• Tanrı Bile Ağlar

    Ne zaman seni düşünsem yalnızlığım aklıma gelir
    Bir ürperti gibi derinden derine duyarım çaresizliğimi
    Nedir bu gürültüler derim, top patlamaları Nedir bu şakaklarımda zonklayan ağrı İçimden dalga dalga boşanan gözyaşları ne
    Bu hangi nehir ki uzayıp gider alabildiğine Nedir bu ümitsizlik dolu bu kahır dolu yaşlar
    Bu denizler altında kopup gelen fırtına Bu bir çağlayan gibi uğultulu yaşlar Oysa zamandır ilerleyen imkansızlıklar içinde
    Başlangıcı olmayan bir sondur yaklaştığım Bu ipince nehir nereye gidiyor bilen var mı Ağlatan ne beni
    O doyamadığım dakikalar mi ?
    Düşen aksi mi gözlerime o bal rengi gözlerin ki içimde çalkantısıyla hıçkırır denizlerin
    Sorarım; bu ağlamak ne kadar, nereye kadar
    O zaman rüzgar durur, fırtına diner ansızın Kapanır yorgun gözlerim bir gece başlar Ve karanlık uykularla sürer ağlama saatleri Uyanınca bir ıslak şafaktır gördüğüm
    Bir büyük resimdir gökyüzü seyrederim Yine Özleminle yanıp tutuşur göz bebeklerim
    Duyarım vurgularını başımda çaresizliğin Ben ağlayacak adam değildim bir kadın için
    Beni perişan edecek ne vardı bu kadar Bir de "Erkekler ağlamaz" diyorsun Tanrılığından utanmasa Tanrı bile ağlar.

    Ümit Yaşar Oğuzcan
  • 84 syf.
    Kendi "Ömür Hanım"ımı göz önünde bulundurarak okudum kitabı. Boğazım düğüm düğüm oldu...
    Bir hayata başka bir hayat nasıl sığar, bilir misiniz? Aşkla!
    "İki kişilik bir yalnızlığım fotoğraflarının önünde
    Birisi alıp götürdüğün, öteki bırakıp gittiğin." (Sf. 18)
    Şu iki mısradaki acıları neyle anlatabilirsiniz ki şiirden başka? Hikâye, roman yaşanılanı anlatırken şiir yaşayanı anlatıyor.
    Kendi "Ömür Hanım"onu düşünerek dedim, "İyi ki ben de seninle yaşadım dünyayı." (Sf. 67)
    Ölüm, insanın ensesinde her an. Ama insanın kendi ölümü mü, sevdiğinin ölümü mü öldürür, onu düşünmek istemiyorum.
    Şiir kitabı okurken ağlar mı insan?
  • Ne zaman seni düşünsem yalnızlığım aklıma gelir
    bir ürperti gibi derinden derine duyarım çaresizliğimi
    nedir bu gürültüler derim, top patlamaları
    nedir bu şakaklarımda zonklayan ağrı
    içimden dalga dalga boşanan gözyaşları ne
    bu hangi nehir ki uzayıp gider alabildiğine
    nedir bu ümitsizlik dolu bu kahır dolu yaşlar
    bu denizler altında kopup gelen fırtına
    bu bir çağlayan gibi uğultulu yaşlar
    oysa zamandır ilerleyen imkansızlıklar içinde
    başlangıcı olmayan bir sondur yaklaştığım
    bu ipince nehir nereye gidiyor bilen var mı
    ağlatan ne beni
    o doyamadığım dakikalar mı
    düşen aksi mi gözlerime o bal rengi gözlerin
    ki içimde çalkantısıyla hıçkırır denizlerin
    sorarım; bu ağlamak ne kadar, nereye kadar
    o zaman rüzgar durur, fırtına diner ansızın
    kapanır yorgun gözlerim bir gece başlar
    ve karanlık uykularla sürer ağlama saatleri
    uyanınca bir ıslak şafaktır gördüğüm
    bir büyük resimdir gökyüzü seyrederim
    yine özleminle yanıp tutuşur göz bebeklerim
    duyarım vurgularını başımda çaresizliğin
    ben ağlayacak adam değildim bir kadın için
    beni perişan edecek ne vardı bu kadar
    bir de "erkekler ağlamaz" diyorsun
    tanrılığından utanmasa
    tanrı bile ağlar. Ümit Yaşar Oğuzcan
  • Yalnız insanlar hep geceleri ağlar. Yalnız kalmaktan korksaydım hepinize yalakalık yapabilirdim. Yalnızlığım kimsenin hoşuna gitmesin, ben yalnızken de güçlüyüm.
  • SON DANS -1
    O eve hiç gitmek istemiyordum. Yine de ayaklarım sürüklüyordu beni. Yol boyunca öylesine değişik duygularla yürüdüm ki. Sanki bir şey olsun, bir şey olsun da beni yolumdan alıkoysun istedim.
    Zaten bir süredir kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Yorgunum. Hiçbir yere sığamıyorum. Bir boşluktayım sanki. Boğulduğumu, nefes alamadığımı düşünüyorum. Öylesine yalnızım ki. Üstelik yalnızlığım öylesine rahatsız ediyor ki beni. Sanki yalnızlık kara saplı bir bıçak olmuş tüm bedenimi oyuyor.
    Bahçe kapısına geldiğimde bir süre içeri giremedim. Daha doğrusu cesaret edemedim. İçimde, bir yerlerde siren seslerine karışmış çığlıklar duyuyordum. Korkuyordum.
    Yine de titrek ellerimle kapıyı açıp içeri girdim.
    xxx
    Birlikte tutmuştuk bu evi. Tek katlı, müstakil bir ev… Fazla büyük değil ama bize yetiyordu. İçinde birkaç meyve ağacı olan küçük bir de bahçesi var. Çiçekler ekmiştim uygun yerlere. Gül, menekşe… Öylesine güzel kokuyorlardı ki.
    Oysa şimdi sadece kan kokuyor.
    Sadece kan…
    xxx
    Bir kitapçıda karşılaştım, onunla. Raflardaki usta şairlerin kitaplarına bakıyordum. Rasgele seçtiğim bir şiiri sessizce okurken onun sesini duydum.
    --Şiir sever misiniz?
    Dönüp baktım. O kadar güzel gülümsüyordu ki. Cevap vermek konusunda kısa bir an tereddüt ettim. Sonra kendiliğinden döküldü o sözcük.
    --Evet.
    Oldukça hoş bir erkekti. Kadınları ukalalıklarıyla rahatsız eden o itici tiplerden değildi.
    Elimdeki kitaba baktı. Can Yücel’e aitti.
    --Bence iyi bir tercih. İnsanın duygularına dokunan bir şairdir. Kimi zaman tutkulu kimi zaman da isyankardır. Bana göre Can Yücel hayatın ta kendisidir.
    Yüzüme bakarak konuşuyordu. O an yerimden kımıldayamadığımı hissettim. Öylesine garip bir duyguydu ki. O ise kendinden emin konuşuyordu.
    --Ustanın görüntüsüne bakıyorum da… Hala anlamıyorum, böylesine hayattan bezmiş görüntü çizen bir adamdan bu denli güzel sözcükler nasıl dökülebilir.
    Bir şey söylemem gerektiğini düşündüm.
    --Siz bunun cevabını bulmuş gibisiniz?
    Güldü. Kısa ve içten bir gülüştü.
    --Evet. Eğer bir erkek şiir seviyorsa her şeyi yapabilir.
    Ben de gülümsedim. Verdiği cevap hoşuma gitmişti.
    --Sanırım siz de şiir seviyorsunuz?
    Bir süre sustu. Dudaklarındaki gülümseme silinmeden elimdeki kitaptan okuduğum şiiri gördü. Sonra da yüzüme bakarak aynı şiiri okumaya başladı.
    -- “Bu günlerde herkes gitmek istiyor.
    Küçük bir sahil kasabasına,
    Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...
    Hayatından memnun olan yok.
    Kiminle konuşsam ayni şey...
    Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
    Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
    Bir kendisi…
    Bu yeter zaten...
    Her seyi, herkesi götürdün demektir.
    Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
    Ama olmuyor. ”
    Uzun bir şiirdi. Yine de bıraksam sonuna kadar devam edecek gibiydi. Güçlü bir ses tonu vardı. Şiiri okurken kendinden o kadar emindi ki. Vurgulara dikkat ediyor, yerinde bir duygusallık katıyordu. O an şiirin tamamını dinlemeyi öyle çok isterdim ki.
    --Şey… Etkilendiğimi söylemeliyim. Ama ne yazık ki ben de gitmeliyim.
    Yüzüne baktım, gülümsedim.
    --Öyle küçük bir sahil kasabasına değil. İşim var. Üstelik geç bile kaldım.
    Aslında o kitabı almayı hiç düşünmemiştim. Nedense ayaklarım beni kasaya yönlendirmişti.
    Kitapçıdan çıkarken son bir kez daha onu görmek istedim. Başımı çevirdiğinde onun da bana baktığını gördüm. Yüzündeki gülümseme aynen duruyordu.
    Yol boyunca yürürken değişik düşünceler içerisindeydim. Aklımda sadece Can Yücel’in şiiri vardı. Ve o ses… Etkisinden kurtulamıyordum.
    Oradan kaçar gibi uzaklaşmak canımı sıkmıştı aslında. Çünkü bu hayatta kaçmamam gerektiğini öğrenmiştim. Kaçmak; saklanmaktı. Saklanmak da yok olmaktı. Acı tecrübeler sonucu öğrenmiştim bunları.
    Ani bir hareketle kitapçıya geri döndüm. Oradaydı. Beni görünce dudaklarında bir gülümseme oluştu. Ona fırsat vermeden makineli tüfek gibi konuştum.
    --Bakın. Gerçekten işim var. Ama sizinle şiir konusunda sohbet etmeyi çok isterim. Bu benim kartım. Üzerinde telefon numaram var. Uygun bir zamanınızda ararsanız konuşuruz. Tabi siz de isterseniz.
    Sonra kartımı verip yanından ayrıldım. Yürüyor muydum, yoksa kanatlanmış uçuyor muydum, bilmiyorum. Şaşkındım aslında. Ama bir o kadar da mutluydum. Cesaretime hayran olmuştum.
