• İngiliz Mustafa'nın Redhouse Sözlüğü ....

    İngilizce öğrenirken hep elimizin altında duran "Redhouse" sözlüklerinin yaratıcısı James Redhouse'un hayatının önemli bir bölümünü İstanbul'da, Osmanlı'nın hizmetinde geçirdiğini hiç duydunuz mu ..

    İstanbul'a miço olarak gelen Redhouse, tersane işçiliğinden sadrazam tercümanlığına kadar yükselmeyi başardı ve ölümsüz birçok esere imza attı. İşte Osmanlıların deyişiyle "İngiliz Mustafa"nın pek bilinmeyen sıra dışı öyküsü..

    1811 yılında Londra’da doğdu. Henüz 5 yaşındayken babasını kaybetti. 8 yaşındayken bir aile dostu tarafından erkek çocuklarını denizciliğe hazırlamak için eğitim veren bir vakıf okuluna kaydedildi. Burada sıkı bir eğitimden geçti fakat disiplinsiz davranışları nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı.

    Okuldan atıldıktan sonra bir süre gemilerde kamarot ve miço olarak çalışmaya başladı. 1826 yılında, çalıştığı ticaret gemisinin İstanbul’a uğradığı sırada teknik ressam olarak çalışma teklifi alınca hemen işini terk etti ve hayatını değiştirecek şehre, Dersaadet'e adım attı .

    Tersanede çalışırken kısa zamanda Türkçe öğrendi
    Henüz çocuk yaşlarında geldiği Osmanlı başkentinde tersanelerde çalışmaya başladı. İngiltere’de aldığı sıkı eğitiminde etkisiyle kısa zamanda adından söz ettirmeyi başardı. Ancak tersanedeki çalışma azmi ve yeteneğinden daha çok dikkat çeken bir husus vardı, o da Türkçe’yi öğrenmedeki hüneriydi.

    Mühendishane'de İngilizce hocalığı yaparken bir yandan da pek çok dil öğrendi
    Redhouse’un İstanbul’a geldiği sırada Osmanlı İmparatorluğu’nda değişim ve yenilik rüzgarları esmekteydi.

    Modern bir ordu kurulup donanma ıslah edilirken uluslararası alanda da denizlerdeki üstünlük Fransa’dan İngiltere’ye geçiyordu. Bu değişim nedeniyle bahriye okullarında okutmak üzere İngilizce kitaplara ve tercümana ihtiyaç doğdu.

    Tabii Redhouse, oluşan bu fırsatı iyi değerlendirdi ve üst makamlara önerilmesiyle önce Tercüme Odası’nda çalışmaya ardından Mühendishane-i Bahr-i Hümayun, yani Deniz Mühendishanesi’nde İngilizce hocalığı yapmaya başladı.

    Bir yandan Fransızca, Arapça, Farsça, Almanca ve İtalyanca gibi dilleri öğrenip dil bilgisini genişletti, öte yandan İstanbul’da geniş ve önemli bir çevre edindi. Abdülmecid döneminin sadrazamı Hüsrev Paşa ile tanışması bu döneme rastlar...

    Sadrazamın verdiği görevle Londra'da Türk öğrencilerin müfettişi oldu
    Redhouse 1830 yılında İstanbul’dan ayrıldı ve Rusya’nın güneyine gitti. 3 yıllık Rusya seyahatinde hem Türkçe’nin doğu lehçesiyle ilgilendi hem de ilk önemli sözlük çalışması olan “Osmanlı Lisanı’ndan Seçmeler”in önemli bir kısmını tamamladı.

    Rusya’dan döndükten sonra Londra’ya gitse de İstanbul ile bağını koparmadı. Londra’da Hüsrev Paşa tarafından kendisine verilen görev; İngiltere’ye eğitime gelen Türk öğrencileri denetleyip onlara İngilizce öğretmekti.

    Osmanlı Dışişleri Bakanlığı ...

    Redhouse, 4 yılın ardından tekrar İstanbul’a döndü ve daha aktif görevlerde yer aldı. İlk olarak daha önce de çalıştığı tercüme dairesine girdi, ardından Sadrazam Hüsrev Paşa’nın tercümanlığına getirildi.

    Adı hem İstanbul ricali hem de İngiliz hükümeti tarafından günden güne daha çok duyulur olmuştu. Artık “İngiliz Mustafa” adı ile tanınıyordu. Yeni görev yeri ise Osmanlı Hariciye Nezareti, yani Dışişleri Bakanlığı oldu.

    1840 Londra Antlaşması gereği önce Suriye giden Redhouse buradaki başarılı hizmetinin ardından İran ile sınır düzeltme müzakereleri başlayınca Erzurum'a gönderildi. Burada tam dört sene kalan Redhouse, “Osmanlıca Grammer” isimli eserini tamamladı ve yayımladı.

    Erzurum’dan döndükten sonra Encümen-i Daniş ( İlimler Akademisi) üyeliğine seçilen ve çeviri bürosunun içinde bir kütüphane kurup çalışmalarını sürdüren Redhouse, artan sağlık problemlerinin de etkisiyle 1853 yılında Kırım Savaşı arefesinde İstanbul’dan ayrıldı. Emekli olduğunda 42 yaşındaydı...

    Ama Redhouse, emekli olduktan sonra Osmanlıca ile olan bağını koparmadı. Ömrünün sonuna kadar sürdüreceği geniş kapsamlı sözlük çalışması olan “Küllüyat-ı Aziziyye fi’i Lügati’l Osmaniyye (Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz’e ithafen) isimli eserinin büyük bir kısmını tamamlayıp İstanbul’a gönderdi.


    Ömrünün son dönemlerinde özellikle doğu Türk lehçesi üzerine önemli çalışmalar yaptı. 1890 yılında yayınladığı “Turkish and English Lexicon” isimli çalışması sadece Osmanlı döneminde değil, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bile en önemli İngilizce sözlük kaynağı olarak bilinir.

    Redhouse’un çalışmaları sözlüklerle sınırlı kalmadı. Londra’da Matta İncili’nin İtalyanca-Osmanlıca ve İngilizce-Osmanlıca çevirilerini yaptığı gibi ilerleyen yıllarda Mevlana’nın Mesnevisi ile Hz.Muhammed için yazılmış Bürde Kasidesini de İngilizce’ye çevirdi.

    Uzun sayılabilecek hayatına dört Britanya hükümdarı ve beş Osmanlı padişahı sığdırdı. 1892 yılında İngiltere’de hayata veda ettiğinde geride kendisinden bahsedecek bir torun veya akraba bırakmadı. Bize de hayatının pek çok safhası hala bilinmezliğini koruyan “İngiliz Mustafa”nın yaşam öyküsüne dair bildiklerimizi, öğrendiklerimizi paylaşmak düştü.
  • KONUŞMALAR – I

    Bütün dünya ile birlikte Türkiye de büyük ve düşündürücü bir değişiklik içindedir. Çünkü bu değişiklik daha çok olumsuz yönlere doğrudur.
    Türkiye, çağdaş devlet olmaktan çıkmıştır.
    Devlet tarifi nedir? Bir vatandaş teşkilatlanmış bağımsız bir millet, değil mi? Türkiye bu tarife uymuyor.
    Bir kere bu vatandaki millet teşkilatlanmış değildir. Teşkilatlanmış demek bazı ana ilkeleri kabullenip benimsemiş, o ilkeler içinde disiplinli, değer hükümleri belli topluluk demektir.
    Bu vatandaki millet hangi ana ilkeleri kabullenip benimsemiştir? Hiç!…. Cumhuriyetçilik, Kemalizm, lâiklik, Müslümanlık, nurculuk, sosyalizm, komünizm, Türkçülük, Anadoluculuk, demokrasi, faşizm ve daha ne varsa bu millet bunlardan bir tekinin çevresinde bile toplanmış değildir.
    Ya değer hükümleri? O da öyle… Ahlâk nedir? Ahlâksızlık nedir? Hürriyet nedir? Zevk nedir? Belli değil…

    Bundan dolayıdır ki Türkiye bir karnaval manzarası göstermektedir. Herkes kendi ilkesine ve değer yargısına göre davranınca da ortada disiplin diye bir şey kalmamaktadır. Disiplinsiz bir toplum ilkel bir topluluktur. Zenci oymağı veya Avustralya yerlileri gibi.

    Bu görünüş büyük bir hastalığın belirtisidir. Bütün büyük hastalıklarda olduğu gibi türlü türlü âraz göze çarpmaktadır. Teşhis doğru konmazsa tedavi fayda değil, zarar verir. Galiba Türkiye bu durumdadır.
    Türkiye’nin illetlerinden birisi bir takım azınlıkların bulunması ve bunların bugünkü aşırı hürriyetten ve dış desteklerden faydalanarak kendi milliyetçiliklerini kendi çaplarında yürütmesidir. 8 Ocak 1967 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki bir haber bu bakımdan çok dikkat çekicidir. Haber aynen şöyledir:
    Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve beraberindekiler dün Gaziantep’e gelmişlerdir. Yol boyunca halk Cumhurbaşkanına büyük ilgi göstermiş ve tezahürat yapmıştır. Ankara – Reyhanlı yolu üzerinde İsmail Barak isimli işçi, Cumhurbaşkanına hitaben “gelişinizi dört gözle bekliyorduk. Buradaki idareciler Araplara toprak dağıtıyor, Türkler’e vermiyor” demiştir. Bunun üzerine Sunay kendisine “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür. Türk, Arap diye bir şey yoktur. Türk olmayan varsa gidebilir” cevabını vermiştir. Cumhurbaşkanı daha sonra da Kilis’e uğramış, oradan da Gaziantep’e gelmiştir.
    Devlet Başkanı bu cevabı ile Türkiye’deki halkın tek millet olduğunu belirtmek istemiş olsa gerektir. Fakat bu cevap gerçeğe uymadığı gibi Türkleri yani vatanın asıl sahiplerini kıracak ve Arapları şımartacak niteliktedir. “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” demekle iş bitseydi bunu tesbih çeker gibi milletçe her gün tekrarlar, dururduk, fakat gerçek şudur ki Türk topraklarında yaşayan herkes Türk değildir. Türk, Arap diye, hattâ Kürt, Zaza diye, şu ve bu diye 20 millet vardır ve bunlar Türk olmadıklarını bildikleri gibi Türklüğe mal olmamak için de kendi aralarında da dayanışma kurmuşlardır.

    Cevdet Sunay’a dert yanan İsmail Barak, soyadına göre o bölgedeki Arap ırkından idarecilerin veya oy avcısı partizanların haksızlığına kurban giderek kendi devletinin başkanından derdine em istemiştir. Fakat em bulmak şöyle dursun, büyük bir ümit kırıklığı içinde şaşkına dönmüştür.
    Nedense ırkçılıktan hiç hoşlanmayan ve bunu tanınmış siyasîlerden birine “ırkçılık başka ırktan olanları gücendirir” diye açıklayan Cevdet Sunay’dan biz başka türlü bir davranış beklerdik. İsmail Barak’ı sorguya çekerek Araplara toprak dağıtan idarecileri tesbit etmesini ve haklarında kovuşturma yapılması için hükümete direktif vermesini beklerdik.
    Bu yapılmamıştır. Yapılmadığı için de o bölgedeki idarecilerin Türkler aleyhindeki işlemleri sürüp gidecektir.
    Atatürk olsaydı o türlü idarecilerin külünü savururdu. Fakat yıllardır memlekette zorla estirilen ırkçılık düşmanlığı, kafalara o türlü işlemiştir ki Türk’le Türk olmayan arasında bir anlaşmazlık çıktı mı, en doğru çözüm yolu Türk olmayanı tutmakla bulunuyor.
    Cevdet Sunay’ın “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” demesi Türk milletinin asla kabul edemeyeceği bir düşüncedir ve bir çok haklarından vazgeçmiş, bir çok gerçekleri kavrayamamış olmasına rağmen onun çok duygulu bir yönünü incitecek bir sözdür. Bilindiği gibi Türk topraklarında birçok Çingene vardır. Ve bunların şehirleşmiş olanları kendi dillerini unutup Türkçe konuşur olmuşlardır. Böyle olduğu halde Türk milleti, Çingeneleri daima aşağı görmüş, onlarla karışmaktan korku derecesinde çekingenlik göstermiştir.
    Anayasanın hükümleri ne olursa olsun, modern millet tarifi için ne uydurulursa uydurulsun, Türk milletinin vicdanına Çingenelerin Türk olduğu inancı kabul ettirilemez. Burada Yassıada duruşmalarının bir safhasını hatırlatacağım:
    Adalet Divanı Başkanı Salim Başol, Demokrat Parti’nin sanıklarını sorguya çekiyordu. Bunlar, İsmet Paşa İstanbul’a gelirken onu zorbalıkla döndürmek, belki de öldürmek istemekten sanıktılar. Demokratlardan biri kendi semtindeki Çingeneleri de bu komploya sokmuştu. Salim Başol sordu: “Hem de Çingeneleri işe karıştırmışsın. Onlar da vatandaş ama Çingene… Buna utanmadın mı?”. Yani bir kanun adamı bile Çingeneyi gayet aşağı bulmaktan kendini alamıyordu. Çünkü bu düşünce, bu inanç yüzyılların ürünüdür. Kanunla, nizamla, demeçle beyinlerden ve gönüllerden silinmez.
    Demokrasi sayesinde şimdi bu Çingeneler de birinci sınıf vatandaş olmuştur. Gerçi onların memleketteki işi hırsızlık ve yankesicilikten ibarettir ama kanun karşısında vatandaşlarla eşittir ve devletimiz sosyal bir devlettir. Bir değişiklik yapılmadığı takdirde, önümüzdeki yüzyılda Çingenelerden en yüksek kademelere kadar yükselecek kimselerin çıkması elbette mümkündür.
    Bir süre önce İstanbul’da Milliyetçiler Kurultayı diye toplanan ve birçok yobazlarla Anadolucuların da katıldığı bir curcunada yontma taş çağından kalma bir yobaz, sözde Müslümancılık yaparak “ben hilalî bir Çingene ile de yükseltebilirim” demişti. Millî haysiyetsizliğin böylesi görülüp işitilmiş değildir. Türkçüler, Çingeneyi Türk’le eşit tutan bir İslamiyet’i reddettikleri gibi böyle bir demokrasiyi de tanımazlar.

    Bu Çingeneler, toplum ahlâkını bozacak hangi işler varsa onda ustadırlar. İstanbul polisinin başına bela olan Hacı Hüsrev Mahallesi bunlarla doludur. Bunların kadın ve kızları profesyonel yankesicilerden mürekkeptir. Yedi yaşındaki kızların resimleri defalarca gazetelere geçmiştir. Yedi yaşındaki çocuğa ceza verilemediği için küstahlıklarının sonu yoktur. Ceza ehliyeti olan büyükleri ise bu işi daima gebe iken yaparlar. Gebe kadın da tutuklanamaz. Böylelikle İstanbul’da bir Çingene saltanatıdır gider.
    İşin daha kötüsü bunların gebe takımından çocuk hırsızlığı cinayetidir. Bu hırsızlıktan kaç tanesi gazetelere geçmiştir. Son olay da 5 Mart 1967 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer almıştır. Ankara’da Hacı Bayram Camisi civarında 4 yaşındaki Şükrü’yü kaçıran Çingeneler yakalanmıştır. Heriflerdeki hukuk ve kanun bilgisi yamandır. Kaçırmadık, hoşumuza gittiği için sevmek istedik, korktu, bağırdı diyeceklerdir. Dört yaşındaki çocuk, maksadını iyice anlatamayacağı, tam görgü tanığı bulunmadığı için bu Çingeneler beraat edecek ve tabiî bu kararı “yaşasın Türk adaleti” diye bağırarak karşılayacaklardır. Şükrü böylelikle kurtulmuş olacaktır ama birkaç yıl önce kaybolan zavallı Ayla’dan ses seda çıkmamıştır.
    Bir görüşümü de ben anlatayım: Her yaz olduğu gibi geçen yaz da Anadolu yakası banliyösünün türlü yerlerinde gözüken Çingeneler arasında, Küçükyalı istasyonunda gördüğüm 15-16 yaşlarındaki bir kız şiddetle dikkatimi çekti. Çünkü bu kız sapsarı saçları, masmavi gözleri ve bembeyaz teni ile “ben Çingene değilim, kaçırılmış bir kızım” diyordu. Ama ne yazık ki artık Çingene olmuştu.
    Şimdi Türkiye’nin düzenini ve ahlakını bozan bu Çingeneler için bir teklif yapsam da: “Bunların hepsi anayurtları olan Hindistan’a sürülsünler, Hindistan kabul etmezse Hakkari vilayetine sürülüp yapabilecekleri işlerle uğraşmaya mecbur tutulsalar, yolları sayılı olan o dağlık bölgeden kaçmaları mümkün olmadığı için eğitim ve disiplinle adam edilseler” desem tabiî derhal kıyametler kopar ve “insan hakları”, “anayasa hukuku”, “özgürlük”, “demokrasi”, “cumhuriyet”, “vatandaşlık” gibi tekerlemelerle faşistliğimiz ve ırkçılığımız tekrar yüzümüze çarpılır, anayasa bilginleri olarak İstanbul’da Ali Fuat Başgil ve Tarık Zafer Tunaya, Ankara’da Bülent Esen bir hamaset heykeli gibi karşımıza dikilir.
    Oysa ki ancak 50.000 geri Kürdün yaşadığı ve Barzanî’ye silah kaçakçılığı yaptığı o geniş bölgeye Çingeneleri yerleştirip kaynaştırsak gelecek yüzyılda kim bilir ne insan güzeli vatandaşlar kazanırdık. Irkçılık düşmanları bu insan güzelleriyle evlenerek Hilâli yükseltirlerdi.
    Tabiî bu bir fantezidir. Fakat fantezi olarak kaldığı için Çingeneler, yurdu her bakımdan bozmakta devam edecekler ve meselâ Batı Anadolu’nun bir şehrindeki hapishanenin 49 mahpusundan 48 tanesinin Çingene olması gibi karakteristik olaylar eksik olmayacaktır.
    Fakat Türkiye’deki azınlıklar yalnız Araplarla Çingeneler değildir. Bir de Kürt vatandaşlarımız vardır ki sayı bakımından hepsinden üstün ve dışarıdan desteklenmesi bakımından hepsinden talihli olduğu için üstünde durulmaya değer.

