• Azerbaycan, zengin kültürel mirasa sahiptir. Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkeler arasında opera, tiyatro gibi sahne sanatlarını barındıran ilk ülke olma özelliğini taşır.[5]

    Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti 1918 yılında kurulmuştur, ancak iki yıl sonra 1920, 26 Nisan'da Kızıl Ordu sınırı geçerek Azerbaycan'a girmiş[6], 28 Nisan 1920'de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuş[7] ve ardından Sovyetler Birliği topraklarına katılmıştır.[7] Ülkenin tekrar bağımsızlığını kazanması 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılması ile gerçekleşmiştir.

    1991 yılının Eylül ayında, çatışmalı bölge Dağlık Karabağ’daki Ermeni çoğunluk, Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nden ayrılmak istemiş ve SSCB'nin çözülme sürecinde başlayan Birinci Dağlık Karabağ Savaşı 1994 yılında sona ermiştir. Dağlık Karabağ ve onu çevreleyen 7 bölge o zamana kadar uluslararası alanda Azerbaycan’a bağlı kabul edilirken. Savaş sonrasında bölge, AGİT öncülüğünde yapılan görüşmeler sonucunda fiilen bağımsız kabul edildi. Dağlık Karabağ Cumhuriyeti, fiilen savaşın sona ermesinden bu yana bağımsız olmasına rağmen, diplomatik anlamda hiçbir devlet tarafından tanınmamaktadır ve Azerbaycan'a bağlı bir de jure bölge olarak kabul edilmektedir.[8][9][10][11] Nitekim 2020 yılında gerçekleşen çatışma sonrasında sonrasında Dağlık Karabağ ve 7 bölge yeniden Azerbaycan yönetimi altına girdi[12]

    Azerbaycan, üniter bir anayasal cumhuriyettir. Türk Keneşi ve TÜRKSOY'un etkin üyesidir. 158 ülkeyle diplomatik ilişkisi ve 38 uluslararası kuruluşa üyeliği vardır.[13] GUAM, Bağımsız Devletler Topluluğu ve Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü'nün kurucu üyelerindendir.[14] 1992'den bu yana Birleşmiş Milletler'e üyedir, 9 Mayıs 2006'da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kurulan İnsan Hakları Konseyi'nin üyeliğine seçilmiştir.[15] Ayrıca Bağlantısızlar Hareketi, AGİT ve Avrupa Konseyi'ne de üyedir, Barış İçin Ortaklık projesinde NATO ile iş birliği yapmaktadır.[13][16]

    Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası'nda resmî din yoktur ve ülkedeki tüm ana siyasi güçler laik milliyetçidir ancak halkın çoğunluğu ve kimi muhalefet güçleri Şii İslam inancına sahiptir.[17] Diğer Doğu Avrupa ve Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri ile karşılaştırıldığında Azerbaycan, sosyal ve ekonomik gelişme ile okuryazarlık oranında yüksek seviyelere ulaşmıştır.[18][19][20] İşsizlik ve intihar oranları da düşüktür.[21][22][23]

    Bununla beraber 1993’ten beri iktidarda olan, Yeni Azerbaycan Partisi, bireysel hakları sınırlama, siyasal baskı, basına yönelik sansür gibi otoriter ve insan haklarını zedeleyici politikalar yapmakla suçlanmıştır.[24] Azerbaycan, 1 Ocak 2012 tarihinden itibaren Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde iki yıllık daimi olmayan üyeliğe başlamıştır.[25]
  • Yeni Türk devleti bir ulus devlettir ve cumhuriyetle birlikte "ulusal" kimliğini sıkça vurgulama ihtiyacı duymuştur. Mustafa Kemal, yeni Türk devletinin ulusal niteliğini vurgulamaya baş­ladıkça, İslam bağı yavaş yavaş gevşemiş ve Kurtuluş Savaşı yıllarındaki "Türk-Kürt birlikteliği" çözülmeye başlamıştır. Ayrı­lıkçı Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti'nin "ulusal kimlik inşasını", Kürt unsurunun dışlanması olarak değerlendirmişlerdir. Oysaki Mustafa Kemal'in ulusçuluk anlayışı, ırk temeline dayanmayan, Anadolu'daki bütün etnik unsurları kavrayıcı, ortak bellek, or­tak dil ve ortak kültür temelinde, Misakımilli sınırları içindeki herkesi "yurttaşlık bağıyla" devlete bağlayan bir anlayıştır. Mus­tafa Kemal Atatürk bu nedenle "Ne mutlu Türk olana değil", "Ne mutlu Türk'üm diyene" demiştir ...

