• _Fizyonomi: Yüz Okuma Sanatı_
    _İnsan yüzündeki çizgilerin incelenerek kişinin ruhsal yapısının saptanması. Fizyonomi, cinsiyet, sınıf ve ırk çevresinde gelişen bir beden biliminin geçerli durumda olduğunu savunmaktadır. Aristoteles, yüz çizgilerinin belirli bir hayvana benzemesi ile birey ve hayvan arasında uyumluluk kurmuş. Örneğin buldog türü köpekler gibi güçlü çene yapısına sahip olan insanların güçlü ve oldukça dirençli oldukları ileri sürülmüştür. Hipokrat, farklı beden tiplerinin ruhsal özelliklerle olan uyumu irdelenmiştir. 19.yüzyılda Avrupa’da suçluları bulabilmek için krimolojik olarak kullanılan fizyonomi, 20.yy’a gelindiğinde batıl inanç olarak görülmeye başlandı. Bugünse psikanalizde, istihbaratta, yönetimde ve iletişm alanında etkili bir kaynak olarak kullanılıyor
    _Kant; onu “İç alemi gözlemleyen bilim dalı” olarak tanımlar.
    _Mien Shiang : Taoizmde yüz okuma sanatı. 3000 yıllık tarihi vardır. Çinliler insanların yüzünü yaşamlarının kalitesi hakkında bilgi edinebilmek ve tıbbi teşhis için incelenmiştir. Batı bilimi sadece yüzdeki özelliklerle kısım kısım ilgilenirken, taocu fizyonomi hem kısım kısım inceler hem de insanları tahta, ateş, toprak, metal, su diye sınıflandırır.
    Çinliler akupunktur dediğimiz noktaların, meridyenlerin tümünün yüzde buluştuğunu düşünürlerdi. o insanın karakterini, eğilimlerini, ailesinden aldığı mirası, ruhsal durumunu, DNA’larını anlamak mümkün.
    _Osmanlıda ilm-i sima, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın, 1756 yılında yazdığı Marifetname’sinde…

    _YÜZ ŞEKLİ_ Etli ve yuvarlak: İyi kalpli_ Uzun: Kibirli, Egoist_
    Çökük: Kötü ahlaklı_ Kemikli ve kare: Tedbirli, acımasız, baskın_ Şişman: Maddiyatçı, eğlenceyi seven_ Aşırı küçük: Bayağı_ Keskin hatlı: Alçak hislere yatkın_ Küçük: Cesaretsiz_ Balon şekilli: İyi kalpli_ Dikdörtgen: Asil_ Kemikli: Çalışmayı seven, ürkek_ Üçgen: Az duyarlı_ Zayıf: İhtiyatlı_ Seyrek sakallı: Dengeli _BAŞ_ Büyük: Hassas_ Uzun, sivri kafa: Yalancı, dalkavuk_ Küçük: Duyarsız_ Yukarı doğru ensiz: Pişkin ve yırtık _ALIN_ Geniş: Entelektüel, hayalperest_ Normal: Dengeli, yetenekli_ Açık: Sosyal, eli açık_ Dar: Dikkatli, dakik, rakamlarla arası iyi_ Dörtgen: İyi kalpli, alçak gönüllü, asil_ Yuvarlak: Hınçlı, sinirli_ Çökük: Ürkek_ Aşırı küçük: Cimri, sinirli_ Kırışıksız ve düz: Kibar, süslü
    _KAŞLAR_ Kalkık: Hırslı_ Düz: Rahatına düşkün_ Geniş: Ufku geniş, hassas_ Uzun: Güçlü_ Aşağıya doğru inen: Hoşgörüsüz_ Kısa: Sakin karakterli_ İnce: Kolay pes eden_ Çalı gibi: Güçlü yaradılışlı_ Kalın ve siyah: Dürüst_ Burnun üzerinde birleşen: Çabuk sinirlenen, dengesiz_ Gözlere yakın, hilal şekilli: Başına buyruk _GÖZLER_ Çukur: Ciddi, gizemli, gaddar, sezgileriyle hareket eden _Burna yakın: Konsantrasyonu kuvvetli, titiz, kararlı _Büyük: Açık, kibar, sözüne güvenilir, tembel_ Küçük: Odaklanmış, iradesi zayıf_ Ne büyük ne küçük: Asil karakterli_ Patlak: Hevesli ve meraklı_ Parlak: İhtiraslı_ Dış uçları aşağı doğru: Empati yeteneğine sahip, problemleri öngörebilen; merhametli _GÖZ RENGİ_Koyu kahve veya koyu mavi: Güvenilir, ciddi _Koyu gri: Cimri Gri: Sadık _Yeşil: İsabetli karar veren, kinci ve kıskanç
    Kahverengi: Diğerlerini düşünen, uysal ve uyumlu, zaman zaman sadakatsiz ve çabuk sinirlenen Kestane rengine yakın: Dengeli Kurşuni mavi: Şair ruhlu, romantik, hayalci ve dalgın _Siyah: İhtiraslı, ateşli, coşkulu, kurnaz _Mavi: Hassas, çok sevilen, çevrenin sevgisine ve takdirine bel bağlayan, _GÖZ KAPAKLARI_Görülebilen göz kapakları: Güvenilir, sadakatli _Az görülebilen: Dengeli _Görünmeyen : Çok iyi odaklanabilen, Gizemli _Aşırı büyük gözkapakları: Ciddiyetsiz, düşünmeden hareket eden _Alt göz kapakları sarkık: Alkole meyilli _BURUN_Dar: Kontrolcü _Geniş: Lider ruhlu _Dolgun: Güçlü, inatçı, sabırsız _Küçük ve kısa: Kibirli, cimri, kötü kalpli _Dışa doğru: Lider ruhlu
    _Düz ve kalkık: Şehvetli, ihtiraslı _Kambur: Barışçı, cömert, eli açık _İçe doğru: Yardımlaşmayı seven _Sivri: Çabuk sinirlenen, meraklı _Uzun, ağza kadar uzanmış: Cesur, kahraman, akıllı, adil _Geniş ve düz: Sosyal ama kararsız _Burun deliklerinin duvarları kalın: İyi kalpli _Burun deliklerinin duvarları ince: Hırçın _Burun delikleri geniş: Sinirli _Dairevi burun delikleri: Alçakgönüllü _Burnun alınla birleştiği yer çökük: Şehvetli _DUDAKLAR_Geniş ve düşük: Cömert _Kısa ve kalkık: Gururlu _Büyük: Cesur, savaşçı ruhlu _Ensiz, büyük: Hilekar, yalancı _Aşırı büyük alt dudak: Tembel İnce, ensiz: Şan ve şöhret tutkunu _Kalın ve kalkık: Ağzı kalabalık _Birbirine çok yakın ve sıkışmış: İtici mizaçlı, geçimsiz _Kalın, sarkık: Zevke ve eğlenceye düşkün _İnce ve düşük: Öz konuşan _Üst dudak ve damak önde: Huysuz ve kavgacı
    _ÇENE_Geniş: Otoriter _Aşırı enli, dörtgen: Acımasız, enerji dolu, kaba _Aşırı yuvarlak: Enerji dolu _Dar: Yumuşak başlı _İkiye ayrılmış: Kararsız _İleriye doğru çıkık: İnatçı, hoşgörüsüz _Gamzeli: İnatçı _Keskin uçlu: Çabuk sinirlenen _Yukarı doğru eğik: Zevkine düşkün _Küçük: Kararsız, tereddütlü
    _SAÇ RENGİ_Sarı: Cesur _Bal rengi: _Soğuk Kızıl: Kurnaz _Siyah: Korkak
    ___________________

    _İnsanları okuma sanatı_
    Vücut dili %55, ses tonu %30 ve kelimeler ise %7
    _Eğer bir kişi elini saklıyorsa, sakladığı bir şeyler olduğunu gösterir. Dudaklarını ısırıyor, tırnaklarını yiyorsa baskı altında olduğunu. Duygular, yüzünüzde iz bırakır. Kaş çatmak; endişe ve aşırı düşünmenin bir ürünüdür. Gözlerinizin etrafındaki çizgiler; eğlencenin ve neşenin bir ürünüdür. Dudak büzmek; öfkenin, küçümsemenin ve hoşnutsuzluğun simgesidir. Dişlerinizi sıkma ve diş gıcırdatma ise gergin olduğunuz anlamına gelir. Sezgilerinizi dinleyin. İçinizden gelen sese kulak verin bu arzularınızın isteğidir. Duygusal enerjinizi hissedin. Duygular, enejinizi mükemmel bir şekilde ifade etme yöntemidir. Bazı insanların etrafta olması size kendinizi iyi hissettirir, Bazı insanlar içinse durum tam tersidir. Bu görünmez enerji vücudunuzun her yerinde hissedilebilir. Duygusal enerjiyi okumak: Gözlere odaklanın. Gözleriniz güçlü enerjiler iletirler. Karşınızdaki insanın gözlerinde ne görüyorsunuz? Şefkat, huzur, nefret, kötülük_ Anahtar nokta ses tonu. Sesinizin tonu ve şiddeti duygularınızla ilgili birçok bilgi vermektedir. Yürüyüşleri gözlemleyin.
    __ Ses tonu karakterinizi yansıtır. Öz güven sizi seksi kılar. Genelde tok ve derin bir sese sahip olan kişiler, ne istediklerini bildikleri duygusunu uyandırırlar. Ses tonu titrek olan, akıcı konuşma problemi yaşayan insanların işe alınma olasılıkları daha düşüktür. Tonlamayı doğru şekilde ayarlayan kişiler cümle içinde neyi vurgulamak istiyorlarsa onu vurgularlar. Tabi tonlama ve kelime dağarcığınızı bir de vücut dilinizle birleştirdiğinizde.. Ses tonu daima yüksek olan insanlar çoğunlukla kibirli ve gösteriş meraklısı olurlar. Her şeyi kontrol etmekten büyük zevk alırlar. Aynı zamanda bencildirler. Özünde kendilerine olan güvenlerinde ciddi bir eksiklik vardır. Düşmanlık duygularına çok açık ve sosyal farkındalıkları zayıf kişilerdir. Telaşlı tonlar konuşurken dünyanın en basit ve en sıradan konularını bile büyük bir abartı ve panik duygusuyla aktaran kişilerdir. Bu kişiler ne yazık ki otoriteye bağlıdır. Sevimli tonlar sizi aldatmasın. Çünkü genelde bu tip tonlarda konuşan insanlar omurgasız olabiliyor.
    ____________________

    _Gözlerden iletişim modelini anlayabiliriz. Gözler sol yukarı bakıyorsa geçmişte yaşanan görsel bir anıyı hatırlıyordur, sağ yukarı bakıyorsa söylediğimiz konuyla ilgili görsel bir şeyi tasarlıyordur. Gözler sol yana doğruysa işitsel bir anıyı hatırladığını, sağ yana doğruysa işitsel bir tasarlama yaptığını gösterir. sol aşağı doğru bakıyorsa geçmişle ilgili duygusal bir hatırayı düşünüyor, sağ aşağı bakıyorsa duygusal olarak kendi kendisiyle içsel iletişim kuruyordur.
    ______________

    _Kan Grupları_
    0 grubu “Avcı”, A grubu “Çiftçi”, B grubu “Göçebe” ve AB grubu ise “Modern”.
    _0 Avcı kan grubu_ En eski kan grubu. Lider ruhlu ve yalnızlığı sever. Sindirim sistemleri en eski insanlara göre çalışır. Yağsız et, beyaz et ve balık faydalıdır. Süt ürünleri ve tahıllar bu gruba önerilmez. Deniz ürünleri ideal besinlerdir. Mantar, patates, mısır, karnabahar, siyah zeytin gibi besinler uzak durulması gereken Muz, mango, kiraz, erik ve incir faydalı meyveler grubuna girer. İçecek olarak en uygunu maden suyu ve yeşil çaylardır. İyimser, güç, direnç, özgüven, cesaret, sezgi, doğuştan iyimserlik. bulundukları ortama adeta bir bukalemun gibi iyi uyum sağlarlar. Çok kıskançtır. Kalabalıklara karışmayı sevmez. Hediyeler alarak sürprizler yapar.
    _A Çiftçi kan grubu_ Hassas bir sindirim sistemine sahiptirler. Bu nedenle vejetaryen beslenme düzeni faydalıdır. Eti tamamen menülerinden çıkarmalıdırlar. Makarna ve tahıllarla protein alımını arttırmalıdır. Sebzeler A grubunun tüketimi için çok önemlidir. Dürüst, mazbut, yasalara saygılı, kontrollü insanlardır. Endişelerini çoğu zaman gizlerken hemen parlama özelliğine sahiptirler. Hitler’ kortizol - stres hormonundan salgılanıyor. Oldukça gergin ve sabırsız olabilir. Hassas yapı sebebiyle, en sanatçı ruhlu kan grubudur. Kalabalık toplumlarla ve kırsal yaşamın gerginlikleriyle baş edebilmek için ortaya çıkmıştır.
    _B Göçebe kan grubu_ Bağışıklık ve sindirim sistemleri güçlüdür. Kalp hastalıkları ve kansere en çok yakalanan grup. Kırmızı et tüketimi çok faydalıdır. Beyaz et tüketiminden uzak durmalıdırlar. Süt ürünlerinin tadını çıkarabilen tek gruptur. Nedeni bu grubun şekerinin süt ürünlerinin şekeriyle benzer olmasıdır. Pirinç, yulaf ve kepekli ürünler in tüketimi idealdir. Esnek, yaratıcı, hastalıklara dayanıklı, uyumlu ve çalışkandırlar. Denge kan grubu olarak adlandırılır. B en dengeli insanlar. İşleri en ince ayrıntısıyla düşünür, mantıklı. Bireyselliklerine düşkün, işbirliğinden uzak, yerleşik hayata geçmiş A grupları kadar düzen sahibi ve konfor düşkünü değillerdir. Başkalarının fikirlerinden etkilenmez
    _AB Gizemli kan grubu_ Bu grup, sinirli ve hassas A’larla dengeli B’lerin birleşimi sonucu oluşmuştur. En ilginç ve en çekici kan grubudurlar. AB Grubu Erkeği: Otoriter, sözünün aile içerisinde sözünün dinlenmesini isteyen bir bireydir. Hafıza %82 oranında daha çok sıkıntı yaşamaktadır. Birçok özelliği üzerinde taşır. Hindi eti dışında et tüketimi istenmemektedir. Deniz ürünleri tüketebilirler. Maneviyatına düşkün, kin tutmayan, tüm durumlara adapte olabilen, titiz, uyumlu, sözünün aile içerisinde sözünün dinlenmesini isteyen bir bireydir
    __1930 japon prof takeji furukawa kan gruplarından kişilik analiz teorisini ortaya atmıştır. (Ketsuekigata)
    _Kan gruplarımız, kırmızı kan hücrelerimizin üzerinde yer alan antijenlerin tipine göre belirlenmektedir. A, B, AB ve 0 sembolleri, hücrelerimizin üzerinde bulunan antijen tiplerini ifade etmektedir.
    _Oranı_ Pozitif= a-%37, 0+29, b-14, ab-12_ negatif b-1,6, 0-4, a-5, ab-0,8
    RH faktörü, Rhesus (rezüs) maymunun kanındaki antikorların var olup olmaması anlamına gelir.
    _Kan grubu tarihi_ 0 grubu en eski kandır. 300.000 yıllık. Etobur insan ziraatla uğraşmaya başlayınca Mezopotamya’da A grubu kan ortaya çıkıyor. 25.000 B grubu ise, 15.000li yıllarda Doğu Afrika’dan kuzeye giden ve soğukta yaşayan, et yemeye devam eden insanlarda oluşmuştur. A ve B kaynaşmasıyla da AB kan grubu ortaya çıkar 900. En yeni kan grubu olan AB grubuna dünyadaki insanların ancak yüzde 5i dahildir.
    _Kan gruplarının keşfi_ Landois 1875'te köpek kanının başka bir cinsin kanı ile karıştırıldığında 2 dk. içerisinde hemen daima lizise (hücre parçalanması) neden olduğunu bildirmiştir. DeCastello ve Sturli 155 kişiyi kapsayan daha geniş bir çalışma ile kan grup sistemini A, B, O, AB olarak tanımladılar (1902) Landsteiner 1930 yılında Nobel Tıp Ödülü’ne layık görülmüştür. Nredeyse yarım yüzyıllık bir zaman geçmiş ve 1939’da Phillip Levine tarafından sunulan bir olgu ile Rhesus (Rh faktörünün bulunduğu maymunun adı) faktörünün varlığına dikkat çekilmişti.
    __________________

    _İlke - Prensip - Normlar, insanların nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen kurallar bütünü. Kanunlar yazılı normlar. Gelenekler yazısız normlardır. Normlardaki temel amaç sosyal düzendir. Normların sınıflandırılması: 1-Ahlak Kuralları: İyiye ve doğruya yönelmiş eylemi talep eden kurallardır 2-Din Kuralları: Kaynağı tanrısal olduğu için bu kuralların değiştirilmesi çok zor hatta imkansızdır. 3- Gelenek (Örf) Kuralları: Kaynağı toplumun kendisidir. Toplum bir fayda bulduğu için nesilden nesile aktarır. 4-Görgü (Adap) Kuralları: Farklı sosyal çevrelerde ortama göre değişen basit davranış kalıplarıdır. Bu kurallar kişinin toplum içinde nasıl davranması gerektiğini düzenler. Selamlaşma, yemek yeme kuralları, saygılı davranma gibi. _İlke- prensip_Temel kurallar.
    _Değer yargıları: (Önemli düşünceler) Bir gerçekliği değil, bir değerlendirmeyi içeren yargılardır. Özneldir. Kişiden kişiye değişir. Kanıtlanamaz ve çürütülemezler. Mantık yargıları, doğru-yanlış, Sanat yargıları, güzel-çirkin, Din yargıları, sevap-günah, Ahlak yargıları, iyi-kötü şeklindedir. Bilim yargıları herkes tarafından kabul edilir. Din yargıları, inanan kişilerce kabul edilir ve kişilere göre değişmez ama ahlak yargıları değişir.
    _Ahlaki değerler olmadan toplum inşa edilemez. Toplumun var olabilmesi için üzerinde anlaşılması gereken kurallar, normlar olmalıdır. Elbette bu normları denetleyen hukuki ve sosyal mekanizmalar da gereklidir. Ortak değerler olmadığı takdirde ne toplumdan ne de milletten söz edilebilir. Toplumsal normlar bir yönüyle insanı baskılayan özellikler taşırlar. Ancak toplumun ayakta kalması ve varlığını sürdürmesi adına vazgeçilmezdirler. Geleneksel dönemde değer yargılarının kaynağı dini inançtı. Zaman içinde inancın temsilcisi üst bir sınıfa dönüşen din adamları kazandıkları gücü istismar ederek insanlar üzerinde tahakküm kurdular. Batının tüm ortaçağı buna örnektir. Batıda yaşanan aydınlanma ve bunun doğu toplumlarına etkisiyle güçlenen seküler anlayış sonucu yeni bir çağ doğdu. Geleneksel dönemde ihmal edilen bilim ve sanat hızla gelişti. İnsan aklına önem vermenin ötesinde akıl ve bilim kutsallaştırıldı. Bunun sonucu olarak bugün demokrasi, insan hakları ve evrensel değerlerden bahsediyoruz. Bu değişimi teknolojiye borçluyuz. Teknoloji bizi kitle iletişim araçlarıyla tanıştırdı. Bu araçlar ise zamanla modern ideolojinin propaganda enstrümanları olarak işlev gördüler. Sinema ve tv için üretilen içerikler yeni ve alışılmadık yaşam tarzlarının reklamını yaptılar. Yalnızlık ve bağımsızlık yüceltildi. Geleneksel olanın ne kadar boğucu ve kısıtlayıcı olduğu üzerinde duruldu. İnsanlar sosyal medya üzerinden yeni bir kişilik inşa ediyorlar.

