatin peşine düştüklerini bunun gerçekleşmesinin bedenden kurtulmakla
    olduğunu ölüm geldiğinde neşeyle karşılamaları gerektiğini savunur. Öleceği için öfkelenen birinin
    bedenine aşık, her türlü zenginliğe ve makama düşkün olduğunu söyler. Filozoflar dışında diğer
    insanların ölümden korktukları için yiğitlik gösterdiğini ölçülerindeki durumunda böyle olduğunu bir
    karşılık için bazı hazlarından vazgeçebildiklerini söyler. Mesela bedensel güzellik için kilo
    verdiklerini söyleyebiliriz. Gerçek ise bu tür tutkulardan bir tür arınma olduğudur.
    Kebes tekrar söz alarak Sokrates'e insanların ruhun ölümden sonra yok olduğundan korktuğunu ve
    ruhun herhangi bir yerde sağduyu taşıdığına dair ikna edilmek istediklerini söyler ve birlikte ölenlerin
    ruhlarının Hadese gidip gitmediğini sorgulamaya çalışırlar. Canlıların ölülerden doğdukları üzerinde
    incelemeye başlarlar yani karşıtlıklarından doğup doğmadığı üzerinde dururlar. Örneğin güzelin
    çirkinden, iyinin kötüden, hızlının yavaştan doğduğu gibi birçok kavramın birbiriyle ilişkisi vardır.
    Her oluşumun zorunlu olarak birinin diğerinden meydana geldiği bunun zorunluluğu olduğundan söz
    eder. Sokrates Kebes'e soru sormaya başlar. hayatın karşıtının ne olduğunu sorar ve aldığı cevap ölüm
    olur. Yani biz ölünce hayat bitiyor mu? burada Kebes haksız çünkü olsa olsa hayatın değil doğmanın
    karşıtı ölüm olur. Diyaloga devam edecek olursak Kebes'in verdiği cevaplardan çıkan sonuçlara göre;
    ölüler yaşayanlardan meydana geliyorsa, yaşayanlarda ölülerden meydana geliyorsa ölülerin ruhları bir
    yerde toplandığına kanıt getirdiler. Bunu da karşıtlıklardan yola çıkarak yaptılar yani bütün canlılar
    ölseydi ölümle birlikte yaşamda biterdi.
    Kebes tekrar söz alarak öğrenmenin anımsamadan geldiğini daha önceki bir tarihte öğrendiğimizi
    ancak ruhumuz insan şekline bürünmeden önce var olmasaydı ruhun ölümsüzlüğünden
    bahsedilemeyeceğini söyler. Sokrates ve Kebes bilginin nasıl bir anımsama olduğunu Simmias'a açıklamaya çalışırlar. Sonra eşitlik kavramının üzerinde dururlar. Eşitlik kavramını anlamadığım için
    açıklamada yapamayacağım. Daha sonra Sokrates bilmeninbir konu hakkında kazanılmış bilgileri
    muhafaza edip yitirmek olduğunu aynı şekilde unutmanın da kazanılmış bilgiyi kaybetmek olduğunu
    dile getirir. Sonrasında duyularımızın yardımıyla bildiklerimizin yeniden elde ettiğimizi onun da
    öğrenme olduğunu öğrenmenin aslında bize ait bilginin tekrar kazanma olduğunu söyler.
    Sokrates aslında ruhların insan şekline bürünmeden önce de var olduğunu kanıtlamaya çalışır. Özler
    üzerinden ruhların önceden de var olduğunu düşüncesini güçlendiriyor. Sokrates ruhların önceden de
    var olduğunu kanıtladı şimdi sıra öldükten sonra da ruhların varlığını kanıtlamaya geldi. Sokrat
    sorduğu sorularla ve aldığı cevaplarla ruhun arı bir şekilde Tanrıya ulaştığını kirli bedenden hiçbir şey
    götürmediğini kanıtlar. ona göre Tanrı katına yükselmenin felsefe yapamayanlara ve dünyadan
    ayrılırken tamamen arınamayanlara yasaktır. Bu arınma bedeni saran zincirlerden kurtulup özgür
    olmayla mümkündür.
    Devamında arkadaşları Sokrates'e soracak soruları olduğundan çok fazla konuşturmak istediklerini
    ama başına gelen felaketten dolayı rahatsız etmek istemediklerini söyler. Sokrates gülümseyerek
    felaket gözüyle bakmadığıma sizleri bile inandıramamışken başkasını inandırmanın zor olduğunu
    söyler ve onlara her zaman güzel öten kuğular örneğini verir. Kuğuların ölümleri yaklaştığını
    hissettiklerinde belki de Tanrılarına kavuşacakları için her zamankinden daha güzel öttüklerini,
    insanlarında onların ölüm korkusuyla ağıt yaktıklarını söylerler. Oysa bülbül kırlangıç ve ibibik gibi
    kuşlarda dahil olmak üzere aç olduklarında veya üşüdüklerinde hiç ötmediklerini akıllarına getirmez.
    Ne kadar mükemmel bir düşünce, Sokrat gerçekten büyük bir bilgeymiş.
    Kebes savını hala savunduğunu, ruhu bir dokumaya benzettiğini söyler. Konuşmaları Sokrates zehri
    içene kadar sürer. Kriton Sokrates'e onlardan bir şey isteyip istemediğini sorar, Sokrates kendilerine
    iyi bakmaları şimdiye kadar konuştuklarını uygulamalarını söyler. Sokrates yıkandıktan sonra yanına
    çocukları ve akrabaları olan kadınlar geldiğini biraz konuştuktan sonra onları gönderdiği belirtilir.
    on Birlerin uşağı gelerek Sokrates'e şöyle dedi:
    Sokrates buraya gelenlerin en cesaretlisi en yumuşak huylusu en iyi kalplisi sensin. Bana kızmadığını
    biliyorum sen durumun sorumlularını biliyor onlara kızıyorsun. Haydi yolun açık olsun dedikten sonra
    gözleri yaşararak uzaklaşır.
    Sokrates Kritondan zehri getirmesini ister. Kriton güneşin daha batmadığını ve bunun için erken
    olduğunu söyler. Sokrates karşı çıkar ve diğer insanlar gibi davranmayacağını zehri geç içmekle hiçbir
    şey kazanamayacağını, elinden bir şey gelmediği halde hayata sımsıkı sarılmanın gülünç geldiğini
    söyler ve isteğini tekrarlar. Kriton'un kölesi zehri getirecek adama haber verir ve adam zehirle beraber içeri girip Sokrates'in yapması gerekeni anlatır. Phaidon bunu Ekhekrates'e anlatırken Sokrates'in çok sakin olduğunu, titremediğini, renginin
    atmadığını söyler. Tanrının şerefine zehrin bir miktarını yere dökmek istediğini ama zehrin bir içimlik
    hazırlandığı için bunun mümkün olmadığı yanıtını alır. Sokrates Tanrıya dua ettiğini belirtir ve zehri
    büyük bir sakinlikle içer. Zehri içtiğini gören arkadaşları ağlamaya ve dövünmeye başlarlar yine
    aralarında en sakini Sokrates'tir. Sokrates kadınları bu duygusallıktan kaçınmak için gönderdiğini
    söyleyerek arkadaşlarını sakinleştirir. Sokrates odanın içinde biraz dolaştıktan sonra yatağa yattığını
    ve Kriton'a Asklepios'a borcu olan bir horozu ödemesini söylediğini görüyoruz. Phaidon Zehrin kalbe
    ulaşınca ölümün gerçekleştiğini ve çağdaşların en iyisi, en doğrusu, en adilinin sonunun böyle olduğunu söyler.
