• ERDEM: AHLAKIN ÖĞDÜGÜ İYİLİKÇIİLİK, MERHAMET, ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK, YİĞİTLİK, DOĞRULUK GİBİ VASIFLARIN GENEL ADI, FAZİLET.

    "Kim taktı sana bu adı, annen mi?" dedim.
    "Hayır, Mustafa Kemal," dedi.

    Annesi Ferruh Hanım'ın bir oğlu oldu diye haber geldiğin de, dayısı Hamdullah Suphi Tanriöver Atatürk'ün sofrasında. Mustafa Kemal soruyor:
    "Hamdullah ne oldu, gülüyorsun?"
    "Paşam, yeğenimin bir oğlu olmuş." Mustafa Kemal:
    "Söyle adını Erdem koysunlar..."

    Kendimi "Harikalar Diyarındaki Alice" gibi hissetmeye başladım. Kim bilir daha neler neler var bilmediğim...
  • "Atatürk'ün sofrasında hepimizin ruhunda ve dimağında nice derin, tatlı ve ibret verici anılar, hayata ve insanlığa dair nice kıymetli dersler kalmıştır."
    Kerem Kına
    Sayfa 14 - Destek Yayınları
  • 750 syf.
    ·Beğendi·9/10 puan
    M. Kemal hakkında bilmediğim, duymadığım ne var ki böyle hacimli bir kitabı okuyayım’ düşüncesiyle Mango'nun Atatürk'ünü yıllardır almamış ve okumamıştım.

    Fakat son yıllarda, M. Kemal gibi her konuda “ben, ben, ben” diyen bir ses ülkeyi zindana çevirince ve yağmadan pay alanlar hariç herkes Türkiye’den kaçıp, canını kurtarma gayretine girince Mango’nun eserini okumaya karar verdim.

    Bu kitabı 2018 yılında okudum, lakin Niyazi Berkes’in: “Türkiyede Çağdaşlaşma ve Unutulan Yıllar” ile Fikret Başkaya’nın “Paradigmanın İflası”nı peş peşe okuyunca Türkiye’de hukuk, yasa tanımazlığın, ötekileştirmenin, faşizm ve bağnazlığın sadece Atatürk dönemine özgü bir durum olmadığının farkına vardım ve 2021’yılında Mango’nun Atatürk’ünü bir kez daha okudum.

    Biraz daha derine inince zorba yönetim anlayışının sadece Türk ve İslam âlemine özgü bir hastalık olmadığı da ortaya çıkıyordu.

    Zira bu liderlerin kutsallaştırılmasıyla ilgili bir durumdu ve büyük yıkımlar, çöküşler, göçler, açlık ve yoksullukların sonrasında, çaresiz ve şaşkın toplumlar bir kurtarıcıya bir ilah’a ihtiyaç duyuyorlardı.

    İşte Davut, Musa, İsa ve Muhammed peygamberler bu ortamda ortaya çıkmışlar, Olympos Tanrı’ları da böyle zuhur etmişlerdi.

    Kendi yakın tarihimize baktığımızda da kendilerini devlet yerine koyan II. Abdülhamid, İttihatçılar, M. Kemal’de büyük çöküşlerden sora gelmişler, kurtarıcı olarak görülmüşler fakat her üçü de arkalarında yönetilemez bir devlet bırakıp gitmişlerdi.

    Çünkü bu her şeyi bildiğini zanneden ve devletin kurumlarını saf dışı bırakarak, kendini devlet yerine koyan otoriter liderlerden sonra herkesin kendine güveni azalıyor, herkes silikleşiyor ve devlet gerçekten de yıkılıyor veya büyük altüst oluşlar yaşanıyordu.

    Atatürk’ten sonra da bu böyle oldu ve ülke yönetimi fiilen Amerika ile İsrail’in inisiyatifine bırakıldı. Bunun sonucunda da proje liderler devri başladı. Sözde çok partili döneme ve demokrasiye geçilmişti fakat tabi bu proje liderleri başa geçiren güçler istemedikçe onları oradan indirmek ve hesap sormak ta mümkün olmayınca, onlar da aynı II. Abdülhamid, İttihatçılar, M. Kemal gibi yasa ve hukuk dışı yollara başvuruyorlar, yaptıkları da yanlarına kâr kalıyordu.