    Atatürk, 16/17 Ocak 1923'te İzmit'te İstanbul gazetecilerine verdiği mülakatta, Ahmet Emin Bey'in Kürt sorununa yönelik sorusuna, bir tür "yerel özerkliklerin" oluşacağı yanıtını vermiş­tir. Ancak Atatürk'ün sözünü ettiği "yerel özerklikler" tabiri, o günün terminolojisi içinde değerlendirilmelidir. Atatürk "yerel özerklik" ifadesiyle anayasadaki "güçlü yerel yönetimleri" kas­tetmiştir. Şerafettin Turan'ın belirttiği gibi, o tarihte yürürlük­te olan 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun iller yönetimine ilişkin 11. maddesinde böyle bir özerklik öngörülmüştür. Fakat bu mülakattan yaklaşık bir yıl sonra 20 Nisan 1924'te yürürlüğe giren 24 Anayasası'nın 91. maddesinde illere tanınmış olan özerklik kaldırılmıştır ...

    1930'lu yıllara gelindiğinde, artık Kurtuluş Savaşı yılların­daki Kürt-Türk ahengi geride kalmıştır. Türk-Kürt etnik bağlaş­masının bozulmasıyla problemler de başlamıştır. Kürtler, uzun süre Türkiye Cumhuriyeti'yle olan problemlerinin "etnik" değil, "dini" olduğunu ima etmişler, Atatürk devrimleriyle din ve ge­lenek ağırlıklı teokratik yapının tasfiye edilip çağdaş ve laik bir yapının oluşturulmasını "dinsizleşmek" olarak değerlendirerek "din elden gidiyor" sloganıyla, isyan hareketlerine meşruiyet ka­zandırmaya çalışmışlardır. Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı yıllarında "birleştirici" etki yapan "din" o yıllarda "ayırıcı" etki yapmıştır. Nitekim 1930'lu yıllarda patlak veren Kürt isyanlarının dayanak noktası ağırlıklı olarak dindir ...