  • En ünlü Federal dava, Rus Savunma Bakanlığının 160. Tank Alayının komutanı olan Albay Budanovun davasıydı. Budanov, Putinin Devlet Başkanı seçildiği gün olan 26 Mart 2000 tarihinde, anne ve babasıyla, eteklerinde Budanovun alayının geçici olarak konuşlanmış olduğu Tangi-Çu köyünde yaşayan, on sekiz yaşında bir Çeçen kızı olan Elza Kungayevayı kaçırdı, ona tecavüz etti ve sonra da onu öldürdü . [Elza Kungayeva (1982 - 27 Mart 2000), İkinci Çeçen Savaşı sırasında Rusya Kara Kuvvetleri'ne mensup Yuri Budanov adlı bir albay tarafından kaçırılan, dövülen ve öldürülen Çeçen genç kadın. Heda Kungayeva olarak da bilinirdi 11 Haziran 2011 tarihli haberde Budanov, bir noter binasından çıkarken açılan ateş sonucu öldü. Başına dört mermi isabet eden Budanov olay yerinde can verdi.. 6 Ağu 2018 tarihli bir haber — Bir Çeçen kızını tecavüz ederek öldüren Rus Albay Yuri Budanov'u öldürmekten tutuklu bulunan Yusuf Temirkhanov, cezaevinde hayatını kaybetti] En ünlü Çeçen davası ise, Salman Raduyevin davasıdır. Raduyev, Birinci Çeçen Savaşından bu yana komuta ettiği Dudayevin Ordusu adı verilen güçlerle terörist saldırılar düzenlemiş, tanınmış bir Çeçen saha komutanı, bir tuğgeneraldi. Raduyev 2001 yılında yakalandı, ömür boyu hapse mahkum edildi ve Yüksek Güvenlikli Solikamsk Hapishanesinde esrarengiz bir biçimde öldü. Solikamsk, Urallarda bulunan Perm Bölgesinde yer alan, içinde tuz madenlerinin bulunduğu kötü bir üne sahip bir hapishane şehridir. Solikamsk, Çarlık zamanından bu yana sürgün yeri olarak kullanıldı. Solikamsk, Rusya'nın Kaluga Oblastı'nda bulunan bir şehirdir. Şehir aynı zamanda Solikamsk rayonunun merkezidir. Şehrin nüfusu 2010 yılı itibarı ile 97,384'tür. Adını tuz ve Kama Nehri'nden almaktadır. Solikamsk, büyük bir sanayi kenti olup tuz üretimi ile bilinmektedir. Raduyev, Çeçenistanın Rusyadan bağımsızlığını kazanabilmesi için savaşanların bir sembolüydü. Onunkine benzeyen pek çok dava görüldü; bir kural olarak bu davalar, halkın konuyla ilgili bilgilenmesini önleyebilmek amacıyla kapalı kapılar ardında görüldüler. Bu uygulamaya neden gerek görüldüğünün anlaşılması genellikle çok güçtür. Zaman zaman, büyük güçlükle ve gizlilik içinde, Çeçen savaşçılara karşı açılmış davaların mahkeme kayıtlarıına erişmek mümkün olabiliyor. Bu davalarda sanıklar, kanıtların toplanması ve değerlendirilmesi için zaman kaybedilmeksizin suçlu bulundular. Bundan dolayı, ister Federal olsun ister Çeçen, savaş suçu işlemiş olmakla suçlananların oluşturduğu ilk kategoride yer alanların hiçbiri adil biçimde yargılanmadı. Mahkumiyet kararı verildikten sonra Çeçen savaşçılar, uzun süre sağ kalamayacakları ücra çalışma kamplarına ve hapishanelere gönderildiler. Kamuoyu araştırmalarına göre, hükümeti ve Devlet Başkanının Çeçenistanda yürüttüğü savaşı destekleyenler bile, Çeçen savaşçıların yetkililerin verdikleri emirle ortadan kaldırdıklarına inanıyorlar. Rusyada hemen hiç kimse yargı sisteminin adil olduğuna inanmıyor. Hemen herkes yargının, devletin yürütme erkine tabi olduğunu biliyor. İkinci tür savaş suçluları, yanlış zamanda yanlış yerde bulunan, tarihin buldozerinin üzerlerinden geçtiği, savaşçı olmayan ancak birilerinin suçlanması gerektiğinde sadece Çeçen oldukları için suçlanmış insanlardan oluşuyor. İslam Hasuhanovun [Ислам Хасуханов] davası bunun tipik bir örneğidir. Bu davayla ilgili her şey, Stalinin 1937 yılında doruk noktasına ulaşmış olan temizliklerini hatırlatıyor. Tanık ifadeleri insanlar dövülerek alındı, sanıkların iradesini kırmak için işkence ve psikotropik ilaçlar kullanıldı. Kendilerini sadece FGBnin değil fakat Çeçenistanda cirit atan diğer bütün istihbarat örgütlerinin işkence tezgahlarında bulan Çeçenlerin çoğu bu cehennemi yoldan geçtiler. İnsanlar, suikast sonucunda öldürülene kadar Moskova yanlısı kukla Çeçen hükumetinin başında bulunan Ahmet-Hacı Kadirovun sadık adamları tarafından işkenceden geçirildiler; insanlara ordu komutanlarının odalarında, Ordu birliklerindeki çukurların içinde, polis karakollarındaki hücrelerde işkence edildi. Bu vahşice uygulamaların hepsi FGB tarafından koordine edildi ve yönetildi. Bunları yapanlar Putinin adamlarıdır, Putin tarafından destekleniyor ve Putinin politikalarını uyguluyorlar STALİN HEP BİZİMLE OLACAK DOSYA İslam Şeyh-Ahmedoviç Hasuhanov, 1954 yılında Kırgızistan'da doğdu. 1973 yılından itibaren Sovyet Ordusunda hizmet vermeye başladı. Kiev Yüksek Denizcilik Politik Kolejinden mezun oldu. 1978 yılından itibaren Baltık Filosunda ve 1989dan itibaren de Pasifik Filosunda hizmet verdi. 1991 yılında Moskovadaki Lenin Politik Askeri Akademisinden mezun oldu . Hasunhanov, askeri bir akademiden mezun olmuş bir denizaltı subayı olarak, Rus Donanmasının seçkin kesiminin bir üyesi sayılıyordu. 1998 yılında, büyük bir nükleer denizaltı olan B25'in komutan yardımcısı konumundayken, birinci sınıf kaptan rütbesiyle emekliliğine hak kazandı ve 1998 yılından itibaren Groznide yaşamaya başladı. Aslan Maşadovun hükümetinde Askeri Müfettişliğin ve Maşadovun personelinin yöneticiliğini yapıyordu. ikinci karısı ve iki oğlunun annesi olan, Maşadovun yeğeniyle evliydi. Hasuhanov, Birinci ve ikinci Çeçen Savaşlarında aktif olarak yer almadı ve hiçbir zaman Federal yetkililerden kaçmadı. 20 Nisan 2002de, Şalinin bölge merkezinde, FGB özel birimleri tarafından uluslararası bir terörist ve yasadışı askeri oluşumları (YAOlar) örgütleyenlerden biri olarak tutuklandı, Kuzey Osetya-Alaniya Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi tarafından, on iki yıl süreyle sert bir rejimle yönetilen bir çalışma kampında tutulmaya mahkum edildi. Aslan Maşadov, sürmekte olan Çeçen Savaşında Çeçen direniş güçlerinin önderidir. Maşadov 1997 yılında Çeçen İçkerya Cumhuriyetinin Devlet Başkanı seçildi; bu göreve seçilmesinin yasalara uygun olduğu, hem Kremlin hem de seçime gözlemciler göndermiş olan Avrupadaki Güvenlik ve işbirliği Örgütü tarafından tanındı. Buna karşılık Putin 1999 yılında Maşadovu de facto olarak görevinden azletti. Maşadov buna cevabını, Çeçenistanın Federal askerler tarafından işgaline karşı direnişin başına geçmek yoluyla karşılık verdi. O zamandan bu yana Maşadov, Rusyanın en çok arananlar listesinde yer alıyor. lslam Hasuhanov, Maşadovun yeğeniyle evli. Rusyada, Donanmanm seçkin füze atan kruvazörlerinden birinde denizaltı subayı olarak hizmet vererek tanındı. Hizmet süresini tamamladıktan sonra saygın bir biçimde görevini bıraktı ve Maşadovun uluslararası düzeyde yasal Devlet Başkanı olarak tanındığı dönemde Çeçenistan Savunma Bakanlığında çalıştı. Bu, Hasuhanovun, aslında bu dönemde Maşadov için çalışmış olmasından dolayı , on iki yıl hapse mahkum olmasını engellemedi. Kuzey Osetya-Alanya Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesinin de kabul ettiği gibi, Maşadova karşı verdiği ifade Hasuhanovdan ön sorgu aşamasında, barbarca işkenceler yapılarak alındı. Bu davanın, işkenceye başvurulduğunun kabul edildiği duruşma tutanakları, daha sonra, bu dava üzerinde çalışmalarını sürdürmekte olan Uluslararası Af Örgütüne gönderildi. DAVA Öncesi FGBnin alıp götürdüğü bir insana ne olur? 1937nin Çekası tarafından, Soljenitsynin Çekası tarafından ve Soljenitsynin Gulagına götürülen insanlardan söz etmiyorum; günümüzün vergi mükellefleri tarafından giderleri karşılanan, Çekanın modern hali olan bir örgüt tarafından alıp götürülen bir insana ne olur? Hiç kimsenin elinde bu konuyla ilgili kesin kanıtlar yok, ancak herkes, her zaman olduğu gibi korkuyor. Tıpkı Sovyet rejiminde olduğu gibi, buralardan çok az insan sağ olarak geri dönebiliyor. işte, bu ender görülen örneklerden biri de lslam Hasuhanov vakasıdır. 