    _Manipülasyon(Yönlendirme)__Cömertlik gücün işaretidir. Gizemli olun. Düşmanınızı kullanın ve kimseye güvenmeyin. Yardım isterken onun çıkarlarını gözetin. Kral gibi olmak için kral gibi davranın. Özgün ol. Tarzını parlat. Dikkat çekici ol. Saray mensubu ol. Görmezden gelin üstünlüğe ulaşın. İnsanları bağımlı kıl. Tahmin edilemez ol. Çok daha iyisini yapabilirmişsiniz gibi davran. İtibarı koru. Dürüstlüğünüzle düşmanınızı savunmasız bırakın. Enayi avlamak için enayi gibi davranın. Şikayet etmek zayıflıktır.
    _Yalan- Gerçekler çarpıtılır. 2. Duyguları kullanmak 3.Aşağılama-provakasyon. 4 Yanlışa yönlendirme 5 Beyin yıkama,-tekrar- sirayet.. önemsiz şeyleri önemli gösterme…6 Duygusal şiddet. 7-Mahrum bırakarak 8- Egoyu okşayarak
    _Obskürantizm: Bilmesinlercilik. Hakikatin bilinmesinin önlenmesidir. Halk yığınlarını bilgisiz ve karanlıkta bırakma anlayışı, aydınlık düşmanlığı. Örnek: Evrim teorisi'nin öğretilmesinin önüne geçilmesi çabalarıdır. Hristiyanlık dışı kitaplar yakılması. Bilgi güçtür ve bu gücü elinde tutanların, bunu paylaşmak istememek için takip etmiş oldukları yöntem. Obsküranistler, hür düşüncenin de en büyük düşmanlarıdır. Karanlıkçılık.
    _Agnotoloji: Bilgisizlik bilimi demek. Menfaat gereği cehalet yaymak. Agnotoloji, çıkar elde etmek için kasıtlı olarak kafa karışıklığı ve yalan bilgi yaymak demek. Toplumun bilgi sahibi olmasını istemeyenler tarafından yaratılan bilgisizliği inceleyen disiplin.İşsizliğe, yoksulluğa, cehalete, gelir dağılımındaki dengesizliğe, adalet sistemindeki çarpıklığa, rant için yok edilen doğal alanlara kafa yorma.
    _________________

    _Aileden alınan özellikler_
    Zeka genleri X kromozomunda bulunur. Bu nedenle erkekler zekalarını annelerinden alır. Kızlar ise, zekalarını hem anneden hem babadan alır. Ancak zekanın en fazla %40'ı ebeveynden geçer, kalan %60 ise tecrübeler doğrultusunda edinilir. Yaş ilerledikçe spermlerin kalitesi azalır. Bu nedenle yaşı ilerlemiş kişiler, çocuklarına mutasyona uğramış genler geçirebilir. Bu da akıl hastalıkları, otizm... Akademik başarı %55 genetik mirasa bağlıdır. Binlerce gen, okulda ne kadar iyi performans yaptığınızdan doğrudan sorumludur.
    _____________________

    _Pareidolia_ Nesnelerde değişik yüzler görme yanılgısıdır. Nesneleri, sesleri, kokuları farklı algılama durumu. Pareidolia, kişinin ruh halini anlayabilmek için psikiyatri tarafından da kullanılır. Rorschach mürekkep testi bunun en güzel örneği. İlkel canlılar, hayatta kalabilmek için görsel algılarını çok kullanırlardı. Beyin, muğlak görüntü ve sesleri tanıdık görüntü ve sesler olarak algılayacak biçimde evrimleşmiştir. Çalı arasında leopara benzeyen bir şeyler görüyorsunuz; kaçanlar mı yoksa kaçmayanlar mı hayatta kalırdı?
    _Apofeni_Birbiriyle ilgisiz şeyler arasında bağlar kurup, anlamlar çıkarılan bir algı yanılsamasıdır. Bulutları bir ejderhaya benzetmek, yıldırımları tanrıların gazabı olduğunu düşünmek, müzik dinlerken hayalet sesleri duymak gibi…1958’de Klaus Conrad tarafından şizofrenik hezeyanların ilk aşaması için kullanılmıştır. Antik Yunanca “Var olur gibi görünmek” anlamına geliyor. Apofeninin en bilinen türlerinden biri Pareidolia.
    _Misofonya_Seslere karşı aşırı hassas ve rahatsız olma durumudur. Misofonya hastalığının başta yeme, içme, çiğneme ve nefes alıp verme gibi günlük seslere tepki olarak gelişen aşırı sinir hali.
    _Hipertimezi_(Aşırı hatırlama)Olağanüstü üstün bir belleğe sahip olma durumu. Hatıraları, normal insanlardan çok daha fazla derecede hatırlama durumudu. Hipertimezili kişiler kendilerine bir tarih verildiğinde o tarihin hangi güne düştüğünü ve o tarihte kişisel bir bilgi olup olmadığını hatırlayabilirler. Bu bireyler yaşadıkları günleri mükemmele yakın ayrıntılarla hatırlarlar.

    _Gülümseyin. Kendinizi sevin. Beslenme alışkanlığınızı değiştirin. Yağlı, şekerli, unlu yiyeceklerden, haber ve tv'lerden uzak durun. Kimseyle tartışmayın. Yürüyün. Geleceğinizi düşünmeyin, geçmişinize takılmayın ve şimdide de boğulmayın. Akışına bırakın. Kızgınlık duygusu veren tüm kişi, olay ve mevzuları bir kağıda yazın. Ardından o kağıdı buruşturup çöpe atın.
    kabul edebilmektir. Resmi- Zorlamayla ortaya çıkar. Toplumsal bazen de hukuk kökenli olabilir. Kişisel- Kişinin gerçek fikrinden kaynaklanır.
    _Saygı_ Dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sebep olan olumlu bir duygu. İnsanları ya da farklı kültürleri oldukları gibi, yargılamadan
    _Özsaygı_ Bir kişinin kendine ne kadar değer verdiğinin ölçüsüdür. Bu tutum kendine karşı olumlu ya da olumsuz bir tutum olabiliyor _Özsaygı kendinizle ilgili çeşitli şeyleri kapsayabilir. Dış görünüşünüzü ne kadar beğendiğiniz, inançlarınız, duygularınız ve davranışlarınız, özsaygı algınız ile yakından ilişkilidir. Özsaygı eksikliği sizi bir yenilgi hissine veya depresyona sürüklerken, aşırı özsaygı da narsist bir birey olmanıza yol açarak sosyal ilişkilerinizi zedeler.
    _Hak: Kişinin Kazanımlarıdır. Kişinin kendi yaşamına yön verme özgürlüğüdür. Hak, hareket ve varlığın meşruiyet kaynağıdır. İnsan, yaşama hakkına dayanarak yaşamını sürdürür. Ya da düşünce özgürlüğü hakkına dayanarak düşünce izharında bulunur. İnsanın hak hukuk tanımadan her şeyi yapması sonucu kaos ortaya çıkar.
    _Turnusol kağıdı, asit ve bazları ayırt etmekte kullanılır. Turnusol, asitle temas ettiğinde kırmızı, bazla temas ettiğinde mavi renk verir
    _Mizantropi: İnsanlardan nefret etmek. Mizantropist. Asosyalliğin bir tık üstü Mizantropi’dir. Hümanizmin zıttıdır. Hiç kimse seni ilgilendirmiyor. Tepkisizsin. Tahammülsüzsün. Bir psikolojik darbenin kişi üzerinde bıraktığı ender bozukluklardan biri. Sonuçta yaşama tutunamayan birey, yaşamış olduğu olumsuzlukları nefrete dönüştürecek, engellenme kompleksi altında bir saldırganlık stratejisi.
    _Sinestezi: Nesneleri, tatları ve kokuları, renk olarak algılama durumu. Duyularının birbirine karismasi. Sesleri gormek, gordugun seyleri duymak. Örneğin: Do notasi calinca insanin mavi renkler gormesi. Şamanismde genelde samanlar transa gecmek icin kullandiklari
    bitkilerin bu turlu ozellikleri vardir. Algıları gelismiş, hassas yapılı, hayal dünyası yogun, ruhsal durumu, kendisinin bile anlayamadıgı kadar karısık olan kisilerdir. Nikola tesla ve Vasilly Kandinsky bir sinestezikti.
    _Protagonist: Başrol, ana karakter, kahraman anlamındadır. Yunan tragedyasinda başrol.
    _Antagonist: Karşı, muhalif, kötü karakter, asıl karakterin zıttıdır. Karşıtlık yaratır, kışkırtır, düşman yaratır, uzlaşmazdır. İçimizdeki 'yapamazsın' diyen sestir.
    _Biyopsikoloji: Canlıların fizyolojik, genetik ve gelişimsel mekanizmalarını biyolojinin ilkeleri ışığında inceleyen bilim dalıdır. Beynin işleyişinin, genlerin ve hormonların, düşünceyi, eylemi ve duyguyu nasıl etkilediğini, evrimin insanların psikolojik kapasitelerini ve davranışsal eğilimlerini nasıl ve ne şekilde biçimlendirdiğini açıklamaya çalışır. Karşılaştırmalı Psikolog: Farklı türlerin davranışlarına bakar ve onları birbirleriyle ve insanlarla karşılaştırır. Evrimsel Psikolog: Davranışın evrimsel temellerini inceler.
    _Frenoloji: Kişinin kafasının şeklinden, onun kişiliğini, yeteneklerini ve suça yatkınlığını belirleme iddiasında olan bir teoridir. Alman doktor Franz Joseph Gall tarafından 1800'lerde geliştirilmiş ve 19.yüzyılda çok popüler bir teori olmuştur. Günümüzde artık bir tür sözdebilimdir. Kafatasının, altındaki beynin yapısına göre biçimlendiğine ve beynin farklı bölgelerinin belirli kişilik özelliklerinden, beceri ve yeteneklerinden sorumlu olduğuna inanmışlardır..
    _Earworm: Melodilerin dilimize takılıp gün boyu tekrarlanmasıdır. Sakız çiğnemek, sub vokal artikülatörler(fonetik-ses bilgisi) olarak adlandırılan anatomi, konuşmak için kullanılan bölümlerine girer. Bu subvokalizasyonlar beynin sözel veya müzikal anılar oluşturma yeteneğini azaltır
    _Refleksoloji: Ayak, el ve kulaklara masaj uygulanarak yapılan bir alternatif tedavi metodu. 5000 yıl önce Çin’de akupunkturla aynı dönemlerde doğduğu sanılıyor. stres enerjinin aktığı kanallar tıkar. Bu tıkanıklık vücüdun iç dengesini bozarak bedeni hastalıklara açık hale getirir. belli baskı noktaları organlar ile bağlantılı haldedir. Refleksoloji ile bu baskı noktalarına çeşitli masajlar yaparak organlardaki bozukluklar iyileştirilmeye çalışılır
    _İzafiyet (Görelilik): Hayatın temel prensibidir. Hayatta herşey görece, izafi, rölatiftir. Mutlak doğru, gerçek bilgi olmadığı gibi, mutluluk, acı gibi kavramlar da merkez aldığınız bir şeye göre değişir. Hayatınızın sonunu getirdiğini sandığınız olay bir gün bir bakarsınız, başınıza gelmiş en güzel şey, çirkin sandıklarınız güzel, doğru sandıklarınız yanlıştır. Bu nedenledir ki; hayatta hiçbir şeye ve kimseye karşı bağıl olunmamalıdır. Mihenk alınan nokta değiştiğinde, gördüklerinin ve yaşadıklarının da değişeceğini bilerek yaşamalı insan. Ne üzüntüden karalar bağlamalı, ne de mutluluktan ne olduğunu şaşamalı. Çünkü her şey yalan ya da hepsi gerçek.
    _Boks’ta 3 vuruş tekniği vardır. 1. Direk vuruş: Karşı atakları engellemek ya da atak hazırlayıcı bir ön yumruktur. 2. Kroşe: Kolun çengel şeklinde 90 derece açı ile vurulan yumruklardır. 3. Aparkat: Aşağıdan yukarıya, dirsekler açılmadan çeneye, 90 derece açıyla indirici, nakavt etme amacıyla yapılan bir vuruştur.Aparkat vuruşa zemin hazırlamak ve rakibin gardını düşürmek için oyuncular, sağ sol direkt ve kroşe gibi vuruşlar ile rakiplerini zorlamaktadır. Bu vuruşlar sonrasında rakibin gardının düştüğü bir anda, doğru zamanlama ile aparkat vuruş yapılarak rakip yere indirilmek istenmektedir. Kroşe ve Aparkat yumruklar yakın dövüş mesafesinde vurulan yumruklardır.
    Boksta ön yumruk ve arka yumruk diye tabir ettiğimiz yumruklar vardır. Ön yumruk rakibin boşluğunu arar ve onu kandırmaya yönelik fentler yapmayı sağlar. Arka yumruk ise indirici yumruklardır genelde güçlü ve sert bir şekilde vurulur._Gard::Kendini korumak için alınan durum. Boksa başlamadan önce,ilk önce bireyin Gard tespiti yapılır.Genel olarak,birey sağ el ile yazı yazıyorsa DÜZ GARD'dır,sol ile yazı yazıyorsa TERS GARD'dır.
    _Panteizm ile Panenteizm(Vahdeti vücut) arasındaki fark şudur: Panteizmde her şey Tanrı'dır. Panenteizmde ise her şey Tanrı'dan oluşmuştur. Platon, Hallâc-ı Mansûr, İbn Arabî, Mevlânâ, Bruno, Spinoza, Hegelin fikirlerinden destek alır.
    _William blake: İnsanın kendi neyse gördüğü de odur.
    _Hilozoizm_Evrenin canlı olduğunu savunan akım.
    __Panpsixzm Evrendeki her şeyin bir ruhu olduğunu savunan felsefi akımdır
    _Nekromansi : Ruh çağırmak. Doğaüstü kötü güçlere karşı ruhsal koruma olarak çağırma. Antik Mısır ve Babil'de ortaya çıkmıştır.
    _Hypergamy kendinden yuksek statulu biriyle evlenme ve cocuk yapma cabasidir. Kadinlar Hypergamous varlıklardır.
    _Bibliyoterapi_Okuyarak tedavi. Eski Yunan kütüphanelerinin girişinde : “İnsanın Ruhunun İyileştirildiği Yer”.
    _Psikoz, 2+2= 5 yaptığını düşünür. Nörotik 2+2= 4 yaptığnı bilir ama endişelenir...
    _Endogami" kendi sosyal seviyemizdeki eşleri seçiyoruz.
    _Ekzogami ise bize uzak gruplardan eş seçme anlamında kullanılıyor.
    _Homogamiye göre kendimize benzeyen kişilere aşık oluyoruz. Erkeğin psikotisizmi yüksek, kadının nörositzmi düşükse, yani erkek sert-umursamaz-inatçı-salgırgan-mesafeli, kadın yumuşak huyluysa ilişki başarılı oluyor
    _Kaygı_ Matematikte 0 neyse anksiyete de odur. Gelmesiyle beraber her şeyi sıfırlar. Önemli bir toplantınız vardır, o gelir toplantıyı sıfırlar, gidemezsiniz. Sevdiğiniz biri vardır, görmek istersiniz, o gelir kimseyi göremezsiniz. En kötüsü de insanlara açık açık bunu dillendiremezsiniz, sadece mal gibi durma hakkınız vardır. Sen ağlıyorsun şu anda, ama içine. Birinin yanında gizlemeniz de zordur öldüğünüzü. İyi tarafı. Madde falan kullanmadan, tamamen doğal bir hissiyattan, yüksek bir algı düzeyinden bahsediyorum. Depresyon, anksiyete vesaire... uzun ve istikrarlı biçimde sürdüğü zaman bir tür detoks yapar vücudunuza. Mutsuzluk detoksu. Zerre mutluluk kalmaz içinizde. "Madem unutacaktın, beni neden yarattın?" kıvamına gelirsiniz… Depresyon mutlak güç demektir. Dünyadan çekiliyor, hastalığa "sığınıyorsunuz"; güncel ve eylemli tüm kaygılardan uzakta.
    _Oksimoron_Birbiriyle çelişen ya da tamamen zıt iki kavramın bir arada kullanılması
    _Antropomorfizm - insan biçimcilik[1], insanî niteliklerin başka bir varlığa atfedilmesidir. Homeros'un tanrıları insan gibi anlatmasıyla başladı. İslamda Allah öfkelenir, öc alır, düşünür, acır, bağışlar
    _Katastrofik Çok kötü bir olay, felaket etkisi yaratan anlamındadır. Bir olayı kötü yorumlama. Tıp literatüründe, sürekli kötü bir şeyler
    olacağına dair yoğun hisler yaşayan insanların sahip olduğu korku tipi. katastrofik korku.
    _Mutlak ateist sadece Tanrı'nın varlığını reddetmekle kalmayıp zihninde hiçbir surette Tanrı kavramı olmadığını söyleyen kişidir.
    _Apateizm: Tanrıumursamazlık, inanca veya inançsızlığa karşı ilgisizliktir .
    _Kintsugi - Antik japon felsefesine dayanan; kırılan nesneleri gümüş ve altın ile onarmaktadır " Kintsugi ile, kırılmanın izleri gizlenmez, tam tersine vurgulanır. yaşamın hiçbir unsurunu kusur olarak görülmez, tersine ona göre yaşam tüm unsurları ile değerlidir.
    _Monolog: Tek kişinin konuşması. Tiyatrolardaki tek kişilik monologlara da tirat denir _Diyalog: En az iki kişinin iletişim içinde olmaları demektir. _Hakkın, hukukun, adaletin, anayasanın üstünlüğüne ortaklaşa karar verip gereğini yapmak, çağdaş demokrasilerin gereğine göre hareket etmek yine bilimsel ve çağdaş değerlerle yönetilme ve yaşama isteği yine bir Siyasal, hukuki Diyalojidir. Çünkü millet iradesi ile oluşmuştur. Devleti, ülkeyi, toplumu, aileyi... ilgilendiren her konuda diyalog ve diyaloji ile davranabilmek, akıl ve bilimden ayrılmamak çağdaş toplumların temel karakteristiğidir. _Ağaların yönettikleri serflere ve kölelere olan buyruklar birer monolojik örnektir. Bu rejimlerde hak, hukuk, adalet değil, en güçlünün buyruğu ve yasası geçerlidir.
    _Bilge olanlar sadedir ve basit konuşur. Sığ olanlar ise sığ olmadıklarına ikna etmek için süslü konuşur
    _Ataraksiya: Tepkisizlik, duygusuzluk demek. Anksiyetenin karşıtı. Felsefede: Duygulardan, endişeden ve korkudan arınmış beklentiriz bir durgunluk halidir. Tasavvufta ise fenafillah yani yokluğun sırrına ermek, ölmeden önce ölmek olarak karşımıza çıkar.
    _Mesafe, en önemli sosyolojik, psikolojik, biyolojik, antropolojik, metafizik ve fiziksel güvenlik önlemidir.
    _____________________

