• 216 syf.
    ·3 günde·6/10 puan
    Kitap 1915'te feminist bir yazar tarafından yazılmış. Dünyadan izole sadece kadınların var olduğu bir ülkede 3 erkeğin geçirdiği hikayeyi anlatıyor. Baş karakterimiz Van, kendi ağzından etrafında gördüklerini, yaşadıkları olayları kendi cümleleriyle bize aktarıyor. Ayrıca sosyolog olan bu karakter etrafındaki gördüğü durumları ve nesnelerini kendince yorumluyor.

    Kitap bilimkurgu türü diye geçiyor lakin kurgu var, bilim yok kitapta. Kadınların erkeksiz bir dünyada nasıl üreyecekleri merak konusu oluyor kitabı elimize aldığımızda. Benim tahminim erkeklerin soyu tükenmiş kadınlar da erkeklerin spermlerini dondurup saklamış ve yıllarca böyle bir şekilde ürüyorlardır diye düşündüm. Tabii ki böyle erkek bireyler de var olur acaba onları toplumdan mı dışlıyorlar diye düşündüm. Okuduğumda yazar, kadınların üremesinin düşünerek olduğu bir dünya yaratmış. Düşünüyorlar ve hissediyorlar, bir bakıyorlar hamile kalmışlar. Hamile kalmamak için de o düşünceyi kafalarından atmaya çalışıyorlar. İşte tam burda kitap bilimkurgu türünden çıkıyor bence.

    Kitapta konuyu anlatmaktan ziyade beğenmediğim kısımları söylemek istiyorum. Kadınların ülkesi 'annelik' üstüne kurulmuş ve bu çok irite edici. Neden yani kadınların tek vasfı annelik mi? Nerdeyse her sayfada annelikle ilgili ya da kadın ve erkek olmakla ilgili bir bölüm var. Kitabın sonuna doğru o kadar bıktım ki erillikten ve dişilikten konuşmaktan. Nufüsları arttığı için herkes sadece bir çocuk yapabiliyor ve tek bir çocuk kadınları gerçekten üzüyor. Hepsi çocuk istiyor, istemeyen yok aralarında. Bu kısımları okurken gerçekten çok zorlandım. Kadın demek anne demek diye yüzümüze o kadar çarpıyor ki kitap, kadını kadın olarak göstermiyor bile bize 'Anne' olarak gösteriyor. Ki dinleri bile annelik üstüne kurulu. Hepsi 'Yüce Ana' dedikleri bir varlığa inanıyorlar.

    Kadınların ülkesi pembe ve çiçeklerle dolu. Neden pembe ve çiçek? Evet tabii ki bazı kadınlar sever çiçekleri. Ama bir tanesi bile ben çiçek istemiyorum ve evimin siyah olmasını istiyorum demiyor mu yani? Tek tip kadınlar var karşımızda sakin, fiziki açıdan gelişmiş(nedeni de ağır işleri kendileri yapmak durumda olmaları erkeksiz bir dünyada) ve tabii ki anne olmak için var olmuş kadınlar.

    İsterdim ki kitapta daha çok yönetim şeklinden, kadınlar arasındaki düzenden, aralarındaki kariyer aşamasından, aralarında hiyerarşi varsa bundan, mesleklerinden, düşünce yapılarından, yazarlarından, zevklerinden, hayata bakış açılarından bol bol bahsetsin. Aralarında siyahi var mı, lezbiyenlik var mı, seks hayatları var mı, nasıl rüyalar görüyorlar, hayattaki amaçları sadece anne olmak mı? bu ve benzeri sorulara cevap istedim hep kitapta. Maalesef bulamadım.

