• 428 syf.
    Harika bir kitabın incelemesi ile karşınızdayım. Kitap, benim için belki de bu senenin en iyi kitabı olacak, çünkü okumadıklarımın önüne geçecek kadar iyi bir kitap okuduğumu düşünüyorum (üşenmemişim 172 alıntı paylaşmışım :D). Öncelikle biraz yazardan bahsedeyim. Yazarımız bir hukukçu ve araştırmacı-gazeteci. Bu kitabında Antik Uygarlıklardan başlayıp, İbraniler, Antik Yunan, Roma, Hristiyanlığın zirve olduğu Ortaçağ Avrupası ve son olarak 19. yy. Avrupası'nda seksin nasıl yasaklara maruz kaldığını, hukuk'un aslında toplumsal adaleti sağlamayı amaçlamaktan çok nasıl erkeklerin kurmuş olduğu düzeni korumaya hizmet ettiğini kitap gözler önüne seriyor. Kaynakçısına gelirsek 44 sayfa sadece kaynakça ayrılmış, kitabın ne kadar sağlam bir araştırma ürünü olduğunu anlayın. Ayrıca yazar ele aldığı konular arasında kadınların cinsel ilişkilerde maruz kaldığı haksızlıkları anlatmada, ensest ve eşcinsel ilişkiyi anlatmada, hatta hayvanla seks ilişkilerinde bile objektif kalemini bozmuyor ve bu yaşanan cinsel ilişkilerde yaşanan haksızlıkları sert bir şekilde de eleştiriyor. "Elbette tecavüz, zina, ensest ve seks hukuku alanına giren diğer tüm meseleler insanlığın varoluşundan beri vuku bulmuştur. Değişen tek şey, insanların birbirlerinin bedenlerini kontrol etmek için kullandıkları yöntemler ve bu yöntemleri kullanma gerekçeleridir. (#109079698) Kitabın dili çok akıcı, ayrıca yaşanan olaylar mide bulandırıcı olduğu kadar komik olduğu içinde kitabı okumak hayli keyifli oluyor. Bence kitabın tek eksik yanı semavi dinler öncesi Ortadoğu toplumları ile Batı Avrupa dışındaki toplumları ele almaması. Ama sadece bu toplumları anlatması bile bilgi açısından okuyucuyu doyuruyor. Bu arada kitap çoğu yerde semavi dinleri eleştirdiği için muhafazakarların ah! özür dilerim, "Ultra Müslümanların" seveceği bir kitap değil. Kitabın detaylarına geçmeden önce içerik olarak +18 olaylara bol bol yer vereceğim için rahatsız olacaklar bundan sonrasını okumasınlar lütfen.

    Öncelikle günümüze baktığımız zaman "seks" dediğimiz kavram birçok insan için tabu durumunda. Özellikle bizim gibi eleştiriye, sorgulamaya açık olamayan doğu toplumunda daha bir dokunulmaması hatta ağza bile alınmaması gereken bir kelime olarak çıkıyor. Peki, eski medeniyetlere baktığımız zaman "seks" bu, Antik Uygarlıkların yaşamında ne kadar yer kaplıyordu? Seks her yerde ve her dönemde dava konusu olmuş ve şimdiye kadar çok az cinsel suç bu ya da şu mahkemenin müdahalesini gerektirmeyecek kadar önemsiz olmuş. En eski zamanlarından bu yana yasa koyucular, insanların cinsel hazları nasıl yaşayacaklarına dair sınırlamalar getirmeye çalışmışlar ve bunları pekiştirmek için, Antik Mezopotamya'da sadakatsiz yani zina yapan kadınların nehre atılıp boğulmasından tutun da, 19. yy ABD'sinde mastürbasyon yapanların kısırlaştırılmasına varıncaya kadar bir dizi denetim ve cezaya başvurmuşlar.

    İlk Antik Mezopotamya medeniyetlerine baktığımız zaman, ilk seks yasası Nin-Dada'nın trajik idamına olarak karşımıza çıkıyor. Nin-Dada'nın kocası öldürülmüştü ve bu cinayet hakkında pek bir bilgi yoktu. Kadınında bu cinayet hakkında bir fikri yoktu, ama avukatlar, kadının son derece "çaresiz ve güçsüz" olduğunu söyledi. Ayrıca mahkeme, kadının cinayeti işleyen üç kişiyi tanıyor olabileceğine kanaat getirdi. Burada ufak bir detayı belirteyim, "tanımak" sözcüğünün Sümercesi "seks yapmak" anlamına da geliyor. Böylece Nin-Dada'nın kocasının düşmanları ile iş birliği içinde olduğu düşünülerek kadın öldürüldü. Kadının kaldığı bu haksız yargılamaya şaşırmayın, çünkü bu diğer yasaların yanında hiç sayılır. Mesela örnekleri çoğaltırsam: "Tecavüzde bulunmuş Asurlu bir kocanın işlediği suça karşı ceza olarak karısına tecavüz edilmesi, arazilerin sınır işaretlerine zarar verenlere, eşlerini ve çocuklarını eşeklerin kaba şehvetlerine teslim etme cezası sıkça rastlanan örneklerdendir. Mezopotamya'da başka bir örnek ise, özellikle de işin içinde seks varsa, başkalarının kötü davranışlarını bildirmemek yasaktı. Fahişelerin peçe takmasına izin verilmeyen Asur'da da durum farklı değildi; eğer bir adam bir fahişenin peçe taktığını görüp de bildirmemişse kırbaçlanır, başına at yularına benzer bir ip dolanır ve alay edilsin diye şehirde dolaştırılırdı; garsonlardan içki içen müşterilerin konuşmalarına kulak misafiri olmaları istenirdi. Şayet suç teşkil eden bir şeyi duydukları halde bildirmezlerse, ölüm cezasına çarptırılırlardı. Zina, en azından kadınların işlediği, ağır ceza gerektiriyordu. Kocasına karşı entrika çeviren sadakatsiz kadın en feci cezaya çarptırılırdı: Uzun bir direğe bağlanarak halkın gözü önünde yavaş yavaş ölüme terk edilmek. "Eğer iki adam... kavga ediyorlarsa ve onlardan birinin karısı araya girip dayak yiyen kocasını diğer adamın elinden kurtarmak için eliyle adamın hayalarını tutarsa, kadının elini kesin; ona merhamet göstermeyin." (#109081313) ; "Bir kavgada kadın, adamın hayalarına zarar verirse, parmaklarından biri kesilsin. Eğer bir hekim o hayayı sararsa ve bu yüzden yanındaki haya da zarar görürse veya hastalık kaparsa; veya bir kavgada kadın diğer hayaya da zarar verirse, kadının iki gözü de oyulsun" (#109081712) Bu satırları okuduktan sonra şunu anlıyorsunuz ki tarih boyunca kadın daima bir biçimde erkeklerin yargısına maruz kalmış. Batı seks hukuku, Antik Mezopotamya uygarlıkları aracılığıyla semavi kökenli olduğunu iddia ederek kurallarını meşrulaştıran eski insanlar tarafından oluşturulmuş şekilde karşımıza çıkmakta. Kanunlar dibine kadar ataerkil anlayışın ürünüdür. Bakirelik sorunu ta! ilk uygarlıklardan kalan sorun olarak karşımıza çıkmakta. 