    İşin garibi bu bunları ilahlaştıran kesimler, liderini vatan ile bir tutuyor, liderleri hakkında eleştiri yapanları “vatan hainliği” ile suçluyorlardı.
    Oysa önemli olan ne lider, ne de devletti. Önemli olan elbette insandı, halktı ama değersizleşen toplumlar kendini değil, lideri önemsiyor ve çok önemsenen herkes te kendini “Atatürk” zannetmeye başlıyordu.

    Bu o kadar barizdi ki, seksen yıl boyunca Atatürk ve Atatürkçüler bu milleti aşağılamış, hor ve hakir görmüş, seksen yıl sonra aşağılananlar iktidara gelince, bu kez de onlar halkı köle, ülkeyi ise mülkleri gibi görmeye başlamışlardı.

    Bu sadece bize özgü bir durum da değildi. Büyük yıkımlardan sonra başa geçen Sezar, Bonapart, Mussolini, Hitler, Stalin de tanrılığa soyunmuşlardı.

    Kitaba gelince Mango bu eserinde Atatürk ve Türkiye hakkında hiçbir şeyi ne yüceltmiş ne de yermiş, her şeyi tam doğru ve abartısız olarak vermiş, yorumu ise okuyucuya bırakmıştır.
    Atatürk’ün herkes lider yönünü görür ve o yönüyle değerlendirir oysa o da bir insandır ve hepimiz gibi onun da pek çok zaafları vardır.

    Gördüğüm kadarıyla, M Kemal çöken bir imparatorluğun kargaşa ortamında, yetim ve yoksul bir çocukluk geçirmiş olmasının acısı ve ezikliğini hiçbir zaman üzerinden atamamıştır.
    Çanakkale Savaşı’nda Ordu komutanı olma ve daha sonra İttihatçılar hükumetinde nazır olma isteği, “ona bu payeleri verseydik, hemen arkasından sadrazam (başbakan), sonra padişah, sonra da Allah olmak isterdi” diyerek Enver Paşa tarafından geri çevirecektir.
    M. Kemal’in bu hep “en büyük ve en önde olma” isteğine vakıf olanlar da onun bu zayıf yönünü hep kullanmışlar, özellikle 1926’dan sonra dalkavuk ve menfaat düşkünü şahsiyetsizler dışında, çevresinin tamamen boşaldığını kendisi de fark edecektir.

    Bu durumu bilen Behçet Kemal Çağlar ve onun gibi soytarılar onu hakkında
    “Atatürk senin için ölüm yoktur.
    Olamaz...
    Sen Türk'ün Tanrısısın Tanrı hiç ölür mü?
    Tanrı ölmez o dilerse görünür bir müddet.” şeklinde abuk sabuk mevlitler okuyacaktı.

    Atatürk’ün “sıfır nedir” sorusunu sorduğu Hasan Ali Yücel de “Sıfır benim işte Efendim” diyor ve bu sayede ondan Milli Eğitim Bakanlığını kapıyordu. Mehmet Emin Yurdakul ise Atatürk’ün bacakları arasına yatmış köpeği göstererek: “Ah paşam o köpeğin yerinde olmayı ne kadar isterdim” derken, meşhur bir mebus / hoca ise "Sen iste Kuran'ı iptal edelim Paşam" diyordu.

    Celal Bayar ise, “Atatürk’ü sevmek ibadettir” diyerek, İnönü’nün yerine başbakan oluyor, bu tapınmalar neticesinde belki de tarihte ilk kez bir lider, her şehre kendi heykellerini dikmeye, kendisine biat etmeyen bütün silah arkadaşlarını, ilerici aydın ve yazarları idama, zindana yolluyor ya da onlar, yurt dışına kaçarak canlarını kurtarmaya çalışıyorlardı.