56/17 Numaralı Ceza Davası dosyasına göre, lslam Hasuhanov 27 Nisan 2002 tarihinde, Şalide , Mayakovski Caddesinde tutuklandı ve Rus Federasyonunun Ceza Yasasının 222. maddesi gereğince ateşli silah bulundurmak ve taşımakla suçlandı. Böyle bir suçlama insana, var olduğu ileri sürülen silahlarla ilgili kimi kanıtlar bulunduğunu düşündürtüyor. Gerçekte, Çeçenistanda alışılmış olduğu şekilde, maskeli silahlı kişiler, şafak vakti Hasuhanovun ailesiyle birlikte yaşadığı akrabalarının evine zorla girdiler. Hasuhanovu, üzerine herhangi bir ateşli silah yerleştirme zahmetine bile girmeden -Hasuhanovun ateşli silahı yoktu- sürükleyerek götürdüler. Çeçenistanda uluslararası teröristleri araştırmak üzere faaliyet gösteren özel Federal birimler, uzun zamandan bu yana hiçbir şeyden dolayı sorumlu tutulmayacaklarını gayet iyi biliyorlar. Bu kez bir muhbirin verdiği bilgiyle hareket ediyorlardı ve kaderi çoktan kararlaştırılmış olan bir YAO yöneticisini götürdüklerinden şüpheleri yoktu. Nasıl olsa bu kişi sağ kalmayacak diye düşündükleri için, bir tabanca, bir saldırı silahı, kanıt olarak gösterilmedi. Yine de 222. madde gereğince ateşli silah bulundurma ve taşıma suçlamasının yapılmasına izin verildi. Tahrif edilmiş olan 27 Nisan tarihi de olduğu gibi bırakıldı. Bu türden kayıp haftalar, bizim Çeçenistandaki anti-terörist operasyonlarımızın karakteristik bir özelliğidir. Bir adam tutuklanır ve kaybolur. Hiç kimse ondan sorumlu değildir, güvenlik kuruluşlarından hiçbiri onunla ilgili bilgi sahibi olduğunu kabullenmez. Akrabaları umutsuzca nerede olduğunu bulmaya çalışırlar ancak sanki bu insan hiç var olmamıştır. Bu, istihbarat örgütlerinin o kişiden ihtiyaç duydukları her şeyi dayak yoluyla elde ettikleri zaman aralığıdır. Hasuhanov 20 ile 27 Nisan arasındaki döneme ilişkin olarak çok az şey hatırlayabiliyor. Dayak, iğne, daha çok dayak, daha çok iğne. Bunun dışında bir şey hatırlamıyor. Bu korkunç haftanın on gün sonrasında yapılan duruşmanın tutanaklarında Hasuhanov şunları söylüyor: "İlk yedi gün boyunca, Şalideki, dayağa maruz kaldığım FGB binasında tutuldum. Bu sırada kaburga kemiklerimde on dört kırık, böbreğimde zedelenme meydana geldi. " Hasuhanovdan aldığı yaralar sonucunda ölmeden önce ne elde etmeye çalıştılar? Ondan kendilerini Maşadova götürmesini istediler. Bunu yaptıktan sonra ölebilirdi. Sorun şuydu ki, Hasuhanov onları Maşadova götürmedi ve bir denizaltı subayının sahip olduğu güçlü bünye sayesinde ölmedi de. 30 Nisanda Hasuhanova karşı davayı resmileştirmeye karar verdiler. Bunu yapabilmek için , Hasuhanov bir başka Çeçen bölge merkezinde, Znamenskaya köyünde, geçici bir sorgulama merkezine götürüldü (o tarihte Çeçenistan devlet savcısı Aleksander Nikitindi) [Государственный прокурор Чечни Александр Никитин] Nikitin: Rus devlet adamı. 22 Eylül 2015'ten beri Tambov bölgesi idare başkanı (Tambov soba 2015'in geçici idaresi başkanı). Bu merkez 12 Mayıs 2003 tarihinde bir kadın intihar bombacısı tarafından yeryüzünden silindi. Bunun ardından insanların çoğunun en sonunda adaletin yerini bulduğunu düşündükleri Çeçenistanda genel bir hoşnutluk havası oluştu . O merkezde ne kadar çok insan işkence görmüş ve o bölgede gizlice gömülmüştü ! Hasuhanov, Znamenskayaya getirildiğinde ölü gibi görünüyordu. Vücudu bir çuvala dönmüştü, ancak hala nefes alıyordu. işkence, FGBnin Çeçenistan müdürlüğünün soruşturma bölüm başkan yardımcısı Yarbay Anatoli Çerepnevin gözetiminde sürdü. Çerepnev, Hasuhanov davasında, işkencenin düzeyi konusunda karar veren ve gerekli kanıtlan elde etmek için süreci yöneten baş sorgu görevlisiydi. Mahkeme tutanaklarından aktarıyorum: "Size karşı neden şiddete başvuruldu? " "Sorgulamaların tamamında, bütün ilgilendikleri Maşadovun ve benim kaçırma niyetinde olduğumu iddia ettikleri denizaltının nerede olduğuydu. Bana karşı, bu iki soruyla bağlantılı olarak şiddete başvuruldu . " Hasuhanov, kendisini sorgulayanları Maşadova götüremezdi, çünkü onu son olarak 2000 yılında görmüştü ve sonrasında onunla sadece teyp kasetleri aracılığıyla ilişki kurmuştu. Maşadov, gerekli olduğu durumlarda bir kasede sesini kaydediyor ve bunu bir kurye aracılığıyla Hasuhanova gönderiyordu . Zaman zaman Hasuhanov da ona cevap gönderiyordu. Kuryelerden biri FGB muhbiri olmuştu . Hasuhanov, tutuklanmadan önce son kez, 2002 yılının Ocak ayında bir kaset aldı ve tutuklanmadan iki gün önce bu kasete cevap verdi. Teyplerde Maşadov, Hasuhanova genellikle, görünüşe bakılırsa kayda geçmesi amacıyla, kendisinin saha komutanlarına ne kadar para göndermiş olduğunu teyit etmesini istiyordu. Maşadovun bunu neden istemiş olduğunu daha sonra göreceğiz. Şimdi denizaltıya geri dönelim. Denizaltının öyküsü detaylı olarak anlatılmayı hak ediyor. Hasuhanov emekli olmadan önce yüksek rütbeli bir denizaltı subayıydı; hem Sovyetler Birliği döneminde hem de Sovyetler sonrası dönemde, nükleer denizaltı filosunda subay olmuş tek Çeçendi. Bu sebeple, Yarbay Çerepnev onu , "Nükleer bir denizaltıyı kaçıracak, nükleer bir savaş başlığını ele geçirecek, Devlet Duması Vekillerini rehin alacak, bir nükleer savaş başlığını ve rehinleri öldürme tehdidini öne sürerek Rusya Federasyonunun anayasal sisteminde değişiklikler yapılmasını talep edecek bir YAO planlamakla," suçlamaya çalıştı. Bu, Çerepnev tarafından Çeçenistan devlet savcısı makamına, Hasuhanovun gözaltı tutulmasına devam edilmesi için izin istemek üzere gönderilmiş bir formdan doğrudan yapılmış bir alıntıdır. Talep reddedilmedi. Çerepnev, Hasuhanovu suçlayabilmek için elinden gelen her şeyi yaptı ancak elde ettiği sonuç hiç de muazzam değildi. Hasuhanov kendisine yapılan suçlamaları kabul etmedi, zaten kabul de edemezdi. 1992 yılında, Çerepnevin kendisini kaçırmayı planlamakla suçladığı denizaltını, donanmada söylendiği şekilde, Hasuhanov bizzat inşa etmişti. Hasuhanov, denizaltının inşa edilmesini, bu denizaltıda hizmet vereceğini bilerek izleyip denetlemişti. Bunu gelecekteki mürettebatı adına yapmıştı. Çerepnev denizaltı kaçırma hikayesi üzerinde büyük bir gayretle çalıştı. FGB, Çeçen savaşçılar tarafından, Hasuhanovun sağladığı istihbarat temelinde yazıldığı iddia edilen sahte belgeler hazırladı. "Çeçen YAOların Rusya Federasyonu toprakları üzerinde bir sabotaj eylemi düzenlemek için bir çalışma planları ve Pasifik Donanmasının 4. Nükleer Denizaltı Filosu üslerinin elle çizilmiş haritaları ," ve "Rusya toprakları üzerinde bir terörist eylem düzenleme planları" vardı. Elbette bütün bunlara , "operasyonun detaylı biçimde planlanması, ilgilendiğimiz bu bölgeyle ilgili olarak 1995 yılının Aralık ayında yapmış olduğumuz gözlem ve keşiflere dayanılarak hazırlandı" diyen kasıtlı bir not eklenmişti. Hasuhanovun bu sözlerin altına imzasını atması isteniyordu . Gel gelelim, ona bu metini imzalatamadılar. Daha önce denemedikleri bir şey olmamasına karşın, FGB onu daha ustalıklı biçimde dövmeye başladı. Ne var ki bu sefer onu planlarını bozduğu için dövüyorlardı. Çerepnevin, Hasuhanova, acı ve psikotropik ilaçların bir bileşimi sonucunda imzalatabildiği tek şey (mahkeme kararında kullanılan terim onaylamaktı) , Maşadovun verdiği emirler ve operasyon talimatlarıyla ilgili boş kağıtlar oldu . Çerepnev bu kağıtlara işine geleni yazdı. işte, yapılan bu çarpıtmalara bir örnek: 2 Eylül 2000de Hasuhanov, bütün saha komutanlarına, Federal güçlerin kullandığı otoyollara ve güzergahlara, mayınların ve patlayıcı düzeneklerin üzerini örtmek için küçük çiviler, somunlar ve bilyeler saçmaları emrini veren bir talimat yayınladı. Böylelikle Hasuhanov, YAOda önde gelen bir rol oynuyor olmasından yararlanarak, bilinçli biçimde gerçekleştirdiği eylemlerle, YAOnun diğer katılımcılarını Çeçen Cumhuriyeti topraklan üzerinde anayasal düzenin kurulmasına karşı çıkmaya yönelik terörist eylemler yapmaya teşvik etti. Çerepnev, aynı zamanda Hasuhanovdan kendi sorgusunun tutanaklarını okumadan imzalamasını istedi. lşte size, bu tutanakların ne tür şeyler olduklarına dair bir örnek: (Sözümona Çerepnev tarafından sorulan) Soru: Rus subaylara bir konuşma metninin fotokopisini gösterdin; tarih 25 Kasım 2000, No. 215. Bu konuda ne diyorsun? (Sözümona Hasuhanov tarafından verilen) Cevap: Bu tür belgelerin hazırlanması ve dağıtılması, benim yönetimim altındaki, Çeçen lçkeriye Cumhuriyeti silahlı kuvvetler operasyonlar müdürlüğü tarafından yürütülen propaganda çalışmasının bir parçasını oluşturuyordu Söz konusu konuşma, Rus medyasının anti-terörist operasyonun kaydettiği gelişmeyle ilgili verdikleri haberleri etkisiz hale getirmeyi amaçlıyordu . Bu tür dokümanları dağıtmanın Çeçen Cumhuriyeti bölgesinde istikrarın bozulmasına yol açabileceğini biliyordum, ancak bunu bile bile faaliyetlerimi sürdürdüm . . . Bu , Ordunun tipik edebi üslubudur. Bu kalitede bir malzeme elde edebilmek için Hasuhanova Znamenskayada bütün bir ay boyunca işkence edildi. · · Mahkeme kayıtlarında şöyle yazıyor: Atılan dayakların sonucu olarak artık hiçbir şey anlamıyor ve hiçbir şeye tepki veremiyordum. Bana iğneler yapıldı ve Kuzey Osetyadaki FGBye gönderildim. Orada beni sorgu birimine vermek istemediler, çünkü doktorları, daha önce atılmış olan dayaklar sonucunda 48 saat içinde öleceğimi söylemişti. Beni bir kereste imalathanesine götürdüler; Şirket No. YaN 68- 1 . "Size tıbbi yardımda bulunuldu mu? " "Kereste imalathanesinde öylece yattım ve üç ayda kendimi güç bela toparladım." Bu kereste imalathanesi de neyin nesiydi? Çeçenistanda temizliklerirı ardından ortadan kaybolan insanlarla ilgili hikayelerde zaman zaman bu kereste imalathanesinden söz edilir. Oraya gitmiş ve oradan sağ olarak çıkmış olanlar, oraya kereste kampı diyorlar. Bu Stalinin döneminden kalma bir terim. Resmi adı, Şirket No. YaN 68- 1 ve