4000 bin yıl geçmiş, ama ne yazık ki bu anlayış hâlâ devam ediyor. "Bu yasaklar hijyenden çok daha derin esaslara dayanıyor olabilirdi; belki de âdet kanının birden akması, erkeklere, üstün fiziksel güçlerine rağmen kendi başlarına insan yaşamını meydana getiremediklerini hatırlatıyordu. Kadınlar hamile olmadıkları veya emzirmedikleri zaman kanadıklarından, âdet kanı, dişinin utancının veya kısırlığın bir işareti olarak görülüyordu belki de. Kadınların adet görürken ilişkiyi reddetmesi, büyük ihtimalle bir tedbir niteliğindeydi ve erkeklerin bilinmeyenle karşılaştıklarında hissettikleri korkutucu ilahi varlığı yatıştırmanın bir yoluydu." (#109083368) Antik dünyada kadınların bakireliği bir fiyatı, pazarı ve erkek sahiplerini koruyan yasaları olan bir metaydı. Bir kızın bekaretini bozmak sadece kocasının hakkıydı ve bu hakkı çiğneyen herkes şiddetle cezalandırılırdı. Kadının mutluluğu önemsizdi. "Bekaret takıntısı hakkındaki açıklamalar, erkeklerin "sıkı bir bedene" duydukları arzunun yanı sıra satın aldıkları "malın" yepyeni olduğundan emin olma istekleriyle sınırlı görünmektedir. Öte yandan bekaret düşkünlüğü -pek çok kültürde günümüze kadar gelmiştir ve erkeklerin bakir olmaması asla sorun edilmemiştir- büyük olasılıkla, erkeklerin kadınları kontrol edip hakimiyet altına almalarının bir yoluydu. Bakire bir gelin almak, kocası için güç göstergesiydi ve onu evlilik öncesin de bozulmamış halde korumak, babalar ve erkek kardeşler için bir kontrol testiydi." Yani erkekler tarih boyunca kadınları birer dölleyici, soyu devam ettirmek olarak görmüşler, ve bu sebeple de kadınlar üzerinde bir baskı kurmuşlar. Mesela, örtünme, kapanma olayı sadece günümüzde olan bir sorun değilmiş. Örtünmeyen tek kadınlar fahişerler, o yüzden onların örtünmesi yasak. Evli kadınlar ise örtünme zorunda bırakılmış. Semavi dinlere örtünme yasağının buradan gelmesi çok çok muhtemel bir olay. Yine Sarayda bir erkekle bir kadının yan yana durması yasaktı ve hatta akrabası olmayan bir kadınla seyahat eden erkek, kadının eşine para ödemeli ve kadını cinsel bir amaçla yanına almadığını kanıtlamalıydı. Yani aslında hukuk'un adaleti sağladığı falan yok. Zina ile suçlanan kadın elleri, kolları nehre atılıyor, eğer boğulursa suçu ispatlanmış sayılıyor. Ama o sırada yüzemediği içinde boğulma riski olduğundan her anlam ölmesi çok yüksek ihtimal. Anlayacağınız kadınlara edilen zulmün, aşağılamanın haddi hesabı yok. "Zaman geçtikçe erkeklerin kadın korkusu, düpedüz düşmanlığa dönüştü ve âdet gören kadına hem tehlikeli hem de pis gözüyle bakılmaya başlandı." (#109083548) Hatta Babil'de bir kadının özel günlerinde dokunduğu her şeyin -ister eşya ister insan olsun- kirlendiğine inanılıyordu ve Asurlularda "âdet" sözcüğü "yaklaşılamaz" sözcüğüyle eşanlamlıydı. Daha sonra karşımıza aile içi evlilik, yani ensest karşımıza çıkıyor. Bu gelenek ise Mısır toplumunda ve Pers toplumunda çok yaygın bir şekilde kullanılmış. Mısır'da ensest yalnızca toplumun üst tabakasıyla sınırlı değildi; alt tabakalarda da enseste yaygın olarak rastlanıyordu. Ensest, Eski Mısır dünyasında büyük bir rol oynadı. Pek çok tanrı ve tanrıça erkek kardeş, kız kardeş, baba ve annedir ve birbiriyle evlenen ve çocukları olan çok sayıda Tanrı ve asilzade vardır. Mısır kraliyet ailesi, ilahi olanı taklit etmeyi severdi, böylece sıklıkla evlenir ve aile içinde çocuk sahibi olurlardı. Bunun kan hattını güçlendirdiği düşünülüyordu. Ne yazık ki tam tersi bir etki yaptı. Roma Mısır'ı işgal ettikten sonra -Mısırlıların ensest âdetlerini paylaşmadıkları gibi- onları bastırmak için de çok uğraştıklarını görüyoruz. Perslerde ise yakın akrabalarla evlilik kutlu bir şey olarak görülüyordu. Eski bir Pers kaynak ensest için şöyle demektedir: "Kendi çocuğundan çocuk sahibi olan kişi ne kutlu kişidir... Kendi kızından peydahladığı oğlanı sevinç hoşluk ve zevk bulur; bu oğlan aynı zamanda aynı annenin erkek kardeşi olur ve bir erkek evlatla bir anneden doğan oğlan da aynı babanın erkek kardeşi olur; bu ise çok daha büyük bir keyif, bir sevinç lütfudur... Bu aile daha kamildir; dert ve sıkıntı görmediği gibi, sevgiye gark olur." Mide bulandırıcı, ama bunlar yaşandı. Ensest ilişkinin dayanak noktası ise serveti elde tutmak. Sırada hayvanlar seks var. Mısır'da hayvanlarla cinsel ilişki, hayvana ve koşullara bağlı olarak