    Atatürk'ün emriyle Doğu, Güneydoğu ve Karadeniz bölge­lerini gezen İsmet Paşa, 1935 yılında hazırladığı Kürt Raporu'nu Atatürk'e sunmuştur. İsmet Paşa'nın raporundaki bazı başlıklar şunlardır:
    1. Doğu' da tutunabilmemiz için Elazığ çok önemlidir.
    2. Diyarbakır kuvvetli bir Türklük merkezi olmalıdır.
    3. Fransızların, Mardin, Urfa, Antep ve Maraş'ta gözleri vardır.
    4. Midyat'ı susuzluktan kurtarmak için yüz bin lira lazımdır.
    5. Siirt'te halkı ağalardan kurtarmalıyız.
    6. Bitlis devlet tedbiriyle Türk merkezi olarak kalabilir.
    7. Van, Doğu'da Cumhuriyet'in önemli bir temeli olacak.
    8. Türklüğe ısınan Kürtler.
    9. En mühimi Kürt Meselesi'dir.
    10. Van, Muş, Erzincan ve Elazığ'da Türk kütleleri oluşturmalıyız.
    11. Kürtlere kesinlikle dokunulmayacaktır.
    12. Kürt merkezlerine seyyar doktorlarla girmek etkili olacaktır.
    13. Şeyh Sait isyanı Kürtlük duygusunu besleyip büyütmüştür.
    14. Kürtler için Türkçe alfabe hazırlanmalıdır.
    15. Kürt kızıyla evlenecek Türklere bazı haklar düşünülmeli­dir.
  • Turgut Özal, 12 Eylül darbesinin ekonomi-politik zeminini oluşturan 24 Ocak Kararları'nın taslağını ilk kez Nisan 1979'da Aydınlar Ocağı'nın düzenlediği bir konferansta sundu, 12 Eylül Anayasası da büyük ölçüde Ocak mensubu akademisyenler tarafından hazırlandı.
  • Aydınlar Ocağı mensubu entelektü­eller, soy Türkçü ve seküler bir milliyetçilik yerine, İslamla tahkim edilmiş bir milliyetçiliği hegemonik kılma faali­yetine giriştiler ve bu, hiç şüphesiz ki, hızla kutuplaşmaya doğru giden 1970'ler Türkiye'sinde, stratejik bir tercihten başka bir şey değildi: "Nihal Atsız'ın, İslamı algılayış bakımından Kemalist mirasın açık tesiri altındaki soy Türkçülüğü ile, Kafesoğlu'nun stratejik kaygılarla kotardığı sentez arasındaki asıl fark, ikinci çizginin zamanla, milliyetçi-muhafazakar iktidar stratejisinin avantaj­larını kavramasıyla ilişkilidir. Yani söz konusu olan, Türkiye
    örneğinde fazlasıyla kurgusal ve kitabi kaçan milliyetçiliğin, kitlelerle bağ kurmak için İslamın, muhafazakar bir yorumuna ihtiyaç duymasıdır." Aydınlar Ocağı 1970'li yıllar boyunca bir yandan sos­yalizmin hegemonyasına karşı, özellikle devlet aygıtını ve bürokrasiyi etkileyecek bir karşı-hegemonya projesi geliş­tirirken, öte yandan ders kitapları yazımı aracılığıyla, doğ­rudan "devletin ideolojik aygıtları"nı kullanma ve böylelik­le milliyetçi-muhafazakar nesiller yetiştirme işine girişti. Aynı zamanda antikomünist teyakkuza ide­olojik/politik bir rota çizerek, Milliyetçi Cephe hükümet­lerinin düşünsel altyapısını oluşturmaya çalıştı. 12 Eylül'e doğru doludizgin gidilirken ise Aydınlar Ocağı artık bir devlet think-tank'ine dönüşmüş durumdaydı. Örneğin Turgut Özal, 12 Eylül darbesinin ekonomi-politik zemini­ni oluşturan 24 Ocak Kararları'nın taslağını ilk kez Nisan 1979'da Aydınlar Ocağı'nın düzenlediği bir konferansta sundu, 12 Eylül Anayasası da büyük ölçüde Ocak mensubu akademisyenler tarafından hazırlandı. Aydınlar Ocağı'nın 12 Eylül'e kadarki düşünsel macerası ve devletle kurduğu ilişki, 1970'ler Türkiye'sinde yönetici sınıfının iktisadi kri­ze çözümü neoliberalizmde (hegemonya ve yö­netememe krizine çözümü ise İslamizasyonda/dinselleşme politikalarında gördüğünün en açık kanıtlarından biriydi.
  • 144 syf.
    ·3 günde
    Ocak ayı deyince insanın aklına birçok şey gelir. Yeni yılın başlangıcı, zemheri ayının bitişi, vergilere harçlara gelen zamlar…
    Benim aklıma bir de Uğur Mumcu’nun hayatını kaybettiği gün geliyor: 24 Ocak 1993. Bugün de tarihler yine 24 Ocak’ı gösteriyor. Sene ise 2020. 27 sene geçmiş aradan. 27 senede, neler olmadı ki bu ülkede? Post-modern darbeler ile beraber bir de darbe girişimi, terör olayları, seçimler, yolsuzluklar, ekonomik krizler… Yani sizin anlayacağınız değişen bir şey yok.