    Kitabı bize erkeksiz bir dünya sunmaya çalışmış lakin çoğu yönden yetersiz kaldığını düşünüyorum. Yazarın yaşadığını dönemi baz alırsak o zamanlara göre farklı ve sevilebilirdi. Son olarak demek istiyorum ki kitabın sonunu 'Aman, bitsin artık' der gibi yazmış. Hiçbir yere bağlanmıyordu. Beni tatmin etmedi
  • 448 syf.
    ·Puan vermedi
    Yine akıcı , hayal dünyası geniş ,olayları birbirine bağlarken yorulmadığınız, kendinizi o hikayenin içinde hissettiğiniz bir roman..
    Güneydoğuda yaşayan çeşitli kollara ayrılmış bir ailenin her bir ferdinin hayat hikayeleri anlatılıyor .Elif Şafak ,aile bireylerin kimin çocuğu , kim kiminle evlendi gibi ayrıntılarının şemasını bile yapmış .
    Naze ve Berzo: 6 kız çocuğundan sonra ,ikizlerine hamile olan Naze’nin gelecek olan çocukları erkek beklemesini konu alıyor önce. Çoğu zaman Allah’a isyam etme seviyesine geldiği kız çocuk doğurma hali anlatılıyor. İkizlerin de kız olmasıyla Allah ona neden erkek çocuk vermediğini söyleyene kadar konuşmama kararı alır. Köyde alimler günaha girdiğini söylese de Naze inatla konuşmaz. Kızların ismi Cemile ve Pembe olmuştur.Naze daha sonra konuşur. Berzo kızlarını okula gönderdiği için Naze ile kavga bile ederler. Berzo kızlarının yarın bir gün bir erkek onlara laf söyleyince çekip gideceklerini söyler Naze’ye.
    Pembe : Yaşadığı köy dışında bir dünya olduğunu anlamaya çalışan , hayal dünyası geniş olan , geçmişi düşünmeden sadece geleceğe bakan , köy dışındaki hayatların hayalleri ile yaşayan bir kız. Adem isimli gençle evlenip önce İstanbul sonra Londra’ya gidiyor. Esma , İskender, Yunus isminde çocukları var. Adem ile aşk evliliği yapmamışlar. Öncelikle İstanbul’daki hayatlarından kesitler anlatılıyor. En dikkatimi çeken olayı paylaşmak istiyorum. Adem kumar oynuyor. Pembe evlere giderek temizlik yapıp para kazanıyor. Gittiği evlerin ihtişamını gelip çocuklarına bile anlatıyor. Gözü hep oralarda olduğu için hayal kurmak bile onu mutlu ediyor. Bir gün bir eve daimi işe giriyor , bir süre sonra evin sahibi olan oyuncu kadın 1 ay süreyi geçmesine rağmen parasını vermiyor . Eve her gidişinde Esma yanındadır bu arada. Bir gün kadının kocası eve sarhoş gelip arkasından sarılıyor Pembe’ye .Pembe karşı koymaya çalışıp kaçmayı başarıyor. Daha paramı bile vermediniz diyor , “utanmaz bir de para istiyor diye “yanıt alıyor .Esmanın elini tuttuğu gibi dışarı çıkarıyor ve gidiyorlar. Ara sokaklara girip kayboluyorlar .. Birileri Pembe’ye musallat oluyor , kaçmaya çalışırken yaşlı bir adam onları koruyor ve evine götürüyor. Pembe de yanındaki çocuğun adını soruyor, “bir oğlum olursa andım olsun adını Yunus koyacağım “diyor.
    Ev Bodrum kat olduğu için İskenden ve Esmayla camın yanına oturup gelen geçenin ayakkabılarını izleyerek kim olduklarını , nereye gittiklerini tahmin etme oyunu oynuyorlar.
    Londra’daki hayatlarında ise Adem başka hayatlara dalmıştır , eve gelmiyordur bile.. Ama oradaki hayal ettiği her şeye çok yakındır ve yaşamaktadır .
    Adem : İstanbul’da doğup büyüyen genç abisini asker ziyaretinde bulunmak için o köye gidiyor , ziyaret sonrası muhtara gidiyor ve hemen bırakamayacağını söylüyor muhtar . Bir kaç gün kalacaksın diyor. Adem orada kalıyor, köpeklerden kaçarken bir kız onu kurtarıyor ve kız ile sohbet ediyor, önce kızın cahil bir köylü olduğunu düşünüyor , sonra konuştukça ne kadar içten olduğunu düşünüyor, sonra onu düğünde yine görüyor, ismini soruyor ters yanıt alıyor , başka bir yerde tekrar görüyor , yine o yumuşak kız. Konuşurken diğerinin ikizi olduğunu duyuyor. Gitmeden muhtara konuyu açıyor .Cemile denen kızı istese verirler mi diye. Muhtar da sıra Pembe’nin diyor ama belli olmaz yine de diyor..Ademin Londra’daki hikayesine gelelim. Adem bir kumarhanede oyun oynuyor , bir akşam bir sürü vurgun yapıp oldukça para kazanıyor, paraları alıp çıkacakken Roksana isimli bir kadına dalıp gidiyor. İri mavi gözleri olan bu kadına tutuluyor.
    Roksana: Doğma büyüme Bulgaristanlı olan bu kız annesi yatalak olduktan sonra babasının zulmüne maruz kalmış, evden kaçma planları yapıp annesine söyleyip annesinden onay almıştır . Gidip bir felsefecinin yanında çalışmaya başlamıştır ve adam ona kötü muamele ederek başka şeyler için de kullanmaktadır. Ve kadınların kullandığı erkeklerden olmadığını ona söylemiştir. 10 yıl bu adama hizmet ettikten sonra adam daha genç birini istiyor ve Roksana işsiz kalıyor . Yaşı ileri bir adamla tanışıyor ve onun yanında kalıyor. Adam Londra’ya gitme kararı alıp Roksana’nın da işlemlerini yapıp oraya götürüyor. Orada eşiyle ayrı Roksana ile ayrı bir hayat sürüyor. Bir gün adamın başına bir onar geliyor ve hayatın çok kursa olduğunu düşünüp eşinin yanına gidiyor. Roksana ‘yı terkediyor. Roksana sonrasında bu kumarhanede çalışmaya başlıyor. Adem’in ilgisi hoşuna gidiyor.
    Esma: Sözcüklerle arası çok iyi olup yazar olmak için sürekli bir şeyler yazmaktadır. İskender hapisteyken hem onu çok sevdiğini hem çok nefret ettiğini söylüyor.
    Yunus: 12-13 yaşlarında Londra’da hem okur gem çalışmaktadır. Harçlığını çıkarmak için. Bir kısım toplulukların toplandığı bir binaya onların ihtiyacı olan şeyleri alıp götürmek için çalışıyor. Orada devrimciler, marksistler, nihilistler gibi bir çok topluluk var . Bir kadın görüyor , onun işlerine de koşarken Tobiko isimli bu kıza aşık oluyor . Tobiko bazen bunu hissedip keşke biraz daha büyük olsaydın diyor. Olsun büyüyorum işte diyor Yunus. Tobikonun doğum gününde ona hediye alıyor , kar küresi ancak Tobiko evliliğe karşı olduğu için içinde çift figürü yok. O gün elinde içtikleri şeyden veriyor ona oradan biri ve Yunus da içiyor. Tobiko ona “sen temiz kalmalısın neden içtin?” diyor. Yunusu oradakiler eve götürüyorlar evin önüne atıp geliyorlar .
    Cemile : doğduğu köyde yalnız başına kalmış , oraya göre 31 yaşında olup evde kalmış muamelesi görmektedir. Ama civar köylerin bile saygı duyduğu bir iş yapmaktadır . Ebe ‘dir. Yalnız kalmanın zorlukları , onu gelip evden alanlardan birinin başka niyetli de olabileceği anlatılıyor. Cemile çocukluğundan beri hep yaşadığı her şeye saygı duymuş, Pembe gibi hayalperest olmamıştır. Ancak Pembeyle mektuplaşmaktadırlar . Pembe ona Adem’in hiç eve uğramadığına kadar her şeyi anlatmaktadır. Ancak sürekli özür diliyor mektuplarda . Adem ile evlendiği için.
    Kate: İskender’in lisede okurken tanıştığı kız, sonradan sevgilisi oluyor. İskender boksör olmakla beraber koruyucu görünen bir vücut tipi vardır. Bir gün Kate’nin çantasının içindeki ped ile şaka yapan birine diklenerek Kate’yi etkilemiştir. İskender müslüman olduğu için ailesinin sorun çıkaracağını ona göre olmadığını Kate’e söylese de Kate ondan vazgeçmemiştir.
    İskender: İskender doğduğu zaman Pembe ona isim koymamış, Azrail öldürmeye geldiği zaman bulamasın ve geri gitsin diye. Aradan yıllar geçiyor , köyün büyüklerine danışıyorlar , bir köprüde duruyor İskenderle Pembe , oradan geçen yaşlı bir kadın diyor ki , söz dinlemez dik başlı bu, söz dinlettirir kendisi hakim olmak ister , askender olsun adı , kürtçede askender , Türkçede İskender toprak oluyor. İskender lisedeyken bir gün eve erken geliyor ve annesi kapıyı açmamaya çalışıyor, İskender yukarı çıkıyor ve kapıdan birinin çıkıp gittiğini hissediyor , sonrası okuyunca gelecek..