Kuzey Osetya Cumhuriyeti Adalet Bakanlığının sorumluluğunda olan bir yer. Kereste imalathanesiyle ilgili olarak bütün bildiğimiz, polis (esas olarak FGB ajanları) tarafından dövülerek yarı ölü bir hale getirilmiş olan insanları kabul ettiği. Şirket bu insanların hiçbir kimlik belgesine sahip olmamalarını görmezden geliyor. Bunlar Federallerle karşılaştıktan sonra herhangi bir iz bırakmadan ortadan kaybolan, yok-insanlar. Kereste imalathanesinde çalışıp, işyerlerine yasal haklarından yoksun durumdaki insanları yasadışı biçimde kabul eden bu insanların bazılarına minnettarlık borçluyuz. Aksi halde ölecek olan birçok insanın hayatım kurtardılar: öleceği düşünülen ancak Federallerin vurup öldürme zahmetine girmediği insanlar, Çeçenistandan Osetyaya götürüldüler ve imalathaneye, FGBnin ellerini kirletmesine gerek kalmadan ölmeleri için bırakıldılar. lkinci Çeçen Savaşı sırasında orada kaç kişinin öldüğünü ya da bu insanların kimler olduğunu kimse bilmiyor. İnsanları oraya öylece atarak arkalarında bir mezarlar yığını bıraktılar. Diğer yandan, ne kadar insanın sağ kurtulduğunu biliyoruz. Hasuhanov bunlardan biri. Bir koruma görevlisi Hasuhanovun haline acıdı ve işe her gelişinde ona evinden süt getirdi, sadece bu kadar. Hasuhanov böylece bir kez daha sağ kurtuldu ve bir kez daha kendisini Çerepnevle karşı karşıya buldu. FGBnin Çeçenistan müdürlüğünde bir kural vardır; sorgulamadan sağ kurtulan biri mahkemeye çıkarılır. Ancak birçokları mahkemeye çıkarılmadı; bu nedenle uluslararası teröristlerin yargılandıkları davaların sayısı çok azdır ve bu tür davaların aralarında çok fazla süre vardır. Bununla birlikte elverişli bir önlem olarak, en azından birkaç tane bu türde davanın olması gerekir. Bütün anti-terörist operasyonun yürütülmesi sırasında, arada sırada teröristleri yargılamanın iyi olacağı düşünüldü. Batılı yöneticiler zaman zaman Putine sorular sorarlar, o da FGBden ve askeri başsavcıdan bilgi ister ve onlar da bu bilgiyi temin etmek için ellerinden geleni yaparlar. Elbette sadece birinin sağ olarak kurtulduğu durumlarda. Rus ceza yasası prosedürü, sanığın ödeme gücüne bakılmaksızın bir avukata ulaşma imkanının bulunması gerektiğini öngörüyor. Ne var ki ikinci Çeçen Savaşı sırasında polis, bu sistemi sanıklara, eski işverenlerinin ajanlarından başka bir şey olmayan savunma avukatları tayin ederek kötüye kullanmaya başladı. Bu tür kişiler içeriden avukatlar olarak biliniyorlar. Aynı zamanda, FGByle birlikte sürekli olarak çalışan ve bu şekilde bunun gerekleri konusunda, savundukları farz edilen insanlardan daha fazla şey bilen avukatlar da var. Bu tür avukatların işlevi, yasa bir avukatın hazır bulunmasını gerektirdiği durumda boy göstermek. FGB görevlileri de aynı zamanda FGBnin kaçırdığı şüphelileri temsil etmek üzere içeriden avukatlar atıyorlar. Akrabalar sadece bir aile üyesinin kaybolduğunu biliyorlar. FGB, şüpheliyi kasıtlı olarak saklar, şüphelinin akrabalarına ne bu kişinin nerede olduğu ne de neyle suçlandığına ilişkin bilgi verir. Genellikle hiçbir resmi suçlama yapılmaz. Kaybolan kişinin gözaltında tutuluşu yasadışıdır, ancak ailesinin onun adına bir avukat tutmasına engel olunur. Bu tür kurbanlar haftalarca ya da aylarca kayıp konumunda kalabilirler; Hasuhanov vakasında bu süre yaklaşık olarak altı ay oldu. Bu sırada, Hasuhanov vakasında olduğu gibi, bu insanlardan dayakla ifade alınır. Ailenin bu kişinin başına ne geldiği ya da nerede olduğu konusunda hiçbir fikri yoktur. Bütün polis ve cumhuriyetin güvenlik güçleri bu isimde birini gözaltına aldıklarını inkar ederlerken, aslında bu kişiye, bir avukat atanmış olmasına karşın, FGB tarafından işkence edilmektedir. VLADİKAFKAS Vladikafkas, Çeçenistan ve İnguşetya'ya sınır komşusu olan Kuzey Osetya-Alanya Cumhuriyetinin başkentidir. Osetya da bütünüyle anti-terörist operasyonun ayrılmaz bir parçasıdır. Kuzey Osetyada yer alan Mozdok, Federal grupların Çeçenistana gönderilmeden önce bir araya getirildikleri ana askeri üstür. Burası 2003 yılında iki büyük intihar bombalama eylemine sahne oldu: 5 Haziranda bir kadın, askeri pilotları taşıyan bir otobüse bindi ve kendisini havaya uçurdu ; 1 Ağustosta da bir adam, bir ton patlayıcıyla dolu bir kamyonla bir askeri hastaneye çarptı. [VOA Haberi: 06 Haziran 2003. Rusya'nın güneyinde, Mozdok kentinde girişilen intihar saldırısında 18 kişi öldü.] Vladikafkas, uluslararası teröristlere karşı çok sayıda davanın imal edildiği geleneksel mekandır. Burada avukatlar savunma makamı olmaktan çok mahkemeyle, FGByle ve savcılık makamıyla yakın irtibat halindedirler. Vladikafkas, aynı zamanda FGBnin Çeçenistan müdürlüğü ajanlarının sık sık görev yerlerini bir süreliğine değiştirerek, savaştan en uzak bölge olduğundan kurbanlarını sorgulamak için getirmeyi tercih ettikleri yerdir. Çerepnev de Vladikafkasdaki Hasuhanovu görmeye gitti ve ona bir avukat buldu. Rusyanın 1 Haziran 2003 tarihinden bu yana, en yüksek Avrupa standartlarıyla uyumlu, ilerici bir yeni ceza yasası prosedürü var. Bu yeni prosedür diğer şeylerin yanı sıra, bir zanlının yanında bir avukat olmadan sorgulanmasını yasaklıyor, ancak elbette gerekli olduğu durumlarda her şey eskiden olduğu gibi devam ediyor. Her halukarda Hasuhanov, 20 Nisandan 9 Ekim 2002 tarihine kadar, yaklaşık altı ay boyunca, hiçbir yasal temsil şansına sahip olmadı. Kereste imalathanesinde kafatası iyileşene ve parçalanmış kaburga kemikleriyle ellerindeki kırıklar geçip de mahkeme önüne çıkmaya hazırlanabilecek hale getirilinceye kadar Hasuhanova yasal temsil imkanı tanınmadı. Burada yine detaylara dikkat etmek gerekiyor. 8 Ekimde Çerepnev, resmi bir emirle Hasuhanovu bir soruşturma için çağırdı ve ona, kendisine başvuruda bulunması talimatını verdi. Çerepnevin Hasuhanovdan kendisine göndermesini istediği başvuru metninde şöyle deniyordu: "Sizden bana ön-sorgulama için bir avukat tutmanızı rica ediyorum. Şu ana kadar bir avukata ihtiyacım olmadı ve bu bağlamda sorgulamayı yürüten bölümlere yönelik olarak herhangi bir şikayetim yok. Sizden sorgu görevlisinin takdir yetkisi içinde bir avukat seçmenizi rica ediyorum . . . " Daha sonra, 9 Ekim de Hasuhanov, Vladikafkaslı bir savunma avukatı olan Alexander Jilikhov'un hazır bulunduğu ilk sorgusuna alındı. Hasuhanov, avukatın bir FGB ajanı olduğundan şüphe ediyordu; Jilikhov, Hasuhanovun şüphesini ortadan kaldıracak hiçbir davranışta bulunmadı. Hasuhanova hiçbir tavsiyede bulunmadı, soruşturma süresince pasif bir biçimde oturdu ve hiçbir şey söylemedi. Mahkeme kayıtlarında şöyle deniyor: "Daha önce avukatın hazır bulunmadığı sırada verdiğin ifade ile daha sonrasında avukatın bulunduğu sorgulama sırasında verdiğin ifade arasında bir fark olup olmadığını söyleyebilir misin ve eğer aralarında fark varsa bu fark nedir?" "Arada bir fark var. Daha önce okumam için bana sorgunun tutanakları verilmemişti. Avukatın hazır bulunmasının ardından verildi. " Hasuhanov, toplam olarak, bir savunma avukatının hazır bulunduğu bu türden üç sorguya -9, 23 ve 24 Ekim 2002 tarihlerinde- alındı. Daha önemlisi, bu üç gün sırasında Çerepnev, Hasuhanovdan Znamenskayada asıl olarak dayak yoluyla alınmış olan ifadeleri sadece biçimsel değişiklikler yaparak kopyaladı ve bunlar ceza yasası prosedürüne uygun biçimde alınmış ifadeler haline geldi. Çerepnev, 25 Ekimin soruşturmanın son günü olacağını açıkladı. Çerepnev, Hasuhanova iddianamenin kısa süre içinde eline geçeceği bilgisini verdi ve bunu mümkün olan en kısa sürede imzalaması gerektiğini söyledi. Yani, Hasuhanov hiçbir hayale kapılmamalıydı; iki gün süreyle, 29-30 Ekim tarihlerinde bir hücrede -elbette yanında bir avukat olmaksızın- tutuldu. Nereye götürülmüş olduğunu bilmiyordu. Başına bir kukuleta geçirilmişti ve kurşuna dizilecekmiş gibi dışarı çıkarıldı. Nöbetçiler tüfeklerinin horozunu kaldırarak, "Sonun geldi," dediler. Kurşuna dizme hazırlıkları, iddianameyi imzalamasını sağlamak üzere Hasuhanovu korkutmak amacıyla tasarlanmış bir hileydi. Elbette ki Hasuhanov iddianameyi imzaladı. Ancak direnci tam olarak kırılmadı ve duruşma sırasında iddianamenin temel aldığı her şeye itiraz etti. Her şeye karşın iddianame, yeni Çeçenistan savcısı Vladimir Kravçenko tarafından onaylandı ve bu metin olduğu gibi, harfi harfine Yargıç Valeriy Djioyevin kararında yer aldı. Kendi yorumlarımla birlikte her iki metinden alıntılar yapacağım. Ceza davalarının nasıl imal edildiklerini ve aynı zamanda bu sahtecilerin hiçbirinin teşhir edilmekten ya da bu kayıtların (Rus geleneklerine uygun olarak zamanla kesinlikle yeniden yazılacak olan) tarihin ham maddeleri olarak kalacakları gerçeği karşısında en ufak bir endişe duymadıkları kolaylıkla görülebilir. Hasuhanov 1999 yılının Nisan ayında . . . Federal yasaların izin vermediği silahlı bir oluşuma gönüllü olarak katıldı. Hasuhanov, askeri hesapları denetleme konusundaki deneyimini kullanarak Maşadova yardımcısı olmasını öneren, Maşadovun yardımcılarından Hambiyev Mahomedle ilişkiye geçti , daha sonra da bir YAO oluşturuldu . Aslında olan şuydu: Hasuhanov emekli olduktan sonra Grozniye geri döndü . Akademik eğitim almış yegane Çeçen subay olarak, Maşadov tarafından Çeçen hükümetinde görev almaya davet edildi. 