    _Zeka_
    _Zeka_ Düşünme, algılama ve kavrama yeteneklerinin tümü. Zeka beynin algılama hızıdır.
    _Akıl – Us- Uslu_ Doğru ve yanlışı ayırt edebilme yetisi. Akılsız ise doğru düşünemeyen.
    _Zeka - Akıl farkları_Zeka doğuştan gelen bir yetenek, akıl ise onu kullanma yetisidir.. Akıl ölçülemez ama zeka iq ile ölçülür. Akıl, doğruyu bilen zekadır. Zeka, etik hiçbir anlam taşımaz, nötrdür. Örneğin sadece zeki bir insan kainattaki en güçlü nükleer bombayı icat edebilir. İleride sevdiği her şeyin ölümüne sebep olacağını akıl edemeyebilir. İyi mizah ciddi anlamda zeka gerektirir. Zeka beyin gücünü, kavramları kavramadakı ustalığı ifade eder. Zekayı iyiye ya da kötüye kullanabilirsiniz. Akıl ise sağduyuyu çağrıştırır; mantıklı, vicdana uygun hareketler sergilemeyi öngörür. Zeki olup da mal gibi yaşayan, ortalıkta gezinen bir sürü insan vardır. Zeka arabanın gücüdür. Akıl ise direksiyondur. Arabayı kullanabilme yeteneğinizdir. Bir başkasından akıl alabilirsiniz ama zekayı asla. O, her insanın kendisine mahsustur. Akıl, insanı hayvandan ayırt eden en önemli faktördür. Bir insan değişik fikirlerle diğerinin aklını karıştırabilir. Hayret verici, şaşırtıcı şeyler insanın aklını durdurabilir. Yol göstermek ‘akıl vermek’tir. Hayvanlarda zeka bir nevi içgüdüsel olaydır. Hayvan zekası da insan zeka da sinir sistemi ile ilgilidir. İnsanı ayıran, gelişmiş beyin ve sinir sistemidir. Besteci, eserleri aklıyla değil zekası sayesinde oluşturur. Bu kişilere ‘müzik dehası’ diyoruz.
    _Düşünce_ Soyut bir nesnenin, zihinde oluşturduğu faaliyettir. Somut bir nesnenin, zihninde oluşturduğu faaliyet de algıdır
    _Zihin_ Anlayış, kavrayış, algılama yetisi. Zihin, benlik, kişilik, duygular, düşünceler, akıl yürütme, karar verme, bilinçsiz karar verme, dürtüler, içgüdüler gibi aktivitelerin bütünüdür. bilinçli canlılarda zihin hepsini içerir;
    _Bilinç-Şuur_ Farkındalık. algı ve bilgilerin zihinde duru ve aydınlık olarak izlenme süreci. zihnin sadece değişken bir niteliğidir.

    _Bellek_ Bilgileri kayıt altına almamızı sağlayan yapı. Evrimsel açıdan; hatırlama, bir tür olarak hayatta kalmayı sağlıyor. 3e ayrılır
    1- Duyusal Bellek: Duyu organlarından giren bilginin kısa süreli olarak tutulduğu yerdir.
    2- Kısa Süreli Bellek: Çalışma belleği olarak da adlandırılır. Kapasitesi sınırlıdır.
    3- Uzun Süreli Bellek: Bilgilerimizin saklandığı yerdir. Kapasitesi sınırsızdır. Örtük ve Açık 2 alt başlığı vardır.
    1-Örtük bellek: Farkında olmadan yaşadığımız şeyleri kaydetmektedir. Reklam sektörü için bulunmaz bir nimettir. Tekrarlar, anımsatmalar…
    a- İşlemsel bellek :Bireyin bir işi nasıl yaptığına dair bilgilerin kodlandığı bellek. Bilgiler kalıcıdır. Psikomotor
    b-Hazırlama: Anımsatıcı şeyler. Hav’dan havuç. (Propaganda, tekrarlar, kavramsal)
    c- Klasik koşullanma: Alıştırmak. Korkmamamız gereken bir şeyden korkmayı bu şekilde öğreniriz
    2-Açık bellekte ise bilgiler bilinçli olarak depolanır.(ansal, anlamsal, işlevsel)
    a- Anısal (Epizodik) Bellek: Bireylerin hatıralarını, anılarını içerir.
    b- Anlamsal (Semantik) Bellek: Kişinin çevre ile ilgili genel bilgilerinden oluşur.

    _Duygu – His_İnsanın iç dünyasındaki izlenimlerdir. Duygular her dilde ve kültürde farklı ifade edilmektedir.
    _Duygusal zekâ - EQ_Duyguları anlama, sezinleme ve yönetme yetisidir. Bilişsel zekadan farklı olarak geliştirilebilir. ,
    _Dr. Daniel Golemana göre beynin düşünen parçası, beynin duygusal parçasından ürüyor. Beynin düşünen ve duygusal parçaları birlikte çalışıyor. 'Duygusal zeka'yı, özbilinç, azim, dürtülerini frenleme, empati gibi özellikleri içeren bir zeka olarak tanımlıyor. IQ 'nun hayattaki başarıya katkısı en fazla yüzde yirmidir; geri kalan yüzde sekseni belirleyen başka etkenler vardır. Bu başka etkenler bizim çevremiz, sosyal yaşantımız, duygularımız, hissettiklerimiz. _Akış, bir kişinin kendindeki beceriyi kendinden geçercesine, kaygıyı, endişeyi, egosunu bir kenara bırakıp sadece o işi yaptıran güçtür. Bu seviyeye erişebilmek, kişinin ancak çok sevdiği bir işi yapmasıyla gerçekleşebilir. Resmi sevenler tuval üzerindeyken kendinden geçiyor. _Duygusal zekâya biyolojik olarak yaklaştığımızda ise amigdala ve limbik sistemin varlığıyla karşılaşıyoruz. _Kişilerin en zor kontrol ettikleri duygunun öfke olduğu bulgulanmıştır. Duygusal zekanın ket vuramadığı öfke anında kişi mantığının dışına çıkar. Bütün bu duygulardan yoksun olanlar ise psikopat denilen gruptur. Yaptıkları dehşet verici şeylere karşı kulp bulurlar ve bundan zevk alarak yaparlar. Hemen hepsinin sonun da ise pişman olmadıklarını görürsünüz. Zarar verdikleri kişinin hissettiklerini anlayamadıklarından dolayı acı vermek onlar için bir şey ifade etmez. Tecavüzcülerin yalanları, “Kadınlar aslında kendilerine zorla sahip olunmasını isterler.” ve ya “Karşı koyuyorsa aslında naz yapıyordur. Duygusal cehalet, kişinin bir olay karşısında mantığından önce öfkesine yer vermesidir.__ IQ’su yüksek olduğu halde hayatta başarısız olanların durumundan hareketle duygusal zeka kavramını, kendine hakim olma, dürtülerini kontrol edebilme, ruh halini düzenleyebilme, empati olarak tanımlamıştır
    __Duygusal Zeka 15 farklı alandan oluşmaktadır: Uyum sağlayabilme, girişkenlik, duygu algısı, duygu ifadesi, başkasını kontrol etme, otokontrol, dürtü kontrolü, ilişkiler, öz saygı, öz motivasyon, sosyal farkındalık, stres yönetimi, sürekli empati, sürekli iyimserlik ve sürekli mutluluk. IDRlabs ve mevcut IDRlabs Global Duygusal Zeka Testi, yukarıda adı geçen araştırmacılar ve bağlı oldukları akademik kurumdan bağımsızdır.
    _ Yaptığımız seçimler, aldığımız eylemler ve sahip olduğumuz algılar, herhangi bir anda yaşadığımız duygulardan etkileniyor. Eckman tarafından tanımlanan 6 temel duygu: mutluluk, üzüntü, tiksinti, korku, sürpriz, öfke, gurur. utanç, heyecan, Eğlence, aşağılama sıkıntı Suç Hoşnutluk… Aşk , örneğin, sevgi ve özlem gibi ikincil duygulardan oluşur.
    _Duygular Birleştiriyor: Psikolog Plutchik, renk tekerleği gibi bir şey çalıştıran bir “duygu çarkı” ortaya koydu. Duygular farklı oluşturmak için birleştirilebilir, tıpkı diğer renkler yaratmak için renkler karıştırılabilir. Bu teoriye göre, daha temel duygular yapı taşları gibi bir şey hareket eder. Daha karmaşık, bazen karışık duygular, bu daha temel olanların bir karışımıdır. Örneğin, sevinç yaratmak için sevinç ve güven gibi temel duygular birleştirilebilir. _Korku, acil bir tehdidin duygusal cevabıdır. Ayrıca, beklenen tehditlere ve hatta potansiyel tehlikeler hakkındaki düşüncelerimize de benzer bir tepki geliştirebiliriz ve bu genellikle endişe olarak düşünürüz. Sosyal kaygı , örneğin, beklenen sosyal durum korkusunu içerir. korkuyla karşılaştığınızda, savaş ya da savaş tepkisi olarak bilinen şeyden geçersiniz . Kaslarınız gergin hale gelir, kalp atış hızınız ve solunumunuz artar ve zihniniz daha uyanık olur,
    _6 yetkinlik sizi olumsuz durumlardan olumlu durumlara taşır _Özfarkındalık: Davranışlarının, güçlü yönlerinin, limitlerinin ve diğerleri üzerinde bıraktıkları etkilerin farkında olmak. Empati: Diğerlerini anlamak, fark etmek, onların kendilerini değerli hissetmelerini sağlamak ve uyumlanmak için tarzını onlara göre ayarlamak. Özyönetim: Ruh halini, duygularını, zamanını ve davranışlarını yönetmek ve kendisini geliştirmek. Potansiyeli Ortaya Çıkarmak: Diğerlerinin işlerini desteklemek, problem çözme aşamasında onlara yardımcı olmak, teşvik etmek ve olumlu bir iş ortamı sağlamak. Gerçeklik: Duygu ve düşüncelerini açık ve etkili bir şekilde ifade etmek, tutarlı olmak ve diğerlerinin de bu şekilde davranması için onları cesaretlendirmek. Duygusal Muhakeme: Karar verme aşamasında gerçekleri ve bilgiyi, kendi ve diğerlerinin duygularıyla birleştirerek karar vermek.
    _Teşt_Genel olarak, duygusal zekanız standarda yakın, yani duygusal açıdan zorlayıcı çoğu durum ve konuya uyum sağlamak ve bunlarla baş etmekte muhtemelen başarılı oluyorsunuz.
    _Hiçbir şey zihninizi iyi ve ilginç bir kitapla açmaktan daha büyük değildir.
    _Kontrol etmekte en çok zorlanılan duygu, kızgınlıktır ve sinirlenen insan mantıklı düşünemez ve kaybeder.
    _Özbilinç yani Kendini tanıma; duygu ve düşüncelerin davranışları nasıl etkilediğini anlamakla başlar. Kendini yönetme ise artık bu duyguları kontrol altında tutabilme ya da değişen koşullara adapte olabilme olarak tanımlanır. Sınav kâğıdı önünüze geliyor ve birden heyecan basıyor; eliniz ayağınıza dolaşıyor. İşte duygusal zekâ burada devreye giriyor. Çünkü stres yönetimi de duygusal zekanın içine giriyor. İş kollarında başarının büyük payı duygusal zekâ kaynaklı.
    _Duygusal zeka özellikleri: Empati yetenekleri yüksektir. Çözüm odaklıdırlar. Motivasyonları yüksektir. Günah keçisi aramazlar. Her şeyi kontrol edemeyeceklerini bilirler. Hataları tecrübe olarak görürler _IQ’nun yüzde 20, duygusal zekanın ise yüzde 80 oranında belirleyici olduğu bilinmektedir. Duygusal zekası yüksek insanlar, diğer insanları olduğu gibi kabul edip onları dinleyip anladıkları için sevilirler
    _ Çoklu Zeka Teorisi1983 Prof. Howard Gardner, zekayı 8 alt kategoriye ayırmıştır. Sözel, mantıksal-matematiksel, bedensel, müziksel, görsel, doğacı, sosyal, içsel_ Zeka, çözümler üretebilme becerisi, yaratıcılık olarak anlatır.
    _Bilişsel zeka - IQ_Düşünme, hissetme, öğrenme, karar verme, problem çözme ve yargılama gibi zihinsel incelenmesidir.
    _Kültürel Zeka – CQ_ Farklı kültürlere adapte olup, verimli bir şekilde çalışma becerisine sahip olabilmek anlamına gelmektedir.

