• Küfe mescidinde Hz. Ali hutbe okurken cemaat bize kendini anlat diye ısrar etti.

    Hz. Ali: ''Siz sözlerimi kaldıramazsınız.'' dedi. Cemaat ısrar edince aşağıdaki hutbeyi okudu. Hutbe bitmeden ''Haşa Ali Allah oldu dinden imandan çıktı'' diyerek cemaat oradan ayrılmaya başladı. Hz. Ali kapıları tutmalarını emir ederek ''Sözlerimi kaldıramazsınız. Kaldırsanızda anlamazsınız.'' diyerek hutbeye son verdi.

    Ben sırların sırrıyım, ben nurların ağacıyım, ben göklerin deliliyim, ben tesbih edenlerin enisiyim, ben Cebrail'in haliliyim, ben Mikail'in arkadaşıyım, ben meliklerin kumandanıyım, ben feleklerin semendeliyim, ben safilerin kabıyım, ben elvahın muhafızıyım, ben karanlığın kutbuyum, ben Beyt-i Mamurum, ben bulutların yağmuruyum, ben gaypların nuruyum. ben hüccetlerin feleğiyim, ben hüccetlerin hüccetiyim. ben yaratılmışların doğru yola sevk edicisiyim. ben hakikatların muhakkıkıyım. ben tevilin açıklayanıyım. ben incil in müfessiriyim. ben Ali abanın beşincisiyim, ben yol göstericilerin rehberiyim. ben koruyucuların koruyucusuyum. ben araf ın ricaliyim. ben ibrahim in sırrıyım. ben kelim in resulüyüm. ben evliyanın velisiyim. ben enbiyanın varisiyim. ben gafurun hicabıyım. ben celilin en seçkiniyim. ben incilin ilya'sıyım. ben şedidül kuvayım. ben livail hamdin taşıyıcısıyım. ben mahşerin imamıyım. ben kevser'in sakisiyim. ben Cennetlerin taksim edicisiyim. ben ateşten uzaklaştıranım. ben dinin aribeyiyim. ben müttakilerin imamıyım. ben muhtarın varisiyim. ben yardımcıların yardımcısıyım, ben kafirlerin yok edicisiyim. ben imamların babasıyım. ben kapıyı sökenim. ben Ahzab'ı dağıtanım, ben kıymetli cevherim. ben ilim şehrinin kapısıyım, ben beyyinatın müfessiriyim, ben müşküllerin halledicisiyim, ben Nun vel kalemim, ben karanlıkların kandiliyim. Meta Suali benim. ben Hel Eta süresinin memduhuyum. ben en-Nebeül Azim (Büyük olan Haberim), ben Sıratı Müstakimim, ben sedeflerin incisiyim, ben Kaf dağıyım, ben harflerin sırrıyım. ben zamanı kısaltanım, ben sarsılmayan dağım, ben ilmin zirvesiyim, ben gaypların anahtarıyım, ben kalplerin kandiliyim. ben ruhların nuruyum, ben eşbahın nuruyum, ben önüne geçilmeyen süvariyim, ben kınından sıyrılan kılıcım, ben katledilen şehidim. ben kuranı toplayanım, ben Beyanın binasıyım. ben Resülüllah'ın kardeşiyim, ben Betül Fatıma'nın kocasıyım. ben islam'ın direğiyim, ben putları kıranım, ben en iyi işiten kulağım, ben cinnin katiliyim. ben müminlerin salihiyim, ben felaha erenlerin imamıyım, ben kerem ve seha sahiplerinin imamıyım, ben nübüvvet esrarının hazinesiyim. ben öncekilerin haberlerini bilenim, ben sonrakilerin haberlerini verenim, ben kutupların kutbuyum, ben sevgililerin sevgilisiyim, ben zamanın beşiğiyim, ben zamanın isa'sıyım, vallahi ben Allah'ın yüzüyüm, vallahi ben Allah'ın aslanıyım, ben arabın efendisiyim, sıkıntıları açan benim, ben hakkında Le feta illa Ali denilenim, Resülullah'ın senin benim yanımdaki misalin Harun’un Musa’ya olan mertebesi gibidir dediği kimseyim. Ben Allah'ın galip aslanıyım, ben Ali bin Ebi Talib'im.”
    Bu esnada soruyu soran şahıs bir feryat ile bağırdı ve düşerek yerinde öldü.
    İmam Ali devamla şöyle buyurdu: “Rüzgarları yaratan, ümmetleri tasarruf eden Allah’a hamd eder, İsm-i Azam ve Nur-u Akdem Muhammed ve âline salatu ve selam ederim.” Sonra şöyle buyurdu: “Bana göklerin yollarını sorunuz, ben onları yeryüzü yollarından daha iyi bilirim. Beni kaybetmeden önce sorunuz. Göğsüm ilahi ilimle denizler gibi coşup taştı, bana istediğinizi sorunuz”
    İlimde derinleşenler, hakimler, evliyalar ve asfiya yanına yaklaştılar, bastığı yerleri öptüler ve İsm-i Azam bahşı için söze devam etmesini istediler. Yüce zat sözüne şöyle devam etti:
    “Sancak-ı Muhammedinin ve Devlet-i Ahmedinin kılıcı ile ve hali ile Mehdi kaim zuhur edecek, yeryüzünü yaşanacak hale getirecek, farzı ve sünneti diriltecek” dedikten sonra şöyle devam etti: Ey şanımdan mahcup ve halimden gafil olan! Acaibat havatırımın asarıdır, garaib zamairimin esrarıdı. Zira ben hicabı yırttım, acaibatı izhar ettim. Kapıyı getirdim, doğruyu söyledim. Gaypların hazinelerini açtım, kalplerin esrarını çözdüm, maarifin letaifini derledim. Letaifin irfan rumuzlarını vazettim.
    Söylediğim bu sözlerin kulpuna ve yapışanlara ne mutlu! Zuhurunu haber verdiğim o imamın arkasında namaz kılanlara müjdeler olsun. Çünkü o Kitab-ı Mastur’un ve Rakkı Menşur’un manalarına vakıftır. Beyt-i Mamur’a ve Bahr-i Mescur’a girer çıkar” dedikten sonra şu şiiri okudu:
    “İşte ben evvelinin ilmine haiz oldum,
    Ve ben ahirinin ilmine ketumum,
    Esrar-ı Gaybın hepsini açtım,
    Olmuş ve olacak hepsi bende,
    Her kayyumun kayyumu benim,
    Bütün alemleri muhitim ve alimim.”

    Sonra buyurdu ki: “Şayet isteseydim, Fatiha’nın tefsirinden yetmiş deve yükü kitap yazardım.”

    Kaynak: (Şeyhülislam el-Kunduzi el-Hanefi’nin “Yenabi ül Mevedde” kitabı İstanbul bas. Sayfa: 404-405-406)
  • Zeynep Demir
    Zeynep Demir Açıklamalı ve Lügatçeli Mehmed Akif Külliyatı'ı inceledi.
    5633 syf.
    ·38 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Açıklamalı Mehmet Akif külliyatı Akif'in kaleminden çıkmış tüm yazıları bir araya toplamayı hedef edinmiş on kitaptan oluşan bir eser. Kitabın yeni basımı bulunmadığından almak için sahaflara müracaat etmeniz gerekecek.

    Külliyatın ilk dört kitabı Safahat'e ayrılmış. Bu bölümün toplamda 2000 sayfayı bulunmasının sebebi açıklamalı olması. Kitabın bir sayfasında metnin orijinali ve sayfadaki kelimelerin sözlüğü yer alırken yan sayfada verilen şiirin açıklaması yapılmış. Yani her beyiti sözlüğe bakmadan buradan kolayca okuyup anlayabiliyorsunuz.Yalnız bu sırada metin şiir formundan nesir formuna giriyor.Siz Akif'in ne dediğini anlıyorsunuz ancak şiir kalmıyor ortada. Orijinali de elinizin altında olduğundan bu da sorun oluşturmayacaktır.

    Dördüncü cilt aynı zamanda Akif'in Safahat dışında kalmış bazı şiirlerini de barındırıyor. Dört kitabın da sonuna tüm şiirler ve bazı beyitlerle ile ilgili bilgilerin yer aldığı ayrıntılı dipnotlar konulmuş ki bunu çok faydalı buldum.

    Gelelim benim okuduğum beşinci cilde. Öncelikle şunu belirteyim ki sitede külliyat içindeki tek kitabı 'okudum' diye belirtemiyor, tek kitap için inceleme yazamıyorsunuz. Bu nedenle çok önceden okuduğum Safahat, bu süreçte okuduğum besinci kitap ve elime alıp incelediğim diğer ciltler için böyle bir inceleme oluşturdum.