    Aslında var. Haksızlık etmeyelim. İleriye değil de, geriye doğru gidiyoruz. Hani mehter gibi iki ileri bir geri gitsek yine şükür edeceğiz. İki geri bir ileri gitmekten devamlı geriye gider olduk. Üstüne bir de ortak paydalarda buluşacağımız yerde, kutuplaşmalarımız arttı. Bu süreçte ülkenin “aydın” kesimi de, kendi ekmeğine bakar oldu. Dini sömüremeyen, Atatürk’ü sömürür oldu. Tabii bizim Atatürkçü gezinen kesimimiz de çanak tutunca dünü arar hale geldik. Bunu neden söylüyorum, Mumcu gibi yazarları neden –daha çok– okumamız, aslında okumamız da değil anlamamız gerektiğini açıklamak adına.

    Uğur Mumcu, Bir Uzun Yürüyüş adlı bu eserinde TİP Genel Başkanlığı ve Milletvekilliği yapmış Behice Boran ile uzun bir söyleşi gerçekleştiriyor. Üstelik de Behice Boran sürgünde olmasına rağmen bunu başarıyor. Behice Boran kimdir, nedir sorusuna cevap vermeden önce isterseniz şöyle bir mütareke dönemine, 1900’lerin başına doğru bir geri dönelim.

    Mütareke dönemi, malumunuz 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi ile başlayıp, 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile sona eren bir dönem. Yaklaşık 4 yıl süren bu dönemde, Türkiye toprakları önce işgal edildi, ardından da Gazi Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Kurtuluş Savaşı verildi. Bu incelemede uzun uzun Kurtuluş Savaşı’nı anlatacak değilim. Bahsedeceğim konu bu aradaki dönemde kurulan iki sosyalist parti: Şubat 1919’da “Türkiye Sosyalist Fırkası”, Eylül 1919’da “Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası”.

    Bu partilerden ilki, yani “Türkiye Sosyalist Fırkası”, Hüseyin Hilmi Bey’in liderliğinde kurulan ve 1922’de kapanan partidir. Hüseyin Hilmi Bey’in önce partiden uzaklaştırılması, ardından da şüpheli bir cinayete kurban gitmesi ile parti tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştür. İkinci parti, “Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası”, Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen sosyalistler tarafından kurulan partidir. Balkan ve I. Dünya Savaşlarında doktor yüzbaşı olarak görev yapan Şefik Hüsnü Bey de bu partinin genel başkanlığını yapmıştır. Bu iki sosyalist parti ile beraber 1920 yılında ilk yasal komünist siyasi parti olan Türkiye Komünist Partisi kurulmuştur.

    Mütareke döneminden, Cumhuriyet dönemine geçelim. Cumhuriyet’in ilanından sonra çok partili hayat denemeleri gerçekleştirilse de kalıcı olmamıştır. 1946 yılındaki genel seçimlere kadar tek parti olarak devam eden dönem, 14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimler ile iktidar ilk kez el değiştirmiş, Demokrat Parti iktidara gelmiştir. 27 Mayıs 1960 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke yönetimine el koyması ile Demokrat Parti iktidardan düşürülmüş ve Cemal Gürsel başkanlığında yeni bir hükümet kurulmuştur. Bu sürecin devamında 1961 Anayasası’nın kabulü ile 1924 Anayasası yürürlükten kaldırılmıştır. Bu anayasanın getirdiği ortamda, 12 sendikacı Türkiye İşçi Partisi’ni kurmuştur. Kurucu üyeler 1962 yılında Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Adnan Cemgil gibi aydınları partiye davet etmişlerdir. Mehmet Ali Aybar konusuna, yine Mumcu’nun bir eseri olan Aybar ile Söyleşi eserinde daha uzun değineceğim için konuyu doğrudan kitabın konusu olan Behice Boran’a getirmek istiyorum.