1999 yılında bu hükümet, cumhuriyetin resmi hükümetiydi, Moskova tarafından finanse ediliyordu ve Maşadov, Çeçenistanın, Moskova tarafından tanınmış, yasal olarak seçilmiş devlet başkanıydı. Maşadovun, Hasuhanova önerdiği askeri hesapları denetleme işi yakıcı bir öneme sahipti. Çeçen bürokrasisi, Moskovadaki bürokratlar gibi gırtlağına kadar rüşvete batmıştı ve hükümetin askeri fonların akışını, özellikle Rusya Federal Hazinesinden gelen fonları izleyebilecek, bilgili birine ihtiyacı vardı. Bu ne türden bir YAOydu böyle? Mahkeme tutanaklarından aktarıyorum: [Savcı şöyle sordu : ] "Devlet başkanı Maşadovun yaptıklarını yasal davranışlar olarak mı görüyordun?" "Evet. Maşadovun, hükümetin ve güvenlikle ilgili bakanlıkların daha sonra yasadışı sayılacaklarını bilemezdim . Maşadovu devlet başkanı olarak tanıyordum. Maşadov, Rus yöneticiler tarafından tanınıyordu, bakanlarıyla toplantılar düzenleniyordu , mali kaynaklar tahsis ediliyordu , bu şekilde elbette ben bir YAOya katıldığımı bilmiyordum." "Sizin işiniz İçkeriya Çeçen Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığının mali işleriyle genel yönetiminin teftişi miydi? " "Evet, bu denetimin sonuçlarını 1999 yılının Haziran ayında Maşadova ilettim. Yapılan her harcamanın listesini oluşturdum. Bu bilgiyi Rusya Federasyonunun İçişleri Bakanlığından aldım . Bütün bilgi resmi kanallardan geldi . Herhangi bir sürecin yasa dışı olduğunu düşünmem için hiçbir sebep yoktu . " Hasuhanovun savaş öncesindeki işi, gerçekten de hem mali işlerin ve idari işlerin teftişi, hem de Çeçenistanın güvenlik güçleri -içişleri Bakanlığı, ulusal ve başkanlık muhafızları ve ordu personel karargahı için tahsis edilmiş mali kaynakları denetlemek ve izlemek için bir sistem oluşturmaktı. 1999 yılının yazında Hasuhanov, silah ve üniforma alımı amacıyla ordu personel karargahından hatırı sayılır miktarda para geçtiğini saptadı, ancak, örneğin Savunma Bakanlığının Grozni Kızıl Çekiç Fabrikasından ısmarladığı roket fırlatıcıları askeri açıdan yararsızdılar. Bu açıkça zimmete para geçirmekti. Bunlar Çeçenistanda, Gudermes kasabasında, bir takımı 60 ruble fiyatına üretiliyordu, ancak bunlara eşlik eden belgelerde Baltık Devletleri Malı oldukları, bundan dolayı da fiyatlarının daha yüksek olduğu belirtilmekteydi. Hasuhanov bütün bunlan Maşadova rapor etti ve askeri denetim bürosu direktörü birdenbire, Devlet Başkanımn, bütün bu zimmete para geçirme işinin içinde yer alan güvenlik güçleriyle ihtilafa girdi. Hasuhanov askeri denetim bürosunda sadece bir hafta çalıştıktan sonra Maşadov, etrafında acilen dürüst insanları toplamaya ihtiyaç duyduğundan, kendisini personel başkanlığına atadı. 1999 yılının Temmuz ayının sonlarıydı. Personel Başkanı Hasuhanov çalışmaya Ağustos ayında, içinde yer almayı reddettiği lkinci Çeçen Savaşının patlak vermesinden birkaç gün önce başladı. (Kapalı kapılar ardında yapılmış olan) duruşmaların tutanaklarını okurken, davanın tam bir danışıklı dövüş mantığıyla görüldüğünü hissetmemek mümkün değil. Birileri Hasuhanovun çok ciddi bir suç yüzünden ortadan kaldırılması gerektiğine karar vermişti, ancak hiç kimse bu suçun ne olduğunu söylemiyordu. Bu , l999da Hasuhanovun bilgisine sahip olduğu ve 2002-2003te dönüp kendisini vuran bir şey miydi? Zimmete geçirilen Federal fonların sırrı mıydı? lkinci Çeçen Savaşının başlamasında büyük ölçüde bu sahtekarlığın rol oynadığına, bunun suça bulaşmış olanların izlerinin sonsuza dek kapatılmasını sağlayacak bir savaş olduğuna ilişkin kuşkular var. Rus askeri kuvvetlerinin yüksek kademelerinin hala barış görüşmelerine karşı çıkmalarının sebebi de acaba bu mu ? lşte, iddianameden bir başka alıntı: Hasuhanov YAOnun çalışmalarında aktif olarak yer aldı ve 1999 yılında YAOnun finanse edilmesiyle ilgili konularla uğraştı. Kendisini Çeçen İçkerya Cumhuriyeti olarak ilan eden YAOnun Ulusal Muhafızlarına, Genel Karargahına ve İçişleri Bakanlığına sağlanan mali kaynaklarla ilgili olarak bir denetleme sistemi tasarladı ve bu sistemi uygulamaya koydu. Hasuhanov, bu mevkide örgütsel yeteneğini ve etkinliğini sergileyince, Maşadov tarafından 1999 yılının Temmuz ayının sonlarında kendi personelinin başkanlığına atandı . Hasuhanov yukarıda ismi belirtilen YAOnun faaliyetlerinde aktif biçimde yer aldıktan sonra, Çeçen İçkerya Cumhuriyetinin toprakları üzerinde anayasal düzeni restore etme amaçları doğrultusunda, Federal devlet güçlerine , silahlı direnişi de içeren araçlarla karşı koymakla ilgili temel kararların alınmasında rol oynadı . Eğer FGB güçleri tarafından tarihin bu utanmazca çarpıtılması karşılığında Hasuhanova ödetilmiş olan bedeli bilmiyor olsaydık, tüm bunlara rahatlıkla gülüp geçebilirdik. Duruşma tutanaklarından aktarıyorum: "Mahkemeye silahlı operasyonların başlamasından tutuklandığınız güne kadar geçen süre boyunca kişisel olarak neden Çeçenistanda kalma gereği duyduğunuzu anlatın. " "Kendisini yasal olarak seçilmiş Devlet Başkanı olarak addettiğimden, Maşadova sırtımı dönmem gerektiğini düşünmedim. Savaşı durduramazdım ve elimde bulunan tüm imkanlar çerçevesinde yapabileceğim her şeyi yaptım . . . Bazen onun ricalarını yerine getirdim . Ormanlarda askeri yürüyüş yapabilecek durumda değildim , ancak elimden ne geliyorsa yaptım . insanların öldüklerini gördüm. Anayasal düzeni yeniden inşa etmekle ne kastedildiğini biliyorum. Bu savaşın bütünüyle bir soykırım olduğunun üzerini örtecek değilim . Buna karşılık hiçbir ·zaman terörist eylemler yapılmasını emretmedim. " "Federal askerlerin öldürülmesini emrettiniz mi? " "Bu emri verebilmek için komutam altında insanların olması gerekirdi. Komutam altında hiç kimse yoktu. " "Size doğrudan bağlı herhangi bir saha komutanı var mıydı? " "Hayır. " Önümde üzerinde Sadece Resmi Kullanım için diye yazan belgeler duruyor. Çerepnev davayı hazırladığı sırada Çeçenistandaki bütün yerel FGB bölümlerine, kendi bölgelerinde ÇlC Silahlı Kuvvetler Operasyon Karargahı Başkanı Hasuhanovun verdiği saldırı talimatları sebebiyle yaşanmış olan terörist eylemlerle ilgili bilgi isteyen bir yazı gönderdi. Hasuhanovun saldırı talimatlarının sorgusu sırasında imzaladığı ve daha sonra Çerepnevin istediği gibi doldurduğu boş kağıtlardan oluştuğunu hatırlıyorsunuzdur. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, yerel bölüm başkanlarının tamamı, Hasuhanovun herhangi bir terörist eylem sebebiyle aranmadığını cevabını verdiler. Çerepneve bu cevapları verenler kendi adamlarıydı, Çeçen savaşçılar değil. Ne var ki bu , sağ kalmayı başardıktan sonra, gerçeklere rağmen, şimdi yargılanacak olan Hasuhanov vakıasında olduğu gibi, YAOnun önde gelen bir üyesinin suçlu olduğunu ilan edecek olan aygıtın işleyişini durdurmadı. Ne mahkeme ne de savcılık makamı resmi kullanıma özel bu kağıt yığınını biraz olsun inceleyip, göz önünde bulundurma zahmetine girdiler. YARGILAMA Hasuhanovun davası, 14 Ocak ile 25 Şubat 2003 tarihleri arasında, Kuzey Osetya-Alanya Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesinde , Valeriy Djioyev başkanlığında, kapalı kapılar ardında ve çok hızlı biçimde görüldü. Mahkeme, soruşturmanın yürütülmesiyle ilgili olarak hiçbir uygunsuzluk tespit etmedi. Mahkeme, sanığa altı ay süreyle bir avukatla görüşme şansı verilmemiş olmasını ya da Hasuhanovu temsil etmesi için davet edilen avukatın müvekkilini dövmüş olanlar tarafından seçilmesini ya da sanığın 20 ile 27 Nisan tarihleri arasında nerede olduğuna dair hiçbir bilgi bulunmamasını ya da işkence görmüş olmasını uygunsuzluk saymadı. Mahkeme Hasuhanovun işkence gördüğünü kabul etti, ancak bu konu üzerinde hiçbir yorum getirmedi. işte, mahkeme kararından bir alıntı: Soruşturma sırasında Hasuhanov suçlu olduğuna dair hiçbir itirafta bulunmadıysa da, FGB görevlilerinin fiziksel ve psikolojik baskısı altında, daha önceden hazırlanmış sorgulama tutanaklarını imzalamaya zorlandı. Yargıç, Hasuhanova, "Size karşı şiddet içeren yöntemler uygulandığını söylediniz Size karşı şiddet içeren yöntemler uygulamış olanların isimlerini söyleyebilir misiniz? " diye sordu . "İsimlerini söyleyemem, çünkü onları tanımıyorum." işkenceciler kurbanlarına kimliklerini açıklamayı ihmal etmişlerdi; mahkeme bu detayı görmezden