    Beşinci cilt, Akif'in Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşat dergilerindeki makaleleri ile dört adet çevirisini barındıran bir kitap. Akif'in makalelerde ifade ettiği fikirler ise şöyle özetlenebilir:

    > Akif edebiyattaki taklitçiliğimizden şikayetçi. İran edebiyatı; bizi kötü etkilemiş,biz İran edebiyatından iyi örnekleri almamışız. Edebiyatla iyi ahlakı yansıtamamışız. Kötü taklitçiliğimizi Batı edebiyatı için de devam ettirdiğimiz vurgulanıyor.

    > Söz konusu taklitçiliğin giyim kuşamda bile sürdürülmesi onu epey yaralıyor ve " Siz çocuklarınızın kafasına bir şapka geçirmekle akvamı medeniye ( medeni milletler ) sırasına girdik zannediyorsunuz. Lâkin bu pek batıl bir zandır. " demekten kendini alamıyor.

    > Cemalettin Afgani' ye atılan iftiralara karşı onu savunmak da Mehmet Akif'e düşüyor. Afgani'nin 'dinden çıkmış' ve 'Vahabi' olduğu iddialarına şiirdeki muhteşem üslubunun düz yazıda da devam ettiğini ispatlarcasına muhteşem üslubuyla cevap veriyor.

    > Akif dilin sadeleşmesini istiyor ancak bunun yerleşmiş sözcükleri atarak yerine öğrenilmesi zor kelimeleri koyma yoluyla yapılmasına karşı çıkıyor.

    > Eğitimi, geleceğin kurtuluş yolu olarak görüyor. Eğitimde kullanılan kitapların dilinin çocukların seviyesini indirilmesi gerektiğini düşünüyor.

    > Akif, camilerin yeterince iyi değerlendirilmediğinden, toplumu aydınlatacak bilgilerin halka sunulmadığından dert yanıyor . Ona göre Hac, farklı milletlerden insanların kaynaşma yeri iken doğru kişiler gönderilmeyecek bu fırsat da kaçırılıyor.

    > Şair, Fransızcayı İlkokuldan itibaren öğretmeye çabalamanın gereksiz olduğunu, liseyi bitirdikten sonra isteyenlerin onu öğrenebileceğini vurguluyor.

    > Akif, kişilerin heykellerin dikmek yerine onların hayatını ve fikirlerini anlatmanın çok daha yerinde olacağını düşünüyor.

    > Şair, Osmanlı yazın dünyasındaki çevirilerin, kitapların, gazetelerin halkın ancak binde birine fayda sağladığını söyleyerek halka fayda sağlayacak bilgilerin onların anlayacağı bir dille yazılıp çok uygun fiyatlara onları ulaştırılması gerektiğini söylüyor.

    > Fransız etkisi altında kalmak ve yazılarda intihal yapmak şairin eleştirdiklerinden.

    > Şeriatı kullanarak siyaset yapan hükümetin İslam'ın imajına zarar verdiği söyleniyor.

    > Ülkede gayrimüslimlerin de dahil olabileceği kaliteli ve Müslüman anlayışlı eğitim verecek okulların olmaması büyük şairi epey rahatsız etmiş.

    > Yüzümüzü tamamen batıya dönmeliyiz diyenlerle doğuya dönmeliyiz diyenler arasında dengede kalmanın önemi şair tarafından vurgulanıyor.

    > Akif bizde gerçekçi tasvirin gelişmemiş olduğunu vurgularken Arap ve Batı edebiyatı yerine İran edebiyatının etkisinde kalmamızı buna sebep olarak görür. Resim sanatının bizde gelişmemiş olması da diğer bir sebeptir.

    > Akif'in edebiyata bakışı şöyledir:
    +Edebiyatı süs değil gıda olarak kullanmalıyız.
    +Edebiyat yerli olmalıdır.
    +Eserler elitlere değil halka yazılmalıdır.
    +Dil sade olmalıdır.
    +Yazılan eserlerde toplumsal fayda gözetilmelidir.

    Şiir okumada dikkat edilecek hususlar, bizde eleştirinin gelişmeyişinin sebepleri, teşbihin unsurları, esere plan yaparak başlamanın önemi Akif'in bahsettiği diğer konulardan.

    Külliyatın altı, yedi ve sekizinci kitabında; Muhammed Abduh, Sait Halim Paşa, M.Ferit Vecdi gibi isimlerin bazı eserlerinden tercümeler yer alıyor. Dokuzuncu kitap Akif'in yapmış olduğu bazı tefsirler, hutbe ve vaazlar ile mektuplarını içine alıyor. Onuncu ve son kitap ise onun hayatının ideallerinin sanat ve eserlerinin incelendiği bir eser. Son beş kitabin arkasına genişçe bir sözlük yerleştirilmiş ancak beşinci kitaba konulmamış. Akif'in dili, dönemine göre ağır sayılmasa da bugün okurken bu sözlük çok işimize yarıyor.
    Eksikleri olsa da bu kaliteli eser kesinlikle okumaya değer, emek verilmiş bir külliyat. Tavsiye ederim.
    İyi okumalar
  • 24 Temmuz 1923: Lozan antlaşması imzalandı. Lozan'daki görüşmeler esnasında TBMM'de sert tartışmalar oldu. Rauf Orbay'ın başında bulunduğu hükümet de, Lozan'da Türkiye'yi "başmurahhas" sıfatıyla temsil eden ismet İnönü'ye imza yetkisi vermedi. Bunun üzerine imza yetkisini TBMM reisi Mustafa Kemal verdi.

    11 Ağustos 1923: TBMM ikinci devresi açıldı. Milletvekilleri yemin etti. Birinci devre TBMM'de yer almış olan sarıklı milletvekillerinin hemen hepsi bu meclise giremedi. Ayrıca Lozan antlaşmasına
    karşı çıkmış olanların da çok büyük ekseriyeti bu yeni mecliste yer
    almadı. Bu meclisin teşekkül etmesine yol açan seçimin belli başlı
    hususiyeti şunlardı:

    Seçim, "Açık rey, gizli tasnif' esasına göre yapılmaktaydı. Yani reyler sandık kurulunun önünde açıkta verilmekte, ama tasnifi, sandık
    kurulu üyeleri kendi aralarında yapmaktaydı.
    4 Mart 1925: Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı. Fethi Okyar Başkanlığındaki hükümet bu kanun teklifini kabul etmeyeceğini açıklamış,
    bunun üzerine bu hükümet düşürülmüş ve İsmet İnönü başkanlığında yeni bir hükümet kurulmuştu. Kanun 79a karşı 82 oyla kabul
    edildi, (üç rey farkıyla)

    Bu kanun, hükümet görüşüne aykırı her türlü düşünce ve faaliyeti
    yasaklamaktaydı. Ayrıca kanun gereğince iki İstiklâl Mahkemesi kurulmuştu.

    Mart 1925: Takrir-i Sükun kanununa dayanılarak çeşitli illerde neşrolunmakta olan birçok dergi ve gazete kapatıldı. Bazı gazeteciler İstiklal Mahkemesi'ne verildi.

    Nisan 1925: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının İstanbul'daki
    merkez ve şubeleri arandı. Bütün vesikalarına el konuldu. İstiklal
    Mahkemesi Doğu Anadolu'daki bütün Terakkiperver Cumhuriyet
    Fırkası teşkilatlarını kapattı. Ankara İstiklal Mahkemesi de, parti
    programının 6. Maddesinde yer alan; "Parti, efkar ve itikâd-i dini-
    yeye hürmetkardır" ifadesini, "irtica kışkırtıcılığı" olarak değerlendirdi ve hükümetten "gereğinin yapılmasını" istedi.
    Tarih kitapları yazılmaya başlanmadan önce Atatürk'ün görüşü bu
    kitapların bir an önce yazılıp bitirilmesi şeklindeydi.

    Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı şöyle diyor:

    "İşin ehemmiyet ve şümulünü kavrayanlar boyacı küpüne daldırıp
    çıkarma kabilinden acele bir Türk tarihinin yazılamayacağını ileri sü-
    rerlerse de sözlerine ehemmiyeti verilmedi." (Belleten, no: 10, s.
    349)
    Arasında İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın da bulunduğu bin cemiyet,
    "Türk Tarihinin Ana Hatları" isminde bir çalışma yaptı. Atatürk bu
    çalışmayı gözden geçirirken kendi görüşlerini de açıkça belirtti.

