• 🇹🇷🇹🇷🇹🇷

    ‘Hakkını Haksızlıklara Anlat’

    1900’lü yılların başında Türkiye’de ilk kez bir kadın tarafından yazılan “1 MAYIS” şiiri ve Şairinin trajik hikâyesi...

    Yaşar Nezihe Bükülmez Hanım
    (1882 –1971)

    İstanbul’un Şehremini semtinde 5 çocuklu yoksul bir ailenin 3. çocuğu olarak dünyaya gelir. Kendisinin dışındaki tüm kardeşleri henüz bebekken ölür. 6 yaşına geldiğinde annesini de veremden kaybeder. Artık eve hiç uğramayan babasının “teyze” dediği yaşlı bir hanım tarafından Anadolu’nun bilindik aşk hikâyeleri anlatılarak büyütülür. Bu manzum hikâyeler, genç Yaşar’ın şiire ilgi duymasına neden olur.

    Okula başlama çağı geldiğinde, hiç kimseden destek göremez ve kendi başına gidip okula kaydolur. Zira içinde çok güçlü bir okuma isteği vardır… Bir süre sonra babası okula gittiğini duyar ve Yaşar’ı evden kovar. Okula gidebilmek için küçücük yaşta çalışmaya başlar, çevreden topladığı otları satar geçim yapar kendisine. Ancak bu duruma 1 yıl dayanabilir ve tekrar evine döner. Bu kez evde kendi kendine okuma yazma öğrenir. Ve bu yüzden babasını asla affetmez.

    Yaşar, yaşadığı çağının çok ötesinde bir genç kızdır artık. 14 yaşında âşık olur ama sevgilisine kavuşamaz. Böylece kalbinin acılarını, hayal kırıklıklarını şiir ile ifade etmeye başlar… Yazdığı şiirlerden birini, ‘Mazlume’ takma adıyla Malumat Dergisine gönderir. Biraz bıyık altı, biraz alaycı bir üslupla da olsa, şiiri kabul edilir.
    Genç Yaşar, bütün bu alaycı ve ikiyüzlü çevrenin üstü örtülü baskılarına boyun eğmez ve yazdığı şiirlerle; cinsiyet ayrımcılığına, her türlü yoksulluk ve yoksunluklara kafa tutar.

    Şiir okumak, şiir yazmak kanına girmiştir bir kere. Buldukça, ‘Malumat Dergisi’ndeki şiirleri okur. Sonra bir gün, o dergilerin birinde Leyla Feride ismiyle yayımlanan bir şiir görür ve çok etkilenir. Onu toplumsal içerikli şiirle tanıştıran ve sonrasında kendi şiirlerini de aynı tema üzerine biçimlendirmesine neden olan Leyla Feride’nin, aslında Ahmet Rasim olduğunu çok sonraları öğrenecektir...

    16 ‘sında nişanlanır ama 2 yılın sonunda babası bu nişanı bozup, 18 yaşında ki Yaşar’ı kendinden 27 yaş büyük bir adamla evlendirir. Bir süre sonra, çocuğu olmadığı gerekçesiyle aşırı şiddete maruz kalır ve kocası tarafından boşanır.
    İşte bu sırada ilk kez intihar girişiminde bulunur ancak kurtarılır.

    Daha sonra yine çevresi tarafından yeniden evlendirilir. Üç oğlu olur fakat Yaşar, 2. Eşiyle de mutlu değildir ve bu evlilik de kocasının evi terk etmesiyle son bulur. Üç çocuğu ile beş parasız ortada kalır. Bir başına hayata tutunmaya ve çocuklarını doyurmaya çalışırken, kısa bir süre sonra üç oğlundan ikisini verem den dolayı kaybeder. Ve yeniden intihar girişiminde bulunur. Tekrar kurtarılır.

    Artık onu hayata bağlayan iki şeyden biri evladı, diğeri de şiir yazma tutkusudur.
    Şiirler yazar ve dergilere gönderir.
    Yıllar sonra, 16 yaşındayken nişanlandığı adam ile karşılaşır ve bir süre görüşmeleri devam eder. 1912 yılında evlenirler ve eşinin görev yaptığı Cidde’ye giderler.

    Orada Yaşar Nezihe’yi başka bir sürpriz beklemektedir. Kocasının Cidde’de iki karısı daha vardır. Yeniden yıkıma uğrar ve sadece 50 gün süren evliliğini bitirip İstanbul’a döner.

    1913 yılından itibaren şiirin yanı sıra düz yazılar da yazmaya başlar. Yazıları dönemin kadın dergilerinde ilgiyle izlenir. Hatta bu yazılarını yayınladığı dergide Peçesiz biçimde resmi yayınlanan ilk Müslüman Türk kadınları arasında o da yerini alır.

    Yazdığı makalelerde; kadının toplumdaki değeri, devletin ve erkeğin karşısındaki yeri gibi daha cüretkâr, daha protest tavır ve içreriklere yer vermeye başlar.
    Bu çıkarsamayı belli bir ideolojiye bağlamak ne kadar doğru olur bilinmez ancak, kendi hayatının yoksullukları ve eşitlik talepleri, onun bilerek ya da tam bilmeyerek kendi sosyalist bakış açısını oluşturmasına neden olur.

    Ekim 1917 devriminin de etkisiyle artık bütün şiirlerini ve yazılarını bu eksende yazmaya başlar ve ayrıca ‘Amele Cemiyeti’ne üye olur. 1920’li yıllara gelindiğinde birbiri ardına kurulan sosyalist nitelikli her türlü siyasal yapılanmada yer almaya gayret eder.

    Bu arada Türkiye’nin ilk “1 Mayıs” şiirini yazar ve bu şiir o yılların ‘Aydınlık’ dergisinde yayımlanır.
    Bu ve benzeri şiirleri bir süre daha devan eden Yaşar Nezihe 1925 yılı Haziranında ‘Komünistlik’ suçlamasıyla gözaltına alınır ve bir süre sonra serbest bırakılır.

    Bu olay sonrasında biricik oğlu ile yaşadığı sorunlar giderek çoğalır. Eskisi kadar sık olmamakla birlikte yine yazmayı sürdürür ve nihayet,
    Çok büyük sıkıntılarla, acılarla geçirdiği 89 yıllık onurlu yaşamı 6 Kasım 1971 günü sona erer.

    Yıldızlar Yoldaşın Olsun Proleter Kadın…
    Erkek egemenliği ile erkekçi düzen arasına sıkışıp kalmış onurlu hayatının, azminin ve haklı mücadelenin
    Anısına Saygıyla…

    Kemalin Oğlu..

    1 MAYIS
    “Ey işçi…
    Bugün hür yaşamak hakkı seninken
    Patronlar o hakkı senin almışlar elinden.
    Sa’yınla edersin de “tufeyli”leri zengin
    Kalbinde niçin yok ona karşı yine bir kin?
    Rahat yaşıyor, işçi onun emrine münkâd;
    Lakin seni fakr etmede günden güne berbâd.
    Zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden.
    Azm et de esaret bağı kopsun bileğinden.
    Sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün.
    Bir parça da evlatlarının çehresi gülsün.
    Ey işçi…
    Mayıs birde bu birleşme gününde
    Bîşüphe bugün kalmadı bir mani önünde…
    Baştanbaşa işte koca dünya hareketsiz;
    Yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz.
    Patron da fakir işçilerin kadrini bilsin
    Ta’zim ile hürmetle sana başlar eğilsin.
    Dün sen çalışırken bu cihan böyle değildi.
    Bak fabrikalar uykuya dalmış gibi şimdi.
    Herkes yaya kaldı, ne tren var, ne tramvay
    Sen bunları hep kendin için şan-ü şeref say…
    Bir gün bırakınca işi halk şaşkına döndü.
    Ses kalmadı, her velvele bir mum gibi söndü.
    Sayende saadetlere mazhar beşeriyet;
    Sen olmasan etmezdi teali medeniyet.
    Boynundan esaret bağını parçala, kes, at!
    Kuvvetedir hak, hakkını haksızlara anlat.”

    Yaşar Nezihe Bükülmez..
  • HÂTIRALAR

    Büyük Padişaha isnat edilen ve Beylerbeyi Sarayında kaleme alındığı rivayet edilen bazı hâtıralar ve notlar vardır. Abdülhamid'in sadrâzamlarından Halil Rifat Paşa torunu muharrir Vedat Orfi Bey tarafından 1922 tarihinde neşredilen ve 72 sahife tutan bu hâtıralar, Abdülhamid'e aidiyeti bakımından tam ve emin bir vesika mahiyetinde olmasa da şahane üslûbu ve hâdiseleri tahlil ve terkipteki kudreti, onun, Ulu Hâkan elinden çıkmış olduğuna en kuvvetli şahittir. Bu hâtıralarda Abdülhamid Hânın üstün Padişah olduğu tezimizi kuvvetlendirici ve otuzüç yıllık saltanatına şåmil bütün meseleler ve her türlü dayanak unsurları mevcuttur. Onları hülåsa ederken, «Abdülhamid, üstün Osmanlı hükümdarı» tezimizi ispat edici bir tertip ve ifade belirtmeye gayret edeceğiz.

    Vedat Örfi'nin neşrettiği eser dışındaki «Hâtıralar» ise tek kelimeyle uydurma ve şişirmedir. Zaten dåva, Abdülhamid'i (sansasyon) uyandırıcı (atmasyon) larla konuşturmakta değil, onun fiilî iş ve sözlerini ele alıp hakkında konuşabilmektedir.

    Vefatından 1 yıl önce (1917) kaleme alındığı iddia edilen (Laypzig) basması Vedat Örfî hatıraları, 2 Mart 1333 tarihiyle Abdülhamid'i evvelâ «hâtırat» üzerinde düşündürüyor:

    «Şimdiye kadar sigara dumanları arasında tefekkürle geçen günlerimin bazı hâtiratını kaydetmekteki ihmale âdeta nâdim ve müteessif oluyorum. Uzun bir hayat ve devre-i hükûmet geçirdim. Hâtıratım yalnız benim değil, biraz da tarihin, munhasıran tarihindir.»

    Abdülhamid gerçek bir fikir ve edebiyat dostudur:

    «Ah!.. Beni edebiyata düşman zan ve böyle ilân ederlerdi. Hayır! Ben edebiyatın değil, edepsizliğin, ve üdebânin değil, edepsizlerin düşmanıydım!

    Ziya Beyi (Paşa) vezaret ve vilâyetle İstanbul'dan teb'id etmeye beni sevketmiş olan kuvvet efkâr-ı umumiye değil, onun ilim ve fazlına hürmetimdi. Midhat Paşa halk nazarinda daha ziyade zînufuz ve iki hal' işinde en mühim âmil iken Avrupa'ya nefyedildiği zaman kaç adam ses çıkardı?..

    Ben edebiyata düşman olsaydım, Kemal Beye (Namık Kemal) vefatı gününe kadar kesemden maaş vermez ve oğlunu hizmetime almazdım.

    Ben edebiyata düşman olsaydım, Abdülhak Hamid Beyi dolgun maaşlarla terfih ettikten sonra arasıra borçlarını vermek gibi hayrhåhlıklarda bulunmazdım.

    Ben edebiyat ve fenn-i tarihe düşman olsaydım, bir aralik tacü tahtımla da uğraşmak istemiş olan Murad Beyin her münasebetsizliğine katlanarak, saltanatımın son demine kadar müstevfi maaşı ile hizmet-i devlette kalmasına kail olamazdım.

    Hayır, tekrar ederim ki, ben üdebânın hakiki ve müşfik bir dostuydum. Eğer onlara düşman olsaydım benim de sokak ortalarında edip ve muharrir öldürecek adamlarım yok değildi!»

    Abdülhamid, saltanatının umumi muhasebesini ve mukayesesini ortaya koyarken, aslında felaket devrinin yalnız kendi şahsı sayesinde önlendiğini ve kendisi tahttan indirilir indirilmez her şeyin patlak verdiğini ispat eder gibidir.

    «Bu sabah musahibim söyledi: Dün akşam Kadıköy vapurunun yan kamaralarından birinde dört beş efendi hararetle mübahese ediyorlarmış... İçlerinden birisi sefalet-i hazırayı acı bir lisanla tenkit ederek bundan hükûmet-i hazirayı mes’ul tutmuş... Sarı bıyıklı birisi, münekkide karşı kaşlarını çatarak, dürüst bir tavır ve lisanla:

    -- Bu yangını Abdülhamid biraktı! Midhat Paşa'yı attiktan ve öldürttükten sonra tuttuğu yolun âkibeti buraya çıkmak zaruri idi.

    Demiş... Bu sözü söyleyen de Selanik'li doktor Nâzım Bey olduğunu musahibim merak ederek tahkik ile öğrenmiş...>>

    Hünkâr-ı mahlu' devam ediyor:

    «Doktor Nâzım Beyin adını yirmi seneden beri sık sık işitirdim. Evvelâ Ahmed Rıza Beyle birlikte aleyhimde çalıştı. İttihat ve Terakki'nin muteassıp bir rüknü bulunduğunu ve kimseyi beğenmez ve kimseyle hoş geçinmez bir adam olduğunu söylerlerdi. Muhaliflerimin hayat ve harekâtını i'tikafgahımdan ara sıra tâkip ediyordum. Doktor Nazım Beyin mesleği olan tipla asla iştigal etmeyerek daima siyasiyat ile, lâkin karmakarışık siyasiyat ile, meşgul bulunduğunu bilirdim. Yalnız bir meziyetin söylüyorlar; hirs-i câhdan beri büyük, küçük hiçbir memuriyet kabul etmemekle refiklerinin arasında mütemeyyiz bir vatanperver imiş...

    Irs ü istihkâk ile taşıdığım ünvandan bile ismimi tecrit etmeye nefsinde selâhiyet gören Doktor Nâzım Beyin şahsını değil, Kadıköy vapurunun yan kamarasından hakkımda bir kere daha savurduğu bu müptezel hicviyeyi burada mevzu-u bahs edeceğim:

    Abdülhamid, bir yangin ikâ etti mi, etmedi mi? Ve Abdülhamid'in devrine tekaddüm eden üç yüz senelik edvar-1 teşettütten müdevver mevadd-ı müştaile var mıydı, yok muydu? Bunun cây-i münakaşası burası değildir, tarihtir. Doktor Nâzım Bey'le ihvân-ı içtihadının da bir gün dahil olacakları tarih...

    Ben 1324 (1908) senesinin Temmuzunda hükümeti bu mücahitlere, 1325 (1909) Nisanında da saltanatı, şevketlû biraderim hazretlerine teslim ettim. Benim zamanımda hududumuz, İşkodra'dan Basra Körfezi'ne, Karadeniz'den Sahra-yı Kebir çöllerine imtidâd ederdi. (Almanac de Gotha) nin 1908 senesinde neşrolunan nüshasiyle bu sene çıkani karşılaştırılırsa, ahlâfıma yangın değil, büyük bir ülke, otuz milyonu mütecaviz nüfus, bir ordu terketmiş olduğum anlaşılır.

    Şöyle böyle on sene oldu. Yâni müddet-i saltanatımın bir sülsü... Âsârımın üçte değil, onda birini vücuda getirdiler mi? Makam-ı hükümdariye geldiğim zaman, üç yüz milyon liraya takarrup etmiş olan düyun-u umumiyemizi, iki büyük harbin ve bir çok dahili kıyamlardaki sevkiyat-1 askeriyenin icâp ettiği masarifi tediye ettikten sonra, otuz milyona indirmeğe muvaffak olmuştum. Yâni, bir öşürüne... Nâzım Bey'le rüfekası ise, benim bıraktığım otuz milyon borcu bugüne kadar dört yüz milyona çıkardılar. Yâni on üç misline... Demek ki, haleflerim, (Makam-ı saltanatta icrâyı hükm-ü nüfuz eden yalnız biraderim olmadığı için haleflerim diyorum) yalnız mikdar-ı düyünu tezyid hususunda ibzål-i faaliyet ve ihråz-ı muvaffakiyet etmiştir.

    Ben, ne gibi şerait dahilinde ve nasıl bir zamanda cülûs ettim? Bunu hatırlatmak isterim. Bosna-Hersek kıyam etmiş; Karadağ ordumuzu sarmış ve mağlûp etmiş; Sırbistan muntazam ve tehlikeli bir kuvvetle ilân-ı harb eylemişti. Bu bâdireden o müthiş Rus muharebesi doğdu. Bu muharebeyi tevlid eden vekayi-i dahiliye ve hariciye benim zamanımda tehaddüs etmemişti. Ben, iki hal'den ve 93 günlük bir fetret-i idareden sonra padişah olmuştum. Millet rüşdünü iddia ediyordu. Umumun itimadına mazhar olan Midhat Paşa'yı derhal sadarete getirdim. Rusya'nın teklif ettiği mevadı veya Rusya ile muharebeyi kabul edip etmemeyi yine millete bırakmıştım. Bunu müzakere için mün'akid Meclis-i Umumiye de, milletin o kadar sevdiği ve itimat ettiği Midhat Paşa riyaset etti.

    Binaenaleyh, 93 muharebesiyle bunun netayicinden ben, ne şahsen, ne mevkien mes'ulüm.

    Harbin idaresine gelince: o zaman tâyin ve istihdam ettiğim kumandanlar, Osmanlı tarihinin o devrinde değil, ondan evvel ve sonraki edvarında da emsaline nâdir tesadüf olunan zevat idi. O muharebenin icap ettiği felaketten müteessir olanların imdadına yetiştim. O, muhacir dindaşları terfih ve iskân için mümkün olan şeylerin hiç biri deriğ olunmadı. İsanbul'dan Sivas'a, Halep'e kadar câbecâ mâmur muhacir köyleri vardır. Bunların bir çoğundaki cevåmi-i şerifenin masarifini, Cenab-ı Hakkın bana vedia buyurduğu ibadına bir yådigâr olmak üzere kendi kesemden verdim. (Milli Ticaret) namı altında üç beş kişiyi patlayıncaya kadar doyurmak için halkın midelerine girecek lokmalara kadar el uzatmak, böyle dar ve musibetli günlerde değil, en geniş ve åsúde zamanlarda bile hatırımdan geçmedi. Hatirimdan çıkmayan şeyler, ibadullahın mahrukatı, nafakası, edviyesi idi. Bunları, kendimi müdafaa için söylemiyorum. Çünkü yerime geçenler her hareketleriyle beni o kadar müdafaa ve tezkiye ettiler ki, din ü devletime getirdikleri felâketin hâtırası olmasaydı, kendilerine bunun için teşekkür bile ederdim. Ben tâdâd ettiğim hidemât-ı nâçizâne ile iftihar etmeye de nefsimde hak görmüyorum.

    Çünkü hepsi vazifem idi. Bugün esef ve nedâmetle görüyorum ve yaşarsam ilerde kendi kalemimle tafsilen itiraf edeceğim ki, bir çok kusurum vardır.

    Haydi, o hamiyetli Doktor Nâzım Bey'e hak vererek kendisiyle birlikte ilân edeyim ki:

    -- Bu yangını Abdülhamid biraktı!..

    Fakat o hamiyetli doktor da mert bir insan ise, ketmetmesin ki, o yangını gûya söndürmek için gelenler su yerine petrol istimâl ettiler.

    İhtiyarlık zâafı daha ziyade yazmağa mâni olacak; yoruldum. Midhat Paşa için de söyliyecek sözlerim var. Vaktim olur ve Allah da isterse bundan da yarın bahsedeceğim.»