    Şimdiye kadar gelip geçen hükümetler gibi avcı görmüş devekuşu rolüne girmemek ve göremeyenlerle işitemeyenleri ve uyuyanları uyarmak niyetinde olduğum için gerçekleri açıklamakta pervam olmayacaktır.
    Kürtler, Türk veya Turanlı değildir. Buz gibi İranlıdır. Konuştukları dil bozuk, ilkel bir Farsçadır. Tipleri de öyle. Aralarına karışmış az sayıda Türkler’in bulunması veya dillerindeki kelimelerin çoğunun Türkçe olması bu gerçeği değiştirmez. İngilizcedeki kelimelerden çoğunun Norman istilası hâtırası olarak Fransızca olması nasıl İngilizleri Fransız yapmıyorsa, dokuz yüzyıllık Türk hâkimiyetinin Kürtçeye doldurduğu Türkçe kelimeler de onları Türk yapmaz. Dilin hangi aileden olduğu kelimeleriyle değil, yapısıyla ölçülür. Bu bakımdan Kürtler batı dağlarında kalmış bir takım Farslardır. Zaten birbirince anlaşamayan dört beş ağızla konuşan ve kendilerini Kırmanç ve Zaza diye iki grupa ayıran bu toplulukları “Kürt” diye birleştiren bizleriz.
    İstatistiklerimiz Kürtleri bir buçuk milyon olarak gösteriyor. Gerçekte biraz daha fazladırlar. Çünkü istatistiklerimiz ırkları anadillerine göre ayırmakta olup İstanbul gibi batı şehirlerimizde oturup anadilini unutan veya Kürt olmaktan utandığı için kendisini “Türk” diye yazdıranlar da hesaba katıldığı takdirde iki milyon Kürt olduğu kabul edilebilir.
    Cevdet Sunay’ın “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” demesine göre bu dağlı vatandaşlarımızın da Türk olması gerekir. Değildir. Ama, haydi kendimizi zorlayarak Türk’tür diye kabul edelim. Bir tarih öğretmeninin bıkıp usanmadan söylediği ve yazdığı uydurmaları kabullenerek dağlı vatandaşlarımız da Türk’tür diyelim. Diyelim ama neyleyelim ki onlar bunu kabul etmiyorlar.
    Kabul etmediklerine tanık ararsanız: Biri Kürtçülük dolayısıyla tutuklanıp mahkemeye verilenler ve kanunun yetersizliği yüzünden beraat edenler; biri İstanbul’daki Site Talebe Yurdundaki olaylar, biri de 1966’nın Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım aylarında 4 sayı çıkıp kapatılan “Yeni Akış” dergisi. Daha da var ama onlara lüzum yok.
    Ben “Yeni Akış” dergisi üzerinde duracağım.
    Yeni Akış dergisi, bugünkü kanunlarımızın yetersizliğinden ve 27 Mayıs ak devriminin getirdiği aşırı özgürlük havasından faydalanarak Kürtçülük yapan bir dergidir. Kürt davasını Kürt kurnazlığı ile Türkiye’nin doğu illeri davası haline sürüyor ve birçok akılsız Türk’ü de böylece avlamasını biliyordu. Kendilerini haklı gösterecek kozları vardı: Doğu ihmal olmuştu. Fakat bunun kasıttan değil, imkansızlıklardan doğduğunu bilmemezlikten geliyordu. Bütün Türkiye ihmal olmuştu. Kalkınma; tarihi, coğrafi ve iktisadi sebeplerle batı illerden başlıyor, doğuya doğru yayılıyordu. Bunda devletin hiçbir ardniyeti yoktu. Ovadaki “Aydın” ili ile dağdaki “Tunceli” iline kültür ve medeniyet eşit çabukluk ve yoğunlukla götürülemezdi. Bundan başka “Türk” en azından 23 yüzyıllık bir kültürün, teşkilatın, bağımsız devletin mirasçısı idi. “Kürt” neydi? Daha ortak bir dilleri bile olmayan bu devletsiz, kültürsüz, mazisiz kalabalık, cihan devleti kurmuş Türk’le aşık mı atacaktı? Evet, Yeni Akış dergisini çıkaran Türk tebaası Kürt milliyetçileri bunu istiyorlardı. Dergilerinin ilk iki sayısında biraz ihtiyatlı davrandıktan sonra Türk hükümetinin müsamahalı durumunu görerek üçüncü sayıda baklayı ağızlarından çıkardılar. Kürtçe yayın istediler. Hatta Kurtuluş Savaşının zaferle bitmesini ve cumhuriyetin kuruluşunu belirtmek için anayasayı zorlamaya başladılar. Ekim 1966 tarihli olan bu üçüncü sayısının son kapak sayfasında iki tane Kürtçe manzume(!) yayınladılar. Bunlardan birini yazan Kemal Badıllı bugün mebustur. Partisine uğurlu olsun.
    1966 Kasımında çıkan 4. Sayıda ise Kürtçe şiirler artık derginin içine girdi ve radyonun da Kürtçe yayın yapmasını istendi. Son kapak sayfasında ise bu sefer notalı bir Kürtçe manzume bulunuyordu. Makaleler solların ağzı ve taktiği ile yazılıyor, Türkiye’deki “halklara” eşitlik isteniyordu. Yazamadıkları, fakat şurda burda söyledikleri, bize kadar gelen düşünceleri şuydu: Türkiye’de 11 milyon Kürt vardır. Kürt’ten her meslekte mühim adamlar yetişmiştir. Bu şartlar altında neden devletimiz olmasın?
    Kürt devleti olamazdı. Çünkü Kürtler bir millet değildi. Farsların dağlı ve ilkel bir kolu idi. Türkler’e göre Yörükler ne ise, Farslara göre de Kürtler o idi. Şu farkla ki Yörükler sosyal seviye bakımından Kürtlerle ölçüşemeyecek kadar üstündüler. Yörüklerden “Yörük Ali Efe”, “Demirci Efe” çıkmıştı. Daha önce de “Çakırcalı Efe” çıktığı gibi… Bunlar birer kahramandı. İlk ikisi Yunan’a karşı, daha eski olan üçüncüsü hükümet hizmetinde olan Arnavutlara karşı savaşmıştı. Ya Kürt’ten kim çıkmıştır? Koçero, Hamido, Hakimo veya Tilki Selim. Yani düpedüz adi eşkıyalar, katiller ve hırsızlar…

    Netekim Farslarında da Kürtler hakkındaki düşüncesi pek olumsuzdur. Farsça-Türkçe bir sözlük olan Burhân-Kaatı tercümesinde (481. Sayfa) Kürtler hakkında şu beyti vardır:
    Kesâfettâ-yi âlem gird kerdend
    En anha mîsiriştend, Kürd kerdend
    Bunun Türkçesi şudur: “Dünyanın kalabalıklarını topladılar; karıştırarak onlardan Kürt yaptılar”. Bunun altında da Türkçe olarak şu ibare: “Vâkıa, bizim semtlerde mem’iyyetleri olmağla dâire-i insânîden hariç kavimlerdir”. Bu ibarenin, müellif olan Ali Bin Half’e mi, yoksa mütercim olan Ahmed Âsım’a mı ait olduğu belli değildir.
    Arslan hükümetimiz Yemliha uykusundan uyanıp bu dergiyi kapatmasaydı arkadan Kürdistan haritaları, bayrakları, millî marşları ve anayasalarının geleceği muhakkaktı.
    Şimdi, bu manzara karşısında Türk Devleti Başkanının “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” demesi boşuna bir iyimserlik olarak kalmıyor mu idi? Orası öyle idi ama son cümlesi de çok güzel ve yerinde idi: “Türk olmayan varsa gidebilir”.
    Evet… Kürt kalmakta direnir, dört beş bin kelimelik o iptidaî dilleriyle konuşmak, yayın yapmak, devlet kurmak istiyorlarsa gidebilirler. Biz bu toprakları oluk gibi kan dökerek; Gürcülerin, Ermenilerin, Rumların kökünü kazıyarak aldık, yine oluk gibi kan dökerek Haçlıların savaşçı şövalyelerine karşı savunduk. Kürtler 1839 yılına kadar askerlik bile yapmadılar. Viyana’dan Yemen’e kadar her yerde Türk ırkının kanı sebil gibi akarken onlar yaşadıkları dağlarda ve köylerde keçilerini güttüler ve fırsat buldukça hırsızlık ve yağmacılık ederek yaşadılar. İran’la yaptığımız savaşlara yardımcı diye geldikleri zaman da daima fırsat kolladılar ve Türk ordusunun yenildiği çarpışmalarda bu sefer İran’la birleşip onu vurmaktan geri kalmadılar. Birinci Cihan Savaşı’nda bize topyekûn ihanet eden Ermeniler, yerleşik Türk halkını vahşi bir kırgınla bitirmeseydi ve dağlarda, sarp köylerde yaşayan Kürtler bu kırgından kurtulmuş olmasaydı bugün çoğunlukta oldukları illerde de azınlık olarak kalmakta devam edeceklerdi. Fakat yüzde yüz çoğunlukta olsalar bile Türkiye’nin herhangi bir bölgesinde devlet kurmak hayalleri, hayal olarak kalacaktır. Yunanlıların Bizans, Ermenilerin Büyük Ermenistan kurmak hayalleri gibi… Onun için Türk milletinin başını belaya sokmadan, kendileri de yok olmadan çekip gitsinler. Nereye mi? gözleri nereyi görür, gönülleri nereyi çekerse oraya gitsinler. İran’a, Pakistan’a, Hindistan’a, Barzani’ye gitsinler. Birleşmiş Milletlere başvurup Afrika’da yurtluk istesinler. Türk ırkının aşırı sabırlı olduğunu, fakat ayranı kabardığı zaman Kağan Arslan gibi önüne durulmadığını, ırkdaşları Ermenilere sorarak öğrensinler de akılları başlarına gelsin.
    Şimdilik bu kadar…
    Bu vatanda yaşayan milletin hangi ana ilkeler çevresinde birleştiği belli değildir demiştim. Eskiden, Osmanlı adı ile anıldığımız zamanda “din ve devlet” ilkeleriyle kaynaşmıştık. Din manevî tarafımızı, devlet ve onun sembolü olan padişah maddî tarafımızı teşkil ediyordu. Ülkemizde şahıs ve zümre çıkarları yüzünden türlü kavgalar ve cinayetler olduğu halde iki ana prensip dolayısıyla sağlam bir toplum durumunda idik. Netekim Batının bizi iyice geçtiği 17. Yüzyılda bile Türkiye’yi tek başına yenecek bir devlet yoktu.
    Bugün ise bizi birbirimize bağlayan tek bir düşüncemiz bile yoktur.
    Cumhuriyetçilik gönüllerde değil, sözlerdedir. Cumhuriyet nihayet bir rejim yani bir manevî elbise olduğu için bunun çevresinde birleşmek yürütücü ve yaşatıcı bir ana düşünceye sarılmak sayılmaz. 1923-1967 arasındaki 44 yıldan ne kadarının cumhuriyetle geçtiği de ayrı bir sorudur.
    Lâiklik de böyledir. Şeriat üstüne devlet kurulması ve resmi dilin Arapça olmasını isteyenler arasında bir Fen Doçentinin bulunması akıllara durgunluk verecek bir nesnedir. Bu curcunaya, milleti en azından iki düşman yığın durumuna getiren partileri de eklerseniz manzara tamamlanır. O partiler sayesindedir ki kahvehaneler ve camilerden sonra mezarlıklar da ayrılmıştır.
    Türkiye’nin çöküşü yıllarında tabu bir kelime vardı: Şeriat. Cahil bir kalabalık şeriat isteriz diye ayaklandı mı, artık onlara karış konamazdı. Şeriat diye istedikleri şey çok defa şeriat ile ilgisi olmayan ıvır zıvır şeylerdi. Mesela yeni usul askerî talimleri şeriata aykırı diye istemezlerdi. İkinci Mahmud, Avrupaî başlık diye “fes”i kabul edince onu da şeriata aykırı bulmuşlardı. Daha sonra aynı geri kafalılar şapkaya karşı fesi tutmakla ne kadar gülünç olduklarının farkında değildiler.

    Bugünün tabu kelimesi demokrasidir. Demokrasi, demokratik, demokratlık ve başkaları… O kadar ki demokrasiyi tenkit etmek bile hoş karşılanmıyor. Dinî inancın doruğunda bulunduğu çağlarda dine sövmek nasıl karşılanmışsa demokrasi aleyhtarlığı da öyle görülüyor.
    Demokrasiyi son çağ Osmanlıları “Hükümet-i avam” diye tercüme etmişlerdi. Avam hakimiyeti, daha Türkçesi “ayak takımı hakimiyeti” demektir. Demokrasinin geliştiği ülkelerde bu ayak takımını yine aydın bir zümre yönetir. Bundan başka gerçek demokrasilerdeki demokrasi uzun bir gelişme ve olgunlaşma çağından geçerek bugünkü noktaya yükselmiştir.
    Demokrasinin bir çok nimetleri olduğu söz götürmez bir gerçektir. Fakat demokrasi için edebi rejimdir denilirse budalaca bir söz edilmiş olur. Çünkü demokrasi artık milletlere zarar vermeye başlamıştır. Çünkü artık fikir hürriyeti olmaktan çıkmış, kötü fikirlerin de hürriyeti olmaya başlamıştır.
    İsveç belki de dünyanın en ileri topluluğudur. Demokratlığına da diyecek yoktur. Doğru insanlardır. Yalan ve küfür bilmezler. Hattâ sakal bırakıp Nur risalesi okumaya başlasalar bizim Nurculara göre en iyi Müslümanlar onlar olur. Fakat demokrasi yani davranış hürriyeti, cinsî ilişkilerde tam bir hürriyet haline gelmiştir. Amerika’da öğrenim ve staj görmüş bir dostumdan şu olayı dinledim:
    Bir Amerikalı, görevle İsveç’e gelince kızını bir İsveç lisesine kaydettirmek için başvurur. Fakat bir de okulun bahçesinde ne görsün? Öğrenciler için asılmış şöyle bir ilan: Bahçede gebe kız arkadaşlarınızla oynarken dikkatli davranın”.
    Yani çarpıp falan çocuk düşmesine sebep olmayın. Amerikalı kaç yılın Amerikalısı olduğu halde gözleri fal taşı gibi açılır ve bu hürriyetten korkarak kızını okula vermekten cayıp döner.
    İsveç’in hürriyeti burada bitmiyor. Homoseksüel dernekler de kurulmuştur. Bu yüzdendir ki Fin –Rus savaşı sırasında 7000 gönüllü ile Finlere yardım ederek onların büyük sevgisini kazanan İsveçliler bugün Finlilerin gözünde bayağı yaratıklar olmuşlardır. Dövülüp sövülen haysiyetsiz yaratıklar.
    İsveç, hürriyetin kötüye kullanıldığı tek ülke değildir. Daha geçenlerde İngiltere’de iki tarafın rızası ile homoseksüel münasebetleri kabul eden bir kanun (buna kanun değil, dümbelek bile denemez ya) kabul olundu. Bu kadar muhafazakâr ve demokrasinin anayurdu olan Majeste Kraliçenin memleketinde bu rezalet yapıldıktan sonra artık bu dünyada:
    “Olmaz, olmaz deme, olmaz olmaz”
    düsturu bütün sertliğiyle söz yürütecek demektir. Netekim harikalar diyarı Amerika yine bir rekor kırmıştır. 4 Nisan 1967 tarihli Cumhuriyet gazetesinin üçüncü sayfasından aynen aldığım şu habere bakın:
    Amerikalı Gençler Vietnam’a Gitmekten Nasıl Kurtuluyor?
    Newyork (A.A.) – Vietnam Savaşı, Amerika’da 150 yıldan beri görülmemiş bir duruma, yani Amerikalıların Kanada’ya gitgide artan bir şekilde göç etmelerine yol açmıştır.
    CİA’nın yerli ve yabancı pek çok teşekkülle para yardımı skandalını ortaya çıkaran “Ramparts” dergisinin bildirdiğine göre, “1812 yılından beri hiçbir zaman bu kadar çok sayıda Amerikan vatandaşı Kanada’ya hicret etmemiştir”
    Dergiye nazaran, sadece 1966 yılında 17.514 Amerikalı Kanada’ya hicret etmiştir. Bu rakam 1965’te hicret edenlerin sayısına nazaran yüzde 16 nispetinde bir artışı göstermektedir. Bu muhacirlerin birçoğunu, Vietnam’daki savaşa gitmek istemeyenler teşkil etmektedir. Kanada, memleketinde askere gitmek istemediği için hicret edenlere kapılarını açık tutmaktadır. “Ramparts” dergisine göre, Amerika’da kalan ve askere gitmek istemeyen gençler için ise askere çağrılmadan önce ihtiyat olarak kaydını yaptırmak, yahut polis, FBİ, CİA’ya girmek için başka yollar da vardır. Geçen yıl 3.000.000 genç, psikiyatrların “şimdiye kadar birini öldürmek veya birine tecavüz etmek arzusunu duydunuz mu” sorularına “evet” cevabını vererek askerlikten kurtulmuştur. Vietnam’a gitmek istemeyen diğer bazıları ise cinsî sapık olduklarıyla övünmekte ve muayene komisyonu önünde bunu ispat edecek şekilde davranmayı tercih etmektedirler. Dergiye nazaran, dantel iç çamaşırları giymek ve muayene heyetine dahil olanları öpmek de iyi sonuç vermektedir.
    İşte bütün bu rezaletler demokrasinin ürünleridir. Çünkü insanlarda itidal yoktur. Güzel şeyleri aşırılıkla yozlaştırırlar. Sınırları keskin olarak çizilmeyince aşılır ve vicdan, düşünce hürriyeti olarak başlayan demokrasi hayvanî seks hürriyetinde karar kılar. Seks özgürlüğü başladı mı, utanma damarları çatlar. Kamuoyunun temsilcisi olduğunu iddia eden gazeteler cihanın ünlü fahişelerini seks ilâhesi diye ortaya koymaya başlayınca ve savcılar kanunî işlem yapacakları yerde bu resimler estetik düşünceler ile seyretmeye koyulunca artık yol açılmıştır; o halktan hayır gelmeyecek demektir. Riyakârlık ayyuka çıkmış demektir. Dışarıdan kamuoyunu temsil, özgürlük, demokrasi, anayasa, basın hürriyeti… İçerden hangi fahişenin resmi daha çok satış yapar kaygısı…
    Şu yukarıdaki Amerikan haberine göre Amerika’nın geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben kendi düşüncemi söyleyim: Zaten millet haline gelememiş olan bu çok zengin, tekniği çok ileri topluluk, önümüzdeki beş on yıl içinde bir silkiniş yaparak kendine gelmezse içerden Zenciler, dışarıdan Japonlar veya Ruslar tarafından yok edilecektir. Ahlâksızlığın, tembelliğin, korkaklığın, hamakatın, seks rezaletinin sonu budur. Roma, Abbasi İmparatorluğu ve Bizans da kendi zamanlarının Amerikası idiler. Tarih yapraklarında kaldılar.
    Şimdi kehaneti bırakıp bugünkü durumumuza gelelim: Türkiye, Tanrı’ya havale olunmuş bir devlettir. Devletliliği de yalnız adındadır. Çünkü devlet vasıfları bulunmayan devletimsi bir topluluktur. Hükümet milletle değil, büyük işlerle, hayallerle uğraşmaktadır. Halk Partisi, Demokrat Parti ve Adalet Partisi komünizm aleyhinde gözüktükleri, Türk milletini yükseltmeyi sözde amaç edindikleri halde bunun baş şartı olan eğitimde hiçbir millî hamle yapamamıştır. Halk Partisi Köy Enstitülerini kurup milleti beş on yılda kalkındırmayı tasarlamış, fakat bu işin başına komünist Tonguç Baba’yı getirmiştir. Neticede bu okullar komünist yuvası haline getirilmiş ve Türklüğü kalkındıracak olan bu okullardan birinde Türk bayrağı lağıma atılmıştır. Bu olay ve Müfettiş İsfendiyaroğlu’nun komünizm faaliyetleri hakkındaki raporları kaç kere açıklandığı halde bu memlekette hâla Köy Enstitülerinin yine kurulmasından söz edilir.
    Bunlar ya gafil, ya haindir. Üçüncü şık yoktur.
    Türkiye’de bugün kanunlar yürürlükte değil. Nizamlar da öyle. Alabildiğine bir sokak hürriyeti vardır. Bu memlekette halkın birinci vazifesi, Türk istiklâlini veya Türk cumhuriyetini korumak değil, birbirini rahatsız etmektir. Birkaç örnek vereyim:
    İstasyonlarda bisikletle gezmek, vapur ve trenlerin bazı yerlerinde sigara içmek, sinemalara küçük çocuk getirmek yasaktır. Bu yasaklar her gün herkes tarafından bozulur. Sigara içmeyenlere mahsus bir vagonda bir gün bu yasağı bozan birisini memura göstererek sigara içirmemesini istedim. “Ben zabıtai Belediye Memuru değilim” diye cevap verdi. Kalabalık vagonlarda pilli radyosunu iyice açarak İngilizce miyavlama dinleyen hödükler günden güne çoğalmakta, memurlar bunlara ses çıkarmamakta, velhasıl demokrasi tam anlamı ile “ayak takımı hakimiyeti” halini almaktadır.
    Demokrasi taraftarları diyecekler ki: “Demokrasinin ne günahı var? Demokrasi bu değildir. Suç onu anlamayanlardadır” doğru. Vitamin de çok iyi faydalı, hatta hayati bir şeydir. Fakat insanlar aptallaşıp da sağlık kazanalım diye avuç avuç vitamin yutmaya kalkarlarsa, doktorlar da ahlâksızlaşıp onlara bol bol vitamin reçetesi yazmaya başlarlarsa yapılacak tek şey, insanların vitaminden ölmelerini durdurmak için vitamini piyasadan kaldırmak olur. Demokrasi bu duruma gelmek üzeredir. Eskişehir gibi Türkiye’de cinayetlerin en az işlendiği, halkının başka illerden daha iyi olduğu bir yerde lise kızları bir gazeteye toplu bir mektup yazarak ne istediler biliyor musunuz? Mini etek giymek hürriyeti. Osmanlı tarihinde bir “söz ayağa düşmek” deyimi vardır. Bugün tam o durumdayız. Sözün ayağa düşmesi, her kafadan bir ses çıkması, yalnız çıkarların düşünülmesi toplum için kötü belirtilerdir. Bunlar ölümcül bir hastalığın görünüşleridir. Kesin bir müdahale olmazsa sonuç acıklı olacaktır.
    Türkler acayip bir millet oldu. Kendisine yapılan fenalıkları unutuyor. Kendisinden başka kimseye düşmanlık gütmüyor. Evet, Türkler kendilerine düşman bir millet oldular. Kendilerini yok edebilecek ne varsa ona sarılıyor, kendisini yükseltebilecek ne varsa onu tepiyor. Nurcu oluyor, Arapçı oluyor, Moskofçu oluyor, fakat Türkçü olmuyor. Bütün dünyanın birleşeceğini kabul ediliyor da bütün Türklerin birleşeceğini kabul etmiyor. Yeni bir şeye ihtiyacı oldu mu gözünü hemen dışarıya çeviriyor. Bu, acaba bende de var mı diye bir an bile düşünmüyor.
    1965 Nisanında Magna-Charta’nın bilmem kaç yüzüncü yıl dönümü dolayısıyla bizim radyolarımızda da konuşmalar yapıldı, profesörler demeç verdi. 1 Nisan 1965’te saat 1940’ta bir İngiliz’in şu sözü bütün törenin en anlamlı özetiydi. Şöyle demişti: “Bir milletin anayasası tarihî efsanelerle süslenmedikçe kupkuru bir şeydir”. Bu ne güzel, ne doğru sözdü. Anayasa bir milletin temel düzeniydi. Yüzyıllardan beri gelen geleneklerin, göreneklerin bir özü olmak, milletin ruhunda yaşamak zorunda idi.
    Bizim anayasamızda böyle bir unsur var mı? Anayasayı hazırlayan profesörler bunu düşünmüş, düşünebilmiş miydi? Türkler tarihini, millî efsanelerini biliyorlar mıydı? Şüphesiz, onlar bu şartlardan hiçbirini haiz değillerdi. Onlar sadece okuyup öğrendikleri başka millet anayasalarından bir terkip yapmışlar, hepsinin en iyisini seçmeye çalışarak en iyi örneği bulduklarına inanmışlardı. Yaptıkları bir tercüme, bir iktibas, adaptasyon veya intihaldi. İstediği kadar mükemmel olsun, Türk değildi. Edebiyat dehası Goethe’nin Faust’u Türkçe’ye çevirmekle Türk eseri olmakla kalıyorsa başka anayasalardan aparılan ve aktarılan bu anayasa da öylece milli olamıyordu. Prof.lardan hangisinin aklına bir de Türk anayasası olduğu gelmişti? Ve nihayet bir anayasa sadece bir hukuk işi miydi? Aynı zamanda tarihi gelişmenin sonucu değil miydi? öyleyse bu anayasa hazırlanırken neden tarihçilerin düşüncesi sorulmamıştı? Sorulmalıydı. Çünkü hukukçularımızın cihan piyasasındaki mevkii ancak sıra adamı olmaktan ibaretken tarihçilerimizin uluslar arası ünü ve yeri vardı. Bu yapılmadı. Yapılamadığı için Türk devletinin “sosyal” devlet olduğu kaydolundu. “Türkçü” devlet olduğu kaydolunmadı. Onun için ben bu anayasaya “hayır” dedim.
    Demokrasiler gitgide avam hakimiyeti haline geldikçe zekadan da yoksun bir durum arz ediyor. Zeka kıtlığının en büyük tanıklarından biri Amerika’nın davranışıdır. Afrika’da kurulan Yamyam cumhuriyetlerine yardım etmek için Amerika buralarda seçimle iş başına gelmiş hükümetlerin kurulmasını şart koşuyor. Birkaç milyonluk nüfusları arasında okuyup yazan ancak bir iki bin kişinin bulunduğu, yüksek öğrenim yapmamışların beş altı kişiden ibaret bulunduğunu bu devletlerde seçimle gelen hükümet meşru hükümet mi olacaktır? Yamyamlar seçimden ne anlar?
    Suudi Arabistan’da seçimle gelmiş bir hükümet yok. Fakat aklı başında bir tek adam, şimdiki Kral Faysal bu iptidai ülkeyi gayet güzel yönetmekte ve kalkındırmaktadır. Kalkınmanın demokrasiyle, cumhuriyetle ilgisi yoktur. Kalkınma aklı başında insanların disiplinle yöneteceği bir iştir. Almanya ve Japonya bugünkü seviyelerine demokrasi ve cumhuriyetle değil, kırallıkla ve mutlakıyetle gelmişlerdir. Almanya ve Japonya’daki Millet Meclisleri bir demokratik organ değildi. Atatürk ve İnönü zamanındaki bizim Meclisler gibi destekleme organlarıydı.
    Türkiye’yi devlet olmaktan çıkaran sebeplerin birisi de bizdeki Moskofçulardır. İnsan kötü niyetli olduktan sonra kanunların zayıf taraflarını bularak istediği gibi faydalanır. Millet haklarını savunur gözüküp sınıf düşmanlığı yaratır. Lâiklik diye manevî değerler baltalanır. Hürriyet diye anarşi öne sürülür. Her türlü kargaşalık yapılır.
    Üniversitelilerin bir takımı bunlara kapılıverir. Çünkü bu çocuklar liselerden sağlam bir millî terbiye alarak gelmiş değillerdir. Liselerde millî olarak ne vardır? Edebiyat mı? Tarih mi? Müzik mi? Hiçbiri…
    Öğretmenler büyük çoğunlukla kupkuru insanlardır. Okumazlar. Düşünmezler. Yalnız alacakları maaşı, tatil günlerini, intibak kanunlarını bilirler. Çekingendirler. Çoğu hastalıklıdır. Büyük bölümü geçim sıkıntısı içindedir. Aralarında milliyetçi olanları da Bakanlık tutmaz. Bunlar solcularla sürülürler. Okullarda disiplin olmadığı için sinirleri bozuktur. Tedaviye muhtaç insanların ders vermesi toplum yapısında gedikler açmaktadır. Bu gediklerin yarın farkına varılacaktır.
    Öğrenciler de ayrı bir trajedidir. Çünkü bu çocuklara gazete, dergi, sinema, tiyatro, sokak, plaj, radyo ve her şey kötü örnekler vermektedir. Üzüm üzüme baka baka kararır. Kişiye kırk gün deli deseler deli olur. Ben her gün tiren, vapur ve otobüsle işime gidip geldiğim için öğrencileri görüyorum, görünüşü korkunçtur. Eğitim reformu yapılmazsa, çok sert disiplin uygulanmazsa Türkiye’nin geleceği karanlıktır. Bir millet baraj ve fabrika ile değil, daha önce milli ruh ve ülkü ile kalkınır. Manen çökmüş bir millete endüstri tesisleri yapmak, ölüye balo elbisesi giydirmeye benzer.
    Türkiye’de öğrenci vasfına lâyık topluluk bir dereceye kadar İmam-Hatip Okullarında var. Dinî inançla birlikte eski bir Türk terbiyesini sakladıkları için bu çocuklarda bir üstünlük derhal göze çarpıyor. Bunlar dinî bilgilerle birlikte çağdaş bilimleri de öğrenerek yetiştikten ve halka hitap etmeye başladıktan sonra Türkiye’nin manzarası değişecektir. Eski hocalar “milimetre”nin ve “Venezuela”nın ne olduğunu bilmeyecek kadar cahildiler. Arapçayı da bilmiyorlardı. İmam-Hatip Okulları öğrencileri seçkin ve millî şuurlu öğretmenler elinde yetişirse yurt için büyük kazanç olur. Atatürk medrese ve tekkeleri kapattığı zaman bir yüksek İslam Enstitüsü açsaydı şimdiye kadar yetişmiş olacak olan birkaç bin aydın din adamı Diyanet İşlerinin başında ve sıra görevlerinde bulunur, “radyonun içinde melekler vardır; konuşan onlardır” diyen Kürt Sait gibi kara cahil yobazların ardından binlerce gafil Türk gitmezdi.
    Ötüken, 1967, Sayı: 40