    Birkaç gün sonra aradı. Önce tanımamazlıktan geldim. Çünkü biraz kızgındım ona. Bunca zaman bekletmişti beni. Üstelik çalan her tanımadığım numarayı o diye açmıştım. Adı Sinan’dı. Hafta sonu uygunsam benimle buluşmak istediğini söyledi. Oldukça kibardı yine. Düşünüp kendisine döneceğimi söyledim. Hemen kabul edecek değildim ya.
    Yine de nedenini bilmediğim bir heyecan kaplamıştı içimi. Biri tarafından beğenilmek duygusu değildi bu. Daha önce de karşıma kur yapan erkekler çıktı. Bu başka bir şeydi.
    Sanki bir anda yıllarca susuz kaldığımın farkına varmıştım. Bir anda oluşan bir yakınlık duygusu sarmıştı içimi. Hissettiğim duygular o kadar sıcaktı ki. Bu duyguların benliğimi ele geçirmesi hiç de rahatsız etmiyordu beni.
    Hafta sonuna daha iki gün vardı. İki koskoca gün… Gündüzleri çalışıyordum. İşten arta kalan zaman kolay geçmiyordu. Satın aldığım şiir kitabını okuyordum yalnız kaldığımda. Hem de sözlü sınavına girecek bir öğrencinin duygularıyla çok daha dikkatli okuyordum.
    Kolay olmasa da sözleştiğimiz gün gelmişti. Her zaman ayakları yere sağlam basan bir kadındım. Kendime olan güvenim tamdı. Ama bu kez fazlasıyla heyecanlıydım. Sakin olmam gerektiğini söylesem de kendime, bunun kolay olacağını sanmıyordum.
    Sözleştiğimiz saatte orada olabilirdim aslında. Ama yine de taksiden erken inip bir süre yürüdüm. Adımlarım oldukça ağırdı. Biraz olsun gecikmek istiyordum. Bunu neden yaptığımı da bilmiyordum. Belki kadınca içgüdüydü bu yaptığım. Belki de bu durumda onun vereceği tepkiyi merak ediyordum.
    Çeyrek saat gecikmeden sonra yanındaydım. Yeşillikler içerisinde bir çay bahçesiydi. Fazla kalabalık değildi. Beni görünce ayağa kalktı. Yüzünde yine o bilindik gülümsemesi vardı.
    --Hoş geldiniz, Alev Hanım.
    --Hoş buldum. Şey…?
    --Sinan. Adım, Sinan.
    Hala gülümsüyordu. Oysa biliyordum. Kendi içimde belki de yüzlerce kez ismini tekrarlamıştım.
    --Evet, söylemiştiniz telefonda. Kusura bakmayın, Sinan Bey. Geciktim. Malum İstanbul trafiği…
    --Lütfen sıkmayın canınızı. Birkaç dakikanın lafı mı olur. Hem o kadar güzel bir yer ki burası.
    --Aslında bekletmeyi hiç sevmem. Dedim ya trafik…
    Yüzüme öyle tatlı baktı ki. Susmak zorunda kaldım.
    --Nasılsınız, Alev Hanım?
    --Şey… İyiyim. Çok iyiyim. Teşekkür ederim. Siz…?
    Çok heyecanlıydım. Hala kendime gelememiştim. Ben böyle biri değildim oysa. Genelde karşımdaki kişi heyecanlanırdı benden. Üstelik de onların bu hali çok da hoşuma giderdi. Şimdi ise ben aynı durumdaydım.
    --Biliyor musunuz, tavrınız çok hoşuma gitti.
    --Şey… Ne dediniz anlayamadım?
    --Yeniden kitapçı dükkanına gelmeniz ve bana kartvizitinizi vermeniz…
    --Haa… İnanın bana o hareketi nasıl yaptım hala anlamış değilim.
    Karşımda bu denli yüreğimi okşar şekilde gülümsemesi canımı sıkıyordu. Öylesine etkiliyordu ki beni. Öylesine teslim alıyordu ki. Karşı koyamıyordum.
    --Bence cesurca bir hareketti. İyi ki yaptınız. Bakın, şu an karşı karşıyayız. Sizin sayenizde…
    Cevap veremedim. Sadece hafifçe gülümsedim.
    --Sanırım Can Yücel şiirlerine aşinasınız?
    Güldü.
    --Hepsine değil. Sizin sayfada okuduğunuz şiiri ben de çok severim. O da dahil birkaç şiirini ezberlemiştim.
    Yüzüne baktım. Gerçekten etkileyici bir erkekti. Rahat tavırları vardı. O an istemsizce parmaklarına baktım. Yüzük yoktu. Ama baktığımı gördü. Bir an tedirgin oldum nedense. Bir şeyler söylemem gerekiyordu.
    --Çok güzel okudunuz. Gerçekten etkilendim.
    --Teşekkür ederim.
    Şiir sevdiğinden bahsetti bana. En sevdiği şairlerden… Hatta zaman zaman kısa şiirler de okudu. Öyle büyülü bir andı ki. Şiir okurken yüzüme bakıyordu. Sanki o sihirli dizeleri bana söylüyordu. Yüreğimi okşuyordu. Ayaklarım yerden kesilmişti zaten. Daha şimdiden bulutların üzerini mesken tutmuştum.
    Ama yine de rahat değildim.
    --Siz hangi şairleri seviyorsunuz?
    İşte… Benim için azap dolu saatler başlamıştı. Bulutların üzerinde zaten rahat değildim. Yere inme vakti gelmişti. En azından düşmekten korkuyordum. Tepe üstü yere çakılmaktan…
    --Ben Can Yücel’i severim. Nazım Hikmet’i… Cemal Süreyya’yı…
    Tam zamanında sözümü kesti. Zaten o heyecanla başka şair aklıma gelmemişti.
    --Cemal Süreya’yı ben de severim.
    Sesine belli bir ayar verirken ben hala neden Süreya dediğini düşünüyordum.
    --“Uzaktan seviyorum seni…
    Kokunu alamadan,
    Boynuna sarılamadan,
    Yüzüne dokunamadan,
    Sadece seviyorum.
    Öyle uzaktan seviyorum seni…
    Elini tutmadan,
    Yüreğine dokunmadan,
    Gözlerinde dalıp dalıp gitmeden,
    Şu üç günlük sevdalara inat,
    Serserice değil adam gibi seviyorum.
    …”
    Sinan şiiri okurken gülümsemiyordu. Sadece gözlerime bakıyordu. Sesi öylesine duygusallık kokuyordu ki, büyülenmiş gibiydim. Ne şiirden ne de o gözlerden kendimi kurtaramıyordum. Teslim olmak bu olmalıydı. Ya da… Ya da… Peki, sevgi neydi?
    Şiiri bitirdiğinde hala gözlerime bakıyordu. Gözlerim onun gözlerine gönüllü tutsak olmuş, kopamıyordu. Ancak kendime geldim. Bakışlarımı kaçırdım.
    --Çok güzel.
    Sadece bu iki sözcüğü söyleyebildim. ”Çok güzel…”
    İkimiz de sustuk. Bir süre konuşamadık.
    Saatlerce o masada oturduk. Ne yedik, ne içtik hatırlamıyorum. Sadece bana sürekli olarak gülümseyen biri vardı karşımda. Sürekli konuşan, aklımı başımdan alan biri vardı. Bana şiir okuyordu. Hayatım boyunca bana hiç kimse şiir okumamıştı. Hiç kimse yüreğimi bu denli huzur içinde okşamamıştı.
    Bir şey vardı. Sanki hayatım boyunca beklediğim kişi karşımdaydı. Evet, birini hep bekledim. Sadece hayallerimde… Düşlerimde… Ama onu görünce ne yapacağımı nasıl davranacağımı hiç düşünmemiştim ki. Hazırlıksız yakalanmıştım. Daha ilk görüşte beni etkiledi. Ben de onu etkilemek isterdim. Ama o kadar etkisizdim ki. O kadar güçsüz ve o kadar savunmasızdım ki. Dahası ben bile kendimden çok uzaklaşmıştım. Sanki dilini bilmediğim bir ülkede tek başıma kalmıştım. Kendime bile yabancılaşmıştım.
    --Şey… Eğer izin verirseniz ben kalkmak istiyorum. Evde yapmam gereken işlerim var.
    Bir anda bu sözleri duymak onu şaşırtsa da kendisini çabuk toparladı.
    --Elbette, Alev Hanım. Nasıl isterseniz. İsterseniz sizi evinize ben bırakayım.
    Yalnız kalmak istiyordum. Neden bilmiyorum ama ağlamak istiyordum.
    Zoraki de olsa gülümseyebildim.
    --Lütfen hiç rahatsız olmayın. Öncesinde uğramam gereken yerler var. Alışveriş, malum…
    --Peki. Siz bilirsiniz.
    --Hoşça kalın.
    --Güle güle, Alev Hanım.
    Elimi sıktı. Sıcaktı. Gülümsüyordu yine. Sanırım içtendi.
    Masadan ayrılırken üzerimde çok büyük bir yük vardı. Hem bırakma beni diye haykırmak istiyordum, hem de koşar adımlarla oradan uzaklaşmak... Yaralıydım. Hem de çok… Bir parçam orada kalmıştı. Yanımda taşıyamadığım kadar sözler vardı. Gözleri hala üzerimdeydi. Şiirleri hala kulaklarımda…
    Ne kadar yürüdüm, bilmiyorum. Ya da o masadan ne kadar uzaklaştım, onu da bilmiyorum. Çünkü hala oradaydım. Hala Sinan’ın gözlerine bakıyordum. Zaten ayrıldığımdan beri başka bir şeye bakamamıştım ki. O gözlerde tutukluydum. Özgür olmak istemiyordum.
    Bir an ciğerime bir şey saplandığını hissettim. Öyle derin bir acı duydum ki içimde. Tekrar görüşmek istememişti. Bana yeni bir randevu vermemişti. Sadece Hoşça Kal ve sadece Güle Güle… Duygularım kanıyordu.