hem lütuf hem de cezaydı. Mesela Arazilerdeki taştan sınır işaretlerine zarar veren bir adam karısı ve çocuklarına eşek tarafından tecavüz edilmesiyle cezalandırılırken, keçilerle cinsel ilişkiye girmek ilahi adanmışlığın bir biçimi olarak değerlendiriliyordu. Kadınların erkeklerden çektikleri yetmezmiş gibi: "Kadınların tapınaklarda özel olarak eğitilmiş hayvanlarla çiftleşerek keçi tanrıya tapındığı sayısız örnek vardır." En komik bulduklarımdan biride "Öküzlere ve domuzlara potansiyel seks avcıları gözüyle bakılırdı. İşini bırakıp "cinsel uyarılmayla" bir insanın "üzerine atlayan" bir öküz öldürülürdü." :D Bir başka rezil kanun ise "Domuzlara gelince, yasa açıkça bir domuzun bir adama tecavüz etmesini "suç saymıyordu" ama adam cinsel tahrikte bulunmuşsa ölümle cezalandırılıyordu." Yahu! biri bunu açıklasın. Bir domuz, bir adama nasıl tecavüz edebilir?! :D Genelde bu hayvanla seks yasalarında hayvanlar para ödeyebilecek durumları olmadıkları için yakılmışlar. Birde sünnet olayı var. Sünnet bile kadınların vajinası düşünülerek yapılmış, yani din falan bahane! 13. yüzyıl Yahudi keşişi İsaac Ben Yedaya ise sünnetin, erkeğin erotik uyarılmasını erken boşalmayı tetikleyecek kadar artırdığını savunur: "Erkek işini çabucak yerine getirir halde bulur kendini, şeyinin başını sokar sokmaz tohumlarını yayar. Kadınla bir kez yatarsa, tatmin olmuş halde uyur ve gelecek yedi gün ona tekrar ihtiyaç duymaz... Kadınla ilişkiye geçer geçmez orgazma ulaşır. Kadın yattığında da, kalktığında da erkekten zevk almaz. Mahcup ve şaşkın bir halde kocasını arzulamaya devam eder." Bitmedi: "Ben Yedaya'ya göre bu durum takdire şayandır çünkü sünnet olmamış erkekler kadınlara aşırı zevk verirler ve sonuçta bu durum bir sürü sorun doğurur: "Kadın da sünnet olmamış adama kur yapar ve büyük bir arzuyla onun göğsüne uzanır, adam da ilişki esnasında boşalmanın önünde bir engel teşkil eden sünnet derisi yüzünden uzun bir süre kadının içine girer. Böylece kadın zevk duyar ve önce kendisi orgazm olur. Sünnet olmamış bir adam kadınla yatıp daha sonra eve dönmeye karar verdiğinde, kadın arsızca adamı kavrar, cinsel organlarına yapışır ve "Geri dön, benimle seviş," der. Bunun nedeni onunla girdiği ilişkiden, testislerinin gücünden -adeta demirin gücü gibi- ve rahmine bir ok gibi saplanan boşalmasının enerjisinden -atınkini andıran- aldığı hazdır." Din adamlarının tek derdi kadınların vajinaları! Erken boşalmayla uğraşmak yerine keşke gerçek sorunlarla uğraşsaydınız! Sünnetin "erotik hasara" maruz bıraktığını kaç erkek biliyor acaba. Eğer kestirme benim elimde olsaydı kesinlikle kestirmezdim. Eşimle sağlıklı sevişebilecekken neden sünnet yüzünden cinsel hayatımda bir sorun oluşmasına izin vereyim? Mesela Yunanlar ve Romalılar, uzun vadeli erotik etkileri ne olursa olsun, itici ve barbarca buldukları için sünnete karşı çıkmışlar ve bence akıllıca davranmışlar. Ayrıca ilk defa barbar tanımına katılıyorum! Bu konuda yaram büyük, o yüzden çok uzatmaya gerek yok. :D İlk uygarlıklardan son olarak ekleyeceğim kanun ise evli bir kadına tecavüz ancak açık alanda cereyan etmişse ve ancak kadın kuvvetle mücadele etmişse erkek için ölüm cezası gerektiriyordu. İpin ucu kaçmış yani.

    Antik Yunan medeniyetine baktığımız zamanda bu dönemin seks yasaları ilk medeniyetlerden farksız. Hatta Antik Yunan kültüründe erkekler daha ezici üstünlüğe sahipler. Mesela, Tanrı Hermes heykelleri, kalkık penisiyle Atina caddelerini işgal etmişti. Bu simgeler kadının güçsüzlüğüne işaret ediyordu. Yine Atina'da saygın bir kadın, Sophokles'in "ekilecek toprak” dediği, salt sperm alıcısı olarak görülüyordu. Gebe kalmada asıl işi meninin yaptığına inanılıyordu; rahim sadece dölleniyordu. Bu görüş aynı zaman semavi dinler içerisinde de yer alır. Atina'da kadınların yaşamı fizikseldi. Atinalı kadınların eve dönük yaşamı son derece kasvetli ve sönüktü. Oturdukları evler karanlık, rutubetli, sağlıksızdı; orta ve üst sınıf kadınlar evlerinde otururlar, dışarı çıkmalarına ancak cenaze törenlerinde ve dinsel ayinlerde izin verilirdi. İşçi sınıfı kadınlarını ise, erkeklerin bunu kötüye kullandıklarını öne sürmelerine karşın, pazar yerlerinde ve kuyu başlarında görmek olasıydı. Euripides bile, 'kadın eğer evinde dizini kırıp oturmazsa, başına yalnızca bela gelir', dememiş miydi? Kadınlar yabancılarla görünmek korkusuyla, pencerelerden ve kapılardan uzakta kendilerine ayrılan bölümde tutuluyorlar, konuklar geldiğinde odadan çıkartılıyorlar, kendi evlerinde bile konuşmalara katılmalarına izin verilmiyordu. Kadınların 'çok gerekli olanın dışında soru sormasına, görmesine, duymasına izin verilemezdi. Yunanlı için kadın, kelimenin tam anlamıyla 'çocuk taşıyıcısı' anlamına geliyordu. Pek çok kız çocuk hastalıklar sakat doğanlar da toprak küplerde başkalarının acıma duygularına ya da ölüme terkedilmek üzere Taygetus Dağı eteklerine bırakılıyorlardı. Atinalı bir kıza yalnızca örgü örmek, dikiş dikmek, yemek pişirmek öğretilirdi: bakım giderleri