    _Algı_Duyumların yorumlanmasına denir. Algı, duyu organlarının uyarılmasıyla oluşan sinir sistemindeki sinyallerden oluşur. Öğrenme, dikkat, hafıza ve beklenti ile şekillenebilir. Uyarıcılar farklı kişilerde farklı yorumlanacağı gibi; aynı kişi, aynı uyarıcılara değişik bakış açısına göre farklı biçimlerde anlamlandırabilir. Bir çocuk için portakal, oynanacak renkli bir top iken, bir yetişkin için kahvaltıda suyu içilecek bir meyvedir. Kant'a göre, biz bazı şeyleri olduğu gibi değil, bizim istediğimiz biçimde görürüz. Duyu organlarımız, uyarıları alır ve beyne iletir. Böylece, duyum meydana gelir. Algının olabilmesi için duyumun; duyumun olması için uyarımın; uyarımın olması için de uyarıcının olması gerekmektedir.
    _Duyum fizyolojik bir olaydır. İnsanda görme, işitme, tatma, koklama, dokunma duyumları vardır. Algı ise, psikolojik bir olaydır. Algılama anında, geçmiş yaşantılar, başka duyular, beklentiler, kültürel etkenler işin içine girerler. Duygular, çoğunlukla, limbik sistem ve beynin en ilkel kısmından kaynaklanır. Öte yandan, hisler beynin ön lobundan meydana gelir. Hisler, olayları ve duyumları yorumlama şeklimizden kaynaklanır. Bununla birlikte, duygular sinir sistemimizin tepkilerinden (sempatik ve parasempatik) ötürü meydana gelir.
    Duyum, uyarıcıyı fark etmek. Algı, fark edileni yorumlamaktır._ Göz bakar, beyin görür. İzlenim duyumdan önce algı duyumdan sonra gerçekleşir. Duygu bir tasarım, duyum bir etkinin sonucudur. Örneğin sevinç bir duygu, açlıksa bir duyumdur.
    _Duyumsamak: Duyular yoluyla algılamak
    _Psikofizik, fiziksel nitelikleri değişen girdinin algı üzerine etkisini ölçerken.
    _Duyusal nörobilim algının arka planındaki beyin mekanizmalarını inceler.
    _Derinlik algılaması İki boyutlu retinal görüntünün üç boyutlu bir görüntüye dönüştürülmesine denir.
    _Algıda değişmezlik Daha önce algılanan nesnelerin, özellikleri değişmesine rağmen, aynı nesne olarak algılanmasına denir.
    _İllüzyon (Yanılsama): Nesneyi yanlış algılamadır. Korkan birinin ıssız yolda giderken bir ipi yılan olarak algılaması ilüzyondur.
    _Halüsinasyon (Sanrı): Ortada bir uyarıcı yokken kişinin bir şeyler algıladığını sanmasıdır
    _Psikofizik, uyarıcı ile algının arasındaki ilişkinin bilimsel çalışmasıdır.
    _Bilişsel bilim, zihin ve zekânın işleyişini ele alan, zeki sistemlerin dinamiklerini ve yapılarını araştıran disiplinler arası bir yaklaşımdır. Bilişsel bilimcilerin ilgilendikleri dil, algı, hafıza, dikkat, akıl yürütme ve duyguyu içerir. Dilbilim, psikoloji, yapay zeka, felsefe, nörobilim ve antropoloji gibi alanlardan yararlanır.
    _Boyut_ bir cismin herhangi bir yöndeki uzanımı, bir cismin en, boy ya da yüksekliğinden her biri. _Tek boyut, 2 boyut, 3 boyut
    _Ecce Homo dövülmüş ve bağlanmış İsa'yı öfkeli kalabalığa sunan Pontius Pilatus tarafından İsa'yı kastederek söylenmiş vurgulu cümle. Bu çarmıha gerilmeden kısa süre önce yaşanmıştır Friedrich Hölderlin _Otantik _özgün.
    _Adcılık_Nominalizm_ Genel kavramların, nesnel hiçbir varlığının veya anlamının bulunmadığını öne süren felsefe anlayışı. Semboller insanların onlara yüklediği anlamlar doğrultusunda varlık, anlam ve değer kazanır. Orta Çağ’da Kilise tarafından dinsel sapkınlık olarak tanımlanmıştır. Ortaçağda meşhur tümeller tartışması vardır. Realistler ve Nominaller arası. Skolastiği yıkan akımlardan biri. Batı dünyasını geliştiren. Stoacılar ve Epikurosçular adcıydılar. 11.yy Papazı Roscelinus tarafından geliştirilmiş bir felsefi düşünce sistemidir.
    _Tümel-genel_Bir kavramın, ifade ettiği grubun tamamını kapsaması (Bütün insanlar) Eğer ifade ettiği grubun bir kısmını kapsıyorsa (bazı insanlar) “Tikel”
    _Monogrofi Ünlü bir kimsenin hayatını, kişiliğini, eserlerini, başarılarını ayrıntılarıyla ele alan.
    _Dunning-Kruger Sendromu_Cahil cesareti_ Dr Justin Kruger ve David Dunning’in tanımladığı bir yanlılık eğilimidir.
    Cahiller kendilerine aşırı güvenirler. Bilge insanları dinlemezler. Kendilerindeki yetersizliği göremezler. Bilgi eksikliklerini egoları ile kapatmaya çalışırlar. Cehalet bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır. Atasözü: Cahil cüretkâr olur, kendini alim sanır _Niteliksiz cahil insanlar, her şeyi en iyi kendilerinin bildiklerini sanır. Eğitimli kişileri aşağılarlar. Bu kişiler her işin uzmanıdırlar. Üstlerine aşırı yalakalık, altlarına da zulmederler. Bugün söylediklerini yarın yalanlarlar. Başarısız olduklarını asla kabul etmezler. O başarısızlık içerisinden çekip çıkardıkları bir nokta ile başarılıymış gibi gösterirler. Hata kabul etmezler. Onların doğruları kesindir. Üzerine tartışma bile yapılamaz. Olay gözünüzün önünde olmuştur ancak bunun bir önemi yoktur. Bu kişiler ne diyorsa o doğrudur. Yaptıkları işlerde büyük gürültü yaratıp çok iş yaptıklarını göstermek isterler.
    _Cehalet mutluluktur. _Cesaret, cesurların erdemidir, aptal cesareti ise cahillerin.
    _Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır." Bertrand Russell
    _Kant_İnsan ne kadar çok bilgiyle zenginleşirse o kadar yük yüklenir ve mutsuz olur. Akıllarını kullanmayan ve içgüdüleriyle yaşayan cahiller ise hafif ve mutludur. Bilgili insanlar cahilleri küçük görmekten çok onların mutluluklarına imrenirler.
    _freud akıl duvar olur çıkar.

    __Biyolojik saat, insan vücudundaki hormonların ne zaman salgılanacağı gibi metabolik işlemleri düzenler. Düzensiz yaşamdan dolayı bozulursa. Stres hormonlarının artışı, Melatonin salgısının baskılanması, Yorgunluk, halsizlik, uykusuzluk _ biyolojik ritm, günlük bir döngüyü takip eden fiziksel, zihinsel ve davranışsal değişikliklerdir. belirli saatlerinde uyur, belli saatlerinde uyanık kalırız ve bunu sürekli tekrar ederiz.
    _Kortizol – stres hormonu. Böbreküstünden salgılanır. Kortizol salgılandığında bağışıklık sistemi baskılanarak vücudun bazı tepkileri vermesi engellenir. Hücrelerde şeker kullanımı artar ve savaş ya da kaç tepkisine hazırlık yapılır. __Hiperkortizolizm: Çok fazla kortizol aldığınızda vücudunuzdaki proteinler kaybolmaya başlar ve kaslarınız erir. Kasların erimesi sonucu yağ dokusunu tutacak bir şey kalmadığında yağ bezeleri oluşur. Örneğin Cushing sendromu-Hiperkortizolizm en çok omuzlar arasındaki yağ bezesiyle kendini belli eder
    _Paralaks yöntemi: Yıldızların uzaklığını ölçmeye yarar. Elinizi uzatın, sağ gözünüzü kapatın ve başparmağınızı uzaktaki bir cismin üzerine yerleştirin. Şimdi, sağ gözünüzü açıp sol gözünüzü kapatın. Başparmağınız hafifçe yer değiştirmiş gibi görünecektir. Bu küçük yer değiştirme miktarını ölçer ve gözleriniz arasındaki mesafeyi bilirseniz, başparmağınıza olan uzaklığı hesaplayabilirsiniz.
    Gökbilimciler, uzayda bize yakın bulunan cisimlerin uzaklığını hesaplamak için "yıldız paralaksı" ya da "trigonometrik paralaks" olarak adlandırılan yöntemi kullanır. Basitçe söylemek gerekirse bu yöntem, Dünya Güneş etrafında dönerken, bir yıldızın, uzakta bulunan ve daha arkada kalan yıldızlara göre ters yönde olan hareketini ölçer. Paralaks yöntemi kullanıldığı bilinen ilk ölçümün M.Ö. 189'da, Hipparchus adlı Yunan gökbilimcinin Ay'a olan uzaklığı hesaplamak için iki farklı konumdan edindiği Güneş tutulması gözlemlerini kullanmasıyla gerçekleştiği düşünülüyor.
    __Kontrol etme hastalığı yani kontrol deliliği: mükemmeliyetçi, hataya tahamülleri olmayan bundan dolayı da her şeyi kontrol ederek yönetmek ivterler. Çünkü bir tek kendilerinin hatasız olabileceklerine inanırlar. Kontrol ederek kendilerini güçlü hissederler. Karşısındakinin kişiliğini yok sayarak kendi doğrularını yaprıtmak için diretirler. Bu durum da karşıdak kişi için değersizlik duygusu yaratır. Detaycıdırlar ve dedaylardan başlangıç yapamazlar. Başkalarına iş emanet etmez. Temel problem güven eksikliğidir.

    _Epilepsi- Sara- Peygamber hatalığı_Beyin hücrelerinin anormal elektrik sinyali yollamasıyla ortaya çıkan nörolojik bozukluktur. Genetik etkenler ya da beyin hasarı yaşayan kişilerde gelişir. Kronik bir hastalıktır. Nöbetler: Bilinç kaybı, kasılma, ağızdan köpük gelmesi, gözü açık rüya görme hissi, halisünasyonlar, gaipten sesler, ani sıçramalar, uyuşukluk, hantal davranışlar, garip tat ve kokular alma, bozulan zaman ve mekan duygusu, az konuşma ve çok yavaş hareket etme, dona kalması, boş bakması, cevapsızlık, çiğneme hareketleri, anormal kol, bacak hareketleri, garip sesler çıkartma _Nöbet, beyinde gerçekleşen ani elektrik aktivitesi patlamasının bir sonucudur.
    _Nöbet çeşitleri: a - Basit nöbetlerde bilinç açık olur. 3 türü vardır: 1- Temporal lobdan kaynaklanan nöbetler; ani korku, şizofrenik hisler, kötü kokular alma. 2 - Frontal lobdan ise hareket ile ilgili sorunlar görülür. 3- Parietal lobdan uyuşukluk belirtileri, oksipital lobdan flaş ışıklar ve değişik renkler görme belirtileri gözlenir. b - Parsiyel nöbetlerde beynin sınırlı bir alanında başlar: Basit parsiyel nöbetlere bilinç bozukluğu eşlik ettiğinde kompleks parsiyel nöbetler teriminin kullanılması önerilir. Çiğneme, yalanma ve şaşkın bakınma hali görülebilir
    c- Jeneralize nöbetler tüm beyne yayılır. Halk arasında sara nöbeti olarak bilinen nöbettir. Kişi önce kaskatı kesilir ve yere düşer.
    _ EEG, beynin hangi bölgesinden başladığının tespitine yardımcı olur
    _Homeostaz - dengeleşim, olumsuzluklar karşısında hücrenin kendi dengelerini koruma çabası_Rüzgar eken fırtına biçer.
    _Regresyon analizi, iki ya da daha çok değişken arasındaki ilişkiyi ölçmek için kullanılan analiz metodudur. Eğer tek bir değişken kullanılarak analiz yapılıyorsa buna tek değişkenli regresyon, birden çok değişken kullanılıyorsa çok değişkenli regresyon analizi olarak isimlendirilir.
    _Sıkılmaktan veya kendimizle baş başa kalmaktansa kendimize acı çektirmeyi tercih ediyoruz. virginia üniversitesi, deneklere elektroşokun tadına baktırmışlar ve katılımcıları, “bir kez daha o acıyı hissetmemek için 5 dolar verir miydiniz?” sorusuna olumlu yanıt verenler arasından seçmişler. Yeniden oturan katılımcıların yarıya yakını en geç 15. dakikadan sonra kendine aralıklarla elektroşok vermeye başlamış.

    _Beyin senkronizasyonu, beyinlerimizin kendilerini işitsel, görsel, dokunsal veya elektromanyetik uyaranları içerebilecek dış uyarıma göre senkronize etme eğilimine sahip olduğu teorisidir. İnsan beyninin, düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı oluşturmak için birbirleriyle iletişim kuran yaklaşık 80+ milyar nöron içerdiğine inanılıyor. Nöronlarımız toplu olarak iletişim kurduğunda, beyin dalgası olarak bilinen senkronize bir elektrik darbesi üretir. Beyin dalgalarımız harici bir uyaranla hizalanabilir ve sonuç olarak beyinlerimizi psikolojimizi ve fizyolojimizi olumlu yönde etkileyebilecek şekillerde uyarabiliriz. Bu yöntemi kullanarak bilincimizin durumunu, ulaşmakta güçlük çektiğimiz şekillerde değiştirebiliriz. Bu, bu durumların nasıl hissettirdiğini ve bedeni nasıl etkilediğini deneyimlemenizi sağlayan etkili bir yöntemdir.
    _Degüstasyon; şarabın ne kadar kaliteli olup olmadığını vs. anlamak için yapılan tadım işlemine verilen ad. koklama işlemi de bittikten sonra şaraptan bir yudum alınır. önce ağızda çalkalamadan, ön diler arasından nefes çekilir. ardındanda şarap ağızda gezdirilir. gezdirme işleminde eğer ağzınızda tükürük salımı arttıysa şarabın asidesi fazladır, eğer daha çok kuruluk hissettiyseniz şarabın taneni fazladır demektir. yağlı yemekler için asidesi fazla olan şarap daha iyidir. taneni fazla olan ise az pişmiş kırmızı et yemekleri için idealdir
    yazar burada kendini çok bilmiş göstermeye çalışıyor)
    _Evrimsel bağ_ bir çift yeterince kez beraber olduğunda aralarında psikolojik ve biyolojik bir bağ oluşur. buna pair-bonding deniyor. sen buna aşk diyorsun, üzerine şiirler şarkılar yazıyorsun. o şey aslında evrimsel bir mekanizma ve çiftin birbirinden ayrılmasına engel olup, doğacak çocuğun yanında kalmasını sağlıyor.
    _Grotesk… Roma yapılarında bulunan, insan, hayvan ve çiçek figürlerinin gülünç bir biçimde birleşmeleri biçimindeki abartılı süsleme tarzı. temelde ciddi ama görünüşte gülünç ve abartılı olan güldürü tarzı.
    _Kadınlar atomun merkezindeki cazibe gücünü oluşturan protonlardır. erkekler de elektronlar olarak onların etrafında döner. çekim gücünün. cazibenin kaynağı kadındır. o sizi çektiği için siz ona yönleniyorsunuz ve zannediyorsunuz ki siz onu seçtiniz. hayır siz onun çekim alanına girmişsiniz.
    _Höristik: Karar verirken zihninsel basit kurallara deniyor. Temsiliyetçi höristik ise “Belirsizlik altında çabucak vardığımız yargı. Komplo teorileri, kaos haberleri..kitlesel histeri yaratmak için kurgulanıyorlar. Kahve falı

    _Paranoid Kişilik Bozukluğu_ (Paranoya-Sanrı-Kuruntu): Yunanca delilik. Gerçekte var olmayan düşüncelere kapılıp endişelenmek. Kişi, tehdit altında olduğuna, izlendiğine, hakkında kötü konuşulduğuna, öldürüleceğine dair aşırı sanrısal endişelere kapılır ve bunun sonucu olarak da: Sinir, kin, hırs, nefret, düşmanlık, duyarsızlık, tutarsızlık, aşırı şüphe, güvensizlik, suçlayıcı davranışlar, aşırı savunmacılık, eleştiriye öfkeyle tepki verme, inkar etme, rahatlayamama, her zaman haklı olduğuna inanma, tehdit olmadığında bile mağdur hissetme, kırılgan kendine saygı, gereksiz ayrıntılara aşırı dikkat, çabuk rahatsız olma, kendini haklı bulma, suç işleme, saldırganlık görülebilir.
    _Nedenleri: genetik, biyolojik, sosyolojik ve nörolojik olabilir. Şiddet eğilimlerinin, cinayet ve yaralamaların en fazla ortaya çıkabildiği hastalık grubudur. Kişinin söyledikleri ne kadar saçma olursa olsun desteklenmemeli ama karşı da çıkılmamalıdır. Kişinin hasta olduğuna inanması ve kabul edebilmesi gerekmektedir. Bir sanrı bir kişiden diğerine aktarılır. Panif karakterler, baskın karakterlerin peşine takılır.
    _1- Paranoya: En hafif tip kabul edilir. Temel özellikleri güvensizlik ve şüphe hissetmeleridir. Aldatıldıklarına, zarar göreceklerine, tehdit edildiklerine inanırlar ve düşmanca davranırlar. Tedaviye yanaşmazlar çünkü sorun olduğunu düşünmezler
    _2- Sanrısal (Paranoid) bozukluk: Hastaların hayalle gerçekleri birbirinden ayıramadığı, sistemli yanılsama yaşadıkları bir psikoz tipidir. Erotomani (herkes tarafından arzulandığını düşünme), megalomani ve kötülük görme sanrıları ön plandadır
    _3-Paranoid şizofreni: En şiddetli tip kabul edilir. Gerçekliklerden tamamen kopmuşlardır.