     
  • KÜLTÜR BAKANI’NIN RESMİ YAZISINA AÇIK CEVAP
     
    20 Eylül 1971 tarihiyle Kültür Bakanı Talât S. Halman’dan resmî bir yazı aldım. Basılı olan ve başkalarına da gönderilmiş bulunan yazı aynen şöyledir:
    Sayın Nihâl Atsız;
    Kültür Bakanlığının yayın programından ilki, kültür eserleri konusunda üç yeni diziyle başlatılacak, bu dizileri, çeşitli kültür ve sanat dallarında yeni diziler izleyecektir.
    Öncelikle ele alman üç yayın dizisi şunlardır:
    1- Türk Kültürü Kaynak Eserleri Dizisi:
    Bu dizide, başlangıcından 1923 yılına kadar Türkçe yazılmış, Türk tarihi, Türk edebiyatı ve Türk sanatına ilişkin Türk kültürünün kaynak eserleri, yeni kuşakların kolayca anlayabileceği bir dilde sadeleştirilerek yayınlanacak, gerekirse bu eserlerden seçmeler yapılacaktır.
    2- Yabancı Dillerde Türk Kültürü Dizisi:
    Bu dizide yabancı dillerde yazılmış, Türk kültürü ile ilgili kaynak niteliğindeki eserler, dilimize çevrilerek yayınlanacaktır.
    3- Cumhuriyetin Temel Eserleri Dizisi: Bu dizide, Cumhuriyetimizin ilânı tarihi olan 1923 yılından bugüne, temel eser niteliğindeki kültür eserleri yayınlanacak, Cumhuriyetin 50. yıl dönümüne kadar, bu diziden yüz kadar eser hazırlanmış olacaktır.

    Bu üç ayrı dizide yayınlanacak eserlerin seçilmesi konusunda fikir adamlarımız ve aydınlarımızın bize yardımcı olmalarını beklemekteyiz. Bu amaçla bir anket açmış bulunuyoruz.

    Yukarıdaki 3 maddede belirtilen dizilerde yayınlanmasını uygun bulduğunuz eserlerden istediğiniz kadarının (yazar adlarını da vererek) 3 ayrı liste halinde, Kültür Bakanlığı’na göndermenizi rica ederim.
    Türk kültürüne yapacağınız bu değerli hizmet için teşekkürler eder, saygılarımı sunarım.
    Talât S. Halman
    Kültür Bakanı
    Not: Cevapların en geç 10 Ekim 1971 tarihine kadar verilmesi rica olunur.
    ***
    20 Eylül tarihli yazıyı 22 Eylülde aldığım, 10 Ekimde Kültür Bakanlığı’nda bulunması gereken cevabı da 8 Ekimde postalamaya mecbur olduğum için bu kadar geniş kapsamlı bir konu üzerinde bana ancak 16 günlük mühlet verilmiş demektir. Demek ki Bakanlık, cevaplarını düşünüp etüt edilerek değil de akla geldiği şekilde ve aceleyle yazılmasını uygun bulmaktadır. Hele yazının 3. maddesi olan “Cumhuriyetin Temel Eserleri Dizisi”, Kültür Bakanlığı’ndan bir şey beklememenin, bu işlerin gösterişten ileriye gitmeyeceğinin senedi yerindedir.
    Cumhuriyetin 50. yıl dönümüne kadar, yani önümüzdeki iki yıl içinde 100 kadar eserin hazırlanmasını istemek hesap bilmemenin, eser basımından gafil olmanın delilinden başka bir şey değildir, iki yıl 104 haftadır. 104 haftada 100 eser vermek için haftada bir eser çıkarmak lâzımdır. Bu eserlerin hazırlanıp Bakanlığa sunulmasına kadar da daha birçok haftalar geçeceğine göre 100 eseri piyasaya çıkarmak için 104 değil, belki de 70-80 hafta kalacaktır. Yani Bakanlık 100 metreyi 5 saniyede koşmak iddiasındadır. Bundan başka Cumhuriyet çağının 100 temel eseri yoktur. Çünkü bu 50 yılın büyük bölümü inkılâplar, siyasî buhranlar ve mücadelelerle geçmiş, eser yaratmak için gerekli sosyal ortam mevcut bulunmamıştır. Demek ki Bakanlık “yok” olan bir şey üzerinde “var”mış gibi mütalâa yürütmektedir.

    Cevabımı Bakanlığın gönderdiği kâğıtlar üzerinde değil de Ötüken yapraklarında vermemin sebebi şudur: Vaktiyle Demokrat Parti iktidara geçtiği zaman Millî Eğitim Bakanı olan Tevfik İleri de böyle büyük bir millî kültür serisi yayınlayacağını söyleyerek bütün lise öğretmenlerine basılı kâğıtlar göndermiş, millî kültür eserlerinin neler olduğunu, bunların ne şekilde basılabileceğini, bu işlerin en iyi kimler tarafından yapılabileceğini sormuştu.
    O zaman ben, büyük bir gafletle, bu işi ciddiye alarak günlerce uğraşmış, zaten evvelce hazırlığım bulunan bir konuda olması dolayısıyla millî kültürümüze ait ana tarih ve edebiyat kaynaklarını kronolojik olarak nevilerine göre sıralamış; hangisinin aynen, hangisinin sadeleştirilerek, hangisinin Arapça veya Acemce’den çevrilerek yayınlanabileceğini bildirmiş; her eserin kim veya kimler tarafından en iyi şekilde yapılacağını da kaydetmiştim. Bu, çok uzun bir liste olmuş, Bakanlığın gönderdiği matbu kâğıtlar yetmediği için tarafımdan da birçok kâğıtların eklenmesi gerekmişti.
    Sonra ne oldu? Hiç.. Çünkü parti hükümetleri ciddî işlerle değil, ıvır-zıvırla uğraşıyor, kendisine oy vermeyen Kırşehir’i ilçe haline getiriyor ve Millî Eğitim Bakanlığına kadar yükselmiş bir adam da daha 50 yıl iktidarda kalacaklarını söylemek gibi aklın kabul edemeyeceği hezeyanlar savuruyordu. O zamanki anket uygulanamadığı gibi bizim listelerin de atıldığı muhakkaktır. Yoksa Millî Eğitim arşivlerinde bulunması icap eder.
    Zamanla AP Hükümeti iş başına geldi. Daha akıllı iş görerek bunu anketle değil, bir komisyonla yapmaya karar verdi. Fakat burada da büyük bir yanlış yapıldı: 1000 Temel Eser’in, ikinci Beş Yıllık Plân süresince ortaya konulması kararlaştırıldı. Buna göre yılda 200 eserin basılması gerekiyor, bu da aşağı yukarı iki günde bir eser çıkarmak anlamına geliyordu.
    Fakat 5 yılda 1000 değil de 100 eser basılsa bile, türlü beynelmilelci ve vatan ihaneti aşılayan kitaplarla zehirlenen, Türklükten koparılan gençlerin bir kısmını olsun kurtarabilecek nitelikte olduğu muhakkaktı. Nitekim Orkun Yazıtları, Kaşgarlı Mahmut, Dede Korkut gibi ana eserlerle Türk milletine âdeta susadığı eserlerin verilmesine başlanmıştı. Fakat ne oldu? Birkaç solcu profesörün kışkırtmasıyla Millî Eğitim Bakanlığı bu seriyi durdurdu. Halbuki beklenen şey bunun durdurulması değil, aralarına bundan sonra bazı zayıf eserlerin karışmasını önleyecek tedbirlerin alınması, komisyonun kuvvetlendirilmesi ve eserlerin pek ucuz olan 5 liralık satış fiyatının çoğaltılmasıyla telif ücretlerinin biraz azaltılması sayesinde hazineye bir miktar gelir sağlamak olacaktı.
    Şimdi Kültür Bakanlığı 3 seri halinde yeni eserler bastırarak bu zararı gidermeye çalışıyor. Bu teşebbüsün de önünde sonunda akim kalacağını bildiğim için cevabımı kamuoyu önünde açıklamayı. Demokrat Parti zamanında boşuna giden ve meçhul kalan emeklerim gibi bunun da harcanmaması için Ötüken’de yayınlamayı uygun buluyorum.
    A) Bir kere teşebbüsünüz temelden yanlıştır. Çünkü Türk kültürünün kaynak eserlerini isterken bunun “yeni kuşakların kolayca anlayabileceği bir dilde” olmasını şart koşuyorsunuz. Yeni kuşakların seçkin bir küçük bölümü dışında kalanları 1000 kelimeyle konuşan gençler olduğu için bunların anlayacağı şekilde eser yazmak veya hazırlamak fikir ve duygu bakımından düşmek, alçalmak mânâsına gelir. Halbuki gaye onların seviyesine inmek değil, onları yukarıya çekip çıkarmak olacaktır ki, bu da eserleri alabildiğine sadeleştirmek, yani basitleştirmekle asla sağlanamaz. Bu “Bin Kelimeli Millet”, İngilizce yahut İspanyolca’yı bilmediği halde İngiliz, Amerikan ve Arjantin şarkılarını mükemmelen ırlıyor. Demek ki kendisine ait olanı da öğrenecek kabiliyeti var demektir. Öğrensin!.. Kültür dizisi dip notları ve açıklamalarla onlara kılavuzluk edebilir ve (malak), (buzağı), (tay), (sıpa), (küşek), (palaz) kelimelerini bilmeyerek ayı yavrusu, inek yavrusu at yavrusu, eşek yavrusu, deve yavrusu, kaz yavrusu diye işin içinden sıyrılan kültürsüz kuşaklar kendi dillerinin zenginliğim kendi kendilerini öğrenmek mecburiyetinde tutulur. Sınavlarda bunlara tümleç, özne, uydurmaları yerine “kısrak neye derler”, “boz ve kumral hangi renklerdir”, “hangi hayvanların yavrusuna enik denir”, “bıkmak, usanmak ve bezmek arasındaki farklar nelerdir” gibi sorular sorulur ve “dövüştürülmek”, “koşturulabilmek” gibi Türkçe kelimelerin Batı dillerinde, Arapça ve Acemce’de kaç kelimeyle ifade edildiği öğretilir, bir cümlede “fiil’i sona getirerek konuşmanın büyük bir zihin ve muhakeme üstünlüğü olduğu anlatılır, sözün kısası, dilin kutsal nesne olduğu beyinlerine işlenir.