    Ali Şükrü Topal Osman’a, Topal Osman’da konuşmaması için güvenlik güçlerine öldürtülüyordu.
    Mustafa Suphi ve on iki arkadaşı Trabzon’da Yahya Kaptan ve çetesine infaz ettirilerek cesetleri denize atılırken, Yahya Kaptan ve çetesi de ifadeleri alınmadan Topal Osman’ın akıbetine uğratılıyordu.

    Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Cevat Bey başta olmak üzere vatanı ve Atatürk için gövdesini ortaya koyan ama kayıtsız şartsız ona biat etmeyen silah arkadaşlarına bile hayatı zindan etmesi, ülkeyi topyekûn hapishaneye ve tımarhaneye çevirmesi, İzmir'in yağmalanması ve yakılmasına göz yumulması da bize ondan kalan kötü miraslardandır.

    Halkın oy vereceği anlaşılınca kendi kurdurduğu iki muhalefet partisinin de derhal kapatması, bu partilerin kurucularını hainlik ve ihanetle suçlanarak yargılatması, bazılarını idam ettirmesi, rakı içmedi diye Samsun belediye bakanını görevden alıp belediye seçimini tekrarlatması, Ermeniler, Rumlar, Yüzellilikler ve hanedanın mallarının paşalar, eşraf ve Atatürk’ün etrafında kümelenmiş diğer menfaat grupları arasında paylaştırılması gibi uygulamalar, günümüz iktidarlarının da sıkça başvurduğu yöntemler olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Bu kitabı okuduktan sonra Atatürk’ün tam anlamıyla bir alkolik olduğu ve birçok tutarsız, dengesiz karaları bu bağımlılığın etkisiyle aldığı da göze çarpmaktadır.

    Atatürk’ü öldürmek için Hilafet ve Anzavur ordularına katılanların o ölünce, onun ölüsüne tapınırken on bir kişinin çiğnenerek ölmesi de galiba kitlelerin ne kadar kolay sürüye dönüştürülebildiği ve şuursuzca hareket ettiklerinin bir göstergesi olsa gerekir.

    SONUÇ OLARAK:
    Gerekli değişim ve dönüşümleri zamanında gerçekleştiremediği için zaten yıkılıp çökmüş olan imparatorluk, hanedan, halifelik ortadan kaldırılmış fakat Osmanlı’yı yıkıma götüren tek adam rejimi daha da güçlendirilerek Ankara’da yeniden kurulmuş bütün yetkiler de o tek kişide toplanmıştı.

    Ve o tek kişi “evet ben diktatörüm ama halkımın sevgisiyle diktatör oldum” diyor, ileriyi görebilen, çoğulcu demokrasiye inanan bütün adın, asker ve siyasetçileri bir şekilde saf dışı bırakıyordu.

    Kutsallaştırılan liderler bütün dünyada halka hesap vermiyorlardı ama bizim gibi Doğu toplumlarında liderler herkese hesap sorabilirken, kendileri yalnızca “Allah’a hesap vereceklerini” söyleyerek hesap vermekten kutuluyorlardı.
    Tabi hizmet etmekle görevli olduğu halka hesap vermeyen liderler de doğal olarak çabucak zorbaya dönüşüyor ve bu liderleri seçimle değiştirmek mümkün olmuyordu.

    Bu topraklarda zulüm, haksızlık, hukuksuzluk ve zorbalık Atatürk’le başlamadığı gibi, ondan sonra da hız kesmemiş, halk olarak biz “dur” diyene kadar da hız kesmeyecektir.
    Atatürk döneminde olduğu gibi lidere tapınma, yasaklar, karanlık ve kirli siyaset sonucu yine iflasa sürüklendiğimiz bu günlerde, geçmişi ve bu günü anlamak için bu eserin bir değil, birkaç kez okunmasını ısrarla tavsiye ediyorum.
    Okuyarak kalın.