    _Aynı filmleri defalarca izlemek neden keyif verir?
    _Aynı filmlerin izlenilmesinin en temel nedeni,“Tanıdıklık” hissini uyandırıyor olmasıdır. Her seferinde ilk günkü tadı alırız. Tanıdık yüzler, gidişatını bildiğimiz olaylar. Filmi tekrar izlerken az efor harcayarak aynı keyifi almaya başlarız. Rahatlatır. Sanki eskiden tanıdığı bir kişiyle karşılaşmış algısı oluşur. Sadakat hissi devreye girer ve sempati duymaya başlar. Film karakterleriyle özdeşleşir. Nostaljik hisler uyandırır ve kişi için güzel anılar gündeme gelir. Daha önce izlerken sevdikleriyle, huzurlu, mutlu ve kendini ait hissettiği bir ortamdaydıysa aynı hisler tekrar canlanır. Yeniden izlenen filmler kişinin ihtiyaç duyduğu aile ve yakın çevre tarafından onaylanma ve bir topluluğa ait olma ihtiyacını giderir. Nostalji hissi ile bütünleşen empati duygusu ve kendi olabilme durumu kişinin geçmişle olan bağlarını güçlendirir, hatıralarını canlandırır, geçmiş günlerde kalan ve özlemini çektiği hislerin tekrar gün yüzüne çıkmasına yardımcı olur. Her şey kontrol altında hissi verir. _Zararları: Tekrar izlemek kişinin ilgisinin daralmasına ve yaratıcı yönünün körelmesine de neden olabiliyor. Beynin daha az ilgi göstererek aynı mutluluğu almaya alışıyor ve üretkenlik süreci gibi daha fazla efor gerektiren durumlardan kaçınıyor
    ___________________

    _R Kompleks (İlkel beyin)
    _“R-” sürüngenleri; “Kompleks” ise, karmaşık ruh halini temsil ediyor _Beynin 3 katmanı var:
    1. Katman: Sürüngen-İlkel beyin-R Kompleks: En yaşlı beynimiz. Bencil, çıkarcı, düşüncesiz, saldırgan ve içgüdüseldir. Yeniliğe düşmandır. Güçlüyse saldırır, güçsüzse kaçar. Sanattan, kitaptan hoşlanmaz. Hedefi hayatta kalmak ve soyunu çoğaltmak. Kan bağına bağlı yakınlık kurar yani hemşericidir. Sabit fikirlidir. Sürüngenlerde de mevcut. Beynimizin %10'luk alanını kaplıyor
    2. Katman: Limbik sistem - Duygusal Beyin: Fedakarlık, empati, şefkat duygusunun kaynağıdır. Hafıza üzerinde güçlü etkiye sahip. Anıları kaydeder. Kedi, köpek ve keçilerde mevcut. Beynimizin %20'lik alanını kaplıyor.
    3. Katman: Neo-korteks - Düşünen beyin: Mantıklı düşünen beynimiz. Medeniyetin kaynağı. En genç beyin katmanı ve sadece insanlarda mevcut. Beynimizin %70'ini kaplar.
    _3-D Stratejisi: 1- Düşman göster, 2- Dayanışma duygusunu kışkırt 3-Düşündürme! Mantığına değil içgüdülerine hitap et!
    _Toplum önce “Biz ve Onlar” gruplarına bölünüyor. Korku kültüründe yaşamaya zorlanıyor. Karşıt gruplara bölünen toplum, zalim düşmanlara karşı ilkel bir birliğe sığınıyor. Çaresizlik içinde bunalan, yenik düşmüş bireyler, güçlü sınıflardan nefret ederken... korku ortamını yaratan masum ve mağdur görünen liderle özdeşlik kuruyor. Ben de sizler gibiydim ama bugün başka yerde güçlüyüm. Beni destekleyin ki düşmanlarımızın canına okuyayım, sizleri de refaha çıkarayım. Bu amaçla, sürekli olarak yeni bir ülke, toplum ve hatta dünya yaratmaktan söz ediyor. Geleneksel değerlerle özlemleri çarpıtıyor. Lider, kültürel gelişmenin yolunu ve yönünü geleceğe değil, geçmişin şanlı zaferlerine, mutlu günlerine çeviriyor. Toplulukların egosunu överek denetim altında tutmaya çalışıyor. Zora düştükçe dine sarılıyor. Bu inancını savunan sadık danışmanlar buluyor. Şüpheye düşen, sorgulayan yoldaşlarla yolunu ayırıyor. Kendisini destekleyen grupların yoksulluktan kurtulmasını istemiyor. Zengin koruyucular yaratıryor. Yanıldığını kabul etmektense, yanıltanlardan, kumpas kuranlardan yakınıyor. Uyaranları, eleştirenleri vatan haini olarak cezalandırmaya kalkıyor. Birlik ve dirlik için, kültürel çeşitliliği değil, ötekileştirmeyi, milleti değil ümmeti savunuyor. Bu tutumun, dönüşü olmayan bir gidiş olduğunu bile bile
    _Kitleler, R-kompleksli baskın liderlerle özdeşleşiyor. Kendi hayatında eziklik yaşamış, yenilmiş, kompleksleri olan kişiler bu tür gücü, temsil eden liderler üzerinden kendilerini ezen üst sınıftan intikam almış oluyor. Yani bu liderler, kaybedenlere oynayarak kazanıyor. Mağdur edebiyatının önemi de buradan geliyor. Ayna nöronları harekete geçiriyorlar ve bende sizdenim ama şu an gücüm var, bana destek ver ki intikamını alayım hissiyatı yaratıyor.
    _“Gülme”, “doğru otur”, “yapma”, “oynama”, “yasak”, “dur” vs.. gibi verdiğimiz uyarılarımızın yanlış olduğundan değil emir olarak veriliş biçiminden dolayı yaptığı etkinin baskıcı görünmesi, kişisel saldırı olarak algılanmasına neden olmakta. _Şiddetin merkezi de R-komplekstir. birbirlerini öldüren canlıların beyinlerinin tek bir yöneticisi vardır: şiddet uygulamaktan asla çekinmeyen R-kompleks
    __________________________
  • 637 syf.
    ·7 günde·9/10 puan
    Dinleyin, emekle ulaşın Tanrı'ya; her şeyin özü bunda... Ya onu bulacaksınız, ya da zavallı bir küf parçacığı gibi yok olup gideceksiniz... Emekle ulaşın ona!
    (Dostoyevski, Ecinniler, s. 320)

    Diriliş'te Tolstoy, Nehlüdov'la, Maslova'yla ve diğer yan karakterle, yaşamı boyunca yaşadığı Tanrı sanrısını, kiliseye karşı koyuşunu, toplumsal yapıyı ve adalet sistemini eleştirişini yansıtmış, kendinden de maddi-manevi birçok parça koymuştur. Diriliş'teki Nehlüdov karakteri, Tolstoy'un düşünce yapısının somutlaşmış halidir.

    Tolstoy, Nehlüdov karakteri üzerinden, kendi dünya görüşünü yansıtır ve manevi dünyasını hem kendi önüne, hem de okuyucularının önüne serer; Nehlüdov karakterinin yaşadığı ruhsal değişimler, Tolstoy'un yaşadığı ruhsal değişimlerdir, onun yaşadığı saf çocukluk dönemi de, Tolstoy'un özlediği, anımsayınca tebessüm ettiği dönemdir. Onun geçirdiği ''aşağılık asker'' dönemi de Tolstoy'un hatırlayınca üzüldüğü bir dönemdir. Tolstoy, Nehlüdov karakteriyle birlikte, geçmişe bir göz atmış, yeri gelince kendine kızmış, yeri gelince toplumu eleştirmiş, yeri gelince devleti ve adalet sistemini eleştirmiş, yeri gelince de kendisinin de içinde bulunduğu toplumsal yapıyı eleştirmiştir.

    Diriliş romanının fikri Tolstoy'a hem kendi yaşamından, hem de arkadaşının aktardığı öyküden geliyor.

    Bu romanı yazma fikri Haziran 1887'de, Yasnaya Polyana'ya misafirliğe gelen arkadaşı Koni, ona mesleki kariyerinin en tuhaf hikayesini anlattığında aklına gelmişti. St. Petersburg mahkemesinde savcıyken, genç bir aristokrat ona başvurmuş ve cezaevinde tutuklu Rosalie Oni'nin şikayetini iletmişti. Şu ki, cezaevi idaresi bütün mektupların dağıtılmadan evvel okuması gerektiğini ileri sürerek tutukluya kapalı bir zarf vermeyi reddediyordu. Koni, ziyaretçisine cezaevi yönetmeliğinin gerçekten de böyle olduğunu açıklamıştı ama içine kurt düştüğünden, kadıncağızın durumuyla ilgili bir soruşturma da aç­mıştı. Koni, bir ortakçının kızı olan Rosalie'ye, babasının ölümünden sonra arazi sahibinin baktığını ve genç kızın evde hiz­metçi olarak çalıştırıldığını öğrenecekti. Kız daha on altı yaşındayken, arazi sahibinin oğlu tarafından baştan çıkarılmıştı. Hamile kalınca onu evden kovmuşlardı. Hayatını kazanabil­mek için hızlıca en düşüğünden bir fahişe oluvermişti. Müşterilerinden biri onu yüz rublesini çalmakla suçlayınca da tutuklanıp mahkeme karşısına çıkartılmıştı. Onu baştan çıkarıp yıkımına sebep olan adam jüri üyeleri arasında bulunmaktaydı. Koni'nin de genç ziyaretçisiydi! Yoldan çıkmış kadının solmuş yüz hatlarının altında kendi kurbanını tanımıştı ve vicdan aza­bından perişan olmuştu. Hatasını telafi etmek için ona evlen­me teklif etmişti. Ne var ki nikah gerçekleşemeden Rosalie ha­piste tifüsten ölmüştü.
    (Henri Troyat, Lev Tolstoy, s. 737)

    Lev Tolstoy da, gençken, evdeki hizmetçi Gaşa'yı iğfal etmiş ve Tatyana halası da onu evden kovmuştu. Neyse ki Gaşa'ya halası başka bir yerde iş vermişti ve Gaşa kötü yollara düşmemişti. Ayrıca Tolstoy, yine gençken, köylü bir kadından çocuk yapmış, köylü kadının da hayatı bir nevi altüst olmuştu. Tolstoy da ''Kendisi de gençliğin­de bir hizmetçiyi, Gaşa'yı baştan çıkarmamış mıydı? Yasna­ya Polyana'da bir köylü kadından bir çocuk yapmamış mıydı?'' diye düşünüp, Diriliş'in kurgusunu oluşturdu.

    Diriliş'te genç, akıllı, temiz ve saf Dmitriy İvanoviç Nehlüdov, evdeki, bir kadının gayrimeşru olarak peydahladığı, hizmetçi Katyuşa Maslova'ya aşkın en saf haliyle, tıpkı Romeo ve Juliet'in aşkı gibi, âşık olur. Maslova da Nehlüdov'a boş değildir fakat Nehlüdov, askerlik yapmak zorunda kalır ve gider. Askerlik yaptığı zaman boyunca Nehlüdov, değişir, pislik, sığ kafalı ve ırz düşmanı birine dönüşür.

    O zamanlar her türlü iyi işe kendini vermeye hazır, dürüst, özverili bir delikanlıyken, şimdi şımarık, aşırı derecede bencil, yalnız kendi zevkini düşünen biriydi. O zamanlar dünya on
    sevinçle ve heyecanla çözmeye çalıştığı bir bilmece olarak görünürken, şimdi yaşamdaki her şey, içinde bulunduğu koşullarla belirlenen, basit ve açık şeyler olarak görünüyordu. O zamanlar onun için gerekli ve önemli olan, doğayla, öncelikle de yaşayan, düşünen ve duyumsayan insanlarla ilişki kurmakken (felsefe, şiir), şimdi birtakım gruplarla ve arkadaşlarıyla ilişkileri gerekli ve önemli olmuştu.
    (s. 64)

    O dönemde, Tolstoy'un çoğu kitabında ve öyküsünde gösterdiği gibi, askerlik, ahlakı bozuyordu. ''Askerlik, genellikle insanların ahlakını bozar, onları tam anlamıyla işsiz güçsüz bir duruma, yani aklı başında ve yararlı işlerin yapılmadığı bir duruma sokar,'' der Tolstoy. İşte Nehlüdov da, askerlikten sonra böyle bir adam oluyor.

    Nehlüdov örneğinde görüldüğü gibi, insan kendi yolunu her zaman kendisi çiziyor. Saf ve temiz bir çocukluk geçirdikten sonra, askerlikle birlikte, aptallaşıyor. Aslında, aptal olmak da, akıllı olmak da bizim elimizde, kendimize ve dünyaya karşı bilinç kazandığımızda, yol çizme işi bize kalıyor. Kötü bir insan mı olacağım, yoksa iyi bir insan mı? Müzisyen mi olacağım yoksa doktor mu? Hepsi bizim elimizde. Ama, Tolstoy'un dediği gibi, ''Tüm insanlar kısmen kendi düşüncelerine, kısmen de başkalarının düşüncelerine uygun olarak yaşarlar ve hareket ederler.'' Burada Tolstoy'un bahsettiği şey dış etkenler. Nehlüdov da askerliğin, şehir yaşantısının ve kendini kaptırmışlığın kurbanı oluyor. Temiz ve manevi bir ruhtan, ''hedonist ve materyalist'' bir maddi varlığa dönüşüyor Nehlüdov.

    Daha sonra Nehlüdov, Maslova'nın yanına tekrar geliyor. Onun yanında yeniden içinde o ''tinsel varlık'' kısmen uyanıyor. Ama yine de, her aşk gibi, bu da bedensel hazza doğru yol alıyor.

    Katyuşa’ya beslediği önceki güzel aşk duygusunun içinden kurtulup dışarı çıkmış olan tensel duygu benliğini ele geçirmiş, başka hiçbir şeyi tanımayarak tek başına hüküm sürüyordu. Bu duyguyu tatmin etmek için ne yapmak gerektiğini artık biliyordu ve bunu gerçekleştirecek fırsatı arıyordu.
    (s. 83)

    Çoğu aşk başta ''tinsel'' (manevi) ya da ''tensel'' (bedensel) aşktır. Kimileri partnerinin bedenini beğenir, kimileri de düşüncelerini beğenir. Bu tinsel ya da tensel aşk, zamanla, sohbetlerle ya da oynaşmayla doyurulur. Daha sonra bunların kabukları kırılır ve insanın içindeki bedensel arzu ortaya çıkar, partnerler birbirlerinin bedenlerine arzu duyarlar, sonra, bu iki arzu da doyurulunca (yeterince düşüncelerini dinleyince ya da yeterince bedensel haz alınınca) yolların ayrılması kaçınılmaz olur. Bu, ilk önce tensel aşkla başlayıp, tinsel aşkla da bitebilir, tinsel aşkla başlayıp, tensel aşkla da bitebilir. Sadece biriyle başlayıp (Çoğunlukla tensel aşkla başlayıp onla biter) onla da bitebilir. Nehlüdov'un aşkı da, tinsel bir aşkla başlayıp, bedensel bir aşkla bitiyor.

    Nehlüdov, Maslova'yı iğfal ettikten sonra, şöyle diyor: ''Nehlüdov, 'Nedir bu, büyük bir mutluluk mu, yoksa büyük
    bir mutsuzluk mu?' diye soruyordu kendine.''
    (s. 87)

    Bunu okurken aklıma Lükres'e iğfal yolunda Tarkvin'in sarf ettiği sözler geldi:

    Aradığımı bulursam kazancım ne olur sanki?
    Bir rüya, bir nefes, gelgeç bir zevkin kof kabarcığı.
    Bir hafta ağlayacaksam bir anlık sevinç nedir ki?
    Sonsuzluğu kim satar almak için bir oyuncağı?
    Bir salkım üzüm uğruna kim yok eder bir bağı?
    (William Shakespeare, Aşk ve Anlatı Şiirleri, s. 64)

    Daha sonra Nehlüdov, şehir hayatına ve ahlaksızlığa batar ve on yıl geçer. Bu arada Maslova, evden kovulur, sadece evden kovulmakla kalmaz, daha birçok yerden kovulur, sonunda, para kazanmak için, fahişe olmaya karar verir. Maslova'nın hayatını erkekler mahvetmiştir. Onlar yüzünden fahişe olmuş, onlar yüzünden sefildir. Maslova, bir kadının erkekler yüzünden düşmüş olduğu durumun trajedisidir.

    Maslova, birini zehirleme ve cinayet suçundan dolayı yargılanırken, Nehlüdov da orada jüri olarak bulunur. Nehlüdov, Maslova'yı görünce dehşete düşer, o on yılda ne yaptığını gözden geçirir ve kadının düştüğü halin sorumlusunun kendisi olduğunu hisseder. Ama yine de, o an, şunu düşünür:

    Şimdi tek düşündüğü, olup bitenlerin öğrenilmesine ve Katyuşa’nın ya da avukatının her şeyi anlatıp onu herkesin önünde kepaze etmesine engel olmaktı.
    (s. 91)

    Maslova'yı ilk gördüğü anda bile, Maslova'yı değil, kendini düşünür ve o, bencil bir varlıktır. Şehir yaşantısından dolayı kafası bulanmış bir ''aristokrat''tır. Bir kadınla evlenme düşüncesi vardır, kadına umut vermiştir, ayrıca başka bir kadınla da ilişkisi vardır. Ama Nehlüdov, kendi içine göz gezdirince kendini, gençken olduğu o ''temiz, saf ve akıllı'' Nehlüdov'u içinde arar. Ayrıca, Maslova suçsuz olduğu bir vakanın kurbanı olur ve bunu düzeltmeye çabalar.

    Dua ediyor, Tanrı’dan kendisine yardım etmesini, içine girmesini ve onu arındırmasını istiyordu, oysa istediği şey çoktan olmuştu. İçinde yaşamakta olan Tanrı, bilincinde uyanmıştı. Kendisini Tanrı gibi hissetti, bu yüzden de sadece yaşamın özgürlüğünü, canlılığını ve sevincini duymakla kalmadı, iyiliğin gücünü de hissetti. Bir insanın yapabileceği
    en iyi şeyleri kendisinin de yapabileceğini hissediyordu artık.
    (s. 147)

    İşte Nehlüdov'un ''diriliş''i burada başlar. Artık eski Nehlüdov'dan kurtulmak istiyordur. Yepyeni, tertemiz bir Nehlüdov'a merhaba demek istiyordur. Bunu başarır da Nehlüdov, kendi ''diriliş''ine çabalar. Önemli olan da budur ya: çabalamak.