    İskender’in hapisten yaşadığı anları anlatan mektuplar yer alıyor. Mektuplarda annesini özleminden , Esma ile çocukluk anılarından , oradaki uçuk denen arkadaşıyla konuşmalarından , değişen yetkilinin onla uğraşmasından, annesini öldürmesini oradakilerin bilmesinden , uçuğu karısının terketmesinden başka biriyle olmasında bahsediyor.İskender’in değişik bir karakteri var okurken daha heyecanlı okuyacaksınız. Hepsini kelimelerle anlatamıyorum .
    Adem’in annesi de sarhoş olan ve sarhoş olmayan 2 baba diye adlandırdığı babasını terkederek başka bir adamla kaçmıştır.
    Ellias: Pembe oğlu Yunusa sütlaç yapmak için bir pastaneye malzeme almaya girer ve orada ırkçı bir garsonun kötü tavrlarıyla karşılaşır, ( burada ırkçılığın derecesi, zamanı , avrupalıların bizimle ilgili be düşündüğünü daha detaylı okuyacaksınız) Ellias da yaptığının yanlış olduğunu söyleyip Pembe’ye korur ve dışarı çıktığında kartını verir, sonra Prmbe başka bir gün gelir ve mutfakta Ellias’a yardım bile etmiştir. Ellias ise bir kez evlenmiş, çok sevmiş , hatta aşkı için Kanada’dan Londra’ya gelmiştir. Ancak çocuk istemeyen eşi bir çocuk aldırmıştır. Bir gün Santoriniye tatile giderler ve orada alkolü çok aldığı bir zamanda onu aldattığını ve o çocuğun başkasından olduğunu bu sebepten aldırdığını itiraf eder. Sonra çok sevse de ayrılır ve işine odaklanır , usta bir Şef olur.
    Adem bu arada artık ailesini bırakmış Roksana ile yaşamaktadır. Roksana onun kumardan kazandığı paralara güvenerek bir gün ona vereceği parayı düşünmektedir. Parası olmazsa onu terkedeceğini bilmektedir Adem. Adem’e İngiliz erkekleri gibi bıyıklarını kesmesini söyler.
    Adem’in köyde olduğu zamanlarda ısrarla Cemile ile evlenmek isteyip gidip babasıyla konuşmasıyla dünyası başına yıkıldı. Babası Cemile’nin sözlü olduğunu söylüyor , Adem nasıl olur diyor , muhtar onun yıllar önce babasının ablasını vermek istemediği aile tarafından kaçırıldığı ve bir süre sonra eve döndüğünde ona bir şey yapıp yapmadıkları bilinmediği için Cemile’den köy halkı emin değil diyor. Adem içindeki kuşkularla ne yapacağını bilmezken bir anlık öfkeyle diğer kızı Pembe’ye istiyor.
    Ellias ile Pembe her hafta bir film izleyerek sinemada buluşmaya başlamışlardır.
    Adem’in abisi Tarık: Adem gibi o da İstanbul’dan Londra’ya yıllar önce gelmiş , eşi Meral de ona işlerinde yardım etmektedir. Geleneksel biridir Tarık, Adem’in yaptığı şeye kızıyor, bıraktığı ailesine laf gelmesin diye onlara bakmaya çalışıyor , çünkü biliyor ki ailenin büyüğü olarak gelen laf onu bulacaktır.
    İskender mektuplarına devam ediyor, uçuk bir not bırakıp intihar etmiştir ve bu İskender için yükün olmuştur. Başka biri geliyor onun yerine . Önce tuhaf karşıladığı bir hali vardır gelenin. Sonra konuşmaya başladıklarında her söylediği cümleye verdiği karşılıklar okurda bir Elif Şafak gerçeği mesnevi cümleler kuran bir adamı görüyorsunuz .. Yıllar önce sünnetten korkup ağaca tırmandığını annesinin onu kandırıp tamam olmayacaksın deyip indikten sonra teslim edip sünnete gönderdiği andaki hayal kırıklığını , çocukluktaki güven sarsılmasını anlatıyor.
    Yunus da her yerde Tobikoyu arayıp nihayet buluyor . İskender’in ceketini kaçırıp giymiş ona güzel görünmek için karşısına çıkıyor. Sonra beraber sohbet ediyorlar, başka bir gün gittiğinde popüler bir müzik eşliğinde ettiği dansla karşılaşıyor ve çok şaşırıyor. Yunus’u içeri alıyor beraber dans edip şarkılar söylüyorlar. Yunus dövme yaptırmak istediğini söylüyor Tobikonun arkadaşlarına . Yunus balığının resmini istiyor.
    Cemile ebeliğin yanında , bitkilerin dilinden anlayıp şifalı ilaçlar da yapıyordu. Bunun için evin altında bir mahseni vardı. Orada çalışmalarını yapıyordu. Yıllar önce ona verilen değerli bir elması da orada saklıyordu. Bir gün evine bir yaralıyı getirdiler. Yaralı mahseni öğrendi ve alıp kaçtı elması. Sonra geri getirdiler. O mafya kılıklı adama getirdigi elması geri verip kardeşi Pembe’ye Londra’ya kaçak yollardan onu götürmeleri istedi. Kabul ettirdi ancak elması almadılar. Pembe Cemile’ye biriyle olduğunu söylemişti çünkü, aklı onda kalmıştı.
    Esma da erkek gibidir, ve erkekler için kullanılan isimlerin heybetinden , kadınlar için kullanılan isimlerin naifliğinden bile rahatsız olmaktadır. İskender’in yanında olup karıştığı ırkçılara karşı korunma toplanmalarına bile katılmaktadır.
    İskender annesinin durumunu öğrenmiştir. Babasına gidiyor ve aldığı yanıt şaşırtıyor İskender’i . Annen haklı diyor, kızdım evet ama o boşanmayı çok istedi , ve olmaması gereken bir evlilikti diyor. İskender de ı zaman iş bana düştü deyip ayrılıyor yanından. Bu arada Kate hamile kalmıştır ve söz verdiği gibi çocuğu aldırmamaya karar vermiştir. Hatip isimli biriyle sürekli karşılaşıp fikir alışverişi de yapıyor. Hatip keskin ve sabit fikirli biridir .
    Tarık da Pembe’yi iş için gittiği bit yere yakın sinema önünde Ellias ile görüyor .
    Pembe bir gün yine film izlerken ablası Hediye’nin sağlık memuru adama güvenip onunla kaçmasını, sonra onunla evlenmeyip eve geri geldikten sonra babasının ve üvey annesinin ona tavrını , ertesi gün eve geldiklerinde onu tavandan asılı gördüğü sahneye benzer bir sahne hatırlayıp salonu terkediyor. O gün aynı salonda İskender gizlenmekteydi.
    Roksana Adem’i terkediyor , onu Abu Dabi denen yere götürüp metresi olarak yanında kalıp striptiz yapacağı bir adam bulup onunla kalıyor. Adem evine geri dönmüyor , yüzü yok, abisinde de gidemiyor, kardeşi Halil’in yanına gidiyor , Halil’e Abu Dabi’ye gidip Zengin olup geleceğini söyleyerek hayaller kuruyorlar birlikte. Roksana orada tam olarak istediği hayatı yaşamaktadır. Gitgide adama alışmıştır. Bir gün odada ceplerine bakarken eşiyle fotoğrafını görüyor ve adam onu yakalıyor sonra onun bu davranışından dolayı kovuyor. Roksana ne yapacağını bilemiyor gidecek parası bile yok. Adamın teleskoplarından biriyle etrafı incelemeye başlıyor uzun binalardan birinin tepesinde bir adam aşağı kendini bırakıyor( bu kişi Adem)
    Adem hiç de hayallerindeki gibi olmayan Abu Dabi’de inşaat işinde çalışmaktadır . Tahmin ettiği gibi müslüman ülke bize de iyi davranırlar demişti ancak öyle olmadı.
    İskender’in yazdığı mektuplarda Zişan ile meditasyonu devam etmektedir. Suçsuzluğu anlaşılınca oradan gitmesine üzülmüştür hatta. Bir gün Yunus ziyaretine geliyor ve o çarpıcı gerçeği ona anlatıyor. ( kitabın en can alıcı yerleri) buralar spolier olacağı için yazmıyorum.
    Cemile Londra’ya gelmiş ve Pembeyle çok güzel saatler geçirirken Yunus ile markete gidiyorlar , market dönüşü Yunus Tobiko’yu görüp onunla gidiyor Cemile eve yalnız yürüyor. Camdan Pembe ile konuşurken her şey o anda başlıyor. Pembe’nin başına gelenler, İskenderin hapisten çıktıktan sonra gerçeği öğrenmesi, Esma’nın evlenmiş ve 2 çocuklu anne olması , Yunus’un albüm yapması , Kate’in evlenmiş olması, ve son gerçek olay ...
    Annemi anımsadım. Kendi annemi anımsatıp hayatta olan ancak şu an uzakta olan annemi derinden sevgi ve özlem ile hissetmemi sağlayan Elif Şafak’a teşekkür ederim. Benim annem de tek yumurta ikizi :)