geldi. Mahkeme, sanığın kafatasında bir çöküntü olmasına karşın, bir tıbbi rapor hazırlanması istemini dahi reddetti. Mahkeme, kereste fabrikasının müdürü Tebloyeve, Hasuhanovun fabrikanın hastanesinde kalıp kalmadığını sormakla yetindi. Tebloyev bu soruya şöyle cevap verdi: "Evet. 3 Mayıs 2002den Eylül ayına kadar göğüs kafesindeki kırıklar nedeniyle orada yattı." Mahkeme bu bilginin de üzerinden atladı. Yine mahkemenin almış olduğu karardan aktarıyorum: Duruşmalarda sanık Hasuhanov kendisine atfedilen suçları işlediğini kabul etmedi. Yasal olarak seçilmiş olan Devlet Başkanı Maşadovun belirli isteklerini ve vermiş olduğu görevleri yerine getirmeyi görevi olarak gördüğünü söyledi. Terörist eylemler gerçekleştirmek için hazırlıklar yaptığını ya da saha komutanlarına mali kaynak sağladığını inkar etti. Sanık Maşadovun, sadece kendi eliyle üzerine Gerçek kopya ibaresini yazdığı , belirli emirler ve talimatlarının doğruluğunu kabul etti. Hepsi bu kadar mı? Evet, hepsi bu kadar. Verilen ceza, aftan yararlanma imkanı olmaksızın, sert bir rejimle yönetilen bir çalışma kampında on iki yıl süreyle alıkonulmaktı. Mahkumun son sözleri şunlar oldu : "inançlarımdan vazgeçmek gibi bir niyetimin olmadığını belirtmek isterim . Çeçenistanda olanları, insan haklarının pervasızca ihlal edilmesi sayıyorum. Kimse gerçek suçluları yakalamak için bir şey yapmıyor. Mevcut durumun bu şekilde devam etmesi halinde , benim gibi daha pek çok insan sanık sandalyesine oturtulacaktır. " Sovyetler Birliği zamanında uzun yıllar boyunca, içinde yaşayıp da kurtulmaya çalıştığımız o korkunç karanlık yine etrafımızı sarıyor. FGBnin, ideolojik ihtiyaçlarına uyacak davalar imal etmek amacıyla, mahkemeleri ve savcılık makamını suç ortakları haline getirerek, işkenceye başvurduğuna dair gittikçe daha fazla sayıda hikaye anlatılıyor. Bu tablo, istisna olmaktan ziyade kurala dönüşmüş durumda. Bundan böyle, tüm bu olanlar sanki münferit olaylarmış gibi davranamayız. Tüm bunların sonucunda Anayasamız, onu güvence altına almayı amaçlayan her türlü teminata rağmen, ölüm döşeğinde yatıyor ve FGB, anayasanın cenazesini kaldırmakla meşgul. Hasuhanovun, hakkında mahkumiyet kararı verilmiş olan kişilerin konvoylar halinde ülkenin diğer bölgelerine gönderilmek üzere bir araya getirildikleri bir tür dağıtım merkezi olan, acımasızlığıyla ün salmış Moskovadaki Krasnaya Presnya geçici hapishanesine getirildiğini öğrendiğimde, Uluslararası Kızıl Haçın Moskova bürosunu telefonla aradım. Belirli mahkumları, genellikle sadece burada çalışan insanlar ziyaret edebiliyorlar. Onları telefonla aradım, çünkü Hasuhanovun maruz kaldığı işkencelerin ardından sağlık durumunun gerçekten de çok kötü olduğunu biliyordum. Uluslararası Kızıl Haç görevlilerinden Hasuhanovu, ona ilaç vermeleri, hapishane yetkililerinden gerekli tedaviyi görmesini sağlamalarını ve onu düzenli olarak ziyaret etmelerine izin vermelerini istemeleri için Krasnaya Presnya hapishanesinde ziyaret etmelerini istedim. Moskova bürosunun benim başvurumu değerlendirmesi bir hafta sürdü. Başvurumu , ağızlarında , durumun çok karışık olduğuna dair bir şeyler geveleyerek reddettiler. Kızıl Haç, Rus yetkililer hapishane ziyaretlerine izin vermedikleri için işlevlerini genellikle yerine getiremiyor. ALBAY BUDANOV DAVASI Rostov-on-Dondaki bir Kuzey Kafkasya bölge askeri mahkemesi, 25 Temmuz 2003 tarihinde, Rus Ordusunda son olarak albay rütbesiyle görev yapmış, Birinci ve ikinci Çeçen Savaşlarına muharip olarak katılmış ve iki Cesaret Madalyası almış Yuriy Budanovla ilgili hükmünü sonunda verdi. Budanov, ikinci Çeçen Savaşı sırasında Çeçenistanda işlemiş olduğu suçlardan dolayı sert bir rejimle yönetilen bir çalışma kampında on yıl süreyle alıkonulmaya mahkum edildi. Budanov bir Çeçen kızını, Elza Kungayevayı kaçırmış ve onu eşine az rastlanır bir vahşilikle öldürmüştü. Mahkeme aynca Budanovun rütbesini ve devlet tarafından verilmiş olan madalyalarını geri aldı. Budanov davası 26 Mart 2000 tarihinde, Putinin Devlet Başkanı seçildiği gün görülmeye başlandı ve ikinci Çeçen Savaşı süresince, üç yıldan fazla sürdü. Dava, Kremlinden en küçük köye uzanıncaya kadar hepimiz için bir sınav haline geldi. Hepimiz, her gün Çeçenistanda insanları öldüren, soyan, işkence eden ve tecavüz eden bu askerlerin ve görevlilerin yaptıklarına bir anlam vermeye çalıştık. Bunlar gangsterler ve savaş suçluları mıydı? Yoksa uluslararası terörizme karşı verilen küresel bir savaşın, ellerindeki bütün silahları kullanan, soylu amaçları kullandıkları araçları haklı kılan, uluslararası terörizme karşı verilen uluslararası bir savaşın yılmaz savunucuları mıydılar? Budanov davası son derece siyasallaştı, zamanımızın gerçek bir sembolü haline dönüştü. Bu yıllarda Rusyada ve dünyada meydana gelen her şey, bu davanın ışığı altında görüldü : 11 Eylül 2001de New Yorkta olanlar; Afganistandaki ve Iraktaki savaşlar; uluslararası bir anti-terörist koalisyonun oluşturulması; Moskovada 2002 yılının Ekim ayında yaşanan rehine alma olayı; Çeçen kadınların üst üste, sonu gelmeyen bir biçimde kendilerini havaya uçurmaları; ve ikinci Çeçen Savaşının Filistinleştirilmesi. Bu çarpıcı, trajik dava, karşı karşıya olduğumuz bütün güçlükleri açığa çıkardı. Daha da önemlisi, Putinin başkanlığı altında ve savaşın bir sonucu olarak bütün Rus adalet sisteminin geçirmiş olduğu patolojik değişimi hepimizin görebileceği şekilde ortaya serdi. Demokratların uygulamaya koymaya çalıştıkları hukuki reform ve Yeltsinin bunu desteklemek için yapmış olduğu her şey, Budanov davasının basıncı altında çöktü çünkü üç yılı aşkın bir süre boyunca, hala bağımsız bir yargıya sahip olmadığımız gerçeğini açıkça gördük. Bizler anayasal bir işleyiş yerine, politikacıların söylediklerini yapan bir yargı sistemine sahibiz. Bunun da ötesinde, insanların çoğunun durumun böyle olmasında bir olağandışılık görmediklerini keşfettik. Bugün Ruslar beyinleri propagandayla yıkanmış, büyük ölçüde Bolşevik düşünüş şekline gerine dönmüş durumdalar. Elza Kungayevanın -albay tarafından vahşice boğulan kızın- neler olup bittiğini herkesten daha iyi bilen anne ve babası, 25 Temmuz 2003 tarihinde yapılan duruşmaya katılma zahmetine bile girmediler. Kızlarını katletmiş olan adamın aklanacağından emindiler çünkü . Ancak o sırada bir mucize gerçekleşti; yaşanan şey hem bir mucize hem de Yargıç Vladimir Bukreyevin cesurca davranışıydı. Yargıç, Budanovu suçlu buldu ve bundan başka onu, göstermelik gözaltı süresinin çok üzerinde bir cezaya mahkum etti. Böylelikle Bukreyev, Budanovu aktif biçimde destekleyen bütün Rus askeri kurumlarını karşısına almış oldu. Rusya'da askeri mahkemeler, başkomutanı Devlet Başkanı olan silahlı kuvvetlerin nüfuzu altındadır. Kremlinden ve Savunma Bakanlığından gelen muazzam baskıya karşın Yargıç Bukreyev, Budanovun hak ettiği cezayı alması gerektiğine karar verdi. Bununla birlikte, bu süreçte, yargıç bir kez daha, dün olduğu gibi bugün de Rusya'da yargı sisteminin politikacıların kölesi konumunda olduğunu da gösterdi. Ek not: Budanov'u mahkum eden yargıç Vladimir Bukreyev, 6 Temmuz 2009'da rüşvet almaktan suçlu bulundu ve 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bunun da bir Putin komplosu olduğuna dair hiçbir şüphe yok. DAVA Budanov davasını kuşatan efsaneleri ortadan kaldırabilmek için burada iddianameden bazı alıntılar yapmama izin verin. Aşağıda yer alan pasajlar, savcılık makamının kuru diliyle yazılmış olmalarına karşın, ikinci Çeçen Savaşının atmosferini bir gazetecinin yapabileceğinden çok daha güzel biçimde ortaya koyuyor. Bu pasajlar, Ordu anarşisinin egemen olduğu, Anti-terörist Operasyon Bölgeleri adı verilen yerlerde konuşlandırılan birliklerin durumunu anlamamızı sağlıyor. Bu atmosfer, tank alayının albayı ve Rus silahlı kuvvetlerinin seçkin bir birliğinin komutam, bir Ordu mensubu, üstün askeri hizmetleri nedeniyle ülkenin en yüksek madalyalarıyla ödüllendirilmiş Askeri Akademi mezunu olan Yuriy Budanovun işlediği suçların esas sebebiydi. 13206. Ordu Birliğinden ( 160. Tank Alayı) sanık Albay Yuriy Dimitriyeviç Budanovla ilgili ve 13206. Ordu Birliğinden sanık Yarbay lvan lvanoviç Fedorovla ilgili iddianame . . . [Başlangıçta alay komutanı Budanov ve yardımcısı Fedorov, her ikisi de 26 Mart 2000 tarihinde suç işlemekle suçlandılar. Daha sonra Yarbay Fedorov, kurbanı sağ olarak kurtulduğundan ve mahkeme salonunda onu açıkça affettiğini söylediği için . ) Ön-soruşturma şunları tespit etmiştir: Yuriy Dimitriyeviç Budadov 31 Ağustos 1998de 13206. Ordu Birliğinin (160. Tank Alayı) komutanlığı görevine atandı . Budanov 31 Ocak 2000 tarihinde albaylık rütbesine yükseltildi. lvan lvanoviç Fedorov 2 Ağustos 1997 tarihinde yarbaylık rütbesine yükseltildi . 