    KİTAPTAN ALINTILAR

    Mustafa Kemal kalabalığın içinde duran birini işaret ederek: "Başında fes, fesin üstünde bir yeşil sarık, sırtında bir mintan, onun üstünde benim sırtımdaki gibi bir ceket, daha alt tarafını göremiyorum. Şimdi bu kıyafet nedir?
    Medeni bir insan bu alelacayip kıyafete girip dünyayı kendine güldürür mü?" (Mustafa Kemal) (Sayfa 502)

    “Mustafa Kemal yargıçları gönderdikten sonra İsmet Paşa ile Fahrettin Altay Paşa'yı çağırdı, "Ali Bey (Çetinkaya) bizim paşaları da (K. Karabekir - Ali Fuat - Refet - Cafer Tayyar) asacak" dedi.
    Fahrettin Altay temkinli bir cevap verdi, "Paşa hazretleri siz her şeyi bizden iyi düşünür ve yaparsınız. Bu suali bendenize söylemenizden anlıyorum ki lütufkâr kararınızı vermişsiniz."
    Mustafa Kemal "İyi ama sonrasından emin olabilir miyiz?" diye sordu.
    Cevap verme sırası İsmet İnönü'ye gelmişti, "Emin olabilirsiniz Paşa hazretleri...
    Bu nankörlüğe teşebbüs edenler birkaç sapıktan ibarettir, ceza da bu hudut dâhilinde kalırsa adaletiniz bütün milleti bir kere daha size bağlayacaktır."
    Bunun üzerine Mustafa Kemal, "Pekâlâ bakalım Ali Bey (Çetinkaya) ile bir daha görüşelim" diyerek ayağa kalktı. (Sonuçta Paşalar beraat etmişti) “(Sayfa 518)


    “Cavit'in öyküsü bambaşkaydı mantıklı, orta sınıfa mensup, şiddete karşı olan bir politikacıydı.
    Adalardaki yazlık evinden, küçük oğlundan ve karısının yanından çekilip alındı.
    Ve bir mahkeme taklidi sonunda idam edildi...
    Ama Cavit idam edilmesinden üç yıl önce yasal bir siyasi toplantıya ev sahipliği yapmanın dışında önderlik sayılabilecek bir adım atmamıştı.” (Sayfa 520)

    “Ne var ki 1926 yılında idam edilenler, çağdaşlaşma yanlılarıydı.
    Mahkemede Kel Ali'nin Cavite karşı kaba davranışını tanımlarken Falih Rıfkı Atay: "Bunun eski bir gerici İttihatçının, eski bir ilerici İttihatçı'ya "medeniyette bizden ayrı olanın kafasına" duyduğu nefretin belirtisi, bir hakaret olduğunu söyleyecekti.” (Sayfa 522)

    “Temizlik girişimlerinden önce tasarlanan bu heykeller yeni düzenin anıtları oldular. Dindar Müslümanları şaşkınlığa uğratırken Mustafa Kemal'in otoritesini güçlendirdiler.
    Ondan başka kim kendi heykelini dikebilirdi?
    Heykellerin yapımı için gerekli parayı minnettarlık, hayranlık, kendine yer edinme çabası ve dalkavukluk karışımı bir duyguyla hareket edenler karşılamıştı. Mecliste de dalkavukların sayısı alabildiğine yükselmişti.” (Sayfa 526)

    “Yargıç olarak görev yapmış olan milletvekilleri Benz arabalarla ödüllendirildiler.
    Kel Ali sık sık cumhurbaşkanının sofrasında bulundu ve birkaç dönem bakanlık yaptı. Cavit'i idama gönderdiğinden dolayı vicdan azabıyla aklını kaçırdığı söylentilerinin dolaşmasına karşın 1949'da ki ölümüne dek meclisteki koltuğunu yitirmedi.
    Kılıç Ali de cumhurbaşkanının çevresindeki yerini korudu.” (Sayfa 527)

    “Kazım Karabekir kendi anılarının özetini henüz Gazi ölmeden yayınlamak istemiş ama yayınevi basılmış ve kitaplar yakılmıştı.
    Bir kopyası ise Mustafa Kemal'e verilmiş ve o da sayfa kenarlarına bazen 'çocukça' ya da 'şantaj' gibi öfkeyle bazen de soğukkanlılıkla 'tetkik edilecek' notlarını almıştır.
    Karabekir anılarının özetini 1951 yılında yayınladı ve 1960'ta da son derece ayrıntılı, kalın bir kitap daha çıkarttı.Yayıncı mahkemeye verilince 1969 yılında Berat edene dek Karabekir'in anıları halka ulaşamadı.” (Sayfa 531)