için ayrılan drahomasıyla babasının seçtiği bir adamla evlenir böylece babadan kocaya geçerdi. Eğer bu kızcağız 'iffetsiz bulunursa babası ya da erkek kardeşi onu bir geneleve satabilir, eğer kısırsa, kocası onu bir arkadaşına devredebilirdi. Kocası öldüğünde baba evine döner, miras kocasının erkek akrabalarına kalırdı. İşte bu kadın sırasıyla babasının, kocasının ve oğlunun vasiyeti altında yaşamı boyunca hep önemsiz bir nesne olarak kaldı. "Atina'da bir erkeğin şerefi, pohpohlanıp sergilenmesi gereken nazenin bir çiçekti." (#109395150) Erkekler eşlerini aldatabilir ama başka bir adamın kadınını alamazlardı. Bunu yapmak, olay mahaline göre çeşitli cezaları gerektiriyordu. Eğer seks sokakta yaşanmış, ister zoraki ister gönüllü olsun, tecavüzcü sadece para cezası ödüyordu. Eğer bu kişi adamın evine girmiş ve kadınıyla iş pişirirken yakalanmışsa, oracıkta öldürülebilirdi. Kadınlar tarafından yapılan zinaya karşı yasalar -kısmen kadınların tecavüzcüden nefret edip erkeğin ailesine sadakatini koruyacağı gerekçesiyle- tecavüze karşı yasalardan daha acımasızdı; öte yanda, zina yapan kadın sadakatini kocasından aşığına devretmiş oluyordu. Ama çoğunlukla, bu tür yasalar bilinçli bir birleşmenin zorla tecavüzle kıyaslandığında çok daha şiddetli cezalandırılacağı konusunda kadınlara güçlü mesajlar iletiyordu. Tecavüzcü yalnızca para cezası ödemekle paçayı kurtarıyor, aşık ise aldatılan kocanın elleriyle ölüme gönderilebiliyordu. Yalnız aşık her zaman paçayı kurtaramıyor, mesela iş üstünde yakalanan aşığa onu alenen dövmesi dışında dikenli iskorpit balığı ve turp gibi nesneleri anüsüne sokmasına izin verilirdi. Hatta koca aşığın kasık kıllarını sıcak ziftle yakabilir veya kesip koparabilirdi. :D Sparta'da ise önemli olan ne erkek ne de kadındı. Onlar için önemli olan sadece devletti. Sparta'da Evlilik, babaya varis değil de devlete savaşçı sağlamayı amaçlayan bir kurumdu. Sparta devleti, babası yurttaş olduğu sürece kadının çocuğunun nereden geldiğini umursamıyordu. Amaç bu olunca yaşlı bir adam genç bir adamdan karısına "iyi tohum" bırakmasını serbestçe isteyebiliyor veya kısır bir evlilik yapmış sağlıklı biri başka bir adamın karısını adamdan izin almak kaydıyla dölleyebiliyordu. Yunan dünyasının büyük bir kısmı eşcinselliğe ve erkekler arasındaki sekse hoşgörüyle yaklaşmışlar. "Eski Yunan'ın erkek erkeğe ilişkinin övüldüğü bir eşcinsellik cenneti olduğunu görüyoruz." (syf. 78) Yunan kültüründe eşcinsellik kurumunun yaygın olduğunu zaten çoğu kişi biliyordu. Asıl şaşırtıcı olan Livatanın yani oğlancılığın yaygın olması. Burada öne sürülen bahane ise erkekleri cinsel hazlara hazırlamak şeklinde yansıtılmış. Bir kaynağa göre: "Bir güreş hocası parlak bir oğlana ders verirken fırsattan istifade edip oğlana diz çöktürttü ve oğlanın karnı üzerinde çalışmaya koyulurken bir eliyle de hayalarını sıvazlıyordu. Şans eseri ev sahibi geldi ve oğlanı çağırdı. Bunun üzerine hoca çabucak oğlanı sırtüstü yere atarak bacaklarını açtı ve boğazından kavradı. Fakat güreşten anlamayan ev sahibi "Dur, oğlanla tatmin mi oluyorsun," diyerek hocaya çıkıştı." Sadece iyi vücutlu spor hocalarının yaptıkları onları rahatsız ediyor. Ayrıca Oğlanlar hocalarının kendilerini cinsel açıdan tatmin edip etmediklerini rapor etmekle yükümlüydüler, eğer hocaları onları tatmin edemiyorsa, oğlanların onları kovma izni vardı. Ergen oğlanlar Atinalı erkeklerin başlıca arzu nesneleriydi ve onlara teslim oluyorlardı. Bir başka kurnazca düşünce ise vatanı korumak için en iyi savaşacak kişilerin Eşcinsellerin veya oğlancıların olacağını öne sürmüşler, ciddi ciddi buna da inanmışlar. "Aynı kabileden veya aileden gelen erkekler tehlike gelip çattığında birbirlerine pek değer vermezler; ama sevgiye dayalı bir dostlukla yoğrulmuş bir takım asla dağılmaz ve yenilmez: âşıklar maşuklarının gözü önünde aşağılık duruma düşmek ten utandıkları için birbirlerinin kurtuluşu uğruna seve seve tehlikeye atılırlar." Oğlancılığınız batsın! Kısacası Yunanlılar için seks, sevginin ifadesinden ziyade bir müsabakaydı. Aktif roldeki eş üstün gelerek eril zaferini kazanırken, nüfuz edilen rolünü oynayan kadın da yenilmiş olurdu.

    Büyük Roma İmparatorluğu dönemine baktığımız zaman ise Dionysos şenlikleri ile karşılaşıyoruz. Bu şenliklerde soylu genç erkekler livatacı(oğlancılık) gruba katılmaya zorlanıyor, direnirlerse öldürülüyordu. Oğlancılık çoğunlukla soylular arasında olup, halk arasında ise ayıp ve günah sayılırdı. Roma'da eşcinsel olsanız bile önemli olan pasif olmamanızdı, zira aktif olana bir ceza uygulanmazken pasif olanlar ölümle cezalandırılabiliyordu. Soylu sınıfın gözünde fahişeler, hayvan dövüştürücüleri ve gladyatörlerle birdi. Bütün bu insanlara geçimlerini bedenleriyle kazandıkları için ayak takımı (infamia) gözüyle bakılırdı. Orduya katılmaları, evlenmeleri ve devlet hizmeti almaları yasaktı. Bir fahişe öteki olarak yaşamaya mahkumdu. Adı bir kere fahişelik listesine kaydedilen kadın ömür boyu bu listede kalırdı.