16 Eylül 1999da Fedorov 13206. Ordu Birliğinin (160. Tank Alayı) personel başkanlığı ve komutan yardımcılığına atandı. 19 Eylül 1999 tarihinde, Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri Genelkurmayının verdiği 312/00264 Numaralı emirle, Budanov ve Fedorov 13206. Ordu Birliğinin başında, görev amacıyla, daha sonra teröristlere karşı yürütülen operasyonlarda yer almak üzere konuşlandırılacakları Çeçenistan Cumhuriyetine gitmek üzere, Kuzey Kafkasya Askeri Bölgesine doğru yola çıktılar. 13206. Ordu Birliği, 26 Mart 2000 tarihinde , geçici olarak Tangi köyünün eteklerinde konuşlandırıldı... Akşam yemeği sırasında, alay subaylarının yemekhanesinde, Budanov ve Fedorov, Budanovun kızının yaş gününü kutlamak üzere boğma votka içtiler. O gün saat 19da Budanov ve Fedorov, alaydaki bir grup subayla birlikte sarhoş bir halde ve Fedorovun önerisi üzerine, Teğmen R.V. Bagreyev komutası altındaki istihbarat bölüğünü görmeye gittiler. [Daha sonra mahkeme salonunda Budanovu ve Fedorovu kendisine yaptıkları nedeniyle affedecek olan kişi Bagreyevdi . ] Çadırların içinde nizamı denetledikten sonra . . . Fedorov, Budanova, komutanlığına Fedorovun bir muharebe durumunda kendisine güvenilebileceği yolundaki tavsiyesiyle Bagreyevin getirilmiş olduğu istihbarat bölüğünü göstermeyi arzu etti. Fedorov, Budanova istihbarat bölüğünün harekete geçmeye ne ölçüde hazır olduğunu denetlemeyi önerdi. Budanov ilk başta bu öneriyi kabul etmedi, ancak Fedorov ısrar etti. Budanov, Fedorovun önerisini birkaç kez tekrar etmesinin ardından, bölüğün muharebeye ne ölçüde hazır olduğunun sınanmasına izin verdi ve bir grup subayla birlikte Sinyal Merkezine doğru gitti. Denetim izni verilmiş olduğundan Fedorov, Budanova haber vermeden, alayın silahlarını kullanarak Tangiye ateş açma kararı aldı. Fedorov bu kararı . . . karşı taraftan ateş edilmediğinden, acil bir gereklilik olmadan . . . almıştı . . . Fedorovun planını uygulamaya koyması Rus Federasyonunun Silahlı Kuvvetlerinin Genelkurmayı tarafından verilmiş olan, istihbarat birimlerinin esaslı hazırlık yapılmadan kullanılmasını yasaklayan 21 Şubat 2000 tarihli, 2/2/0091 Numaralı emrinin gereklerine alenen aykırıydı . . . Fedorov ateş açma konumuna geçilmesi için emirler verdi . . . Teğmen Bagreyev, aldığı emirlere uyarak bölük personeline emri verdi . . . Üç muharip araç savaş pozisyonu aldı . Hedef alma işleminin tamamlanmasının ardından, kimi ekip üyeleri Fedorovun bir yerleşim yerine ateş açma emrine karşı çıktılar. Fedorov rütbesinin kendisine verdiği yetkileri aşmaya devam ederek, ateş açılması konusunda ısrar etti. Astlarının emrini yerine getirmemelerine sinirlenen Fedorov, Bagreyeve şikayette bulunmaya başladı. Kaba bir tavırla Bagreyevden astlarının ateş açmalarını sağlamasını istedi . Fedorov, Bagreyevin çabasını yeterli bulmayarak bölük personeline bizzat komuta etmeye başladı . . . Ekip ateş açtı . . . ve bir ev . . . yıkıldı. Fedorov, bölüğün personeline yasal olmayan emrini uygulatmakta başarılı olduktan sonra Fedorov, Bagreyevi üniformasından tuttu ve ona kaba bir tavırla hitap etmeye devam etti. Bagreyev direniş göstermedi. . . ve kendi bölümünün çadırına geri döndü . Budanov . . . Fedorova ateşi kesmesini ve kendisine rapor vermesini istedi. Fedorov, Bagreyevin ateş açma emrini kasıtlı olarak yerine getirmediğini söyledi. Bagreyeve Budanovu görmesi emredildi . Budanov . . . Bagreyeve hakaret etti ve daha sonra yüzüne en az iki kez yumruk attı. Budanov ve Fedorov, aynı zamanda nöbet görevi yapmakta olan askerlere Bagreyevi bağlamalarını ve onu . . . bir çukurun içine koymalarını emrettiler . . . Daha sonra Budanov, Bagreyevi üniformasından tuttu ve onu yere çarptı. Fedorov, Bagreyevin suratını tekmeledi. Görev başındaki askerler yerde yatan Bagreyevi bağladılar. Ardından Budanov, Fedorovla birlikte Bagreyevi tekmelemeye devam etti. Bu dayak faslının ardından, Bagreyev elleri ve ayakları bağlı bir şekilde oturur durumda bırakıldığı çukurun içine konuldu. Dayağın üzerinden otuz dakika geçtikten sonra Fedorov çukura geri döndü , içeri atladı ve Bagreyevin yüzüne en az iki kez yumruk attı . . . Bu dayak, alayın subayları tarafından durduruldu . . . Birkaç dakika sonra Budanov çukurun bulunduğu yere geldi. Onun emriyle Bagreyev çukurdan çıkarıldı. Budanov, Bagreyevin kendisini bağlarından kurtarmış olduğunu görünce, görevdeki askerlerden onu yeniden bağlamalarını istedi. Bu emir yerine getirilince Budanov ve Fedorov, Bagreyevi yeniden dövmeye koyuldular. . . Bagreyev yeniden, elleri ve ayakları bağlanmış olarak çukurun içine kondu ... Fedorov çukurun içine atladı ve Bagreyevin sağ kaşının üzerine vurdu . Bagreyev 27 Mart 2000 günü saat 8e kadar çukurun içinde tutuldu . . . Daha sonra Budanovun emriyle serbest bırakıldı. Üstlerinin emirleri dışında hareket eden Budanov, 26 Mart saat 24te, bir YAO üyesinin Zareçnaya Caddesi No. 7de olup olmadığını kontrol etmek için şahsen Tangiye gitmeye karar verdi . Budanov, Tangiye gidebilmek için astlarına 391 Numaralı Silahlı Personel Taşıyıcısını (SPT) hazırlamalarını emretti. Yola çıkmadan önce Budanov ekibi kendilerini, standart yapım Kalaşnikov-74 saldırı silahıyla silahlandırdılar. Bu sırada Budanov, SPT ekibine, yani Çavuş Grigoryev, Yegorov ve Li-En-Şouya, görevlerinin bir kadın keskin nişancıyı tutuklamak olduğunu söyledi... Budanov, Tangiye saat l'den önce ulaştı... Onun verdiği emirle SPT, Kungayeva ailesinin yaşadığı, Zareçnaya Caddesindeki 7 Numaralı evin önünde durdu. Budanov yanında Grigoryev ve Li-En-Şou bulunduğu halde eve girdi. Evde, kendisinden daha küçük yaşlarda olan dört erkek ve kız kardeşiyle birlikte Elza Visayevna Kungayeva vardı. Anne babaları evde yoklardı. Budanov anne babalarının nerede olduklarını sordu. Sorusuna bir cevap alamayan Budanov, yetkisini aşmaya devam etti ve 3 Sayılı Terörizme Karşı Mücadele Federal Yasasının 13. maddesine aykırı bir biçimde, Li-En-Şou ve Grigoryeve, Elza Visayevna Kungayevayı tutuklamalarını emretti. Kanunlara uygun biçimde hareket ettiklerine inanan Grigoryev ve Li-En-Şou, Kungayevayı tutukladılar, onu evden aldıkları bir battaniyeye sardılar, evden çıkardılar ve 391 Numaralı SPTnin saldırı bölmesine koydular... Budanov, Kungayevayı 13206. Ordu Birliğinin bulunduğu yere götürdü. Budanovun emriyle Grigoryev, Yegorov ve Li-En-Şou, hala battaniyeye sanlı durumda olan Kungayevayı , Budanovun kaldığı prefabrike subay barınağına götürdüler ve onu yere yatırdılar. Daha sonra Budanov onlara etrafta kalmalarını ve hiç kimseyi içeriye almamalarını emretti . Kungayevayla baş başa kalan Budanov, ondan anne babasının nerede oldukları konusunda bilgi istedi ve aynı zamanda savaşçıların Tangiden hangi yolları kullanarak geçtiklerini sordu. Kungayeva konuşmayı reddedince, onu sorgulama hakkı olmayan Budanov bilgi istemeye devam etti. Kungayeva bilgi vermeyi reddettiğinden Budanov, genç kızı dövmeye başladı, yüzünü ve vücudunun diğer yerlerini yumrukladı ve tekmeledi. Kungayeva, onu iterek ve barınaktan kaçmaya çalışarak direnmeye çalıştı. Budanov, Kungayevanın bir YAO üyesi olduğuna ve 2000 yılının Ocak ayında kendi emrindeki askerlerin öldürülmesinde rol oynadığına inandığından, onu öldürmeye karar verdi. Bu amaçla Kungayevayı elbisesinden tuttu, onu bir kamp yatağına fırlattı ve boynunu arkasından sıkıca tutarak onun hiçbir hayat belirtisi göstermediğinden emin oluncaya kadar boğazından sıkmaya başladı. Budanovun kasıtlı hareketi boğularak ölüme yol açtı.... Budanov, Grigoryev, Yegorov ve Li-En-Şouyu içeriye çağırdı ve onlara cesedi götürmelerini, birlikten uzaklarda bir yere gizlice gömmeleri emrini verdi . Budanovun emirleri 391 Numaralı SPTnin ekibi tarafından yerine getirildi. Grigoryevin 27 Mart 2000 sabahında Budanova bildirdiği şekilde, Kungayevanın cesedini gizlice taşıdılar ve orman fidanlıklarından birine gömdüler. Sanık Budanov ve Fedorov mevcut suçlamalarla ilgili olarak sorgulandıklarında, kendilerine isnat edilen suçlamaları kısmen kabul ettiler. Soruşturmanın ilk başlarında verdikleri ifadeyi değiştirdiler. Sanık: Yuriy Dimitriyeviç Budanov 27 Mart 2000 tarihinde tanık olarak sorgulandığı zaman Budanov, Tangiye gittiğini evlerden birinde mayınlar bulduğunu ve iki Çeçeni gözaltına aldığını anlattı. Budanov hiç kimsenin Bagreyevi dövmediğini iddia etti. istihbarat bölüğünün çatışmaya ne ölçüde hazır olduğuna yönelik bir kontrolü yerine getirirken birlik Saldırı emrine yanlış biçimde karşılık verdi. Bir çelişki yaşandı. Bagreyev, Fedorova hakaret etti . O da bunun üzerine Bagreyevin tutuklanmasını emretti. Budanov, Fedorovun Tangiye ateş açılması emri verdiğini veya köye ateş açılmış olduğunu inkar etti. Soruşturmanın sonunda Budanov, akrabaları Çeçenistandaki yasadışı oluşumların üyesi olan bir kadının hayatına son vererek suç işlediğine dair bir itirafname yazmak için izin istedi. Daha sonra, el yazısıyla hazırladığı itiraf namede Budanov şu bilgileri verdi. Budanov 26 Mart 2000 tarihinde, bir kadın keskin nişancıyı alıp götürmek ya da ele geçirmek üzere Tanginin doğu eteklerine doğru yola çıktı. Birliğe geri döndüklerinde kız onun kaldığı yere götürüldü, yaşanan bir arbede sonucunda Budanov kızın bluzunu ve sutyenini yırttı. Kız kaçmaya çalışmaya devam etti. Budanov kızı boğarak öldürdü . . . Budanov kızın elbisesinin alt bölümünü üzerinden çıkartmadı... Budanov ekibi çağırdı, onlara cesedi bir battaniyeye sarmalarını, arabayla tank taburunun yakınlarındaki bir orman fidanlığına götürmelerini ve onu gömmelerini emretti . 