    Behice Boran, nüfus kâğıdında yazdığı kadarıyla 1 Mayıs 1910 tarihinde dünyaya gelir. Annesinin dediğine göre mayıs ayında değil de, kasım ayında dünyaya gelen Boran, 1890’larda Çarlık Rusya’sının Kazan yöresinden göç eden Bursalı bir ailenin kızıdır. Behice Boran, Kurtuluş Savaşı sırasında ailesiyle beraber Bursa’dan İstanbul’a göç eder. 1931 yılında Amerikan Kız Koleji’nden mezun olur. İstanbul Üniversitesi’ne devam ederken, kolejde öğretmen vekili olarak görev yapar. Ardından Michigan Üniversitesi’nde sosyoloji doktorası yapmaya başlar. Marksizm ile de sosyoloji bölümündeki profesörlerden birinin yine sosyoloji bölümünde doktora öğrencisi olan oğlu sayesinde tanışır. Doktora öğrenimini tamamladıktan sonra, 1938 yılında yurda döner. 1948 yılına kadar akademisyen olarak görev yapan Behice Boran, siyasi görüşleri nedeniyle üniversiteden uzaklaştırılır. 1950 yılında Kore Bildirisi’nden dolayı 15 aya mahkûm olur ve memuriyet hayatı sona erer. 1962 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne üye olur. 1965 yılında Şanlıurfa’dan milletvekili seçilir. 1969 yılında Aybar genel başkanlıktan istifa eder. Parti iki tane genel başkan değiştirdikten sonra, 1971 yılında Boran genel başkan seçilse de 12 Mart 1971 muhtırası ile partisi kapatılıp, tutuklanır. 1974 yılında ilan edilen genel aftan yararlanarak serbest kalır. 1975’te tekrar kurulan TİP’in genel başkanlığına seçilir. 12 Eylül 1980 ihtilali ile yurtdışına çıkan Boran, 1981’de vatandaşlıktan çıkarılır. 10 Ekim 1987 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybeder. Behice Boran’ın Bir Uzun Yürüyüş’ü kısaca böyledir.

    Behice Boran’ın hayatından bahsederken, Kore Bildirisi olayını tek bir cümle ile geçiştirmek doğru olmaz. Konuyu biraz daha açarsak daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyim. 1950 yılında Kuzey Kore ile Güney Kore arasında bir savaş patlak verir. Bir tarafta Kuzey Kore, Çin ve Sovyetler Birliği; diğer tarafta Güney Kore, ABD, İngiltere ve Birleşmiş Milletler vardır. Burada bizi ilgilendiren kısım, DP’nin TBMM onayı alınmaksızın Kore’ye asker yollamasıdır. Bu duruma karşı çıkan Behice Boran ve arkadaşları Türk Barışseverler Cemiyeti’ni kurarlar. Askeri birliğin gönderilmesini protesto eden Cemiyet yöneticileri hakkında 161. maddesinin 6. fıkrası gereğince dava açılır. Behice Boran 15 ay, diğer sanıklar da 6-10 ay arasında değişen cezalara çarptırılırlar. Boran ve arkadaşlarına dava açılan 161. maddenin 6. fıkrası 1962 yılında antidemokratik bulunarak kaldırılır.

    Kore Bildirisi olayından sonra TİP dönemlerine geri dönelim ve partinin genel başkanlığını yürüten Aybar ile Boran’ın arasındaki ilk anlaşmazlığa değinelim. Uğur Mumcu, Aybar ve Boran arasındaki anlaşmazlıkların bilinenin aksine Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgalinden dolayı kaynaklanmadığını söylüyor. İlk anlaşmazlık, 1968 yılında, senato seçimlerinden önce MYK’de seçim propagandası için ana teması hakkında çıkar. Aybar, halkın horlanmaktan çok rahatsız olduğunu dile getirir ve ana temanın bu olmasını ister. Boran ve arkadaşları karşı çıkarlar. Aybar, sınıfsal bazdan ayırarak özgürlük ve horlanma konularını işlemeye başlayınca anlaşmazlık büyür. Aynı yıl “güler yüzlü sosyalizm” konusunu işlemeye başlar. Boran ve arkadaşları sosyalizmin güler yüzlü olanı olmayanı gibi bir ayrımı olmadığını, parti yayınlarında da yer almadığını savunur. Boran’a göre, Aybar oy toplama hesaplarına gereğinden fazla önem veriyordur ve yine ona göre önemli olan işçi/emekçi kitlelerinin bilinçlendirilmesidir. Sürecin devamında anlaşmazlıklar çözüme kavuşmaz, Aybar genel başkanlıktan istifa etmek zorunda kalır.