    Abdülhamid'in bundan sonra ele aldığı ve son derece nezih bir lisan ve muhteşem bir üslûpla teşrih ettiği Midhat Paşa meselesi, İttihatçılarca şişirilip yüceltilen bu adamın olanca mahiyetini ortaya dökücü değerdedir:

    «4 Mart 1917 - Beylerbeyi... Hatırımda kaldığına göre cennetmekân pederimin son veziri Midhat Paşa'dır. Son veziri olmasa bile son vüzerasındandır. Ammim merhumun maiyetinde Avrupadan avdet ederken Midhat Paşa'nın Tuna vilâyetindeki imârat ve icraatı hepimizin nazar-ı takdirini celbetmiş ve Avrupada gördüğü mamuriyete hayran olan amcam, Tuna Vilâyetine dahil olur olmaz, Midhat Paşa'yı hayr-dualarla yâdeylemişti. Paşanın Şûra-yı Devlet riyasetine getirilmesi, mukaddime-i sadareti gibiydi.»

    Bundan sonra Abdülhamid, Sadråzam Âli Paşa'nın bu yeni rakip karşısında gönül kırıklığına uğratılmaması için Midhat Paşa'nın İstanbul'da fazla bekletilmediğini ve Ali Paşa tavsiyesiyle Bağdat'a vâli tâyin edildiğini kayd ve devam ediyor:

    «Bağdat vilâyetinin hududu o zaman pek vâşi idi. Midhat Paşa, zannederim, üç seneden fazla Bağdad'da kaldı. Hüsn-i idare ettiğini ve bazı imârât ve islâhata muvaffak olduğunu işitiyorduk. Evvelâ, gitmek istemediği bu vilâyetten Midhat Paşa'nın ayrılırken pek ziyade müteessir olduğunu da işittik. Midhat Paşa'yı Bağdad'dan kaldırmak, Âli Paşa'nın yerine Sadrazam olan Mahmut Nedim Paşa'nın hatası idi. Çünkü, rekâbetinden Âli Paşa'nın bile ihtiraz ettiği bir adam, Mahmut Nedim Paşa için tehlikeli bir muhalif olabilirdi. Nitekim öyle oldu. Midhat Paşa, tâyin edildiği Edirne Vilâyetine gitmeden, bir yolunu bularak, kendisini huzura kabul ettirmiş ve Mahmut Nedim Paşa'yı iskât ederek yerine geçmiştir.

    Midhat Paşa, iyi bir vali fakat idare-i siyasîyesi hatalı idi. O zaman padişahın ve vükelânın nazarında şüpheli olan adamlarla sık sık ihtilât eder ve bir şark padişahını değil, en meşruti hükümdarları bile şüphelere düşürecek akvâlü ahvâl, sadrazamın ağzından ve konağından intişar ederdi.

    Sultan Abdülaziz'i hâl' fikri, en evvel Hüseyin Avni Paşa'da hâsıl oldu. Sebebi de, padişahın kendisini daha evvel İsparta'ya nefyetmesi idi. Ammim merhum, vakur ve herkesi kendi gibi kerîm zannedecek kadar da hayırhåh idi. Hüseyin Avni Paşa gibi kindar bir adamı biraz sonra hem affetti, hem seraskerliğe getirdi. İşte amcam, bu hatasına kurban gitmiştir.

    Midhat Paşa, hâl' işine karışmakla idâre adamı olmaktan çıkarak, ihtilâlciler sınıfına geçti. Hükümdarın hiç biri, hâl işine karışmış bir adama itimât edemez. Velev hükûmdâr-ı mahlû' hasm-i cânı olsun... Ve dünyada hiçbir ihtilâlci görülmemiştir ki, yıkmakta gösterdiği muvaffakiyeti yapmak hususunda gösterebilmiş olsun...

    Ben cülûs ettiğim zaman, Sadrâzam, Midhat Paşa değildi. Efkâr-ı umumiyenin kendisine meyl ü teveccühü ve zamanın fevkalâde nâzik ve tehlikeli bulunması cihetiyle derhal mevki-i iktidara getirdim. Şunu temin ederimki, Midhat Paşa idareli ve tedbirli bir sadrâzam olsaydı hiç olmazsa Rus muharebesinin hitamına kadar sadarette kalırdı. Halbuki ilk günden itibaren bana âmir ve vasi kesildi. Ve muamelâtı da meşrutiyetten ziyade istibdada mütemayil idi. Midhat Paşa'yı yakından tanıyanlar, rey ve icraatında ne kadar müstebîd olduğunu ketmedemezler.»

    Abdülhamid, Midhat Paşa'nın koyu bir müstebid olduğuna dair iddiasını, Paşanın yakınlarından Ramiz Molla isimli, Temyiz Mahkemesi Birinci Reisliği etmiş bir zatın şu teşhisiyle ispat ediyor:

    -- Paşa, hürriyeti yalnız kendi nefsi için isterdi. Bunun haricinde müstebidin müstebidiydi.

    Ramiz Molla'nın bu sözü söylediği Mecliste, Midhat Pa'şa âşıklarından biri itiraz edecek gibi olunca da, ona, şu mukabelede bulunuyor:

    -- Şimdi seni gücendiren bu sözü, ben Paşanın yüzüne karşı defeat ile söyledim. Ben, şunun bunun hatırına değil, yalnız hakikate tevfik-i kelam eden bir adamım.

    Midhat Paşa, Abdülhamid'e ait aşağıdaki satırlarda, bütün ruh röntgeniyle meydandadır:

    «Midhat Paşa'nın ikinci sadâretinde Kanun-u Esasi hakkındaki Hatt-ı Hümayun, benim tarafımdan isdâr olundu. Malûm olduğu surette kıraât olunduktan sonra, akşam, Midhat Paşa'nın konağında toplanırlar; o zamanın hürriyetperver' şüarası, üdebası hep beraber, o gece meham-ı umur-u devlet yerine iyş ü işret mevzu-u iştigâl olur. Midhat Paşa, tâ gençliğinden beri bedmest olmakla meşhur idi.

    Kanun-u Esasi ilânının verdiği neşveye, küülün bahşettiği sarhoşluk da inzimam eder. Yemekten kalktığı zaman düşmemek için iki koluna girerler. Elini yıkarken, dili dolar şa dolaşa eniştesi Tosun Paşa'ya:

    -- Ee... Pasal.. Bundan sonra beni kim azledebilir. Söyle bakayım Paşal.. Ben bu sefer kaç sene sadårette kalacağım?..

    Demiş. Tosun Paşa da:

    -- Bu gidişle bir hafta bile kalamazsın!..

    Diyerek ve adeta sürükliyerek harem dairesine götürmüş. Ben, bu vak'ayı, o gece haber almıştım.

    Midhat Paşa'nın meziyyatını inkâr etmem. Faal, müstakim (halbuki hırsız) bir vâli idi. Fakat mezayogi kadar nevâkısı da vardı. Hele siyasatta icabat-ı zemaneyi Salvet ve Edhem Paşalar derecesinde müdrik değildi.

    Tuna valisi iken, Bulgarcanın Bulgar mekteplerinde tedris olunmasına teşvik ve himaye etmiş ve bunun vehametini ihtar edenlere de (Hangi lisan olursa olsun, tek okusunlar!) diye zâhirde parlak bir mucip sebeple kararında inat göstermiş olduğu malûmdur.

    Sultan Abdülaziz'in şahadeti meselesi, derecât-ı mehåkimden geçmiş bir iş idi. Ben sådır olan idam hükmünü tahfif etmekten başka bir iş yapmadım. Eğer gayritabii bir ecel ile vefat etmiş ise, benim bunda dahlim yoktur.

    Vefatından takriben on sene sonra, Avrupa'da tabolunmuş Türkçe bir risålede, suret-i katline dair birtakım tafsilât mevcut ve isimler mezkûr idi. Bu risalenin münderecatı sahih ise, vak'anın failleri arasında bana mensup kimselerin bulunmaması da gösterir ki, o meselede benim alakam yoktur.

    Filvâki Midhat Paşa'dan daima ihtiraz ettim.

    Fakat o kadar måruf bir zâtı -hattâ mahkemeden idamina hükmolunduğu bir zamanda bile- hükm-i ilâmı icra etmeyecek kadar müstehakk-ı muhafaza görmüşken, sonra niçin, ne fâide mülâhaza ederek öldürteyim?.. Düşmanı, şehitler sırasına çıkartmak benim menfaatıma mugayir olurdu.

    Haydi, aleyhimdeki bu iftirayı vâki fark ederek aynen ve tamamen kabul edelim. Size kaç halife göstereyim ki, ihtiraz veya istirkâp ettikleri zevatı bir anda infâ etmiştir. Hülefâ-yı İslâmiyenin en büyüklerinden olan halife Abbas, Mansur'a, Devaniki hânedanının velinimeti olan Ebû Müslim-i Horasani'yi idam ettirmedi mi? Harun Reşid'in, o kadar sevdiği Cafer-i Bermeki'yi idam ile kanaat etmiyerek akrabasına ettiği zulüm benim Midhat Paşa'ya olan muamelemden ehven midir? Hususiyle ben, Midhat Paşa'nın tecavüz-ü muhtemeline -ki meydan bulsaydı, bu ihtimal tahakkuk şeklini alırdı- yalnız tedabir-i ihtiyâtiyye ittihaz etmekle mukabele ediyordum. Adamlarına hiç dokunmiyarak ailesine müstevfi maaşlar tahsis etim. Yetiştirdiği vüzerâdan Abdurrahman ve Halil Rifat Paşalar gibi işe yaramiyan zevati tâ sadâret mevkiine kadar çıkardım. Ve müşir Şakir Paşa ve Raif Paşa gibi ricâli de menâsıb-ı mühimmede istihdam ettim. Fatih Sultan Mehmet'in Halil Paşa gibi, Varna muzafferiyetinin ihraz edilmesine sebep olmuş değerli bir sadrazami idam edivermesi, her halde Rumları mukavemete teşvik hiyânetini gösteren mektup efsanesine müstenit bir muamele değildir. Sokullu Mehmed Paşa'nın şehadetinde, Murad-ı Sâlis'in medhaldar olmadığı id olunabilir mi? Alemdar Mustafa Paşa vak'asında, ceddim Sultan Mahmud Hazretleri, Paşaya hayranlık gösterdi mi?

    O kadar uzaklara gidip tarihten misåller aramaya hacet yok.,, Dört sene evvel Takvim-i Vekayi'de okumuştum: Mahmut Şevket Paşa'nın katledileceği mahal ve saat, hükümetçe daha evvel haber alınmışken, koca bir sadråzam ve Harbiye Nazırı güpegündüz ve Harbiye Nezaretinin önünde bir yåveriyle birlikte parça parça ediliyor ve on yedi kurşun atılıyor da, yine bir polis, bir jandarma neferi meydana çıkmıyor. Otomobille kaçamayan bir topal olmasaydı, ihtimal ki, vak'anın failleri de memurin-i zabıta gibi meydana çıkmazdı.»

    Abdühamid, hürriyete değil, sadece onun istismarcılarına ve anarşi vasıtası haline getirilmesine düşmandır:

    «4 Mart 1917 - Beylerbeyi... Midhat Paşa meselesinde bu kadar israr edişim, bu ismin hayatıma bir leke suretinde sürülmek istenilmesindeki inad-ı umumiden cidden müteessir ve müteneffir olduğumdandır.

    Diyorlar ki, bizde Kanun-u Esasînin vâzıi, Midhat Paşa'dır. Filvâki o, öteden beri Meşrutiyetin taraftarı idi. Lâkin ismini ve bazı kitaplarda methini işitmekle hâsıl olmuş bir taraftarlık... Midhat Paşa, Meşrutiyet-i idarenin Avrupa'da temin etmiş olduğu fevåidi yalnız görmüş, fakat bu umranın diğer sâik ve sebeplerini tetkik etmemişti. Sülfato, her hastalığa, her bünyeye yaramadığı gibi, usul-i meşrutiyetin de her kavme, her istidad-1 milliye müfit olamıyacağını zannederdim. O vakit müfit olamıyacağını zennederdim; şimdi ise, muzir bulunduğuna kaniim.

    Midhat Paşa, Kanun-u Esasînin behemehal ilân olunmasını teklif ettiği zaman, hiçbir devletin kanun-u esasisini tetkik etmemiş ve bu babda esaslı bir fikir edinememişti. Rehberi, Odyan Efendi idi. Odyan Efendi ise, o zaman bile bizde en mümtaz hukukşinas değildi. Hele memleketi hiç bilmezdi. Zannederim ki, bu vukufsuzluk yüzünden Midhat Paşa ile «Taif» kalesine kadar beraber gitti.

    93 de Ziya Paşalar, Kemal Beyler, Abidin Paşalar Kanun-u Esasinin lâyihasını ihzara çalıştıkları gibi, sir kâtibim Sait Paşa ve o sırada müşir olan Mekâtib-i Harbiye Nazırı Süleyman Paşa da birer låyiha tanzim ve takdim etmiş, lerdi. Låkin bu zevatın hiç biri arasında muvafakat-i efkâr yoktu. Kemal Bey, bu hususta hem Midhat Paşa'ya, hem de kendi arkadaşlariyle Sait Paşa'ya muårız idi. Bana yirmiye yakın ariza verdi. Yıldız Sarayının Harbiye Nezaretine naklolunan evrakı arasında mahfuzdur. Bu kâğıtların kıymet-i tarihiyyeden başka değerleri olmadığından, yağma ve furuht edilmemiştir, ümidindeyim.»

    Abdülhamid, bu acı itham ve istihzadan sonra Midhat Paşa'nın mahkûmiyeti meselesine geçiyor:

    «Midhat Paşa'yı niçin muhakeme ve mahkûm ettirmiş olduğumu da, ikide birde muahezekârâne sual ediyorlar.

    Ortada mevhum değil, muayyen bir hâdise vardı ki, o da amcam merhumun kanlı irtihali idi. Sultan Abdülaziz intihar mi etti, yoksa onu şehit mi ettiler?

    Ben hâlâ bu kanaatteyim ki, amm-i azizim müntehir değil, maktuldür. Evvelâ tabib raporu o kadar elâstikidir ki, dünyanın her yerinde en büyük ulema-i tıb tarafından münakaşa edilebilir.

    Bir müntehir, iki kolunun damarlarını nasıl kesebilir? Bunu daha o zaman tabibler nazar-ı dikkate vaz'etmiş, edipler kitaplarına geçirmişti.

    Ahmet Mithat Efendi merhumun «Üss-ü İnkılâp» indaki şüpheli satırlar, Midhat Paşa'nın mahkûmiyetinden de, muhakemesinden de evvel yazılmış ve tab ve neşrolunmuştu. Hem dört sene evvel... Ahmet Mithat Efendi ise Paşa'nın düşmanı değil, yetiştirmesi, bendesi idi.

    Muhakeme, alenen icra edildi. Usul-ü muhakemât hilăfına hiçbir muamele sebketmemiştir. Şahitlerden başka, bazı mücrimlerin ikrârı da var. Cinayet ve temyiz mahkemelerinin bu kadar mühim bir meselede hakkaniyet ve adaletten inhiraf edecek kadar vicdansız ve pervasız âzası ve heyetleri bulunduğunu iddia etmek, içlerinde Midhat Paşa'nın da bir ferdi olarak bulunduğu bütün milleti tezlil eylemekdir.

    Derecat-ı mehâkimden geçmiş olan hükmü, bir de vüzerå ve ricâl-i ulemadan bir heyet-i fevkalâdeye tetkik ettirerek mütalealarını istedim. Hiç kimseyi mânen ve maddeten tazyik etmemiş olduğum da, içlerinde bazılarının gayet serbestâne beyan-ı fikr etmesiyle sabittir. Dikkat olunursa, şahsıma bile târiz edenler oldu. Böyle olmakla beraber toplanan reyler, mahkûmlar lehinde bir ekseriyet temin edememişti. Ben bu hususta mahkemelerden de, eâzım-i ricâl-i devletten müteşekkil heyet-i fevkalâdeden de munsif kalarak mahkûmların hayatına merhamet ettim. Hükm-ü idam, hiç biri hakkında icra edilmedi.»

    Abdülhamid daha sonra, Abdülâziz'in öldürülmüş olduğuna dair aklî bir delil gösteriyor ve Hüseyin Avni Paşa'nın, Abdülaziz'i öldürmekten başka çaresi olmadığını, zira bir gün halk tarafından aranacak ve tekrar tahta çıkarılacak olurs kendisi için felâket olacağını ve bu ihtimali Serasker Paşa'nın gayet iyi hesaplamış bulunması gerektiğini kaydediyor.

    «Hüseyin Avni, kindar olduğu kadar da ihtiyatkâr idi. Sultan Aziz intihar etmek değil, yaşamak ve kendisinin aranacağı bir günü görmek isterdi.

    Topkapı'dan Sultan Murad'a gönderdiği suzişli tezkere de bunu ispat eder. Hiçbir hükûmdar-i mahlû' yoktur ki, halkın kendisini nâdimâne aramakta olduğunu görüp işitmeden ölmeyi arzu etsin.

    Sultan Murad'ın hastalığı daha ilk gün, biat merasimi esnasında his ve müşâhede olundu. Sultan Aziz, gâfil avlanmıştı ve taraftarı pek çoktu. Az müddet zarfında lehine büyük bir aksülâmel hâsıl olacağını kurnaz Serasker anladı ve çaresini hâl'de gördü. Tehlikeyi ne suretle olursa olsun izâle etmek onun için vâcip idi.»

    Midhat Paşa boğduruldu mu, eceliyle mi öldü?

    Abdülhamid cevap versin:

    «Midhat ve Mahmut Paşaların bir gece, isimleri mazbut zabitlerle efråd-1 askeriyye tarafından Taif Kalesi'ndeki mahpeslerinde boğulmuş olduğunu iddia ediyorlar. Doğru olsa bile, benim bunda medhalim değil, hattâ rizâm da yoktur. Hatırıma gelen bir vak’ayı burada olduğu gibi naklederek tarihi ve tarihle birlikte müddeiyyat-i våkiami tenvir ve teyit etmek isterim.

    Mahkûmlar Taif'e gönderildiği zaman, Emir-i Mekke, Şerif Abdülmuttalip idi. Ve Şerif'in erkân-ı hal'e ve bilhassa, Midhat ve Mahmut Paşalara husûmet-i aleniyyesi vardı. Ayaklarına zincir vurdurduğunu işitmiş ve sû-i muameleden tevakki etmesini hemen emretmiştim.

    Şerif Abdülmuttalip, malûm olduğu vechile, Hicaz vålisi ve Kumandanı Osman Paşa tarafından tevkif olunarak emåretten azledildi. Şerif, o zaman bana yazdığı bir arizada Midhat ve Mahmut Paşaları Mısır'a kaçırmak için bâzi ecanip tarafından teşebbüs våki ve kendisinin bu teşebbüse vâkıf ve mâni olduğunu, muamelenin bundan münbai bulunduğunu söylüyordu. Şerif Abdülmuttalib'in hiçbir hal ü kaline itimât etmezdim. Bununla beraber iddiası, nazar-l dikkate alınmıyacak kadar ehemmiyetsiz değildi. Bu paşalar, firâr ederlerse muhafızlarını şahsen mesul tutacağımı ve hiçbir özür ve bahâne kabul etmiyeceğimi Osman Paşa'ya ihtar ettim. İrâdemi tebliğ eden, o zamanki başkâtibim Riza Paşa idi. Rıza Paşa, özü ve sözü doğru bir adam olduğundan bu münasebetle mahkûmlar hakkında fazla tazyik ve eziyet gösterilmemesinin de ihtar olunmasını hasb-elinsaniye istizân etti. Takdir ile tasvip ettim. Sarayın evrakı arasında müsveddesi hâlâ mevcut olsa gerek... Şimdi düşünüyorum:

    İhtimal ki, muhafızlar, başlarından korkarak böyle bir emr-i våki ihdås etmeyi kendi menfaat ve selâmetlerine muvafık görmüşlerdir. Mamafih, bana gelen raporlarda her ikisinin de ecel-i mev'ud ile öldükleri bildiriliyordu.»