    Bu sebeple Türk kültürünün ana kaynaklarının iki şekilde basılması düşünülebilir:

    1- Çok sade Türkçe olduğu için aynen basılması gerekenleri (tabiî, lüzumlu açıklama notlarıyla). Anonim Osmanlı tarihlerinin; Âşıkpaşaoğlu, Oruç Bey ve Neşri tarihlerinin güzel ve akıcı dillerim aynen vermek gençlerde kendi dillerine karşı sevgi uyandıracağı gibi aralarında kabiliyetli olanları da dil ve tarih bilgini olmaya yöneltir.
    2- Arapça-Acemce kelime ve tamlamalarla, çoğullarla karışık medrese nesriyle yazılmış eserlerden tarih ve biyografyaya ait olanların sadeleştirilmesi, ancak edebî nesir niteliğinde olanların transkripsiyonla basılarak bir zamanlar edebî nesrimizin aydınlar elinde ne hale geldiğini göstermek ve bunları anlar hale gelmek tarihî bir zarurettir.
    3- Bir de Türkler tarafından telif edildiği için Türk kültürüne dahil bulunan, fakat Arapça veya Acemce yazılan tarih kitapları vardır ki bunları da bugünün Türkçesine (“ve de” siz, “ya da” sız bir dille) çevirmek şarttır.
    B) Yabancı dillerde Türk kültürüne ait pek çok eser yayınlanmıştır. Fakat şimdiye kadar bunların en mühimlerine kimse yönelmemiş, ikinci veya üçüncü derecedeki bazılarının tercümesiyle yetinilmiştir.
    Yabancı dillerdeki ana kaynaklarımızın en mühimleri şunlardır:
    1- Doğu Türkistan’da yapılan kazılar sonunda Almanlar’ın bularak Berlin’e getirdikleri ve birçoğunu yayınladıkları metinlerle renkli resimler. Bunların çoğu İstanbul’daki Türkiyat Enstitüsü Kütüphanesinde bulunmaktadır. Türkiyat Enstitüsü Müdürü olan Prof. Caferoğlu Ahmet de bu işlerin uzmanı olup Kültür Bakanlığının maddî desteği ile bunların tamamını bizim Türkçe’mize çevirecek güçte ve kabiliyettedir. Caferoğlu, şimdiye kadar Uygur Sözlüğü, Anadolu Ağızları Örnekleri, Ebû Hayyân Sözlüğü gibi birçok ana eserler yayınlamış çalışkan bir Türk Dili bilgini olup bugün de çok mühim bir külliyat üzerinde uğraşmakta, vaktiyle Hüseyin Namık Orkun tarafından yayınlanıp tükenmiş bulunan eski Türk yazıtlarını, yani Orkun ve daha öncesine ait Türk metinlerini, aslı ve bizim Türkçemize tercümesiyle hazırlamaktadır. Bu, bir anıt olacaktır. Kültür Bakanlığı’nın profesöre başvurarak ne gibi yardıma ihtiyacı olduğunu sorması ve elinden geleni yapması Konya’da bölge tiyatrosu kurmaktan çok önce gelen bir görevdir.
    Türkiyat Enstitüsündeki eserlerde bulunan Uygur resimlerinin aynı nefasetle renkli olarak basılması milâdın 5-9. yüzyıllarına ait büyük sanat ve kültür eserlerini ortaya koyacak, bazı gençlerdeki aşağılık duygusunu silecek, Türkler’in yalnız savaşçı ve devlet kurucu değil, sanatçı millet olduklarını da ispat edecektir. Bir millet kendi geçmişinin övünçlerini bilmezse kaç para eder ve o milletin Kültür Bakanlığı bunları ortaya koymazsa ne işe yarar?
    2- Kaşgarlı Mahmut’un Türkçe-Arapça sözlük şeklinde yazdığı, fakat içindeki tarih, dil, coğrafya, etnoloji, edebiyat ve folklor bilgileri dolayısıyla hazine değerinde olan Dîvân-ü Lugati’t-Türk’ü Türkçe’ye çevrilerek yemden basılmalıdır. Türk Dil Kurumu tarafından Besim Atalay eliyle yapılan tercüme tükenmiştir. Bundan başka bu yayın matbaa harfleriyle değil, teksir usulüyle yapıldığı için eserin şerefiyle denk düşmemiştir. Tabiî, yanlışları da vardır. Bunlar düzeltilerek, çok güzel bir baskı ile eser önce aynen çevrilip basılmalı, ikinci cilt olarak harf sırasıyla kelime endeksi yapılmalı, üçüncü cilt olarak da verdiği tarih, edebiyat, destan, kültür bilgileri üzerinde etütler yapılıp eser değerlendirilmelidir.
    Şunu da ehemmiyetle söyleyeyim ki bu gibi yayınlarda transkripsiyon harfleri kullanmak şarttır. Bu günkü harflerimiz Türkçe’nin ne bugünkü, ne de eski fonetiğini verecek güçte değildir. Özellikle “kapalı k” için “sağır nun” ve “hı=kh” harfleri, hattâ “kalın e” için ayrı bir işaret mutlaka lâzımdır. Bir milletin kültürü kolay alfabeye bağlı olsaydı İngilizler’in, hele Japonlar’ın bugün emekleme çağında olmaları gerekirdi. Türkçe’nin ilkel bir dil seviyesinden kurtulması içine bu üç dört harfin eklenmesi ve imlânın kesin şekilde tespiti lâzımdır.
    3- Türk kültürü derken yalnız yetişmeye muhtaç gençleri değil, bütünü ile Türk milletini göz önünde tutmak gerektiği için, araştırıcı ve bilginleri de düşünerek faaliyette bulunmak icap eder. Bundan dolayı da Türk Tarihi’nin ana kaynaklarından olup hepsi de Farsça yazılmış bulunan “Cihangüşâ”, “Cami’ ü t’-Tevârih”, “Habîbü’s-Siyer” ve “Ravzatu’s-Safâ”nın profesörlerinden kurulu heyetler tarafından Türkçe’ye en doğru şekilde çevrilip en mükemmel şekilde basılması gerekir.
    Yine Türk Tarihi’nin klâsik kaynakları arasında girmiş bulunan, kısmen eski olmakla beraber, Fransız Deguignes, İngiliz Parker ve Rus Biçurin’in umumî Türk Tarihi’ne ait, Çin kaynaklarından da faydalanarak yazdıkları eserlerin uzman profesörlere tercüme ettirilmesi şarttır.

    Rusça’dan yapılacak çevirmeler için biraz acele etmek lâzımdır. Rusça’yı iyi bilen ve hepsi de Sovyetler elindeki Türk ülkelerinden olan bilginler zamanla azalmakta, yerli Türkler’den Rusça bilen çıkmamaktadır. Zeki Velidi Togan tabiî ömrüyle, Akdes Nimet Kurat trafik kazasıyla öldü. Rusça’yı iyi bilen bilginlerden Başkurt Abdülkadir İnan, Azeri Caferoğlu Ahmet ve Tatar (= Kazanlı) Ahmet Temir kaldı. Şu pek mühim olan Rahip Biçurin (Hiakent)in dört ciltlik eserini bu üç kişiye çevirtmek, bunların maiyetine genç ve çalışkan tarihçilerden birkaç yardımcı vererek eserlerin kısa sürede Türkçe’ye mal edilmesini sağlamak lâzımdır.
    Deguignes’in eseri vaktiyle Hüseyin Cahit tarafından Türkçe’ye eksik olarak ve oldukça eski bir dille çevrilmişti. Hüseyin Cahit tarihçi olmadığı için bazı yerleri iyi anlayamamıştı. Zaten tükenmiş olan bu tercümeyi yeni baştan tam olarak ve gerekli notlarla yapmak Türk kültürüne ve hele tarihine büyük hizmet olacaktır.
    4- Osmanlı Tarihi’nin mühim kaynaklarından ve Türk tarihçiliğinin mühim eserlerinden iki tanesi, müellifleri Türk olduğu halde Arapça yazılmış olup bunların da Türkçe’ye çevrilmesi mutlaka lâzımdır.
    Biri “Cenabı” veya “Cennâbi’nin “El-‘Aylemü’z Zahir” adlı umumî tarihidir. Kendisi bu eserini Türkçe’ye de çevirmişse de tam değil, özet halindedir.
    İkincisi meşhur Müneccimbaşı Şeyh Ahmet Dede Efendi’nin umumî tarihi olan “Câmi’üd-Düvel” veya “Sahâyifü’l-Ahbâr”ıdır. Bu ikincisi Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın emriyle şair Nedim’in başkanlığında bulunan bir heyet tarafından Türkçe’ye çevrilmiş, hatta basılmışsa da tercüme pek acele yapıldığı gibi basımı da imlâ yanlışlarıyla doludur. Bu iki eser Osmanlı Türkleri’nin cihan tarihine bakışlarını göstermesi bakımından da ilgi çekicidir. Ayrıca bugün bazıları ortada bulunmayan kaynaklara dayanarak yazılmışlardır.
    Bu Arapça eserleri Türkçe’ye başarıyla çevirecek kimseyi de tavsiye edeyim. Vaktiyle lise tarih öğretmeni olup sonra Ankara’da, galiba ilahiyat Fakültesi’nde bir görev almış olan Nafiz Danışman, Arapçâ’yı da, Fransızca’yı da anadili gibi bilmektedir. Geniş tarih kültürü olduğu için de bu eserleri çevirecek kabiliyettedir.
    C) Türk tarihinin İslâmlık çağında vücuda getirilen sanat şaheserlerinin açıklamalı albümleri yapılmalıdır. Bazıları olağanüstü güzel olan minyatürler, tezhipler, cilt kapaklarındaki süslemeler, tahta ve taş oymaları, yazılar, mimarlık eserleri, basım tekniğinin son imkânlarıyla, renkli olarak büyük ciltler halinde basılmalıdır.
    Bu eserlerden liseliler, üniversiteliler, uzmanlar, bilginler ve meraklı her sınıf halk faydalanabilir. Bunları yaratmış milletin oğlu olmak gururu ruhlara siner.
    İslâmî çağın sade nesirlerinden en mühimlerini aynen (notlar ve açıklamalarla) bastırmak lâzımdır.
    Alişîr Nevâ-î’nin Muhâkemetü’l-Lugateyn’i hem Çağatayca’nın güzel bir örneği, hem de bir fikir eseridir. Bu büyük şair, Türkçe’nin Farsça’dan üstün olduğunu ispat etmektedir. Bunun Çağatayca aslı, Türkiye Türkçesine çevrilmiş şekli, açıklamaları ve kelime endeksiyle, hatta tam gramerini de yaparak basmak millî bir kültür borcudur. Bunu yayınlamakla 15. Yüzyılda Türkistan’da yaşamış bir şair, bilgin ve Türkçünün şahsiyeti ortaya çıkmış olacaktır. Bunu da Nevâ-î hakkında mühim bir külliyat yayınlamış olan Agâh Sırrı Levent’e vermek herhalde çok yerinde olacaktır.
    Yine Çağatayca’nın en güzel örneklerinden olan ve Ebülgazi Bahadır Han tarafından yazılmış bulunan Türk Şeceresi adlı eserlerin de yukarda işaret ettiğim metotla basılması mutlaka lâzımdır.
    Türkiye’de yazılan açık Türkçe nesirlerin başında, “Tevârîh-i Âli Osman”lar gelir. Bunlar arasında anonimler mühim yer tutar. Ayasofya Kütüphanesi’ndeki tek nüsha hepsinden eski ve mühimdir.
    Bunu da transkripsiyon, endeks ve grameriyle bastırmak şarttır. Aynı metotla Oruç Bey, Âşıkpaşaoğlu, Neşrî ve Lûtfi Paşa tarihleri de bastırılmalıdır. Bunların Türkçe’si çok güzeldir. Liseliler bile sıkıntısız anlar. Yalnız, bazı kelimeler ve gramer şekilleri üzerinde küçük açıklamalara muhtaçtır.
    Ç) Manzum eserlerimizin başında, Reşit Rahmeti Arat’ın yayınladığı Uygurca şiirlerden sonra Kutadgu- Bilig ile Atebetü’l-Hakayık gelir. Bunlardan biraz sonra da Ahmet Yesevi’nin Hikmetleri yer alır. 11-12. Yüzyılların Hakanlı Türkçesiyle yazılmış olan bu eserleri aynen ve bizim Türkçemize çevrilmiş şekliyle, kelime endeksi ve grameriyle yayınlamak kültürümüzün ortaya çıkması, hatta dünya görüşü ve devlet felsefemizi anlamak bakımından şarttır.

    Bunlardan sonra “Sultan Veled”den başlayarak Anadolu Türkleri’nin manzumeleri gelir. Bu arada Âşık Paşa’nın bir fikir eseri de olan “Garibnâme” sini unutmamak lâzımdır.
    15. Yüzyıl tarihçisi olan Enverî’nin, manzum tarihi olan “Düsturnâme”si, 16. Yüzyılın asker şairi olan Edirneli Nazmi’nin sırf Türkçe kelimelerle yazdığı Dîvân-ı Türki-i Basit mutlaka basılmalıdır. Bunların kelime endeksleri ve gramerleri hem tarihî gramerimizin, hem de tarihî sözlüğümüzün tedvinine yarayacaktır.
    D) Divan Edebiyatı diliyle yazılmış olan, fakat Batı Türk Edebiyatı’nın şaheserleri arasında bulunan birkaç divanın, yukarda belirttiğimiz metotlarla basılması mutlaka lâzımdır. Bakî, Fuzulî, Nedim ve Şeyh Galip bunlar arasındadır. Ahlâksız ve rezil Nefî’ye lüzum yoktur. Zâtı, Ahmet Paşa, Necâtî, Hayâlı gibi birkaç mühimi Divan Edebiyatı’nın bugünkü en büyük uzmanı olan Prof. Ali Nihat Tarlan tarafından yayınlanmıştır. Her ne kadar Fuzulî de onun tarafından kısmen basılmışsa da yeniden ele alınması lâzımdır.
    E) Türk kültür eserleri deyince Bakanlığın belirttiği gibi yalnız kelime hazinesi pek yoksul gençleri düşünmek doğru değildir.Hattâ bir bakıma onları kitaptan önce falaka ile kültürlendirmek daha doğru olur. Okuyup öğrenmek isteyen gençleri, genç ve kabiliyetli asistanları, araştırıcıları, meraklıları da tatmin edecek eserlere ihtiyaç vardır. Bu eserlerin başlıca nevileri tarihler, biyografyalar, menâkıbnâmeler ve manzum romanlardır (yani mesneviler).
    Kütüphanelerimiz Türk, bilhassa Osmanlı Tarihine ait çok sayıda ve çok değerli eserlerle doludur. Bir savaş olduğu zaman, İstanbul’un hava saldırısına uğraması ve kitaplarımızın harap olması ihtimali düşünülerek, böyle bir durum karşısında Anadolu’nun emniyetli yerlerine götürülecek kitapların listesi, vaktiyle Bakanlık buyruğu ile yapılmıştı. Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunduğum sırada bu görev bana verilmiş, ben de ilk hamlede emniyete alınması gerekli kitapların listesini hazırlayıp
    Kütüphane Müdürlüğüne vermiştim. Hatta gerektiğinde bu kitapların konacağı çelik sandıklar da hazırlanmıştı. Süleymaniye Kitaplığında 100 kadar kütüphane toplanmış olduğu için burası kitap sayısı bakımından yüklü bir yerdir. Hazırladığım listede şunlar vardı:

    Dünyada  tek nüsha olan eserler.

    Dünyada çift nüsha olan eserler.

    Müellif yazısıyla olan eserler.

    Yazı bakımından nefis eserler.

    Minyatür bakımından nefis eserler.

    Tezhip bakımından nefis eserler.

    Cilt bakımından orijinal, eski ve nefis eserler.

    İstinsah tarihi bakımından çok eski olan eserler.

    Eski ve nadir basmalar.