    12 Mart döneminde TİP yöneticileri hakkında yine dava açılır. Boran, 141. madde gereğince 15 yıla mahkûm olur. 1974 yılında ilan edilen genel afla serbest kaldıktan sonra, 1975 yılında ikinci kez kurulan TİP, 12 Eylül 1980 ihtilali ile son bulur. İhtilal sonrasında yurtdışına çıkan Boran, ölümünden birkaç gün önce TKP ile TİP’in birleştiğini duyurur.

    Kitabın içeriğine dönecek olursak; kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, Uğur Mumcu ile Behice Boran’ın soru cevap niteliğinde olan konuşmalarından, ikinci bölüm ise Uğur Mumcu’nun köşe yazılarından oluşuyor. Behice Boran, açık yüreklilikle ve Mumcu ile bazı konularda tamamen ters düşmesine rağmen karşılıklı saygı çerçevesinde fikirlerini oldukça güzel dile getiriyor. Sovyet rejimi, Avrupa komünist partileri ve Türkiye’deki sosyalist hareketler konusunda güzel tespitlerde bulunuyor. Bazı görüşlerine ve yaptıklarına katılmamış olsam da, Behice Boran Türk siyaset tarihinin önemli bir ismi olduğunu kabul etmemek mümkün değil. Uğur Mumcu ile ilgili söyleyebileceğim çok fazla bir şey yok. Her zamanki gibi açık, dürüst ve tarafsız bir şekilde Behice Boran’ın verdiği cevapları yayınlamaya çalışmış. Çalışmış diyorum çünkü o dönemdeki sansürleri düşünürsek, yaptığı iş kesinlikle büyük bir başarı sayılabilir.

    Sonuç olarak; Türk siyaset tarihinde önemli yere sahip olan Behice Boran ve Mehmet Ali Aybar’ın, Uğur Mumcu ile olan söyleşilerini okumak bana oldukça keyif verdi. Mumcu, TİP günlerini daha iyi anlayabilmek adına güzel iki eser bırakmış.