    Bir banka oturdum. Hiç kimseyi görmüyordu gözlerim. Öylesine yapayalnızdım ki. Daha bugün tanıştığım kişi tarafından terk edilmiştim. Kendime küfrediyordum. Hepsi benim yüzümdendi. Daha en başında saygısızlık yapmıştım. Hem randevuya bilinçli olarak geç kalmış hem de ismini hatırlamamış gibi saçma bir davranış sergilemiştim. Üstelik de şiir konusunda zayıftım. 3 şairin ismini bile sayarken zorlanmıştım. Ezberlediğim tek bir şiir bile yoktu. Oysa oldukça donanımlıydı, o. Nasıl da gözlerimin içine bakarak okuyordu dizeleri. Nasıl da yüreğimde yer ediyordu.
    Bu randevuya geldiğim için pişman olmuştum. Keşke hiç karşılaşmasaydım onunla. Keşke bir anda dünyamı paramparça etmesine izin vermeseydim.
    Deli gibi kaçmak istiyordum. Ardıma bile bakmadan kaçmak… Kaçıp kurtulmak… Geride bıraktığım birkaç saatlik anıyı düşünmeden uzaklaşmak… Neresi olursa olsun, fark etmezdi.
    Oysa körü körüne bağlanmak istiyordum ona. Geri dönmek ve “ben bu değilim. Ben karşındaki gibi çaresiz bir kadın değilim” demek isterdim. Bir şans daha… Bir buluşma daha… Birkaç şiir daha…
    Öylesine tükenmiştim ki. Öylesine kaybolmuştum ki kendi içimde. O an bir dost omzuna öylesine ihtiyacım vardı ki.
    Her zaman birine bağlanmayı istemişimdir. O beni sevecek, ben de onu seveceğim. Bir arada olmadığımız zamanlarda telefonla görüşeceğiz. Hep mutlu olacağız, her zaman neşeli… Belki de dünyanın en güzel aşkını biz yaşayacağız.
    Bu kadar da gerçekçilikten uzaklaşmak istemiyordum. Yine de düş kurmak içimi ısıtıyordu. Zaman zaman terapi gibi geliyordu bana. Nasılsa düşlerimde hiçbir zaman hüzün olmuyordu. İç yakan özlem olmuyordu. Sadece mutluluk yaşanıyordu. Hem de fazlasıyla…
    Akşam eve gittiğimde yemek yaptım kendime. Sonra da televizyonun karşısına geçtim. Kendimde değildim. Ne yemeğin tadına vardım ne de izlediklerimden bir şey anladım.
    Ertesi gün Sinan aramadı.
    Zaten biliyordum aramayacağını. Benden hoşlanmamıştı. Hem neden hoşlansın ki. Şiiri böylesine seven bir erkek, şiirden anlamayan bir kadınla ne yapsın.
    Sonraki günlerde de aramadı.
    Zaman zaman ilk karşılaştığım kitapçıya gidiyordum. Raflardaki şiir kitaplarına bakıyor, oyalanıyordum. Sonra da elimde bir ya da birkaç kitapla oradan ayrılıyordum.
    Geceleri bol bol şiir okumaya başladım. Üstelik de sesli olarak… Sanki karşımda Sinan varmış gibi… Sanki onun gözlerine bakarak… Hatta birkaç şiir bile ezberledim.
    Şiir sayesinde onu tanıdım. Şiir bilgimin eksikliği sayesinde onu kaybettim. Sonraki günlerde ise kendimi tamamen şiire verdim.
    xxx
    Onu yeniden gördüm. Hem de kitapçıda… Tanrım… Heyecandan ölebilirdim. Öyle panikledim ki. Merhaba, diyebildim sadece.
    --Merhaba, Alev Hanım. Nasılsınız?
    “Tanrım. Ne yapacağım şimdi ben.” İçimde çok kötü bir his vardı. Yeniden onu görmek; yeniden ayrılık demekti. Tam da unuttuğumu sandığım anda yeniden karşıma çıktı. Sevinmeli miydim, yoksa üzülmeli mi.
    Ben şaşkınlığımı belli etmemeye çalışırken o beni kahve içmeye davet etti. Söyleyemedim; seninle cehenneme bile gelirim, diye.
    Tam da karşısına oturdum. Sürekli yüzüne bakıyordum. Mutlu olduğum için mi yoksa yüzünü ezberlemek için miydi bu hareketim, bilmiyordum. Hem hiçbir şey umurumda değildi artık.
    --Sizi gördüğüme sevindim, Sinan Bey.
    Doğrusu buydu. Artık numara yapmayacaktım. Gülümsedi. “Tanrım. Bu adam çok güzel gülümsüyor.”
    --Ben de tam aksini düşünmüştüm.
    --Nasıl yani…?
    --Önceki buluşmamızda siz bir anda masadan kalkınca sandım ki…
    “Hay eşşek kafam… Doğru tabi… Aniden masayı terk etmiştim.”
    Kendimi çabuk toparladım.
    --Sinan Bey. İnanın ki çok önemli işlerim vardı. Gecikmiştim. Mecburen kalkmak zorundaydım.
    “Ne olur inan bana, Sinan. Başka yalan bulamadım.”
    --Sorun değil. Hem neden sizli-bizli konuşuyoruz ki. Bana Sinan dersen sevinirim.
    “Ben içimde sana çoktan Sinan demeye başladım bile.”
    --Şey… Peki. Sinan.
    Öyle mutluydum ki. Öyle keyifli bir sohbet ediyorduk ki. Sinan bana yine şiir okuyordu. Yine gözlerime bakarak… Ben susmuyordum. Ben de onun gözlerinden ayrılmadan ezberlediğim şiirleri okuyordum. Hayır. Okumuyordum, yaşıyordum.
    Öylesine şaşırdı ki ona şiir okuduğumda. Sanki aramızda masa olmasa bana sarılacaktı. Bunu hissediyordum. Bendeki değişiklik hoşuna gitmişti. Yine gülümsüyordu. Bu adam gülümsediğinde onu içime sokmak istiyordum. Öyle güzel, öyle içten gülümsüyordu ki.
    Bir an gerçeğe döndüm. Ayaklarım yere basmalıydı. Bu kadar bulutların üzerinde dolaşmak yeterliydi.
    --Hep böyle mi yapıyorsun?
    --Nasıl yani…?
    --Kadınları hep böyle mi etkiliyorsun?
    Güldü.
    “Lütfen, Sinan. Ağzından çıkan cümleleri iyi seç. Canımı yakma.”
    --Seni etkilediğimi mi düşünüyorsun?
    Soruma soruyla cevap vermişti. Üstelik de kendi silahımla beni vurmuştu. Ondan etkilendiğimi kendi ağzımla itiraf etmiştim.
    “Laf ebeliği yapma. Soruma cevap ver, lütfen.”
    Sahte bir gülümseme vardı dudaklarımda. Ama sorduğum sorunun cevabını önemsiyordum.
    Espriyle karışık bir şeyler söyleyecek sandım. Ama öyle yapmadı.
    --Hayatımı etkileyecek kadınla henüz tanışmadığımı söylemek isterim. Ama bir gün öyle bir kadınla karşılaşırsam bunu anlarım.
    Ben de mecburen ciddileştim.
    --Nasıl anlarsın? Bu dediğin o kadar kolay mı?
    --Elbette kolay değil. İnsanoğlu bu… Yine de çok fazla özellik aramıyorum. Şiir sevsin, bana yeter.
    Şaşırdım. Böyle bir cevap beklemiyordum. Oldukça basit bir cevaptı.
    --Şaka ediyorsun?
    Gülümsedi.
    --Etmiyorum.
    Yüzüne baktım. Ne söyleyeceğimi bilemedim. Ama düşündüklerimi duymasından korkuyordum.
    --Bu kadar yani…? Şiir sevsin, sana yeter…?
    “Canım benim. Yine yaptı aynı şeyi. Yine duygusal bir şekilde bana baktı.”
    --Elbette ki sadece şiir sevmesi yetmez. Biraz da sohbet edilir olsun.
    “O zaman benden iyisini bulamazsın. Ne de olsa albenisi olan bir kadınım. Ayakları üzerinde durabiliyorum. Şiir de sevmeye başladım. Hatta kitabın tamamını ezberlemezsem bana da...”
    Düşüncemi yarıda kesti.
    --Senin kadar da güzel olsun.
    --Nee…!
    Bir anda çıktı bu söz dudaklarımın arasından. Şaşkındım. Bir kez daha tekrarlamasını istedim. Ama o sadece gülümsüyordu. Ama ciddi duruyordu. Galiba…
    --Beni güzel mi buluyorsun?
    Bir süre sustu. Biliyordum, birazdan yüreğimi okşayacaktı. Gözleri yine gözlerimde takılı kaldı.
    --“Benim de bir insan tarafım vardı.
    Bakma böyle kötü olduğuma.
    Benim de dileklerim vardı.
    Benim de bir beklediğim vardı yaşamaktan.
    Yeter artık, vurma yüzüme çirkinliğimi.
    Her gün bir kadın ağlar benim yüzümde.
    Büyük dertler için benim ellerim.
    Anlamıyor musun.
    Sen sevildiğin için güzelsin bu kadar.
    Ben sevilmediğimden böyle çirkinim.”
    Sinan şiiri okurken ben büyülenmiş gibi onu seyrediyordum. O benim vereceğim tepkiyi beklerken; ben hala şiirin o son iki dizesini tekrarlıyordum içimden. Beynim durmuştu. Ne anlama geldiğini düşünüyordum. O ise gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Benim güzel olduğumu söylüyordu galiba. Hayır hayır, beni sevdiği için güzel görüyordu. Offf… Dayanamıyordum. Yüzümde korumaya çalıştığım gülümseme varken içimde fırtınalarla baş edebilmek öyle zordu ki. Masanın üzerine çıkıp sevinç çığlıkları atmayı düşünürken yerimde oturup sakin durabilmek öyle zordu ki.
    --Ümit Yaşar…
    --Efendim…?
    --Okuduğum Ümit Yaşar Oğuzcan’a ait bir şiir…
    --Ha, evet… Çok güzel. Çok beğendim.