    Uzunçarşılı 100 adet basılan bu çalışmadaki Osmanlı tarihiyle ilgili kısımdaki yanlışlıklara dikkat çekerek bu çalışma hazırlanırken müracaat edilen eserler arasında Osmanlı tarihine ait bir tek eserin bile bulunmadığını söylüyor:

    Uzunçarşılı, Osmanlı tarihindeki yığınla yalan ve yanlış meselelerin bulunuşunu şu şekilde izah ediyor;

    "Ana hatlarını yazmış olan arkadaşlardan bazıları birkaç kısmı birden alıp bilmedikleri kısımları üzerinde de kalem yürütmüşlerdi; nitekim ilk kitap bu yüzden pek noksan ve pek yanlış olmuş, bereket ki yüz nüsha kadar basıldığından ortalığa yayılmamıştı. Atatürk'ün bu arzusunun gelip geçici zannedilmesi işin ciddi tutulmamasına sebep olmuştu. Halbuki iş hiç de öyle çıkmadı." (a.g.e., 350)

    "Türk ve İslâm müverrihler de Türklüğü ve Türk medeniyetini
    İslâmlık ve İslâm medeniyeti ile kaynaştırdılar: İslâmlığa takaddüm eden (İslâmiyetten önceki) binlerce yıla ait devreleri unutturmayı ümmetçilik siyasetinin icabı ve din gayreti vecibesi bildiler.)

    LİSE I Tarih kitabı, "Tarihten evvelki zamanlar ve Eski Zamanlar"
    başlığını taşıyor: Kitabın 1931 tarihli baskısının sahifelerini teker teker çevirmeye
    başlıyoruz. Kitapta yer alan ilk bölüm, Beşer Tarihine Giriş" başlı¬
    ğını taşıyor. Bu bölümde, Kâinat ve Tabiattan bahsedilirken, Kâinatın Cenab-ı Hak tarafından yaratılmadığı açıkça söyleniyor.

    Kur'an-ı Kerim'e taban tabana zıt olan düşünce şu şekilde işleni¬
    yor:
    "Kâinatın varlığından anlaşılan kuvvet, hareket, Kâinatın kanunları
    na tabidir"
    "İşte, tabiat, hem kâinatın varlıklarının birliğidir ve hem aynı zamanda, kâinatın kanunlarına tabî hareket ve kuvvettir.O halde tabiat
    hem kanunların sahibidir, hem aynı kanunların tâbiidir." (Tarih I, İstanbul: 1931, Devlet Matbaası, s.2)
    "Filhakika, insan, tabiatın mahlukudur. Hayatın büyük kaidesi de
    tabiata tâbi olmaktır. Tabiatta hiçbir şey yok olmaz ve hiçbir şey
    yoktan var olmaz. Yalnız tabiatı vücuda getiren varlıklar, tabiatın
    kanunları icabı olarak şekillerini değiştirirler." (s.2)
    "Bundan 200 sene evveline kadar dünyanın 5-6 bin sene önce yaratıldığı ve insanın Basra'ya iki günlük yolda, Fırat nehri üzerinde bulunan 'Cennet'te yaratıldığı zannolunmakta idi.
    "Bu kanaatler hep din kitaplarındaki hikâyelerin, olduğu gibi hakikat
    sanılmasından doğuyor.
    "Artık, hayatın 6 bin senelik değil, milyonlarca senelik olduğu anlaşılmıştır." (s.3)
    "Gördük ki, hayat zincirinin son halkası insandır. Bu zincire nazaran insanın sair memeli hayvanlar gibi, daha basit bir sınıfa ait cetlerden geldiği kanaatine varılır.

    'Uluhiyet mefhumunu bulan,bu mefhumun sırlarınıkeşfeden ve bugün dahi keşfetmeye devam eden, insan zekâsıdır.*(23-24)

    "Masum ve cahil insanları, yüzlerce Allah'a taptırmak veya Allahları, muayyen gruplara toplamak
    ve en nihayet bir Allah kabul etmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir" satırları bizzat Atatürk'ün kaleminden çıkmıştır, (a.g.d., s. 13) Tarih I kitabının 1931 baskısının 122 ve 123. sayfalarında yer almaktadır.

    Tarih Kitabı- "Kabe çok eskidir. Ne vakit ve kim tarafından yapıldığı bilinmiyor.
    Arap an'anesi kâbenin inşasını İbrahim Peygambere atfetmektedir.
    "Bu mukaddes karataş an'anesi Friklerde de vardı. Friklerin mukaddes sayarak ihtiram ve ibadet ettikleri Karataş bugünkü Afyonkarahisar şimalinde kadîm Pessinüs şehrinde bulunuyordu.

    "Arapların aralarında yayılan bu an'aneye göre İbrahim, karısı Ha-
    cer ile oğlu İsmail'i buraya getirmişti; Zemzem de onlar için fışkırmıştı; İbrahim, oğlu İsmail ile birlikte Kâbeyi bina etmişlerdi. Cebrail kendilerine o zaman beyaz ve mücella olan Haceri-esvedi getirmişti; bu taş sonradan günahkârların ellerini sürdüklerinden dolayı kararmıştı. Bunların hepsi, bittabi, sonradan uydurulmuş masallardır." (Tarih II. Orta Zamanlar. İstanbul: 1932, s.85)

    "Muhammed'in çocukluğuna ve gençliğine ait malumata sonradan
    katılmış çok uydurma şeyler vardır; onun vatandaşlarını dine davete başladıktan sonraki hayatı daha çok malûmdur." (s.89)
    "Kırk yaşına geldiği zaman peygamberliğini ilân ve vatandaşlarını,
    kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine o zamanın haniflerine imtisalen "İbrahim dini" inkıyat mânâsını ifade eden
    "İslâm" denilmiştir." (s.89)
    "Muhammed'in koyduğu esasların toplu olduğu kitabaKuran denir. İslâmananesinde bu ayetlerin Muhammed'e Cebrail adında melek vasıtası ile Allah tarafından vahiy, yani ilham edildiği kabul olunur.
    "Tarihi noktai nazardan da mütalaa edildiği zaman görülüyor ki:
    Muhammed birden bire Allah'ın Resulü diyerek ortaya çıkmamıştır.
    O, Arapların ahlâk ve âdetlerinin pek fenâ ve pek iptidâi ve ıslaha
    muhtaç olduğunu anlamış,bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur. Vahiy, ilham fikri Muhammed'den evvel de Araplarca meçhul değildi. Bütün iptidai kavimler gibi Araplar da, şairlerin, akıl erdiremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler Araplar için cinlerdi. Cinler, gûya kâhinlere kayıptan haber vermek kudretini ilham eder¬
    lerdi. Bu nevi itikatlar Arabistan'da her zaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki Muhamamed dahi cinlerin vücuduna samimi olarak inanmıştır. O, hakikaten cinlerin şairlere şiir ilham ettiğine kani idi. Araplar şairleri, bir kâhin gibi telakki ederlerdi. Muhammed'in Musa, İsa dinlerine dair öğrendikleri de kendisinde bu telakkiyi kuvvetlendirmiştir. Bu peygamberler melekler vasıtasiyle ilham aldıklarını söylemişlerdi. O dinlerde de cin ve melek telakkisi vardı. Dinler nazarında cinler, kötü ruhlar olduğundan; peygamberler onlardan mülhem olamazlardı. Muhammed de diğer peygamberler gibi kendisine ilham eden kuvvetin insanları iğfal eden bir kuvvet olmayıp, onları hayır ve saadete irşat eden İlâhî bir kuvvet olduğuna samimî olarak inandı." (s.90-91)
    Muhammed'in bir melek ile allah ile (İmlayı da noktası ve virgülü
    ile aynen alıyoruz. Allah lafzı el yazısında hep küçük harfle yazılmış)
    "Kuranda öğrendiğimize göre, Muhammed hiç değişmeden yaşamış bir insan değildi; o da hayat ve hadiselerin zaruri icapları karşısında adeta hergün değişmiştir.
    Muhammed, iptida allah'ın resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır; bunu düşünmemiştir. Bu düşünce, senelerdi mücadele ettikten sonra kendisinde hasıl olmuştur." (Saçak, Mart 1986,s.23-29)
    Atatürk'ün el yazısının bu kısmını Saçak'tan önce Noktadergisi de
    neşretmişti. (Nokta, 17 Kasım 1985,s. 13)
    Muhammed'in peygamberliğinin başlangıcına dair bir çok eski rivayetler vardır. Bunlar artık efsanelere karışmıştır. Hakikatte Peygamberin ilk söylediği Kuran ayetinin ne olduğu malum ve belki de mazbut değildir.
    Hukuki hükümler zaman ve mekân içinde içtimai heyetlerin uğradıkları değişikliklere göre değişe geldiğinden on dört asır evvelki zaman ve mekânın ihtiyacına göre lüzumlu ve kâfi görülmüştür. Bunlar daha ebedi olmayıp zamanla değişmeye mahkumdurlar.
    Tarihe ait malumata gelince yeni fenler sayesinde meydana çıkarılan hakikatlerden yakın tarih bilgilerini bile temellerinden sarsmaktadır." (s.92)
    "Muhammed'i ve onun nasıl bir din müessisi ve dini bir devlet reisi olduğunu anlayabilmek kendisinin bilhassa askeri faaliyetlerini tetkik etmek lazımdır. Aksi takdirde Muhammed'i. her şeyi bir melekten alan ve aynen muhitine tebliğ eden ümmi, cahil, hissiz hareketsiz bir put derekesine indirmek hatasından kurtulmak mümkün olmaz, (s.94)
    Hakikatte Müseylime de kıymetsiz sayılmayacak ahlaki ve dini bir
    mezhep ortaya koymuştu." (s. 122)
    Mesela "Evs" kabilesinin Osmanlıca yazı¬
    lışı "Us" şeklinde okunmuş ve Evs kabilesinden hep "Us kabilesi"
    diye bahsedilmiştir, (s. 115 ve diğer sahifeler) Halifenin seçimi ile
    ilgili bölümde, Sahabeler iktidar kavgası içerisinde ve iktidarı ele geçirmek için birbirleriyle amansız bir çekişme içerisinde ve bu uğurda her türlü hileyi yapmaktan çekinmeyen kişiler olarak gösterilmektedir. Ayrıca Hz. Ebubekir'in (r.a.) halifeliğe seçilmesi, bir oldu bittiye getirilmiş hadise olarak nazarlara sunulmaktadır.
    "Tabiat bizim anamız, babamızdır." (Tabiat bilgisi, IV. Sınıf,Türkiye
    Cumhuriyeti Maarif Vekilliği, İstanbul: 1931, s.6)
    "Cumhuriyetten önce nasıl idare olunurduk?" başlığı altın¬
    da yazılanlar şunlardır:

    "Eskiden Türkiye'de bir padişahla idare olunan mutlakiyet hükümeti vardı. Bu hükümette milletin sözü dinlenmezdi. Padişah milleti hiçe sayardı. Devlet işlerini kendi düşündüğü, bildiği, istediği gibi görürdü. İş başına getirdği adamlar içinde okuma yazma bilmeyenler, halkın başına bela kesilenler, halka yapmadık işkence bırakmayanlar da vardı.Halkın bunlardan şikayetine kulak aşılmazdı,
    lar doğru iş görmezlerdi. Milletten vergi diye toplanan paralar, milletin iyiliğinden ziyade padişahın keyfine sarfolunurdu. Orduya bakılmazdı; askerin giyeceği, yiyeceği düşünülmezdi. Mahkemelere işi düşenler, aylarca, yıllarca haklarını elde edemezlerdi. Kuvvetliler, zenginler zayıfları, zavallıları ezerlerdi. Gazeteler padişahın hoşuna gitmeyen şeyleri yazamazlardı.
    "Bir yanda padişah, saray adamları, zorbalar har vurup harman savurururken öte yandan zavallı halk bin bir güçlük altında ezilirdi. Millet bu haksızlıklara, bu işkencelere yüzlerce yıl dayandı.

    "Ama, padişahın, padişah hükümetinin millete çektirdiği acılar o
    kadar arttı, Türk milletinin canı o kadar çok yanmaya başladı ki el
    birliği edip mutlakiyet idaresinden kurtulmak yollarını aramaya
    mecbur oldu. (İlkmektep Kitapları: IV. Sınıf, Yurt Bilgisi, İstanbul:
    1937, Devlet Basımevi, s. 15-16)

    Övmelerle Dolu Kısım

    "Çanakkale'de Anafartalar kahramanı Kemal Atatürk, düşman or¬
    dusunu kıyıya çiviledi. Onlara bir adım ileri attırmadı. Bu kahramanlık önünde düşman kumandanları da parmak ısırdılar. Gazimizin büyüklüğünü söylemekten kendilerini alamadılar." (s. 18)

    "Bugün kimsenin namaz kılıp kılmadığına , ramazanda oruç tutup
    tutmadığına bakmıyoruz. Kimsenin dinine karışmıyoruz.
    "Eskiden böyle değildi; açıkça oruç bozan birini gördüler mi, hemen yakalarlar, uluorta oruç bozdu diye cezalandırırlardı. Mekteplerde talebeyi zorla camiye sokarlardı; oruç tutacak hali var mı, yok mu, abdestli mi, değil mi diye bakmazlardı. O vakit hoşgörmek yoktu.

    "Sofu olanlar, namaz kılmayanlara kızarlardı; namaz kılmayan çocukları döverlerdi. Daha tuhafı, inanılmayacak şeylere inananlar, inanmayanları dinsiz sayarlardı." (s.45)

    Çok Kan Dökülmüş

    Kitapta Türklerin Müslüman Araplara karşı her yerde mukavemet
    ettiği ve çetin mücadele verdiği söylenmekte
    "Meselâ, milliyeti dincilik sananlar, veya öyle gösterenler oldu. Türk millî cereyanı karşısında bir Panislâmizm cereyanı çıkarıldı. Bunlar, dinin bu asırda hâlâ sosyal bir bağ olduğunu sanarak bütün Müslümanları Türk milleti içinde görmek isteyen cahil politikacılardı."
    (s.47)
    "Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet
    idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din ne Arapların, ne aynı
    dinden bulunan acemlerin ve ne de Mısırlıların ve sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşettir millî hislerini, millî heyecanını uyuşturdu bu pek tabi idi çünkü Muhammed'in kurduğu dinin gayesi bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu Arap fikri, ümmet kelimesiyle ifade olundu.

    Başörtüsü
    Bedia Muvahhit şunları söylüyor:

    "İzmir dumanlar içinde, düşman daha yeni gitmiş.Yerler kül içinde. Bir tek Tayyare sineması var. Yıkık, harap bir halde orada Atatürk'ün emriyle oynayacağız. Elim ayağım titriyor. Arkamdan birisi itti. O zamanın belediye reisi Şükrü Kaya. Kendimi sahnede buldum. Çok acemiyim. Acemi oyuncu sahnede ellerini nereye koyacağını bilemez zaten. Neyse bir gayretle oynadım. Sonunda, Atatürk sahneye geldi. Beni alnımdan öptü. "Kızım tebrik ederim. Benim istediğimi yaptın. Sakın bırakma, devam et' dedi. "Bundan sonra Manisa, Nazilli filan gezeceksiniz. Yalnız, sahneye başı açık çıkmayacaksın" diye devam etti."

    Siz İzmir'de Başörtüsüyle mi Çıkmıştınız?"

    "Hayır. Ama Atatürk, "İlk defa Türk kadını sahneye çıkıyor. Başı¬
    nız açık olmasın' dedi. 'Ne yapalım Paşam' dedim. Bana dönüp,
    'Ne renk elbise giyiyorsan; o renkten bir türban sar başına dedi.
    'Böyle böyle alıştıralım' dedi." (Milliyet, 15 Mart 1987)
    "Hanımefendi, bu başörtüsünü çıkardığınız takdirde güzel olacağınızı tahmin ediyorum, isterseniz bir tecrübe ediniz.

    "Genç kız, Atatürk'ün bu hitabı üzerine başındaki örtüyü çıkararak dansa devam etmiştir. Bundan memnun olan Atatürk birkaç dakika sonra aynı genç kızla dans etmiştir. (Niyazi Ahmet Banoğlu Atatürk'ün İstanbul'daki Hayatı, c.l, s.218)

    Saadettin
    Kaynak, Türkçe Kur'an-ı Kerim ile Türkçe hutbe okunmasıyla ilgili
    hatırasını da şu şekilde naklediyor:
    "Türkçe Kur'an'ın, anlattığım bu tecrübesinden sonra, Fatih Camiinde ilk defa Türkçe Kur'an okudum. Bunu müteakip, Türkçe hutbeye sıra gelmişti. Atatürk: 'Haydi bakalım.. Türkçe Hutbeyi de Su-
    leymaniye Camiinde mukabele ile oku! Amma, okuyacağını, evvela
    tertip et, bir göreyim dedi. Yazdım, verdim. Beğendi. Fakat!