    İncelemenin Aybar ile ilgili kısmını da okumak isterseniz: #60647426
  • 24 şubatta meydana gelen olaylar
    24 Şubat Günü Meydana Gelen Doğumlar
    24 Şubat 1500 – Alman kral V. Karl
    24 Şubat 1619 – Fransız ressam Charles Le Brun
    24 Şubat 1846 – İtalyan besteci Luigi Denza
    24 Şubat 1955 – ABD’li Apple Computer’ın kurucu ortağı Steve Jobs
    24 Şubat 1955 – Fransız yarış pilotu Alain Prost
    24 Şubat 1971 – İspanyol Formula 1 pilotu Pedro de la Rosa
    24 Şubat 1973 – Çağdaş Türk yazarı Tuna Kiremitçi
    24 Şubat 1987 – Koreli SS501 üyesi Kim Kyu Jong
    24 Şubat 1991 – Türk futbolcu Semih Kaya
    24 Şubat Günü Meydana Gelen Ölümler
    24 Şubat 1810 – İngiliz bilim adamı Henry Cavendish
    24 Şubat 1812 – Fransız fizikçi ve matematikçi Etienne-Louis Malus
    24 Şubat 1815 – ABD’li mucit Robert Fulton
    24 Şubat 1910 – Ressam ve ilk müzeci Osman Hamdi Bey
    24 Şubat 1925 – İsveç başbakanlarından Hjalmar Branting
    24 Şubat 1946 – Şair, bürokrat ve siyasetçi Ömer Bedrettin Uşaklı
    24 Şubat 1977 – Besteci ve udi Yorgo Bacanos
    24 Şubat 1990 – ABD’li yayımcı Malcolm Forbes
    24 Şubat 1992 – Türk hukukçu, akademisyen, yazar ve gazeteci Hıfzı Veldet Velidedeoğlu
    24 Şubat 1993 – ABD’li sinema ve tiyatro oyuncusu Lillian Gish
    24 Şubat 1994 – ABD’li aktris ve şarkıcı Dinah Shore
    24 Şubat 1998 – Küba doğumlu karikatürist Antonio Prohias
    24 Şubat 2003 – Beşiktaş’lı futbolcu Güven Önüt
    24 Şubat 2005 – Eski dışişleri bakanlarından Coşkun Kırca
    24 Şubat 2006 – ABD’li aktör Dennis Weaver
    24 Şubat 2007 – Türk asker, sinema ve tiyatro oyuncusu Orçun Sonat
    24 Şubat Günü Meydana Gelen Olaylar
    24 Şubat 303 – Diocletianus’un Hıristiyanlara karşı ilk fermanı yayımlandı ve buna göre imparatorluk içindeki Hıristiyan kitapları ve ibadet yerleri yok edilecekti.
    24 Şubat 1525 – İtalya’nın Pavia kentinde Fransa ve Alman kuvvetleri çarpıştı.
    24 Şubat 1848 – Fransa’da geçici hükümet kurularak II. Cumhuriyet ilan edildi.
    24 Şubat 1908 – Dr. Galip Üstün, “Topkapı Fukaraperver Cemiyeti”ni kurdu.
    24 Şubat 1910 – Sanayi-i Nefise Mektebi ‘nin (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ) kurucusu ressam ve müzeci Osman Hamdi Bey öldü.
    24 Şubat 1912 – İtalya’nın zaferiyle sonuçlanan Beyrut Muharebesi‎ yapıldı.
    24 Şubat 1918 – Estonya, Rusya’dan bağımsızlığını ilan etti.
    24 Şubat 1918 – Trabzon Rus işgalden kurtuldu.
    24 Şubat 1920 – Almanya’da Alman İşçi Partisi’nin adı “Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi” olarak değiştirildi. Aynı gün parti programı açıklandı.
    24 Şubat 1922 – Elazığ’da, Milli Mücadele yanlısı “Satvet-i Milliye” adlı gazete çıkmaya başladı.
    24 Şubat 1942 – Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Franz Von Papen’e, Ankara’da suikast girişiminde bulunuldu. Büyükelçi ve eşi olaydan yara almadan kurtuldu; suikastçının [ugoslav göçmeni Ömer Tokat olduğu belirlendi.
    24 Şubat 1942 – 769 Romanyalı Yahudiyi taşıyan “Struma” vapuru, Karadeniz’de batırıldı; yalnızca bir yolcu kurtulabildi.
    24 Şubat 1945 – Mısır devlet başkanı Ahmet Mahir Paşa parlamentoda öldürüldü.
    24 Şubat 1946 – Juan Perón, Arjantin devlet başkanı oldu.