    Ortaçağ Avrupası'nda, Hristiyanlığın egemen olduğu zamanlarda Erkeklerin kadına yönelik cinsel baskı biraz azalmaya başladı. Ama bunun sebebi Hristiyanlığın kadınları düşündüğü için değil, seks, tensel etkileşim gibi hazlar günah sayıldığı içindi. Hıristiyanlığın aile içi bile olsa her türlü cinsel hazza karşı olduğunu gösteriyordu. dindarlık ve seks birbirini dışlamaya başlamıştı. Erken dönem Hıristiyan düşünürlere göre bütün cinsel arzular tiksinçti. "Hıristiyanlar siyasi iktidarı ele geçirmemiş olsalardı, mütevazı bir cemaat olarak hatırlanacaklardı. Beden (seksi özleyen) ile ruh (seksin harap ettiği) arasındaki çatışmayı ısrarla vurgulamaları tarihsel bir konu olmaktan öteye geçmezdi." ( syf. 137) Hıristiyan seks politikası ile pagan seks politika arasındaki fark, pagan döneminde sinsellikle ilgili kısıtlamalar her zaman mevcuttu ama amaç sekse son vermek değil, onu yönlendirmekti. Hristiyan dönemde ise sinsel sevginin ruhsal ölümü beraberinde getirdiği yönündeki Hıristiyan anlayış, Batı seks hukukunun temelini oluşturdu. Hristiyan dini kurumu eğer ellerinden gelse cinsel birleşmeyi ortadan kaldıracaklardı. Cinsel birleşme olmadan üremenin yolunu kimse bulamadığı için sekse en azından bir süre hoşgörüyle bakıldı ama çok geçmeden kilise seçenekleri daraltmaya başladı. Neyse ki üremenin başka yolunu bulmamışlar :D Bu dönemde din adamları bildiğimiz ahlak bekçileri haline geliyor, ve en iyi silahlarıda ceza kılavuzu dedikleri yasalar oluyordu. Bu ceza kılavuzuna göre gündüz vakti asla seks yapılmıyordu ve okşayışlar, şehvetli öpüşmeler de kesinlikle yasaktı. Bir kılavuz, kocaların eşlerini çıplak görmesini yasaklıyordu. Misyoner pozisyonundan, yani erkeğin üstte olduğu pozisyondan başka pozisyonlara hayvansı ve tahrik edici oldukları gerekçesiyle izin verilmiyordu. Oral ve anal seks yirmi beş yıla varan oruç ve perhizle cezalandırılıyordu. Dahası, seksten sonra insanlardan kendilerini iyice yıkamaları ve kiliseye gitmemeleri bekleniyordu. Bu kılavuza göre normalde seks yasak, ama gerdek gecesi kiliseye belli bir ücret ödeme yapıldığı zaman ilahi izin alınıyordu. Kilise kasayı doldurmanın yolunu bulmuş :D Ortaçağ Avrupası kadını bir "mal" olarak görüyordu. Normal hayvanlardan veya eşyalardan farkı yoktu. Hukuka göre evli kadın ömür boyu cinsel itaate razıydı. Yani erkeklerin seks kölesiydiler. Daha sonra Manastırlar genelevlere dönüşmeye başlıyor. St. Paul Katedrali'nin Papazi ve Ruhani Meclisi, 1287'de fahişeler için mülkler kiraladı. 1321'de, özel bir temsilci, ki lise adına bir genelev satın almak üzere Papa 5. Clement tarafından İngiltere'ye gönderildi. 1309'da Strasbourg Piskoposu gelirini arttırmak için bir genelev kurdu. Mainz Başpiskoposu 1457'ye kadar genelevleri haraca bağladı. Öyleki, Leonhard Manastırı'nın Mainz kapısının yanında bir genelevi bile vardı. Yüzyıllar boyunca, genelevler bulundukları kentleri zenginleştirdi, dini otoriteler kâr payı konusunda birbirlerine düştüler; 1533'te Fransa'nın Lausanne kenti sakinleri, ruhban sınıfının kentteki genelev yüzünden rekabete girişmelerinden şikayetçi oldular. Fransız teolog Jean Gerson "Yığınla rahibe genelev fahişesine dönüştü," diye yakınırken, onların bu işle para kazanmasından değil, çok sayıda ziyaretçiyi eğlendirmesinden bahsediyordu. Tüm bu işlerden paralar yağarken engizisyon da bir cadı avı başlatıyor, genelevlere dokunmazken bağımsız kadınları diri diri yakıyordu. Ve bu arada ruhban sınıfı kadını şeytanla özdeşleştiren, tehlikeli doğasından söz eden zehir zemberek yazılar döşüyordu. Erken Modern dönemle birlikte, yasak seksin matbaa sayesinde vücut bulan tamamen yeni bir türü doğdu. "Pornografi" ortaya çıkmıştı. Hukuk artık seksin kendisiyle değil, seks yapan insanları gösteren materyallerle savaşıyordu. Kadınların sözüm ona cinsel zafiyetleri, onları şeytanın ayartmasının baş kurbanları haline getiriyordu. "Şeytan, kadınların tensel hazları sevdiğini bildiğinden onları kullanır," diyordu Fransız cadı avcısı Henri Bouget. Yalnız, bağımsız ve özerk olarak cadı, böylelikle sapkın bir kadın olarak görülür; çünkü başkalarının istediklerini yapmaksızın toplumu kuran değerlere karşı gelir. Kadından beklenen yükümlülükleri yerine getirmez. Eril otoriteye itaat etmez, olması gerektiği gibi suskun ve ihtiyatlı bir kadın değildir. Cadı avı başlamasının bir diğer nedeni ise büyücülük, her şeyden önce erkeklerin cinsel gururunu tehdit ediyordu. Cadı avcılığının geniş literatürü, hadım edilme ve erkekliği kaybetme kabuslarıyla doluydu. (#109866834 :D) Daha sonra Avrupa bu zihniyetini Amerika'ya ve Afrika'ya taşıyacaktı. Yeni Dünya olarak adlandırılan bu topraklarda Hristiyanlığın baskılamış olduğu cinsel arzularını bu topraklarda hunharca, bu, yerli halklardan çıkaracaklardı. Yerli ve Afrikalı kadınlar şeklen insan olarak kabul ediliyordu, ruhen değil. Onlar beyaz bedenleri tatmin etmek için yaratılmış olarak görüyorlardı. Böylece Avrupa'da tecavüz büyük bir suçken, Yeni Dünya da bir sadakat eylemi haline geldi.