    “Fethi bıkmıştı.
    İki gün sonra Gazi'ye yazdığı mektupta Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kapatacağını bildirdi.
    "Büyük gazimiz Mustafa Kemal Hazretlerinin teşvik ve tasvibi ile kurduğu Cumhuriyet Fırkası'nı ona karşı kullanmak istemiyordu..."
    Liberal demokrasi deneyimi ancak üç ay sürmüştü.
    Muhalefetteki rollerini çok ciddiye almış olan birkaç tanesi dışında, parti üyeleri tekrar Halk Fırkası saflarına döndü.” (Sayfa 543)

    "Vali Paşa hazretleri; Belediye reisi diye seçtiğimiz bu adamın yaptıklarını gördünüz mü?
    Her şeyden evvel terbiyesiz. Şehirlerine misafir geliyoruz; soframıza yemek yiyerek geliyor. İçki ikram ediyoruz; içmiyor.
    Sonra da bir Reisicumhur sofrasında biz kalkmadan kalkıp defolup gidiyor." (M. Kemal)
    [İki gün sonra dâhiliye vekaleti namına seyahate katılan Mülkiye Müfettişi Necati Bey bazı nedenlerle valiyi işten el çektirdi. Belediye seçimlerinin de yenilenmesi kararlaştırıldı.] (Sayfa 544)

    Dini aşırı derecede bağlı olan Nakşibendilerin, tanıklarının ifadesine göre uyuşturucu bağımlısı olan bir dervişin mehdilik iddiasını kabul etmeyecekleri gerçeği General Muğlalı'nın mahkemesini etkilemedi.
    Yaşlı şeyh tutuklu bulunduğu süre içinde ölürken oğlu da yirmi yedi kişiyle birlikte 4 Şubat 1931'de idam edildi.
    Asılanların çoğu bölgeye yerleştirilmiş yoksul Balkan göçmenleri idi ve isyancılara ip satan bir Yahudi Tüccar da onlarla aynı kaderi paylaştı.
    Dincilerin cesaretini kırmak için yine belirli ölçüde terör estirilmişti. (Sayfa 547)
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    Giritli dünyaca ünlü yazar Nikos Kazancakis 1883 yılında, Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunan ve Girit’in dört önemli merkezinden birisi olan Kandiye’de dünyaya gelmişti. 1906 yılında “Yılan ve Zambak” isimli şiir kitabı, 1927 yılında “Gezerken” ve “Çileci” isimli denemeleri yayınlanmış, 1928 yılında iki, 1953 yılında da bir oyunu okuyucusuyla buluşmuştu. Ancak tüm bu yazı macerası içinde onu başköşeye taşıyan eser 1946 yılında yayınlanan “Zorba” isimli romanı oldu. Kazancakis “Zorba” ile dünya çapında bir üne de kavuşmuştu.

    1954 yılında yayınlanan “Günaha Son Çağrı” isimli romanıyla yazı hayatında hiç ummadığı bir gelişme yaşadı Kazancakis. Hz. İsa’nın hayatını konu edindiği roman yayınlanınca Katolik Kilisesi’nin en sert eleştirilerine hedef olan yazar dönemin papası tarafından aforoz edilmişti. Bu aforozun ana sebebi ise romanında “gülen, ağlayan, zaman zaman çaresiz kalan, âşık olan, bir kadına ilgi duyan ve onunla evlenen” bir Hz. İsa karakteri oluşturmasıydı. Yani Kazancakis, Katolik Kilisesi’nin arzuladığı ve istediği “Tanrı İsa” yerine “İnsan İsa” portresi çizmişti. İşte bu karakter de onun kiliseden atılmasına, dinden çıkartılmasına neden olmuştu.