    Kültür Bakanlığı Süleymaniye Kütüphanesi’ne başvurarak en değerlilerinden başlamak üzere bunları da bastırabilir.
    F) Osmanlı Hanedanı’nın resmî tarihleri olan şehnameci ve vakanüvis tarihleri derhal bir sistem içinde, dilleri sadeleştirilerek, ilmî şekilde basılmalıdır. Bunları yapmak hiç de kolay değildir. Tarih profesörleri için bile mühim ve gaileli meselelerdir. Fakat tarihimizin tedvini ve genç araştırıcıları bir de anlaşılması pek güç bir dilin batağından kurtarmak için bunların basılması şarttır.
    G) Mühim bir konu da biyografya eserleridir ve bunların başında Şakayık ve zeyilleri gelir. Bu “Şakayik” bir çiçek olmayıp “Şakayikü’n-Nu’mâniyye fi Ulemâil’d-Devleti’l-Osmâniyye” adlı, Osmanlı Devleti meşhurlarının tercümeihallerini vermiş olan ilk eserdir. Arapça yazılıp o zamanın ağdalı Türkçesine çevrilmiş, sonra çok zeyilleri kaleme alınmıştır. Hepsi ana kaynaklardır. Ağdalı dilin geveze tabiatı yüzünden pek şişkin görünmelerine rağmen gerçekte kısa eserlerde de sadeleştirmek ömür törpüsüdür. Fakat bilgin, şeyh, şair, müverrih vesaireden binlerce kişinin hal tercümelerini bildirdiği için vazgeçilmesi imkânsız hazinelerdir. Ayrıca şairlerin, sadrazam, şeyhülislâm vesaire gibi devlet ricalinin biyografisini veren başka eserler de vardır ki hepsinin sırasıyla ve sistemle basılması gerekmektedir.
    ***
    Sayın Bakan!
    Siz Bakanlığa geçer geçmez tiyatro ve baleden bahsetmeye başladınız. En sonra da bölge tiyatroları kurulacağını müjdelediniz. Halbuki tiyatro bir sanat değil pedagojidir. Sanat, tiyatro piyesi yazarının kalemine aittir. Piyesi oynayanlara sanatkâr deniyorsa da, “sanatkâr” yaratıcı demek olduğuna göre yaratılanı taklit etmenin yaratmak olamayacağı aşikârdır.
    Milletin fikir, ahlâk, kültür ve millî duygu bakımından gelişmesi için tiyatrodan faydalanmak şarttır. Fakat bunun için Türk müellifleri tarafından bu maksatla yazılmış tiyatro eserleri bulunması gerekir. Bizim tiyatrolarımız ise daha çok tercüme, bazen de adapte eserleri sahneye koymuştur.
    Şimdi tarafsız olarak düşünelim: Schiller, Goethe veya Shakespeare gibi büyük sahne eseri müelliflerinin piyeslerinden Türk milletinin faydası ne olacaktır? Doktor Faust’un olağanüstü maceraları Türkler’in gönlünü heyecanla çarptırır mı? Hamlet, bugün için gülünç bir sahne oyunundan başka nedir? Operalar, yani besteli konuşmalar günümüzün insanlarına acayip gelmiyor mu?
    Bunları tarihî değeri bakımından, müzelerdeki eski eserleri seyreder gibi, arasıra temsil etmek lâzımdır. Fakat bu bir edebî zevk işi değil, tarihteki oluşmanın merhalelerini merak etmenin ve öğrenmek istemenin neticesidir.
    Bundan başka şunu da hatırdan asla çıkarmamalıdır: Bir millete tiyatro eserleri diye durmaksızın tercüme eser seyrettirmenin tabiî sonucu “demek benim eserim yokmuş” diyerek o millette bir aşağılık duygusu doğurmak olur.
    Bölge tiyatroları açmadan önce tiyatro eserleri yazdırmak, fakat bunların jürisinde Türkçülük gözüyle seçim yapmak lâzımdır. Millî mukaddesatı yıkıp dili bozacak şekilde yazılmış eserlere oy verecek hainleri jüriye sokmamak şarttır.
    Vaktiyle bir ahlâk, zevk, kültür ve dil faciası olan rezilâne bir eser, hepsi de solcu olan jüri üyeleri tarafından birinci ilân edilmişti. Bu yüz kızartıcı esere rey verenler arasında Halide Edip de bulunuyordu. Bu, üzerinde dikkatle durulacak bir noktadır.
    Abdülhak Hâmit’in tiyatro şaheserleri pek de sahneye konacak gibi olmadıktan başka dil bakımından da pek çoklarınca anlaşılmaz. Fakat zamanın müelliflerinden Yusuf Ziya Ortaç ve Halit Fahri Ozansoy ile yaşayanlardan Faruk Nafiz’in, yenilerden Necati Sepetçioğlu’nun piyesleri Türk milletine sunulabilir. Bunlardan başka benim bilmediğim genç istidatları bulup çıkarmak, bunlara eser yazdırmak, tarihin büyük sayfalarını dile getirmek, yüce insanlık duygularını dalgalandırmak, böylece de Türk milletinin kültür ve ahlâkını tezhip etmek mümkündür.
    “Selçuklu Tarih ve Medeniyeti Enstitüsü” son haftalarda “Malazgirt” ve “Büyük Hakan Alparslan” adlarında iki piyes yayınladı. Henüz okuyamadığım, biri manzum olan bu piyesler yarışma kazanmış oldukları için şüphesiz bir değer taşıyorlardır ve nihayet bunlar bizim eserlerimiz, öz malımızdır. Hamlet’ten, Makbet’ten, Sirano’dan daha sevimli, daha yakın ve daha güzeldir.
    Kültür Bakanlığı yalnız tiyatroya değil, yavaş yavaş tiyatroyu silen filmciliğe de el atmalıdır. Bugün Türkiye’de bir filmcilik ve değerli artistler olduğu muhakkaktır. Fakat yirmi yıl öncesinin imkânsızlıkları arasında yapılan filimler bugünkülerden daha güzeldir. Bugünküler, günümüzün maddeciliğine uyarak yalnız kazanç düşünülmek şartı ile hazırlanmış, tahrik edici, taklitçi, bayağı ve gayrı ahlâkî rezaletlerdir. Reklâm resimlerinde yalnız tabanca ve çıplak kadın. Filim isimleri de budalaca şeyler.. Tabiî bunları seyrede seyrede gençlerin seviyesi de düşüyor. Silâhlı soygunculuklarda bu filmlerin de tesiri olduğu muhakkaktır. Çünkü taklit, sosyal bir kanundur. Bundan dolayıdır ki bir zamanlar Doktor Fahrettin Kerim’in himmetiyle intihar haberlerinin gazetelerde yazılması yasaklanmıştı.
    Filmlerin seviye düşürmesini önlemek, aksine filimi milletin yükselmesi ve edebî zevki için vasıta kılmak üzere filmciliğin devlet eline geçmesinin yollarını aramalıdır. Filmlerin bugünkü konusu olan aile ihaneti, kadın iffetsizliği, haydutluk, kan dâvası gibi aşağılık şeyler kaldırılarak bunların yerini erdem, iyilik, kahramanlık, fedakârlık, yurt sevgisi gibi asil duygular almalıdır.
    Millî ruhu şahlandırmak için tarihî filimler en iyi vâsıtadır. Türk tarihinden, gerçeklere sadık kalınarak alınacak parçaların sinemalarda gösterilmesi yıllardır üstümüze çökmüş olan kâbusu atmaya yarayacaktır. Bizde ilk yapılan tarihî filimler oldukça başarılıydı. Bu son yapılanlar bir maskaralıktır. Türk yiğitleri dövüşürken havada takla atmaz. Amerikan filmlerinde olduğu gibi, her biri sığır devirecek yumruklarla dakikalarca düşe kalka dövüş olmaz. Şimdi bunlar yapılıyor. Türkler’e acayip kılıklar giydiriliyor. Amerikalıların maskaralıkları bize de uygulanıyor, sözün kısası Türk filmi olmaktan çıkıyor. Eski çağlarda kadın çok serbest olduğu, halde Türk kızlarının çıplak olarak erkekler önünde şehevi raks yapması gibi bir olay yoktur. Hacı ağaların zevkini tatmin için böyle sahneler icat ediliyor. Rejisörler Türk tarihini ve geçmişini hiç bilmiyor.
    Sözde tarihî filim diye “Bozkurtlar Geliyor” ve “Bozkurtların Öcü” adında iki filim çevrilmişti. Bunlardan birini dört kişi birden seyrettik. Konu benim iki tarihî romanımdan, “Bozkurtların Ölümü” ile “Bozkurtlar Diriliyor” dan alınmış daha doğrusu çalınmıştı. Biraz değiştirmişler, iki romanı birbirine karıştırmışlar; konuyu da, eseri de, tarihî kahramanları da, tarihi de rezil etmişlerdi. Çağdaş olmayan Gök Türklerle Alanlar savaştırılıyordu. Koca Türk Kağanı, teneke kalkanlı sekiz kişiyle yola çıkıyordu. İkinci romanımdaki “Deli Ersegün” adlı kahraman burada Hacivat kılıklı bir maskaraya çevrilmişti.
    Halbuki aslında bu iki roman tarihe titizlikle sadık kalınarak düzgün Türkçe ile yazılmış, âdeta destan gibi kaleme alınmış eserlerdi ve bugünkü Türkçü gençliğin yetişmesinde çok büyük rol oynamıştı. Romanları okuyan bir Doğu Türkistanlı bana Türkistan’ı görüp görmediğimi sormuş, gören birisi tarafından yazılmışa benziyor demişti. Kültür Bakanı olarak size teklif ediyorum. Nezaretimde olmak şartıyla bu romanları filme aldırın. Telif hakkımı donanmaya ve hava kuvvetlerini güçlendirme vakıflarına ebediyen armağan edeceğim. Başaralı olunmak şartıyla bu filimler gösterildiği zaman Türkiye’de yer yerinden oynayacak ve tarihî roman yazacak kabiliyetler kendini gösterecektir. Yalnız, kalabalık atlılar için Türk ordusunun yardımı şarttır. Tarihî İngiliz tümlerine yardım eden Türk ordusunun Bozkurtlara yardımını esirgeyeceği düşünülemez.
    Abdülhak Hâmit’in piyes olarak yazdığı “İlhan”, “Tarhan”, “Tayflar Geçidi”, “Ruhlar” ve “Arzîler” adlı birbirinin devamı olan eserler de millî, ahlâkî ve felsefî bakımdan birer şaheserdir ki filime alınması büyük bir başarı olacaktır. Bir kısmı dünyada, bir kısmı ahrette ve ruhlar âleminde geçen bu eserleri (ki Hâmit beşine birden “Kambur” ortak adını vermiştir) filime çekmek, çekebilmek bir sinema hârikası olacaktır. Bu eserler de Hâmit’in dehası ve milliyetçiliği fışkırmaktadır. Bunları gördükten sonra da Shakespeare’in mi, Hâmit’in mi daha üstün olduğu anlaşılacaktır. Bu eserler hakkında hüküm vermek için derhal bulup okumanızı, yetişme tarzınız bakımından anlayamayacağınız bazı bölümlerini erbabına sorarak künhüne varmanızı tavsiye ederim.
    Safiye Erol’un “Ciğerdelen” adlı romanı da dehanın yanından sıyrılıp geçen çok kuvvetli bir eserdir ama rezilâne solcu eserlerin furyası arasında kaynayıp gitmiştir. Sinema için en iyi eserlerden biri de budur.
    ***
    Kültür Bakanlığı, Türk milletinin kültürünü koruyup yükseltmek için yukarda bazen adlarıyla, bazen top yekûn saydığım eserleri bastırmadan önce, bu eserleri okuyacaklara hazırlık niteliğinde olmak üzere bir seri eser çıkarmak mecburiyetindedir. Kısa, düzgün Türkçeli, bol harita ve resimli, iyi baskılı olmak üzere liseden başlayarak daha yukarı seviyelere kadar hitap edecek bu eserler şunlar olmalıdır:

    Başlangıçtan günümüze kadar Türk Tarihi (Türk Tarihi ayrı devletler halinde değil, bütün halinde gösterilecek, birbirinin devamı olduğu belirtilecek, aynı zamanda birden fazla devletin bulunması fetret çağı olarak değerlendirilecek, sınır değişiklikleri, devletin büyümesi veya küçülmesi gibi olaylar için ayrı haritaları olacak, eski resimlerdeki Türk tipleri, sanat eserleri canlandırılacak, icabında temsilî resimler konacaktır).

    Bugünkü Türkler’in durumunu gösteren bir kitap. Haritalar, resimler, istatistiklerle, dil örnekleriyle Sovyetlerde, Çin’de, İran’da, Afgan’da, Irak’ta, Suriye’de, Balkanlar’da, Kıbrıs-Rodos ve başka yerlerdeki Türkler’den bahsedilecektir. Türkiye Türkleri soydaşlarını tanıyacak, 30 milyonluk değil, 70­80 milyonluk büyük millet olduğunu öğrenecektir.

    Türk medeniyet tarihim gösteren bir cilt edebiyat, resim, mimarlık, müzik, heykel, süsleme sanatlarını alacak, renkli resimlerle bezenmiş büyük bir cilt.

    Türk dili tarihi, tarihî gramerleri ve bugünkü grameri lehçeleri hakkında bir cilt.

    Türk folkloru hakkında bir cilt. Anonim şiirler, atasözleri, inanç ve âdetler, giyim-kûşam, yemekler, ev eşyaları, törenler hakkında bir cilt.

    Türkiye ve sınırlarımızı dışında kalmış Türk elleri hakkındâ birer cilt. Coğrafya biliminin türlü konuları üzerinde bilgiler.

    Tasavvuf  ve tarikatlar hakkında kısa ve özlü bilgiler veren bir cilt.

    Türklerin  girdiği dinler (Şamanlık, Manihaizm, Budizm, Hıristiyanlık, Musevîlik, Müslümanlık) hakkında sağlam bilgiler veren bir veya birkaç cilt.

    Türkiye’nin iktisadiyatı ve iktisadî geleceği hakkında bir cilt.

    Uzay bilgisi, yıldızlar âlemi, başta ay olmak üzere yıldızlar hakkındaki bilgiler ve teoriler, aya yapılan yolculukların öğrettiği müspet bilgiler.

     Çekirdek bilimi hakkında herkesin anlayacağı bir cilt.

    Dünya coğrafyası hakkında, devletlerin bizimle olan ilgilerine başta yer verilmek üzere birkaç ciltlik bir seri.

    Madde ve kuvvet hakkında son bilgilere dayanan bir cilt.

    Çok mühim bir konu haline gelen ekoloji hakkında bir cilt.

    Dünyanın iktisadî ve sosyal durumu halanda bir cilt.

    Dünyadaki hayvanlar hakkında büyük bir cilt.

    Dünyadaki bitkiler hakkında büyük bir cilt.

    Madenler, özellikle petrol, kömür, demir, uranyum gibi stratejiklerine fazla yer veren büyük bir cilt.

    Dünyadaki siyasî ve iktisadî cereyanlar hakkında, tenkitleriyle birlikte bir cilt.

    Bunlara birkaç başka eser de katılabilir. Fakat bugün başlansa bile yıllarca sürecek olan bu çalışmaların uzamasından bezginlik duymadan şimdiden bir program yaparak çalışmalı ve çalışmalar yapılırken, saydığım eserler tamamlanıncaya kadar boş durmamak için de, yine millî kültürümüze ait olup da hazır olan şu birkaç eseri Kültür Bakanlığı derhal bastırmalıdır:

    Temir ve Oğulları Tarihi: Merhum Prof. Zeki Velidi Togan’ın belki de en mühim eseri olan bu iki ciltlik tarih, ölümünden sonra, tarih öğretmeni olan evdeşi Nazmiye Togan Hanım tarafından daktiloya çekilerek basıma hazır hale gelmiştir. Temirliler çağı Prof. Togan’ın en iyi bildiği zamandır. Yalnız merhum Profesörün Türkçe’si hayli çetrefil olduğu için bu eserin basımdan önce Türkçe’yi ve Temir çağını bilen bir öğretmen veya profesör tarafından görülüp dil sürçmelerinin düzeltilmesi gerekir.

    Manas Destanı: Kırgız Türkleri’nin destanı olup Karahanlılar çağının hâtıralarını sakladığı söylen, fakat bütün destanlar gibi birçok zamanın izlerini yansıtan bu büyük destandan seçmeler yapması Prof. Abdülkadir İnan’a ısmarlanmıştı. Bu seçmeler “1000 Temel Eser” arasında yayınlanacaktı. Bu seri durdurulduğuna göre bunu da Kültür Bakanlığının ele alması ve seçmeler şeklinde değil, tamamını bastırması çok yerinde olur. Bugün bu destanı Abdülkadir İnan’dan daha iyi anlayıp mânâlandıracak değil yalnız Türkiye’de, bütün dünyada, hatta Kırgız Türkleri arasında bile kimse yoktur. Yaşlı ve gözleri pek iyi görmeyen Abdülkadir İnan’a yardımcılar bağlanarak bu ana eserin bir an önce çıkarılması millî bir hizmet olacaktır.

    Eski Türk Yazıtları: Türk dilinin en eski yadigârları olan Yenisey ve Orkun yazıtlarının Prof. Caferoğlu Ahmet’in toplu olarak ele almakta olduğunu yukarda söylemiştim. Bugün Türkiye’de bu işi ondan daha ehliyetle yapacak kimse yoktur. Almanya’da da olsa olsa bir Von Gabain vardır. Büyük ve yorucu bir iş olan bu işte profesöre yardımcılar ve imkânlar sağlayarak en doğru şekilde basılması, Kültür Bakanlığı’na şeref verecek büyük bir hizmet olacaktır.

    İstanbul İktisat Fakültesi Sosyoloji kürsüsünde bir Profesör Fındıkoğlu Z. Fahri vardır. Pek çok yayını olan, fakat gösterişi sevmediği için gereğince tanınmayan bu profesör yıllardan beri Türkiye’nin sosyal konuları üzerinde çalışmakta, türlü yayınlar yapmaktadır. Bir de Türkçe’de soyadlarının küçük addan önce gelmesinin doğru olduğunu söyleyip bu uğurda hayli mücadele ettiği için Türkiye’de pek çok kimse uydurma soyadlarının bırakıp “oğlu” ile biten gerçek soyadlarına dönmüşler, yani Fındıkoğlu bir bakıma Türk hayatına büyük tesir yapmış kimsedir. Bir zamanlar da, hani şu Hasan Ali’nin Maarif Vekili olduğu zamanlarda, bakanlığın başka işi kalmamış gibi, Hasan Âli, o zaman doçent olan Fındıkoğlu’na resmî yazı göndererek soyadını başta kullanmamasını istemişti. Fındıkoğlu yıllardan beri adlan ve soyadlarını toplayarak da bir etüt hazırlamaktadır. Bu konuda vardığı sonucun ilmî bir eser halinde kendisinden istenmesi ve soyadı meselesinin tarihî seyri üzerinde bir eser yazmasının teklifi çok yerinde olur. Bundan başka Fındıkoğlu, Türkiye’de Ziya Gökalp’ı en iyi bilen ilim adamıdır. Bu konuda Türkçe ve Fransızca eserleri vardır. Türk sosyoloji tarihi bakımından Ziya Gökalp’ı yeniden ele alarak bir eser yazdırılması millî kültürümüze ve Türk milliyetçiliğine en büyük hizmetlerden biri olacaktır.

    On iki ciltlik Türkiye Tarihi ile Türkiye’de ve dışarıda haklı bir şöhret kazanan Yılmaz Öztuna’nın şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün hükümdar hanedanları hakkında hazırlanmış bir eseri vardır. Halil Edhem’in “Düvel-i İslâmiyye” adlı eseri nev’inden olan, fakat onun gibi yalnız İslâm sülâleleriyle yetinmeyip diğer dinlerdeki sülâleleri de alan bu eser, tarih araştırmaları yapan herkes için başlıca müracaat kitaplarından biri olacaktır. Kendisinden bu eserin alınarak, tabiî kendisinin nezaretinde basılması pek büyük bir boşluğu dolduracak, Kültür Bakanlığı’na da adına yakışır bir görev yaptırmış olacaktır.

    ***
    Sayın Bakan! Kültür nisam takmaya Muhsin Ertuğrul gibi komünizmi göklere çıkarmış biriyle başlamanız çok kötü tesir bıraktı. Bu bir indîlik, keyfilik, haksızlıktır. Türk kültürü tiyatro ile başlamaz. Kültür; dil, din, tarih, gelenek, edebiyat, sanat, tören, giyim ve göreneklerin bütününden ibarettir ve tiyatro yabancılardan gelen bir müessese olduğu gibi bugün millileşmiş diye kabul edilse bile en sonralarda akla gelmesi gereken bir unsurdur. Niçin Karagöz ile Orta Oyunu aklınıza gelmiyor da önce tiyatroyu düşünüyorsunuz? Neden aklınıza cirit, okçuluk, binicilik, kılıç gelmiyor da bale geliyor? Niçin erkek oyunu olan Zeybeğe el atmıyorsunuz da kız oyunu olan baleye yöneliyorsunuz?
    Konuşmalarınızda durmadan hümanizmadan bahsetmeniz Amerikan kültürüyle yetişmiş olmanızdan mı doğuyor? Unutmayın ki kültürler hümanist değil, millîdir. Birbirinden hırsızlık da ederler. Meselâ Yunanlılar bizim Karagözü, Bulgarlar yoğurdu çalarak Batıda kendi icatları diye göstermeye çabalıyorlar.
    Hümanist olmak kendisini başkalarıyla, başkalarını da kendisiyle eşit görmek, onu da kendi milleti kadar sevmek, artık bir daha düşmanlık olmayacağına inanmak gibi bir hayaldir. Siz Moskof’u ve Yunanlı’yı da sever misiniz? Bunlarla bir daha savaşmayacağımıza yürekten inanıyor musunuz? Japonya’da atom bombaları patlatan Amerikalıları insaniyetçi sayıyor musunuz? İnsanları ve milletleri hayvan gibi kullanan komünist ülkelerin “halk demokrasisi” teranelerinde bir zerrecik hakikat buluyor musunuz? Hümanizmle afyonlaşmış bir milletin, saldırıya uğradığı zaman bir Çanakkale, hatta bir Sakarya, hatta bir Kunuri Savaşı yapabileceğine güveniniz var mı? Birkaç saatime mal olarak hayatımı birkaç saat kısaltan bu cevabımın da vaktiyle Demokrat Parti’ye verdiğim cevap gibi heba edilmemesi, edilememesi için Ötüken’in zaten az olan sayfalarından birkaçını gasp ederek açıkça yayınlıyorum. Bunu ehil kişilere göstererek doğru ise mucibince davranınız. Yalnız şu var: Millî duygu ile yazılmış bu cevabımı inceleyeceklerin solcu, nurcu, halk partili, mason ve devşirme dölü olmamalarına dikkat etmenizi, hattâ inceleteceğiniz kişilerin böylelerinden olup olmadıkları hakkında uzman olara bize danışmanızı saygılarımla rica ederim.
    Ötüken, 1 Kasım 1971, Sayı: 12

     
  • TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI

    20 Eylül 1971 tarihiyle Kültür Bakanı Talât S. Halman’dan resmî bir yazı aldım. Basılı olan ve başkalarına da gönderilmiş bulunan yazı aynen şöyledir:

    Sayın Nihâl Atsız,

    Kültür Bakanlığının yayın programından ilki, kültür eserleri konusunda üç yeni diziyle başlatılacak, bu dizileri, çeşitli kültür ve sanat dallarında yeni diziler izleyecektir.

    Öncelikle ele alman üç yayın dizisi şunlardır:

    1- Türk Kültürü Kaynak Eserleri Dizisi:

    Bu dizide, başlangıcından 1923 yılına kadar Türkçe yazılmış, Türk tarihi, Türk edebiyatı ve Türk sanatına ilişkin Türk kültürünün kaynak eserleri, yeni kuşakların kolayca anlayabileceği bir dilde sadeleştirilerek yayınlanacak, gerekirse bu eserlerden seçmeler yapılacaktır.

    2- Yabancı Dillerde Türk Kültürü Dizisi:

    Bu dizide yabancı dillerde yazılmış, Türk kültürü ile ilgili kaynak niteliğindeki eserler, dilimize çevrilerek yayınlanacaktır.