    Daha sonra 19. yy Avrupası'nda ise cinsel hukuk alanında bir takım ilerlemeler görülüyor. Avrupa'da yapılan Fransız devrimi, Amerika devrimleri gibi yaşanan olaylar hukuk kurallarını dinsel baskıdan uzaklaştırmaya başladı. Bu dönemde en önemli konulardan birisi seks için hangi yaşın uygun olup olmadığı tartışmaya başlandı. Ayrıca bu dönemde dünya daha az dindar olmaya başladığı için cinsel açıdan daha hoşgörülü olmaya başladı. Kısacası, tarih boyunca baktığımız zaman Seks hukuku, erkeklerin kendi cinsel hazlarına hizmet etmiş, kadınları hiç korumamıştı.

    Biraz uzun inceleme oldu, ama inanın içinde daha bir çok bilgi var kitabın. Oldukça kapsamlı olan bu kitabı, cinsellik ve hukuk üzerine bilgi sahibi olmak istiyorsanız şiddetle tavsiye ederim. İncelemeyi çok hoşuma giden bir alıntı ile bitirmek istiyorum:

    "Dünyada yapılmaya değer tek şey sevişmektir." (#109735345)
  • Neden 8 Mart? Bu günün belirlenmesine kaynaklık eden olay hala tartışılıyor. Rusya'da çarlığa son veren 1917 Şubat Devrimi'nin 8 Mart'ta gerçekleştirilen kadın eylemleriyle başlaması, 8 Mart 1908'de New York'ta kadınlara oy hakkı ve sendikal haklar için düzenlenen miting, yine New York'ta bir fabrikada polislerin grev yapan işçilere saldırması; işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, ardından çıkan yangında 120 kadın işçinin 8 Mart 1857 günü ölmesi kaynak gösterilen olayların başlıcalarıdır.

    Günün anlam ve önemi Wikipedia'da ''İnsan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine, ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına ayrılmaktadır.'' olarak geçiyor.

    Bu gün yüzyıllar boyu bastırılan, ötekileştirilen, birilerinin annesi, ablası, kardeşi, sevgilisi, eşi olmuş ama bir türlü etten kemikten birey olamamış kadınların haklı mücadelesine destektir. İncil'de kadının söz sahibi olması yasaklandığı için öldürülüp yakılan filozof Hypatia'nın Atina Okulu'ndaki figürü; eserleri, icatları erkek kardeşlerine ya da eşlerine ithaf edilmiş tüm kadınların anısına, odamın duvarında asılı duruyor.
  • 222 syf.
    ·10 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Spoiler içerir.

    SABAHATTİN ALİ – KUYUCAKLI YUSUF ROMAN İNCELEMESİ
    Küçük yaşta gözlerinin önünde anne ve babası katledilen Yusuf’un dram dolu hayatını ele alan bir eser. Daha küçücük bir çocukken annesi ve babasından koparılan bu çocuk Kaymakam Selahattin Bey tarafından sahiplenilir, Selahattin Bey onu evlat edinir. Yaşamı boyunca kendini hep yalnız hisseden, kendini yabancı gören Yusuf kendini bir yere ait hissedemez. Üvey kardeşi Muazzez’e olan aşkını bile kendine itiraf edemez. Yusuf hiçbir zaman istediği şeyi yapamaz, isteme cesaretinde bulunamaz. Hayatının aşkı olan Muazzez’i alması bile birtakım olaylar neticesinde sonuçlanır. Şakir’in iğrenç planları, Ali’nin fedakârlık yapıp kaymakamın borcunu ödeyip Muazzez’i istemesi ve tüm bu olanlar sonucunda Muazzez’in kimseye yâr olmaması. Ve Yusuf’un Muazzez’i kaçırıp onunla birlikte olmasıyla bu birliktelik yaşanır. Selahattin Bey öldükten sonra evin geçimini sağlamak Yusuf’a düşer. Yusuf her ne kadar Muazzez’i annesi Şahinde Hanım ile yalnız bırakmak istemese de yeni gelen kaymakamın verdiği işi kabul eder ve evden uzun süre ayrı kalacak bir işe başlar. Yusuf’un giderken eve bıraktığı bir miktar para onları geçindirmeye sağlamaz. Şahinde Hanım kızının gözlerini açmaya çalışır, sürekli evde kalan kızını gezmelere, eğlencelere götürür. Bu ana kız ahlaksız şeyler yapmaya başlar, karınlarını doyurmak için kendilerini sunarlar. Muazzez bu durumdan her ne kadar kurtulmaya çalışsa da yapamaz. Yusuf bir gün evine döner ve evinde öyle bir manzarayla karşılaşır ki kendini kaybeder, tabancasını çıkaran Yusuf kurşunları saçmaya başlar. Hesaba katmadığı bir şey vardır, kurşunlardan biri bu dünyadaki en sevdiği insana isabet eder.
    Yusuf kendini bu dünyaya hiçbir zaman ait hissetmemiştir. Gözlerinin önünde annesi ve babası katledilirken bile sesi çıkmamış, donuk bakışlarla olanı izlemiştir. Onu evlat edinen Selahattin Bey’in de gözünden kaçmamıştır bu durum. Göründüğü gibi olmayan bu delikanlı aslında buz gibi ruhu olan, kalbi buz tutmuş biri değildir. O, bu dünyada istediği şeyi hiçbir zaman isteme cesaretinde bulunamamış, insanlarla yakınlaşamamış bir mahlûktur. Kendini kalabalıkların arasında bile yalnız ve yabancı hisseden bu adam bir kadın sevmiştir ama o kadın bile onu iyi edememiştir. Yusuf’un Muazzez’e olan aşkı onu korumak için yaptığı fedakârlıklar beni etkileyen unsurlardı. Muazzez’e olan şefkati hiçbir zaman bitmemiş, onu sevmeye devam etmiş, Muazzez’i başka adamların kucağında görmesine rağmen ona toz konduramamıştır. Bu kızı korumak için her türlü yolu denemiştir ama başaramamıştır. Sevdiğini gömdükten sonra atına binip geçmişini arkasında bırakarak yeni bir hayata doğru yol almıştır.