    Aslında yazımızın ana konusu ne Nikos Kazancakis, ne onun “Günaha Son Çağrı” isimli romanı, ne de Kazancakis’in romanından dolayı başına gelenler. Bizim size tanıtmak istediğimiz kitap, Derin Tarih dergisinin Haziran’da yayınlanan 27. sayısıyla birlikte okurlarına hediye ettiği “Cemal Granda; Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri” isimli eserdir. Kazancakis’in eserinden dolayı yaşadıkları Cemal Granda’nın başına gelmemiş olsa da, bu kitabın tanıtımını yapmayı düşündüğümde aklıma ilk olarak Kazancakis ve onun romanı gelmişti. Bizim de zihnen iki eser arasında kurduğumuz bağ, Kazancakis’e kilisenin tepki vermesindeki nedenle birbirine benzemesi. Granda, not aldığı hatıralarında çizdiği Mustafa Kemal Paşa portresiyle, resmî ideolojinin oluşturmaya çalıştığı Atatürk portresinin dışına çıkmış oluyordu. Bu hatıralarda üzülen, sevinen, emrinde çalışan hizmetkârlara bağırıp çağıran, bazı zamanlarda sinirlenerek hakaret cümleleri de kullanan bir Mustafa Kemal Paşa anlatılıyordu. Oysa resmî ideolojinin oluşturmaya çalıştığı Atatürk imajı, daha çok “Ulu, Yüce” gibi vasıflarla tanımlanıyordu. Yani Granda, ama bilerek ama bilmeyerek, hatıraları aracılığıyla bu imaja zarar veriyordu.

    Granda, 11 yıl boyunca Atatürk’ün uşaklığını yapmış, bu zaman zarfında da hem Çankaya Köşkü’nün hem de Dolmabahçe Sarayı’nın en mahrem olaylarına şahitlik etmişti. Ancak zamanında, bu özel mekânlarda görev alan onun gibi birçok kimsenin gördüğü, şahit olduğu olayları yazması, hatıralarını kaleme alması yasaktı. Bu nedenle Cemal Granda da görevinden ayrıldıktan sonra hatıralarını küçük notlar şeklinde tutmuş ve daha sonra bu notlar bir kitap hâline getirilmiş. İşte bu yasak yüzünden kitabın belli bölümleri, ilk baskısı yapıldığında sansürlenmiş. Derin Tarih dergisi de bu eseri okurlarına hediye ederken kitabı kapağında “Sansürsüz Tam Metin” ifadelerine yer vermiş. 224 sayfalık oldukça hacimli eser, içerik olarak da gayet dolu.

    Eserde en çok göze çarpan nokta Çankaya Köşkü’nde ve Dolmabahçe Sarayı’nda kurulan ziyafet sofraları. Bu sofralar akşam başlıyor ve sabahın ilk ışıklarına kadar devam ediyormuş. Genelde de sofraya davetli olan konuk sayısı yirmiyi geçiyormuş. Bu sofralarda sabaha kadar sohbetler ediliyor, bilimsel meseleler konuşuluyor ve içkiler içiliyormuş. Devlet meseleleri de genelde bu sofrada konuşulup karara bağlanıyormuş.

    Zaman zaman Mustafa Kemal Paşa’nın yalnız kalmak ve halkın arasına karışmak için gizlice saraydan kaçtığını da anlatıyor. Paşa’nın tiyatroya ve sinemaya ilgisini de anlatan Granda, bu konuda şahit olduğu bazı anekdotları da naklediyor. Muhsin Ertuğrul’la Mustafa kemal arasındaki iddialaşma, Berber Yaşar’ın önce kovulması, bir yıl sonra tekrar saraya alınıp yeniden Mustafa kemal Paşa’nın berberliğine getirilmesi hikâyeleri de ilginç detaylarla dolu.

    Granda, sinirlendiği zamanlarda arka arkaya kahve sigara içtiğini söylediği Paşa’nın yurtiçi gezilerinden arta kalan tüm zamanının bu sofralarda geçtiğini de ekliyor. Sofrasında kimlerin olduğunu bazen isim isim bazen de unvanlarıyla anlatıyor, arada da kendi şahsî görüşlerini yazıyor.