    3- Cumhuriyetin Temel Eserleri Dizisi: Bu dizide, Cumhuriyetimizin ilânı tarihi olan 1923 yılından bugüne, temel eser niteliğindeki kültür eserleri yayınlanacak, Cumhuriyetin 50. yıl dönümüne kadar, bu diziden yüz kadar eser hazırlanmış olacaktır.


    Bu üç ayrı dizide yayınlanacak eserlerin seçilmesi konusunda fikir adamlarımız ve aydınlarımızın bize yardımcı olmalarını beklemekteyiz. Bu amaçla bir anket açmış bulunuyoruz.


    Yukarıdaki 3 maddede belirtilen dizilerde yayınlanmasını uygun bulduğunuz eserlerden istediğiniz kadarının (yazar adlarını da vererek) 3 ayrı liste halinde, Kültür Bakanlığı’na göndermenizi rica ederim.

    Türk kültürüne yapacağınız bu değerli hizmet için teşekkürler eder, saygılarımı sunarım.

    Talât S. Halman
    Kültür Bakanı

    Not: Cevapların en geç 10 Ekim 1971 tarihine kadar verilmesi rica olunur.

    ***

    20 Eylül tarihli yazıyı 22 Eylülde aldığım, 10 Ekimde Kültür Bakanlığı’nda bulunması gereken cevabı da 8 Ekimde postalamaya mecbur olduğum için bu kadar geniş kapsamlı bir konu üzerinde bana ancak 16 günlük mühlet verilmiş demektir. Demek ki Bakanlık, cevaplarını düşünüp etüt edilerek değil de akla geldiği şekilde ve aceleyle yazılmasını uygun bulmaktadır. Hele yazının 3. maddesi olan “Cumhuriyetin Temel Eserleri Dizisi”, Kültür Bakanlığı’ndan bir şey beklememenin, bu işlerin gösterişten ileriye gitmeyeceğinin senedi yerindedir.

    Cumhuriyetin 50. yıl dönümüne kadar, yani önümüzdeki iki yıl içinde 100 kadar eserin hazırlanmasını istemek hesap bilmemenin, eser basımından gafil olmanın delilinden başka bir şey değildir, iki yıl 104 haftadır. 104 haftada 100 eser vermek için haftada bir eser çıkarmak lâzımdır. Bu eserlerin hazırlanıp Bakanlığa sunulmasına kadar da daha birçok haftalar geçeceğine göre 100 eseri piyasaya çıkarmak için 104 değil, belki de 70-80 hafta kalacaktır. Yani Bakanlık 100 metreyi 5 saniyede koşmak iddiasındadır. Bundan başka Cumhuriyet çağının 100 temel eseri yoktur. Çünkü bu 50 yılın büyük bölümü inkılâplar, siyasî buhranlar ve mücadelelerle geçmiş, eser yaratmak için gerekli sosyal ortam mevcut bulunmamıştır. Demek ki Bakanlık “yok” olan bir şey üzerinde “var”mış gibi mütalâa yürütmektedir.


    Cevabımı Bakanlığın gönderdiği kâğıtlar üzerinde değil de Ötüken yapraklarında vermemin sebebi şudur: Vaktiyle Demokrat Parti iktidara geçtiği zaman Millî Eğitim Bakanı olan Tevfik İleri de böyle büyük bir millî kültür serisi yayınlayacağını söyleyerek bütün lise öğretmenlerine basılı kâğıtlar göndermiş, millî kültür eserlerinin neler olduğunu, bunların ne şekilde basılabileceğini, bu işlerin en iyi kimler tarafından yapılabileceğini sormuştu.

    O zaman ben, büyük bir gafletle, bu işi ciddiye alarak günlerce uğraşmış, zaten evvelce hazırlığım bulunan bir konuda olması dolayısıyla millî kültürümüze ait ana tarih ve edebiyat kaynaklarını kronolojik olarak nevilerine göre sıralamış; hangisinin aynen, hangisinin sadeleştirilerek, hangisinin Arapça veya Acemce’den çevrilerek yayınlanabileceğini bildirmiş; her eserin kim veya kimler tarafından en iyi şekilde yapılacağını da kaydetmiştim. Bu, çok uzun bir liste olmuş, Bakanlığın gönderdiği matbu kâğıtlar yetmediği için tarafımdan da birçok kâğıtların eklenmesi gerekmişti.

    Sonra ne oldu? Hiç.. Çünkü parti hükümetleri ciddî işlerle değil, ıvır-zıvırla uğraşıyor, kendisine oy vermeyen Kırşehir’i ilçe haline getiriyor ve Millî Eğitim Bakanlığına kadar yükselmiş bir adam da daha 50 yıl iktidarda kalacaklarını söylemek gibi aklın kabul edemeyeceği hezeyanlar savuruyordu. O zamanki anket uygulanamadığı gibi bizim listelerin de atıldığı muhakkaktır. Yoksa Millî Eğitim arşivlerinde bulunması icap eder.

    Zamanla AP Hükümeti iş başına geldi. Daha akıllı iş görerek bunu anketle değil, bir komisyonla yapmaya karar verdi. Fakat burada da büyük bir yanlış yapıldı: 1000 Temel Eser’in, ikinci Beş Yıllık Plân süresince ortaya konulması kararlaştırıldı. Buna göre yılda 200 eserin basılması gerekiyor, bu da aşağı yukarı iki günde bir eser çıkarmak anlamına geliyordu.

    Fakat 5 yılda 1000 değil de 100 eser basılsa bile, türlü beynelmilelci ve vatan ihaneti aşılayan kitaplarla zehirlenen, Türklükten koparılan gençlerin bir kısmını olsun kurtarabilecek nitelikte olduğu muhakkaktı. Nitekim Orkun Yazıtları, Kaşgarlı Mahmut, Dede Korkut gibi ana eserlerle Türk milletine âdeta susadığı eserlerin verilmesine başlanmıştı. Fakat ne oldu? Birkaç solcu profesörün kışkırtmasıyla Millî Eğitim Bakanlığı bu seriyi durdurdu. Halbuki beklenen şey bunun durdurulması değil, aralarına bundan sonra bazı zayıf eserlerin karışmasını önleyecek tedbirlerin alınması, komisyonun kuvvetlendirilmesi ve eserlerin pek ucuz olan 5 liralık satış fiyatının çoğaltılmasıyla telif ücretlerinin biraz azaltılması sayesinde hazineye bir miktar gelir sağlamak olacaktı.

    Şimdi Kültür Bakanlığı 3 seri halinde yeni eserler bastırarak bu zararı gidermeye çalışıyor. Bu teşebbüsün de önünde sonunda akim kalacağını bildiğim için cevabımı kamuoyu önünde açıklamayı. Demokrat Parti zamanında boşuna giden ve meçhul kalan emeklerim gibi bunun da harcanmaması için Ötüken’de yayınlamayı uygun buluyorum.

    A) Bir kere teşebbüsünüz temelden yanlıştır. Çünkü Türk kültürünün kaynak eserlerini isterken bunun “yeni kuşakların kolayca anlayabileceği bir dilde” olmasını şart koşuyorsunuz. Yeni kuşakların seçkin bir küçük bölümü dışında kalanları 1000 kelimeyle konuşan gençler olduğu için bunların anlayacağı şekilde eser yazmak veya hazırlamak fikir ve duygu bakımından düşmek, alçalmak mânâsına gelir. Halbuki gaye onların seviyesine inmek değil, onları yukarıya çekip çıkarmak olacaktır ki, bu da eserleri alabildiğine sadeleştirmek, yani basitleştirmekle asla sağlanamaz. Bu “Bin Kelimeli Millet”, İngilizce yahut İspanyolca’yı bilmediği halde İngiliz, Amerikan ve Arjantin şarkılarını mükemmelen ırlıyor. Demek ki kendisine ait olanı da öğrenecek kabiliyeti var demektir. Öğrensin!.. Kültür dizisi dip notları ve açıklamalarla onlara kılavuzluk edebilir ve (malak), (buzağı), (tay), (sıpa), (küşek), (palaz) kelimelerini bilmeyerek ayı yavrusu, inek yavrusu at yavrusu, eşek yavrusu, deve yavrusu, kaz yavrusu diye işin içinden sıyrılan kültürsüz kuşaklar kendi dillerinin zenginliğim kendi kendilerini öğrenmek mecburiyetinde tutulur. Sınavlarda bunlara tümleç, özne, uydurmaları yerine “kısrak neye derler”, “boz ve kumral hangi renklerdir”, “hangi hayvanların yavrusuna enik denir”, “bıkmak, usanmak ve bezmek arasındaki farklar nelerdir” gibi sorular sorulur ve “dövüştürülmek”, “koşturulabilmek” gibi Türkçe kelimelerin Batı dillerinde, Arapça ve Acemce’de kaç kelimeyle ifade edildiği öğretilir, bir cümlede “fiil’i sona getirerek konuşmanın büyük bir zihin ve muhakeme üstünlüğü olduğu anlatılır, sözün kısası, dilin kutsal nesne olduğu beyinlerine işlenir.


    Bu sebeple Türk kültürünün ana kaynaklarının iki şekilde basılması düşünülebilir:


    1- Çok sade Türkçe olduğu için aynen basılması gerekenleri (tabiî, lüzumlu açıklama notlarıyla). Anonim Osmanlı tarihlerinin; Âşıkpaşaoğlu, Oruç Bey ve Neşri tarihlerinin güzel ve akıcı dillerim aynen vermek gençlerde kendi dillerine karşı sevgi uyandıracağı gibi aralarında kabiliyetli olanları da dil ve tarih bilgini olmaya yöneltir.

    2- Arapça-Acemce kelime ve tamlamalarla, çoğullarla karışık medrese nesriyle yazılmış eserlerden tarih ve biyografyaya ait olanların sadeleştirilmesi, ancak edebî nesir niteliğinde olanların transkripsiyonla basılarak bir zamanlar edebî nesrimizin aydınlar elinde ne hale geldiğini göstermek ve bunları anlar hale gelmek tarihî bir zarurettir.

    3- Bir de Türkler tarafından telif edildiği için Türk kültürüne dahil bulunan, fakat Arapça veya Acemce yazılan tarih kitapları vardır ki bunları da bugünün Türkçesine (“ve de” siz, “ya da” sız bir dille) çevirmek şarttır.

    B) Yabancı dillerde Türk kültürüne ait pek çok eser yayınlanmıştır. Fakat şimdiye kadar bunların en mühimlerine kimse yönelmemiş, ikinci veya üçüncü derecedeki bazılarının tercümesiyle yetinilmiştir.

    Yabancı dillerdeki ana kaynaklarımızın en mühimleri şunlardır:

    1- Doğu Türkistan’da yapılan kazılar sonunda Almanlar’ın bularak Berlin’e getirdikleri ve birçoğunu yayınladıkları metinlerle renkli resimler. Bunların çoğu İstanbul’daki Türkiyat Enstitüsü Kütüphanesinde bulunmaktadır. Türkiyat Enstitüsü Müdürü olan Prof. Caferoğlu Ahmet de bu işlerin uzmanı olup Kültür Bakanlığının maddî desteği ile bunların tamamını bizim Türkçe’mize çevirecek güçte ve kabiliyettedir. Caferoğlu, şimdiye kadar Uygur Sözlüğü, Anadolu Ağızları Örnekleri, Ebû Hayyân Sözlüğü gibi birçok ana eserler yayınlamış çalışkan bir Türk Dili bilgini olup bugün de çok mühim bir külliyat üzerinde uğraşmakta, vaktiyle Hüseyin Namık Orkun tarafından yayınlanıp tükenmiş bulunan eski Türk yazıtlarını, yani Orkun ve daha öncesine ait Türk metinlerini, aslı ve bizim Türkçemize tercümesiyle hazırlamaktadır. Bu, bir anıt olacaktır. Kültür Bakanlığı’nın profesöre başvurarak ne gibi yardıma ihtiyacı olduğunu sorması ve elinden geleni yapması Konya’da bölge tiyatrosu kurmaktan çok önce gelen bir görevdir.

    Türkiyat Enstitüsündeki eserlerde bulunan Uygur resimlerinin aynı nefasetle renkli olarak basılması milâdın 5-9. yüzyıllarına ait büyük sanat ve kültür eserlerini ortaya koyacak, bazı gençlerdeki aşağılık duygusunu silecek, Türkler’in yalnız savaşçı ve devlet kurucu değil, sanatçı millet olduklarını da ispat edecektir. Bir millet kendi geçmişinin övünçlerini bilmezse kaç para eder ve o milletin Kültür Bakanlığı bunları ortaya koymazsa ne işe yarar?

    2- Kaşgarlı Mahmut’un Türkçe-Arapça sözlük şeklinde yazdığı, fakat içindeki tarih, dil, coğrafya, etnoloji, edebiyat ve folklor bilgileri dolayısıyla hazine değerinde olan Dîvân-ü Lugati’t-Türk’ü Türkçe’ye çevrilerek yemden basılmalıdır. Türk Dil Kurumu tarafından Besim Atalay eliyle yapılan tercüme tükenmiştir. Bundan başka bu yayın matbaa harfleriyle değil, teksir usulüyle yapıldığı için eserin şerefiyle denk düşmemiştir. Tabiî, yanlışları da vardır. Bunlar düzeltilerek, çok güzel bir baskı ile eser önce aynen çevrilip basılmalı, ikinci cilt olarak harf sırasıyla kelime endeksi yapılmalı, üçüncü cilt olarak da verdiği tarih, edebiyat, destan, kültür bilgileri üzerinde etütler yapılıp eser değerlendirilmelidir.

    Şunu da ehemmiyetle söyleyeyim ki bu gibi yayınlarda transkripsiyon harfleri kullanmak şarttır. Bu günkü harflerimiz Türkçe’nin ne bugünkü, ne de eski fonetiğini verecek güçte değildir. Özellikle “kapalı k” için “sağır nun” ve “hı=kh” harfleri, hattâ “kalın e” için ayrı bir işaret mutlaka lâzımdır. Bir milletin kültürü kolay alfabeye bağlı olsaydı İngilizler’in, hele Japonlar’ın bugün emekleme çağında olmaları gerekirdi. Türkçe’nin ilkel bir dil seviyesinden kurtulması içine bu üç dört harfin eklenmesi ve imlânın kesin şekilde tespiti lâzımdır.

    3- Türk kültürü derken yalnız yetişmeye muhtaç gençleri değil, bütünü ile Türk milletini göz önünde tutmak gerektiği için, araştırıcı ve bilginleri de düşünerek faaliyette bulunmak icap eder. Bundan dolayı da Türk Tarihi’nin ana kaynaklarından olup hepsi de Farsça yazılmış bulunan “Cihangüşâ”, “Cami’ ü t’-Tevârih”, “Habîbü’s-Siyer” ve “Ravzatu’s-Safâ”nın profesörlerinden kurulu heyetler tarafından Türkçe’ye en doğru şekilde çevrilip en mükemmel şekilde basılması gerekir.

    Yine Türk Tarihi’nin klâsik kaynakları arasında girmiş bulunan, kısmen eski olmakla beraber, Fransız Deguignes, İngiliz Parker ve Rus Biçurin’in umumî Türk Tarihi’ne ait, Çin kaynaklarından da faydalanarak yazdıkları eserlerin uzman profesörlere tercüme ettirilmesi şarttır.


    Rusça’dan yapılacak çevirmeler için biraz acele etmek lâzımdır. Rusça’yı iyi bilen ve hepsi de Sovyetler elindeki Türk ülkelerinden olan bilginler zamanla azalmakta, yerli Türkler’den Rusça bilen çıkmamaktadır. Zeki Velidi Togan tabiî ömrüyle, Akdes Nimet Kurat trafik kazasıyla öldü. Rusça’yı iyi bilen bilginlerden Başkurt Abdülkadir İnan, Azeri Caferoğlu Ahmet ve Tatar (= Kazanlı) Ahmet Temir kaldı. Şu pek mühim olan Rahip Biçurin (Hiakent)in dört ciltlik eserini bu üç kişiye çevirtmek, bunların maiyetine genç ve çalışkan tarihçilerden birkaç yardımcı vererek eserlerin kısa sürede Türkçe’ye mal edilmesini sağlamak lâzımdır.

    Deguignes’in eseri vaktiyle Hüseyin Cahit tarafından Türkçe’ye eksik olarak ve oldukça eski bir dille çevrilmişti. Hüseyin Cahit tarihçi olmadığı için bazı yerleri iyi anlayamamıştı. Zaten tükenmiş olan bu tercümeyi yeni baştan tam olarak ve gerekli notlarla yapmak Türk kültürüne ve hele tarihine büyük hizmet olacaktır.

    4- Osmanlı Tarihi’nin mühim kaynaklarından ve Türk tarihçiliğinin mühim eserlerinden iki tanesi, müellifleri Türk olduğu halde Arapça yazılmış olup bunların da Türkçe’ye çevrilmesi mutlaka lâzımdır.

    Biri “Cenabı” veya “Cennâbi’nin “El-‘Aylemü’z Zahir” adlı umumî tarihidir. Kendisi bu eserini Türkçe’ye de çevirmişse de tam değil, özet halindedir.

    İkincisi meşhur Müneccimbaşı Şeyh Ahmet Dede Efendi’nin umumî tarihi olan “Câmi’üd-Düvel” veya “Sahâyifü’l-Ahbâr”ıdır. Bu ikincisi Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın emriyle şair Nedim’in başkanlığında bulunan bir heyet tarafından Türkçe’ye çevrilmiş, hatta basılmışsa da tercüme pek acele yapıldığı gibi basımı da imlâ yanlışlarıyla doludur. Bu iki eser Osmanlı Türkleri’nin cihan tarihine bakışlarını göstermesi bakımından da ilgi çekicidir. Ayrıca bugün bazıları ortada bulunmayan kaynaklara dayanarak yazılmışlardır.

    Bu Arapça eserleri Türkçe’ye başarıyla çevirecek kimseyi de tavsiye edeyim. Vaktiyle lise tarih öğretmeni olup sonra Ankara’da, galiba ilahiyat Fakültesi’nde bir görev almış olan Nafiz Danışman, Arapçâ’yı da, Fransızca’yı da anadili gibi bilmektedir. Geniş tarih kültürü olduğu için de bu eserleri çevirecek kabiliyettedir.

    C) Türk tarihinin İslâmlık çağında vücuda getirilen sanat şaheserlerinin açıklamalı albümleri yapılmalıdır. Bazıları olağanüstü güzel olan minyatürler, tezhipler, cilt kapaklarındaki süslemeler, tahta ve taş oymaları, yazılar, mimarlık eserleri, basım tekniğinin son imkânlarıyla, renkli olarak büyük ciltler halinde basılmalıdır.

    Bu eserlerden liseliler, üniversiteliler, uzmanlar, bilginler ve meraklı her sınıf halk faydalanabilir. Bunları yaratmış milletin oğlu olmak gururu ruhlara siner.

    İslâmî çağın sade nesirlerinden en mühimlerini aynen (notlar ve açıklamalarla) bastırmak lâzımdır.

    Alişîr Nevâ-î’nin Muhâkemetü’l-Lugateyn’i hem Çağatayca’nın güzel bir örneği, hem de bir fikir eseridir. Bu büyük şair, Türkçe’nin Farsça’dan üstün olduğunu ispat etmektedir. Bunun Çağatayca aslı, Türkiye Türkçesine çevrilmiş şekli, açıklamaları ve kelime endeksiyle, hatta tam gramerini de yaparak basmak millî bir kültür borcudur. Bunu yayınlamakla 15. Yüzyılda Türkistan’da yaşamış bir şair, bilgin ve Türkçünün şahsiyeti ortaya çıkmış olacaktır. Bunu da Nevâ-î hakkında mühim bir külliyat yayınlamış olan Agâh Sırrı Levent’e vermek herhalde çok yerinde olacaktır.