    Abdülhamid, Midhat Paşa davasından sonra Şarki Rumeli meselesine el atıyor:

    «5 Mart 1917 - Beylerbeyi... Şarki Rumeli meselesinde benim zaaf göstermiş olduğumu pek çok iddia ettiler. Zaaf göstermek, mevcut kuvvetten istifade etmemek demektir. Hangi kuvvet mevcut idi de, Şarki Rumeli'deki hakk-ı hâkimiyeti müdafaa emrinde istimâl edilmedi?.. Bunu düşünen ve söyleyen bir insaf sahibini bu güne kadar işitmedim.

    Bulgar Prensi (Battenberg) Filibe'ye müstevli olduktan sonra vak'adan bizim hükümetimiz haberdar olabildi. O da, Rus sefirine gelen bir telgrafnâmeden telgraf Nâzırı İzzet Efendi'nin beni haberdar etmesiyle mümkün olabilmişti. Sadrazam Sait Paşa idi. Terk-i taht ettikten sonra okuduğum bazı beyânat ve muharrerâtında Sait Paşa'nın vekâyii kendi lehine tahrif etmiş olduğunu hayretle ve teessüfle gördüm.

    Sait Paşa, Bulgarların tecavüz edeceklerinden daha evvel haberdar olamadığı gibi, vak’a İstanbul'a aksettikten sonra da bir müddet tereddüt ederek, müzakere esnasında Şûra-yı Devlet Reisi Âkif Paşa'nın beyanatı üzerine kâni olmuştu. O vakit bu mesele için Filibe'ye asker sevkolunmakta hem müşkilât, hem tehlike vardı. 93 Seferinin târümar ettiği ordu henüz toplanamamıştı. Hazine tamtakırdı. Askerin levâzımı ve memurların maaşâtı bile güç tedarik olunuyordu. Vilâyetler vardı ki, jandarmaları yirmi aydan, otuz aydan beri maş alamıyorlardı. Böyle bir zamanda, sırf bir namdan ibâret kalmış olan bir hakk-ı hâkimiyet ve karanlık bir harbe girişmeği ben tehlikeli gördüm.

    Gûya sarayı muhafazaya memur olan ikinci fırkadan birkaç tabur ayırmamak için benim bu meselede azimsizlik gösterdiğimi söylediler. İkinci Fırkanın birkaç taburu gidip gitmemiş, bundan netice üzerinde ne tesir vâki olabilirdi?

    Cism-i devleti şedid sarsıntılardan vikâye için arasıra fedakârlıklar lâzımdı. Şark ve Garbin aleyhimize yürüdüğü bir sırada ben her tarafa meydan okuyamazdım.

    Eğer Bulgarların Filibe'ye duhulü üzerine sellemehüsselâm meydana atılsaydım, Bulgarlarla Sırplar muharip değil, müttefik olurlar ve yalnız Şarki Rumeli meselesini değil, Makedonya maddesini de beraber hallederlerdi.»

    Bu son derece dirayetli fikirlerden sonra, Ulu Håkan, kıl üzerinde tuttuğu İmparatorluğun selâmeti endişesiyle, kötü ihtimallere şunları da ilâve ediyor:

    «Bulgarların Şarkî Rumeli'ye tecavüzü üzerine Balkan muvazenesine halel geldiğini iddia ile Alasonya hududunda tahşidata kıyam eden Yunan dahi Yanya havalisine hulûl eder ve adalara ait metalibini kabul ettirmek için onlarla birleşirdi. İskodra'ya inmek en büyük emeli olan Karadağ'ı da bu fırsattan istifade etmekten hiçbir kuvvet menedemezdi.»
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 590 - sh:590-605 DOKUZUNCU FASIL SON YILLARI
  • Hikmet Kıvılcımlı: “İşsizlik ve Pahalılık, Kapitalist düzeninin, İşveren düzeninin en kaçınılmaz, en birinci zehirli sonucudur, zehirli meyvesidir!”

    Aziz işçi kardeşlerim,

    İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği’nin kongresinde, hiçbirinize benim kalkıp, İşsizliğin ve Pahalılığın ne olduğunu anlatmama yer yoktur. Bunu her işçi, her köylü, her esnaf, her aydın vatandaşımız, her gün, her saat iliklerine, kemiklerine dek acıyla duyar, bilir.

    Ancak, bu derneğin İşsizlik ve Pahalılıkla savaşı bu kadar yaygın bir kavga iken, onun küçümsenişi anlamına gelen, kimi kitaptan öğrenilmiş lâkırdılarla yorumlanışı var. Yani deniyor ki: Yahu, dünya artık kan gövdeyi götürmüş bir durum takınıyor. Siz de Pahalılık gibi, İşsizlik gibi, ufak tefek meselelerle savaşa kalkmışsınız. Bu tarzda bir küçümseme var. Yani, İşsizlikle ve Pahalılıkla savaş sanki en ufak meseleymiş gibi öne sürülüyor. Bununla, birçok arkadaşımızın, kardeşimizin bu savaşta gereği kadar enerjik davranmalarını kösteklemek istiyorlar.

    Gerçekte, 100 kişimizde 99 kişimizi her gün, her saat ezen açık İşsizlik yahut onun yanında azgın Pahalılık nasıl küçük bir iş olur? Binde 999 insanımızı ezen böyle bir afet böyle bir illet, nasıl olur da bütün milletimizin, bütün yurttaşlarımızın her günkü en birinci baş belası sayılmaz? Ve ona karşı savaşa çıkmak, nasıl olur da bütün vatandaşlarımızın el birliğiyle girişmeleri gereken en muazzam, en ulu, en kutsal savaş olmaz?

    Bunu, ne yazık ki, bazı kitap bülbüllerimiz -kendileri belki de ekmek elden, su gölden geçiniyorlarsa; evlerinde ekmek bekleyen, su bekleyen çocukları yoksa- kolayca; İşsizlik de neymiş, Pahalılık da neymiş? gibi, küçümseyebilirler. Ama burada, salonun çoğunluğunu işçi kardeşlerimin teşkil ettiği bir ortamdayız. Burada, İşsizliğin ve Pahalılığın ne dehşetli bir afet olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Çünkü içimizde hazır yiyici yoktur.



    İşsizlik nedir? Pahalılık nedir?

    Bunun hakkında her zaman konuşuruz, yazıp çizmeye çalışıyoruz. Burada da birkaç kelimeyle bunu açıklamak yerinde olacak.

    Biliyoruz, Pahalılık, İşsizliğin sonucudur. Kendi işinde günde 100 bin [lira] kazanan bir insan, ekmeğin 1 lira olması yahut 100 lira olması arasında hiçbir fark görmeyebilir. Ama günde 20 lira, 10 lira kazanan bir işçi için, ekmeğin 80 kuruştan 90 kuruşa çıkması; evde bir dilim ekmeğin eksilmesi, bir çocuğun aç kalması demektir.

    Bu bakımdan, asıl felâket; işsiz kaldığı zaman bir işçi, köylü, aydın vatandaşımız, bir bardak su bile ona pahalı gelir. Ama işinde gücünde, iyi kötü bir kazancı yerindeyse o vatandaşımızın, tabiî o zaman Pahalılık da onu o kadar sarsmaz.

    Şu halde, asıl problem bugün: Pahalılık değil, İşsizliktir başta gelen. İşsiz bir millet haline getirilmişizdir. Bu

    Nasıl ve Niçin olmuştur?

    Onu ben size yaşlı bir arkadaşınız olarak, özetlemek istiyorum. Ki, içyüzünü öğrendiğiniz bu İşsizliğe karşı, dolayısıyla Pahalılığa karşı savaşımızda, hangi devleri yenmek gerektiği gözümüz önünde daha iyi belirsin.

    Biliyoruz -köyden gelmemiş arkadaşlarımız çok azdır- orta bir köylü hayatı için İşsizlik denilen şey yoktur. Pahalılık, kendiliğinden yoktur. Köy ailesinin reisi kimse, meselâ tarlamızın şurasına şu kadar buğday ekeceğiz, der, şurasına şu kadar başka şey… Yahut şu hayvanları besleyeceğiz. Böyle bir plân yapar. Ve ailece o işe girişirler. Hiç kimse işsiz kalmaz. Kadınsa [eğer köylü yurttaş] ona; “Sen, evin tahılından yapılmış unla ekmek yapacaksın. Koyundan aldığımız yünü, eğirip iplik, ondan da dokuma yapacaksın. Vb…”, görevler verilir.

    Dolayısıyla, orta bir köylü… Ama bu köylü bizim artık Türkiye’de de silinmek üzere. Gerçekte böyledir köylü hayatı için. Bir yandan alınteri ile ekmeğini çıkaran, kazanan insan için İşsizlik diye bir şey yoktur. Evin bütün aile üyeleri; kadını, çoluğu, çocuğuyla bütün insanları, kendi işlerine giderler, çalışırlar ve orada ekmeklerini çıkarırlar. Bu ekmeğin ucuz mu, pahalı mı olduğunu akıllarına bile getirmezler. Onlar için, demek, ne İşsizlik vardır ne de Pahalılık.

    O yüzden, biliyorsunuz, köylümüz (dünya ölçüsünde birçok köylü aileleri için olduğu gibi) çok misafirsever sayılır. Yani, onun için yarattığı değerlerden: ekmekten, giysiden, yiyip içecekten hiçbirisi pahalı veya ucuz kavramına girmez. Ürünüdür. Ortadadır. Kendisi yediği kadar yer. Misafirine de ondan biraz verebilir. Ve bunu hiç yadırgamaz. Yani, ortada ideal köylülüğün bu fazileti de, İşsizlik ve Pahalılık denilen şeyi bilmemesinden ileri gelir.

    İnsanlar, bundan birkaç yüzyıl yahut daha evvel, daha sonra için bu kadar basit bir hayat yaşardı. Buna tabiî ekonomi diyorlar yahut kapalı ekonomi, diyorlar. İnsanlarımızın bizim de, başka ülkelerin de, yüzlerce yıl önce bütün çalışma alanları böyle kapalı ekonomi içinde ürün yapmak ve böylece İşsizlik ve Pahalılığı bilmemek biçimindeydi.

    Peki, nasıl oldu da, insanlığın içine hangi kurt girdi de, kemire kemire bir de baktık ki, bugünkü durum ortaya çıktı?

    Bunu kısa, yakın, bizim tarihimizde olduğu gibi, hepimizin günlük deneylerinde de her gün görmüşüzdür. Bunun izahı, açıklaması, her gün binbir örnekle ortadadır. Ben onun uzun tarihçil gelişimini burada açıklamayı, fazla yormak olur sizi diye, yapmayacağım. Yalnız bir söz, tanım vardır, biliyorsunuz…

    İşçi arkadaşlarımızın her gün savaştıkları canavar: İşveren dediğimiz insan tipinin, İşverenler Sınıfı’nın toplumda sahneye çıkmasıyla birlikte, bir de bakarız ki, ortada yavaş yavaş işsizlik başlar. Ve tabiî, her İşsizlik her keseyi boşalttığı için, işsiz kalan insanlarımız her şeyi pahalı görmek durumuna düşerler.

    Demek ki, bir ülkede İşsizlik ve Pahalılık, zannettiğimiz gibi bir semavi, yani gökten inen bir afet yahut herhangi bir politikacının gelişigüzel arzusu yahut yanlışı konusu değildir. Her ülkede, kurulu düzen adını alan Kapitalist düzeninin, İşveren düzeninin en kaçınılmaz, en birinci zehirli sonucudur, zehirli meyvesidir.

    Yani bize çok basit bayağı bir olaymış gibi görünen İşsizlik ve Pahalılık, gerçekte İşveren sınıfının kurduğu soygun ve çapul düzeninin önüne geçilmez bir hastalığıdır. O düzen ortada durdukça, falan beyefendinin iktidarda olması yahut düşmesi, filan tedbirin alınmış olmaması… ne İşsizliği kaldırır ne de Pahalılığı.

    Kapitalistin bu açmaza insanlığı ve bu arada Türkiye’mizi düşürüşünün nedeni, hepiniz gene örnekleriyle bilirsiniz, ya da bildiğiniz gibi; iflâs etmiş esnafları, iflâs etmiş köylüleri yani geçinemez, toprağından geçim sağlayamaz yahut toprağını Tefeci-Bezirgâna kaptırmış, topraksız kalmış olması yüzünden şehirlere akın eden, işsiz kalmış yığınla vatandaşları, kapitalistin bir çatı altında toplayıp, onların arasında bir işbölümü yapıp; hadi bakalım, siz şimdi İşçi oldunuz, diyerek sömürmeye başlamasıyla ortaya çıkar.

    Peki, iş vermiyor mu kapitalist?

    Böylece işsiz kalan köylülere, işsiz kalan esnaflara, işsiz kalan aydınlara iyi kötü bir çatı açıyor; onun altında bir ekmek kapısı gösteriyor. Tamam, gösteriyor ama bunun altında yatan şöyle bir sonuç kendiliğinden çıkıyor.

    Kapitalist, oraya topladığı işsiz köylü, esnaf, aydın vb… bütün toplum döküntülerine, işsiz kalmış insanlara ekmek vereyim diye açmadı orasını. Daha yüksek verimli bir iş yapayım da, oradan daha üstün bir Kâr edeyim. Budur onun gönlünde yatan. Yani işçileri, işsiz kalmış vatandaşları düşünerek, onlara ekmek çıksın diye değil. Kendisine yağlı kârlar çıksın diye; han, apartman kurup, fabrika bir çatı iken, onu göğe tırmanmış bir apartman biçiminde büyük fabrika haline getiririm, diye girişir bu işe.

    Şimdi, bu iş de böyle gelişti mi, ne olur?

    Her gün teknik gelişir. Yani, eskiden esnaf bir küçük çekiçle, köylü bir karasaban ve bir paslı orakla bütün işini görürdü. Sanayileşme başladı mı, kapitalist üretim dediğimiz gelişim yürümeye başladı mı, orada ister istemez âletler daha mükemmelleşmeye başlar, işbölümüne göre daha mükemmel çeşitlere girer.

    Sonra bu aletlerin, insansız da çalıştırılması için, mekanizmalar kurulur. Ki ona, Makine adını veriyoruz. Şu halde, makineleşme, kapitalistin kârını artırdığı için, kapitalist bunu sürekli olarak arttırır. Ama her makinenin ortaya çıkması, o zamana kadar makinesiz, elle iş yapan yüzlerce insanın ister istemez makinenin yaptığı iş karşısında geri çekilmesi, kapı dışarı edilmesi sonucunu getirir.

    Evet makineler çok daha büyüdükçe, çok daha büyük verimler için yüzlerce, binlerce işçi gene bir taraftan işe alınır. Ama her alınışta, gene o büyük üretim ve randıman sağlayan makinelerin yaptığı işi artık küçük esnaf yapamadığı, hatta küçük köylü yapamadığı için, artık onlar da iflâsa yavaş yavaş daha süratle girerler.

    Bugün bütün büyük şehirlerimizde görülen manzara, hepinizin bildiği gibi, çepçevre her tarafımızı sarmış büyük varoşlar, gecekondular, teneke mahalleleridir. Bunlar nelerdir?

    Bunlar köyden, kentten, küçük taşra dediğimiz sanayinin bulunmadığı bölgelerden küçük üretmen insanların, düne kadar kendi toprağıyla ekmeğini sağlayan insanların işsiz kalmasıyla, şehirlere bir lokma ekmek bulmak için akın etmelerinden ileri geliyor. İşte buna yabancı dilde: Proletarizasyon diyorlar. Proleterleşme. Türkçesi: İşçileşme.

    Bütün geniş çalışan yığınlarımız, bir de bakıyoruz, kapitalizm azıttıkça, arttıkça, büyük yığınlarımız işsiz kalma durumuna düşüyor.

    Neden?

    Çünkü en basit bir olaydır, hepinizin görüp bildiği gibi, köylü kadının evindeki yünden iplik yapması çok basit bir iştir. Sağlam falan olur ama onu makine yaptığı zaman, o kadının bir senede yapacağı ipliği bir saatte yapar makine. Ve o oranda da ucuz olur.

    Herhangi bir malın değeri, onun üzerine harcanan insan emeği ile ölçülür, kardeşlerim. Bunu hepiniz bilirsiniz. Emek ne kadar çok yığılırsa bir malın üstüne, o malın değeri o kadar yüksektir. Tabiî, köylümüzün küçük atölyesinde yaptığı yün ipliği de, dokuduğu yün kumaşı da çok değerlidir. Ona karşılık, makine ile kapitalistin yaptığı mallar yüzde 99 ucuz duruma düşer.

    O ucuz malları sürünce büyük emekçi yığınlarımıza doğru, köylerimize, kentlerimize, kasabalarımıza doğru, elbet oradaki köylü artık; Yeniden ben yünden iplik yapayım, ondan kumaş dokuyayım, çoluk çocuğumu bununla giydireyim, demeye varamayacak duruma düşer. Ucuz malları almaya başlar. Ve ucuz malı alınca, evdeki çıkrık işlemez hale gelir, durur. Sonra, tabiî, bu iş çıkrıkla sınırlı kalmaz; buğdayı da ona göre kapitalist daha randımanlı biçimde elde eder makinelerle vb. ile.

    Ötede Tefeci-Bezirgânlık yolundan, köylünün geçimini haraca bağlar. 100 lira verirse, yıl sonunda 200 lira, 500 lira alır. Ben hatırlıyorum: İzmir’de 1929 yılında “Hizmet” gazetesi çıkardı. Orada rakamlar görmüştük, o zaman: bire 3 bin… Evet, Ege bölgesinde Tefeciler, 1 lira verdiği adamdan, 3 bin lira karşılık; faizi, hesabı, iskontosu vesairesiyle yığmış almıştı, o zaman. E, şimdi de zaten, bu kadar belki değilse bile, bire yüz alan Tefeciler, Anadolu’da çok, biliyorsunuz.

    Bu yükün altından küçük üretmen çıkamaz. Nasıl çıksın? Ama o yıl için, işte aç kaldık, çoluk çocuk perişan olmasın: Borç ver ağa, ver tefeci, ver hacıağa, der. Ertesi yıl, hadi ödeyemeyince… Neyle ödeyecek? Zaten aldığı parayla doğru dürüst bir üretim yapamamıştır. Çünkü küçük üretimdir. Yüksek faizi ödeyemez. O zaman, gider ağanın karşısına, boynu bükük. E, tarlaları ipotek edeceğiz, der ağa, mademki veremedin. Ve böylece tarlalar yavaş yavaş Tefeci-Bezirgânlara geçer.

    Tarlasız, topraksız kalan köylüler de, işte hepiniz gibi; acep Türkiye’nin hangi bölgesinde bir fabrika, bir iş açılmıştır? Oraya gidelim de, bir lokma ekmek sağlayalım, derdine düşerler. Artık yorganını, çulunu kapan, büyük şehirlere gelir. Ve gördüğümüz gibi, teneke evlerde, çamur yapıların içinde çoluk çocuğuyla sürünerek işçileşirler.