    Mustafa kemal Paşa’nın Fenerbahçe Spor Kulübüne yardım yaptığını da yine Granda’nın hatıralarından öğreniyoruz. Kitaptaki ilginç bilgilerden birisi de Mustafa Kemal Paşa ile İsmet İnönü arasında geçen bazı diyaloglar. Cemal Granda’nın anlattıklarına bakılırsa Reisicumhur ve Başbakan gayet iyi anlaşan, aralarında en küçük sorun olmayan iki samimi silah arkadaşı imiş.

    Netice olarak bizim gayet beğendiğimiz bu eser, sansüre uğramadan basılmanın da avantajıyla tam okunulacak bir kitap hüviyetinde. Yakın tarihin üzerindeki sis bulutlarını dağıtmayacak belki, ama hiç kuşkusuz Köşk ve Saray içinde yaşanan ve bilmediğimiz bazı tartışmaların, şakaların, münakaşaların önümüze serilmesine zemin ve imkân hazırlayacaktır.
  • Bir saat sonra tekrar toplanıldı ve Falih Rıfkı,
    hazırladığımız projeyi Mustafa Kemal'e verdi. Ansızın
    Mustafa Kemal'in yüzü değişti, kaşları çatıldı,
    kendisine sunulan kâğıdı parça parça yırtıp attı ve sonra Falih'e dönerek,
    — Sizler galiba nerede bulunduğunuzu ve
    kime hitap ettiğinizi unuttunuz, dedi. Herkes şaşırmıştı. Toplantı normal başlamıyordu. Mustafa Kemal sözüne devam etti:
    — Zaten ben «Hâkimiyeti Milliye »nin ıslahı
    için yapılacak şeyi düşündüm ve buldum. Bu işi Recep Beyefendiye vereceğim.
    Recep Bey (Peker) Atatürk'ün askerlik arkadaşı,
    eski bir komutandı.
    Mustafa Kemal kararını bildirir bildirmez derhal, güya oy alıyormuş gibi, birer birer sormaya başladı:
    — Siz ne buyurursunuz Yakup Kadri Beyefendi?