    "Paşam, bende hitabet kabiliyeti yok. Bu başka iş, hafızlığa benzemez..." dedim. Zararı yok... Bir tecrübe edelim., buyurdu. Bunun
    üzerine, tekrar sordum: 'Hutbeye çıkarken sarık saracak mıyım?'

    "Hayır, sarıgı bırak... Benim gibi, baş açık ve fraklı!..." Ne diyeyim,
    inkılâp yapılıyor, peki!' dedim.

    "0 gün, hıncahınç dolan Süleymaniye Camiinde cemaat arasına karışmış yüzelli de sivil polis vardı. Bu tedbirin isabetli olduğu çok
    geçmeden anlaşıldı. Ben Türkçe hutbeyi okur okumaz, kalabalık arasından, bilâhare Arap olduğu anlaşılan biri, sesini yükselterek: 'Bu namaz olmadı!, diye bağırdı.

    "Fakat çok şükür, itiraz eden yalnız bu Araptı. Onu da, derhal ka¬
    rakola götürdüler..' (a.g.e., s.352)

    "2. Abdülhamidin istibdat yönetimi 33 yıl sürdü...
    "2. Abdülhamit'in yönetimi AvrupalIların da hoşuna gitmiyordu.
    Hatta ona Kızıl Sultan adını vermişlerdi. "...2. Abdülhamit esasen
    vesveseli ve korkak bir padişahtı." (s.273-275)

    anarşist gençler,
    işte bu eğitimin çarklarından geçtikten sonra idam sehpasında şu
    şekilde bağırmıştı:

    "Ben Türk de değilim. Müslüman da!" Böyle dedikten sonra din görevlisinin telkinini de reddetmişti. Kısaca eğitimin meyvası acı olmuştu.

    İşte 1970 öncesinde gençliğin içinde bulunduğu bu yürek paralayıcı
    tabloyu gören bazı münevverler, "Nasıl bir eğitim?" sorusu üzerinde
    daha ciddi bir şekilde kafa yormaya başlamışlardı. 1970'den sonra
    "Milli Eğitim nasıl olmalı?" sorusu bir kere daha gündeme geldi ve
    "2. MC. Hükümeti" diye bilinen AP-MSP-MHP Koalisyon Hükümeti okullarda okutulan ders kitaplarının yeniden yazılması mevzuunu
    ele aldı. Yapılan çalışma sonunda 32 ders kitabı yeniden yazıldı ve bu kitaplar 1976-1977 öğretim yılında devreye sokuldu. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Marksist ve ateist olarak bilinen kalem-
    şörler, ders kitaplarının değiştirilmesi üzerine küplere binmişti. Bilhassa eski ders kitaplarından İslamiyete hakaret eden, iman esaslarına uymayan kısımların çıkarılmasına, Osmanlı ve İslâm tarihinin gerçekçi bir şekilde ele alınmasına tahammül edememişlerdi.
  • Bilmiyorum belki bugüne kadar ondan fazla siyer kitabı okumuşumdur. "Et-tekraru ahsen velev kane yüz seksen" düsturunca ve kendimce bir vefa iraesi bâbında bu okumalarım hala devam eder.
    .
    Okumak...Halleri değiştiren Allah, elbet kalpleri de iki parmağının arasında tutar. #okumak işte kalbi yoğuran, yoğunlaştıran bir eylem. Ama işte gözle irtibatı var. Ya duymak, dinlemek öyle mi? Ramazanın ilk ezanını segâh makamında yükselirken dinlemek, kalbin içinde dürülü zamanı genişletiyor. Yüz yıl okusam bana bu ürpeirişi verecek kitabı bulamam.
    .
    Sene 2014, Tahran'daki görevim sırasında sünniler olarak Suud Büyük Elçiliğinin otoparkında saf tutuyoruz cuma namazları için. Ramazana 45 gün kala Medineden gelen hoca siyer deslerine başladı namaz öncesi. Hutbe arapça ve ingilizce iki dilde ama sohbet arapça. Ramazana bir hafta kala Efendimizin irtihaline geldi sıra. Arapçaya öyle vakıf değilim ama tefsir ve hadis okumalarımdan ne anlatıldığını kestirebiliyorum. Zaten sırayla ilerliyor
    .
    İmameti Hz. Ebu Bekire bıraktıktan sonrası burnumuzun direkleri sızlamaya başlıyor. Göğüslerde nefeslerin sıkıştığını hissediyorum. Bir kıvılcım yetecek. Hocanın sesi titriyor. "Allahumme refikil ala". Kendimi sıkıyorum ilk ben olmayayım diye. Otoparkın arka tarafındaki bölüm göz önünde olmadığı için gelde boş kalıyor. O kısımdayım. Bilmiyorum belki en son bana ulaştı o ilk hıçkırık sesi. Sonra hep beraber ağlamaya başladık. Yüzden fazla diplomat var. Kimisi büyük elçi, kimisi ateşe. Bila istisna hepimiz ağlıyoruz. Bilmiyorum haberdar oldu mu? Ama yüz şu kadar adamın göğsünde iniltiler halinde salavatlar titreşiyor. Biliyorum, o gün, o otoparkta olan herkes, o anın özlemini duruyordur. Herkesin "o ana" dair bir ümidi var. Hepimizin elinde siyer kitabı olaydı belki hiç birimiz ağlamayacaktık. Belki işte bu yüzden kitap yerine hutbe vardı asr-ı saadette.
  • 133 syf.
    ·Puan vermedi
    Kadınların tarihi her şeyden önce baskı altına alınışlarının ve bunun gizlenişinin tarihidir. Zaten gizleme de baskının bir parçasıdrır. Bu açıdan ne rastlantıdan ne de tarafsız bilimden sözedilebilir...
    Feminizmi tanımlamak aslında çok yersiz bir hareket olur, çünkü bunu sadece birkaç cümleyle tanımlamak, tarih boyunca ömrünü bu uğurda harcayan insanlara büyük saygısızlık olur. Kadınların, erkekler ile eşit olma gibi bir derdi yoktur. Feminizm erkeğe karşı bir düşünce değildir. Kadınların haklarına sahip olmasıyla derdi vardır bana göre. Feministler erkekle eşitlik değil, erkeğin de sahip olduğu haklara sahip olmak ister. Feminizmin yalnız kadınlar için olduğunu düşünmüyorum şahsen. Bunu dememin sebebi toplumsal cinsiyet konusundaki hassasiyetlerinin daha çok etkili olmasından kaynaklıdır. Ki zaten feminizm tarih boyunca 'barış' için birçok önemli işlere imza atmıştır. Maalesef ki genellikle erkekler tarafından yapılan feminizmi insancıl ve haklı bir devrim olarak görmek yerine "cinsel devrim" olarak görmeleri, üzücüdür. Bunu böyle düşünen kadınların sayısı da azımsanmayacak kadardır, bu daha da üzücüdür.

    Kürtler'de şöyle bir söz vardır.  Berxê xelkê ji me re nabin beran(Başkasının kuzusu bize koç olmaz.) Feminizm de kadınların tam desteğini alamazsa bana göre başarıya ulaşamaz. Tarih bize şunu çok açık bir şekilde gösteriyor. Anaerkil toplumlarda barış ve huzur ortamı daimidir. Ataerkil toplumlar ise katliamlar için neredeyse savaş meydanıdır. Bunu nerden çıkarıyorsunuz diyeniniz olabilir. Bunu ben değil tarih söyler. Paleolitik çağda anaerkil toplumlardan kalan mezarlar tek bir savaşın bile izini taşımaz. Sivriltilmiş taç uçlarının izini rastlanmaz. Çünkü anaerkil toplumda savaş olmamıştır. Bu da anaerkil toplumun huzuru sağladığının en büyük kanıtıdır. Tarihte kadınlar çok önemli yere sahip olmasına rağmen çok az isimleri bilinir. Bunun sebebi ise ataerkil toplumlarda kadınların başardığı, icat ettiği hatta bestelediği şarkıları bile kendi adlarına imzalayamamasından kaynaklıdır. Ataerkil toplumlarda kadınların yaptıkları şeyler, erkeğin üzerinedir çünkü.