    Nasıl beğenmem ki. Hele de o son iki dizesi… Neden bu şiiri okuduğunu düşünüyordum. “Lütfen Sinan. Konuyu değiştirme. Neden bu şiiri okudun. Demek susuyorsun, ha. Madem öyle, sen kaşındın.”
    --Şimdi ben güzel oluyorum, sen de çirkin. Öyle mi?
    Ben gülümsememi saklayamıyordum. Oysa Sinan’ın yüzünde ciddiyet vardı.
    --Hayır. Sen sevilen oluyorsun, ben de sevilmeyen.
    Sevilen olmak… Nasıl yani…? Hem de bu kadar kısa zamanda… Hayır, bu olamazdı. İnanamıyordum. Bir insan bu kadar kısa zamanda birini sevemezdi. Bu kadarı da fazlaydı.
    Yine de sözleri Ümit Yaşar’ın şiirinden daha da şiirseldi. Seni Seviyorum, dememişti ama benim sevildiğimi söylemişti.
    Sinan söylediği cümlenin karşılığını bekliyordu benden. Bir şey söylemeliydim. Ah, şu an içinde bulunduğum duruma ait bir şiir ezberlemiş olsaydım ya. En azından durumu kurtarabilirdim.
    Aslında deli gibi de heyecanlanmıştım. Ne olursa olsun, bir şekilde beni sevdiğini söylemişti işte. Hiç de umurumda değildi aradan geçen zaman.
    Ama yine de daha fazlasını istiyordum bu sözün. Konudan ayrılmamak en iyisiydi.
    --Sevilen ben mi oluyorum şimdi? O zaman söyler misin, kim seviyor beni?
    “Haydi Sinan. Cesaret…”
    --Ben. Alev, ben seni çok seviyorum.
    “Harikasın, Sinan. Bir tanesin, sen. Sen, sen… Sen muhteşemsin.”
    İçimdeki heyecanı dindirmek zaman alacaktı. Hele de yüzümdeki gülümsemeyi silmek… Üstelik de saf bir ifade taşımak zorundaydım. Niye bilmiyorum. Zaten düşündüğümü yapmış olsaydım, Sinan’ın boynuna çoktan atılmıştım.
    O gün Sinan’a onu sevdiğimi söylemedim. Ama sonraki günlerde o kadar çok söyledim ki. Hem de boynuna sarılarak… Hem de onu öpücüklere boğarak…
    Artık her fırsat bulduğumuzda bir araya geliyorduk. Ondan ayrı kalmaya dayanamıyordum. Öylesine değişik bir insandı ki.
    Şiirdi bizi buluşturan…
    Duygusaldı. Duygularını hiç saklamıyordu. Çok fazla sürpriz yapıyordu bana. O anlarda çocuklar gibi de neşeleniyordu.
    Şiir seven sevgili; çok başka bir şeydi.
    Öylesine şefkat doluydu ki. Başımı omzuna yasladığımda tüm dertlerimden arınıyordum. Dahası dinleniyordum. Onunla birlikteyken hayatı seyrediyordum. Hem de en önden… En ön koltuktan… Hem de hiçbir güzelliği atlamadan, hem de yaşayarak, hissederek…
    En küçük bir olaydan bile büyük bir mutluluk çıkartmasını biliyordu.
    Zaman zaman şiirselliğini ortaya çıkaran cümlelerle bana olan duygularını yazıyordu sayfalara. Satır satır beni sevdiğini söylüyordu. Mısra mısra ruhumu okşuyordu. Beni öyle mutlu ediyordu ki.
    Her yaptığım saçmalığa gülüyordu. Çocuksun sen, diyordu. ”Ah bir büyüsen, bir büyüsen”… O kadar içten söylüyordu ki bu sözleri. Ben yine de çocuksu tavrıma devam ediyordum. “Ben var ya ben… Büyüyünce doktor olacağım” diyordum. Yine de gülüyordu. “Sen büyü, doktor olmana gerek yok. Sadece beni sev, yeter.” Böyle söylüyordu.
    Canım Sevgilim…
    Bir başka bakıyordu hayata. Başka türlü yaşıyordu aşkı, sevgiyi yüreğinde. Onun bu özelliğini şiir sevmesine bağlıyordum. Ancak şiir seven bir erkeğin dünyası bu denli sevgi dolu, bu denli renkli olabilirdi.
    --Biliyor musun. Şimdiye kadar senin gibi erkeklerin varlığına hiçbir zaman inanmamıştım. Bu denli duygusal, kadın ruhundan bu denli anlayan, empati yapabilen bir erkek olamaz, diyordum. Sen bu konudaki tüm tüm düşüncelerimi değiştirdin.
    Ben bu cümleleri kendisine söylediğimde gülerdi. “Şiir sayesinde, derdi. Şiirin gücü sayesinde…”
    Onu öyle çok seviyordum ki.
    Yine heyecanlı bir günündeydi. Bana bir sürprizi olduğunu söyledi. O anlarda çok değişirdi. Koskoca adam bir anda çocuklaşırdı.
    Beni bir yere götürdü. Bir eve… Bahçe içerisinde tek katlı müstakil bir ev… Şaşırmıştım.
    --Sinan. Neden getirdin beni buraya? Burası kimin evi?
    Hala gülümsüyordu. İçindeki heyecanı hala yaşıyordu.
    --İstersen bizim olabilir.
    --Nasıl yani…?
    --Sevgilim. Senin ailenle yaşadığın bir evin var. Benim de öyle… İstersen bu evi tutalım. En azından ortak bir evimiz olur. En azından dışarıda geçirdiğimiz zamanı burada yaşarız. Baş başa…
    Aslında sevinmeliydim. Sinan’la bir evimiz olacaktı. Baş başa kalabileceğimiz bir yer… Gerçekten heyecan vericiydi. Ama yine de heyecanımı tam olarak gösteremiyordum.
    --Ne oldu, Alev? İstemiyor musun?
    Nasıl bir cevap vereceğimi bilmiyordum.
    --Bilemiyorum, Sinan. Hem bu evin çok masrafı var.
    Bu sözlerim de bir cevaptı aslında. Hem de olabilir anlamında bir cevaptı. Üstelik de dudaklarımın arasından kendiliğinden dökülmüştü.
    --Sevgilim. Ben de biliyorum masraflı olduğunu. Sen bu işi bana bırak. Hem evin içini hem de bahçesini öyle bir yapacağım ki sen bile tanıyamayacaksın. Göreceksin, cennetten bir yer haline getireceğim.
    Heyecanını öylesine belli ediyordu ki, karşı koyamıyordum. Onun heyecanını söndürmek istemiyordum. Dudaklarımda belli belirsiz bir gülümsemeyle peki, dedim. Aynı gün evi tutmuş, bir yıllık kirasını da peşin olarak ödemiştik.
    Beni ancak iki ay sonra yeniden o eve götürdü. Tanıyamadım. Her şeyini değiştirmişti. Mutfak, banyo, odalar tamamen yenilenmişti. Üstelik de öylesine zevkle döşemişti ki.
    Bahçe de yeniden düzenlenmişti. Çimler ekilmiş, çiçeklerle süslenmişti. Barbekü bile vardı.
    Dediğini yapmıştı. Evi cennete çevirmişti. Bendeki şaşkınlığı gördüğünde sevindi.
    --Göreceksin, çok mutlu olacağız burada. Huzur bulacağız.
    Gerçekten de çok mutluyduk. Huzur buluyorduk. Ben de küçük birkaç değişikliklerle renk katmıştım yuvamıza. Bahçemize güller, menekşeler ekmiştim.
    Artık ikimiz de daha fazla zaman geçiriyorduk orada. Ailem başlangıçta bu duruma karşı çıkmıştı. Ama Sinan onları da ikna etti. Her şey harika gidiyordu. Sadece ben zaman zaman çocukça huysuzluk yapıyordum. Ama Sinan bu durumu olgunlukla karşılıyordu.
    Onunla yaşamak öyle güzeldi ki.
    O güne kadar…
    xxx
    Bir hafta sonu yuvamıza gitmiş akşam için hazırlık yapıyordum. Bunu Sinan istemişti. Özellikle bu gece için çok güzel olmamı söylemişti. Bunu söylerken gülümsüyordu. Deli adam. Sanırım bir muzırlık düşünüyordu.
    Sevdiğim adamla olmak, onunla her türlü hazzı tatmak; benim için cennette yaşamak gibiydi. Ben de heyecanlıydım. Güzel bir masa hazırlayıp, onun sevdiği yemekleri yapacaktım. Tüm alışverişimi yapıp mutfağa girdim. Tam yemekleri ateşe koymuştum ki Sinan geldi.
    --Hoş geldin, Sevgilim.
    --Hoş buldum. Mutfaktan güzel kokular geliyor.
    --Evet. Her şey senin için…
    Mutluydum. Mutluydu.
    Sonra bahçeye geçip sohbete daldık. Sinan’la zamanı hiçbir zaman tutamadım. Onunla konuşmak, o an ki duygusallığına şahit olmak o kadar güzeldi ki. En çok da “günün nasıl geçti” diye sorduğunda mutlu oluyordum. Ne de olsa bu sözde bir sahiplenme vardı bana göre Bir ilgi, alaka… Beni düşündüğünü gösteriyordu, bu söz. Merak ettiğini…
    Canım sevgilim… Bir tanem…
    Üstelik de bu sözü laf olsun diye söylemezdi.
    Sohbete o kadar dalmıştım ki kendime geldiğimde mutfağa koştum. Yemeklerin altı tamamen yanmıştı. Çok fazla tepki veriyordum. Ne de olsa bu gece özel olacaktı. Her şey berbat olmuştu. Yeniden yemek yapmak için zaman da yoktu. Ancak Sinan bu durumu olağan karşılıyordu. Onun bu tavrı daha da canımı sıkmıştı.
    --Alev, sevgilim. Üzülme. Dışarıdan bir şeyler söyleriz.
    Moralim öylesine bozuktu ki, hiçbir şey beni teselli edemiyordu.
    --Mesele bu değil. Sen ilk kez benden böyle bir şey istedin. İlk kez sana tüm hünerimi gösterecektim. Ama yapamadım. Sen şimdi beni beceriksizlikle bile suçlarsın.