    Fakat bu işçileşenler, bildiğiniz gibi, büyük sanayinin geliştiği ölçüde, hiçbir zaman tamamıyla işe girecek bir olanak bulamazlar. Yani, hemen gelir gelmez köyden, iş bulan vatandaşımız hemen hemen yok gibidir. Aylarca dolaşır. Hele bizim şartlarımızda…

    Biliyorsunuz, kapıcı olmak için bile, adeta bir iltimas bekler. Elinden gelse rüşvet verir. Yani, ben kapıcılar biliyorum, 5 bin lira borç altına girmiş, kapıcılık alsın diye. Ayda 2-3 yüz lira oradan gelecek, geçineceğim diye. Satmış tarlasını köyünde falan, gelmiş. Çünkü tarladan hayır yok artık.

    İşte bütün bu nedenlerle, özetlersek, demek; İşsizlik afeti tesadüf yahut alınyazısı değildir, kardeşlerim. Dünya, topraklar, sular, dağlar, ovalar ve bütün madde varlıkları, Allah’ın hepinize eşitçe, bol bol verdiği şeylerdir. Biz onları eğer bir avuç hazır yiyici ve soyguncunun tekeline geçirirsek, onlar da bu çeşit; “işte iş veriyorum işsizlere”, deyip; fabrika falan açıp, onları sömürdükçe, ister istemez bu sistem, bu düzen insanlarımızı İşsizliğin de, Pahalılığın da en korkunç batağı içine düşürür.

    Şu halde, İşsizlik ve Pahalılık, gerçekte bütün dünya için artık çökmek üzere olan bu sistemin sonucudur. Bereket versin böyle bir çağdayız. Artık kapitalizm bundan 70 sene önceki kapitalizm değil, bildiğiniz gibi. Emperyalizm çapına girdi. Gerici ve tekelci çağına girdi.

    Bu çağda ayakta durabilmek için, her gün dünyanın her yerinde en azgınca kanlı serüvenler, maceralar açıyor, savaşlar, ihtilâller, patırtılar kışkırtıyor. Ve böylece, ayakta durabilir miyim? diye uğraşıyor. Ama patır patır dökülüyor, her gün her yerde gördüğümüz örnekleriyle. Onun için önümüz açık. Kapitalizm ölüm döşeğine girmiş : “Emperyalizm Çağı” diyoruz buna.

    Şu halde, böyle bir çağda bütün dünyanın tek kurtuluş yolu ancak kapitalizmin kaçınılmaz surette yarattığı, her gün arttırdığı İşsizlik ve Pahalılık afeti karşısında, önce bunun nereden geldiğini anlayıp, bununla nasıl savaşılacağını bilmemizle çözümlenecektir. Ve bu çözümle, elbette ilk başta, ilk adımda ilgili vatandaşlarımız, bu söylediklerimizden de çıkan sonuçtan anlaşılacağı gibi, İşçi vatandaşlarımızdır.

    Birçok aydınımız bugün belki bir işçi kadar kazanamıyor. Onu biliyoruz. 30 yaşında hekim çıkıyor. Gidiyor devlet kapısına: 500 lira maaştan başlıyorsun, diyorlar. Şimdi bir çırak bile, işçiliğe giderken, daha en ufak bir uzmanlığı yokken: Ben 300, 500 [lira] isterim, diyebiliyor. Ona göre bir büyük kazanç olmuyor tabiî ama aydınlar da, sefaletin gırtlağı geçen çamuru içinde debeleniyorlar.

    Gençliğimizin bugün bu kadar ateşli hamleler yapmasının nedeni, yarın hayata atıldığı andan itibaren işsiz kalacağını çok iyi bildiği, önceden gördüğü içindir. Temelinde bu yatıyor Gençliğimizin acılarının ve yaptığı kanlı, kansız savaşların.

    Ama İşverenle en doğrudan doğruya savaşta, her gün savaşta olan, İşsizlik ve Pahalılık biçimiyle savaşa giren büyük sınıfımız, ister istemez İşçi Sınıfımızdır. Ve ancak İşçi Sınıfımız, bu kavgayı, bu savaşı gereği gibi benimsediği zaman, dünyayı düzeltecek manivelâ olacaktır.

    Ve düzeltiyor. Dünyanın her yerinde İşçi Sınıfı, her gün, bütün geniş halk yığınları adına, bu düzeltmeye doğru gereken savaşı, kimi kendisi dahi farkına varmadan yapıyor.

    İşçi Sınıfı ordulaşıyor bir kere, bildiğiniz gibi işçi, daha fabrikaya girerken, küçücük bir savaş birliği halindedir, dikkat edersek. Hepsi az çok eşit, üç beş lira farkla aynı ücreti alır duruma girerler. Yüzü, beş yüzü bir arada çalışırlar. Böylece bir kardeşleşme hayatı içine girerler.

    Ondan sonra, bu kardeşleşme sayesinde, İşverenin yaptığı bir yığın soygunlar, kötüye kullanmalar, baskılar karşısında derlenip toplanma gereğini duyarlar. E, duyunca, bir araya gelelim derler… Çünkü İşverenin karşısında çok zayıf teker teker her işçi. Her gün birini alıp attı mı, dışarıda aç kalacak. İşverende böyle korkunç bir güç var. Ona karşı işçinin tek tek savaşması akla sığan bir şey değildir.

    Ama köyde olsa… Köyde; “Boynum bükük, ne yapayım? Kaderim böyleymiş”, der, kalır. Çünkü tek başınadır zavallı. Yapacak savaşı yoktur.

    Şehirdeki fabrika ve atölye işçisi öyle değildir. Yüzü, beş yüzü bir arada duruyor. İçimizden birini attı mı, yarın hepimizin başına gelecek… O halde birleşelim, diyor. Ve zaten birleşik durumdadır. Hemen, en azından bir Sendika kuralım, diyor. Ve nitekim işçi kardeşlerimizin her gün yaptıkları da bu.

    Bugün Türkiye gibi dünyanın en geri bıraktırılmış bir ülkesinde bile, sendika gibi Amerikan ajanlarının, gangsterlerinin yetiştirdiği bir cihaz içinde dahi olan, örgütlenme çabası, önüne geçilmez bir durum yaratmıştır.

    Biliyoruz Türkiye’de, hiçbir toplum sınıfımız, hiçbir insan kalabalığımız, milyonlarca İşçinin girdiği gibi bir örgüt içinde değildir. Ama İşçi Sınıfı böyledir. Bugün İşçi Sınıfımız: 1.5 milyon sendika üyesi biçiminde, yazılı bir örgüt durumuna girmiştir. 1.5 milyonluk bir ordu haline gelmiş, demektir.

    Böylesine örgütlü, bu kadar birbirini tutan insanların, Türkiye’nin kaderinde söz sahibi, iş sahibi olmalarından doğal hangi sonucu verebilir? Hiçbir sonuç veremez.

    Ve işte bugün, İşçi Sınıfımıza düşen en büyük görev de, bu durumu mertçe karşılamak, sineye çekmek ve bunu, İşveren sınıfının bütün kalleşliklerine, yalanlarına karşı göğüsleyip sonucuna vardırmaktır.

    Bu da, biliyoruz, yalnız başına Sendika ile olmaz. Daha başka, daha geniş Türkiye’nin bütününü gören, dünyanın bütününü gören, oradan dersler, ibretler çıkaran örgütlenmeler, birleşmelerle olur ki ona Siyasi savaş diyoruz.

    Yani, siyaset denilen mekanizma bütün suların başını keser. Eğer biz o suların başını Hacıağalara, onların veletlerine yahut İşverenlere, onların Avrupa’dan torbayla diploma getirmiş beyciklerine bırakırsak, elbette onlar suyun başını kesecekler (politika yoluyla) ve bize, ancak Sendikada bir metelik fazla, bir metelik eksik arama kavgasını tavsiye edeceklerdir.

    Onu da bittabi [doğal olarak] İşçi Sınıfı her gün biraz daha geliştikçe, fabrikadaki tecrübeleriyle görecek ve ister istemez yeni savaş, politika savaşı alanına geçecektir.

    Bu, bizim küçücük görülen, gerçekte Türkiye ölçüsünde ve dünya ölçüsünde (dünyanın en azından üçte biri ölçüsünde) büyük bir dava demek olan İşsizlik ve Pahalılıkla savaşımız, böyle bir savaştır. Bu savaş sadece ekonomik bir savaş, metelik kavgası değildir. Çünkü metelik kavgası, bizi o kadar ayrıntılar içinde kaybediverir ki bazen; bir ağacın peşine düşeriz, koca ormanı gözümüzden kaçırıveririz.

    Orman, Türkiye ölçüsünde, bütün İşçi Sınıfımız ölçüsünde -bir fabrika, bir atölye ölçüsünde değil- Türkiye’nin 35 milyonu içindeki İşçi Sınıfımızdır. Onu göreceğiz. O ormanın kurtuluşu, bütün milletin kurtuluşunu getirmek için, İşverenlerin, Hacıağaların soyguncu politikalarına karşı; çalışanların, namuslu alın teriyle çalışan insanların, hak ve adalet prensibine -ama çalışan insan adaleti prensibine- dayanan yeni bir politikasını çıkaracaktır.

    Bizim derneğimiz, karınca kaderince, İşsizlik ve Pahalılıkla savaşın nasıl bir siyasi savaş olduğunu ve bu siyasi savaşın en çok ve en başta İşçi Sınıfımız tarafından benimsenilmesi gerektiğini anlatmak için kurulmuştur.