    *Hazmedememişti İskender bu ihaneti . Sevip de kandırmayı . İnsanın canı kadar sevdiği birini oyuna getirebileceği aklının ucundan dahi geçmemişti . O güne dek bilmezdi , birine büyün kalbinle muhabbet besleyip yine de onu incitmek istemenin mümkün olabileceğini ..

    *Dediklerine göre kahve aşk gibiydi , ne kadar sabır ve özen gösterirsen tadı o kadar güzel olurdu.

    *Yağız ata binmek isteyen belini kırabilir.

    *Niyetin tükürmekse bari rüzgara karşı durma .

    *Başkalarının yanında övünmek ayıptır derdi, ama yalnızken kendinle baş başayken her zaman değerini bil ve kimsenin seni ezmesine izin verme.

    *Bu hayatta yaptığın ya da hissettiğin her şeyde mesafe olmalı ..

    *İnsanları oldukları gibi kabul etmek onun kutsal düzenine saygı göstermek demekti.

    *Kimsenin bilmediği keşfedilmeyi bekleyen doğal güzellikleri hatırlatıyordu ona.

    *Hayat felsefesi çalışma masası gibiydi, düzenli-tertipli ve köşeli.

    *Onun satranç tahtası gibi olan siyah -beyaz dünyası , Ellias gibi yaşamı sonsuz grilerden müteşekkil gören birine güç gelmişti.

    *Karmaşık olmayan kadın yoktur . Kadınlar ikiye ayrılır , derdi. Bariz biçimde karmaşık olanlar ile karmaşık olduğu ilk bakışta anlaşılmayanlar.

    *Zeki kaptan fırtınayı önceden hissedip limana yanaşır.

    *İnsanın imkanları ne kadar kısıtlıysa şerefinin bedeli o kadar yüksekti .

    *Unutma sisteme karşı koyamayan sistemin bir parçası olur.

    *Evrendeki her cisim ne kadar albenisiz ve ya da ehemmiyetsiz görünürse görünsün , bir başka şeye yanıt olsun diye yaratılmıştı. Derdin olduğu yerde deva da vardı, üstelik şaşırtıcı yakınlıkta .mesele görebilmekti.

    *İnsan ömrü kısaydı , bir kurtçuğunkinden farksız. Ya da ipekböceğininkinden. Ademoğulları , Havvakızları tuhaf mahlûklardı. Kurtçuğa benzetsen alınır , ipekböceğine benzetilmekten keyif duyarlardı. Böceklerden iğrenir ama parmağına uğurböceği konsa hayra alamet sayarlardı. Sıçanlardan tiksinir , sincaplara bayılırlardı.

    *Ne sivrisinek ateşböceğinden önemsizdi, ne de pirinç altından.

    *Kadınlara neden sanki hayal ürünüymüşler gibi masalsı ve rüyamsı isimlerin verildiğini merak ederdi. Erkek isimleri hep cesaret , iktidar ve yetki ihtiva ediyordu.

    *Ne derler bilirsin. Aptallar konuşur , akıllılar susar.

    *Gözü peksin, karşındakinin tavrını sevmezsen anında ağzının payını veriyorsun . Risk almaktan çekinmiyorsun. Kimse sana dayılanamaz.

    *Öfke bir kaplana benzer. Kaplanı görünce dersin ki ah ne soylu hayvan , benim olsa keşke . Ama ehlileştiremezsin onu . Kimse yapamaz , kaplan seni kontrol eder.

    *Nefsin güçlüyse sen zayıfsın . Nefsin zayıfsa sen güçlü.

    *İnsanlar başka aileler konusunda ahkam keserken , hep katı, hep acımasızdı.

    *Çöllerin bir zamanlar deniz olduğunu öğrenmişti. Su bile kaskatı toprağa dönüşebiliyordu da insan neden kolay kolay değişmiyordu acaba?

    *Hayatında ilk defa birini , verebileceğinden daha fazlasını talep etmeden seviyordu.

    *Bilakis yalnızlığına düşkün bir izlenim veriyordu, kitap okuyup yürüyüş yaparak , arka bahçesinde kimsenin köylerini bilmediği bitkiler yetiştirerek mesut olabilecek biriydi.

    *Kimse görmek istemiyordu güzelliğin , zamanın siyah kadifesinde erimeye mahkum bir kar tanesi olduğunu.

    *Yükselmek istiyorsan en çok kendini eleştir, kendi hatalarını görmeyen asla iyileşemez.

    *İçime baktım , yüreğime , bende sırlanmış bene.

    *Ne yazık ki sahip olduklarımızın kıymetini hep onları yitirdikten sonra anlıyoruz.

    *İnsan hayatın çalkantılı sularına atılmadan evvel ailesinde sevgi, istikrar ve güven bulmalı.
  • 252 syf.
    Yazmanın dayanılmaz acısı! Virginia yazarken acı çektiğini biliyoruz, özellikle bazı eserlerinin yazımında bu acıyı derinden hissetmiş, Varolma Anları’nda da buna değiniyor. Bir taraftan bu anılarını yazarken diğer taraftan başka eserlerin yazımı devam ediyor; ilk yazmaya başladığında masasında Roger Fry’in biyografisinin yazımı var ve sık sık da dile getiriyor, Roger Fry beni çok yordu diye, sonlara doğru da -aynı zamanda son eseri olan- Perde Arası’nı yazıyor. Varolma Anları yazımı devam eden o eserlerin molasında yazılmış. Tabii sancılı yazım işlemi bittikten sonra da doğal olarak rahatlıyor. Açıkçası ben de yazarken benzer şeyleri hissetmeye başladım son zamanlarda. Bunun üzerine biraz düşündüm, insan yazarken neden acı çeker diye -tabii ki herkeste aynı şeyi beklemek akıllıca olmaz- aklıma ilk gelen şey o düşüncelerin insanın bir parçasına dönüşüyor olması ve siz bu parçaları kendinizden koparıyorsunuz bu da doğal olarak acı veriyor; bir doğum gibi de düşünülebilir ve buradaki acı da doğum esnasında çekilen acı olur. Sonrasındaki rahatlama ise o yükten kurtulmanın rahatlığı. Virginia on üç yaşındayken annesini kaybediyor ve hatta iki yıl sonra da annesinin yerine geçen ablası Stella’nın ölümüne şahit oluyor. Biraz sonra bunlara değineceğim ancak bu bağlamda annesinin ölümü âdeta onu derin bir çukurun için atmış ve yıllarca o çukurdan çıkmaya çalışmış. Bu eserinde buna da değiniyor on üç yaşından kırk dört yaşıma kadar annem hep benimleydi, benimle konuşurdu, yaptığım şeylerde tavrını ortaya koyardı yani hep zihnimdeydi, ta ki Deniz Feneri’ni yazana kadar. Deniz Feneri’nden sonra benden uzaklaştığını hissettim, der. “Nedeni ne olursa olsun ben geçmişi sahneler yaratarak elimde tutabiliyorum.” Yazım işlemi gerçekleşirken bu sahnelerde yıkılıyor böylece hem o sahnelerin ağırlığından kurtuluyor hem de o sahnelerin yıkılışı ona acı veriyor.

    Varolma Anları, üç ana başlıktan oluşuyor; Anımsamalar, Memoir Club İçin Katkılar ve Geçmişe Dair Bir Taslak. Kitap Virginia’nın kalemiyle hem kendisi hem de ailesi hakkında birçok bilgi veriyor. Virginia’yı daha iyi tanımak için okunması gereken temel eserlerinden biri. Hayatına değer katan ya da hayatını şekillendiren birçok önemli anısını hisleriyle yoğurarak paylaşıyor. Geçmişe Dair Bir Taslak bölümünde var olma anları ve var olmama anlarını yorumlayarak aktarıyor. Ama son bölüme geçmeden önce genel olarak kitabı baz alarak hayatını değerlendirmek istiyorum. Ailesinde sevdiği kişiler ve acı çekmesine sebep olduklarını düşündüğünden dolayı sevmediği kişiler var. Annesi, annesinin ilk evliliğinden olan ablası Stella, öz kardeşleri Vanessa ve Thoby sevdiklerinden; sevmediklerinin başında hiç kuşkusuz George geliyor bunun yanında da babası ve Gerald. George ve Gerald annesinin ilk evliliğinden olan çocukları yani anne bir, baba farklı kardeşleri. Şimdi bunların kendisi için ne ifade ettiğine bakalım...