28 Mart 2000 tarihinde sorgulandığında Budanov, 3 Mart 2000 tarihinde operasyon kaynaklarından Tangide bir kadın keskin nişancının yaşadığını öğrendiğini söyledi... Kendisine kadının bir resmi gösterilmişti. Bu bilgi kendisine savaşçılarla görülecek hesabı olan bir Tangi sakini tarafından verilmişti. Kızı gözaltına aldıktan sonra alaya geri döndüler... Budanov onu kaldığı yerin uzak bir köşesine doğru sürükledi, kamp yatağının üzerine fırlattı ve boğmaya başladı... SPTnin komuta subayı verilen işaret üzerine içeri girdi. Kız Budanovun barınağının uzak köşesinde, yerde, üzerinde sadece pantolonu olduğu halde yatıyordu... Budanov, kızın annesinin nerede olduğunu söylememesi yüzünden çileden çıkmıştı. Budanovun sahip olduğu bilgiye göre, bu kızın annesi 15-20 Ocak 2000 tarihlerinde Argun Ravinede on iki asker ve subayı öldürmek için bir suikast tüfeği kullanmıştı. 30 Mart 2000 tarihinde sorgulandığı sırada Budanov suçunu kısmen kabul etti... Budanov, Kungayevanın davranışlarıyla ilgili ifadesini kısmen değiştirerek, onu en sonunda kendilerini kurnazlıkla yeneceklerini, kendisinin ve komutası altındakilerin asla Çeçenistandan sağ çıkamayacaklarını söylediğini belirtti. Kız, Budanovun annesiyle ilgili ağza alınmayacak sözler söyledi ve kapıya doğru koşmaya başladı. Kızın söylediği son sözler Budanovu çileden çıkarmıştı... Budanovun tabancası yatağın yanındaki masanın üzerinde duruyordu. Kungayevayı yeniden yatağın üzerine fırlattı, onu sağ eliyle boğazından tuttu ve sol eliyle tabancaya erişmesini önlemek üzere kolunu tuttu . . . [Budanovun ifadesindeki bu aşamalı değişiklikler, Kremlinin ve ordunun, savcılık makamının iki madalyalı bir albayı tutuklayarak gerçekleştirdiği beklenmedik cesurca uygulama karşısında yaşadıkları şoktan çıkıp, soruşturmayı yürüten görevlilere baskı yapmaya başladıkları için meydana geldi. Sonuçta, Budanova, hukuki sonuçları minimize etmek ve hatta muhtemelen cezai sorumluluktan bütünüyle kurtulmak için ne söylemesi gerektiği konusunda yol göstermeye başladılar. ] Daha sonra yapılan bir görüşmede Budanov, Kungayevlerin YAO üyesi olduklarını nereden bildiğine dair ek bir detaylı ifade verdi. Bu konuyla ilgili bilgiyi 2000 yılının Ocak-Şubat aylarında, Argun Ravinede yaşanan çatışmaların ardından karşılaştığı Çeçenlerin birinden almıştı. Bu Çeçen ona Kungayevayı bir Dragunov marka bir suikast tüfeği tutarken gösteren bir fotoğraf vermişti . 4 Ocak 2001de yapılan görüşmede Budanov, kendisine yöneltilen Kungayevayı kaçırma suçunu işlemediğini belirten bir ifade verdi. Kendisine verilmiş olan bilgi doğrultusunda kurallara uygun biçimde davrandığını düşünüyordu, onu polis güçlerine teslim etmek amacıyla tutuklamıştı. Bunu, gözaltındaki şahıstan savaşçıların nerede olduklarını öğrenme umuduyla yapmamıştı. Aynı zamanda savaşçıların Kungayevanın gözaltına alındığını öğrenmeleri durumunda, onun serbest kalmasını sağlamak için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarının farkındaydı. Bu nedenle derhal alaya geri dönmeye karar vermişti, önceden tasarlayarak cinayet işlemekten suçlu olduğunu kabul etmedi... Son derece duygusallaşmıştı ve onu nasıl olup da boğma noktasına geldiğini açıklayamıyordu . Sanık: lvan lvanoviç Fedorov 3 Nisan 2000 tarihinde tanık olarak ifadesi alınan Fedorov, 26 Mart 2000de kendisinin, Arzumanyanın [Ermeni silah arkadaşı] ve Budanovun istihbarat bölüğünü denetlemeye gittiklerini belirtti. Fedorov denetlemeyi tamamladıktan sonra Bagreyeve geçici bir emir verdi: "Komuta merkezi saldırı altında: Ateş açma pozisyonu alın," dedi ve hedefin konumunu gösterdi. Daha sonra Fedorov, Bagreyevi çağırttı ve neden savaş araçlarının ateş pozisyonuna getirilmediğini sordu. Fedorov, Bagreyevin ne cevap verdiğini hatırlayamadı... Ardından Bagreyevi üniformasından yakaladı. [ Fedorov] Bagreyevin kollarıyla bacaklarının bağlanması emrini kimin verdiğini hatırlamıyordu Fedorov bunun ardından Bagreyeve doğru ilerledi ve ona birkaç kez vurdu... Daha sonra Fedorovun emriyle Bagreyev çukurun içine kondu. Fedorov, Bagreyeve kendisiyle ilgili tam olarak ne düşündüğünü söylemek üzere çukura atladı. Fedorov çukurdan Arzumayan tarafından çıkartıldı. Fedorov, Budanovun o gece Tangiye gitmiş olduğunu ancak ertesi sabah öğrendi Fedorov 20 Mart 2000 tarihinde ya da bu tarih civarlarında Budanovun elinde, Budanovun bir keskin nişancı olduğunu söylediği bir kadının resmini gördü. Budanova göre bu kadın Tangide yaşıyordu Kadın, otuz yaşından daha büyük görünmüyordu. 25 Mart 2000 tarihinde ya da bu tarih civarlarında Budanov, Tangiye gitti ve bir Çeçen ona savaşçıların yaşadıkları evleri gösterdi... Mağdur Taraf: Visa Umaroviç Kungayev.. Urus-Martan Sovyet Çifliğiden tarım ekonomisi uzmanı, Elza Visayevna Kungayeva'nın babası Elza ailenin en büyük çocuğuydu, alçakgönüllü, sakin, çalışkan, terbiyeli ve dürüst bir insandı. Karısı hasta olduğundan ve çalışmasına izin verilmediğinden bütün ev işlerini Elza yapmak zorundaydı. Aynı sebepten dolayı Elza, kendisinden küçük olan kardeşlerine bakma sorumluluğunu da taşıyordu. Bütün boş zamanını evde geçiriyordu ve dışarıya çıkmıyordu. Hiç erkek arkadaşı yoktu. Erkeklerle ilişki konusunda beceriksiz biriydi. Hiçbir erkekle yakın ilişkisi yoktu. Kısacası, Visa Umaroviçin kızı bir keskin nişancı değildi. Herhangi bir silahlı oluşumun üyesi değildi. Bu iddia saçmaydı. 26 Mart 2000 tarihinde karısı ve çocuklarıyla birlikte seçimlerde oy kullanmaya gitmişti. [İronik bir biçimde, Putinin Başkan seçildiği gündü. ] Evin işleriyle meşgul oldular. Karısı dışarı çıkmaya, Urus-Martandaki erkek kardeşini görmeye hazırlanmıştı, o çocuklarla birlikte evde kaldı . Elektrikler kesik olduğu için saat 21 sularında yatmaya gittiler Mart saat 00:30 sularında bir askeri aracın gürültüsüne uyandı . . . Pencereden dışarı baktı ve evlerine doğru gelmekte olan yabancılar gördü . En büyük kızı Elzaya seslendi ve kızına evin askerlerce sarılmakta olduğunu söyleyerek, ondan bütün çocukları uyandırmasını, üstlerini giydirmesini ve onları evden çıkarmasını istedi. Kungayev, 20 metre ötede yaşayan erkek kardeşini bulmak amacıyla evden dışarı fırladı. Zaten erkek kardeşi de onu görmek için dışarıya fırlamıştı . . . Erkek kardeşi eve girerken, resmini Kızıl Yıldız gazetesinde görmüş olduğu için tanıdığı Albay Budanovu gördü. Budanov ona, "Sen de kimsin? " diye sordu. Adlan, evin sahibinin erkek kardeşi olduğu cevabını verdi . Budanov kaba bir tonla karşılık verdi: "Defol git buradan. " Adlan evden koşarak çıktı ve bağırmaya başladı . Kungayev, çocuklarının kendisine anlattıklarından , Budanovun daha sonra askerlerine Elzayı götürmeleri emrini verdiklerini biliyordu. Onu bir battaniyeye sararak dışarıya çıkardılar. Akrabaları derhal koşarak geldiler ve Kungayevin kızını aramaları için herkesi uyandırdılar. Kungayev, köy yönetiminin başındaki kişiye , köyün askeri komutanına ve Urus-Martan Bölgesi askeri komutanına gitti. Saat sabah 6da kızını bulabilmek için arabayla Urus-Martana gittiler. 27 Mart 2000 gününün akşamında Elzanın öldürüldüğünü öğrendiler. Kungayeve göre Budanov, Elzayı güzel bir kız olduğu için kaçırmış ve daha sonra da ona tecavüz etmişti. Görgü tanığı A.S. Magamayev, ifadesinde Kungayevlerin bir komşusu olduğunu belirtti . Kungayevler yoksul bir aileydiler. Zamanlarının çoğunu tarlada çalışarak geçiren insanlardı . Elzayı doğumundan bu yana tanıyordu. Utangaç bir kızdı ve yaşıtı erkeklerle görüşmezdi . Elzanın asla herhangi bir silahlı oluşuma üye olmadığını kesin bir dille söyley
  • "BİZ DEMOKRASİDEN YANAYIZ ama demokrasi bizden yana değil," diyor Buenos Aires varoşlarının bir sakini, yakın zamanlardaki bir anketi yanıtlarken. Büyük şehrin sofrasını kuran ama artıklarıyla yaşamaya mahkûm olan pek çok kişiden biri o.
    Eduardo Galeano
    Sayfa 109 - Metis Yayınları