• 225 syf.
    ·Beğendi
    “Sis”e inceleme yazmayı düşünmüyordum ancak bazı düşünceler sıcağı sıcağına kağıdın güvenli kollarına emanet edilmezlerse kısa bir süre sonra unutuluyorlar ve ben bu hissi hiç sevmiyorum. Bu yazı bir tür “kendime hatırlatmalar ve çağrışımlar yazısı” olacak baştan belirteyim. İstanbul Okuma Grubu’nun toplantılarını seviyorum. Birkaç saat boyunca beyin fırtınası yoluyla herkesin kendine has fikirlerini özgürce ifade ettiği motive edici toplantılar yapıyoruz ve ben her defasında -toplantı sırasında pek fark etmesem de- sonrasında beynimde şimşekler çakarken buluyorum kendimi. Şimdi gecenin bir vakti yazmak için oturmuş olmam da yine bu etkiden.

    “Sis”e dair ne söylenebilir? Açıkçası Unamuno’nun hayat hikayesi “Sis”ten daha enteresan geldi bana öncelikle onu ifade edeyim. Dik duruşu, hiçbir totaliter sistem karşısında hiçbir zaman boyun eğmemesi, hayatı boyunca doğru bildiğini savunması, bildiği yabancı diller, hatta sevdiği bir yazarı okumak için o yazarın dilini öğrenmesi hayran etti beni kendine. (Detaylı okumak isteyenler şu yazıya bakabilir: (http://www.cumhuriyet.com.tr/...guel_de_Unamuno.html)

    Romana dair neler söylenebilir dediğimizde ise… Öncü bir roman olduğu, pek çok postmodern romanda görülen teknik özellikleri çok erken bir tarihte kullandığı, katmanlı bir yapısı olduğu, yazarın bu romanla “Aslında bütün edebi eserler bir kurgunun parçası, onları pek de ciddiye almayın, onlar yazarın zihninin oyunları, diyalog diye okuduklarınız da yazarın monologları.” dediği / demek istediği söylenebilir. Yazarın kitabının türüne “nivola” demesinden yola çıkarak kendi türünü oluşturma çabası içine girdiği, nivola’nın novela’dan farklı olarak Unamuno’ya has bir tür olduğu, hatta Unamuno’nun romanına “nivola” adını vermesinin eleştirmenlerin eleştirilerinden kurtulma yöntemi olduğu da ifade edilebilir. Kitaptaki metinlerasılıktan söz edilebilir, hatta Unamuno’nun eserlerine göndermede bulunduğu isimler ve yazarlar tek tek tespit edilip buna dair bir çalışma yapılabilir. “Neden sis?” Sorusu sorulup sonra yazarın sis metaforu ardına neler gizlediği üzerine uzun uzun yazılabilir. Roman kahramanının bir -ya da birkaç kadının- peşinden koşmasından yola çıkarak romanın bir aşk romanı olarak ortaya çıktığı sonra başka bir şekle evrildiği ifade edilebilir. Romandaki her biri nev’i şahsına münhasır karakterlerin tek tek özellikleri çıkarılıp bu karakterler üzerine uzun yorumlar yazılabilir hatta felsefeci köpek Orfeus’un bile romana konulmasının bir anlamı olduğundan söz edilebilir bununla da yetinmeyip Orfeus isminin tercih nedenleri üzerinden bir isim sembolizasyonu çözümlemesi yapılabilir. Bu liste uzar gider…

    İnsanın dünyaya gelme gayesi nedir? Neden kitap okuyoruz, herkesin gezip tozduğu bu güzel bahar gününde sıcak ve havasız bir salonda kendimizden geçercesine neden bir kitabı tartışıyoruz, bütün bunlar niye? Unamuno, Danimarkalı filozof Kierkegaard’ı anlamak için Danca öğrenmiş bir yazar. Onu çok iyi anlıyorum zira ben de bir ara Aytmatov’u anlamak için Rusça öğrenmeye başlamıştım ve Unamuno kadar azimli çıkmasam da empati kurabilecek durumdayım. Kierkegaard’ın “Ölümcül Hastalık Umutsuzluk” kitabını okurken kitaptaki bir bölüm çok dikkat çekici gelmişti bana ve üzerinde uzun uzun düşünmüştüm. Sonra Sis’te de şu cümlelere rastlayınca bendeki taşlar yerine oturdu. Alıntıları arka arkaya paylaşacağım:

    “Yalnızlık gereksinimi her zaman içimizde tinsel bir yan olduğunu kanıtlar ve bu tinselliği ölçmemizi sağlar. Kuşbeyinli insanlar sürüsü, birbirinden ayrılamayanların kalabalığı bu gereksinimi o kadar az hisseder ki, muhabbet kuşları gibi yalnız kaldıkları an ölürler; kendilerine şarkı mırıldanmadıkça uyumayan küçük çocuklara benzerler; onlara yemek, içmek, uyumak, dua etmek ve aşık olmak, vs. için gerekli toplumsallığı sağlayan şarkı nakaratlarına gereksinimleri vardır.” (Soren Kierkegaard, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, çev: Mukadder Yakupoğlu, Doğu Batı Yayınları, s. 75)