    Annesi yedi kız kardeşten biri ve güzel bir kadın, yirmili yaşlarda aşık olduğu bir avukatla evleniyor ve evlilikleri dört yıl sürüyor. Bu evlilikten de üç çocuğu oluyor ve kocası ölüyor. Bu ölüm annesinde derin yaralar açıyor sonra yazar Sir Leslie Stephen ile tanışıp evleniyor ve bu evlilikten doğan dört çocuktan biri de Virginia oluyor. Yani annesi toplamda yedi çocuk doğuruyor. Hasta Odalarından Notlar diye bir kitabı da çıkıyor onun incelemesini de yazmıştım merak edenler ona göz atabilir. O kitaptan da anlaşılır annesinin ne kadar yardımsever biri olduğu, hastalarla nasıl ilgilendiği. Julia (Virginia’nın annesi) yıllarca yatalak annesine bakar, hastaneleri ziyaret eder orada yardıma muhtaç olanlarla ilgilenir ve genel olarak başı derde girenlerin başvurduğu, kendisinden maddi-manevi yardım istediği bir kadın. Kısacası başkasının derdiyle dertlenmesini bilen bir kadın. Virginia annesini evin direği olarak görür ve on üç yaşındayken annesi öldüğünde (49 yaşında ölür) evlerinin başlarına çöktüğünü hisseder. Annesi hayatının sonuna kadar zihnini meşgul etmeye devam eder. Annesinin ölümünden sonra evin direği ablası Stella olur, bayrak devri Stella’ya geçer.

    Stella, diğergâm, kendini düşünmeyi en sona bırakan, aynı annesi gibi her şeye koşturan, hassas ama bu hassaslığını içinde yaşayan bir genç kız. Virginia’nın annesi öldüğünde artık yeni anne Stella olmuştu bir taraftan kederli babasını teselli ediyor diğer taraftan kardeşlerine bakıyor bu şekilde iki yıl geçiyor. Stella kendisini seven Jack ile evlenir altı aylık bir nişandan sonra, ancak evliliği sadece üç ay sürer ve Apandisitten ölür. Yani Virginia on beş yaşına geldiğinde ikinci darbeyi alır hayattan anne gibi görmeye başladığı ablasını da kaybeder.

    Vanessa, Virginia’dan karakter olarak farklı olmakla birlikte onun dert ortağı birçok şeyi onunla paylaşır, onunla yaşar. Stella’nın ölümünden sonra Vanessa o sorumluluğu alır. Babası Vanessa’ya sert davrandığında Virginia’nın nefretini kazanmaya başlar ve babasını düşüncesiz olarak görür hatta böyle anlardan sonra babası Virginia’ya dönüp beni ahmak olarak görüyorsundur der, Virginia sesini çıkarmaz ancak onu ahmak olarak değil, zalim olarak görmeye başlar. Yedi sene sonra 1904 yılında babaları öldükten sonra Vanessa kaldıkları evi satar ve hep birlikte Bloomsbury taşınırlar. Hayatları tamamen değişir, Thoby, erkek arkadaşlarını getirir ve yeni bir pencere açılır onlar için. Şiir, edebiyat, felsefe gibi alanlar üzerine sabahlara kadar tartışırlar. Bu arada başta tacizci George olmak üzere çevreleri onları yargılar, yaftalar. Ama onların bunlara pek kulak astıkları yok! Virginia için hayat tam olarak güzel giderken Vanessa bir gün çıkıp evleneceğini söyler. Vanessa evlendikten sonra Virginia ve Thoby yeni bir eve tanışır tabii Virginia Vanessa ile temelini attığı bu işi devam ettirir ama tacizci George yine rahatsız olur:

    “Mrs. Whitehead öfkeden deliye döndü. Vanessa ile benim neredeyse çırılçıplak olduğumuzu söyledi. Annemin ruhu bir kez daha çağrıldı - Violet Dickinson tarafından-nedeni de benim Brunswick Meydanı'nda bir ev kiralayıp onu genç erkeklerle paylaşmak istememi anneme şikâyet etmekti.? George Duckworth bu fikirden beni vazgeçirmesini Vanessa'dan istemek için ta Charles Street'ten kalkıp geldi, ama Vanessa ona, ne de olsa Sokak Çocuklarının Hastanesi yakınımızda yanıtını verince içi pek rahat etmemiş olabilir. Herkesin ortasında çıplak dolaştığımız partiler verildiğine dair söylentiler çıktı. Logan Pearsall Smith, Ethel Sands'e Maynard'ın Vanessa ile salonun ortasındaki kanepede seviştiğine emin olduğunu anlattı. Kalpsiz, ahlaksız, kinik bir topluluk dediler bizim için; bizler ahlaksız kadınlardık ve arkadaşlarımız da beş para etmez genç erkeklerdi.”

    Thoby, gerçek anlamda kız kardeşlerine sahip çıkan onlarla iyi anlaşan benzer düşünceler paylaşan özkardeşi. Vanessa’nın evliliğinden sonra Virginia’nın tek dayanağı. Ancak Thoby 26 yaşında tifodan ölür. Ölümü Virginia’yı derinden üzer. Hatta Jacob’un Odası'ndaki Jacob'un, Thoby olduğu söylenir. Virginia artık tek başınadır.

    Babası, kendi zamanında İngiltere’de önde gelen yazarlardan biridir. Aynı zamanda felsefe ve dağcılık sporuyla uğraşır. İki evlilik yapar ikinci evliliğinde Virginia’nın annesiyle evlenir. Kimileri tarafından eleştirilen ama genelde bir dâhi olarak görülen ve örnek alınan entelektüel biri. Egosu gelişmiş, her şeyin kendisine göre şekillenmesini isteyen, buyurgan ve baskıcı bir kişiliğe sahip. Virginia ve kardeşlerinin hayatını daha çekilmez kılanlarda başrol oynar. 72 yaşında (1904) kanserden ölür. Virginia babasına olan kızgınlığı Deniz Feneri’ne kadar devam eder. O eserde babasına dair içinde taşıdıklarını dökme fırsatı bulmuş olacak ki, eserden sonra babasına olan kızgınlığı geçmiş olur.

    Ve son olarak George (diğerleri baskın olmadıkları için onlara değinmeyeceğim). George 1.85 boyunda vücut ölçüleri orantılı yakışıklı biri. Ortamlara akan, hatta annesinin ölümünden sonra bu ortamlara Virginia’yı ve Vanessa’yı da tabiri caizse zorla süsleyip götüren, Virginia’nın deyimiyle cinselliğe düşkün, nam, şöhret peşinde olan ahmağın teki (bu arada günümüzde de böyle kişiler eskiden olduğu gibi el üstünde tutulur). İki kız kardeşine de küçük yaşlarından itibaren tacizde bulunur ama öyle anlaşılıyor ki bu durum Vanessa’da büyük bir hasar oluşturmazken Virginia’yı derinden yaralar. Enteresandır böyle karaktersiz insanlar söz konusu ahlak olunca en fazla ahkâm kesen kişiler oluyorlar. Yukarıda alıntı da yaptım, zamanında kız kardeşlerine tacizde bulunur sonra onları erkeklerle aynı eve çıkıyorlar diye eleştirir. Tabii Virginia kitabın başından sonuna kadar sıfatlandırmalarla bunu iyice eziyor. O tacizlerini alıntılayarak son bölüme geçeceğim

    “Bir keresinde, ben çok küçükken Gerald Duckworth beni kaldırıp oraya oturttu ve ben orada otururken o benim bedenimi keşfetmeye koyuldu. Giysilerimin altına soktuğu elini hatırlayabiliyorum; hiç titremeden, kararlı bir biçimde aşağılara inmişti. Buna bir son versin diye nasıl umut ettiğim de aklımda; eli mahrem yerlerime yaklaşırken nasıl da kasılmıştım ve kıvrılıp bükülmüştüm. Ama eli durmamıştı. Eli mahrem yerlerimi de kurcalamıştı. Kızdığımı, hoşlanmadığımı hatırlıyorum - bu kadar şaşkın ve karmaşık bir duyguya ne ad verilebilir? Güçlüydü herhalde, çünkü hâlâ unutmadım onu.”