    Ama burada uçuk bir şey de var tabii. Nehlüdov'un hiç kafasını bu ''şehir yaşantısı''na takmaması ve hemen onları reddetmesi ilginçtir. Missi'yle (evlenme umutları verdiği kız) bağlarını koparır, toprak mülkiyeti hakkında düşünür ve Maslova'yla evlenmek, onu kurtarmak ister. Bu olaylar Nehlüdov'un içinde çok hızlı gelişir. Bunu Nehlüdov'un zihninin hızlı olduğuna mı, Nehlüdov'un kendini ikna etme kabiliyetinin olduğuna mı, yoksa Tolstoy'un bu devinimi çok hızlı yaptığına mı inanalım, ona herkes kendisi karar versin. Ama şu bir gerçek ki: Nehlüdov bir şeylerden vazgeçmeye ve gerçeğe ulaşmaya oldukça meyilli.

    Bu evde olmak her zaman hoşuna giderdi. Bunun nedeni yalnızca duyguları üzerinde hoş bir etki yapan süs ve gösteriş değil, aynı zamanda çevresini fark ettirmeden saran o pohpohlayıcı iltifat ortamıydı. Bugünse şaşırtıcı bir şekilde bu evdeki her şey, kapıcıdan, geniş merdivenden, çiçeklerden, uşaklardan, masanın süsünden bugün kendisine çekici ve doğal görünmeyen Missi’ye dek her şey itici geliyordu.
    (s. 130)

    Nehlüdov'un her şeyin ''utanç verici ve iğrenç, iğrenç ve utanç verici'' olduğunu anlama durumu tıpkı Anna Karenina'ya benziyor. Anna Karenina yaşamındaki iğrençliği ve bayağılığı fark ettiğinde, en sevdiği ortamların ne kadar sığ ortamlar olduğunu, yaşamının ne kadar boş olduğunu da fark ediyordu. Nehlüdov da en sevdiği aile olan Korçaginler'e karşı bir tiksinti, sadece onlara değil, kendi yaşamına karşı da bir tiksinti duyuyor, çünkü kendi yaşamına karşı farkındalık kazanıyor. Eski şehvetperest, zevk ve sefa düşkünü, ''hedonist'' Nehlüdov olmaktan çıkıp, temiz, tinsel ve saf Nehlüdov'luğuna geri dönüyor.

    Kendinin ne olduğunu biliyor artık ve ''Nehlüdov, kendisinin kötü ve iğrenç biri olduğunu anladığı andan itibaren başkaları ona iğrenç gelmiyordu artık,'' diyor Tolstoy. Çünkü Nehlüdov iğrenç yaşamındaki kabuğu kırıp, kendisinin ''diriliş''ine yol almayı istiyor.

    Fakat bu sefer Maslova'nın pis, erkeklere cilve yapan, kendi mesleğinin çok yüce bir meslek olduğunu düşünen bir Maslova'ya dönüştüğünü görüyor. Peki Maslova neden böyle olmuştu?

    Bitkin, sırılsıklam ve çamura batmış bir halde döndü eve.
    Bugünkü hale gelmesine neden olan manevi değişim işte o
    günden sonra başladı içinde. O korkunç geceden sonra iyiliğe
    inanmaktan vazgeçti. Eskiden kendisi iyiliğe inandığı gibi,
    insanların da iyiliğe inandıklarını düşünürdü. Fakat o korkunç
    geceden sonra hiç kimsenin buna inanmadığından, Tanrı’dan
    ve iyilikten söz edenlerin bunu sırf insanları aldatmak için
    yaptığından emindi.
    (s. 187)

    Maslova, Nehlüdov'dan yediği silleden sonra hayatı sorguluyor. Dünyanın ve insanların ne kadar iğrenç olduğunu, yaşamanın da pek bir olayının olmadığını anlıyor, yine de hayata tutunmaya çalışıyor. Erkekleri sadece kadınları düşünen varlıklar olarak kodluyor kafasında. Sadece Nehlüdov'a karşı değil, tüm erkeklere karşı bir tiksinti oluşuyor içinde. O da, tıpkı Nehlüdov gibi, saf ve temiz Maslova'dan, kirli Maslova'ya dönüyor.

    Nehlüdov da kendine şöyle bir ilke ediniyor:

    Katyuşa’yı manevi olarak uyandırması gerektiğini, bunun çok zor bir iş olduğunu hissediyordu; ama onu asıl çeken de bu işin zor olmasıydı. Şimdi Katyuşa’ya karşı daha önce hiçbir zaman ne ona ne de başka birine karşı hissetmediği, özel, kişisel bir şey içermeyen bir duygu içindeydi: Kendisi için Katyuşa’dan hiçbir şey istemiyordu.
    (s. 214-215)

    Lev Tolstoy'un romanlarının çoğunda, insanın gerçek yaşamının, ondaki tinsel güç hayvaniliği yendiğinde başladığı fikri ha­kimdir. Ama Savaş ve Barış'ta ve Anna Karenina'da bu kusursuz­luk arayışı eserin yegane sürükleyici gücü değildi. Öykünün de­vindirici gücü, en belirgin hedefi ana karakterlerin (Prens And­rey ve Nataşa; Piyer Bezuhov, Elen, ardından Nataşa; Nikolay Rostov, Sonya, ardından Prenses Bolkonski; Levin ve Kiti; Anna Karenina ve Vronski, vs.) gerçekleştirdiği aşk oyunlarıydı. Diri­liş'te, Nehlüdov'un Katyuşa Maslova'ya olan aşkı romanın konusunu değil girişini oluşturur. Bu aşk, geçmişte kalmıştır. Bir ay­na oyunu ile geri yansır. Buna karşılık, okuyucunun önceki bü­yük kitaplarda olduğu gibi birbiriyle kesişen birçok öyküyü ta­kip etmeyecek olmasından ötürü, öykü bütünlük ve dinamizm kazanır.

    Asıl hikâye, Nehlüdov'un, hırsızlıkla suçlanan hayat kadınının, gençliğinde baştan çıkarmış olduğu küçük hizmetçi ol­duğunu anlamasıyla başlar. Daha ileride, bu kadına bilinen an­lamda asla âşık olmayacaktır. Bedensel bir tutkuyla değil, merhametten, kendini bağışlatma ihtiyacından, en yoksulların arası­na karışarak yücelme isteğinden ötürü onun peşinden gidecek­tir. Bu çiftin hikayesine ritim ve sıcaklık katacak olan, duygusal yaklaşımlar değil, toplumsal adaletsizliklerin ifşa edilmesi ve in­sanlığın maruz kaldığı sıkıntılara bir çare aranmasıdır.
    (Henri Troyat, Lev Tolstoy, s. 745)

    Ayrıca Maslova, Nehlüdov'un ilk evlilik teklifini reddediyor ve bunu bir hakaret sayıyor adeta. Neden böyle tepki veriyor peki? Maslova, kendi iğrenç yaşamına alışmıştı ve bu yaşamı yüce bir şey olarak görüyordu. Bu olay tıpkı iki insanın tartışmasına benziyor. Akıllı ve düşünce yapısını oturtmuş bir adam, düşünce yapısını çok da oturtmamış bir adamla tartışırsa eğer, muhtemelen düşünce yapısını oturtmamış adam çok sinirlenir. Bunun nedeni her şeyi derinlemesine düşünmemesi ve içinden ''Aaa, ben bunu düşünmemiştim,'' deyip sanki karşıdaki düşüncelerine hakaret ediyormuş gibi algılar ve böyle hareket eder. Çünkü düşünce yapısını oturtmamış adam uzun zamandır bu çürütülen düşünceye inanıyordur ve bunun çürütülmesine imkân vermiyordur. Böylece o ihtimali düşünmüyordur bile.

    Maslova da bu ''yüce'' hayatının sefih bir hayat olduğunu düşünmüyor ve Nehlüdov bunu onun yüzüne vurunca sinirleniyor. Zaman geçtikçe ve bu konuyu derinlemesine düşününce, Maslova, bu konuya alışıyor.

    Daha sonra bu Maslova-Nehlüdov ilişkisi arka planda kalır ve Tostoy, devleti, adalet sistemini, kiliseyi, çarı, papazları ve daha birçok şeyi eleştirir. Ayrıca, masum suçluların ne kadar değerli insanlar olduğunu da gözler önüne serer.

    Tolstoy'un dini görüşü, herkesin kendi içinde Tanrı'yı bulmasından yanaydı. Kimse başkalarının yanında hiçbir şey hissetmeden dua etmemeli, herkes kendi içinde dinini yaşamalıydı. Bu yüzden, kiliseyi ağır bir şekilde eleştiriyordu. Bu yüzden din taciri papazları da eleştiriyordu. O, insanın kendi içinde, bol bol dua ile, kutsal kitaplar ile ve emekle, Tanrı'ya ulaşılacağına inanıyordu.

    Kırk altı yıldır görev yapıyordu papaz ve geçenlerde katedral başpapazının yaptığı gibi, üç yıl sonra jübilesini kutlamaya hazırlanıyordu. Açıldığı günden beri bölge mahkemesinde çalışıyordu. On binlerce kişiye yemin ettirmekten, bu ileri yaşında kilisesi, vatanı ve bir ev dışında en az otuz bin rublelik tahvil bırakacağı ailesi için çalışmaya devam etmekten gurur duyuyordu. Yemin etmeyi açıkça yasaklayan İncil üzerine yemin ettirmekten ibaret olan mahkemedeki görevinin kötü bir iş olduğu hiç aklına gelmez, bundan hiçbir sıkıntı duymadığı gibi sık sık hatırlı beylerle tanışmasını sağlayan, alışkın olduğu bu işi severdi üstelik.
    (s. 38-39)

    Tolstoy'un kendisi de Tula Mahkemesi savcısı arkadaşı Davidov sayesinde hapishaneleri ziyaret etti, tutuklularla görüştü, hukuk sisteminin işleyişini inceledi; böylece Diriliş'te eleştirdiği hukuk sistemini derinlemesine kavradı.

    İncil okudukları için ceza yiyip, hapse düşenler, düelloda katil olup, yine de serbest bırakılanlar, sigortadan para alsın diye evini yakıp, suçu başkasının üzerine atanlar, cinayet işlemeyen fakat yine de suçlu görünenler ve daha birçoğu... Hepsi de boş yere hapse tıkılmış insanlar. Nehlüdov da işte bu yüzden, topluma yararlı olabilecek insanları suçsuz yere hapse tıkmalarından yakınıyor. Aristokrat kesimde bir sürü aklı kıt, boş inançları olan ve paradan başka bir şeyi düşünmeyen, insanların ha bire kuyusunu kazan bireyler yerine bu temiz varlıkların boş yere hapse tıkılması onu rahatsız ediyor.

    Suçsuz yere çektiği acılar korkunçtu. Fiziksel acılar kadar, kendisine nedensiz yere işkence eden insanların acımasızlığını görerek iyiliğe ve Tanrı’ya karşı duyduğu şaşkınlık ve güvensizlik de korkunçtu, hiçbir suçları olmadan, sırf kâğıt üzerinde öyle yazmıyor diye bu yüzlerce insana çektirilen acılar ve yapılan hakaretler de korkunçtu, kardeşlerine işkence eden ve bunu yaparken iyi ve önemli bir iş yaptıklarından emin olan bu kafaları karışık gardiyanlar da korkunçtu.
    (s. 267)

    Tolstoy, suçluları değil, suçluların yetiştiği toplumu ve devleti eleştiriyor. Bir nevi ''Hiçbir yarasa şafağa karşı koyamaz. Toplumu alt katmanlarından aydınlatın,''* diyor Tolstoy. Çünkü eğer bireye kimse ''Hadi gel içelim, hadi gel gasp edelim ya da hadi gel bedenimizi satalım'' gibi ithamlarda bulunmazsa, birey de suç işlemez. İşte Tolstoy, bundan yakınıyor: Aristokrat kesim evlerinde rahat rahat otururken ve halkı sömürürken, halk da sefalet içinde ölüyor.

    Aslında bu çocuğun o kadar kötü biri değil, herkesin de gördüğü gibi, sıradan bir insan olduğu ve sırf bu tür insanları yaratan koşullar içinde bulunduğundan bu hale geldiği besbellidir. Bunun gibi çocukların olmaması için bu talihsiz yaratıkların oluştuğu koşulları ortadan kaldırmaya çalışmak
    gerektiği de apaçık ortadadır.
    (s. 174)

    Halk ölüyor, kendi ölümüne alışmış. Çocukların ölümü, kadınların güçlerinin üstünde çalışmaları, herkes için, özelikle de yaşlılar için açlık gibi ölümle sonuçlanacak yaşam biçimleri oluşmuş halk arasında. Ve halk bu duruma öyle yavaş yavaş gelmiş ki, durumunun korkunçluğunu kendisi de görmüyor ve bundan yakınmıyor. Bu yüzden biz de bu durumu doğal sayıyoruz, böyle olması gerektiğini düşünüyoruz.
    (s. 312-313)

    ''Neden?'' diye soruyor Nehlüdov, ''Neden birçok insan suçsuz yere acı çekmek, hapse atılmak zorunda?'' Onlar da ''Bireyin görüş açısından farklı görünebilir fakat devlet açısından böyledir,'' deyip geçiştiriyorlar. Nehlüdov da, herkese ve her şeye karşı bir bilinci olması için, bunun arkasından gidiyor.

    Ayrıca, Diriliş'teki yargılama ve hukuk sahneleri bana Karamazov Kardeşler'i hatırlattı. Diriliş'teki yargı sahnesi biraz sönük olsa da, yine de iyiydi. Herhalde Karamazov Kardeşler'deki bu eşsiz alıntı, Tolstoy'un tüm ''suçlu/suçsuz'' düşüncelerini özetliyor: ''Başka biri çıkar, cinayet işlememiştir ama düşünce ve duygularıyla öldürenlerden farksız değildir, içi ötekiler gibi baştan aşağıya namussuzlukla doludur.''

    Ayrıca Nehlüdov, birçok ''temiz'' insan tanıyor yolculuğunda. ''Herkesten önce ben en cahil, en dar çevrede, bu zavallılar arasında, en ince ruh değişimine rastladım,'' diyor ya Dostoyevski Ölüler Evinden Anılar'da, işte Nehlüdov ve Maslova da, mahkûmların içinde en ince ruh değişimine rastlıyor.

    İdari hiyerarşide, astlar üstler kadar beterdir. Tüm kadem­lerde, "işleyiş" insanı canavara dönüştürür. Bu insan geçidi, Gogol'un Ölü Canlar'ınınkini çağrıştırır. Gogol'ün Çiçikov'u gibi, Tolstoy'un Nehlüdov'u da ziyaretlerinin her birinde baya­ğılığın, hovardalığın, budalalığın, acımasızlığın, zimmetine pa­ra geçirmenin yeni bir yüzüyle karşılaşır. Ama Gogol, Ölü Canlar'ın birinci kısmında tasvir ettiği olumsuz kişileri, bu Rus İla­hi Komedya'sının üçüncü kısmında neredeyse meleksi figürle­re dönüşecek olan ikinci kısımdaki insanlığın ümidini somut­laştıran olumlu kişilerle karşı karşıya koymak ister. Çabalarına rağmen, onca ustalıkla betimlemiş olduğu cehenneme bir araf ve bir cennet ekleyemez. Lev Tolstoy ise karanlık ve aydınlık insanları aynı öyküde bir araya getirmeyi tercih eder. Bu dün­yanın iğrenç nüfuzlu insanlar kliğinin -bakanlar, yargıçlar, rahipler, polisler, gardiyanlar-karşısına, mütevazı ve itaatkar halkı koyar. Önceki romanlarında emekçi kitleleri sadece köy­lüler temsil ederdi; Diriliş'te, Nehlüdov'un çiftliklerindeki köy­lüler dışında, ayakkabıcılar, duvar ustaları, boyacılar, fabrika işçileri, çamaşırcılar, hizmetçiler, kürek mahkûmları görülür.

    Onları, yüksek mevkideki kişi­ler kadar gerçekçi betimlese de, onlara asla ironiyle yaklaşmaz. Yıkılmış bu insanlarla nasıl alay edebilirdi? Fiziksel pisliklerini en koyu renklerle tasvir eder ve aydınlığı sadece ruhlarında gö­rür. ''Tatlı sesi" ve "pırıl pırıl gözleriyle" Fedosya, haksız yere mahkum edilen karısının peşinden Sibirya'ya giden "güzel ba­kan mavi gözleriyle" Taras, altın bir kalbi ve aydınlık bakışları olan köylü Menşov...
    (Henri Troyat, Lev Tolstoy, s. 742-743)

    Ayrıca Nehlüdov, tıpkı Tolstoy gibi, kendini tüm maddi şeylerden arındırma yolunda toprak mülkiyeti konusunu da düşünür. Nehlüdov, kendi çiftliklerinin köylüleri arasında barışçı bir devrime yeltenir. Yani Lev Tolstoy Anna Karenina'daki Levin'i o zamanki toprakla ilgili teorileriyle donattıktan sonra, Diriliş'in kahramanına bu konudaki yeni görüşlerini armağan eder. Nehlüdov, toprak mülkiyeti konusunda Henry George'un görüşlerini benimser ve onları köylülere dağıtır.

    Toprak, mülkiyet konusu olamaz, tıpkı su gibi, hava gibi, güneş ışınları gibi alım ve satım konusu yapılamaz. Herkes toprak üzerinde ve toprağın insanlara sağladığı şeyler üzerinde eşit haklara sahiptir.
    (s. 314)

    Sonda gerçekten de "Katyuşa'yla işinin bittiğini" hisseden Nehlüdov, bir İncil açar ve kendisini aydınlatan cümle­ler okur. Birkaç dakika içinde imana gelmiş, yenilenmiş, temizlenmiştir. Okuyucu için bu son andaki dine dönüş pek inandı­rıcı değildir. Öykünün akışının doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmaz ve bir kutsal metninkinden ziyade, roman kişilerinden bir an önce kurtulmak isteyen bir yazarın yorgunluğunun izle­rini taşır.