    “Hemen hemen hepimiz bilinçsizce sıkılıyoruz. Sıkıntı yaşamın temeli; oyunları, eğlenceleri, romanları ve aşkı bulan sıkıntıdır. Yaşamın sisi, tatlı bir sıkıntı, ekşimtırak bir likör damlatıyor. Bütün bu günlük ve anlamsız olaylar; vakit geçirdiğimiz, yaşamı uzattığımız bütün bu tatlı söyleşiler dünya tatlısı sıkıntıdan başka nedir ki?” (Unamuno, Sis, s.21)

    Yani özetle "her şey can sıkıntısından" diyor Kierkegaard da Unamuno da. İnsanın bu hayatta ilk yüzleşmesi gereken konu yalnız olduğu gerçeğidir. Ne zaman bu hakikati kabullenir ve bu doğrultuda hareket edersek rahat ederiz. Ne zaman ki yalnızlığı bir külfet olarak değil de bir nimet olarak görmeye başlar bakış açımızı değiştiririz ve bu durumu eser yaratmak için bir fırsata dönüştürürüz işte o zaman hayatımız çok daha yaşanabilir hale gelir. Yalnızlığımızla yüzleşmek ve bu yalnızlıktan ve onun getirdiği can sıkıntısından kurtulmak yerine yalnızlığımızla barışmak kastettiğim. Gece vakti bir kitabın zihnine doldurduklarını sıcağı sıcağı yazmanın mutluluğu, bir deniz kenarında tabiatın yeni yeni uyanmaya başladığı bir bahar gününde güneşin verdiği mutlulukla kanatlarını yıkayan martıları seyretmenin coşkusu, çimlerin arasında nasılsa açıvermiş mor bir gelinciğe rastlamanın çılgın sevinci, üç yapraklı yoncaların arasında dört yapraklı bir yoncaya rastladığında duyduğun o tarif edilemez hayranlık, demli bir çay, bol köpüklü bir Türk kahvesi, ruhu ruhuna eş bir yazar bulmanın keşfi… Yoksa şarkıda da dediği gibi "yalnızlık ömür boyu"...

    BLOGUMDAN İLGİLİ ŞARKI EŞLİĞİNDE OKUMAK İÇİN:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...yalnizlik-omur-boyu/
  • Fırtına, hava ağırlaştığında başlamakta ve çalkantılı hale gelmektedir, kriz de düşünceler ağır ve kaygılı olduklarında başlamaktadır; sonra bulutlar yığılmakta, karın şişmekte, fırtına patlamakta, sidik torbası parçalanmaktadır; şimşekler çakarken, gözler müthiş bir şekilde parlamaktadır, yağmur yağmakta, ağız köpürmektedir, yıldırım düşerken ruhlar deriyi patlatmaktadır; ama sonra hava yatışmakta ve hastanın aklı başına gelmektedir.
  • Düşlerimde tutsak kaldı aşk
    Bölük bölük uykulardan
    Karagünlere uyandım
    Şimşekler çakarken gözlerime
    Sevda ateşi düştü yüreğime

    Gün ışığına hasret takvimler
    Zamansız dökülen yapraklar
    Damlasında boğulduğum ırmaklar
    Kıyısında vedasız kaçaklar
    Vedasız çırpınışlar...
  • https://www.youtube.com/watch?v=mZt_V0DoTXU

    Bir Melek Ölürken...

    Sustu içimdeki...
    Yorgun yüzündeki...
    Düştü elindeki...
    Öldü.
    Bir melekti...

    Sen, sen, sen, giderken,
    Kalbim burada kalırken,
    Ellerim sessiz soğuk ve suskun öyle dururken,
    Yalnızlık gittiğin yoldan bana geri gelirken,
    Gözlerimden yaş yerine, sessiz harfler damlarken...

    Sen, sen, sen, giderken,
    Ben, ben, ben, kalırken,
    Ayak seslerinle bütün camlar, pencereler inerken,
    Bir vedâ saçlarımdan tutup, beni yerlerde sürüklerken,
    Yüzümde ne acı, ne keder,
    Sana son kez bakarken...

    Sen, sen, sen, giderken,
    Bir kalp burada kalırken,
    Bir şehri bir tekmeyle benim üstüme yıkarken,
    Bir duâ dudaklarından düşüp, paramparça olurken,
    Sen, sen, sen, giderken,
    Ben, ben, ben, kalırken...

    Sustu içimdeki...
    Yorgun yüzündeki...
    Düştü elindeki...
    Öldü.
    Bir melekti...

    Yağmur gecenin karanlığını gökten söküp atarken,
    Rüzgar vurup bulutlarına, beyaz şimşekler çakarken,
    Uykusundan uyanmış çocuklar, korkmuşlar, ağlarlarken,
    İçlerinden biri neden, Tanrı çok mu üzgün ki derken,
    Göç yollarında kuşlar kaybolmuş, ölürlerken,
    Bir deniz kıyısında bir adam, hala onu sayıklarken,
    Gökyüzüne açılmış eller birer birer kapanırken,
    Sen, sen, sen, giderken,
    Bir meleği öldürürken!

    Vedâ etmeden gidilmez çocuk!
    Bu vedâdan sayılmaz çocuk!
    Bir melek ölürken,
    Böyle sessiz durulmaz
    Çocuk...

    Sustu içimdeki...
    Yorgun yüzündeki...
    Düştü elindeki...
    Öldü.
    Bir melekti...