  • Atina'da saygın bir kadın, Sophokles'in "ekilecek toprak” dediği, salt sperm alıcısı olarak görülüyordu. Gebe kalmada asıl işi meninin yaptığına inanılıyordu; rahim sadece dölleniyordu.
    Eric Berkowitz
    Sayfa 69 - Kolektif Kitap
  • "İşte bu bilgisizlik nedeniyle Atinalılar ve Spartalılar birbirlerine düşmüş; Thebalılar ise her ikisiyle de savaşmıştı; Pers kralı Greklerle kavgalıydı, Makedonlar ise her ikisiyle; ve şimdi ise Romalılar Gete ile çarpışıyor. Daha eskilerde de durum aynıydı; Truva savaşı aynı sebeplerle çıkmıştı. Menelaus'un konuğu Paris'le aralarındaki dostluğu görenler, düşman olabileceklerini akıllarından bile geçirmezlerdi. Ne ki, [tıpkı köpekler gibi] ortalarına bir et parçası atılmıştı; güzel bir kadın ve böylelikle savaş başladı. Ve şimdi siz birbirleriyle aynı düşünüyor gibi görünen kardeşlerin aralarındaki yakınlığa kanıp da onları dost olduğu sonucuna varmayın; birbirlerinden kopmalarının hiçbir zaman mümkün olmayacağına yemin bile etseler. Çünkü kötü bir adamın mantığına güvenilmez; onu yönlendiren kesin bir kuraldan söz edilemez ve farklı zamanlarda farklı görünüşler tarafından alt edilir. Siz, diğer insanların baktıklarına (aynı ana-babadan doğmuş, birlikte büyümüş, aynı öğretmenlerden eğitim almış olmaya) değil; ilgilerini nelere yönlendiklerine bakın; dış dünyadaki şeylere mi yoksa iradeye mi. Dış dünyadaki şeylere yönlendirmişlerse artık onlara güvenilir, sağlam, cesur yada sadık dost demeyin, biraz olsun akıl sahibiyseniz onlara adam bile demeyin. Çünkü birbirini yemek, birbirine küfür etmek, toplum içinde dağdan gelmişcesine yabani ve bencil davranmak, adli duruşma salonlarını eşkıya barınaklarına çevirmek [adaleti yanlış uygulamak] insan doğasının ilkelerinden değildir; işte bunlardır o kimseleri ölçüsüz kılan, namussuz yapan, dolandırıcı yapan; yada insanların birbirlerin öldürmelerine sebep olan eylemleri onlara işleten. Bütün bu durumların bir kaynağı vardır; irade dışındaki şeylere yönelmiş olmak. Fakat eğer bu adamların iyiyi iradede ve görünüşlerin doğru kullanımında aradıklarını görecek olursanız; artık onların baba-oğul olduklarının, kardeş olduklarının, yıllardır birlikte yaşamış birer arkadaş olduklarının; yada bunlarn hiçbiri olmadıklarının bir önemi kalmaz, yalnızca buna [iyiyi iradede gördüklerine] bakarak onların dost olduklarına emin olabilirsiniz; doğru ve dürüst insanlar olduklarını söyleyebilirsiniz. [Çünkü] dostluk denen şey, doğruluk, içtenlik, ölçülülük ve bütün iyi düşüncelerin [erdemlerin] toplanmış olduğu bir yerde değilse nerededir? 'Ama bana elinden gelen en büyük saygıyı uzunca bir süre göstermiş olan bir kişi, yine de beni sevmemiş mi olur?' Ey ahmak, onun sana göstermiş olduğu saygının, sandallarına ve atına onları bir süngerle temizlerken gösterdiği saygıyla aynı saygı olmadığından nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? İhtiyacı kalmadığı zaman seni kırık bir sini gibi fırlatıp atmayacağını nereden biliyorsun?"
    Epiktetos
    Sayfa 287 - Şule Yayınları
  • Atina'da saygın bir kadın, Sophokles'in "ekilecek toprak" dediği, salt sperm alıcısı olarak görülüyordu.
    Eric Berkowitz
    Sayfa 69 - Kolektif
  • 592 syf.
    ·17 günde·10/10 puan
    Merhaba Arkadaşlar ;

    Kıtabı yeni bitirdim,sıcağı sıcağına sizlere spoller vermeden kitap hakkında konuşmak istedim.

    Kitabın yazarı Jostein Gaarder . google ye göre 1952 doğumlu Norveçli bir yazar.Bu kitabı da 1991 de yazmış.30 yıl sonra okumak bize nasıb oldu .Kitabın adı " Sofie'nin dünyası " Müphem bir başlık. Müphem ıkırcıklılık, çok anlamlılık,çok anlatımlılık,farklı anlamları farklı kast edilişleri içinde barındıran demek.Sofie kitabın kahramanı daha 15 ine yeni basan bir genç kız. Onun yaşamını anlattığı için bu adla anılıyor kitap lakin bir diğer anlamı da Sophia yani bilgi,bilgilikten alan File-sophia nın filozofların dünyasını anlattığından böyle bir atıf yapılmış.Alt başlığında olduğu gibi, Felsefe tarihi üzerine bir roman, Sofie'nin dünyası..
    İçindekiler diye bir bölümü var.35 ana başlığa sahip.Zannetmeyin ki bir akademik bir ders kitabı.Bildiğiniz Roman hatta ...yooo bu spoller vermek olur..Susss..
    Kitap Goethe'nin " Üç bin yılın hesabını göremeyen Karanlıkta yolunu bulamaz,Günü gününe yaşar ancak." sözüne atıf yaparak başlıyor.Ve Birinci Bölüm cennet bahçesi ; Sofie Amudsen okuldan eve dönerken kendi posta kutularında bir zarf buluyor üzerinde kendi adının yazdığı ve içinde ise " Kimsin sen " notu,İşte böyle bir hikaye ile başlıyor kitap ve kendini bir Felsefe kursunun içinde buluyorsunuz.
    Felsefe deyince akla gelen başlangıç yaklaşık 3000 yıl öncesi ve mekan Ege denizi çevresi.Lakin kıta Yunanı ,özellikle Atina olarak meşhur olmasının sebebi ; birbirinin hocası olan üç kişden kaynaklanıyor olması.,Sokrates,Platon ve Aristotales.Felsefede burdan dallanıyor budaklanıyor ve günümüze kadar gelip devam ediyor.