    Ben kıymetli vakitlerinizi daha fazla işgal etmek istemem. Sözlerim burada bitiyor. Sağ olun.
  • SABAHATTİN ALİ ÖLÜM YILDÖNÜMÜ
    Türk yazar ve şair
    Sabahattin Ali (d. 25 Şubat 1907, Eğridere - ö. 2 Nisan 1948, Kırklareli), Türk yazar ve şair. Edebî kişiliğini toplumcu gerçekçi bir düzleme oturtarak yaşamındaki deneyimlerini okuyucusuna yansıttı ve kendisinden sonraki Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını etkileyen bir figür hâline geldi. Daha çok öykü türünde eserler verse de romanlarıyla ön plana çıktı; romanlarında uzun tasvirlerle ele aldığı sevgi ve aşk temasını, zaman zaman siyasi tartışmalarına gönderme yapan anlatılarla zaman zaman da toplumsal aksaklıklara yönelttiği eleştirilerle destekledi. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940) ve Kürk Mantolu Madonna (1943) romanları Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin takdirini toplayarak hem 20. yüzyılda hem 21. yüzyılda etkisini sürdürdü.
    Sabahattin Ali
    Doğum
    25 Şubat 1907
    Eğridere, Gümülcine, Osmanlı İmparatorluğu
    Ölüm
    2 Nisan 1948 (41 yaşında)
    Kırklareli, Türkiye
    Meslek
    Yazar · şair · öğretmen · tercüman
    Dönem
    Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı
    Edebî akım
    Toplumcu gerçekçilik · realizm
    Önemli eserler
    Kuyucaklı Yusuf (1937)
    İçimizdeki Şeytan (1940)
    Kürk Mantolu Madonna (1943)
    Evlilik
    Aliye Ali
    (e. 1935; ö. 1948)
    Çocuklar
    Filiz Ali
    Eğridere'de doğan Sabahattin Ali, ilk hikâye ve şiir denemelerine Balıkesir'de başladıktan sonra İstanbul'daki edebiyat öğretmeni Ali Canip Yöntem'in desteğiyle ilk kez Akbaba ve Çağlayan dergilerinde şiirlerini yayımladı. Anadolu'da kısa süre öğretmenlik yaptıktan sonra Türk devleti tarafından dil eğitimi için Almanya'ya gönderildi. Türkiye'ye döndüğünde Almanca öğretmeni olarak göreve başlasa da önce komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla bir süre tutuklandı, ardından ise Türk devlet yöneticilerini eleştirdiği iddiasıyla tekrar tutuklandı. Bu dönemde memurluktan ihraç edildi ancak Atatürk hakkında yazdığı bir şiirden dolayı yeniden devlet kurumlarında görevlendirildi. Ayrıca kendisine yüklenen sosyalist algısını kırmak için de Esirler adlı bir oyun kaleme aldı.
    Hayatının son yıllarında Türk milliyetçileriyle yaşadığı tartışmalarla da öne çıktı, özellikle Türkçü-Turancı yazar Nihal Atsız ile yaşadığı gerilim giderek artarak Irkçılık-Turancılık Davasının bir parçası oldu. Bu dönemde Aziz Nesin'le beraber çıkardığı Markopaşa dergisinde siyasileri eleştirmesi yüzünden çeşitli davalarla uğraşmak zorunda kaldı. Hakkındaki davaların aleyhinde seyrettiği bir dönemde Türkiye'den ayrılmak istedi ve Bulgaristan sınırını geçmek isterken kendisine kaçma girişiminde rehberlik eden Ali Ertekin tarafından milliyetçi gerekçelerle öldürüldü.
    Ailesi
    Sabahattin Ali, Trabzon kökenli bir aileye mensuptur. Büyükbabası Bahriye Alay Emini Oflu Salih Efendi'dir.Sabahattin Ali'nin Mehpare Taşduman’a yazdığı 24 Ağustos 1928 tarihli mektupta geçen "Babam İstanbul'un eski ve asil bir ailesinin çocuğu idi." cümlesi, büyükbabasının çok daha evvelden, gençken veya çocukken Trabzon’dan İstanbul'a gelip yerleşmiş olmasından kaynaklanır.Bazı kaynaklar ise hatalı bir şekilde, Sabahattin Ali'nin büyükbabasının Yüzbaşı Mehmet Ali Bey olduğunu yazmaktadır.Oysa, İçimizdeki Şeytanlar adlı eserinde Nihal Atsız, tereddütsüz bir şekilde, Sabahattin Ali'nin kendisine Oflu bir babanın çocuğu olduğunu söylediğini belirtmektedir.Eşi Aliye Ali de, Ramazan Korkmaz'ın kendisiyle yaptığı özel bir görüşmede, eşinin ailesinin Karadeniz kökenli olduğunu, büyükbabasının oradan İstanbul'a gelip yerleştiğini doğrulamıştır
    Yazarın babası Ali Selahattin Bey (1876-1926) Eğridere'de zabit olarak çalışırken kendisinden on altı yaş küçük olan Hüsniye Hanım'la tanıştı ve evlendi.Bu evlilikten Sabahattin (1907) ve Fikret (1911) adında iki çocuğu oldu. Ali Selahattin Bey I. Dünya Savaşı yıllarında "Divan-ı Harb Orfi Reisi" olarak Çanakkale'ye çağrıldı ve eşi ile çocuklarını alarak Çanakkale'ye gidip dört yıl kadar bir süre orada kaldı. Sabahattin Ali burada geçirdiği yıllardan zaman zaman mektup ve yazılarında bahsetti.Ali Selahattin Bey biriktirdiği para ile İzmir'e gelerek tiyatro veya gazino işleriyle uğraşmak istemekteydi. Belirli bir süre yolunda giden işleri, İzmir'in İşgali ile sekteye uğradı. Daha sonra ise ailecek Edremit'e göç ederek Hüsniye Hanım'ın babasının yanına gittiler. 1920'ye gelindiğinde aileye Saniye Süheyla (Conkman) adında bir kız çocuğu katıldı.Süheyla aile içinde "Süha" olarak çağrılırdı.
    Hayatı
    İlk yılları
    Sabahattin Ali 25 Şubat 1907 tarihinde Edirne Vilayeti'nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere'de doğdu.Babası Ali Selahattin Bey, dönemin entelektüel kesiminden olan Tevfik Fikret ve Prens Sabahaddin'le olan dostluğundan dolayı çocuklarına bu kişilerin isimlerini vermeyi düşünmekteydi ve bu doğrultuda ilk oğluna Sabahattin, ikincisine ise Fikret ismini verdi.Sabahattin Ali yedi yaşına geldiğinde İstanbul'da Üsküdar'ın Doğancılar mahallesinde Füyûzâtı Osmâniye Mektebi'ne başladı. Aynı dönemde Ali Selahattin Bey'in Çanakkale'ye tayini çıktı ve ailecek oraya taşındılar. İlköğrenimine Çanakkale İptidai Mektebi'nde devam ederken seferberlik ilan edildi ve okul öğretmensiz kalınca kapandı. Daha sonraları Ali Selahattin Bey'in de çabalarıyla okul tekrar açıldı.
    Sabahattin Ali'nin annesi on altı yaşında evlendi ve ruhsal sorunlarından ötürü defalarca intihara kalkıştı.Yazarın Edremit'ten çocukluk arkadaşı olan Ali Demirel, anne Hüsniye Hanım'ın çok sinirli bir insan olduğunu ve diğer oğlu olan Fikret'e daha fazla yakınlık gösterdiğini söyledi.Ayrıca bir hatırasında Edremit'teki İptidai Mektebi'nde okurken (1918-1921) yazarın dış çevreye kapalı bir görünüm verdiğini belirterek o günlerde Sabahattin Ali'nin arkadaş ortamlarında oynanan oyunlara katılmadığını, kendi hâlinde takılmayı tercih ettiğini, ya eve gidip kitap okuduğunu ya da resim çizdiğini söyledBuna karşın Sabahattin Ali, Ünsal Akpak'a göre Edremit İptadi Mektebinde sınıfının başarılı öğrencilerinden biri oldu; Gümülcine'den babasının arkadaşı Mehmet Şah Bey'in özel ilgisi ile okumaya daha fazla özendi ve kesintilere rağmen başarılı bir öğrencilik dönemi geçirdi.
    Yazar 1921 yılında Edremit İptidai Mektebini bitirdikten sonra İstanbul'daki büyük dayısının yanına gitti ve burada bir yıl kaldı. Ardından Balıkesir'e dönerek 1922-1923 ders yılının başında Balıkesir Muallim Mektebine kaydoldu.Burada şiir ve hikâye deneyimlerini geliştirmeye başlayarak okulun ikinci yılında gazete ve dergilere yazılar gönderdi.Ayrıca arkadaşlarıyla birlikte bir okul gazetesi çıkardı. Bu okulda geçirdiği süre içerisinde günlük tutmaya başladı, tiyatro ve sinemaya daha fazla gitti ve bunların sonucunda sanata olan ilgisi arttı. Sanata ve serbest bir yaşama daha fazla özenen Sabahattin Ali, okulun disiplinli ortamından sıkılıp fırsat buldukça kaçarak sinema ve tiyatroya gitmeye başladı. Bunun farkına varan okul müdürü ise kendisini ailesinin yanına göndermekle tehdit etti.Sonrasında Sabahattin Ali intihar etmeye kalkıştı. Kendisinin blöf olarak nitelendirdiği bu intihar girişimi, arkadaşı ve öğretmenleri sayesinde engellendi.Ardından okul müdürünün de desteğiyle İstanbul'a naklini aldırdı.Bu dönemlerde edebiyat öğretmeni olan Ali Canip Yöntem'in desteğiyle, Çağlayan ve Akbaba gibi dergilere şiir ve hikâyeler gönderdi. Belirli bir süre düzenli bir hayat sürdürürken annesinin sağlık sorunları arttı. 21 Ağustos 1927 tarihinde öğretmenlik diplomasını aldı.
    Öğretmenliğinin ilk yılları
    Sabahattin Ali öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra Ankara'da bir hastanede baştabip yardımcısı olarak görevini sürdüren dayısı Rıfat Ali Ertüzün'ün yanına gitti. Dayısının Yozgat Devlet Hastanesinde başhekimlik görevi için tayini çıkınca, yeğenini yanına almak isteyen Ertüzün, dönemin mebuslarından Cevat Dursunoğlu ile görüştü ve yeğeninin Yozgat Merkez Cumhuriyet İlkokulu'na öğretmen olarak atanmasını sağladı.Sonrasında ailecek Yozgat'a gittiler. Burada yazarın çevresi, dayısının da etkisiyle gelişti. Fakat burada kendi söylemiyle yazdığı şiirleri ve hikâyeleri okuyacak, kendisini anlayacak kişiler bulmakta zorlanmaktaydı. Buradaki durumunu İstanbul'daki yakın arkadaşı olan Nahit Hanım'a yazdığı 24 Kasım 1927 tarihli mektupta sitemli bir şekilde anlatmaktaydı ve yalnızlığından şikâyet etmekteydi.Nahit Hanım, öğretmenlik stajında tanıştığı Sabahattin Ali'nin sevdiği kişilerden biridir. Önce dostluk havasında yürüyen arkadaşlıkları zamanla tek taraflı bir aşka dönüştü. Yozgat'ta yazdığı şiirlerin ana temasında Nahit Hanım'a duyduğu sevgi vardır. Servet-i Fünûn dergisinin 2 Şubat 1928 tarihli sayısında yayınlanan Bir Macera adlı şiiri Nahit Hanım'a ithaf edilmiştir. Yazar, karşılık görmeyen aşkını "Ne Kazandık" (1927), "Kalbimde Aşkınız" (1927), "Ebedi" (1928), "Yat ve Uyu" (1928), "Bütün İnsanlara" (1928), "Firar" (1928) ve "Kudurmak" (1928) adlı şiirlerinde işledi.
    Almanya'ya gidişi ve dönüşü
    Yazar, Yozgat'ta geçirdiği bir yıllık süreden sonra İstanbul'a dönmek istedi. Dayısı Rıfat Ali Ertüzün de Ankara'da özel bir hastane açarak oradan ayrıldı. İstanbul'a tatile giderken Ankara Mili Eğitim Bakanlığından tanıdığı kişilere uğradı ve onlara şaka ile karışık bir şekilde Yozgat'tan ayrılmak istediğini ve geri dönmesi halinde alacaklılarının kendisini öldürme ihtimalinden bahsetti. Yetkililer ise kendisinin genç bir öğretmen olmasına dikkat çekerek onu Avrupa'ya gitmeye teşvik ettiler.Nitekim, yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti tarafından 1928 yılı Kasım ayında Almanya'ya eğitim amacıyla gönderildi.
    Sabahattin Ali, on beş gün Berlin'de kaldıktan sonra Potsdam'a yerleşti. İlk olarak dil öğrenmek için yaşlı bir kadının evine pansiyoner olarak girdi. Daha sonra Almancasını güçlendirmek için özel bir kurum olan Deutsches Institut Auslander'ın kurslarına başladı. Ayrıca I. Dünya Savaşı'nda Türkiye'de bulunan ve biraz Türkçe bilen eski bir subaydan dersler aldı. Yazar burada Almanya'ya giden ekipten olan Melahat Togar'la da görüşmekteydi.Melahat Togar "Arkadaşım Sabahattin Ali" yazısında yazarın Almancayı tam öğrenmeden Almanca üzerinden Rus yazarlarını okuduğunu belirtti.Sabahattin Ali bu yönü sayesinde İvan Turgenyev, Maksim Gorki, Edgar Allan Poe, Guy de Maupassant, Heinrich von Kleist, ETA Hofmann ve Thomas Mann gibi isimleri tanıdı ve onların eserlerinden ilham aldı.
    Potsdam'da kaldığı süre içerisinde İstanbul'u ve karşılıksız kalan aşkını özlemekteydi. 1 Ocak 1929 tarihinde Nahit Hanım'a yılbaşı hediyesi olarak yazdığı şiirleri gönderdiyse de cevap alamadı. Postdam'daki dil kurusunu bitirdikten sonra Berlin'de yatılı bir okula yerleşti. Almanya'ya altı veya yedi yıl kalmak için gönderildiğini düşündüyse de aslında bu süre dört yıl olarak planlanmıştı. Buna karşın yazar ikinci yılını tamamlayamadan Türkiye'ye geri döndü. Geri dönüşü hakkında farklı iddialar mevcuttur. Bu iddialar Sabahattin Ali'nin Nihal Atsız'a anlattığına göre; "Bu parazit Türkleri buradan atmalı!" diyen Alman öğrenciyi dövmüş olduğu veya Alman öğrencilere komünizm propagandası yaptığı şeklindedir.İkinci iddia yazarın Almanya dönüşü Nihal Atsız'la görüşmesi, Türk Ocakları'nı ziyaret etmesi ve Atsız Mecmua'da hikâye ve şiirler yayımlatmış olmasından dolayı zayıf bir ihtimal dahilindedir. Ayrıca yazarın bazı yorumlarında Almanları sevmediği ve onları domuz değerinde gördüğü ifade edilmektedir.
    Öğretmenlik hayatı ve soruşturmalar
    Sabahattin Ali'nin Almanya'dan dönüşü 1930 yılının Mart ayı ortalarına denk gelmektedir. Döndükten sonra İstanbul Yüksek Muallim Mektebi'nde yatılı okumakta olan Nihal Atsız, Pertev Naili Boratav, Orhan Şaik Gökyay, Nihad Sâmi Banarlı gibi arkadaşlarının yanında kaldı. Daha sonra bu okulun müdürünün de yardımıyla Bursa'nın Orhaneli ilçesine ilkokul öğretmeni olarak atandı. Aynı yılın Eylül ayında ise Gazi Terbiye Enstitüsü'nde açılan Almanca yeterlilik sınavına girdi, ardından da Aydın Ortaokulu'na Almanca öğretmeni olarak atandı.Burada komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla hakkında soruşturma açıldı. 1931'in Mayıs ayında mahkeme için İstanbul'a sevk edildi,iki gün sonra mahkeme tutuksuz yargılanmasına karar verdi.Daha sonra soruşturmalar derinleştirildi ve kendisinin tutuklu yargılanmasına karar verildi. 9 Eylül 1931 tarihine kadar Aydın Hapishanesi'nde tutuklu kaldı. Serbest kaldıktan yirmi bir gün sonra ise Konya Ortaokulu'na Almanca öğretmeni olarak atandı.
    Sabahattin Ali, Yozgat'ta iken Nahit Hanım'a, Almanya'da iken Frolayn Puder'e,Aydın'da iken bir miralayın kızına ve Konya'da ise Melahat Muhtar adlı öğrencisi ile Muhsine adındaki bir şarkıcıya ilgi duydu. Melahat Muhtar'a duyduğu ilgi karşılık buldu,ona atfen "Çocuklar Gibi" adlı şiiri yazdı. Bu şiirde eski aşklarını birkaç günlük düşkünlükler şeklinde yorumladı. Bu sevgisinden Pertev Naili Boratav'a yazdığı mektuplarda bahsetti.Fakat yazarın bu ilgisi ilerleyen dönemlerde tutuklanması ile yarım kaldı. Bir toplantıda okuduğu şiir ile Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü gibi Türk devlet yöneticilerini yerdiği iddiasıyla 22 Aralık 1932 tarihinde tekrar tutuklandı.Tutuklanmasına sebebiyet veren şiiri "Hey anavatanından ayrılmayanlar" şeklinde başlamaktaydı.Bu şiiriyle Atatürk'ü tahkir ettiği iddiasıyla Konya Asliye Ceza Mahkemesi tarafından bir yıllık cezaya çarptırıldı. Fakat daha sonra davaya temyizde iki ay daha eklendi ve ceza on dört aya çıkarıldı.Sabahattin Ali Konya Cezaevi'nden yakın arkadaşı Ayşe Sıtkı'ya gönderdiği bir mektubunda bu olaylardan şöyle bahsetti:
    « Benim mesele, senin zannettiğin gibi fiyakalı bir zamanımda ağzımdan kaçırdığım sözlerin neticesi değildir. Aramın açıldığı bir iki namuzsuz başıma bu işi getirdi. Geçen sene Mayıs'ında falanca yerde Gazi'yi ima ve telmihen tahkiri tazammün eden bir şiiri falan yerde okudu, dediler. Adli safahat lehimde olduğu halde, müdde-i umumi yaranmak için mahkûmiyetimi talep etti, hakim de korktuğu için mahkûm etti. Temyiz, cezayı aleyhimde nakseti, cezama iki ay daha ilave edildi. Şimdi 14 aya mahkûmum ve aşağı yukarı üç ayını yattım. 11 ayım kaldı demektir.»
    Sinop Cezaevi'ndeki Sabahattin Ali bölümü
    14 Nisan 1933'te Konya cezaevinden Atatürk'e suçsuz olduğunu ifade eden bir mektup yazdı.
    29 Nisan 1933 tarihinde memurluktan kaydı silindi. Daha sonra Konya'dan Sinop Cezaevi'ne gönderildi. Koğuştan bazı arkadaşları yazarın cezaevinde geceleri sürekli okuduğunu, gündüzleri ise bir sandık üzerinde yazı yazdığını söyledi.[49] Yaşamındaki değişimleri eserlerine yansıtan yazar, bu cezaevinde edindiği tecrübe ve gözlemlerini de "Bir Şaka", "Kanal", "Kazlar", "Bir Firar", "Katil Osman" ve "Çaydanlık" adlı hikâyelerinde kullandı. On ay yedi gün süren tutukluluğunun ardından Cumhuriyet'in 10. kuruluş yıl dönümü sebebiyle çıkan genel aftan yararlanarak serbest kaldı.
    Yeniden atanması
    “ Benim Aşkım
    Bir kalemin ucundan hislerimiz akınca
    Bir ince yol onları sıkıyor, daraltıyor;
    Beni anlayamazsan gözlerime bakınca
    Göğsümü parçala bak kalbim nasıl atıyor.
    Daha pek doymamışken yaşamın tadına
    Gönül bağlanmaz oldu ne kıza, ne kadına
    Gönlüm yüz sürmek ister yalnız senin katına
    Senden başka her şeyi bir mangıra satıyor.
    Sensin, kalbim değildir, böyle göğsüme vuran,
    Sensin Ülkü adıyla beynimde dimdik duran
    Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran;
    Seni çıkarsam, ömrüm başlamadan bitiyor.
    Hem bunları ne çıkar anlatsam bir dizeye?
    Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya
    Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye
    Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor ”
    Sabahattin Ali, tutukluluğu bittikten sonra İstanbul'daki yakınlarını ziyaret etti, ardından da yeniden göreve atanabilmek için Ankara'ya gitti. Burada dönemin Orta Öğretim Genel Müdürü Reşat Şemseddin Sirer ve Müsteşar Vekili Rıdvan Nafiz Edgüer'e danıştı.Tutuklu kalma gerekçesi Atatürk'ü tahkir etmek olduğu için bu kişiler sorumluluk almaktan kaçındı. Ancak Reşat Şemseddin Sirer bu durumdan Hasan Âli Yücel'e bahsetti. Yücel ise yazarın durumunu yakın arkadaşı olan maarif vekili Hikmet Bayur'a bildirdi.Yazar bir mektubunda Hikmet Bayur'la olan görüşmesinde "ikinci bir şiir yazmamı mı istiyorsunuz" şeklinde bir cümle kurduğunu yazdı. Hikmet Bayur ise Müdürler Encümeni tarafından verilecek karara uyacağını söyledi. Kurul toplantısında Sabahattin Ali'nin öğretmenlik dışında başka bir göreve atanması kararlaştırıldı. Fakat Maarif Vekili eski düşüncelerini değiştirmediği sürece yeniden atanmasını doğru bulmayarak kurul kararını reddetti. Sabahattin Ali yeniden atanmak için uğraştığı süre içerisinde dayısı Rıfat Ali Ertüzün'ün evinde kaldı ve küçük tercümeler yaptı.1934 yılında ise kendisinden Atatürk hakkında bir kaside yazılması istendi. Kendisi de bu istek doğrultusunda Varlık dergisinin 15 Ocak 1934 tarihli 13. sayısında "Benim Aşkım" adında bir şiir yazdı.Fakat bu şiirinden sonra da göreve atanabilmek için bir süre daha bekletildi. Ardından Maarif Vekili ile görüşen yazar, kendisine atfedilen edilen komünist sıfatının doğru olmadığını ispat edebilmek için yazılar yazdığını ve Esirler adlı oyununun halkevleri tarafından sahneye konacağını söyledi. Göreve atanabilmek için beklerken arkadaşı Ayşe Hanım'a yazdığı mektubun sonuna bir not bırakarak kendisine evlenme teklifi etti. Ayşe Hanım ise 22 Şubat 1934 tarihli mektubunda Sabahattin Ali'nin bu teklifini şaka olarak niteleyerek geri çevirdi.Yazar sonrasında ise Atatürk'ten izin alınarak önce geçici olarak Orta Tedrisat Şube Müdürlüğüne (Mayıs 1934), ardından da asli olarak Milli Talim ve Terbiye'ye atandı.