    Kitabın önsözünde geçen şu bölüm canımızı yakmaya başlar bile...
    "Bu kitabın ilk yazıldığı dönemden bu yana geçen on beş yıl İçerisinde dünya nüfusunun üçte ikisini oluşturan yoksul kadınlar, istatistiklere göre daha da yoksullaştılar."
    Aslında bir şeyleri uyandırmaya çalışırken uyuyanların horultuları sesimizi bastırıyor. Ataerkil toplumda erkeklerin bu haklı mücadeleye, feminizme aktif şekilde destek vermesi elbette daha etkili olacaktır.

    Kitapta tarihsel bilgiler, tarihten izlere çok çok denk geleceksiniz. Neredeyse tarih kitabı. Ama neyin? Kadın mücadelesinin tarihi mi? Bana göre insanlık tarihi. Kitap bana oldukça değerli bilgiler katkı, muhtemelen kitabı tekrardan okuyacağım. Ezberleyeceğim, özümseyeceğim çok yere rastladım. Daha önce adını hiç duymadığım birçok güzel kadına denk geldim. İsveç Kraliçesi Christina'dan, kendisini katleden kilisenin sonradan azize ünvanı verdiği Jeanne d'Arc'a... Mrs. Thrale'den, Flora Tristan'a kadar birçok güzel kadınla tanışmak bana mutluluk verdi, birazda hüzün...

    Kitapta da dikkat çekildiği gibi benimde dikkatimi çeken Feminizm'e  Burjuva Kadınları'nın büyük katkısı, bu gerçekten kutsal sayılacak bir tavırdır. Çünkü rahatlık içinde olan çoğu canlı halinden memnundur ve suskun kalır. Ama bunu kadınlarda göremiyoruz. Rahatken de acıyan yerlerine karşılık verebiliyor. Bu ne mi oluyor? Kadınların erkeklerden daha insancıl olduğu anlamına gelir. Bu benim fikrimdir. Hoşunuza gitsin veya gitmesin. Kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum. Mutlaka okunması gereken bir kitap...

    Kitapta dikkatimi çeken ki muhtemelen çevirmenden kaynaklanan ve eleştireceğim tek şey oldu bu da çevirmenin Feminizm adlı bir kitapta "adamakıllı" "kız" kelimelerine yer vermesiydi. Ki çevirmen bir kadın olarak yaptı bunu. Daha duyarlı davranabilirdi. Ama tabi bu beni her ne kadar rahatsız ettiyse de böyle bir kitabı çevirdiği için teşekkürü borç bilirim...

    Ekstra olarak şunu da yer vermek isterim, İslam'ın feminizme karşı olduğu düşüncesi... Ben buna kesinlikle katılmıyorum.

    İlk halife Ebu Bekir es-Sıddîk’in kızı ve İslâm’ın peygamberinin erinin eşi Ayşe ve peygamber döneminde yaşamış başka kadınlar, kimi erkeklerin maşist tavırlarına ve kadınların maruz kaldıkları haksızlıklara açıkça karşı çıkmışlardır. En çok bahsedilen örneklerden birisi, Hz. Muhammed’in eşi Ümmü Seleme’nin Kuran’ın açıkça erkeklere hitap etmesi hakkında sorduğu soru ve vahyin özellikle yerine getirilen dinî görevlerin ödüllendirilmesi ve takdir edilmesi konusunda aynı şekilde kadınlara da direkt olarak hitap etmesi talebi olmuştur. Vahiy ile iki ayet şeklinde gelen cevap, Ümmü Seleme’nin ve cinsiyetler arasındaki eşitliğin Kuran’da geçmesi gerektiği konusundaki endişelerini dile getiren tüm kadınların talebini meşru kılacak ve karşılayacaktır. (Âl-i İmrân), 195. ayet: “Ve Rableri onların dualarını şöyle cevaplar: İster erkek ister kadın olsun, (Benim yolumda) çaba gösterenlerden hiç kimsenin çabasını boşa çıkarmayacağım: (Çünkü) hepiniz birbirinizin soyundan gelirsiniz. Zulüm ve kötülük diyarından kaçanlara, yurtlarından sürülenlere, Benim yolumda eziyet çekenlere ve (bu yolda) savaşıp öldürülenlere gelince; onların kötülüklerini mutlaka sileceğim ve onları, Allah’tan bir mükafat olarak, içinden ırmaklar akan hasbahçelere sokacağım: Zira mükafatların en güzeli, Allah katında olanıdır...
    Aynı şekilde, Medine toplumu çok daha az ataerkildi ve kadınların toplumdaki konumuyla ünlüydü. Aynı zamanda Peygamber’in ve ikinci halifenin meşhur dostu Ömer bin Hattab şöyle demiştir: “Bizde, Kureyş halkında, erkekler kadınları yönetiyor. Ama el-Ensarî halkında kadınlar erkekleri yönetiyor." Ve bir tartışma sırasında karısının ona cevap vermesinden hoşlanmayınca karısı ona şöyle demiştir: “Peygamber’in eşleri ona cevap verirken sen neden sana cevap verilmesinden hoşlanmıyorsun?” Buda gösteriyor ki kadınlar her toplumda hakkını savunmuştur ve İslam'da bunu doğru kabul eder hatta dualarını karşılıksız bırakmayıp ayetler ile de cevap verir. Ali İmran'da olduğu gibi...

    Bu örneklerde de açıkça görüldüğü İslam'ın feminizme karşı duran bir tutumu yoktur. Bilakis İslam zaten kadını yeterince savunan destekleyen bir dindir. Feminizmi sadece bir ideoloji olarak ele almak yanlış bir tutum olacaktır. Kadını zaten hakkı olduğu bir durum için savunmak feminizmin de yaptığı bir şeydir. Nasıl ki kendini müslüman gösterip İslam'ı yanlış gösteren beşerlerin olduğu gibi, yanlış şeyler yapıp kendini feminist gösterenler de vardır. Bu durum ne İslam'ın güzelliğinden bir şey kaybettirmediği gibi Feminizm'den de bir şey kaybettirmez. Çünkü her ağaçta çürük meyveler çıkar. Çürükler agaçtan bir şey kaybettirmez.
    Ha tabi şuna da değinmeden edemeyeceğim, şunları düşünecek veya diyecekler olabilir.
    "İslam ile Feminizmi nasıl bir arada kullanırsın" gibi tepkiler olabilir. Lakin burada zaten bir tutmadığım açıktır. Burada belirtmek istediğim "İslam feminizme karşıdır diyenleri doğru bulmuyorum."
    Ve zaten İslam'ın erkeği kadından üstün tutmadığını, feminist düşüncenin savunduğu belli başlı şeyleri İslam'ın zaten yerine getiren bir din olduğunu belirtiyorum. Gerçek bir müslümansak zaten Kadın'a hakettiği değeri vermek gerektiğini bilmemiz gerek... Ki Hz. Muhammed'in veda hutbesi bile Kadın üstüne duran bir hutbe olduğunu açıkça görürüz.

    Bugün heretik(sapkın) görünen bu
    hareket, yarın, daha adil bir toplum kurma arayışı içindeki milyonlarca kadınla erkeğin teorisi ve pratiği olacaktır...
    Umarım sözlerim yanlış anlaşılmaz, anlaşılsa bile kimsenin kalbini kırmaz. Kırdıklarım varsa da en içten özürlerimi dilerim...
    Teşekkürler...
  • Küfe mescidinde Hz. Ali hutbe okurken cemaat bize kendini anlat diye ısrar etti.

    Hz. Ali: ''Siz sözlerimi kaldıramazsınız.'' dedi. Cemaat ısrar edince aşağıdaki hutbeyi okudu. Hutbe bitmeden ''Haşa Ali Allah oldu dinden imandan çıktı'' diyerek cemaat oradan ayrılmaya başladı. Hz. Ali kapıları tutmalarını emir ederek ''Sözlerimi kaldıramazsınız. Kaldırsanızda anlamazsınız.'' diyerek hutbeye son verdi.