    24 Şubat 1946 – CHP’nin “Parti Sanat Mükafatı” adıyla düzenlendiği yarışmada Cahit Sıtkı Tarancı “Otuz Beş Yaş” şiiriyle birinci oldu.
    24 Şubat 1951 – Kırşehir’de Atatürk büstü saldırıya uğradı. Saldırıyı kınamak için 5 Mart’ta büyük bir miting düzenlendi.
    24 Şubat 1954 – Tuna Nehri’nden Karadeniz’e, oradan da İstanbul Boğazı’na inen buz parçaları, tabakalar halinde tüm Boğaz’ı ve limanı kapladı; deniz trafiği durdu.
    24 Şubat 1955 – Türkiye’nin ilk özel dedektiflik bürosu, İstanbul’da, Avukat Fethi İnder tarafından kuruldu.
    24 Şubat 1955 – Türkiye ile Irak arasında karşılıklı işbirliği antlaşması (CENTO), Bağdat’ta imzalandı. Daha sonra Birleşik Krallık, İran ve Pakistan üye olarak, Amerika Birleşik Devletleri de gözlemci sıfatıyla katıldı.
    24 Şubat 1975 – Led Zeppelin, klasik “Physical Graffiti” albümünü çıkardı.
    24 Şubat 1976 – Küba anayasası ilan edildi.
    24 Şubat 1977 – Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti kuruldu.
    24 Şubat 1977 – Türk fizikçi Prof.Dr. Feza Gürsey, Oppenheimer Ödülü’ne ve Einstein Madalyası’na değer bulundu. Gürsey, ödülünü ABD’li fizikçi S. Glashow ile paylaştı.
    24 Şubat 1981 – Buckingham Sarayı, Prens Charles ile Lady Diana’nın nişanlandıklarını duyurdu.
    24 Şubat 1981 – Atina’da Richter ölçeğine göre 6,7 şiddetinde bir deprem meydana geldi. 16 kişi öldü.
    24 Şubat 1983 – Necmettin Erbakan’a 4 yıl hapis ve 1 yıl 4 ay sürgün cezası verildi.
    24 Şubat 1984 – Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Kabe’yi ziyaret etti.
    24 Şubat 1987 – Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov ilk kez “Glasnost”tan (açıklık politikası) söz etti.
    24 Şubat 1989 – Ayetullah Humeyni, Şeytan Ayetleri kitabının yazarı Salman Rüşdi’nin ölüsünü getirene 3 milyon dolar ödül vereceğini açıkladı.
    24 Şubat 1992 – Nirvana solisti Kurt Cobain Courtney Love ile evlendi.
    24 Şubat 1993 – Danıştay,Nazım Hikmet’in vatandaşlığa alınması için kardeşi Samiye Yaltırım’ın açtığı davayı reddeden İdare Mahkemesi kararını onayladı.
    24 Şubat 1995 – Tüketiciyi Koruma Yasası kabul edildi.
    24 Şubat 1999 – Çin havayollarına ait Tupolev TU-154 tipi bir yolcu uçağı Wenzhou havaalanına inişe geçtiği sırada düştü: 61 kişi öldü.
    24 Şubat 2002 – Salt Lake City’de (Utah, ABD) düzenlenen Kış Olimpiyatları sona erdi.
    24 Şubat 2003 – Bas gitarist Robert Trujillo, Jason Newsted’in 17 Ocak 2001’de Metallica’yı terketmesinin ardından gruba katıldı.
    24 Şubat 2005 – Penguen dergisinin Tayyipler Alemi adlı kapağı sebebiyle Dergisi’nin sahibi olan Erdil Yaşaroğlu ile Pak Yayıncılık’tan 40 bin YTL’lik manevi tazminat talep edildi.
    24 Şubat 2008 – 80. Akademi Ödülleri, Kodak Tiyatrosunda sahiplerini bulacak.
    24 Şubat 2009 – DTP’nin Grup toplantısında Kürtçe krizi yaşandı. Ahmet Türk’ün Kürtçe konuşmaya başlaması ile, konuşmayı canlı veren TRT yayınını kesti.
    24 Şubat 2010- Balıkesir Dursunbey’de 4 yıl önce 17 madenciye mezar olan maden ocağında grizu patlaması sonucu 19 madenci yaşamını yitirdi. Maden ocağının sahibi “Biz madenciler bununla yaşamak zorundayız” derken, Başbakan Erdoğan da, ‘işyerinde 20 gün önce inceleme yapıldı’ dedi.