    Romanı okuyan Çehov 28 Ocak 1900'de Menşikov'a şöyle yazacaktır: "Hayranlık verici bir sanat eseri! En ilgi çeki­ci olanlar, Nehlüdov ve Katyuşa'nın ilişkilerine dair her şey ve ayrıca tüm o prensler, generaller, teyzeler, mujikler, tutuklular, gardiyanlar... Petropavlovsk Kalesi komutanı generalin ruh ça­ğırma sahnesinde nefesim kesildi, o kadar harikaydı! Ve koltu­ğunda oturan Madam Korçagina, Fedosya'nın kocası olan köy­lü... Bu köylü, karısının 'peşini bırakmayan' biri olduğunu söy­lüyordu. Aslında okurun peşini bırakmayan Tolstoy'un kalemiydi. Ama roman bitmez, daha doğrusu romanın bitiminde­ki şeye son denemez. Onca şey yaz, yaz ve sonra birden her şeyi İncil'den bir metnin üzerine at, bu biraz fazla teolojik!"
    (Henri Troyat, Lev Tolstoy, s. 747)

    Bütüne bakıldığın­da, hiç bu kadar sert ve bu kadar az ''sanatsal" bir şekilde yaz­mış değildir. Bir hikâye anlatmak değil de, toplumsal düzenin sorumlularını kınamak istediğinden, üslubu daha serttir. Do­ğal detayların çiğliği, okuyucuyu iyileştirilmesi gereken hasta­lığın büyüklüğüne ikna etmeyi hedefler: çöp tenekesinin üze­rine bağdaş kurup gevezelik eden kadın, yanağında koyu gri, kocaman bir bit gezinen ihtiyar, ellerini yüzlerini yıkadıkları sırada kadın tutuklular arasında çıkan kavga... Sadece Nehlü­dov ve Maslova'nın çok eskilere ait anılarında bir şiirsellik var­dır. O karlı Paskalya gecesi, bayramlıklarını giymiş köylüler­le dolu kilise, saçlarına kırmızı bir kurdele takmış olan güzel­ler güzeli Katyuşa nasıl unutulurdu? Ya o karların erimesi, beyaz buğu... bir pencerenin gerisinde düşünceli oturan genç kı­zın görüntüsü...
    (Henri Troyat, Lev Tolstoy, 747-748)

    Son olarak, Diriliş yayınlandıktan sonra oluşan tepkileri vermek istiyorum:

    "Romanınız edebiyatın üzerinde bir şey. Ne olursa olsun, buna benzer bir şey okuduğumu hatırlamıyorum. Okuyorum ama sanki okumuyor da, o insanları, o piyanoyu gö­rüyor, o hücreleri, o odaları dolaşıyor, o kaldırımda yürüyo­rum hissine kapılıyorum..." diye yazıyordu Nemiroviç-Dançen­ko 10 Temmuz 1899'da Lev Tolstoy'a. Dört gün sonra, Stassov bu kanıyı destekliyordu: "Ah! Diriliş'iniz ne şaşırtıcı bir mucize! Tüm Rusya bu kitapla yaşıyor ve besleniyor... Yol açtığı sohbetleri, tartışmaları hayal edemezsiniz. Ruslar arasında sadece bir­kaç budalanın, birkaç sembolist yoz kişinin size karşı olduğunu düşünüyorum... Mesela Merejkovski, Minski ve benzeri zaval­lı tipler... '' Ve 2 Ocak 1900'de: "Bu, 19. yüzyıl edebiyatında bir benzeri daha olmayan bir iş. Sefiller'in çok daha üzerinde çünkü sizde bir damla idealizm, imgelem, edebiyat yok ama katıksız et var, kanlı canlı vücut var!"
    (Henri Troyat, Lev Tolstoy, s. 750)

    Nehlüdov, uzun uğraşlardan sonra ''diriliş''ine kavuşur. Nehlüdov, tertemiz bir ruhtan, kirli bir ruha evrilir, daha sonra yine ruhu temizlenir. Maslova da tertemiz bir ruhtan, nispeten kirli bir ruha evrilir, daha sonra o da saf, temiz, tatlı bir ''bakire''ye dönüşür. Şu bir gerçektir ki, Nehlüdov Tanrı'ya ulaşmak için çok emek harcamıştır, o, emekle ulaşmıştır Tanrı'ya. İlginçtir ki, hayatını mahvettiği kadın, onun gözünü açmış ve onu ''zavallı bir küf parçacığı gibi yok olup gitmekten'' kurtarmıştır. O, ''tinsel gelişim basamakları''nda en yüksek basamağa adım atmıştır...

    Faydam dokunduysa ne mutlu bana, keyifli ve verimli okumalar.

    EK:
    * Victor Hugo, Sefiller, I. cilt, s. 857
  • 344 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10 puan
    Yazarımız Alison Stone, Lancaster Üniversitesi Felsefe Bölümünde profesördür ve uzmanlık alanı da feminist felsefe üzerinedir. Eserin ilk giriş kısmında kitabın kullanımı için kısa bir rehber ile karşılaşıyoruz. Kitapta bulunan teknik terimlerin açıklaması verildiği gibi, her bölümün sonunda da bizi konuyla alakalı ek okuma önerileri beklemektedir. Felsefi terimlerin ve konuların varlığı odaklanarak okumayı gerektirmekte olmasına rağmen yazım dili gayet net ve anlaşılırdır. Fakat kitapta parantez içi detayların çok fazla ve de çoğu zaman gereksiz olması okurken akıcılığı engellediği için bu nokta olumsuz eleştirdiğim bir nokta oldu. Çeviri ve edisyon konusunda ise yayınevini ve çevirmeni gayet başarılı bulduğumu ekleyerek incelemeye geçmek istiyorum.

    İlk olarak feminizmin tanımı ile başlamak doğru olacaktır. Bizim toplumumuzda sıkça "erkek düşmanlığı" ile ifade edilmeye ve buna sığınarak haksızlaştırılmaya çalışılan feminizm; genel kabulü ile 18. yüzyılda ortaya çıkan, kadınların gerek toplumsal gerek siyasal alanların tümünde erkekler ile eşit haklara sahip olması gereğini savunan akımdır.

    Feminist felsefe ise, feminist bakış açısı ile yapılan bir felsefe türüdür. Bu tür, geçmişten bugüne kadınlara yönelik olumsuz tutumları inceler, farklı feminist iddiaları ve politikaları dile getirmek için felsefeden yararlanır ve bunları yaparken de kendi kavram ve tanımlarını oluşturur.

    Tüm felsefi alanlarda olduğu gibi feminist felsefede de sorular ve cevaplara ulaşma süreçleri büyük öneme sahiptir. Bu bağlamda en çok sorulan sorulara yazar şu örnekleri veriyor:

    Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet nasıl anlaşılmalıdır?
    Toplumsal cinsiyet varolmalı mıdır? Yani, erkeklerin ve kadınların nasıl olmaları gerektiğiyle ilgili sistematik biçimde farklı beklentilere sahip olmak için iyi bir neden var mıdır?
    Cinsel duygular nelerdir?
    Eril önyargılar cinsel duyguların neler olduğuyla ilgili genel düşünüşümüze sızmış olabilir mi?
    Tüm kadınları kadınlar yapan şey nedir?

    Bunlara ve benzer pek çok soruya kendi perspektifi dahilinde cevap arayan ve fikir hareketi içinde çözüm bulmak için uğraşan bu alan zaman içinde alt dallara ayrılmış ve her bir dal kendi politik bakış açısını geliştirmiş, sorunların kaynağını belirleyerek çözüm önerileri üretmiştir. Fakat tüm feministlerin buluştukları ortak bir nokta vardır ki o da "Tabi kılınma" sorunudur.

    Tabi kılınma; bir grubun bir başka gruptan daha aşağı seviyeye yerleştirilmesi ve bu sayede karşılıklı ilişkilerde üst statüdeki gruba itaat ettirilen konuma zorlanmasıdır. Feminist kurama göre kadınlar erkeklere tabi kılınmış olup bu, mücadele ederek yok edilmesi gereken bir durumdur. Yüzyıllardır pek çok toplumda kadınlara yönelik tutumlar düşünüldüğü zaman tabi kılınma bana göre bir çeşit zorbalıktır ve hatta erkeklerin gizlemeye çalıştıkları acziyet hislerinin bir yansımasıdır.

    Tabi kılınma konusunda hem fikir olan feministlerin sebep ve çözüm konusunda ayrıldığını belirtmiştik. Şimdi bu ayrım noktalarından kısaca bahsetmek istiyorum.

    İlk olarak "Liberal Feministlere" bakalım. Onlar kadınların ve erkeklerin akıl bakımından eşit oldukları, bu yüzden de eğitim ve kamusal alana eşit şekilde erişim hakkına sahip olduklarını savunur. Liberal Feministler özellikle çalışma hayatında kadınların eşit işe eşit ücret erişimi gibi konularda hak mücadelesi vermiş ve kazanmıştır. Aynı zamanda oy hakkı kazanımında da fayda sağlamışlardır. Kadınların çalışmak, oy kullanmak, ev dışında toplumsal hayata karışmak gibi basit ve zaruri haklar için mücadele etmek zorunda olması ne denli büyük baskılara maruz kaldıklarının güzel bir örneğidir bence.

    İkinci grubumuz "Radikal Feministlerdir." Onlar erkekler tarafından yönetilme anlayışını yani eril tahakkümü patriyarka olarak adlandırmış ve buna karşı çıkmıştır. Karşı çıkarken de kadınların eril tahakküm karşısında birlik olup erkek grupları ile mücadele etmesi gerektiğini savunmuştur. Zira radikallere göre patriyarka cinsellik başta olmak üzere hayatın her alanına sinmiştir. Fakat yazar burada bu iddianın sorunlu bazı noktalarını belirtiyor. Örneğin, iş yaşamında bazı kadın yöneticilerin kendinden daha alt statüdeki çalışanlara uyguladıkları baskıya bakarak bu kuramın eksikliğine dikkat çekiyor. Ben de eril tahakküm iddiasını düşünce olarak doğru bulsam da radikallerin mücadele yöntemi olarak sert tutumlarını yanlış bulduğumu belirtmek isterim. Çünkü zaman zaman radikal çıkışlar karşı tarafa haksız muamele etmekte ve birlik anlayışına ket vurmaktadır. Eril tahakkümün iş, okul, aile, arkadaşlık gibi pek çok alanda kemikleşmiş olduğu muhakkaktır ve radikal hareketlerin geçmişte kazanımlar elde etmiş olduğu da bir gerçektir. Lakin gelmiş olduğumuz noktada her ne kadar daha çok yolumuz olsa da erkeklerden de destek gördüğümüz doğrudur. Hatta burada biz kelimesini yalnızca kadınlar olarak kullanmıyorum çünkü artık feminizm; özgüven sahibi, bilgi ve kültür düzeyi yüksek, toplumsal analiz yeteneğine sahip, doğru ve yanlışı ayırt edebilen, ilerici erkeklerden de büyük destek görmektedir. Bu bağlamda yaklaşınca radikal tutumu bir kenara bırakarak erkeklere karşı değil eril düzene karşı savaşmak en doğrusudur bana göre. Zira eril düzene yalnızca erkekler değil, toplumun hatalı şekillendirdiği yanlış eğitim mağduru kadınlar da halen daha destek vermektedir. Bunu yıkmanın en sağlıklı yolunun da erkek ve kadın olarak birlik olmaktan geçtiğine inanıyorum. Fakat Orta Doğu'nun ve benzerlerinin sahip olduğu toplum yapılarında radikal feminizmin işe yarayacağına inandığımı da eklemem gerekiyor.

    Bir diğer grubumuz "Sosyalist Feministlerdir." Onlar feminizm ile Marksisizmi birleştirmişler. Buna göre kadınların ev içi ezilmişliğinin kaynağı kapitalizmdir. Kapitalist sistem üretim araçlarını ellerinde bulunduranların, emeğini satmak zorunda olanları çalıştırarak sömürmesi ile varlığını sürdürür. Benzer şekilde kadınlar da yaşamını idame ettirmek için evde ücretsiz çalışmakta ve eşleri tarafından sömürülmektedir. Buna ek olarak kapitalizm öncesi yüzyıllar boyunca kadınlara toplum tarafından biçilen roller de onların ezilmelerinin sebeplerinden bir diğeridir. Yazarın dikkat çektiği bir nokta, bu grubun çocuk doğumu konusunu da üretim alanı saymasıdır. Fakat geleneksel bakışa göre üretim alanları eril kabul edilmektedir ve bu bakış açısı doğumun dişil özelliği ile bağdaşmamaktadır.

    Son olarak da "Siyah Feministler" olarak adlandırılan, ırkçılık karşıtı grubumuza bakalım. Onlar sosyalist feminizmin maddelerini kabul etmekle birlikte buna ek olarak ırkçılığa maruz kalan kadınların diğer kadınlardan daha fazla ezildiğini iddia eder ki bu kesinlikle doğrudur. Siyah ırkın köle olarak kullanıldığı dönemleri düşündüğümüz zaman, bu kadınların hayvanlardan ve hatta eşyalardan bile daha değersiz sayıldığı gerçeği ile karşılaşırız.

    Görüldüğü gibi feministler, kadınlara yönelik baskıcı, küçültücü ve yok sayıcı tutumlara çeşitli bakış açıları getirmiş ve hepsi tek tek incelendiğinde haklı tarafları olduğu gibi çözümsüz kalabileceği tarafların da olduğu görülmüştür. Bu yüzden feminist felsefe, grupların düşünce süreçlerinde faydalandığı bir araç olmaya devam edecektir.

    Şimdi bu konuyu burada bırakarak biraz da feminist felsefenin kendine özgü kavramlarına değinmek istiyorum.

    İlk olarak "Cinsiyet" ve "Toplumsal Cinsiyet" tanımları ile bu iki kavram arasındaki ilişkileri inceleyelim. Yazar bu kısımda farklı feminist teorisyenlerin konuya yaklaşımlarını da ele alarak kendi çözüm önerisini sunmuş.

    Cinsiyetin bilimsel tanımının zaman içerisinde farklılaşmasına karşın şu an kabul edilen şekli şöyledir: Şayet bir insan XX kromozoma, dişil genital organlara, baskın olarak östrojen ve progesteron hormonlarına ve belirgin göğüsler, ince ses gibi ikincil cinsiyet karakterlerine sahipse dişidir. Benzer şekilde bir insan XY kromozoma, eril genital organlara, baskın olarak testosteron hormonuna ve sakal, bıyık, kalın ses gibi ikincil cinsiyet karakterlerine sahipse erkektir. Peki bu cinsiyet tanımları, bireylere indirgendiğinde tüm insanları kapsayabilir mi? Sorunun cevabı burada karmaşıklaşıyor işte. Zira toplumda pek çok interseks, transseks ve transgender birey bulunmaktadır. Bu durum düşünüldüğü vakit cinsiyet tanımı toplumda sorun yaratabiliyor. Çünkü toplumsal cinsiyet kavramı dayanağını yalnızca iki cinsiyetin varlığından alıyor. Fakat toplumlarımız iki cinsiyetten ibaret değil elbette ki.

    Toplumsal cinsiyetin tanımını ise şöyle yapabiliriz. Erkek ve dişi bireylerin hangi davranış ve tutumlara sahip olması gerektiğiyle ilgili toplumsal beklenti ve varsayımlar bütünüdür. Bu toplumsal normlar, bireylerin etki altında kalarak kendilerine dair ve belki de kendilerinden uzak psikolojik tutum ve kavrayış biçimleri geliştirmelerine sebep olmaktadır.

    Bazı feminist teorisyenlere göre toplumsal cinsiyet normları, kişilerin kendi biyolojilerini farklı şekilde yönlendirerek, toplumsal cinsiyete uygun hale getirdiğini öne sürmektedir. Örneğin kadınların egzersize daha az vakit ayırarak düşük kas kütleleri ile yaşamaları, onları erkeklerden daha güçsüz bedenlere doğru şekillendirmektedir.

    Bazı teorisyenlere göre ise toplumsal cinsiyet disiplinci iktidar anlayışından beslenmektedir. Buna göre toplumdaki mevcut kurumlar kadınları cinsiyetlerine göre hüküm altında tutar ve erkeklerin onlar üzerinde otorite kurmasını sağlar. Örneğin kadınlara, kadınlık vasıflarının öncelikli şartı olarak güzelliği dayatırlar. Kadınlar bedenlerinde mevcut olmayan belirli parametreleri elde etmek için kendi kendilerini baskılamaya ve yönlendirmeye başlar. Dışardan bakıldığında kadın kendi isteği ile diyet yapıyor gibi görünse de bu çoğu zaman ona dayatılan güzellik algısının net bir yansımasıdır.

    Bir diğer teori toplumsal cinsiyetin performatif olduğu yönündedir. Yani bizler uzun zamandır alışılagelmiş eylemleri tekrarlayarak dişil ve eril karakterleri canlı tutarız. Bu yüzden de toplumsal cinsiyet eylemlerini değiştirme şansımız da vardır. Örneğin yakın bir zamana kadar okullarda kız öğrenciler pantolon giyemezken son on beş senedir bu kural yıkıldı. Hatta 1800'lü yılların sonuna kadar hiçbir kadın eril bir kıyafet olduğu için pantolon giymezdi, beli ince göğüsleri dik gösteren korselere mahkumdu Avrupalı kadınlar. Böyle pek çok örnek verilebilir ve görüldüğü gibi cinsiyetçi normlar, karşı çıkan bireyler tarafından yıkılıp değiştirilebilir. Burada teorisyenin önerisi toplumsal cinsiyetin çeşitlendirilmesi yönündedir. Zira daha önce de bahsettiğimiz gibi toplumdaki trans bireyler bu iki cinsiyetten de pay alamamaktadır.