    Ben sırların sırrıyım, ben nurların ağacıyım, ben göklerin deliliyim, ben tesbih edenlerin enisiyim, ben Cebrail'in haliliyim, ben Mikail'in arkadaşıyım, ben meliklerin kumandanıyım, ben feleklerin semendeliyim, ben safilerin kabıyım, ben elvahın muhafızıyım, ben karanlığın kutbuyum, ben Beyt-i Mamurum, ben bulutların yağmuruyum, ben gaypların nuruyum. ben hüccetlerin feleğiyim, ben hüccetlerin hüccetiyim. ben yaratılmışların doğru yola sevk edicisiyim. ben hakikatların muhakkıkıyım. ben tevilin açıklayanıyım. ben incil in müfessiriyim. ben Ali abanın beşincisiyim, ben yol göstericilerin rehberiyim. ben koruyucuların koruyucusuyum. ben araf ın ricaliyim. ben ibrahim in sırrıyım. ben kelim in resulüyüm. ben evliyanın velisiyim. ben enbiyanın varisiyim. ben gafurun hicabıyım. ben celilin en seçkiniyim. ben incilin ilya'sıyım. ben şedidül kuvayım. ben livail hamdin taşıyıcısıyım. ben mahşerin imamıyım. ben kevser'in sakisiyim. ben Cennetlerin taksim edicisiyim. ben ateşten uzaklaştıranım. ben dinin aribeyiyim. ben müttakilerin imamıyım. ben muhtarın varisiyim. ben yardımcıların yardımcısıyım, ben kafirlerin yok edicisiyim. ben imamların babasıyım. ben kapıyı sökenim. ben Ahzab'ı dağıtanım, ben kıymetli cevherim. ben ilim şehrinin kapısıyım, ben beyyinatın müfessiriyim, ben müşküllerin halledicisiyim, ben Nun vel kalemim, ben karanlıkların kandiliyim. Meta Suali benim. ben Hel Eta süresinin memduhuyum. ben en-Nebeül Azim (Büyük olan Haberim), ben Sıratı Müstakimim, ben sedeflerin incisiyim, ben Kaf dağıyım, ben harflerin sırrıyım. ben zamanı kısaltanım, ben sarsılmayan dağım, ben ilmin zirvesiyim, ben gaypların anahtarıyım, ben kalplerin kandiliyim. ben ruhların nuruyum, ben eşbahın nuruyum, ben önüne geçilmeyen süvariyim, ben kınından sıyrılan kılıcım, ben katledilen şehidim. ben kuranı toplayanım, ben Beyanın binasıyım. ben Resülüllah'ın kardeşiyim, ben Betül Fatıma'nın kocasıyım. ben islam'ın direğiyim, ben putları kıranım, ben en iyi işiten kulağım, ben cinnin katiliyim. ben müminlerin salihiyim, ben felaha erenlerin imamıyım, ben kerem ve seha sahiplerinin imamıyım, ben nübüvvet esrarının hazinesiyim. ben öncekilerin haberlerini bilenim, ben sonrakilerin haberlerini verenim, ben kutupların kutbuyum, ben sevgililerin sevgilisiyim, ben zamanın beşiğiyim, ben zamanın isa'sıyım, vallahi ben Allah'ın yüzüyüm, vallahi ben Allah'ın aslanıyım, ben arabın efendisiyim, sıkıntıları açan benim, ben hakkında Le feta illa Ali denilenim, Resülullah'ın senin benim yanımdaki misalin Harun’un Musa’ya olan mertebesi gibidir dediği kimseyim. Ben Allah'ın galip aslanıyım, ben Ali bin Ebi Talib'im.”
    Bu esnada soruyu soran şahıs bir feryat ile bağırdı ve düşerek yerinde öldü.
    İmam Ali devamla şöyle buyurdu: “Rüzgarları yaratan, ümmetleri tasarruf eden Allah’a hamd eder, İsm-i Azam ve Nur-u Akdem Muhammed ve âline salatu ve selam ederim.” Sonra şöyle buyurdu: “Bana göklerin yollarını sorunuz, ben onları yeryüzü yollarından daha iyi bilirim. Beni kaybetmeden önce sorunuz. Göğsüm ilahi ilimle denizler gibi coşup taştı, bana istediğinizi sorunuz”
    İlimde derinleşenler, hakimler, evliyalar ve asfiya yanına yaklaştılar, bastığı yerleri öptüler ve İsm-i Azam bahşı için söze devam etmesini istediler. Yüce zat sözüne şöyle devam etti:
    “Sancak-ı Muhammedinin ve Devlet-i Ahmedinin kılıcı ile ve hali ile Mehdi kaim zuhur edecek, yeryüzünü yaşanacak hale getirecek, farzı ve sünneti diriltecek” dedikten sonra şöyle devam etti: Ey şanımdan mahcup ve halimden gafil olan! Acaibat havatırımın asarıdır, garaib zamairimin esrarıdı. Zira ben hicabı yırttım, acaibatı izhar ettim. Kapıyı getirdim, doğruyu söyledim. Gaypların hazinelerini açtım, kalplerin esrarını çözdüm, maarifin letaifini derledim. Letaifin irfan rumuzlarını vazettim.
    Söylediğim bu sözlerin kulpuna ve yapışanlara ne mutlu! Zuhurunu haber verdiğim o imamın arkasında namaz kılanlara müjdeler olsun. Çünkü o Kitab-ı Mastur’un ve Rakkı Menşur’un manalarına vakıftır. Beyt-i Mamur’a ve Bahr-i Mescur’a girer çıkar” dedikten sonra şu şiiri okudu:
    “İşte ben evvelinin ilmine haiz oldum,
    Ve ben ahirinin ilmine ketumum,
    Esrar-ı Gaybın hepsini açtım,
    Olmuş ve olacak hepsi bende,
    Her kayyumun kayyumu benim,
    Bütün alemleri muhitim ve alimim.”

    Sonra buyurdu ki: “Şayet isteseydim, Fatiha’nın tefsirinden yetmiş deve yükü kitap yazardım.”

    Kaynak: (Şeyhülislam el-Kunduzi el-Hanefi’nin “Yenabi ül Mevedde” kitabı İstanbul bas. Sayfa: 404-405-406)
  • Ahlakın Güzelleşmesinde Yeni Tarz: İmam Nursi Modeli


    I. PSİKOLOJİNİN BUGÜNÜ

    İnsan ruhunun derinliklerini ve zenginliğini tanıma çabası insanın yaradılışından beri vardır ve var olmaya devam edecektir. Psikiyatri ve psikoloji insanı ele alan diğer bilim dallarından farklı olarak ruh ve beden ilişkisinin getirdiği çelişkiye çözüm aramak zorunda kalmıştır. Son yıllarda doğa ve genetik bilimindeki gelişmeler, fizyolojik psikolojinin beyin işlevlerinin neler olduğunun daha fazla bilinebilir olması insanı etkilemek isteyenlerin çok dikkatini çekmiştir. İnsan beyni nöron denilen hücrelerden oluşurken, bilgisayarlar silikonlardan oluşurlar. "Bir model geliştirerek beyindeki bilgileri bilgisayara, bilgisayardaki bilgileri beyne nakledebilir miyiz?" sorusu artık hayal olmaktan çıktı. İnsan beynine mikroçip koyarak onu yönlendirebilir miyiz? İlaç vererek onun davranışlarını değiştirebilir miyiz? soruları akademik araştırma konuları arasındadır.

    GELECEK BİLİMİ

    Bilim dünyasının yeni bir projesi var. Bu proje "Beyin projesidir." Genom projesi tamamlanarak evrenin sırları konusunda önemli bir adım atıldı. Beyin projesinin tamamlanması için 30 yıllık bir süre belirlendi. İnsanlığın sırlarının anlaşılmasında "Nasıl düşünüyoruz" sorusu önemli bir hedef olmuştur ve çalışmaları bu noktalara getirmiştir.

    Önemli çalışmalar yapan"World Future Society"(Dünya Gelecek Derneği) öğrenmenin gelişmesi, okul eğitimi ve onunla yakından ilişkili olan IQ zekâsı konusunda ilginç görüşler öne sürmektedir. Bu görüşler şu şekildedir:

    1- Şimdiye kadar yapılmış en büyük makine olan İNTERNET giderek büyüyecek ve önem kazanacaktır.

    2- Beden gücünün yerini mekanik makineler aldı. Bilgisayarlarda zihinsel çalışmaların yükünü azaltacaktır.

    3- Bilgi teknolojisi dünyanın her yerine yayılacak, aletleri küçülecek ve herkes taşıyabilecektir. O kadar küçülecek ki bedeninize bile yerleştirilebilecektir. Ürünleri tanıtmak için bu aletler bedava bile verilecektir.

    4- Yeni bir Dünya kültürü oluşacak, mevcut kültür ve dillerden pek çoğu yok olacaktır. Bu durum ise beklenmedik olaylar ve tehlikelere neden olabilecektir.