    Aliye Hanım'la evlenmesi
    Sabahattin Ali'nin eski sevdiklerinden Nahit Hanım evlenmişti; arkadaşı Ayşe Hanım da evlilik teklifine red cevabı vermişti. Aliye Hanım'la ise 1932 yazında İstanbul'da eczacı Salih Başotaç'ın evinde tanıştı.Kendisiyle yaptığı evlilikte Başotaç ailesinin etkisi büyük oldu. Aliye Hanım'ın ailesi Sabahattin Ali'nin poliste sicil kaydının bulunduğunu gerekçe göstererek evliliğe mesafeli yaklaştı. Fakat sonradan Aliye Hanım'ın da isteği ile evliliğe izin verdiler. İkilinin nikâhları 16 Mayıs 1935 tarihinde Kadıköy Evlendirme Dairesi'nde kıyıldı. Sabahattin Ali ve eşi nikâhtan sonra Ankara'ya gittiler ve buradaki düğünün ardından Ulus'ta bir apartman dairesine yerleştiler. Sabahattin Ali ilerleyen dönemlerde "mümeyyizlik" görevinden başka bir göreve atandı, ayrıca bir ortaokulda Almanca dersleri verdi. Bu dönemlerde maddi açıdan rahatlayan yazar, Varlık'ta "Kağnı", "Arap Hayri", "Pazarcı" adlı hikâyelerini yayınladı, Knut Hamsun, Liam O'Flaherty ve Panteleymon Romanov'tan tercümeler yaptı; Ayda Bir adlı dergide ise "Kamyon", "Bir Şaka", "Apartman", "Arabalar Beş Kuruşa" ve "Düşman" adlı öykülerini yayınladı.
    Soyadı düzenlemesi
    Sabahattin Ali'nin ailesi Soyadı Kanunu sonrasında "Şenyuva" soyadını aldı. Fakat yazar babasının ön adı olan "Ali"yi kullanmak istedi. Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan şiir ve hikâyelerinde "Sabahattin Ali" imzasını kullandı. Yazar soyadını bu yönde değiştirebilmek için nüfus müdürlüğe gitti fakat "Ali" ismini soyadı olarak kullanmasına izin verilmedi. Kendisi de buna karşılık olarak "O halde 'Alı' olsun." şeklinde beyanat bildirdi (1936).Ramazan Korkmaz çeşitli sıkıntılar yaşamış ailenin "Şenyuva" soyadını almasına yazarın tahammül edemediğini belirterek "Ali" tercihinin babasına duyduğu sevgiden olduğunu belirtti. Aliye Ali ise "Alı" soyadını "Ali" tercihi için bilinçli bir gerekçe olduğunu söyledi.
    Askerlik sonrası yaşamı
    Yazar, askerliğinin bitiminde Ankara'daki Musiki Muallim Mektebi'ne Türkçe öğretmeni olarak atanmıştır.
    Yazar otuz yaşına gelince İstanbul Eski Harbiye'de askerliğe başladı ve 2 ay er, 6 ay da yedek subay öğrencisi olarak eğitim gördü. Eşi Aliye Ali'yi de askerlik süresince bulunduğu şehirlere götürdü. İstanbul'da askerlik yaptığı dönemde kızları Filiz Ali (1937-) doğdu. Askerlik bitiminde ise Musiki Muallim Mektebi'ne Türkçe öğretmeni olarak atandı ve Ankara'ya yerleşti.Ankara'da geçirdiği dönemlerde Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Mediha (Berkes) Esenel ve Niyazi Ağırnaslı gibi isimlerle yakın ilişkiler kurdu. İlerleyen dönemlerde Devlet Konservatuvarı'na atanarak Carl Ebert'in asistanlığını yaptı.Çevresindeki hareketliliğin azalması sonrasında edebi çalışmaları yoğunlaştı ve İçimizdeki Şeytan adlı eserini (1939) yazdı. Bu roman yayımlandıktan sonra siyasi tartışma konusu haline geldi. Nihal Atsız bu romana karşılık olarak Sabahattin Ali'nin hayatı hakkında çeşitli bilgiler de içeren İçimizdeki Şeytanlar adlı eserini yayınladı.II. Dünya Savaşı öncesinde çıkarılan seferberlik sonrasında tekrar askere alındı ve dört ay İstanbul'da askerlik yaptı. İkinci kez askere alındığı bu dönemde Kürk Mantolu Madonna'yı yazdı ve Hakikat gazetesinde tefrika ettirdi (18 Aralık 1940-8 Şubat 1941). Ankara'daki çevresi genişleyen yazar, dönemin siyasileriyle de yakın ilişkiler kurdu. Aliye Ali, eşinin Şükrü Saracoğlu ile siyasi düşünceleri farklı olmasına rağmen iyi anlaştığını ve bazen de ailecek görüştüklerini belirtti.
    Yaşamına yönelik eleştiriler
    Sabahatin Ali 1940-1943 yılları arasında Adelbert von Chamisso, Ludwig Tieck, Heinrich von Kleist ve Friedrich Hebbel gibi isimlerden çeviriler yaptı. Yine bu dönemlerde çeşitli dergilere yazılar gönderen yazar, ayrıca Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı Türk Dil Kurumu ve Tercüme Odası gibi yerlerde görev yaptı. Ekonomik anlamda rahatlaması, çevresi tarafından lüks bir yaşam sürmesi ve savunduğu fikirlere aykırı olması gibi düşünceler doğrultusunda eleştirildi. Samet Ağaoğlu yazarın ölümünden sonra "Böylece hiçbir zaman gerçek bir komünist olamadı. (...) Hikayelerinin aksine realitede burjuva manzarası gösteriyordu." ifadelerini kullandı.[63] Arkadaşı Emin Türk de yazarı savunduğu düşüncelere aykırı olmakla itham ederek bencil ve gösteriş düşkünü olmakla suçladı.Adalet Cimcoz'un eşi Mehmet Ali Cimcoz ise yazarın yaşam tarzına yönelik olarak "gösterişi seven, alkışı seven bir insan", "bugün anladığımız gibi bir komünist değildi" şeklinde ifadeler kullandı.
    Tartışmalı yılları
    Yazar, sağ ve sol kesim tarafından birtakım eleştirilere maruz kaldı. Ülkenin sol kesimi kendisini lüks ve burjuva görünümlü yaşantısından dolayı daha radikal tavırlar almaya zorlarken, sağ kesim de sosyalist misyon yüklenmek istenen birisinin Dil Kurumu azalığı gibi görevlere getirilmesini doğru bulmuyordu. Sağ kesimin eleştirilerinin başlıca kaynaklarından birisi de Sabahattin Ali'nin Almanya'dan dönen öğrenci grubundaki kişilerden daha önce ve daha etkili görevlere getirilmesiydi. Nihal Atsız, Orhun dergisinde Şükrü Saracoğlu'na atfen yazdığı yazıda (1 Nisan 1944) Sabahattin Ali'nin "herkesçe bilinen bir komünist olduğunu, Hasan Âli Yücel'in şahsi sempatisi yüzünden göreve getirildiğini ve daha önceden Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve Ali Çetinkaya gibi isimlere hakaret ettiğini" söyleyerek yazarı vatan haini olarak niteledi ve devlet tarafından korunmasını kınadı.Bu mektup üniversite öğrencileri ve halk arasında etki uyandırdı, Nihal Atsız ise görevden alındı.
    Sabahattin Ali mektup sonrasında Nihal Atsız'a hakaret davası açtı ve ilk duruşma 2 Nisan 1946'da yapıldı. Dava öncesinde adliye sarayı önünde toplanan ve çoğunluğu Siyasal Bilgiler ve Tıp Fakültesi öğrencisi olan kişiler yazarın aleyhinde gösteri yaptı. Davaya Sabahattin Ali avukatsız olarak katılırken Nihal Atsız'ı ise Hamit Şevket İnce başkanlığındaki avukatlar savundu. Dava görülürken içeride ve adliye önünde "İstiklâl Marşı" okundu, ortam gerilince de dava başka bir tarihe ertelendi.
    İlk duruşmadan sonra konservatuvarda İsmet İnönü ile görüşen yazar, İnönü'nün "Nasılsın?" sorusuna "Sağ olun, iyim paşam." şeklinde cevap verdi ve İsmet İnönü'den "Daha iyi olacaksın." cevabını aldı.İlerleyen dönemlerde Hamit Şevket İnce, Nihal Atsız'ın avukatlığından istifa etti. Yine bu dönemde Falih Rıfkı Atay, Ulus gazetesinde Sabahattin Ali lehinde seri yazılar yazdı. İkinci duruşmada savcı Nihal Atsız'ın Sabahattin Ali'ye vatan haini diyerek hakaret ettiğini söyledi ve cezalandırılmasını talep etti. Üçüncü duruşmada ise Nihal Atsız altı ay ceza aldı fakat "mazisinin temiz olması" ve "millî tahrik"gibi gerekçelerle bu ceza dört ay indirilerek tecil edildi.
    Dava sonrasında konservatuvardaki görevine bir süre devam etti,ardından da üçüncü kez askere çağrıldı. Çankırı'da bir buçuk ay görev yapan yazar, mesleğine geri döndü. Daha sonra ise bakanlık emrine alınarak konservatuvardan ayrıldı. 4 Aralık 1945 günü İstanbul'da çıkan komünizm karşıtı gösterilerde Sabahattin Ali'nin de faaliyet gösterdiği bazı kurumlara çeşitli saldırılar oldu.
    1944 sonrasında Markopaşa, Malum Paşa veya Ali Baba gibi yerlerdeki yazılarında daha sert ve daha eleştirel bir dil kullandı. Zekeriya Sertel'e 1946 yılında söylediğine göre siyaset ve politikayla daha fazla ilgilenmek istiyordu.Yine aynı yıl ailesini Ankara'da bırakarak İstanbul'a geldi ve Aziz Nesin'le beraber Markopaşa dergisini çıkardı. Markopaşa ilk üç sayısında tırajını artırarak yayın hayatına devam etti. Daha sonra da mizahî yönünden çok siyasi yönüyle tartışmalara neden oldu. İlerleyen dönemlerde dergide çıkan ve çoğu imzasız olan yazılardan ötürü derginin sorumluluğunu üstlenen Sabahattin Ali'ye davalar açıldı. Davaya konu olan yazılardan biri dışındaki yazılar Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'a aitti; fakat derginin sorumlusu olduğu için Sabahattin Ali hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul ve Paşakapısı Cezaevi'nde bir süre yatan yazar, 10 Eylül 1947 tarihinde tahliye oldu.Yine bu dönemlerde Markopaşa kapatıldı, bunu takiben de Merhum Paşa ve Malum Paşa gazeteleri çıkartıldı.
    İlerleyen dönemlerde yazar hakkında tekrar tutuklama kararı çıkartıldı fakat tutuklama işlemi gerçekleşmedi. Bu dönemlerde Ali Baba dergisini çıkardı ve "Sırça Köşk" adlı öyküsünü yayınladı. Bu öykü Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı, kendisi de Sultanahmet Cezaevi'ne gönderildi.31 Aralık 1947 tarihinde serbest kalan yazar, ekonomik sıkıntılar çekti ve Ali Baba dergisi kapatıldı. Daha sonra nakliyecilik yapmak istedi ve Adalet Cimcoz'un da yardımlarıyla bir kamyon aldı. Yazarın M. Ali Cimcoz'a anlattıklarına göre bu mesleğe başlamasında şehirlerin sıkıcı etkisinden kurtulmak, yeni insanlar tanımak ve edebi eserleri için malzeme toplamak gibi amaçlar gütmesi etkiliydi. Eşi Aliye Ali bu dönemler için "1947'de Markopaşa'nın çıkmasıyla hayatımız bozuldu. Yurt dışına gitmek istiyordu: İngiltere veya Fransa'ya falan" ifadelerini kullanmıştır. Niyazi Berkes'in aktardığı bilgiler Sabahattin Ali'nin Fransa'ya gitmek istediğini fakat kendisine pasaport verilmediği yönündedir. Nihayetinde Sabahattin Ali 1948 yılı Mart ayı sonlarında arabasının tamirini yaptırdı ve "Edirne'ye peynir götüreceğim" diyerek M. Ali Cimcoz'la sabah beş civarı vedalaşarak ayrıldı.
    Ölümü
    Sabahattin Ali'nin Edirne'ye gitmekteki amacı peynir taşımak değil, Bulgaristan sınırını aşarak Avrupa'ya ulaşmaktı. Kendisine yasal yollardan pasaport verilmediği için kaçak yollarla bu amacına ulaşmaya çalıştı. Bulgaristan sınırını denemeden önce de Suriye sınırından kaçmak istedi fakat başarılı olamadı. Avrupa'ya kaçmak istediği dönemler ise hakkındaki davaların aleyhinde seyrettiği zamanlardı. Evinde kaldığı Mehmet Ali Cimcoz'la vedalaşırken asıl amacını söylemedi. Çünkü Cimzoz'un Millî Emniyet Hizmetleri (MAH) ajanı olduğundan şüphelenmekteydi.Avrupa'ya kaçış için kendisine yardım edecek kişi Üsküdar Paşakapısı Cezaevi'nden Berber Hasan'dı. Berber Hasan, Sabahattin Ali'yi Ali Ertekin'le tanıştırdı. Sabahattin Ali'ye rehberlik edecek Ali Ertekin eski bir subaydı ve silah çalmak suçundan ordudan ihraç edilmişti.
    Sabahattin Ali ve Ali Ertekin tanıştıktan bir süre sonra Kırklareli'ne doğru kamyonla yol aldılar.Kamyonda ilk başta üç kişi olsalar da daha sonradan şoför Salim'i bırakıp beraber yola devam ettiler. Ali Ertekin'in Kırklareli Cumhuriyet Savcılığına verdiği ifadeye göre Sabahattin Ali'nin kendisine sınırı geçtikten sonra Bulgaristan ve Rusya'da çalışmalar yaparak Türkiye'de komünist bir ihtilal çıkaracağını söylediğini ve konuşmalarından onun kötü bir insan olduğunu düşündüğünü söyledi.Nokta dergisindeki bir röportajında ise yol boyunca Sabahattin Ali'yle tartıştıklarını ifade etti. İlerleyen vakitlerde Ertekin, Sabahattin Ali'yi kitap okuduğu sırada elindeki bir sopayla kafasına defalarca vurarak öldürdü.Öldürmesine gerekçe olarak da millî hislerini tahrik ettiğini öne sürdü.Ayrıca Ali Ertekin'in Millî İstihbarat Teşkilatı mensubu olduğu da iddia edilegeldi.
    Ali'nin bedenini bir çoban buldu ve 16 Haziran 1948 günü jandarmaya giderek durumu bildirdi. Yapılan incelemeler sonucunda ölünün kimliği teşhis edilemedi. Bu dönemlerde İstanbul polisi Bulgaristan'a adam kaçıran bir şebekeyi yakaladı. Sabahattin Ali'yi öldüren Ali Ertekin de bu şebekenin mensubuydu ve yakalanınca Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf etti.Ali Ertekin idam cezasıyla yargılanmasına rağmen dört yılla hüküm giydi, kısa bir süre sonra da serbest kaldı. Sabahattin Ali'nin cesedi üzerinden çıkan giysilerle Ali Ertekin'in verdiği bilgiler doğrultusunda ele geçirilen eşyaları yakın çevresi tarafından teşhis ettirildi.Bu dönemlerde ölümü üzerine farklı spekülasyonlar yapıldı ve yazılı medyada yaşayıp yaşamadığına dair farklı iddialar yer aldı. Ayrıca ölüm şekli ve ölüm yerine yönelik olarak da farklı iddialar mevcuttur.Rasuh Nuri İleri, Sabahattin Ali'nin sınırı geçtiğini sandığını bir yerde yakalanıp ardından da Kırklareli'nde yargılandığı sırada işkenceden öldüğünü öne sürdü.Yalçın Küçük ise Rasuh Nuri İleri ve Kemal Bayram Çukurkavaklı'nın "işkencede öldü" iddiasını "kahrolası bir köylü ideolojisi" ile öne sürüldüğünü belirterek Sabahattin Ali'nin kaçakçı şebekesine karşı emniyetle işbirliği yaptığını ve sınırda çıkan bir çatışmada öldüğünü iddia etti. Yalçın Küçük'ün diğer bir iddiası ise Sabahattin Ali'yi Ali Ertekin'in öldürmediği ve suçun onun üzerine kaldığı yönündeydi.Sabahattin Ali'nin ölümünün siyasi nedenlerden olduğunu savunanlar da vardır. Arkadaşı Aziz Nesin ise Sabahattin Ali'yi MİT'in öldürmediğini iddia ederek Ali'nin "kişisel kusurları yüzünden" ölüme gittiğini söyledi.
    Siyasi görüşleri
    Sabahattin Ali fikir hayatına Türkçülük düşüncesiyle başladı ve Ziya Gökalp'i "Milliyet aşkını gönüllere serpen nebi" diye niteledi. Nihal Atsız, Sabahattin Ali'nin Türk Ocakları'na gittiğini ve oradaki ortama uygun şiirler yazdığını söyledi.Kendisinin komünizmle tanışmasının Almanya'da olduğunu ve propaganda yaptığı iddiasıyla Türkiye'ye geri gönderildiğini iddia edenler vardır.Fakat kendisinin Nihal Atsız'a anlattığına göre Türklüğe hakaret eden bir Alman'ı dövdüğü için Almanya'dan geri gönderilmişti.Sabahattin Ali, Almanya dönüşünde hem Resimli Ay dergisinde hem de Atsız Mecmua'da şiir ve yazılar yazdı. Ayrıca romantik karakterli hikâyeler yerine toplumsal içerikli hikâyelere yöneldi. Kendisinin toplumcu gerçekçi yönüyle yazdığı hikâyeler Resimli Ay'da takdir ve kabul gördü. Bu durum Nâzım Hikmet'in "Türk edebiyatında hikayeci olarak yalnız sen varsın!" tepkisiyle karşılık buldu.
    Türk devlet büyüklerine hakaret ettiği iddiasıyla tutuklanmasının ardından tek parti yönetimine karşı daha sert ve eleştirel bir üslup kullandı. Hasan İzzettin Dinamo, Sabahattin Ali'nin tutukluluğu hakkında "Konya'daki bu şiir ihbarı olmasaydı onun solculuğu tatlı bir gevezelik olarak kalacaktı." ifadelerini kullandı.Nâzım Hikmet ise 1952 yılında Novoye Vremya gazetesinde yayınlanan bir yazısında, Sabahattin Ali'nin Sovyetler Birliği'ne derin bir sevgi beslediğini iddia etti.
    Sabahattin Ali, Markopaşa gibi yerlerde yazdığı yazılarında yabancı sermayelerin Türkiye'de ikinci kapitülasyonlar dönemini başlatacağını ve ülke bağımsızlığını etkileyeceğini; niteliksiz yöneticiler ve yarı aydınların kendi çıkarları için ülkeyi Amerikan ve İngiliz emperyalizmine peşkeş çekeceğini ve bunun tehlikeli sonuçlar doğuracağını söyleyerek millet idaresine dayalı nitelikli politikalar üretilmesi gerektiğinden bahsetti.Bu konudaki bir görüşü şu şekildedir:
    « Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. (...) Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. (...) Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölesi gibi peşinden gidilerek değil, bu milletin selametini en iyi sağlatacak yolları müstakil olarak seçmek şeklinde kendini göstersin.»
    Genel olarak tek parti yönetimine karşı sert ve eleştirel bir tutum sergileyen Sabahattin Ali, partinin çalışmalarını da "baskıcı" şeklinde nitelendirdi. Ayrıca Bakanlar Kurulu tarafından toplatılan Sırça Köşk adlı eseri bu tutumundan izler taşımaktaydı. Kendisinin ırkçılık ve Turancılık gibi fikirler ile yozlaşmış dini kalıplara yönelik yazıları da vardır. Sabahattin Ali'nin Marksist yönü de edebi eserlerine yansıdı fakat bu fikirleri bir yaşam tarzı olarak görmemekteydi. Kendisi bu yönü hakkında çeşitli eleştirilere de maruz kaldı. Girmek istediği bir işçi partisi ise kendisini güvenilir kabul etmeyerek onu parti üyeliğine almadı. Arkadaşı Emir Türker de Sabahattin Ali'yi öyküleri dışında Marksist bir yönünün olmamasını gerekçe göstererek eleştirdi. Ayrıca Samet Ağaoğlu ve M. Ali Cimcoz da kendisini bu yönde eleştiren diğer isimlerdir.
    Sanatı ve edebi görüşleri