    Yazar Felsefeyi Sofie ye felsefe dersleri veren Alberto'nun anlatışıyla işliyor.Platon a Akılcı, Aristo'ya duygusalcı yaklaşıma sahip olarak anlatıyor.Aslında burda bir çeviri yahut tanımlama hatası var.Zira Aristo okula geldiğinde Hocası Platon onu gördüğünde Bay Akıl da geldi demiştir.Akılı her ikiside kullanıyor elbet burda kast edilen Platon Muhayyile,hayal kurma üzerinden bir Akletme yapması.Aristo ise duyularla duyumsadıkları üzerinden akletmesi.Platonun en önemli Istılahı kavramı olan "İdeaları " red eder Aristo.Yazar da anlayamaz aslında ideaları.Çünkü idealar vardır ve bu dünyada değillerdir ya nerdedir Uzayda mı diye sormaktan edemez Albertonun lisanı ile.Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan muamaması Platona aittir ve onuda İdealara bağlar.Mağara alagrosisinde Platon duyularla müşahade ettiğimiz ,gerçek saydığımız görüntülerin aslında bir gölge kıprışımlarından,bir hayalden başka bir şey olmadığını söyler.Tarih içerisinde onun bu anlayışını onu tanıyan yahut tanımayan çok kişi gündeme getirecektir.Keanu Reeves in " Matrix" filmi desem yaterli olur herhal.Aristo ise ayakları yere basan biridir,Her şeyi duyumsayarak bir sisteme ve düzene sokar.Onun yolundan gidenlerde elbette çoktur felsefe tarihinde.İkisini bağdaştırmaya çalışanlarda.Beni soracak olursanız şimdiden söyleyeyim Aristoyu yadsımadan Platona yakınım.Bu felsefe tarihi içerisinde yakın olduklarımın bir ortak yönünü keşfettim.O da Kadına bakış açıları.Platon ; Kadının ve Erkeğin aynı akıl yetisine sahip olduğunu, kadının da yönetimde rol alabileceğine inanmasının yanında Aristo kadını eksik erkek olarak görür,sadece bir tarladır mesela tohum eken erkeğin mahsulünü topladığı bir topraktır, alettir.
    Geniş bir giriş oldu. Yazar zannetmeyin ki bütün felsefeyi, felsefecileri mercek altına yatırıyor.Hayır.Hatta hiristiyanlığın hakim olduğu Orta çağ denen bin yıllık zaman diliminde topu topu 2 tane kilise babasından bahseder filozof olarak.Onlarda Atina felsefesini Hiristiyanlıkla bağdaştırma çabalarındandır anılmalarının sebebi.Sokrat ve Palton üzerinden yaparlar bunu ama Albertonun dediği gibi Kadın konusundaki fikriyatı ise Aristodan almışlardır nedense.Hiristiyanlığın egemen olduğu - devlet dini olup siyasallaştıkları dönemde Platonun kurduğu Okul , Akademia kapatılır ve ilk rahip tarikatı oluşumuda hayata geçirilir.Ve Felsefe tarihe gömülür.Sofie ısrarla sorar tekrar nasıl canlandı diye Albertonun cevabı kaçamak ve üstünkörüdür.Avrupadaki Endülüs Emevilerinin etkisi,onların Yunanca eserleri Arapçaya çevirdiklerine değinmez.Çok daha sonraları bu eserler Arapçadan Latinceye çevrilir.Bu kitapta bir satırın içinde lalatayn bir şekilde öylesine geçer, gider.Felsefe ile birlikte Avrupanın üzerinden ölü topragı atması Rönesans ve Reform diye nitelendirilen dönemin zeminini hazırlayan Haçlıların İstanbul ve Kudüs çevresini sömürmesi hatta bu tad o kadar hoşlarına gitmiştir ki daha nereleri sömürürüz diye Okyanuslara açılmışlardır.Ve arkasından abartılı Barok dönemi.
    Rönesansın kazanımlarından biri Hümanist yaklaşımdır.Dünya merkezken bir anda anlaşılmıştır ki Dünya denilen gezegen alelade sıradan bir gezegen ve Güneş denen bir yıldızın peşine takılmış. Bir merkez lazımdır o da İnsan olmalıdır.
    Ve felsefenin birbirini kovalayan, karşıt görüşlerin arzı endam ettiği büyük felsefi görüş ve sistemlerin ortaya çıkma zamanı gelmiştir. Artık Descartes,Spinoza,Locke,Hume, Berkeley ,Kant ve Hegel in arzı endam etme zamanı gelmiştir.Arkasından 19 yyl.ın balyozları Marx,Darwin,Freud..
    Hegel antik yunandan gelen felsefe akımının zirvesidir, Marx a göre.Koyu hiristiyan Kierkegaard ona itiraz eder, bana bir ok saplansa ben bu sorularla mi boguşacağım. yoksa okun verdiği zararlar mi der.Bu sorunları inanç çözer der.O alana hapseder felsefeyi.Marx ta filozofların yaptığı gibi dünyayı yorumlamak değil değiştirmek zamanı geldiğinı ortaya atar ve Darwin ve Freud la bu değiştirme devam eder.Felsefik bir çok soru ikincil bir değere sahiptir artık.
    Kitabındaki isim olarak son Filozof Egzistansiyalis diye nitelendirilen Varoluşçuluğun babalarından Sartre ı anar yazar.Daha önce bahsettiğin ve bahsetmediğim filozofların nasıl işlendiğini bilmek istiyorsanız lafı çok uzatmış olan benden değil eseri okuduğunuzda öğreneceksiniz.Lakin Hegelin dile getirdiği Tez ,antitez, Sonuç.Her sonucunda başlı başına başka tez olduğu ve Filozofları ve düşünceleri bir tarihsellik ve kültür içerisinde değerlendirmek gerektiği ilkesi üzerinden giderek Sartre üzerinden diyeceğim şey ; İki Dünya savaşını görmüş bir insanın zihniyeti ,Onu ve acılarını anlıyorum.Aynı şeyde Haçlı savaşlarından sonra İslam beldelerinde oldu.Empati ve hoşgörüyü kaybetmiş bir zihniyet,aydınlanmak değil ,kılıçla ,savaşla ayakta durma mücadelesi.Iste Sarthe yi anlamak demek kabul etmek demek olmuyor.Fikriyatinı ve felsefi yaklaşımını kabul etmem mümkün değil.Böyle gelişen bir dünya bekliyor bizi aslında maalesef.
    Savaşa Hayır deyip bitirelim
    Bölüm Bitti..