    --Alev. Bu nasıl söz böyle… Ben seni tanımıyor muyum. Ne kadar harika yemek yaptığını bilmiyor muyum.
    Bana sımsıkı sarıldı.
    --Hem ben sana sarıldığımda iştahım açılıyor. Seni öptüğümde ise karnım doyuyor.
    Bu sözü söyledikten sonra beni öpmeye çalıştı. O an bir şey kollarımı hareket ettirdi. İstem dışı Sinan’ı ittim. Bunu nasıl yaptım bilmiyorum ama onu kendimden uzaklaştırdım.
    --Siz erkekler hep böylesiniz işte. Duygusuzsunuz. Ben burada neler düşünüyorum, sen neyin derdindesin.
    Çok bozulmuştum. Benden böyle bir hareket beklemiyordu. Aslında ben bile bu hareketi nasıl yaptığımı bilmiyordum. Ama kendimi durduramıyordum.
    --Alev. Sevgilim. Kendine gel. Lütfen. Ortada hiçbir sorun yokken bu kadar mesele çıkarman gerekmez.
    İçimde öyle bir fırtına çıkmıştı ki dinecek gibi de değildi.
    --Demek ortada hiçbir mesele yok, ha. Doğru tabi… Alt tarafı yemekleri yaktım. Hem de iki tencereyi birden… Ne olmuş ki, değil mi. Burada yanan benim kadınlık gururum. Ama sen anlamıyorsun beni. Anlamıyorsun.
    Sonra o güzelim eve, yuvamıza öyle küçümseyen gözlerle baktım ki…
    --Zaten sen bu evi bu yüzden tuttun. Benimle daha rahat birlikte olmak için. Dolu dolu zevk yaşamak için…
    Bunlar bardağı taşıran sözlerdi. Üstelik oldukça duygusuz bir şekilde söylemiştim. Sinan şaşkındı. Şimdiye kadar birbirimize böylesine ağır sözler söylememiştik. Ben de şaşkındım aslında. İçimde bir yerlerde engel olamadığım bir şey vardı. Beni ele geçirmiş gibiydi. Ya da şimdiye kadar o şeyi bir yerlere kapatmış, ancak bu gece serbest bırakmıştım. Ama ne olursa olsun o şeyin aramızda bir uçurum yarattığının da farkındaydım.
    Sinan bir şey söyleyemedi. Daha doğrusu fırsat vermedim. Eve girdim. Çantamı aldım ve orayı terk ettim.
    Arkama bile bakmadım.
    xxx
    Her şey bir anda gelişti. Nasıl olduğunu anlamadım bile. Sanki bir anda çıkan fırtına ikimizi de savurmuştu. Engel olamadım kendime. Tutunamadım.
    Yine de bekledim. Her zaman ki gibi Sinan beni engeller, dedim. Tutar kolumdan, bırakmaz. Belki de bu can simidine güvendim. Ama her geçen dakika aramızda daha da ulaşılmaz mesafeler oluşturuyordu. Ne ben adımlarımı yavaşlattım ne de Sinan beni engelledi.
    Aklıma ilk tanıştığımız gün kitapçıdayken ayrıldığım sahne gelmişti. O gün nasıl da geri dönmüştüm. Üstelik bu ilişkinin başlangıcı da o geri dönüş yüzündendi. İkinci buluşmamızda da masayı terk eden yine ben olmuştum. Ani bir hareketle aramıza mesafe sokmuştum. Neyse ki yeni bir tesadüf bizi yeniden karşılaştırmıştı.
    Oysa kaçmanın bir yok oluş olduğunu öğrendiğimi sanıyordum. Henüz bu hayatta öğreneceğim daha çok şey vardı.
    Eve gittiğimde annem bendeki değişikliğin farkındaydı. Ama kimseyle konuşacak durumda değildim.
    O gün Sinan beni aramadı. Ertesi gün de…
    Pazartesi günü işten çıkıp o eve gittim. Eşyalarımı toplayacaktım. Oldukça yavaş hareket ediyordum. Belki de bir mucizeydi beklediğim. Yeni bir fırsat, yeni bir tesadüf… O mucize gerçekleşmedi. Bir süre bekledim de üstelik. İçimden dua ediyordum.
    Sonra bir not yazdım. Masanın üzerine bıraktım.
    “Sinan. Ben bu birlikteliği yürütemeyeceğim. İçimdeki huzursuzluğu atamıyorum. Senin bir yanlışın yok. Kendinde hata arama. Başlı başına yanlış olan benim. Hayatında tümsek olmak istemiyorum. Hoşça kal.”
    Tüm eşyalarımı bir bavula sığdırıp oradan uzaklaştım.
    Elbette ki yaptığımdan pişmandım. Yine de böyle bir sonuç beklemiyordum. Pire için yorgan yakmaktı, bu davranışımın adı. Kendimi öylesine değersiz, öylesine boş biri gibi görüyordum ki. Herkes bir yudum mutluluk elde etmek için her türlü mücadeleyi verirken, ben bir dünya dolusu mutluluktan hem de kendi isteğimle vazgeçmiştim. Deli gibiydim. Çaresizdim. Bağırmak istiyordum ama sesim çıkmıyordu. Tükenmiştim. Ağlamak istiyordum ama göz pınarlarım kurumuştu. Akmıyordu.
    Elimdeki bavula baktım. Nedense bir anda o da çok küçülmüştü. Sanki Sinan’la tüm yaşadıklarım küçük bir bavula sığmış gibiydi. Oysa çok daha büyük yaşanmışlıklarımız vardı. Her şeyin bu kadar küçük bir bavula sığmasını kabullenemiyordum. İçimde büyük fırtınalar yaşıyordum ama isyan bile edemiyordum.
    xxx
    O günden sonra bir daha Sinan’la karşılaşmadık. Ne o beni aradı, ne de ben onu. Ayaklarım zaman zaman beni kitapçıya götürüyordu, istemsizce. Gözlerim sürekli onu arıyordu her yerde. Onu yeniden görmeyi elbette ki çok istiyordum. Ama bunu tesadüflere bırakmıştım. Bir mucizenin bizi birleştirmesini istiyordum. Onu aramak istiyordum ama gururuma söz dinletemiyordum.
    Yine de onu düşünmeden yapamıyordum. Pişmanlığın zehirli sarmaşıkları öylesine ele geçirmişti ki bedenimi, kurtulamıyordum.
    Bazı geceler onun adını haykırarak yataktan uyanıyordum. Neyse ki evde yalnızdım. Annem bir süreliğine kardeşimde kalmak istemişti. Onun bu isteği canımı sıksa da karşı koyamadım. Hem belki yalnızlık iyi gelebilirdi bana. Hem bu sayede içimdeki duygularla istediğim gibi baş edebilirdim.
    Ama eve adım attığımda Sinan aklıma geliyordu. Hiçbir yere sığamıyordum. Onu aklımdan hiç çıkaramıyordum. Hiç rahat değildim. Çok huzursuzdum. Bu huzursuzluk tüm yaşadıklarımda kendisini gösteriyordu.
    “Sinan, neredesin, kiminlesin. Özledim seni. Hem de çok özledim.”
    Sesimi duysun istiyordum. Sessiz çığlıklarım ona ulaşsın, istiyordum.
    Gitmekle hata yaptığını biliyordum. Bu ilişkiyi başlatan benim cesaretim olmuştu. Bitiren de yine benim aptallığım sayesindeydi. Bu öylesine büyük bir yüktü ki, altında eziliyordum. Vicdan azabından kurtulamıyordum. Sürekli olarak onu aramakla aramamak arasındaki gelgitler beni fazlasıyla yoruyordu. Bir arkadaşıma yanlışlıkla Sinan diye hitap ettim. Yaptığım gaf yüzünden öyle utandım ki.
    Bir sabah yataktan çıkıp banyoya yöneldim. Aynadaki görüntüme baktım. Artık kendi kendime de konuşuyordum.
    “Eğer Sinan seni bu durumda görse kesinlikle beğenmez.”
    Ellerimle saçıma şekil vermeye çalıştım.
    “Hayır. Sinan önce benim yüreğimi sevdi. O beni her durumda sever.”
    Birden içimi hüzün kapladı. Canım sıkıldı.
    “Gerçekten de sever mi acaba. Hem de nedensiz terk eden birini… Gerçekten sever mi yeniden acaba. Tutar mı elimi…”
    Aynadaki görüntüme nispet yaparcasına kendimi rahatlatmaya çalışıyordum.
    “Sen çatla e mi. O beni hep sevdi. Ve her zaman da sevecek.”
    Yüzümü yıkayıp mutfağa yöneldim. Kendime kahvaltı hazırladım. Bir tabak fazla koydum. Sanki karşımda Sinan varmış gibi konuşuyordum.
    “Bu tabaktaki yiyecekler bitecek. Yoksa çok kızarım, ona göre…”
    Kendimi çok kötü hissediyordum. Dahası, yalnızdım. Büyük bir boşluktaydım.
    Elimdeki çatalı bıraktım. İştahım kaçmıştı. Zaten son günlerde doğru dürüst bir şey de yemiyordum.
    “Neredesin be, Sinan. Bilmiyor musun seni özlediğimi. Yeter artık bu kadar hasret. Ne olur sanki çıkıp gelsen buraya. Ne olur sanki beni evimize, yuvamıza götürsen.”
    Birden içim çekilir gibi oldu. Yuva lafı etkilemişti beni. Bir an orada olmayı çok istemiştim.
    Acaba gitsem mi oraya. Ama tek başına orada ne yapabilirim. Sinan yoksa orada olmanın ne anlamı var.
    Sonra aklıma geldi.
    “Aman Tanrım. Çiçeklerim… Çiçeklerime ne oldu acaba. Güllerim, menekşelerim… Off, Alev… Sen ne yaptın. Yalnızca kendine zarar vermedin. Günahın çok büyük senin.
    Telefonunun çalmasıyla kendime geldim. Arayan bir arkadaşımdı. Canım sıkıldı. Oysa çalan her telefonu belki de odur düşüncesiyle açıyordum.