    Sabahattin Ali ilk yıllarında sanatı "İçinde yaşanan cemiyet şartlarının şuurlu veya şuursuz bir ifadesi" olarak yorumlamaktaydı.Daha sonra da sanatın yalın bir yansıtma işi olmasına karşı çıkarak "sanatın bir maksadı olmalı" değerlendirmesinde bulundu. Bir mülakatında ise sanatın insanı yükseltmek ve daha iyiye götürmek dışında bir maksadının olmadığını vurguladı.Dönemin sanatkârlarını "eski gazelhanlar" ve "sahib-i mezak" olarak değerlendirdi,halktan yana olmayan eserler verdiklerini, yüksek zümreye hitap ettiklerini ve zamanla unutulup gideceklerinden bahsetti. Yeni edebiyatçıların da kalıcı olabilmeleri için realist olmaları gerektiğini söyledi.1938 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide ise şiir hakkında "Bence şiirin eskisi yenisi yoktur. İyi şiir, muhakkak ki insana bir şey ilave eder, bu şey bazen tez olur, bazen bizim manen daha genişlememizi temin eden bir heyecan olur." ifadelerini kullandı.
    Sabahattin Ali, öykü ve roman gibi türlerde kalıcı olabilmek için seçilen karakterlerin canlı olmasını ve konuların güncelliğini yitirmeyecek türden olması gerektiğini savundu.Edebi eserler üzerine yapılan eski-yeni tartışmasını ise lüzumsuz olarak değerlendirdi, eserlerin iyi-kötü ölçeğinde değerlendirilmesi önerisinde bulundu. Bu önerisine örnek olarak da yeni ve kalitesiz yazarlar yerine eski ve kaliteli yazarların okunacağını, hatta kendisinin Fuzûlî ve Şeyh Galip gibi isimleri okuduğunu belirtti.Yaşar Nabi Nayır'a gönderdiği bir mektubunda ise Orhan Veli Kanık'ın öncülüğünü yaptığı Garip hareketini halktan uzak, lüzumsuz ve anlaşılmaz olarak değerlendirdi.Dilde sadeliğe de büyük önem veren Sabahattin Ali, bu düşüncesini eserlerine de yansıttı. Dergide yazdığı bazı öykülerinin kitap olarak toplatılmasından sonraki hali daha sade bir görünüme sahiptir. Bir mektubunda da bazı hikâyelerini sadeleştirme gereği duyduğunu yazdı. Dilde sadeleşmeyi desteklemekle beraber Öz Türkçede aşırıya gidilmesine de karşı çıktı, dile yerleşen ve kalıplaşan kelimelerin kullanılmasının gerektiğini düşündü.
    Romanları
    Sabahattin Ali'nin üç romanı önce tefrika edildi, ardından da kitap olarak yayımlandı. İlk romanı olan Kuyucaklı Yusuf'un gazetelerdeki tefrikası zaman zaman kesintiye uğradı. Roman, Tan gazetesinde tamamı tefrika edildikten sonra kitap olarak ilk kez 1937 yılında basıldı. İçimizdeki Şeytan adlı romanı Ulus gazetesinde seksen yedi bölüm şeklinde tefrika edildi, 1940 yılında ise kitap olarak basıldı. Hakikat gazetesinde tefrika edilen Kürk Mantolu Madonna romanı ise Büyük Hikâye başlığı altında toplamda elli gün olmak üzere kırk sekiz sayı şeklinde yayımlandı. Sabahattin Ali bu romanına, İstanbul'da bulunan Büyükdere asker çadırında başladı ve romanını günü gününe yazıp gazeteye gönderdi. Yedi Meşaleci Cevdet Kudret Solok, Sabahattin Ali'nin bu romanı için Lüzumsuz Adam başlığını düşünüp sonra da vazgeçtiğini dile getirdi. Pertev Naili Boratav ise Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'yı ilk önce bir öykü olarak yazdığını dile getirip başlığını da Yirmi Sekiz şeklinde koyduğunu ve öykünün ilk sayfasını da kendisine gösterdiğini dile getirdi.
    Sabahattin Ali'ye ait romanlarda ilk olarak bireysel temalar ön plana çıkar. İşlediği bireysel konular sevgi ve aşk kavramlarıdır. Bu kavramlardan sonra ikinci olarak evlilik teması üzerinde yoğunlaşır. Eserlerinde diğer öne çıkan konular ise sosyal sorunlar, iletişimsizlik ve yalnızlıktır. Sosyal ve toplumsal konuları işlerken köylü, işçi, mesai arkadaşı, esnaf ve memur gibi sıfatlara sahip olan karakterler yer alır. Aydın kesim insanlarına değindiği romanlarında ise eleştirel ve realist bir tavır sergiler. İçimizdeki Şeytan aydın kesime yönelik eleştirel ifadelerinden izler taşımaktadır.
    Kuyucaklı Yusuf romanında aşk teması ön plana çıkar. Evlilik ile Anadolu'nun sosyal ve ekonomik yapısı diğer ana temalardır. İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna romanlarında da öne çıkan tema aşk ve evliliktir. Bu evlilikler genelde sağlıklı bir şeklide yürümedikleri görünümünü verir. Yazara ait üç romanın sonu birbirlerine benzemektedir: Kürk Mantolu Madonna'da Maria Puder ve Kuyucaklı Yusuf'da Muazzez karakteri romanın sonunda ölen kişiler olurken, İçimizdeki Şeytan''da ise Macide son olarak Bedri'ye yönelir. Romanlarındaki yozlaşma konusu ise daha çok kırsal kesimde ele alınır. Kuyucaklı Yusuf'taki Şahinde, Hacı Etem, Şakir ve Hilmi Bey; bir tür toplumsal yozlaşmanın örneğidir. Aydın kesimdeki yozlaşmalara ise İçimizdeki Şeytan romanında değinir. Romanda Ömer'in yakın çevresi belirli bir eğitim görmüş ve çeşitli sıfatlara sahip kişilerdir; fakat davranışları sahip oldukları eğitim ve sıfatları gölgelemektedir.
    Sabahattin Ali, romanlarındaki kişileri konunun geçtiği mekanlara göre seçer. Kuyucaklı Yusuf'ta köylüler, kasabalılar, memurlar; İçimizdeki Şeytan'da yazar, öğretmen ve profesör gibi sıfatlara sahip kişiler; Kürk Mantolu Madonna'da ise Raif Bey'in çalıştığı yerdeki arkadaşları, Almanya'da tanıştığı kişiler ve âşık olduğu Maria Puder roman kadrosunu oluşturur. Kuyucaklı Yusuf romanı en geniş karakter kadrosuna sahip romanıdır. Üç romanında, Yusuf, Ömer ve Raif Efendi ana erkek kahramanlardır. Sabahattin Ali romanlarında erkek karakterler daha ön plandadırlar; fakat bu kişiler güçlü ve etkin bir görünüme sahip değillerdir. Ana erkek kahramanların ortak özellikleri bulundukları çevreye uyum sağlayamamış kişiler olmalarıdır. Kısa sürede ciddi değişimler yaşayan bu karakterler olayları yönlendirmede güçlük çekmektedirler. Buna örnek olarak Yusuf karakterinin çözümü yakın çevresindekileri öldürmekte bulması veya Raif Bey karakterinin soğuk havalarda saatlerce sokaklarda gezmesi verilebilir.
    Romanların kapsadığı zaman dilimi farklılıklar göstermektedir. Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna romanlarında on iki ila on beş yıllık bir zaman diliminde yaşanan olaylar anlatılmaktadır. Kuyucaklı Yusuf'ta olaylar ileriye doğru anlatılır ve özet yöntemiyle de zamanlar arasında geçiş yapılır, Kürk Mantolu Madonna ise ileriye doğru yazılmamış olup, geriye doğru giden bir anlatıma sahiptir. İçimizdeki Şeytan romanındaki gelişmeler ise yaklaşık üç ile beş ay arasında gerçekleşir.
    Romanlarındaki olayların geçtiği mekânlar birbirlerine göre farklılık göstermektedir. Kuyucaklı Yusuf romanındaki mekan bir kasabayken, İçimizdeki Şeytan romanında ise İstanbul'dur. Bu romanda deniz kenarı ve cadde kaldırımları da seçilen mekanlardandır. Roman karakterlerinden Macide'nin Balıkesirli olmasından dolayı bu şehirden de kısaca söz edilmektedir. Kürk Mantolu Madonna romanında ise mekan olarak Berlin seçilmiştir. Romanın sonlarına doğru ise olaylar Ankara'da geçmektedir. İlk romanı olan Kuyucaklı Yusuf'ta ise olaylar Kuyucak köyünde başlayıp Edremit'te devam eder. Bu romanındaki diğer mekanlar ise Burhaniye ilçesi ve Yusuf'un tahsildarlık yaptığı köylerdir. Kuyucaklı Yusuf romanı kırsal kesimde geçtiği için doğa da mekan olarak kullanılmıştır; romanda bağ ve bahçeler karakterlerin toplu olarak bulunduğu yerlerdir.
    Öyküleri
    Sabahattin Ali'nin 1935'te çıkardığı ilk öykü kitabı Değirmen'de on altı, 1936'daki Kağnı'da on üç, 1937'deki Ses'de beş, 1943'teki Yeni Dünya'da on üç ve 1947'deki Sırça Köşk'te on üç öykü olmak üzere toplamda altmış öyküye sahiptir. Ardından da son kitaplarında dört öykü daha yayınlayarak bu sayıyı altmış dörde çıkardı. Romanlarında olduğu gibi öykülerinde de dönemin siyasi ve sosyal özelliklerini görmek mümkündür. Öykülerindeki temel kavramlar sevgi, aşk ve kırsal kesim sorunlarıdır. Kırsal kesimi işlediği öykülerinde çeşitli toprak ve miras kavgaları gibi nedenlerden dolayı işlenen cinayetlere de yer verir.
    Sabahattin Ali öykülerinde öne çıkan konulardan birisi de hapishanelerdir. Çeşitli dönemlerde, farklı sebeplerden dolayı hapse atılan Sabahattin Ali; bu yaşantısını öykülerine de yansıtır. "Bir Şaka", "Candarma Bekir", "Duvar", "Kazlar" ve "Katil Osman" adlı öykülerinde hapishane yaşamı ve mahkûmlar konusu üzerine durur. Türk edebiyatında toplumcu gerçekçi kişilerin başında gelen Sabahattin Ali, öykülerindeki karakterleri tasvir yoluyla anlatarak iyi veya kötü yanlarını ortaya koyar. Öykülerindeki tasvirler romanlarında olduğu gibi uzun ve ayrıntılı değildir.
    Öykülerindeki karakterler ilk zamanlar hayvanlar olurken daha sonra çeşitli insan tiplerini karakter olarak seçer. "Kırlangıçlar" ve "Bahtiyar Köpek" adlı öykülerinde karakter olarak hayvanlar daha ağır basmaktadır. "Kırlangıçlar" adlı öyküsünde hiçbir insan karakteri bulunmaz, Sabahattin Ali bu eserinde birbirine âşık olan iki kırlangıcın hikâyesini anlatır. "Bahtiyar Köpek" adlı eserinde insanlar bulunsa bile asıl önemli rolü köpek karakterine verir. İnsanları ve insan ilişkilerini ön plana çıkardığı öykülerinde ağırlıklı olan karakterler erkektir. Eserlerindeki erkek karakterleri daha hırslı ve daha yoğun düşünen tipler olup genellikle işsiz durumdadırlar. Öykü karakterlerde en fazla ortaya çıkan meslek grubu memurlardır. Köyde geçen öykülerinde daha çok ağa, imam, muhtar ve köylü insanı gibi karakterler öne çıkar. Kırsal kesimi anlattığı öykülerinde, halkın tarlasını ve mahsullerini yöneten köyün ağaları bulunur. Ağalar gerekirse cinayet işletir ve suçu başka birisinin üzerine yıkar. Hapishane öykülerinde ise: cezaevi müdürü, jandarma ve gardiyan gibi karakterler ön plandadır.
    Öykülerinde kadın karakter sayısı azdır ve genellikle kadınlar ikinci plandadır. Öykülerindeki kadınlar, tarlada ve bahçede çalışan; çamaşırla ve ev hizmetiyle uğraşan tiplerdir. Köy öykülerindeki kadınlar evlerine ve eşlerine bağlıdır. Sabahattin Ali "Kazlar" öyküsünde hapiste olan eşini rahat ettirebilmek için komşusunun kazını çalan kadının hapse düşmesi olayını anlatır. Öykülerinde güçlü ve çekici görünen kadın sayısı az da olsa vardır. Bu kadınlar genellikle toplumca yadırganan yönleriyle ele alınır. İstanbul'da geçen öykülerinde ise güzel ve varlıklı kadınlara rastlanır. Öykülerindeki çocuklar ise genellikle bir fon değerindedir.
    Öykülerindeki memur karakterleri genellikle yoksul, geçim sıkıntısı yaşayan, silik ve etrafınca fazla önemsenmeyen insanlardır. Memurlar genel olarak dürüst ve adil olmayan bir şekilde davranır. Bir dönem Almanca öğretmenliği de yapan Sabahattin Ali, öykülerinde öğretmenlere de yer verir. Öğretmenlerin iyi yanlarını daha çok göstermekle beraber olumsuz yanlarına da değinir. Doktor karakterleri ise genellikle çıkarcı ve duyarsız bir görünüm verir.
    Öykülerindeki mekanlar ağırlıklı olarak Anadolu ve İstanbul'dur. Yurt dışında geçen öykülerine örnek olarak "Köstence Güzellik Kraliçesi" adlı yapıtı verilebilir. Bu yapıt Romanya'da başlar ve Berlin'de devam eder. "Bir Gemici Hikayesi" adlı yapıtında ise mekan olarak Kızıldeniz (Şap Denizi) ve Akdeniz kıyısında bulunan Port Said kentinin adı geçmektedir. "Viyolonsel" adlı öyküsü, bir gemi kazası sonucunda gelişir ve Afrika'nın sığ bir ormanında geçer. Sabahattin Ali'nin Anadolu anlayışı genellikle Orta Anadolu ve Ege Bölgesi ile sınırlıdır. Bu sınırlamayı Kuyucaklı Yusuf romanında da görmek mümkündür. Bazı öykülerinde mekan olarak doğa öne çıkar. Kapalı mekanlara ise hastane, otel, han ve cezaevleri örnek gösterilebilir.
    Öykülerinde yalın bir dili tercih eder. Romanlarında sık rastlanan ve günümüzde çok kullanılmayan ifadelere öykülerinde daha az rastlanır. Karakterleri konuştururken yerel ifadeler ve şive özelliklerini vermek zaman zaman tercih edilir. Karakterlerin yerel ağızlarını yansıtırken ölçülü bir üslubu tercih eder. Öykülerinde yerel olarak ifade edilebilecek argo sözcükler de bulunur. Sabahattin Ali'nin yazınsal olarak etkin olduğu döneminde Türkiye'de harf inkılabı gerçekleşmiştir. Türk dilindeki değişimler onun eserlerine de zamanla yansır.[114] Sabahattin Ali kendi şiir ve öykücülüğü hakkında şu ifadeleri kullanmıştır:
    « Şiir ve hikâyelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum. Bunların bir kısmının çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları bence bir mazeret değildir; çünkü bu çeşit bir yazıyı bugün herhangi bir imzanın üstünde görsem, sahibini ıslah olmaz bir zevksizlik ve tam istidatsızlıkla suçlandırmakta tereddüt etmem. Bunların, benim san'at hayatımın gelişmesini göstermesi bakımından, sadece kendim için bir ehemmiyeti vardır ki, bu da onları başkalarına okutmak için bir sebep olamaz. (...) Bir kere okuyucuyu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim: ama böylece belki de eski bir hatayı devem ettirmekten başka bir şey yapmıyorum. İyiden kötüden ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim.»
    Şiir ve oyunları
    Sabahattin Ali'nin toplamda yetmişten fazla şiiri bulunur. Bu şiirlerinden 28 tanesini Dağlar ve Rüzgâr adlı kitabında yayımladı. Bu kitap yazarın 1931-1934 yılları arasında yazdığı şiirlerden oluşmaktadır. Ayrıca kitabın ön sözü de ona aittir. Kitapta bulunan beş şiir daha önceden dergilerde yayımlanmış olan şiirleridir. Diğer şiirler ise ilk kez bu kitapta yayınlandı. 1926-1928 yılları arasında yazdığı şiirlerden 21 tanesini ise Kurbağanın Serenadı adlı defterde topladı. Almanya'da eski harflerle yazılan bu defter, zamanla el değiştirmiş olup son olarak da Asım Bezirci tarafından muhafaza edildi. Bu defterdeki sekiz şiir daha önceden yayınlanmamış olan şiirleridir.
    Şiirlerindeki temalar ise tıpkı romanlarında olduğu gibi sevgi ve aşk kavramlarıdır. Hapishaneleri konu edinen şiirlerinde, hapishane yaşamının zorluğu üzerinde dururken aşk temasına ise tekrar değinir. Karamsarlık, bireysel yalnızlık, bunalma ve kaçış gibi konular da şiirlerinin diğer temalarıdır. Kişileri konu edinen şiirlere de sahiptir, bu kişiler babası Selahattin Bey, Mustafa Kemal Atatürk, Abdülkâdir Geylânî ve Ziya Gökalp'tir.
    Sinop Hapishanesi'ndeyken Hapishane Şarkısı adıyla oluşturduğu beş parçalık bir şiir bütünü bulunur. Bu şiirler birden beşe kadar numaralandırılmış şekildedir ve ilerleyen yıllarda ise Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli ve Edip Akbayram gibi isimler tarafından bestelenmiştir.
    Sabahattin Ali şiirleri üçlük, dörtlük ve daha değişik sayıda dizeden oluşan bentlerden oluşur. Bazı şiirleri düz uyak biçiminde yazılmıştır; "Gazel Naziresi", "Terkib-i Bend Risalesi", "Mesnevi" başlıklı şiirlerindeyse Divan şiiri gelenekleri görülür. Üçlüklerle kurulan şiir sayısı dokuz, dörtlüklerle kurulan şiir sayısı elli, serbest ölçüdeki şiirlerinin sayısı dokuzdur; fakat bu dokuz şiirden sadece "Sokakta Kalan Adam" adlı şiir ölçüsüz ve uyaksız olarak yazılmıştır.
    "Gazel Naziresi", "Terkib-i Benci Risalesi" ve "Mesnevi" adlı şiirlerinde aruz ölçüsü kullanırken diğer yetmiş iki şiirinde ise hece ölçüsünü tercih etmiştir. Genellikle hecenin sekizli kalıbıyla şiirler yazmıştır. Dağlar ve Rüzgâr adlı kitapta bulunan şiirlerden biri hariç geriye kalan şiirlerin çoğu hecenin sekizli kalıbıyla yazılmıştır. Sabahattin Ali'nin tercih ettiği şiir kalıplarından bir diğeri ise on dörtlü kalıptır, bu tarzda ise yirmi şiir yazmıştır. Bu kalıpların dışında bazı şiirlerinde yedili, on birli, on üçlü kalıpları kullanmıştır. "Kurbağa" adlı iki dizeden oluşan şiirde ise on yedili kalıbı tercih etmiştir.
    Sabahattin Ali'ye ait Esirler adında yayımlanmış tek bir oyun mevcuttur. Bu oyun bir tablo ve üç perdeden oluşmaktadır ve Türk tarihindeki Kürşad İhtilali'nden[not 4] esinlenilerek yazılmıştır. Sabahattin Ali, Ayşe Sıtkı İhlal'e yazdığı mektuplarında bu oyundan sıkça söz eder. Mektuplarında oyunu bitirdiğini ve Ayşe Sıtkı İhlal'e okuması için göndereceğini belirtir. Bir başka mektubunda Esirler oyununu, Pertev Naili Boratav aracılığı ile Muhsin Ertuğrul'a verilmesini ister. 15 Ocak 1934 tarihli bir mektubunda ise oyunun Ulvi Cemal Erkin tarafından bestelendiğini ve müzik öğretmenliği öğrencileri ile oynanmasının kararlaştırıldığı yazar.
    Etkisi
    Sabahattin Ali Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından biridir. Sait Faik Abasıyanık ile beraber kendisinden sonraki Türk öykücülüğüne yön vermiştir, bu iki yazarın doğrultusunda iki öykücülük geleneği gelişmiştir. Sabahattin Ali çizgisinde yazan yazarlar arasında Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Kemal Bilbaşar, Samim Kocagöz, İlhan Tarus gösterilir.Genel olarak "toplumcu gerçekçi yazarlar" kategorisine dahil edilmektedir.Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan ve Kuyucaklı Yusuf romanları Türk edebiyatının önemli yapı taşlarındandır. Özellikle Kürk Mantolu Madonna Türkiye'de en çok okunan kitapların başında gelmektedir. Türk Kütüphaneciler Derneği'nin yayımladığı istatistiklere göre 2015 yılında Türkiye'de en çok okunan kitaptır. Romanın bu denli popüler olmasının altında okullarda öğrencilere önerilmesi ve sosyal medyada çok fazla paylaşım alması gibi nedenler vardır.Almanca, Arapça, Rusça, İngilizce, İspanyolca ve İtalyanca gibi çeşitli dillere çevirilen Kürk Mantolu Madonna İran gibi İslamist ülkelerde bazı kısımlarında sansüre uğramıştır.Kuyucaklı Yusuf romanıysa aralarında Yaşar Kemal ve Fakir Baykurt'un da bulunduğu köy çevresini konu edinen roman yazarları üzerinde etki sahibi olmuştur. Samim Kocagöz'ün Onbinlerin Dönüşü romanı da İçimizdeki Şeytanlar etkisinde yazılmış.Kocagöz, lisedeyken Sabahattin Ali'nin eserlerini okumuş, yazarın "bambaşka bir açıdan" baktığını ve eserlerinin "edebiyatımızın geçmişi içinde gelip durulan büyük bir aşama" teşkil ettiğini düşünmüş ve etkisi altında kalmıştır.
    Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı tarafından ortaöğretim öğrencilerine tavsiye edilen ve MEB 100 temel eserden biri olan Kuyucaklı Yusuf[128] ile yazarın "Hanende Melek", "Hasanboğuldu", "Komik-i Şehir", "Kağnı", "Ses", "Gramofon Avrat" ve "Ayran" gibi hikâyeleri Metin Erksan, Yılmaz Duru ve Feyzi Tuna gibi yönetmenlerce sinema ve televizyona uyarlandı.Aldırma Gönül, Leylim Ley, Çocuklar Gibi, Kız Kaçıran ve Göklerde Kartal Gibiyim adlı şiirleri ise Ahmet Kaya, Sezen Aksu, Nükhet Duru, Volkan Konak, Edip Akbayram ve Zülfü Livaneli sanatçılarca bestelendi.
    Süreç içerisinde popüler kültürün bir ögesi olan yazarın hayatı ve eserleri akademik olarak birçok kez incelendi.Ramazan Korkmaz 1991 tarihli Sabahattin Ali İnsan ve Eser adındaki doktora tezini daha sonra kitaplaştırdı.Sevengül Sönmez A' dan Z' ye Sabahattin Ali kitabı ile geniş çaplı bir çalışma yayımladı.Hıfzı Topuz ise yazar hakkındaki Başın Öne Eğilmesin adlı eseriyle Orhan Kemal Roman Armağanı ödülünü kazandı.Ayrıca yazarın yakın çevresinden Kemal Bayram Çukurkavaklı, Asım Bezirci ve kızı Filiz Ali'nin de benzer çalışmaları mevcuttur.
    Türk Kütüphaneciler Derneği'nin 2017 yılında üniversite kütüphanelerinden en çok ödünç alınan kitaplar listesinde yazarın Kürk Mantolu Madonna'sı ikinci sırada yer aldı.Eser, 2018 yılında da hem üniversite kütüphanelerinden hem de bin 146 halk kütüphanesinden Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı ile beraber en çok ödünç alınan kitap oldu.Hece dergisi 2018 Ocak sayısında ‘Susturulamayan Ses Sabahattin Ali’ başlıklı bir özel sayı çıkardı. Özel sayının editörlüğünü Ramazan Korkmaz ve İbrahim Tüzer yaptı.Yapı Kredi Yayınları 14 Şubat 2018 - 27 Nisan 2018 tarihleri arasında İstanbul'da "Şehirlere Alışamadı: Sabahattin Ali’nin Şehirleri” adlı sergiyi organize etti. Küratörlüğünü Sevengül Sönmez'in yaptığı sergide Ali'nin hayatından kesitler, yaşadığı şehirler, bu şehirlere dair görüşleri ve çeşitli fotoğraflar gösterildi. Sergi'de Sabahattin Ali Arşivi’nden çıkan yeni belgeler, Tarih Vakfı Arşivi ve Ömer M. Koç Koleksiyonu’ndaki belgeler kullanıldı.
    Yayın hakları tartışması
    Ali'nin eserleri ölümünü takiben geçen 70 yılın ardından Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’da ilgili madde gereğince kamu malı oldu. Ölüm tarihinin kesin olarak bilinmemesi, kayıtlara daha ileri bir tarihte girilen ölüm tarihi ve eserlerinin bir dönem yasaklı olması nedeniyle yazarın ailesi ilgili yasanın değişmesi ve bu özel duruma bir istisna uygulanması talebinde bulundular.Onk Ajans aracılığıyla Yapı Kredi Yayınları'nda bulunan yayın haklarının kamu malı olmasının ardından 26 yayınevi Sabahattin Ali kitaplarını basmaya başladı. Bu basımlarda yazarın ailesinden izin alınmadan kullanılan fotoğraflar, kapak tasarımları, biyografi sunumu, yayın kalitesi gibi konular tartışma konusu oldu.
    Eserleri
    Roman
    Kuyucaklı Yusuf (1937)
    İçimizdeki Şeytan (1940)
    Kürk Mantolu Madonna (1943)
    Öykü
    Değirmen (1935)
    Kağnı (1936)
    Ses (1937)
    Yeni Dünya (1943)
    Sırça Köşk (1947)
    Şiir
    Dağlar ve Rüzgâr (1934)
    Kurbağanın Serenadı (1937)
    Öteki Şiirler (1937)
    Oyun
    Esirler (1936)
    Derleyen: Bünyamin Demirel
  • 304 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10 puan
    İnsanlar ne ile değişir? Çizme morfini ile. düşünceler nasıl gelişir? Çizme lügatı ile. Duygular nasıl körleşir? Çizme yöntemi ile. Ülkeler nasıl alınır? Çizme siyaseti ile. Tarih nasıl değişir, yok olur? Çizmeyi giyen abi ile. Abi kim? Büyük abi? O mu? O sizi izliyor, görüyor, hislerinize düşüncelerinize kadar biliyor. Kitabın büyüsü kaçsın istemiyorum. Zira içerikten bahsetmek sizin okuma isteğinizi köreltebilir. Muhteşem bir kitaptı. Her şeyin zıddı ile kaim olduğunu bildiğimiz bir gerçek varken yazarın kurguladığı dispotyasında Sevgi Bakanlığı Savaş ile, Özgürlük, kölelikle, cehalet kuvvet ile bağdaştırılıyor. Nasıl mı? Orası hiç görmek yaşanmak istenmeyen muamma ama özgür olmak için 2+2=5 olmak zorunda. Kabul etmelisin ki özgür olasın!!! Bir tutam gizli yalnızlık çağı birey açısından. Gerçekleri haykıramamanın sonucu yazmak eylemi bile o kadar güç ki yaşamak diken üstünden beter. Ateş canlı iken kül ediyor. Ortam korku, nefret ve acı ortamı. Çok ilginç, bir o kadar da sistematik bir olgu içerisinde kendinizi tasavvur ediyorsunuz. Bilmek isteyip, ama yaşamak istemediğiniz bir dünya ile hemhal ediyor yazar sizi. İnsan tasavvurunun çıkar ve siyaset olduğunda uçları ne kadar zorlayabileceğini, güç, silah ve iktidarla olmazı oldurabileceğini görüyorsunuz. Syf 39'da ki unutma, unutturma eylemi hem çevirisi hayran bıraktırıyor hem okurken adeta yaşıyorsunuz. "Bütün tarih her gerek görüldüğünde tertemiz kazınıp, yeni baştan kaleme alınan yapboz tahtası gibiydi" syf45 diyor kitabın kahramanı Winston. Gönülsüz yaptığı memuriyetinin çelişkilerinin farkında olacak kadar zeki, bunu sesli ifade edemeyecek kadar korkak. Dünya haritası geliyor gözümün önüne. Çizme deyince de İngiltere. Böylesi bir kurgu ancak ingilterenin kölelik devrinden günümüze kendini aklayarak gelişinin özeti gibi geldi bana. Hiçbir ülkenin ders kitaplarına gerçek tarihini yansıtacak cesareti yoktur şüphesiz. Çizmeye göre Dünya sadece üç bölümdür; Okyanusya, Avrasya ve Doğuasya. Okyanusya her daim Doğuyasya ile savaş halindedir. Avrasya ile de olabilir. Sanayi sürekli ürettiği sürece silahlar tüketilmek içindir öyle ya. Savaş adı barış ya savaş için her zaman bir sebep bulunur. Bunun yolu da Akı Kara, olmuşu olmamış, ölmüşü diri, diriyi ölü göstermekten geçmez mi zaten? "özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir" 88 de böyle yazsa da inanamıyorum bir türlü beş denilebiliğine, ama dedirtiyorlar. Bu satırları okurken dilerim sadece kitap kurgusu olarak kalır okuduklarımız. Dil değişse, din değişse, ahlak değişse, birey, millet, aile, sevgi, anne, hoşgörü, saygı, gibi tüm güzel şeyler değişse tek bir "Abi ne derse o olur" "o doğrudur" dense disiplinin adı suçdurduran, köleliğin adı özgürlük olursa, partinin iç yüzünü gören, bilen, hisseden herkes kitabın kahramanı Winston gibi "kusurlu bir numune" "silinmesi gereken leke" olarak görülürse düşüncelerine kadar değiştiğine emin oluncaya kadar işkence... Böyle bir dünyada yaşamış olmaktansa ölüm yeğ gelir de öldürmüyorlar işte değiştiriyorlar. Bütün doğru bildiklerini unutturuyorlar insana. Nasıl ve ne ile? Çizme ve çizmenin morfini ile. "Zaman her şeyi iyileştirir" 145. Syf. mi o meçhul işte.
    Bu kitapta doğru bildiğiniz her şeyi unutun...
    İşte tek güç bilinen çizmenin(büyük abinin) yanlışları ve doğrularında dikkatimi çeken alıntılar... Bazıları şimdiden doğru mu ne?!!!!
    İnsanın kendi eylemlerinden dolayı kendinden kaçıp kurtulamadığı durumlar vardı.296
    Beyaz her zaman mat eder.295
    Düşünmek, düşünmek, (ölüme tek saniye kalsa bile) düşünmek tek umuttu.290
    Yüksek bir yerden düşerken bir ipe tutunmak korkaklık değildir.289
    Aklıyla teslim olmuştu ama kalbini dokunulmaz kılacağını ummuştu.284
    Aptallık, zeka kadar gerekli ve elde edilmesi de zordu.283
    Merak olmayacak, yaşam sürecinden zevk alınmayacak... her zaman iktidar sarhoşluğu olacak.272
    Güzellik çirkinlik arasında hiçbir ayrım olmayacak.272
    Gerçek iktidar.... insanlara hükmeden güçtür.!!! 271
    Zulmün amacı zulümdür.268
    Devrimi korumak için diktatörlük kurulmaz, diktatörlüğü korumak için devrim yapılır.268
    İktidar bir araç değil amaçtır.268(!!!!)
    Emekciler, bin yıl veya bir milyon yıl sonra bile asla isyan etmeyecekler. Beceremezler.266
    Dünyadaki hiç bir şey fiziksel acı kadar kötü değildir.242
    Acı için tek bir şey dileyebilirsiniz; o da acının dinmesi.242
    Üç süper devletten hiçbiri ciddi yenilgi riski içeren herhangi bir harekata asla kalkışmaz.200
    Diğerleri, suyun altındaki bir denizaltı gibi toprağın içinde yol açabilecek bir araç, üssünden ayrı kalkabilecek bir uçak, güneş ışınlarını uzayda binlerce kilometre asılı duran mercekler aracılığıyla dünyanın merkezindeki ısıya etki edecek yapay depremler ve gelgit dalgaları üretmek gibi uzak olasılıkları araştırırlar.198(neden? Neden?)
    Yeni ve daha ölümcül gazlar veya tüm kıtaların bitki örtüsünü yok edecek miktarlarda üretilebilen çözünür zehirler veya olası tüm antikorlara karşı bağışıklığa sahip hastalık mikrop türlerini geliştirmek için uğraşırlar. (1940lı yıllarda yazılmış bir kitap için fazla öngörülü değil mi bu cümle?)199
    Savaş eyleminin asıl gayesi, mutlaka insanın yok edilmesi değil, insan emeğinin ürünlerinin yok edilmesidir.196(tabi bir de yeraltı kaynakları var)
    Sanayide geri kalmış bir ülke askeri anlamda çaresizlik içine düşüyordu ve doğrudan ya da dolaylı olarak daha gelişmiş rakipleri tarafından yönetilmeye mahkum ediliyordu.195
    Boş zaman ve güven içinde yaşamak herkes tarafından benzer şekilde beğenilseydi, normalde yoksulluktan sersemlemiş olan insan kitlesi okuryazar hale gelir ve kendileri için düşünmeyi öğrenirlerdi.195
    İnsan olarak kalmayı hissedebiliyorsan, onları yenmişsin demektir.171
    Parti'nin yaptığı en korkunç şey, sizi dürtülerin ve yalın duyguların hiçbir önemi olmadığına ikna etmesi ve aynı zamanda maddi dünya üzerindeki tüm gücünüzü çalmasıydı.168
    İnsan insan olarak kaldığı sürece ölüm ve yaşam aynı şeydir.140
    Dünyanın güneş etrafında döndüğüne inanmak, geçmişte delilik alameti sayılmıştı. Bugün ise, geçmişin değişmez olduğuna inanmak delilik belirtisiydi.87
    NASIL olduğunu anlıyorum. NİÇİN olduğunu, anlamıyorum.87
    Hem bilip hem bilmemek; özene bezene uydurulmuş yalanlar söylerken, doğru sözlülüğün mükemmelliğinin farkında olmak...39
    Şimdi gerçek olan ezelden ebede kadar gerçektir.39
    An'a hükmeden geçmişe hükmeder.38
    Geçmişe hükmeden geleceğe hükmeder.38
    Düşünce suçu ölüme sebep olmaz, düşünce suçu ölümün ta kendisidir.30
    Hülasa;
    Herkesin okuması gereken bir kitap olduğuna inanıyorum.
    Selam olsun ömrü boyunca insan kalabilenlere. Ülkü Kara
    30 Mart 2021
  • Egzersiz - 2
    Elinizin altına bir yere herhangi türden oyun
    kartlarını koyun. Egzersizi yapmak için bir
    zaman seçin. Her gün, belirlenmiş o saatte kart
    paketini bir elinize alın ve bunları, çok temkinli
    bir şekilde, mümkün olduğunca yavaş
    hareketlerle, yere üst üste gelecek şekilde
    yerleştirmeye başlayın. Hepsinin çok düzenli bir
    şekilde, alttakini tam olarak kaplayacak şekilde
    yerleşmesini sağlayın. Bu egzersizi yedi gün
    boyunca yapın.
    1. Gün
    Notlar:
    Verilen bu görev, oldukça sıkıcı ve yorucu
    görünüyor. Herbir kartı tam olarak bir öncekinin
    üstüne yerleştirmek için çok iyi odaklanmak
    gerekiyor. Belki de çabucak yapıp bitirmek de
    isteyeceksiniz. Kartları o kadar yavaş
    yerleştirmek sabır gerektiriyor. Ama öyle
    yapılmazsa, bu egzersizin faydası olmaz.
    Başlangıçta hareketlerinizin titrek, aceleci ve sert
    olduğunu göreceksiniz. Elleriniz ve kollarınız
    üzerinde düzgün bir kontrol sağlamanız biraz
    pratik gerektirecek. Belki de daha önce bu kadar
    sakin bir şekilde herhangi bir şey yapmaya
    çalışmadınız. Bunun iradenizin en yoğun şekilde
    odaklanmasını gerektirecek bir egzersiz
    olduğunu göreceksiniz.
    Ancak daha önce hiç sahip olmadığınız bir
    sakinliğe kavuştuğunuzu fark edeceksiniz.
    Yavaş yavaş yeni kuvvetler elde edeceksiniz.
    Önceden ne kadar tepkici ve düşünmeden tepki
    veren biri olduğunuzu, şimdi ise iradenizi
    kullanarak, huylarınızı
    kontrol edebildiğinizi anlayacaksınız.
    2. Gün
    Notlar:
    Artık kartları yavaşça yerleştirmeye başladınız.
    Kazandığınız pratikle, kartları
    daha hızlı ve daha düzgün bir şekilde
    yerleştirebildiğinizi göreceksiniz. Ancak asıl
    ®
    © 2006 Mega Hafıza - 125
    gâyeniz, onları yavaşça yerleştirmek ve bu
    şekilde kendinizi izlemektir. Yavaş ve
    titremeden hareket etmek oldukça yorucu ve
    sıkıcıdır. O dayanılmayacak gibi görünen "acele
    etme" arzusunu yenmek zorundasınız. Kısa
    zaman sonra, kendi iradenizin kontrolünde
    hızlanıp yavaşlayabildiğinizi göreceksiniz.
    3. Gün
    Notlar:
    Egzersizi yapmada hâlâ biraz zorlanıyorsunuz.
    İradeniz sizi hızlıca yapmaya zorluyor. Özellikle
    telaşlı ve hemen tepki veren bir kişiliğe
    sahipseniz, bu sizin için daha belirgin bir
    gerçekliktir. Çünkü tepkisel karakter sahibi
    kişiler, herhangi bir şeyi yavaş ve temkinli bir
    şekilde yapmakta zorlanırlar. Bu, onların
    "tabiatlarına" aykırıdır.
    Onlar için, bu egzersiz daha da yorucudur. Fakat
    bir kez bunu yaptınız mı, zihinsel olarak
    sağlamlık kazanırsınız. Bunu yapmakla,
    sevmediğiniz bir şeyi yapmayı
    başarmışsınız demektir ki, bu, hoşunuza
    gitmeyen görevler üzerine nasıl konsantre
    olacağınızı öğretir. Bunları, aşağıda verilen
    örnekteki gibi, notlar hâlinde yazarak
    belirtmenizin size çok faydası olacaktır.
    4. Gün
    Notlar:
    “Artık kartları matematiksel bir biçimde
    yerleştirmeye başladım. Bir kartın diğerini
    tamamen kapatmadığını fark ettim. Demek ki
    biraz dikkatsiz davranmışım.
    Daha dikkatli olmalıyım. Daha iyi konsantre
    olabilmek için irademe hâkim olmaya
    çalışıyorum. İrademi kontrol altına almanın, o
    kadar da zor olmadığını görüyorum.”
    5. Gün
    Notlar:
    “Kartları yavaş ve temkinli bir şekilde
    yerleştirebiliyorum. Kasılmalı, âni, titrek
    hareketlerimin artık üstesinden gelebiliyorum.
    Duruşumu ve tepkilerimi kontrol etmede hızlı bir
    gelişme kaydediyorum. Her geçen gün, iradem
    üzerinde daha iyi kontrol sağlayabiliyorum.
    İradem, hareketlerimi tamamıyla kontrol
    edebiliyor artık.
    İrademe, büyük bir idare etme gücü olarak
    bakmaya başladım. Kazandığım irade bilgisinin
    elimden kaçmasını asla düşünemiyorum. Bunun
    çok iyi bir egzersiz olduğunu gördüm ve
    üzerime aldığım görevlerimi başarılı bir şekilde
    yerine getirmemde bana yardımcı olacağını
    biliyorum.
    6. Gün
    Notlar:
    “İradeyi kullanmaya bağlı olarak bana sunulan
    harika imkanların varlığını
    hissetmeye başladım. İradenin etkisini
    düşünmek bana güç veriyor. Şimdi o kadar fazla
    ve çok daha iyi şeyler yapabiliyorum ki, bunlar
    benim iradî hareketlerimi kontrol edebileceğimi
    göstermiş oldu. Görevim, ne olursa olsun,
    iradem o iş üzerine rahatlıkla odaklanıyor. Bana
    düşen ise, o görevim bitene kadar bu
    odaklanmamı
    koruyabilmek. Ne yapacağım konusu üzerinde
    ne kadar yakın ve kesin bir şekilde kararlılık
    gösterirsem, iradem o kadar kolaylılıkla işini
    tamamlayabiliyor. Kararlılık, iradeye zorlayıcı
    kuvveti sağlamakta. Bu şekilde daha baskın hâle
    gelebiliyor. İrade ve sonuç, birbirleri üzerinde
    etki ve tepki oluşturmakta.”
    7. Gün
    Notlar:
    ®
    © 2006 Mega Hafıza - 126
    Bugün yaptığınız her işi daha hızlı bir şekilde
    yapmayı deneyin. Fakat bunları
    yaparken, acele etmeyin veya telaşa kapılmayın.
    Her şeyi sadece daha hızlı; fakat temkinli ve
    dikkatli bir şekilde yapmaya çalışın.
    Şimdiye kadar uyguladığınız “aceleciliği
    bastırma, işi geciktirme”
    egzersizlerinin, sinirlerinizi sakinleştirerek,
    hızınızı artırmanızı mümkün hâle getirdiğini
    göreceksiniz. İrade, sizin idareniz altındadır.
    Aldığınız kararları daha hızlı
    bir şekilde yerine getirmede kullanın onu. Kendi
    kendinizi kontrol altında tutmayı ve kendi
    kendinize hükmetmeyi bu şekilde geliştirirsiniz.
    Ancak o zaman insan makinesi, onu “yapanın”
    emrettiği şekilde hareket eder.
    Günlük iç gözlemlerinizi yazmanın ne kadar
    faydalı olduğu hükmüne artık varmışsınızdır.
    Tabii ki burada belirtildiği gibi, benzer bir
    tecrübe yaşamayacaksınız.
    Bunların bir kısmı sizin durumunuza uyacaktır.
    Tecrübelerinizi dikkatlice inceleyin ve
    yazabileceğiniz en gerçekçi raporu yazmaya
    özen gösterin. Duygularınızı aynen size
    göründükleri gibi tarif edin. Hayal gücünüzün,
    raporunuzu daha renkli hâle getirmesine izin
    verirseniz, bunun size hiçbir faydası olmaz.
    Yaşadığınız tecrübe ve şartları aynen
    gördüğünüz gibi resmediniz. Birkaç ay içinde
    yine aynı egzersizleri yapmaya çalışırsanız,
    yazdığınız raporun çok daha iyi olduğunu
    görürsünüz. Bu iç
    gözlemler sayesinde, kendimizi daha iyi bilmeyi
    öğreniriz. Bu bilgi sayesinde de etkinliğimizi
    harika bir şekilde artırabiliriz. Raporunuzu
    yazmaya alıştıkça, yazdıklarınız daha doğru ve
    objektif hâle gelecektir. Bu şekilde âni
    tepkilerinize, hareketlerinize ve zaaflarınıza nasıl
    hükmedeceğinizi öğrenirsiniz.
    Herkes kendi ihtiyaçlarına en uygun egzersizleri
    planlamaya çalışmalıdır. Eğer her gün egzersiz
    yapmak sizin durumunuza uygun değilse, siz de
    haftada iki veya üç
    kere egzersiz yapın. Fakat denemeye karar
    verdiğiniz herhangi bir egzersiz planını
    mutlaka gerçekleştirin. Egzersizlere günde on
    dakika ayıramazsanız, günde beş
    dakika ile başlayın ve giderek bu süreyi artırın.
    Burada verilen egzersizler, sadece örnek olarak
    verilmişlerdir.