    Yine Çağatayca’nın en güzel örneklerinden olan ve Ebülgazi Bahadır Han tarafından yazılmış bulunan Türk Şeceresi adlı eserlerin de yukarda işaret ettiğim metotla basılması mutlaka lâzımdır.

    Türkiye’de yazılan açık Türkçe nesirlerin başında, “Tevârîh-i Âli Osman”lar gelir. Bunlar arasında anonimler mühim yer tutar. Ayasofya Kütüphanesi’ndeki tek nüsha hepsinden eski ve mühimdir.

    Bunu da transkripsiyon, endeks ve grameriyle bastırmak şarttır. Aynı metotla Oruç Bey, Âşıkpaşaoğlu, Neşrî ve Lûtfi Paşa tarihleri de bastırılmalıdır. Bunların Türkçe’si çok güzeldir. Liseliler bile sıkıntısız anlar. Yalnız, bazı kelimeler ve gramer şekilleri üzerinde küçük açıklamalara muhtaçtır.

    Ç) Manzum eserlerimizin başında, Reşit Rahmeti Arat’ın yayınladığı Uygurca şiirlerden sonra Kutadgu- Bilig ile Atebetü’l-Hakayık gelir. Bunlardan biraz sonra da Ahmet Yesevi’nin Hikmetleri yer alır. 11-12. Yüzyılların Hakanlı Türkçesiyle yazılmış olan bu eserleri aynen ve bizim Türkçemize çevrilmiş şekliyle, kelime endeksi ve grameriyle yayınlamak kültürümüzün ortaya çıkması, hatta dünya görüşü ve devlet felsefemizi anlamak bakımından şarttır.


    Bunlardan sonra “Sultan Veled”den başlayarak Anadolu Türkleri’nin manzumeleri gelir. Bu arada Âşık Paşa’nın bir fikir eseri de olan “Garibnâme” sini unutmamak lâzımdır.

    15. Yüzyıl tarihçisi olan Enverî’nin, manzum tarihi olan “Düsturnâme”si, 16. Yüzyılın asker şairi olan Edirneli Nazmi’nin sırf Türkçe kelimelerle yazdığı Dîvân-ı Türki-i Basit mutlaka basılmalıdır. Bunların kelime endeksleri ve gramerleri hem tarihî gramerimizin, hem de tarihî sözlüğümüzün tedvinine yarayacaktır.

    D) Divan Edebiyatı diliyle yazılmış olan, fakat Batı Türk Edebiyatı’nın şaheserleri arasında bulunan birkaç divanın, yukarda belirttiğimiz metotlarla basılması mutlaka lâzımdır. Bakî, Fuzulî, Nedim ve Şeyh Galip bunlar arasındadır. Ahlâksız ve rezil Nefî’ye lüzum yoktur. Zâtı, Ahmet Paşa, Necâtî, Hayâlı gibi birkaç mühimi Divan Edebiyatı’nın bugünkü en büyük uzmanı olan Prof. Ali Nihat Tarlan tarafından yayınlanmıştır. Her ne kadar Fuzulî de onun tarafından kısmen basılmışsa da yeniden ele alınması lâzımdır.

    E) Türk kültür eserleri deyince Bakanlığın belirttiği gibi yalnız kelime hazinesi pek yoksul gençleri düşünmek doğru değildir.Hattâ bir bakıma onları kitaptan önce falaka ile kültürlendirmek daha doğru olur. Okuyup öğrenmek isteyen gençleri, genç ve kabiliyetli asistanları, araştırıcıları, meraklıları da tatmin edecek eserlere ihtiyaç vardır. Bu eserlerin başlıca nevileri tarihler, biyografyalar, menâkıbnâmeler ve manzum romanlardır (yani mesneviler).

    Kütüphanelerimiz Türk, bilhassa Osmanlı Tarihine ait çok sayıda ve çok değerli eserlerle doludur. Bir savaş olduğu zaman, İstanbul’un hava saldırısına uğraması ve kitaplarımızın harap olması ihtimali düşünülerek, böyle bir durum karşısında Anadolu’nun emniyetli yerlerine götürülecek kitapların listesi, vaktiyle Bakanlık buyruğu ile yapılmıştı. Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunduğum sırada bu görev bana verilmiş, ben de ilk hamlede emniyete alınması gerekli kitapların listesini hazırlayıp

    Kütüphane Müdürlüğüne vermiştim. Hatta gerektiğinde bu kitapların konacağı çelik sandıklar da hazırlanmıştı. Süleymaniye Kitaplığında 100 kadar kütüphane toplanmış olduğu için burası kitap sayısı bakımından yüklü bir yerdir. Hazırladığım listede şunlar vardı:

    Dünyada tek nüsha olan eserler.
    Dünyada çift nüsha olan eserler.
    Müellif yazısıyla olan eserler.
    Yazı bakımından nefis eserler.
    Minyatür bakımından nefis eserler.
    Tezhip bakımından nefis eserler.
    Cilt bakımından orijinal, eski ve nefis eserler.
    İstinsah tarihi bakımından çok eski olan eserler.
    Eski ve nadir basmalar.
    Kültür Bakanlığı Süleymaniye Kütüphanesi’ne başvurarak en değerlilerinden başlamak üzere bunları da bastırabilir.

    F) Osmanlı Hanedanı’nın resmî tarihleri olan şehnameci ve vakanüvis tarihleri derhal bir sistem içinde, dilleri sadeleştirilerek, ilmî şekilde basılmalıdır. Bunları yapmak hiç de kolay değildir. Tarih profesörleri için bile mühim ve gaileli meselelerdir. Fakat tarihimizin tedvini ve genç araştırıcıları bir de anlaşılması pek güç bir dilin batağından kurtarmak için bunların basılması şarttır.

    G) Mühim bir konu da biyografya eserleridir ve bunların başında Şakayık ve zeyilleri gelir. Bu “Şakayik” bir çiçek olmayıp “Şakayikü’n-Nu’mâniyye fi Ulemâil’d-Devleti’l-Osmâniyye” adlı, Osmanlı Devleti meşhurlarının tercümeihallerini vermiş olan ilk eserdir. Arapça yazılıp o zamanın ağdalı Türkçesine çevrilmiş, sonra çok zeyilleri kaleme alınmıştır. Hepsi ana kaynaklardır. Ağdalı dilin geveze tabiatı yüzünden pek şişkin görünmelerine rağmen gerçekte kısa eserlerde de sadeleştirmek ömür törpüsüdür. Fakat bilgin, şeyh, şair, müverrih vesaireden binlerce kişinin hal tercümelerini bildirdiği için vazgeçilmesi imkânsız hazinelerdir. Ayrıca şairlerin, sadrazam, şeyhülislâm vesaire gibi devlet ricalinin biyografisini veren başka eserler de vardır ki hepsinin sırasıyla ve sistemle basılması gerekmektedir.

    ***

    Sayın Bakan!

    Siz Bakanlığa geçer geçmez tiyatro ve baleden bahsetmeye başladınız. En sonra da bölge tiyatroları kurulacağını müjdelediniz. Halbuki tiyatro bir sanat değil pedagojidir. Sanat, tiyatro piyesi yazarının kalemine aittir. Piyesi oynayanlara sanatkâr deniyorsa da, “sanatkâr” yaratıcı demek olduğuna göre yaratılanı taklit etmenin yaratmak olamayacağı aşikârdır.

    Milletin fikir, ahlâk, kültür ve millî duygu bakımından gelişmesi için tiyatrodan faydalanmak şarttır. Fakat bunun için Türk müellifleri tarafından bu maksatla yazılmış tiyatro eserleri bulunması gerekir. Bizim tiyatrolarımız ise daha çok tercüme, bazen de adapte eserleri sahneye koymuştur.

    Şimdi tarafsız olarak düşünelim: Schiller, Goethe veya Shakespeare gibi büyük sahne eseri müelliflerinin piyeslerinden Türk milletinin faydası ne olacaktır? Doktor Faust’un olağanüstü maceraları Türkler’in gönlünü heyecanla çarptırır mı? Hamlet, bugün için gülünç bir sahne oyunundan başka nedir? Operalar, yani besteli konuşmalar günümüzün insanlarına acayip gelmiyor mu?

    Bunları tarihî değeri bakımından, müzelerdeki eski eserleri seyreder gibi, arasıra temsil etmek lâzımdır. Fakat bu bir edebî zevk işi değil, tarihteki oluşmanın merhalelerini merak etmenin ve öğrenmek istemenin neticesidir.

    Bundan başka şunu da hatırdan asla çıkarmamalıdır: Bir millete tiyatro eserleri diye durmaksızın tercüme eser seyrettirmenin tabiî sonucu “demek benim eserim yokmuş” diyerek o millette bir aşağılık duygusu doğurmak olur.

    Bölge tiyatroları açmadan önce tiyatro eserleri yazdırmak, fakat bunların jürisinde Türkçülük gözüyle seçim yapmak lâzımdır. Millî mukaddesatı yıkıp dili bozacak şekilde yazılmış eserlere oy verecek hainleri jüriye sokmamak şarttır.

    Vaktiyle bir ahlâk, zevk, kültür ve dil faciası olan rezilâne bir eser, hepsi de solcu olan jüri üyeleri tarafından birinci ilân edilmişti. Bu yüz kızartıcı esere rey verenler arasında Halide Edip de bulunuyordu. Bu, üzerinde dikkatle durulacak bir noktadır.

    Abdülhak Hâmit’in tiyatro şaheserleri pek de sahneye konacak gibi olmadıktan başka dil bakımından da pek çoklarınca anlaşılmaz. Fakat zamanın müelliflerinden Yusuf Ziya Ortaç ve Halit Fahri Ozansoy ile yaşayanlardan Faruk Nafiz’in, yenilerden Necati Sepetçioğlu’nun piyesleri Türk milletine sunulabilir. Bunlardan başka benim bilmediğim genç istidatları bulup çıkarmak, bunlara eser yazdırmak, tarihin büyük sayfalarını dile getirmek, yüce insanlık duygularını dalgalandırmak, böylece de Türk milletinin kültür ve ahlâkını tezhip etmek mümkündür.

    “Selçuklu Tarih ve Medeniyeti Enstitüsü” son haftalarda “Malazgirt” ve “Büyük Hakan Alparslan” adlarında iki piyes yayınladı. Henüz okuyamadığım, biri manzum olan bu piyesler yarışma kazanmış oldukları için şüphesiz bir değer taşıyorlardır ve nihayet bunlar bizim eserlerimiz, öz malımızdır. Hamlet’ten, Makbet’ten, Sirano’dan daha sevimli, daha yakın ve daha güzeldir.

    Kültür Bakanlığı yalnız tiyatroya değil, yavaş yavaş tiyatroyu silen filmciliğe de el atmalıdır. Bugün Türkiye’de bir filmcilik ve değerli artistler olduğu muhakkaktır. Fakat yirmi yıl öncesinin imkânsızlıkları arasında yapılan filimler bugünkülerden daha güzeldir. Bugünküler, günümüzün maddeciliğine uyarak yalnız kazanç düşünülmek şartı ile hazırlanmış, tahrik edici, taklitçi, bayağı ve gayrı ahlâkî rezaletlerdir. Reklâm resimlerinde yalnız tabanca ve çıplak kadın. Filim isimleri de budalaca şeyler.. Tabiî bunları seyrede seyrede gençlerin seviyesi de düşüyor. Silâhlı soygunculuklarda bu filmlerin de tesiri olduğu muhakkaktır. Çünkü taklit, sosyal bir kanundur. Bundan dolayıdır ki bir zamanlar Doktor Fahrettin Kerim’in himmetiyle intihar haberlerinin gazetelerde yazılması yasaklanmıştı.

    Filmlerin seviye düşürmesini önlemek, aksine filimi milletin yükselmesi ve edebî zevki için vasıta kılmak üzere filmciliğin devlet eline geçmesinin yollarını aramalıdır. Filmlerin bugünkü konusu olan aile ihaneti, kadın iffetsizliği, haydutluk, kan dâvası gibi aşağılık şeyler kaldırılarak bunların yerini erdem, iyilik, kahramanlık, fedakârlık, yurt sevgisi gibi asil duygular almalıdır.

    Millî ruhu şahlandırmak için tarihî filimler en iyi vâsıtadır. Türk tarihinden, gerçeklere sadık kalınarak alınacak parçaların sinemalarda gösterilmesi yıllardır üstümüze çökmüş olan kâbusu atmaya yarayacaktır. Bizde ilk yapılan tarihî filimler oldukça başarılıydı. Bu son yapılanlar bir maskaralıktır. Türk yiğitleri dövüşürken havada takla atmaz. Amerikan filmlerinde olduğu gibi, her biri sığır devirecek yumruklarla dakikalarca düşe kalka dövüş olmaz. Şimdi bunlar yapılıyor. Türkler’e acayip kılıklar giydiriliyor. Amerikalıların maskaralıkları bize de uygulanıyor, sözün kısası Türk filmi olmaktan çıkıyor. Eski çağlarda kadın çok serbest olduğu, halde Türk kızlarının çıplak olarak erkekler önünde şehevi raks yapması gibi bir olay yoktur. Hacı ağaların zevkini tatmin için böyle sahneler icat ediliyor. Rejisörler Türk tarihini ve geçmişini hiç bilmiyor.

    Sözde tarihî filim diye “Bozkurtlar Geliyor” ve “Bozkurtların Öcü” adında iki filim çevrilmişti. Bunlardan birini dört kişi birden seyrettik. Konu benim iki tarihî romanımdan, “Bozkurtların Ölümü” ile “Bozkurtlar Diriliyor” dan alınmış daha doğrusu çalınmıştı. Biraz değiştirmişler, iki romanı birbirine karıştırmışlar; konuyu da, eseri de, tarihî kahramanları da, tarihi de rezil etmişlerdi. Çağdaş olmayan Gök Türklerle Alanlar savaştırılıyordu. Koca Türk Kağanı, teneke kalkanlı sekiz kişiyle yola çıkıyordu. İkinci romanımdaki “Deli Ersegün” adlı kahraman burada Hacivat kılıklı bir maskaraya çevrilmişti.

    Halbuki aslında bu iki roman tarihe titizlikle sadık kalınarak düzgün Türkçe ile yazılmış, âdeta destan gibi kaleme alınmış eserlerdi ve bugünkü Türkçü gençliğin yetişmesinde çok büyük rol oynamıştı. Romanları okuyan bir Doğu Türkistanlı bana Türkistan’ı görüp görmediğimi sormuş, gören birisi tarafından yazılmışa benziyor demişti. Kültür Bakanı olarak size teklif ediyorum. Nezaretimde olmak şartıyla bu romanları filme aldırın. Telif hakkımı donanmaya ve hava kuvvetlerini güçlendirme vakıflarına ebediyen armağan edeceğim. Başaralı olunmak şartıyla bu filimler gösterildiği zaman Türkiye’de yer yerinden oynayacak ve tarihî roman yazacak kabiliyetler kendini gösterecektir. Yalnız, kalabalık atlılar için Türk ordusunun yardımı şarttır. Tarihî İngiliz tümlerine yardım eden Türk ordusunun Bozkurtlara yardımını esirgeyeceği düşünülemez.

    Abdülhak Hâmit’in piyes olarak yazdığı “İlhan”, “Tarhan”, “Tayflar Geçidi”, “Ruhlar” ve “Arzîler” adlı birbirinin devamı olan eserler de millî, ahlâkî ve felsefî bakımdan birer şaheserdir ki filime alınması büyük bir başarı olacaktır. Bir kısmı dünyada, bir kısmı ahrette ve ruhlar âleminde geçen bu eserleri (ki Hâmit beşine birden “Kambur” ortak adını vermiştir) filime çekmek, çekebilmek bir sinema hârikası olacaktır. Bu eserler de Hâmit’in dehası ve milliyetçiliği fışkırmaktadır. Bunları gördükten sonra da Shakespeare’in mi, Hâmit’in mi daha üstün olduğu anlaşılacaktır. Bu eserler hakkında hüküm vermek için derhal bulup okumanızı, yetişme tarzınız bakımından anlayamayacağınız bazı bölümlerini erbabına sorarak künhüne varmanızı tavsiye ederim.

    Safiye Erol’un “Ciğerdelen” adlı romanı da dehanın yanından sıyrılıp geçen çok kuvvetli bir eserdir ama rezilâne solcu eserlerin furyası arasında kaynayıp gitmiştir. Sinema için en iyi eserlerden biri de budur.

    ***

    Kültür Bakanlığı, Türk milletinin kültürünü koruyup yükseltmek için yukarda bazen adlarıyla, bazen top yekûn saydığım eserleri bastırmadan önce, bu eserleri okuyacaklara hazırlık niteliğinde olmak üzere bir seri eser çıkarmak mecburiyetindedir. Kısa, düzgün Türkçeli, bol harita ve resimli, iyi baskılı olmak üzere liseden başlayarak daha yukarı seviyelere kadar hitap edecek bu eserler şunlar olmalıdır:

    Başlangıçtan günümüze kadar Türk Tarihi (Türk Tarihi ayrı devletler halinde değil, bütün halinde gösterilecek, birbirinin devamı olduğu belirtilecek, aynı zamanda birden fazla devletin bulunması fetret çağı olarak değerlendirilecek, sınır değişiklikleri, devletin büyümesi veya küçülmesi gibi olaylar için ayrı haritaları olacak, eski resimlerdeki Türk tipleri, sanat eserleri canlandırılacak, icabında temsilî resimler konacaktır).
    Bugünkü Türkler’in durumunu gösteren bir kitap. Haritalar, resimler, istatistiklerle, dil örnekleriyle Sovyetlerde, Çin’de, İran’da, Afgan’da, Irak’ta, Suriye’de, Balkanlar’da, Kıbrıs-Rodos ve başka yerlerdeki Türkler’den bahsedilecektir. Türkiye Türkleri soydaşlarını tanıyacak, 30 milyonluk değil, 70­80 milyonluk büyük millet olduğunu öğrenecektir.
    Türk medeniyet tarihim gösteren bir cilt edebiyat, resim, mimarlık, müzik, heykel, süsleme sanatlarını alacak, renkli resimlerle bezenmiş büyük bir cilt.
    Türk dili tarihi, tarihî gramerleri ve bugünkü grameri lehçeleri hakkında bir cilt.
    Türk folkloru hakkında bir cilt. Anonim şiirler, atasözleri, inanç ve âdetler, giyim-kûşam, yemekler, ev eşyaları, törenler hakkında bir cilt.
    Türkiye ve sınırlarımızı dışında kalmış Türk elleri hakkındâ birer cilt. Coğrafya biliminin türlü konuları üzerinde bilgiler.
    Tasavvuf ve tarikatlar hakkında kısa ve özlü bilgiler veren bir cilt.
    Türklerin girdiği dinler (Şamanlık, Manihaizm, Budizm, Hıristiyanlık, Musevîlik, Müslümanlık) hakkında sağlam bilgiler veren bir veya birkaç cilt.
    Türkiye’nin iktisadiyatı ve iktisadî geleceği hakkında bir cilt.
    Uzay bilgisi, yıldızlar âlemi, başta ay olmak üzere yıldızlar hakkındaki bilgiler ve teoriler, aya yapılan yolculukların öğrettiği müspet bilgiler.
    Çekirdek bilimi hakkında herkesin anlayacağı bir cilt.
    Dünya coğrafyası hakkında, devletlerin bizimle olan ilgilerine başta yer verilmek üzere birkaç ciltlik bir seri.
    Madde ve kuvvet hakkında son bilgilere dayanan bir cilt.
    Çok mühim bir konu haline gelen ekoloji hakkında bir cilt.
    Dünyanın iktisadî ve sosyal durumu halanda bir cilt.
    Dünyadaki hayvanlar hakkında büyük bir cilt.
    Dünyadaki bitkiler hakkında büyük bir cilt.
    Madenler, özellikle petrol, kömür, demir, uranyum gibi stratejiklerine fazla yer veren büyük bir cilt.
    Dünyadaki siyasî ve iktisadî cereyanlar hakkında, tenkitleriyle birlikte bir cilt.
    Bunlara birkaç başka eser de katılabilir. Fakat bugün başlansa bile yıllarca sürecek olan bu çalışmaların uzamasından bezginlik duymadan şimdiden bir program yaparak çalışmalı ve çalışmalar yapılırken, saydığım eserler tamamlanıncaya kadar boş durmamak için de, yine millî kültürümüze ait olup da hazır olan şu birkaç eseri Kültür Bakanlığı derhal bastırmalıdır:

    Temir ve Oğulları Tarihi: Merhum Prof. Zeki Velidi Togan’ın belki de en mühim eseri olan bu iki ciltlik tarih, ölümünden sonra, tarih öğretmeni olan evdeşi Nazmiye Togan Hanım tarafından daktiloya çekilerek basıma hazır hale gelmiştir. Temirliler çağı Prof. Togan’ın en iyi bildiği zamandır. Yalnız merhum Profesörün Türkçe’si hayli çetrefil olduğu için bu eserin basımdan önce Türkçe’yi ve Temir çağını bilen bir öğretmen veya profesör tarafından görülüp dil sürçmelerinin düzeltilmesi gerekir.
    Manas Destanı: Kırgız Türkleri’nin destanı olup Karahanlılar çağının hâtıralarını sakladığı söylen, fakat bütün destanlar gibi birçok zamanın izlerini yansıtan bu büyük destandan seçmeler yapması Prof. Abdülkadir İnan’a ısmarlanmıştı. Bu seçmeler “1000 Temel Eser” arasında yayınlanacaktı. Bu seri durdurulduğuna göre bunu da Kültür Bakanlığının ele alması ve seçmeler şeklinde değil, tamamını bastırması çok yerinde olur. Bugün bu destanı Abdülkadir İnan’dan daha iyi anlayıp mânâlandıracak değil yalnız Türkiye’de, bütün dünyada, hatta Kırgız Türkleri arasında bile kimse yoktur. Yaşlı ve gözleri pek iyi görmeyen Abdülkadir İnan’a yardımcılar bağlanarak bu ana eserin bir an önce çıkarılması millî bir hizmet olacaktır.
    Eski Türk Yazıtları: Türk dilinin en eski yadigârları olan Yenisey ve Orkun yazıtlarının Prof. Caferoğlu Ahmet’in toplu olarak ele almakta olduğunu yukarda söylemiştim. Bugün Türkiye’de bu işi ondan daha ehliyetle yapacak kimse yoktur. Almanya’da da olsa olsa bir Von Gabain vardır. Büyük ve yorucu bir iş olan bu işte profesöre yardımcılar ve imkânlar sağlayarak en doğru şekilde basılması, Kültür Bakanlığı’na şeref verecek büyük bir hizmet olacaktır.
    İstanbul İktisat Fakültesi Sosyoloji kürsüsünde bir Profesör Fındıkoğlu Z. Fahri vardır. Pek çok yayını olan, fakat gösterişi sevmediği için gereğince tanınmayan bu profesör yıllardan beri Türkiye’nin sosyal konuları üzerinde çalışmakta, türlü yayınlar yapmaktadır. Bir de Türkçe’de soyadlarının küçük addan önce gelmesinin doğru olduğunu söyleyip bu uğurda hayli mücadele ettiği için Türkiye’de pek çok kimse uydurma soyadlarının bırakıp “oğlu” ile biten gerçek soyadlarına dönmüşler, yani Fındıkoğlu bir bakıma Türk hayatına büyük tesir yapmış kimsedir. Bir zamanlar da, hani şu Hasan Ali’nin Maarif Vekili olduğu zamanlarda, bakanlığın başka işi kalmamış gibi, Hasan Âli, o zaman doçent olan Fındıkoğlu’na resmî yazı göndererek soyadını başta kullanmamasını istemişti. Fındıkoğlu yıllardan beri adlan ve soyadlarını toplayarak da bir etüt hazırlamaktadır. Bu konuda vardığı sonucun ilmî bir eser halinde kendisinden istenmesi ve soyadı meselesinin tarihî seyri üzerinde bir eser yazmasının teklifi çok yerinde olur. Bundan başka Fındıkoğlu, Türkiye’de Ziya Gökalp’ı en iyi bilen ilim adamıdır. Bu konuda Türkçe ve Fransızca eserleri vardır. Türk sosyoloji tarihi bakımından Ziya Gökalp’ı yeniden ele alarak bir eser yazdırılması millî kültürümüze ve Türk milliyetçiliğine en büyük hizmetlerden biri olacaktır.
    On iki ciltlik Türkiye Tarihi ile Türkiye’de ve dışarıda haklı bir şöhret kazanan Yılmaz Öztuna’nın şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün hükümdar hanedanları hakkında hazırlanmış bir eseri vardır. Halil Edhem’in “Düvel-i İslâmiyye” adlı eseri nev’inden olan, fakat onun gibi yalnız İslâm sülâleleriyle yetinmeyip diğer dinlerdeki sülâleleri de alan bu eser, tarih araştırmaları yapan herkes için başlıca müracaat kitaplarından biri olacaktır. Kendisinden bu eserin alınarak, tabiî kendisinin nezaretinde basılması pek büyük bir boşluğu dolduracak, Kültür Bakanlığı’na da adına yakışır bir görev yaptırmış olacaktır.
    ***

    Sayın Bakan! Kültür nisam takmaya Muhsin Ertuğrul gibi komünizmi göklere çıkarmış biriyle başlamanız çok kötü tesir bıraktı. Bu bir indîlik, keyfilik, haksızlıktır. Türk kültürü tiyatro ile başlamaz. Kültür; dil, din, tarih, gelenek, edebiyat, sanat, tören, giyim ve göreneklerin bütününden ibarettir ve tiyatro yabancılardan gelen bir müessese olduğu gibi bugün millileşmiş diye kabul edilse bile en sonralarda akla gelmesi gereken bir unsurdur. Niçin Karagöz ile Orta Oyunu aklınıza gelmiyor da önce tiyatroyu düşünüyorsunuz? Neden aklınıza cirit, okçuluk, binicilik, kılıç gelmiyor da bale geliyor? Niçin erkek oyunu olan Zeybeğe el atmıyorsunuz da kız oyunu olan baleye yöneliyorsunuz?

    Konuşmalarınızda durmadan hümanizmadan bahsetmeniz Amerikan kültürüyle yetişmiş olmanızdan mı doğuyor? Unutmayın ki kültürler hümanist değil, millîdir. Birbirinden hırsızlık da ederler. Meselâ Yunanlılar bizim Karagözü, Bulgarlar yoğurdu çalarak Batıda kendi icatları diye göstermeye çabalıyorlar.

    Hümanist olmak kendisini başkalarıyla, başkalarını da kendisiyle eşit görmek, onu da kendi milleti kadar sevmek, artık bir daha düşmanlık olmayacağına inanmak gibi bir hayaldir. Siz Moskof’u ve Yunanlı’yı da sever misiniz? Bunlarla bir daha savaşmayacağımıza yürekten inanıyor musunuz? Japonya’da atom bombaları patlatan Amerikalıları insaniyetçi sayıyor musunuz? İnsanları ve milletleri hayvan gibi kullanan komünist ülkelerin “halk demokrasisi” teranelerinde bir zerrecik hakikat buluyor musunuz? Hümanizmle afyonlaşmış bir milletin, saldırıya uğradığı zaman bir Çanakkale, hatta bir Sakarya, hatta bir Kunuri Savaşı yapabileceğine güveniniz var mı? Birkaç saatime mal olarak hayatımı birkaç saat kısaltan bu cevabımın da vaktiyle Demokrat Parti’ye verdiğim cevap gibi heba edilmemesi, edilememesi için Ötüken’in zaten az olan sayfalarından birkaçını gasp ederek açıkça yayınlıyorum. Bunu ehil kişilere göstererek doğru ise mucibince davranınız. Yalnız şu var: Millî duygu ile yazılmış bu cevabımı inceleyeceklerin solcu, nurcu, halk partili, mason ve devşirme dölü olmamalarına dikkat etmenizi, hattâ inceleteceğiniz kişilerin böylelerinden olup olmadıkları hakkında uzman olarak bize danışmanızı saygılarımla rica ederim.

    Ötüken, 1 Kasım 1971, Sayı: 12
  • TÜRK DİL BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN.

    "Ülkesini, Yüksek İstiklalini Korumasını Bilen Türk Milleti, Dilini de Yabancı Diller Boyunduruğundan Kurtarmalıdır."
    M.Kemal Atatürk

    TÜRKÇEM, BENİM SES BAYRAĞIM..

    Gürül gürül akan bir Türkçe var. Sesini duyuyor musunuz? Ben duyuyorum. Türkçe’den uzakta yaşayanlar bu sesi duyamaz. Duysalar da onlara sinek vızıltısı gibi gelir. 26 Eylül Dil Bayramı’nda sizlere gürül gürül akan Türkçe’nin sesini duyurmaya çalışacağım.
    İlk Türkçe yazılı metinler Göktürk yazıtlarıdır. Daha sonra Kaşgarlı Mahmut Türkçe sözcükleri derlemiş sözlük oluşturmuştur. 1072-1074 yılları arasında yazılan sözlükte 7.500 sözcük vardır.
    Karamanoğlu Mehmet Bey “Türkçe’den başka dil kullanılmayacak!” diye buyruk çıkarmış, bu buyruğun ömrü Karamanoğulları’nın ömrü kadar olmuştur.
    Osmanlı Türkçe’ye yüz vermemiş, Türk sözcüğünü aşağılama olarak kullanmıştır. Osmanlı’da Türk demek “akılsız, kaba” demektir.
    Osmanlıca Arapça, Farsça ve Türkçe’den oluşturulmuş bir dildir. Osmanlıca bilmek için üç dili de iyi bilmek gerekir. Onun için Osmanlı’da okuryazar sayısı çok azdır.
    Türkçe Yunus’un, Karacaoğlan’ın, Pir Sultan’ın dilinde yaşar. Halk Türkçeyi yaşatır. Tanzimat döneminde Şinasi tek bir cümle olan Osmanlıcayı paragraflara, tümcelere böler, noktalama işaretlerini kullanır. Osmanlıcayı anlaşılır kılmaya çalışır.
    1910’larda Şemsettin Sami sözlük hazırlar. Sözlüğünde 13.000 civarında sözcük yer alır.
    Mustafa Necati 1928 yılında ABECE değişikliği yapar. Türkçe’nin önü açılır. 1 Ocak 1929 günü gazeteler Türkçe çıkar.
    26 Eylül 1932 yılında Türk Dil Kurumu kurulur. Türkçe seferberliği başlatılır. Türkçe metinler taranır, “Tarama Sözlüğü” oluşturulur. Anadolu’daki sözcükler derlenir, “Derleme Sözlüğü” oluşturulur.
    “Bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” diyen Mustafa Kemal Atatürk geometri kitabı yazar. Geometri terimlerini Türkçeleştirir:açı, üçgen, dikdörtgen, toplama, çıkarma…
    Türkçe doğal yatağına kavuşur gürül gürül akmaya başlar. Bugün Türkçe çeşitli dillerden gelen sözcükleri karşılamaya yeter. Bunun için ulus bilinci olanların çaba göstermesi gerekir.

    Her sözün ararsan vardır Türkçesi!
    Türkçe her şeyi anlatmaya yeterli değil diyenlerin kendileri de yetersizdir. Suç Türkçe’de değil bizdedir. Türkçe ile bilim de yapılır, felsefe de...

    Türkçe;
    ● Somut bir dildir. Somut şeyler daha kolay anlaşılır. Benzetmeler buna örnektir.
    ● Işıklı bir dildir. Gelişmeye açıktır. Türkçe’de sözcüklerin anlatıma göre yeri değişir. Köklere yeni ekler getirilerek yeni sözcükler oluşur. Sözcüklerimiz çok anlamlıdır. Türkçe’nin anlatım gücü sonsuzdur.
    ● Müzikli bir dildir. Güzel yazılmış Türkçe şiirler kulağa hoş gelir, çabuk bestelenir.
    ● Matematiksel bir dildir. Türkçe’nin kuralları (ünlü uyumları, ünsüz benzeşmeleri,..) bir matematikçinin elinden çıkmış gibidir.
    Böylesine güzel bir dilimiz var. Onu bilinçle, inatla kullanalım. Ulusal bilinç bunu gerektirir.
    Cemal Süreya “Türkçe bilenin işi rast gider” der. Türkçe kullanıyorsanız İŞİNİZ RAST GİTSİN...Türkçe’ye gönül ve emek verenlerin Dil Bayramı kutlu olsun.
  • 96 syf.
    Başgil cinayet olarak bakıyor bu meseleye. Bir suikast olarak görüyor. Bu suikasti hiçbir büyük milletin dilinin başına gelmemiş derecede büyük bir katliam olarak anlatıyor. Dertleşiyor bizimle. Ülkesi için duyduğu kaygıyı samimi diliyle okuyucusunun içine işliyor adeta. Okurken duygusallaşıyor insan :D “Partici veya politikacı değilim, bir dil mütehassısı değilim fakat ciğerinden yaralı bir insanın acı duyup feryad etmesi için ciğer mütehassısı doktor mu olması lazımdır” diye başlıyor kitabına.

    Halkın yararına olduğu iddia edilen bir şeyin kanun zoruyla, kolluk kuvvetleri yardımıyla uygulanıyor olması o şeyin gerçekten yarar mı olduğu zarar mı olacağına şüphe ile bakılmasına sebep olur. Bence genel bir kaidedir bu. #81370878 Başgil bu konuda yorum yaparken dahi hür olmadığını söylüyor. Ancak yine de sesini duyurabildiği kadarıyla duyurmuş. Kulaklar sağır olduğu için Başgil’in bağırmasının çaresi olmamış. Bir aydın olarak fikirlerine de zaman zaman başvurulmuş İsmet İnönü ile de bizzat görüşmüş bir defa. Ama bu konuda olumsuz görüşler bildirmiş yazılar yazıp yayımlamış bu sebeple de ne örümcek kafalılığı ne yobazlığı kalmış. Diğer yazarlar yüklendikçe yüklenmiş. “Günlerce yazdılar, efendilerini müdafaa ettiler. Yâni bendelik vazifelerini yerine getirdiler. Ne geriliğim, ne örümcek kafalılığım kaldı. Meğer ben neler imişim de kimse farkında değilmiş. Efendilerine acı tenkitler savurduğum zaman herkes uyanmış ve beni tanımış. Despotik idârelerin şaşmaz kâidesi.”

    Yazar, dilin gelişmesine hiçbir şekilde karşı değil. Yeni kelimelerin dile girmesine hiçbir şekilde karşı değil. Fakat dilin gelişmesi/değişmesi tabii bir süreç içermelidir. Halk zaman içinde bazı kelimeleri alır bazılarını bırakır. Batı’dan kelime alınmasına da karşı değildir Başgil. Zaten alınan kelimeler de kullanıla kullanıla milli dilin içine yerleşecektir buna itirazı yok ancak hükümet sırf Arapça, Farsça diye dilden halkın sıklıkla kullandığı kelimeleri atıp yenilerini uydurarak hadi bunları kullanın diyemez. Hele de yerine öztürkçe diye başka dillerden kelimeler koyacaksa hiçbir manası da olmaz. Alev Alatlı da kitabında bu konulara dikkat çekmişti: #79969985

    Zaten ilim adamı sıkıntısı çekilen bir dönemde fikir işçilerinin cebine bir sözlük verip bundan sonra ders anlatırken kitap yazarken akademik dilinizi bu yeni kelimelere göre güncelleyip kullanacaksınız diyemez, dememeli. Başgil’e göre bu tahribat bizi yüz yıl toparlayamaz. “En az yüz seheden önce, bu memlekette ilmin ve ilmi tefekkürün dirilmesine imkân yoktur. Çünkü, ilmin yarısı fikir, yarısı da lisandır. Fransızların dediği gibi, “Mükemmel bir ilim, mükemmel bir lisandır.”” Yaşadığı yüzyılda iki farklı zümre oluşmuş biri milli dilciler biri de uydurmacılar. Birbirini anlamayan ve birbirine düşmanca bakan iki zümre. Bu faaliyetler sonucu gençlerin üniversite hocalarını, hocaların gençleri, evde ana babaların çocuklarını anlayamaz hale geldiklerini anlatıyor Başgil. Bu yüzden de diyor ki “Bu keşmekeş içinde, bu memlekette ilim adamı yetişmemesine değil, yetişmesine hayret edilir. İlmin ifade vasıtası, lisandır. Türkiye'de, bugün kararını bulmuş bir lisan var mıdır ki, ilim olsun”

    Dile yeni konulan birçok kelimenin de eski kelimelerin zarafetini taşıyamadığı da gün gibi ortadadır.
    Geçtiğimiz yüzyıl yazarlarını okurken dahi “sadeleştirilmiş Türkçe” ile basılmış kitaplara ihtiyaç duymak bu katliamın vehametini göstermede akla ilk gelen örneklerden biri #81331286

    Yine Türkçenin Sırları isimli kitabında Nihad Sami Baranlı bu konuyu işlerken şöyle söylüyor:
    “Peki, Türkiye'de bir dil inkılâbı, daha doğrusu dil vâsıtasıyle bir kalkınma olmasın mıydı?
    Elbette olmalıydı. Fakat bu, sâdece ilim dilinde, çağdaş kültürümüzün su gibi, ekmek gibi muhtâc olduğu bir sâhada olmalıydı. Biz, Türkçemizi, çağdaş medeniyetlerin her hareketini ifâdeye muktedir, zengin ve milli bir dil hâline getirecektik.
    Hedef buydu. Çağdaş medeniyetlerle atbaşı yürüyücek bir kültür lisânı. Çünkü, dil inkılâbına kadar, Türkçe'de Arapça terimler sistemi hâkimdi.
    Türk çocukları, zâviyetân-ı mütebâdiletân-ı dâhiletân diyerek, Arap, Fars kelime ve kaaideleriyle zincirlenmiş terkiplerle hendese okuyorlardı.
    Köprücük kemiği yerine azm-ı terkova diyorlardı.
    Kalça kemiği yerine azm-ı harkafa diyorlardı.
    İşte bunlar değişecekti.
    Fakat yerlerine daha çirkinlerini koymak için değil, halk Türkçesinde zâten yaşamakta olan bilek kemiği gibi, göğüs kemiği gibi, halk dehâsının eseri olan sözleri ve benzerlerini koymak için...
    Bunu da ancak salâhiyetli ve itibarlı bir ilim heyeti;
    Türkiyeli ve Avrupalı, gerçek ilim adamlarından kurulu, hakiki bir Akademi yapabilirdi,
    Evet, bu bir terim meselesiydi.
    Kelimelere gelince... Bu, başka, hem de bambaşka bir problemdir: Kelimeler üzerinde hiç kimsenin oynamaya hakkı yoktur. Çünkü:
    Kelimeler, milletindir.”

    Başgil'in kitabı dışında da okuduğum kadarıyla dilin sadeleştirilmesi belki de kısmen gerekli ve yapılması faydalıydı ancak sonuç olarak maksadını çok aşan, bazı dillere nefret duyup kelimelerini atarken bazılarına seve seve kapıyı açan , ilginç kelime uydurmalarına kalkışılan koca bir yanlış haline gelmiş gibi görünüyor. Alatlı'nın da dediği gibi "Bir baktık, dile Arapça, Farsça yerine, önce Fransızca, sonra da İngilizce girdi. Aynı şey. Eskiden halk, üç kelimesinden ikisi Farsça ya da Arapça olan aydınları anlamıyordu; şimdi de üç kelimesinden ikisi Fransızca ya da İngilizce olan ‘aydınları’ anlamıyor." İyi okumalar.