    “Neredeyse uyumak üzereydim. Oda karanlıktı. Ev sessizdi. Sonra, kapı usulca gıcırdayarak açıldı; ihtiyatla yürüyerek biri girdi içeri. "Kimsiniz?" diye bağırdım. "Korkma" diye fısıldadı George. "Işığı da yakma, canım. Canım-" ve kendini yatağıma attı, beni kollarına aldı.
    Evet, Kensington ve Belgravia'nın ihtiyar hanımefendiler George Duckworth'ün Stephen'ların zavallı kızlarına sadece anne ve baba değil, erkek ve kız kardeş değil, sevgili de olduğunu asla öğrenmediler.”

    Varolma anları ve var olmama anları… Bunları şöyle yorumlayabiliriz, zihnimizde yer edinen, hayatımızı şekillendiren şeyler ve hayatımızın bir parçası olarak gelip geçmesine rağmen kendi zamanında yok olup giden şeyler. Diğer bir ifadeyle bilince takılan şeyler ve takılmayan şeyler. Hayatımızda, günlük olarak birçok şey yaparız ama bunların çocuğu ezbere yaptığımız ve bizim için hiçbir şey ifade etmeyen şeyler olur; yeriz, içeriz, alışveriş yaparız, ihtiyaç gideriz, biriyle yolda selamlaşırız, bir davete katılırız, okuruz, konuşuruz ama bunların tamamı İnstagram’daki yok olan mesajlar gibi yaşandıktan sonra yok olurlar. Ama bazı şeyler de var ki onları hayatımızın sonuna kadar taşırız, yok olmazlar hayatımızın rotası olurlar. Kendi zamanlarından tamamen bağımsızdırlar. Aslında bizi, biz yapan bu anlardır, bunlar varolma anlarıdır. Şimdi kendiniz de oturup varolma anlarınızı düşünebilirsiniz.
  • ahmet hamdi tanpınar'ın spotify listesini barındıran harikulade bir sanat eseri huzur. bir kitap düşünün, size yalnız edebiyat vaad etsin ancak yanında sanatın formlarından biri olarak müziği de sunsun. sosyolojiden ve psikoloji tahlillerinden de tattırsın. inanılmaz bir haz alıyorsunuz. bu kitabın başı müzik, ortası müzik, arası müzik, sonu müzik. kitap dört bölümden oluşuyor ve bu bakımdan sonataya benzer. giriş melankoliyle kendini duyuruyor, roman da ikinci dünya savaşından bir gün evvelini anlatırken mümtaz'ın babasının ölümünü ve merdivenden düşüşüyle bir silahın patlayışıyla o sesi duyurur. ikinci kısım daha mutlu ve lirik bir sesle kendini duyuruyor; burada mümtaz'ın nuran'la bir aradalıklarını okuyoruz. üçüncü kısım ilki gibi yüksek ve melankolik bir sesle nuran'la aralarında yaşadıkları aşklarını anlatırken bir anda yıkıcı bir tesirle suat'ın ayak seslerini duyurur; dördüncü kısımda bir toparlanışı, kapanışı hissediyoruz.

    ahmet hamdi tanpınar'dan söz edeceksek, geri dönüşleri olan bir örgüden söz edeceğiz; bir iç içelikten. huzur'u okurken bu denli zamanda geri dönüşlerin olmasıyla, zaman zaman hangi dilimde olduğumu şaşırdım. huzur, bir nehir romandır. hem mahur beste'den hem de sahnenin dışındakiler'den izler taşır. nar lekesi gibidir bunlar, çıkmaz. nar lekesinin dökülüşüne şahit olmayanların yalnızca koyu bir leke dedikleri, bilenlerin "nar" diye isimlendirdikleri türden. ben yalnız koyu bir leke gördüm. görünürlüğü öyle çok ki merak edip hangi kitaplarla ilişki diye, akışın hangi nehre vardığını izledim ve işte bu iki kitapla da ilişkili olduğunu öğrendim. buna dikkat ederek okuyacak olsaydım; ilki mahur beste, ikincisi sahnenin dışındakiler ve son olarak huzur. son olarak diyorum ama ben asıl şimdi başlayacağım ya da başladım. işte öyle bir şeyler.

    huzur için aht'nin spotify listesi demiştim ve tek tek geçen eserleri arayıp liste yapıyordum ki halihazırda şöyle bir listeyi gördüm bile: https://open.spotify.com/...oOTYHFRlKjeaAeVk2Z1g

    benden evvel, benim söyleyeceklerimin söylenmiş olduğunu görmek beni garip hissettiriyor. ne hissedeceğime karar veremez bir halde oluyorum. bir yenilik sunamadığım için sıradan, benle aynı fikre sahip birini bulduğum için de bir arada; tek başına bırakılmışlığın o çürük kokusunu duymamanın huzuru. huzur demişken artık huzur'a girelim.

    huzur, birinci dünya savaşının bir gün öncesini iki yıllık bir zaman dönüşüyle anlatan tek bir günün romanıdır. bahsini ettiğim roman için sıklıkla "huzursuzluğun romanı" deniyor, ancak ben buna doğrusu katılamıyorum. bazen metnin ana fikrini bulmakta zorlanırım, ayrıntılar daha çok ortada cümbüşlü gelir. yine öyle bir cümbüşte kaybetmiş olmalıyım ki suat neon renklerle kendisine doğru yürümemi sağladı. kitap için sürekli söylenen bir tanım var " huzursuzluğun romanı" doğrusu kitap bana huzur veriyor ancak bundan daha sonra bahsedeceğim ve bu klişenin altını doldurabilecek tek karakter benim nazarımda suat. peki suat kim? senelerce nuran'a aşık olan ve eşini de senelerce aldatan bir adam. huzursuzluk, başka birinin mutsuzluğuyla mutlu olmaksa suat huzursuzun teki. mutlu olmayı da mutlu etmeyi de bilmiyor ve dahası başkasının mutsuzluğuyla besleniyor. bir sahne izliyoruz, suat'ın intihar girişimi öncesinde beethoven'ın a minör'ü çalıyor. hah işte tam burada söylenen bir şey var; fethi naci bu intihara "çeviri intihar" diyor. çeviri intihar der çünkü, aldous huxley'in "ses sese karşı" romanında bir karakterin yine beethoven'ın dörtlüsü çalınırken intiharına çok benzer. ikisi de huzursuzdur. ve benim aklımaysa şöyle bir sahne gelmişti okurken: https://www.youtube.com/...k&has_verified=1

    brook elbette çok başka bir karakterdir, içi güzeldir brook'un. suat için çok şey söylenebilir ancak benim için genel intibaın kaynak ismi o, ancak benim kitapla birlikte aldığım hazzın kaynağı değil.

    ben burada ahmet hamdi tanpınar'ın karakterlerine kısaca eğilmek ve ardından da ne kadar talihli olduğumuzdan söz etmek istiyorum.