    — Pek münasip Paşam...
    — Ne buyurulur, Ahmet Beyefendi?
    — Çok doğru düşünmüşsünüz Paşam..
    — Fikri âliniz Ruşen Eşref Beyefendi? —•
    isabet buyurmuşsunuz Paşam...
    Karşımda oturanlar, memleketin kalburüstü
    edipleri, fikir adanılan ve aydınlarıydı. Mustafa Kemal'in üstün kişiliği karşısında hepsinin dili tutulmuştu. Düşünemez olmuşlardı. Yada fikirlerine uysa da uymasa da böyle cevap vermeyi daha uygun buluyorlardı. Fakat düşünüyordum ki, bunlar gerçek aydın kimselerse, fikirlerini açıkça söylemekten çekinmemeleri gerekirdi. Aydının en ayırıcı niteliği, fikre, fakat herkesten önce kendi fikrine saygı göstermesiydi. Herkes biribiri ardından «Evet Paşam, doğru Paşam» dedikçe ben şaşırıyor ve sinirleniyordum. Hattâ bir dereceye kadar iğreniyordum. Kendi kendime, «îşte diktatör böyle yetişir» diyordum. Zaten bütün diktatörleri etrafındaki dalkavukları yetiştirmiş değil midir? Kafam bu duygu ve düşüncelerle çalkanırken sıra bana geldi. Kulaklarımda Mustafa Kemal'in sesi çınladı:
    — Ne buyurulur Matbuat Umum Müdürü
    Beyefendi?
    Birden bire ayıldım,
    — Olamaz Paşam, diye cevap verince gözler hayretle önce bana, sonra Mustafa Kemal'e çevrildi. Bu, beklenmiyen bir cevaptı.
    Mustafa Kemal böyle bir cevaba alışmamıştı.
    Sert bakışlarını bana dikti ve,
    — Neden? dedi.
    — Recep Beyefendiyi tanımıyorum Paşam,
    dedim. Çok değerli bir asker olduğunu duyuyorum. O kadar. Fakat gazetecilik, ayrı bilgi isteyen bir uzmanlık işidir. Ben nasıl iyi bir komutan olmazsam,
    Recep Beyefendi de bu işi başaramaz sanırım. Bu cevap ortalığı büsbütün karıştırdı. Mustafa Kemal'in nasıl bir tavır takınacağanı herkes merak ediyor, ona bakıyordu. Mustafa Kemal bir şey söylemedi, sâdece konuşmayı burda kesti ve oturuma
    son verdi. Dağıldık. Köşkten Tevfik Rüştü ile birlikte çıktık. Otomobilde bana hayretini söylemekten kendini
    alamadı:
    — Ne yaptın Zekeriya?
    — Ne yaptım, dedim.
    — Canım, Mustafa Kemal'e böyle cevap verilebilir mi?
    — Ya ne yapmalıydım?
    — Efendim, sen daha yenisin. Burasını bilmiyorsun. Mustafa Kemal'i tanımıyorsun. O bizleri bu akşam fikirlerimizi almak için toplamış değildir. O, kararını önceden vermiştir. Bizi toplaması bir şekilden ibarettir. Bu defa da ben şaştım. Madem ki başkalarının fikrine ihtiyacı yoktu, o halde bu toplantıya ne lüzum vardı? Fakat sonradan öğrendim ki, bu, Mustafa Kemal'in çalışma usulüdür. Herhangi
    bir konuda o işin uzmanlarını akşam sofrasında topluyor, onlan dinliyor, ama kararı kendisi veriyordu.
  • Seneler sonra ya 51 ya 52 senelerinde Milliyet gazetesinde Kılıç Ali'nin hatıralarını okumuştum. Kılıç Ali, Çankaya Köşkü'ndeki rakılı sofraların müdavimlerindendir ve aynı zamanda Atatürk'ün de silahşörlerindendir. Bir rakı meclisinde Halil (Kut) Paşa da vardır. Bu meseleyi şöyle anlatır:
    "Öyle bir toplantı esnasında Halil Paşa da vardı ve Atatürk ile Halil Paşa arasında bir münakaşa başladı. Atatürk demiş ki 'Paşa sen beni vurmaya geldin, vuramazdın korktun.' Onun üzerine Halil Paşa Atatürk'ün eline ayağına sarıldı 'Affet biz bir hata yaptık, sen büyüksün.' dedi. Elini ayağını öptü."
    Hatıratın bu kısmını ben okudum. Gazeteyi aldığım gibi doğru Arnavutköy'e "Paşa Baba bak, Kılıç Ali senin için böyle yazıyor" dedim. Hemen gazeteye bir tekzip yazdık. Tekzipte böyle bir hadise olmadığını, ama vatanı kurtarmak için can-ı gönülden çalışan bir komutanın her an elinin öpğlebileceğini yazdım. Ne kadar diğergam ne kadar alçak gönüllü! Bu Halil Paşa'nın Bektaşi babalığının tipik bir misalidir. İşte o zamanlar ve onun üzerine bana o toplantıyı özel olarak anlattı: "Evlat Çankaya'ya gittim. Sofrada oturduk, sohbet ediyorduk ve bu Selanik'teki öldürme meselesi mevzubahis oldu. Atatürk, "sen beni öldürecektin korktun, onun için öldürmedin" diye hitapta bulundu. Ben de "ben hiçbir şeyden korkmuş değilim ama ben seni öldürmeye gelmedim, ama ben karar verseydim, öldürürdüm. Niye korkayım? Benim ne derece nişancı olduğumu sen de bilirsin." Bu münakaşa çok çetin, yüksek sesli hale gelmiş. Artık içki sofrasında içki içilmez, nahoş elektrikli bir hava esmişti. Ben o sırada Paşa Baba'ma sordum, "Paşa Baba hiç korkmadın mı?" "Korktum oğlum, çok korktum. Bir kaş göz işareti yapsa Kel Ali oradaydı, Kılıç Ali'de oradaydı, aniden öldürürlerdi beni." dedi. "Ama en ufak şüphede Atatürk'ü öldürecektim, iç cebimde tabancam hazırdı." dedi ve elektrikli hava uzun sürmüş, neticede artık toplantı bitmiş, kapıya kadar münakaşa devam etmiş, ayrılmışlar ve daha da Halil Paşa Atatürk'le beraber olmamış.