    Son olarak imgesel beden adı verilen bir teoriye daha kısaca değinmek istiyorum. Bunu savunan teorisyenler toplumsal cinsiyetten daha spesifik olarak beden bölümlerinin cinsiyete bağlı olarak imgelenerek davranışlarımızın şekillendiğini savunurlar. Örneğin kız çocuklarının regl olması, onları bu olay karşısında daha hassas davranmaya itebiliyor. Reglin doğurganlık dolayısıyla da dişilik sembolü olduğuna sıkı sıkıya tutunan kız, bu durumu toplumdan yansıyan haliyle bazen kirlilik bazen de utanılacak özelliklerin bir yansıması olarak görüyor. Veyahut ergenlik sonrası erkek çocuklarda görülen penis boyu takıntısı da buna benzer şekilde toplumun erillik ile güçlü, büyük, her daim cinsel ilişkiye hazır penisi bir tutma düşünceleridir.

    Yukarıdaki farklı teorilerde de görüldüğü gibi cinsiyet ile toplumsal cinsiyet birbirlerini şekillendiren kavramlardır. Fakat yazarımız bu teorilere bazı noktalarda katılsa da bazı noktalarda çözümsüz kalacaklarını iddia ediyor. Örneğin toplumsal cinsiyetin çeşitlendirilmesi konusunda olumsuz bir düşünceye sahip, çünkü bu kavram zaten iki adet cinsiyetin kabulü ile varlığını sürdürmektedir. Bu yüzden yazarın önerisi toplumsal cinsiyet kavramının ortadan kaldırılması yönünde. Onun için de nitelik demetleri dediği bir kavramdan bahsediyor. Nedir nitelik demeti? Şöyle ki, her iki cinsin de kendine özel birden fazla, örneğin genital organlar, regl, doğum, cinsel yönelim vs gibi eril ya da dişil nitelikleri olduğu ve bu niteliklerden birkaç tanesine sahip olunması halinde cinsiyet tanımı yapılabileceğini öne sürüyor. Şayet bizler bu niteliklerle derecelendirme yapabilirsek, cinsiyet sınıflandırmalarında birbirimizin farklı biçimlerini kabul etmekte şimdiki kadar zorlamayacağımızı düşünüyor.

    Şimdi de feminist felsefenin bir diğer kavramı olan "Cinselliğe" bakalım. Cinsellik, kişinin cinsel arzuları ve duyguları ile bunların neticesinde yaşadığı etkinliklerden oluşur. Kişiler karşı cinslere arzu duyabildiği gibi hemcinslerine de duyabilir. Bu kapsamda cinsel ilişkiler heteroseksüel, homoseksüel ve biseksüel olarak ayrılabilir. Toplumun genel kabulleri heteroseksüellikten ibarettir ve bu durum diğer tercihli bireylerin dışlanması, aşağılanması ya da bazen fiziksel olarak darp edilmesi hatta öldürülmesine dahi sebep olmaktadır. Bunun sebebini yazarımız toplumun cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsellik kavramlarını birbirinden ayırmadaki başarısızlığı olarak görmektedir. Öte yandan heteroseksüel ilişkilerde de ciddi problemler vardır. Öyle ki toplum içindeki pek çok sorunun kök nedeni erkeklerin kadınlar üzerindeki cinsel tahakkümlerine dayanır. Toplum eril cinselliği yüzlerce yıldır öylesine yüceltmiştir ki erkekler bu konuma sahip olmanın avantajını hayatın her alanında kullanmaya başlamıştır. Buna mukabil ezilen kadınlar pasif cinselliği kabullenmiş, buna belli bir erotizm yükleyerek tatmin olmaya ve doğrunun bu olduğunu sanmaya başlamıştır. İşte bu yüzden feministler daha çok bu konu üzerinde durmakta ve buna çözüm üretmeye çalışmaktadır. Radikal feministler içinde yer alan politik lezbiyenler çözümü kadınların heteroseksüel ilişkileri tamamen reddetmesinde görmektedir ki bu pratiğe dökülmesi pek de mümkün olmayan bir öneridir bence. Bazı teorisyenler ise toplumsal cinsiyetin varlığını kabul etmekle birlikte bunun cinsel ilişkilere etki etmeyeceğini, çünkü cinsel kimliğin beş yaş öncesinde oturduğunu belirtmektedir. Bu tür tartışmalar zaman içerisinde bir başka kavramı daha doğurmuştur.

    Bu kavram "Cinsel Fark" olarak adlandırılan toplumsal kökenli bir olgudur. Buna göre cinsler arasındaki farkı oluşturan şey dilin ve kültürün cinsiyet yorumlarıdır. Cinsiyetin biyolojik algısına değil onun ne anlama geldiği ya da neyi sembolize ettiğine odaklanır. Örneğin Hristiyan kültürde erkek bedeni "Tanrı'nın sureti" iken kadın bedeni Adem ve Havva hikayesinden dayanak alarak "günahı" simgeler. Bunun gibi kültürel yorumlar kadınların toplum içinde daima ikinci plana atılmasına, yok sayılmasına, baskı ve zulme uğramasına sebep olmuştur. Buradan yola çıkan bazı teorisyenler toplumsal cinsiyet kavramı yerine cinsel fark kavramını kullanmayı yeğlemiştir fakat yazarımız bu kavramın diğer kavramların yerine değil, onlarla birlikte kullanılması gerektiğini düşünmektedir. Cinsel fark sorununun çözümü için bazı teorisyenler cinsiyetlerin toplumsal alanların tümünde eşit olmasını savunurken bazıları ise kadınların kendine özgü konularda fark yaratarak ayrılması gerektiğini savunmaktadır. Fakat fark olayını ben tek başına doğru bir çözüm olarak göremiyorum. Çünkü bu kez erkekler ve kadınlar kendi alanlarına, karşı cinsi yaklaştırmama eğilimine girebilir veyahut trans bireylerin ihtiyaçlarının ve imkanlarının kısıtlanmasına sebep olabilirler.

    Bir başka feminist felsefe kavramı ise "Özcülüktür". Bu kavram feminist teorisyenler arasında epey çatışma yaratmaktadır. Çünkü özcü anlayışa göre bir varlık, kendine özgü belirli niteliklere sahiptir ve o nitelikler o varlığı "kendisi" yapar. Peki feministler bu kavrama niçin tepkilidir? Sebebini birkaç örnekle açıklamaya çalışacağım. Bazı teorisyenlere göre bir insanın kadın tanımına uyması için onun tahakküm altına alınmış olması gerekir, bazılarına göre sömürüye tabi tutulmuş olması gerekir, bazılarına göre ise toplumsal cinsiyet normlarına uygun hareket ediyor olması gerekir. Fakat kadınların gördüğü muameleler de toplumsal normlar da toplumlar arasında değişebilmektedir. Bu yüzden belli bir normlar bütünü tasarlanamaz. Öte yandan kadınların bu tanımlara uyması için bu tanımlarda yer alan baskı, tahakküm, sömürü kurallarına uyması gerekir ki bu durum feminizmin mücadele ettiği şeylere en başından terstir. Çünkü bu durumda tahakkümün yok edilmesiyle birlikte bir kadın, kadın tanımından çıkacaktır. İşte böylesi çatışmalar kadınlık tanımını karmaşık hale getirtmektedir. Yazar ise kadınların tek ortak niteliklerinin kendilerinden, gerçek ya da varsayılan toplumsal cinsiyetlerine göre davranışların beklenmesi olduğunu belirtiyor.

    Ve son kavramımız olan "Doğuma" gelelim artık. Doğuma yüklenen anlamlar çağdan çağa değiştiği gibi toplumdan topluma ve hatta kişiden kişiye de değişmektedir. Bu kapsamda bazı teorisyenlere göre hamilelik deneyimi evrensel olmamakla birlikte kadınların ırk, sınıf ve bazı toplumsal bölünmelerdeki konumundan etkilenir. Yaşanmış beden kavramına göre hamilelik ve doğum olayları salt biyolojik olaylar değildir. Çünkü kadınlar bu süreçlerde kendi bedenleri üzerinde farklı deneyimler elde eder ve bedenlerine pek çok anlam yükleyebilir. Bu yüzden de toplumun ve sistemin genel kabulleri bu iki noktada yetersiz kalır. Öte yandan radikal feministler de doğum olayının uygarlıkların gelişmesi ile ebeler ve hamile kadınlardan uzaklaştırılarak erkek doktorlara teslim edilmesine, bu konudaki yargı yetkisinin doktorlara devredilmesine karşı çıkmaktadır. Çünkü hamilelik ve doğum, kadınların "yeniden yapma-yeniden üretme gücü" anlamını taşır, bu sebeple de kontrol ve yargı yetkisinin kadınlarda olması gerektiğini savunurlar.

    Görüldüğü üzere feminist felsefe kendine özgü kavramları ve tanımları olan, farklı grupları ve grupların da birbirlerinden ayrı sebep ve çözümlere inandığı komplike bir felsefe türüdür. Ben kitabın içeriğini hakim olabildiğim kadarıyla aktarmaya çalışsam da kitap bize çok daha detaylı ve derin sorgulamalar sunmaktadır. Yazar konulara dair soruları kendine göre cevaplayıp yeni yorumlar geliştirse de hiçbir noktada mutlak sonuçlara varmamaya özen göstermiş ve bu noktada bizleri de düşünmeye sevk etmiştir. Okurken kendime bir taraf seçmediğim gibi kesin yargılara da varmamaya çalıştım. Zira feminist felsefe de tıpkı diğer felsefe türleri gibi mutlaklıktan uzaktır. Felsefesi sayesinde de feminizm kendi içinde sürekli gelişen ve topluma, özellikle de kadınlara büyük kazanımlar sunmuş bir alandır. Ve eminim ki sunmaya da devam edecektir.

    Her ne kadar felsefesinde kesin kanılar oluşturmasam da toplumsal eşitliğe kavuşan bir dünyanın bugünden daha adil bir dünya olacağına inancım tam. Her zaman tekrar ettiğim gibi, bunu gerçekleştirmek için her iki cinsin eşitlik yolunda, eşit adımlar ile, yan yana yürümesi ve kazanımlarını da birlikte paylaşması gerekiyor.

    Eşit bir toplum ve adil bir düzen hepimizin olsun.
  • 640 syf.
    ·9 günde·Beğendi
    Amerika’nın 1930’lu yıllarda içinde bulunduğu ekonomik bunalımı ve bu bunalımın getirmiş olduğu toplumsal dramı, bireyler üzerinden ele alarak tasvir ve betimlemelerden yararlanıp tablo şeklinde okuyucunun karşısına çıkarmıştır...

    Aslında bir yönüyle biyografik roman da diyebiliriz... Yazarın kendisi de krizin yaşadığı dönemlerde öğrenci ve harçlık elde etmek için tarlalarda çalışmış, işçi sınıfını, makineleşmeyle gelen zorunlu göçleri, hayata tutunmaya çalışan yoksul halkın geleceğe dair hayallerini yakından gözlemleme fırsatı bulmuştur... Hem deneyimleyip hem belki de romanın ilk satırları çalıştığı pamuk tarlalarında, üzüm tarlalarında yazılmıştır; kalbe ve hafızaya... Ki; “İnsanın yaşadığı yer insanın kendisidir.”, der romanda... Ve unutmayalım ki bir eser mutlaka onu meydana getiren yazardan izler taşır...

    Ezilen ve emeği sömürülen insanların sağlam bir inançla, samimi ilişkilerle dayanışma göstermeleri, bir ekmeği dahi bölüşebilmeleri, alınterini savunmak için ayrı ayrı değil de ‘yekvücut’ olarak bir araya gelmeleri gerektiğini, romanın bazı satırlarında akıcı ve gayet sade bir dille mesaj olarak verildiğini görürüz...

    Kapitalizmi, en iyi anlatan ve eleştiren kitaplardan biridir, diyebilirim... Kitaptan alınan tek bir cümle kâfi:
    “Yakında havayı da parayla satacaklar."

    İş bulma umuduyla doğup büyüdüğü toprakları terketmek zorunda bırakılan bir aile... Yolda kaybettikleri sevdikleri... Açlıkla karşı karşıya kalmaları... Ve umut etmekten asla vazgeçmemeleri... Bana çok şey kattı ve sizlerinde okumanızı tavsiye ederim...

    Ve kitaptan aklımda kalan geleceğe dönük bir sual;
    “İnsanların canlarını dişlerine takmak zorunda kalmadan yaşayabilecekleri bir yere hiç gelebilecek miyiz acaba.
  • 557 syf.
    ·6 günde
    İlk önce itiraf etmek isterim ki başta lanet ettim kitaba bu kadar sıkıcı ve yavaş ilerleyen bir kitap olamaz dedim ama utanıyorum kendimden bugün tam 347 sayfa okudum bırakamadım çünkü deli gibi merak ettim bitirmeden uyku yok bana dedim :) Kitaba gelicek olursaaakkkk; Amerika’nın 1930’lu yıllarda içinde bulunduğu ekonomik bunalımı ve bu bunalımın getirmiş olduğu toplumsal dramı, bireyler üzerinden ele alarak tasvir ve betimlemelerden yararlanıp tablo şeklinde okuyucunun karşısına çıkarmıştır. Aslında bir yönüyle biyografik roman da diyebiliriz.Yazarın kendisi de krizin yaşadığı dönemlerde öğrenci ve harçlık elde etmek için tarlalarda çalışmış, işçi sınıfını, makineleşmeyle gelen zorunlu göçleri, hayata tutunmaya çalışan yoksul halkın geleceğe dair hayallerini yakından gözlemleme fırsatı bulmuştur. Hem deneyimleyip hem belki de romanın ilk satırları çalıştığı pamuk tarlalarında, üzüm tarlalarında yazılmıştır; kalbe ve hafızaya..Ki; “İnsanın yaşadığı yer insanın kendisidir.”, der romanda... Ve unutmayalım ki bir eser mutlaka onu meydana getiren yazardan izler taşır. Ezilen ve emeği sömürülen insanların sağlam bir inançla, samimi ilişkilerle dayanışma göstermeleri, bir ekmeği dahi bölüşebilmeleri, alınterini savunmak için ayrı ayrı değil de ‘yekvücut’ olarak bir araya gelmeleri gerektiğini, romanın bazı satırlarında akıcı ve gayet sade bir dille mesaj olarak verildiğini görürüz.Kapitalizmi, en iyi anlatan ve eleştiren kitaplardan biridir, diyebilirim. İş bulma umuduyla doğup büyüdüğü toprakları terketmek zorunda bırakılan bir aile... Yolda kaybettikleri sevdikleri... Açlıkla karşı karşıya kalmaları... Ve umut etmekten asla vazgeçmemeleri... Bana çok şey kattı ve sizlerinde okumanızı tavsiye ederim...

    Dipnot: Roman 1940 yılında sinemaya uyarlanmış. Filmin başrolünde Henry Fonda yer alıyor. Birçoğumuz kendisini '12 Kızgın Adam' filminden tanıyoruz. Film romanın üzerinde güzel bir film değil ama romanı okuyanlar filmi de kesinlikle izlemeli. Hatta sinema tarihi açısından yeri baş köşelerden silinmeyecek bir film. Filmin senaryosu yer yer romandan ayrılmış. Mutlaka önce kitap okunmalı.
  • 557 syf.
    ·8 günde·Beğendi·Puan vermedi
    amerika’nın 1930’lu yıllarda içinde bulunduğu ekonomik bunalımı ve bu bunalımın getirmiş olduğu toplumsal dramı, bireyler üzerinden ele alarak tasvir ve betimlemelerden yararlanıp tablo şeklinde okuyucunun karşısına çıkarmıştır. aslında bir yönüyle biyografik roman da diyebiliriz. yazarın kendisi de krizin yaşadığı dönemlerde öğrenci ve harçlık elde etmek için tarlalarda çalışmış, işçi sınıfını, makineleşmeyle gelen zorunlu göçleri, hayata tutunmaya çalışan yoksul halkın geleceğe dair hayallerini yakından gözlemleme fırsatı bulmuştur... Hem deneyimleyip hem belki de romanın ilk satırları çalıştığı pamuk tarlalarında, üzüm tarlalarında yazılmıştır; kalbe ve hafızaya... ki; “insanın yaşadığı yer insanın kendisidir.”, der romanda... ve unutmayalım ki bir eser mutlaka onu meydana getiren yazardan izler taşır...

    ezilen ve emeği sömürülen insanların sağlam bir inançla, samimi ilişkilerle dayanışma göstermeleri, bir ekmeği dahi bölüşebilmeleri, alınterini savunmak için ayrı ayrı değil de ‘yekvücut’ olarak bir araya gelmeleri gerektiğini, romanın bazı satırlarında akıcı ve gayet sade bir dille mesaj olarak verildiğini görürüz...

    kapitalizmi, en iyi anlatan ve eleştiren kitaplardan biridir, diyebilirim. kitaptan alınan tek bir cümle kâfi:
    “yakında havayı da parayla satacaklar."

    iş bulma umuduyla doğup büyüdüğü toprakları terketmek zorunda bırakılan bir aile... yolda kaybettikleri sevdikleri... açlıkla karşı karşıya kalmaları... ve umut etmekten asla vazgeçmemeleri... bana çok şey kattı ve sizlerin de okumanızı tavsiye ederim...