    kitabın ana karakteri olarak hem öksüz hem yetim kalmış ve amcasının oğlu olan ihsan ağabeyinin yanında yaşayacak, hayatının aşkını, hayatının buhranını, hayatının kilit dönemini bizle paylaşacak korkunç bir karakter. tabii korkunç ifadesi çok subjektif. zira bunu korkulası bulan bir okuyucu olan benim. birçokları için müthiş bir aşık, müthiş bir insan olabilir. zaten burada amacım bir lise edebiyat ödevi hazırlamak değil. mümtaz nuran'a deli divane aşık. ilk bakışta çok hoş, ruh okşayan bir cümle gibi gelebilir ancak mümtaz'ın bu aşkla birlikte aklını yitirdiğini düşünüyorum zaman zaman.
    çünkü aşkın böyle bir şey olmadığını düşünüyorum ve dahası yaşıyorum. elbette aşk aklın değil gönlün alabileceği derin bir meseledir. bu sebeple aşkın bir akıl işi olmadığını biliyorum ama aklı hiçe sayarak bir yola çıkmak değil diye düşünüyorum. sevince, sevdiğin adam sana sevdiğin adam olarak görünüyor. dişini inciye benzetmek bile ayıp geliyor bana, çünkü istiarede benzetilenin benzeyenden güçlü olması gerekir. öyleyse inci, onun dişlerinden daha mı güzeldir? sevince sanki onun dişleri inciden güzel gelir gibi gelir bana. yürüyüşü, bakışı, konuşması bambaşka bir hal gibi görünür. binlerce belki milyonlarca gülüşe şahit olan gözlerin kamaştığı ve güzelliğin doyumsuzluğunu hissettiren bir andır. yalnız birini sevmek yalnızca kaşını gözünü beğenmekle olacak iş de değildir, fikrine saygı duymak, ona ortak olmak; biraz da yakın kafalarla bakmaktır dünyaya. ayrışan, zıt fikirlerin varlığına ulaştığımızda kendiliği hatırlamak, içinde kaybolmamaktır. kendini hatırlamaktır, kendini fark etmektir biraz da. mümtaz'da biraz da bu var. başkasında kendini görmek, keşfetmek istiyor. lacan'dan yola çıkarak şunu diyebiliriz; annesini henüz küçük yaşta kaybetmiş mümtaz; kendisini tamamlayamamış ve bir başka kadında bunu nihayete erdirmek istemiştir. ancak nuran o sularda bulabileceği akis değildir. kendinde nuran'ı, nuran'da kendini görmek çok büyük bir meseledir. yerine koymak, bir elma diliminin yerine turp koymakla benzerdir. yerine koymak, form bakımından yeterli görünse de içerik bakımından yetersiz ve yersizdir. hatta temas eden her neresiyse orayı da ifsad eden bir şeydir. mümtaz, anne ve babasının ölümünden sonra amcasının oğlu olan ihsan ağabeyine gider ve tam tamına fikir talebesi olur. ihsan bey'in derin tarih ve fransızca bilgisine hayranlıkla nazar eder ve o da bu yolda emin adımlarla ilerler. hatta ihsan ağabeyinin de yazmayı hedeflediği tarih ansiklopedisinde konu temelli ilerleyişin kronolojik ilerleyişten daha isabetli olacağı hususunda da önemli bir tavsiyede bulunacak kadar da meselenin içine dalmıştır. mümtaz tam da bu sebeple ahmet hamdi tanpınar'ın kendisi, ihsan bey de yine tam da bu sebeple yahya kemal'dir. nuran, vakti zamanında birlikte dedikodusunun çıktığı fakülte arkadaşıdır belki, belki de bir başka kadındır işte bir şekilde mümtaz'ın, hayır hayır, aht'nin kesinlikle aşık olduğunu anlıyoruz. nasıl? aşık olmayan birinin yazabileceği türden sözler değil, bilhassa karşılıksız aşkın getirdiği acıyla yazılabilecek türden bir yaratıcılıkla yazılabilecek kadar acı ve keskin sözler çünkü sanıyorum yazma yaratıcılığı bir kesikten doğar. bu kiminde baba sancısı, geçim kaygısı, benlik karmaşasıdır ve buradan doğmuştur illaki demiyorum ancak belki bir tetikleyicisi olarak aşk acısı da vardır diye düşünüyorum. ulaşamamayı anlatmak ulaşmayı anlatmaktan çok daha mesafeli bir iştir, o mesafede insan düşünür, hayal eder, gider, gelir, söyler, dinler ve belki bunlarla belki bunlarsız yazar. kabiliyet hissedildiyse bir şekilde muhakkak.

    kitabı okurken huzur doldum, inanılmaz talihliyiz türk olduğumuz için. hayır öyle değil, bi'dakika. inanılmaz talihliyiz, ahmet hamdi tanpınar'la aynı dili konuştuğumuz için. ana dilimizin türkçe olmasının müthiş ayrıcalığını bu eserle ciddi manada hissettim. kitabı başlarda okurken ritmine kapılmaktan manasını zihnimde perdeliyordum. hayır, ben değil. yazar pencereden "düşen" o ışığı, kaldırıyordu, kırılmasın diye üstünü de perdeliyordu. ben o perdenin güzelliğine öyle kandım ki ışık ne ara düştü diye düşününce bulamadım bile yanıtını. kitabın baştan sona bu müthiş ritmi beni alıp götürdü. bunu sağlayan aht'nin bir estet olduğunu söylemek çok kolay. bizim bir yapıda, bir güneşin doğuşunda ayrımsayamadığımız nice güzellikleri kendi zihin süzgecinde eliyor, yazı tuvalinde bir sanat eseri ortaya çıkarıyor. yazı şövalesinde müthiş renklerle bize seyir, o ritimle istima keyfi sunması kaçınılmaz oluyor. aht, ne sağın ne solun adamı. aht bir estet olarak sanatın adamı. türk sanat musikisine verdiği gönülle, resimlere duyduğu ilgiyle, edebiyatıyla baştan sona bir sanat adamı. eserden bal damlıyor, şiresi şiire, resme, müziğe bulaşıyor. o şiirin, nesirden daha büyük bir şey olduğunu düşünüyor ve dahası şiirde söyleyemediklerini nesirde yazıyor; o kendisini nasıl tanımlıyorsa ben onu öyle kabul ediyorum. huzur şiirinin şairi aht'dir. öyleyse bu şaire hakkını teslim etmenin tam zamanı. ne proust ne valery aht'nin üstadı olabilir. onlar yalnız bir ilham arkadaşı olabilir. proust'u gözümde hayranlığa yakın bir noktaya taşıyan aht'dir. aht, proust'u övdüğü için proust iyidir; çünkü güçlü olanın verdiği referansla öteki kabul edilir. zira aht, eserlerini kısıtlı okuma alışkanlığına sahip türk milletine yazmış; dominant dillerden ne ingilizce ile ne fransızcayla ne almancayla. oysa belki ingilizce yazsaydı, işte o zaman hak ettiği üne kavuşacaktı. hak ettiği ün, yalnızca öne çıkmasıyla değil, ismen zikredilmesiyle değil, eserlerinin bir şekilde programlara meze edilmesiyle değil okurları tarafından anlaşılmaya çalışılmasıyla olacaktı. ana dilimin türkçe oluşuna, böyle müthiş eserleri okudukça seviniyor ve ne yalan söyleyeyim gururlanıyorum. ve baştan sona beni çok etkileyen bir kitabın yine çok etkileyici bulduğum bir alıntısıyla sonlandıracağım.