    “Neredesin Sinan. Neredesin.”
    Haftalar büyük bir hızla geçiyordu. Her geçen zaman onunla aramızdaki mesafeyi daha da açıyordu.
    Çalan her telefonda, her kapı zilinde, gelen her mesajda onu bekledim. O eski neşem de kaybolmuştu. Eskisi gibi arkadaşlarımla zaman geçiremiyordum. Tamamen kendi iç dünyama kapandım. Bol bol şiir okuyor, hüzünlü şarkılar dinliyordum. Aslında kendime işkence ediyordum.
    Onunla yaşadığım sahneler acımasızca gözlerimin önüne geliyordu. Tüm bunlar beni fazlasıyla yaralıyordu. O zaman haykırmak istiyordum. Bağırmak, kırmak, dökmek… Bütün bunları içimde yaşamak çok daha kötü etkiliyordu beni. Boğulduğumu hissediyordum.
    Defalarca yazmak istedim ona. Kaç kez aramak istedim, bilmiyorum. Her seferinde gururum engel oldu bana. Giderken gösterdiğim cesareti dönmek için gösteremiyordum. En çok zoruma giden de Sinan’ın beni unutmuş olmasıydı. Aramamasıydı. Zaman zaman başka bir kadın bulduğu düşüncesi saplanıyordu beynime. O zaman çıldırma noktasına geliyordum.
    Bir cumartesi gecesi müzik dinliyordum. “Sevdim Bir Genç Kadını” adlı eser çalıyordu. Gözlerimi kapadım. O an sanki Sinan’la birlikte tango yapıyorduk. Öyle güzel bir andı ki. Müzik bittiğinde telefonumu elime aldım ve hiç düşünmeden Sinan’a kısa bir mesaj yazıp gönderdim. Hareketlerim öylesine çabuktu ki… Sanki gizli bir güç bana bu komutu vermişti. Mesajımda sadece onu çok özlediğimi söyledim. Hepsi bu… Kısa bir an için pişman olsam da sonrasında bunu hiç önemsemedim.
    İçimde bir anda büyük bir heyecan oluşmaya başladı. Gözüm telefondaydı. Mesajımı hala görmemişti. Deli gibiydim. Gerçi gecenin geç saatiydi. Belki de uyumuştu. Belki sabah farkına varacaktı ancak.
    Zaman geçtikçe umudum da azalıyordu. Yine de uyumak istemiyordum. Bir süre sonra daha fazla dayanamayıp, uykuya daldım.
    Sabah gözlerimi açtığımda ilk yaptığım şey telefonuma bakmak olmuştu. Bir mesaj vardı. Sinan’dan hem de…
    “Seni bu akşam saat 8 de ilk kez gittiğimiz restoranda bekliyorum.”
    Tek cümlelik bir mesajdı. Sanki bir resme bakar gibi uzun uzun baktım. Sanki anlamsızdı. Sanki bir şeyler eksik gibiydi. Sanki tamamlanması gerekiyordu.
    Bir anda heyecanım sönmüştü. Ruhsuz, duygusuz bir mesajdı. Oysa ben ona özlediğimi söylemiştim.
    Yine de bir umut taşıyordu. Ne de olsa yazdığım mesaj anında karşılık bulmuştu. Moralimi sağlam tutmalıydım. Kendimi geceye hazırlamalıydım.
    O restoranı hatırlıyordum. Müzikli, nezih bir yerdi. İlk kez orada dans etmiştik. Öyle büyüleyici bir andı ki. Kulağıma şiirler okumuştu. Ben de onun kulağına bol bol sevgi sözcükleri fısıldamıştım.
    Yine aynı yerde buluşacaktık. Yeniden dans eder miydik acaba.
    O günü asla unutamıyorum. Zaman ağır aksak ilerliyordu. Akşama daha bir ömür vakit vardı sanki. Yine de en güzel, en etkileyici elbisemi giydim. Kuaför, makyaj derken randevu saatine hazırdım.
    Restorana adım attığımda neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Ağır ağır merdivenleri çıkarken oldukça düşünceliydim. Kapıdaki garsonun “Hoş Geldiniz” sözüne bile sahte bir gülümsemeyle karşılık verebildim. İçeriye göz attığımda onu gördüm. Bana doğru geliyordu. Siyah takım elbisesinin içinde öyle yakışıklıydı ki. Etrafımdaki her şey silinmişti. Sadece Sinan’ın görüntüsü vardı gözlerimde.
    Elimi sıktı. Her zaman ki gibi sıcaktı.
    --Hoş geldin, Alev.
    Boynuna atılmayı o kadar çok istiyordum ki. Sadece gülümseyebildim. Birlikte masaya doğru yürürken nedense tüm gözlerin üzerimizde olduğunu hissediyordum.
    Aramızdaki soğukluk onun centilmen davranışlar sergilemesine engel değildi. Sandalyemi çekip oturmamı sağladı. Sonra da karşıma, kendi yerine oturdu. İkimizin de yüzünde anlamsız bir gülümseme vardı. O an ne düşündüğünü keşke bilebilseydim. Bir süre sessiz kaldık. Sonra hiç alışık olmadığım ses tonuyla konuştu.
    --Tekrar hoş geldin. Seni iyi gördüm.
    İçimden; “Yaa… Ne demezsin” diyordum. Teşekkür ederim anlamında gülümsedim.
    --Evet. Oldukça iyiyim. Sen de iyi görünüyorsun.
    Gülümsedi. Daha önceki gülümsemelerinden çok farklıydı.
    İkimiz de telaşlı bir heyecan yaşıyorduk. Bir süre hiç konuşmadan kaçamak bakışlarla birbirimizi süzdük. Zaman zaman gözlerimiz birbirine değdiğinde ikimiz de bakışlarımızı kaçırdık.
    --Alev… Ben…
    Aynı anda ben de bir şey söylemek için atıldım. İkimiz de gülümsedik. Acı bir gülümsemeydi ama en azından içtendi.
    --Şey… Nasılsın, Alev? Gerçekten nasılsın?
    --Aslına bakarsan bilemiyorum, Sinan. Her şey bu masada belli olacak.
    Her ikimizde oldukça temkinliydik. Tedirgin cevaplar veriyor, sanki birbirimizi tartıyorduk.
    --Davetimi kabul edip buraya geldiğin için çok teşekkür ederim.
    Biraz olsun sitem etmeye hakkım olduğunu düşünüyordum.
    --Kibar bir erkek, bir kadını çağırmaz. Onu evinden alır.
    Bana cevap vermedi. O an yanımıza garson geldi. Birlikte siparişimizi verdik. O gidince duygusuz bir şekilde yüzüme bakmadan konuştu.
    --Haklısın. Aslında öyle yapacaktım. Ama senin gidişini hatırlayınca vazgeçtim.
    Bir şey diyemedim. Ama sözleri içimi çok acıttı. Sanki bir yabancı gibiydim onun karşısında. İkimiz de suskunduk. İkimizin de dudaklarında acı bir gülümseme vardı. İlk kez bu denli korkuyordum. Sinan’ın suskunluğuna alışmamıştım. Şiirsel sözleriyle içimdeki yangınları her zaman söndürmüştü. Onun susması bu ateşin beni yok etmesi anlamına geliyordu. Sadece bakıyordum ona. Yüzüne bakıyordum. Beni gör, diyordum. İçimdeki yangını gör. Sana ihtiyacım var. Ne olur susma. Beni karanlık boşluklarda bırakma. Çok korkuyordum.
    Oysa Sinan’ın gözleri boşluğu tarıyordu. Sanki o an benden uzaktaydı. Sanki gözleri sisler arasında birini arıyor gibiydi. Sanki beni görmüyor gibiydi. Bu yüzden sesimi duyuramıyordum ona. Bu yüzden sessiz çığlıklarım boşlukta yankılanıyordu.
    --O gün gitmeyecektin, Alev. Böylesine nedensiz çekip gitmeyecektin.
    --Biz bunları konuşmak için mi bir araya geldik, Sinan?
    --Aslında bu konuyu ben de konuşmak istemiyorum. Ama içimde bu konuyla alakalı o kadar çok cevabını arayan soru var ki.
    --Bazı soruların cevabı olmaz, Sinan. Hiçbir cevap bazı soruların karşılığı olmaz.
    Garson istenilen siparişleri masaya dizdi. İçkileri doldurup uzaklaştı. Baş başa kalmıştık ama birbirimizden oldukça uzaktık. Masada derin bir sessizlik vardı. İkimiz de konuşacak bir konu bulamıyorduk. Ya da asıl konuya bir türlü başlayamıyorduk.
    Sessizliği ben bozdum.
    --Beni unuttuğunu düşünmüştüm. Bir daha aramazsın, sanıyordum.
    Sinan kravatını gevşetti. Aslında anlatacağı pek çok şey vardı ama nereden başlayacağını bilemiyordu. Daha doğrusu anlatıp anlatmamakta kararsızdı.
    --Bazı sevgiler kolay bitmez. Sevgililer ayrılsalar bile bitmez. Onu içinde yaşatırlar.
    Bu sözleri oldukça duygusuz bir şekilde söylemişti. Canım sıkıldı.
    --Ne yani… Şimdi biz ayrılmış mı oluyoruz?
    Huzursuzdum. Sözcüklerime yeterince hakim değildim. Aslında kendime bile hakim değildim. İçimde dindirmeye çalıştığım bir fırtınayla meşguldüm aynı zamanda. Sinan zoraki konuşuyordu. Sesini ayarlamaya çalışırken bile zorlanıyordu.
    --Ben sadece beklemeyi bildim, Alev. Yapabileceğim tek şey buydu. En umutsuz olduğum zaman bile bekledim seni. Çaresizce bekledim.
    Benim için bu cevap hiç de yeterli değildi.
    --Beklemek yerine neden aramadın beni, Sinan? Neden tek bir mesaj göndermedin bana?
    Başı önünde cevapladı.
    --Korktum. Tekrar tekrar gitmenden korktum.
    Dayanamıyordum, onun beni suçlayıcı tavırlarına. İçimdeki fırtına daha da artırmıştı şiddetini. Sesimi biraz yükselttim.
    --Yapma, Sinan. Yapma. Belki de giderdim, haklısın. Ama ben senin yerinde olsaydım yine çalardım kapını. Tekrar terk edilsem de yine yapardım bunu. Yine… Yine… Yine… Bırakmazdım seni. Ta ki en son o umut ışığı da tükeninceye kadar çalardım kapını.
    --Ben aslında…
    --Sen aslında o kapıdan çıktıktan sonra bir daha aramadın beni. Sormadın. Allah bilir ya belki de hiç düşünmedin. Unuttun.
    Masada soğuk rüzgarlar esmeye başladı. Her ikimiz de yemek yemeyi bıraktık. Sadece sinirli tavırlarla etrafı seyrediyorduk. Ama ikimiz de etrafımızda olup biteni görmüyorduk. İkimiz de kendi karanlığımızı aydınlatmaya çalışıyorduk.
    --Doğru söyle, Sinan.Bir süredir ayrıyız. Hiç düşündün mü beni?
    Hesap sorar gibi çıktı bu sözler ağzımdan. Bu tavrım Sinan’ı rahatsız etti. Ne de olsa onu terk eden bendim. Böyle bir soruya muhatap olmayı hazmedemiyordu. Yüzüme bakmadan cevap verdi.
    --Arada bir düşündüğüm oldu.
    Ağır ağır söyledi bu sözleri. Sesinde en küçük bir coşku yoktu. Heyecan yoktu. Belli etmeden dişlerimi sıktım. Canımı çok kötü yakmıştı. Altta kalamazdım.
    --Desene aynen benim yaptığım gibi… Ben de seni arada bir düşündüğüm oldu.
    --Ne güzel işte. Demek ki bu ayrılık ikimize de yaramış.
    Sinan’ın yüzüne dik dik baktım.
    --Evet, haklısın. Ben kendi adıma çok güzel günler geçirdim.
    Cevap veremedi. Bakışlarını kaçırıyordu. Onun da sanki içinde bir yangın vardı. Yüreğini söndürmek için içki kadehine sarıldı. O içkisinden büyük bir yudum alırken ben bu fırtınanın bize daha fazla zarar vermemesi için ayağa kalktım. Sakinleşmeye ihtiyacım vardı.
    --Şey… Ben lavaboya kadar gideceğim.
    Sinan yüzüme bakmadan konuştu.
    --Tamam. İstersen geldiğinde kalkarız.
    Bir süre durdum. Sanki dünyam başıma yıkılmıştı. Büyük bir beklentiyle buraya gelmiştim. Oysa çok büyük bir hayal kırıklığı yaşıyordum. Sert hareketlerle boynumdaki eşarbı çözüp masaya bıraktım. Oldukça sinirliydim.
    --Olur. Kalkarız. Zaten benim de evde yapılacak çok daha önemli işlerim var.
    Tuvalete doğru yürürken yan masadakiler gürültülü bir tartışmaya girmişlerdi. Sesleri fazlasıyla rahatsız ediciydi. Tüm sinirimi onlardan çıkartmayı düşündüm bir an.
    Tuvalete girdiğimde aynada kendimi seyrettim. İçimdeki fırtına artmıştı. Yerimde duramıyordum. Çıldıracak gibiydim. Sinan’ın bu denli ruhsuz konuşması canımı sıkmıştı. Bir süre orada kaldım. Biraz olsun kendime geldim.
    Masaya doğru yürürken Sinan’ın eşarbımı yüzüne tutarak kokladığını gördüm. Sanki kendinden geçmiş gibiydi. Bir an ne yapacağımı bilemedim. İçimdeki fırtına kendiliğinden dinmişti. Ayak sesimi duyunca elindeki eşarbı yerine bıraktı. Yerime oturmadan gitmek için hazırlanmaya başladım.
    Bir şeyler söylemeye çalıştı. Ne dediğini anlamadım. Bir şeyler yapmak istiyordu ama sanki cesareti yoktu. Sonra fısıldar gibi konuştu. Sesinde çaresizlik vardı.
    --Hemen gitmek zorunda mısın? Henüz yemeğini bile bitirmedin.
    Sesimi biraz yükselttim. Ne de olsa gururum incinmişti.
    --Biraz önce gitmek isteyen sendin.
    --Korktum. Konuşma kırıcı olmaya başlamıştı.
    -- Ben zaten yeterince kırıldım. Kimse beni daha fazla kıramaz. Hem son günlerde pek iştahım yok. Çok bile yedim.
    Hazırlığımı bitirince elimi Sinan’a uzattım. Ayağa kalktı. Bir şey söyleyemedi. Sadece nazik bir gülümseme vardır dudaklarında. Elimi sıktı. Sıcaktı. Sımsıcaktı.
    --Hoşça kal, Sinan. Seni tekrar gördüğüme sevindim. Kendine iyi bak.
    --Seni bırakayım?
    --Hayır, gerek yok. Lütfen, sen yemeğini bitir. Ben kendim giderim.
    Sinan’ın konuşmasına fırsat vermeden masayı terk ettim.
    Koşar adımlarla restorandan ayrıldım. Deli gibiydim. Oysa nelerin hayalini kurmuştum. Oradan Sinan’ın kolunda çıkacaktım. Bir taksi çevirdim. Yol boyunca o anlamsız konuşmaları düşünüyordum. Ruhsuzdu. O şiir gibi konuşan adamın yerinde bir başkası vardı sanki. Bir anda taksiciye bağırdım.
    --Geri dön…!
    Şaşırmıştı.
    --Sana geri dön, diyorum. Beni aldığın restorana götür!
    Yeniden merdivenleri çıkmaya başladım. Hem de heyecanla… Gözümün önünde sadece Sinan’ın eşarbıma sarıldığı görüntü vardı. Hala masada oturuyordu. Henüz söylenmemiş sözler vardı. Artık gurura kapılıp kendimi tüketmek istemiyordum. Konuşacaktım. Hem de ne düşünüyorsam açık açık konuşacaktım.
    İçten içe kendi kendimi yiyordum. Kırmak dökmek istiyordum her şeyi… Ama sakin olacaktım.
    Yan masadaki insanlar hala yüksek sesle konuşuyor, etrafı rahatsız ediyordu. Bir an onlara çatmak istedim. Onlarla kavga çıkarmak, içimde biriken hiddeti söndürmek istedim. Neyse ki şef garsonun o masayı ikaz etmesiyle bu düşüncemden vazgeçtim.
    Sinan tam da masadan kalkmak üzereydi. Omzuna sertçe bastırarak oturmasını söyledim. Beni tekrar karşısında görünce şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi. Ben de yerime oturdum.
    Hala yüzüme bakıyordu. Ne söyleyeceğimi merak ediyordu.
    --Demek arada bir beni düşündüğün oldu, öyle mi? Şunu bil ki ben seni hiç unutmadım. Hep düşündüm. Bazı geceler sabahlara kadar hem de…
    Oldukça şaşkındı. Cevap veremiyordu. Ben ise çaresizdim. Aşkımı kurtarmak istiyordum.
    --Bazı geceler senin adını haykırarak uyanıyordum. Her gecemde sen vardın. Gündüzüm hep seninleydi. Her an hayal kurarak yaşadım. Çoğu zaman beni unuttuğunu düşündüm. Bir başkasıyla beraber olduğunu… Bu düşünce yüreğime bir bıçak gibi saplandı. Kıskançlıktan ne yapacağımı bilemedim. Ve sen arada bir de olsa beni düşündün, öyle mi?
    Cevap vermiyordu. Sadece yüzüme bakıyordu. Öylesine doluydum ki. İçimde biriken o kadar çok isyan vardı ki. Özlem, tutku…
    --Senden sürekli bir haber bekleyerek yaşamak ne demek, biliyor musun. Çalan her telefonda, her kapı sesinde ne duruma düştüğümü biliyor musun sen. Her sabah uyandığımda eskisi gibi hemen yataktan çıkamıyorum. Sanki yanımda sen varsın diye hayal kuruyorum. Sarılıyorum sana. Bırakamıyorum.
    Sesim titremeye başlamıştı. Onun karşısında zayıf görünmek istemiyordum. Ama sesimin titremesine de engel olamıyordum. Derin derin nefes alıyordum. Dokunsalar ağlayacak durumdaydım. Bir müddet sessiz kaldım.
    Sonrasında da haykırdım.
    --Lanet olsun ya! Lanet olsun. Her sabah kahvaltıda sana da bir tabak koyuyorum. Karşıma oturtuyorum seni. Kendimi kandırıyorum.
    O ana kadar sessizliğini koruyan Sinan bir anda ellerimi avuçları arasına aldı. Şaşırdım. Sevgiyle okşamaya başladı. Yüzünde tatlı bir tebessüm vardı. Sesimi biraz alçalttım. Ağlamaklıydım.
    --Gidemedim, Sinan. Gidemedim işte. Bir kez daha bu ayrılığa katlanabileceğimi sanmıyorum. Kovsan da gitmeyeceğim.
    İçimdeki yangın hala sönmemişti. Başım önünde, omuzlarım çökmüş vaziyetteydi. Öylesine tükenmiştim ki.
    Ayağa kalkıp yanımdaki sandalyeye oturdu. Çenemden tutarak yavaşça başımı kaldırdı. Göz göze geldik. İkimizin de gözlerinde çektiğimiz acılar vardı. İçimizdeki fırtınalar…
    -- Biliyor musun, yokluğunda en çok gözlerini özledim.
    Sesi duygusaldı. Şiir gibiydi. Gözlerini gözlerimden ayırmadan konuşuyordu.
    --Ben senden hiç gitmedim ki. Hep içimdeydin zaten. Gittiğim her yere seni de götürüyordum.
    “Ne olur, Sinan. Gözlerini gözlerimden ayırma. Ne olur.”
    Bir anda fırtına dinmişti sanki. Bir anda güneş açmıştı. Benim Sinan’ım dönmüştü. Yüzümü elinin içiyle okşarken sevgi doluydu.