    “hayır, sevmiyorum. yahut, kelimeyi bulamadım; devrime hayran değilim. fakat yeni miyim hakikaten? yeni olabilmekliğim için, yaşadığın saatin adamı olmam lazım. bense daha başka şeylerin iştiyakındayım! yeni olmak için, devrimle beraber her an değişmeği kabul etmeliyim. bense bir yerde, bir düşüncede istikrarı sevenlerdenim” s 323, dergah yayınları
  • Bir insan, küçük şeylerle mutlu olabiliyorsa; hayatı zorlaştırmaz.
    Çevresine ışık saçar, kimseye yük olmaz.
    Aksine yük alır.
    Eğer güzide kalbin sevgi dolu değilse!..
    Düşmanından önce, dostların üzer seni.
    Eğer hala yaşamaya devam edebiliyorsak. Allah'ın merhametindendir.
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    Bizim marifetimizden değil.
    Fakat rahmetin gazaba dönüşmesi de an meselesidir!..
    İnsanlar kötülük ettikleri halde Rabbin onlar için mağfiret sahibidir.
    Bununla beraber Rabbinin azabı da çok şiddetlidir.
    Ra'd-6
    Ey Allâh’ım!..
    Beni sen kaldır ki, kimse yıkmasın!..
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    Kendini kendinden başkasıyla tanıma umudu taşıma!..
    İnsan kendini gönülden bağlı hissettiği yerden bir adım kımıldayamaz.
    Çünkü öyle bir şey yok!..
    Sen kendine ve O'na delilsin.
    Fakat sana delil olan yoktur.
    Talibi Mevla’ya gidenin aşk hararetini su söndürmez.
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    Kazandıkların helal mi değil mi?..
    Merak ediyorsan buyur bak!..
    Mal-mülk ve servet, aile efradına, yoksullara ve halkın faydalanabileceği yerlere harcanıyorsa.
    Anlarım ki o servetin aslı helaldir.
    Nereye gitmek istediğimi öğrenmek için şems vakti yoldayım.
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    Bir mülteci çocuk gibi ağlamaklı yerindeyim hasretin.
    Puslu bir aynadır yüzüm yüzüme.
    Bîçareyim yavrusunu arayan anne gibi, daldıkça gönül çöllerine doluyorum.
    Teheccüt vaktinde huu çeken aşığın gözyaşlarına katlansam bir mendil gibi ellerinde vaktin.
    Sıkıntılar, yazgımızın ipine dizilmiş tespih taneleridir.
    Sevgiyi bilen işi onları sakin sakin çeker.
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    Şems vakti sevenlerin dergâhında çok derin aşka düştüm.
    Bu ömürde bir arpa boyu yol alamadım.
    Hayatımdaki insanların sevgiyi taklit etmesini istemiyorum.
    Hayatımdaki insanların sevgi olmasını istiyorum.
    İki taraflı hikayelerin birçok anlamı vardır şems vakti.
    Huu makamında sessizliği anlayan gönül Mevlana’dan Şems’e yürüyen c/an’daki ten gibidir.
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    Eğer sorulsaydı!..
    Cennet ne ile kazanılır?..
    Şu ayeti okuduğumuzda görüyoruz ki cevap şu olurdu!..
    Sabırla!..
    Melekler cennettekilere der ki!..
    Sabrettiğinize karşılık size selam olsun!..
    Dünya yurdunun sonu Cennet ne güzeldir!.. Ra'd-24
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    Duygu, duyguların olmadığı anlamına gelmez.
    Sabrı, bir şeylerin yerine koyduk birbirimizi.
    Birbirimiz kadar değerli şeylerin yerine koyduk keşkeleri.
    Sevgisiz, hırs ve telaşla, artık kimse sığmaz oraya.
    Bir menzile girdi gönül görmemek kör olduğum anlamına gelmez!..
    Senin gecen olduğumu biliyorum hakk aşıkları gibi.
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    Lütfu ilahiden gelen kollarında gözün yaşındaki şems olmak istiyorum.
    İnsanın en çok kaygılandığı şey nedir?..
    Rızkıdır!..
    Peki onu artırmak elinde midir?..
    Değildir!..
    Artması lehine midir?..
    Değildir!..
    Azalması aleyhine midir?..
    Değildir!..
    Allah, dilediğine rızkını bollaştırır, azaltır da.
    Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Ra'd-26
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    Tüm bunlardan bahsetmek için zaman dilimleri heyecanlandırıyor.
    Hakkın davetiyle gerçekleşen içimde taşıdığım sessizlikler.
    Ben de bu duygulara muhabbetle muhatap olduğum seni seviyorum.
    Vasıl olan dilden tecelli eden hakk’la mest olur kelamım.
    Seninle zaman uzuyor, gece gülümsüyor.
    Seninle sevmeyi ve inanmayı öğrendim.
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    Seninle aşk ütopya değil
    ama gerçek.
    Seninle iki parçada bir yaşamayı öğrendim.
    Ben nerdeyim sen nerdesin.
    Seninle hiçbir şey çok fazla değil.
    Enel Hak diyebilir mi gönül Mansur olmadan, seninle mutluyum destur aldım teheccüt vakti aşktan.
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    El açıp niyaz aldık, yıldızları derleyerek.
    Duadaki dudaklarının yumuşaklığı kalbimde aşkla arzu yaratıyor.
    Sen sana bakma, sende iste sende bul.
    Kabul olmuş duaların ve ellerinizin tenimde dansı beni başka bir evrene götürüyor.
    İyi şans varsa, benimki sana sahip olmaktır!..
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    Sen benim en iyi halimi aşka çıkardın.
    Tatlı ve çılgın, masum ve akıllı, sevginizde.
    Ve sarılmalarınızda nazik, karşı konulamaz.
    Kollarında özgürlüğün ne anlama geldiğini biliyorum.
    Güç kullanan insanlar hep Zayıf insanlardır.
    Çünkü, gücün güçsüzlüğü, güçten başka bir şeye inanmamasındadır.
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    Aslında kimiz?..
    Sakladığımızız!..
    İnsanlar, gösterdikleri ile birbirlerinden ayrılırlar, sakladıklarıyla birbirlerine benzerler.
    Süs, özü görmeyen gözler içindir.
    Süs, gözler için bir oyalamadır.
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    Usta diye kime derler?..
    Ustalar, bize olmayacak şeyler dünyasında olabilecek olanları gösterir.
    İnanan hep kazanır!..
    Kaybeden inancını kaybedendir.
    Bir savaş, yitirildiğine inanılınca yitirilir.
    Salt kendileri oldukça!..
    Biri, bizi hep geçmişe çeker ve bugüne sağır bırakır!..
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    Diğeri ise bizi hep başarıya, ileriye odaklar, bugüne kör bırakır!..
    Olayların büyüklüğü küçüklüğü, kafamızın büyüklüğü küçüklüğüyle orantılıdır.
    Büyük olaylar, belki de küçük kafalar için büyüktür.
    Açıkça ortadır ki, gelenek ve ilerleme insan soyunun iki büyük düşmanıdır.
    İhtirası ruhunu bile kemiren insan ise, kuzuyu da yer, otu da kurutur.
    Allah hüzün sahibini dost edinir.

    Kurt kuzuya dayanır, kuzu da ota.
    Otu dolaylı olarak koruyan kurttur.
    Etyiyen, kendini dolaylı olarak besleyen otu korumuş olur.
    Bir tarih metni okurken/izlerken dikkat gerekir!..
    Tarihçi, falcının gelecek için yaptığını geçmiş için yapar.
    Ama falcı, doğruluk sınavını göze alır, tarihçiyse almaz.
    Allah hüzün sahibini dost edinir.
    (Y.ed - Güzide Mektuplar Albümü)

    Engin Demirci Şiirleri© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
    Kayıt Tarihi : 24.2.2021 01:29:00

    https://www.antoloji.com/koku-garib-coban-siiri/
  • Artık şair olmak istemiyorum Ben şiir olmak istiyorum Anne..! Tut Yüreğimden Ustam