    --Seni düşünmediğim tek bir anım olmadı. Seni görmek için sürekli evinin etrafında dolaşıyordum. Karşınızdaki pastanede seni bir an için görmek için saatlerce oturuyordum. Her günüm her anım seninle doluydu. Hiçbir yere sığamıyordum. Bazen yuvamıza gidiyordum. Sensiz cehennem orası. Boğuluyordum. Evin içi, caddeler, sokaklar… Hiçbir yere sığamıyordum. Öylesine doldurdun ki beni. Öylesine aldın ki beni benden. Tek başıma yaşayamıyordum.
    Saçlarımı okşamaya başladı. Ağır ağır konuşuyor ve her kelimeyi özenle seçiyordu.
    --Bir başkası ha… Nasıl düşünebildin ki bunu. Senin yerine bir başkasını koyabileceğimi düşünmene şaşırdım. Ben huzuru sende buldum, Alev. Dingin bir liman gibisin bana. Ne kadar da fırtınalar yaşasam, ne kadar da savrulsam oradan oraya, senin kollarında huzuru buldum. Cenneti cennet yapan şeyin ne olduğunu anladım, sensizliği yaşarken. Sessizliğin yüreğime saplanan bir ok gibiydi. Kayboldum çoğu zaman. En çok da seni düşünerek ağlamak yok mu. Hem de utanmadan…
    Ellerimi dudaklarına götürerek öptü.
    --Ben seni hiçbir zaman unutmadım, Alev.
    --Ama sen bana…
    Eliyle dudaklarımı susturdu.
    --Dilimin söylediklerine bakma. Yüreğimi dinle sen… En çok acıyı o çekti, yokluğunda. Şiir tadında sözler döküldü oradan. Hiç susmadı. Gözlerim senin güzelliğini görmeye alışmıştı. Gittiğinde gördüğü sadece kara bulutlardı. O kokunu özledim ben. Hani içime her nefeste sen diye çektiğim… Sensiz nefes alamadım ben. Ne tutku, ne de ihtiras… Sensiz yaşamadım.
    --Sinan. Ben seni çok seviyorum.
    Orkestra “Sevdim Bir Genç Kadını” adlı eseri çalmaya başladı. Bir anda heyecanlandım.
    --Sevdim, bu genç kadını.
    Bu sözcükleri söylerken gözlerime bakıyordu. Çok da güzel gülümsüyordu.
    Yan masada hala tartışma devam ediyordu. Zaman zaman küfürlü sözler çıkıyordu ağızlarından. Şef garson yine onları uyarmak zorunda kaldı.
    Yine de o kadar önemsemiyordum. Ne de olsa ben sevdiğime kavuşmuştum. Uzun zamandır hasretini çektiğim mutluluk yanımdaydı.
    Canım sevgilim. Bir anda ayağa kalktı. Nazik bir şekilde elini uzatarak beni dansa kaldırdı. Bunu yaşamıştım. Bu müzik eşliğinde daha birkaç gün önce hayalimde Sinan’la dans etmiştim. Hatta dans bittiğinde ona mesaj gönderecek cesareti kendimde bulmuştum. Gülümseyerek ona eşlik ettim. Birlikte pistte dans eden kalabalığın arasına karıştık.
    Uzun zaman sonra bu kadar yakınlaşmak beni çok heyecanlandırmıştı. Hiç konuşmuyorduk. Dudaklarımızdaki gülümsemeyi de saklamıyorduk. Kimseye aldırış etmeden sadece o anın tadını çıkartıyorduk. Herkese tangoyu, aşkın dansını en iyi aşıkların yapabildiğini göstermeye çalışıyorduk sanki. Bulutların üzerindeydik.
    --Ne olur. Ne olur bir daha ayrılmayalım. O kadar gücüm yok. Bir daha dayanamam. Seni çok seviyorum, Sinan. Hep böyle olmak istiyorum. Hep seninle yaşamak istiyorum.
    --Hayır, bir tanem… Bir daha bu saçmalık yaşanmayacak. Ne olursa olsun seni bırakmayacağım. Bırakmana da izin vermeyeceğim. Aşkımızın her zaman bekçiliğini yapacağım. Söz veriyorum.
    --Seni çok özledim. Bu gece sabaha kadar kollarında olmak istiyorum.
    Gürültücü masada sesler daha fazla çıkmaya başladı. Bazı müşterilerin şikayeti üzerine güvenlik o insanları dışarı çıkarmak istedi. Ancak onlar direndi. Aralarında kısa bir arbede yaşandı. İtiş kakış arasında bir silah sesi duyuldu. Tüm müşteriler tedirgin oldu. Sonunda güvenlik o müşterileri dışarı çıkararak asayişi sağladı.
    Biraz rahatsız olsak da orkestranın yeniden çalmasıyla dansımıza kaldığımız yerden devam ettik. Sanki cennetteydik. Sanki yuvamızda sevdiğimle baş başaydım. Kimse yoktu dünyamızda.
    --Şu an senin yanındayım ya… Sana ait olmanın o tatlı lezzetini yaşıyorum ya... Bir de dün ve ondan önceki yaşadıklarımı düşünüyorum. Sanki onlar birer kabustu. Uyandım ve hepsi geçti. Hiç yaşanmamış gibi… Ne garip, değil mi?
    Yanağıma bir buse kondurdu. Öyle sıcaktı ki. Beni öperken kokumu içine çekiyordu.
    Müzik bittiğinde yenisi başlamadan Sinan oturmak istedi. Ancak itiraz ettim.
    --Hayır. Bir dans daha… Lütfen. Bu gece sabaha kadar seninle dans etmek istiyorum. Bu gece bizim gecemiz olacak. Bu gece ve bundan sonraki her gece… Unutma.
    --Unutmam, bir tanem. Ömrümün sonuna kadar seninle olacağım. Seni asla bırakmayacağım. Söz veriyorum.
    Başımı omzuna yasladım. O kadar huzurla dans ediyorduk ki. Bir ara Sinan sendeledi ve ayağıma bastı.
    --Özür dilerim, Alev. Sanırım yoruldum.
    --Hiç önemli değil, Sevgilim. Zor bir gün geçirdik.
    Elimi Sinan’ın yüzüne sürdüm.
    --Sen çok terlemişsin. Haydi, oturalım.
    Sinan tekrar sendeledi. Bana tutunmak istedi. Sonra güçlükle doğruldu. Dudaklarının kenarından hafif bir kan sızıyordu. Dehşete kapıldım.
    --Sinan! Sinan, dudağın kanıyor!
    Sinan’ın ceketinin altından beline sarılarak masaya doğru götürmek istedim. Elime yapışan ıslaklığı görünce çığlık attım. Bu kandı. Çığlıklarım herkesi tedirgin etti. Herkes meraklı gözlerle bize bakıyordu.
    --Aman Tanrım! Sinan. Sinan, bu kan… Sen yaralısın. Ne oldu sana?!
    Sinan daha fazla dayanamadı ve kollarımdan sıyrılıp yere düştü.
    --Sinan. Sevgilim. Ne olur kalk!
    Başını kucağıma alıp kalabalığa seslendim.
    --Ambulans… Lütfen bir ambulans çağırın. Acele edin!
    Benim paniklemem Sinan’ı rahatsız etti. Bana destek olmaya çalışıyordu.
    --Alev. Bir tanem. Korkma. Ben iyiyim.
    Yüzünde boncuk boncuk ter birikmişti.
    --Sinan. Ne olur konuşma. Yorma kendini. Şimdi ambulans geliyor.
    Diğer müşteriler de etrafımızı çevirmişti. Her kafadan bir ses çıkıyordu.
    --O kavga eden müşterilerden birinin elinde silah vardı.
    --Hatta bir el ateş etti. Ama orkestranın sesi arasında çok da fazla duyulmadı.
    --Demek ki o kurşun… Aman Tanrım…
    Görevlilerden biri kalabalığı dağıtmak istedi.
    --Arkadaşlar. Lütfen açılın da yaralı nefes alsın.
    Sinan’ın kendinden geçmesini önlemek için sürekli konuşuyordum.
    --Sinan. Unutma, bana söz verdin. Birlikte yuvamıza gideceğiz. Birazdan ambulans gelecek. Ne olur sevgilim, diren. Bırakma kendini.
    Sinan öyle çok kan kaybetmişti ki. Yattığı yer kan gölüne dönmüştü. Elbisem tamamen kana bulanmıştı. Başı kucağımda, sevgiyle saçlarını okşuyordum. Gözlerimden akan yaşları saklayamıyordum.
    ---Neden söylemedin yaralandığını? Neden dansa devam ettin ki?
    Elimi tuttu. Hala gülümsüyordu.
    ---Seni kollarıma almayı çok özlemiştim. Sen kollarımda çok mutluydun. Büyü bozulsun istemedim.
    --Sen delisin. Çılgınsın sen. Değer mi buna sanki.
    Çektiği acıyı saklayarak zoraki gülümsedi.
    --Elbette ki değer...
    Artık kendimi tutamıyordum. Hıçkırıklara boğulmuştum. Sarsılarak ağlıyordum.
    --Seni çok seviyorum, Sinan. Ne olur benim için, aşkımız için diren.
    O ise beni teselli etmeye çalışıyordu.
    -- Yeter. Ne olur üzülme. Ne olur ağlama.
    Sesi fısıltıyla çıkıyordu.
    --Güzel gözlerindeki yaşlara dayanamıyorum.
    Sinan’ın ağzından hırıltılı sesler çıkıyordu. Daha çok korkmaya başladım.
    --Sinan! Sevgilim!
    Sinan zorlukla nefes almaya çalışırken fısıldadı.
    --Seni hep sevdim, Alev. Hep sev…
    Sözünü bitiremedi. Ağzından oluk gibi kan akarken başı geriye düştü.
    --Hayır, Sinan. Hayır! Ne olur ölme. Ölme!
    İnanamıyordum. Kan gölünün ortasındaki sevdiğim adamın bedenine bakıyordum. Hareketsiz yatıyordu. Deli gibiydim. Çığlıklarım gecenin karanlığında yankılanıyordu.
    --Hayır. Tanrım, hayır. Olamaz bu. Olmaz. Sinan! Sinaaan…!
    Birinci Bölümün Sonu
    Devamı Yarın SON DANS – 2 de…
    Özcan KIYICI