    5- Akıllı evler oluşacak, bundan sonra büro gökdelenler gereksizleşecektir. İnsanların çoğu kırsal kesime ve tatil yörelerine yerleşecek, bilgi teknolojisi ile işlerini yürütecektir. Evler çok çekici şekilde olacak, bu nedenle dışarı çıkmak istemeyen insan yeni bir yalnız yaşam türü oluşturacaktır.

    6- Yeni yaşam türü insanı antisosyalleştirecek, ardından suç davranışlarında belirgin artışlar oluşacaktır.

    7- Klasik zekâya dayalı olan klasik okul eğitimi şekil değiştirecek. Her alanda paketlenmiş eğitim yardımları alınabilecektir. Okul eğitimi bebeklik çağından başlayacak "Yaşam boyu" eğitim düşüncesi yaygınlaşacaktır. "Uzaktan eğitim" sistemi bütün dünyaya yayılacaktır.

    8- Okul sınıfları çok farklı, yetenek ve ilgileri olan öğrencileri bir araya getirecek daha çok sanal gerçekler konuşulacaktır.

    9- Depolanmış bilgi kaynakları genç kuşağın daha kolay ulaşabileceği hale gelecek, daha çok bilgi sahibi olmak yerine daha az bilecek , ancak bilgiye istediği anda ulaşacak.

    10- İnsanlığın bugüne kadar edindiği bütün bilgilerden kendi çalışmaları için yararlanabilecektir.

    11- Eğitim kişisel tempoya göre tamamlanabilecektir.

    12- Disiplinli, ama eğlenceli eğitim felsefesi yerleşecek, öğretmenlik görevi öğrencilerdeki yıkıcı ve oyuncu eğilimleri denetleme önceliğine dönüşecektir.

    13-Gerçekler yerine sanal birdünyada yaşanacak bencillik, kumar, kişisel çıkar tutkunluğu daha büyük toplumsal sorun haline gelecektir.

    GENEL SİSTEMLER KURAMI

    İnsanın var oluşunun anlaşılma çabaları evrenin somuttan soyuta genel bir sistem bütünlüğü içerisinde olduğu tezini güçlendirmektedir. Madde-enerji toplulukları ve yer zaman sürekliliği aşamalı (hiyerarşik) bir düzen içerisindedir. Sub-atomik parçacıklar, atom, hücre, insan, aile, toplum, dünya, evren şeklinde birbiri içindeki daireler sisteminde yerimiz nerededir? Somut sistemle soyut sistemlerin sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor? Decart "Düşünüyorum öyleyse varım" diyerek duyguları önemsememişti. Zeki ama başarısız, bilgili ama ahlâksız insanların giderek çoğalması duyguların eğitimini ön plana çıkardı. Duyguların eğitiminin şansa bırakılamayacağı ortaya çıktı.

    Klasik psikanaliz ve 20. yüzyılın başındaki baskın psikolojik görüş Freudiyen görüştü. Bu görüşlere göre baskı, gerilim ve zorlama ruhsal bozukluklara yol açıyordu. Bu sebeple temel psikolojik ihtiyaçların giderilmesi için hoşgörülü eğitimle çocukların dürtülerinin boşalımına imkan sağlanmalıydı. Genç beyinler fazla bilgilerle yüklenmemeliydi. Cinsel doyum erken yaşlardan itibaren sağlanmalıydı. Böylece insanların ruh sağlığı daha iyi olacaktı.

    Ancak psikolojik gözlem, psikiyatrik bulgular yukarıda saydığım beklentilere karşı tam tersi sonuçlar elde etti. Örneğin: En ağır ruhsal bedensel zorlamaların yükü altında kalmış İkinci Dünya Savaşı sürecinde nevrotik ve şizofrenik dediğimiz ruhsal bozukluklarda artış olmadı. Sadece savaş stres reaksiyonları yaşandı. (Genç 1981) Buna karşılık savaşı izleyen yıllarda toplumlar istenilen refah düzeyine eriştikçe depresyonlarda, varoluş nevrozlarında artış oldu. Emeklilik depresyonu arttı. Yaşamın anlamsızlığı görüşünden kökenini alan yeni ruhsal bozukluklar ortaya çıktı. (Alexander,1960) Çağdaş insan giderek toplumdan kopuyordu. İntihar olayları artıyordu. Bazı insanlar anlamsız gördükleri yaşama heyecan katmak için suç işliyorlar, uyuşturucu kullanıyorlardı.

    ABD, Dünya nüfusunun %5'ini oluşturduğu olduğu halde Dünya kaynaklarının %25'ini kullanıyor. Zengin Dünyalılar Ay'a giderken, yoksul Dünyalılar açlıkla ölüm savaşı veriyor. Buna karşı zengin Dünyalılar bilgili ama mutlu değiller. O halde ruh sağlığı politikaları yeniden düzenlenmeliydi. Freud hayatının son yıllarında "Uygarlığın karşılığı nevrozla ödenir." derken bu gidişi vurgulamaya çalışmıştı.

    DUYGULAR MANTIKLI OLMAK İÇİN GEREKLİDİR

    Bir insan, hayatında önemli kararlar verirken, yatırım yaparken, evlenirken duyguları ile de hareket eder. Bir ülkede karar mekanizmasının başında bulunan kişiler korkularının etkisi altında iseler çok adaletsizlikler yapabilirler.

    Duyguların Biyolojik Temelleri

    Korku, öfke, mutluluk, sevgi, şaşkınlık, kıskançlık, kuşku, düşmanlık, tiksinme, üzüntü gibi temel duygular beyin beden ilişkisinde farklı sonuçlar doğurur. Öfke anında kalp atışı hızlanır, çevik hareket sağlayabilecek güçte enerji açığa çıkar. Korku anında kan kaçmayı kolaylaştıracak şekilde bacaklara toplanırken yüz solar. Mutluluk anında bazı beyin alanlarında metabolizma artışı yaşanır. Sevgi duygusu ile parasempatik sistem harekete geçerek vücutta gevşeme oluşur. Üzüntü anında beyinde enerji azalması yaşanır. Uzun süren üzüntünün depresyona yol açması durumunda metabolizma yavaşlar, geri çekilme yaşanır. Bu durum, organizmanın sonuçları değerlendirmek, yeni başlangıçlar yapmak için kendini güvende hissedeceği içe dönüklüğe gidişinin işaretidir. Kaygı durumunda korkuya benzer bir tepki oluşur, beynin duygularla ilgili alanında enerji artışı yaşanır, sempatik sistem uyarılır. Vücut "savaş-kaç-yaklaşan tehlikeye odaklan" şeklinde dikkatini arttırır.

    Duygusal Körlük

    Beynin orta bölgesi limbik sistemdir. İnsanın öğrenme ve hatırlama süreçlerinin önemli bir kısmı bu bölgenin ürünüdür. Badem büyüklüğündeki Amigdal ise duygusal durumların uzmanıdır. Amigdal'i alınmış olan hayvanlarda korku, öfke, yarışma, işbirliği güdüleri kaybolur. Amigdal bölgesi Epilepsi hastalığı nedeniyle çıkarılmış bireylerde duygusal körlük oluşur. Bu kişiler neşe, sevinç, üzüntülü olaylar karşısında kaygısız kalırlar. Çok iyi konuştukları halde sevgi, şefkat hissetmezler. Karşı tarafın çektiği acıya karşı duyarsız kalırlar. Acıma duyguları körelmiş gibidirler.

    New York Sinir Bilimleri Merkezinde çalışanDr. Joseph Le Doux duygusal beyinde Amigdalin rolünü ilk keşfeden sinir bilimcidir. Beyin haritası yöntemi ile çalışarak duygusal beyin devrelerini çözüp eski bilgileri değiştirdi. Beyin kabuğunun daha karar aşamasındayken amigdal bölümünün denetimi nasıl elinde tuttuğunu açıkladı.

    Ön beyin (prefrontal loblar) ile Amigdal ilginç bir birliktelik gösterir. Anlama, kavrama, dikkat, karar verme, plan yapma, strateji üretme beyin ön bölgesinin işlevidir. Amigdal duygusal öneri gönderiyor, ön beyin bunu süzgeçten geçiriyor. İkiside bilinçli çalışma disiplinine sahipse akıl ve mantık birlikteliği ortaya çıkıyor.

    Sağ ön beyin korku-öfke gibi olumsuz duyguların yeridir. Sol ön beyinde onu denetler. Sol prefrontal korteksi hasarlı, inmeli hastaların ileri derecede kaygı-korku içinde oldukları, hasarı sağ tarafta olanların beklenmedik ölçüde mutlu oldukları bilinen gözlemlerdir. Sağ ön beyni ameliyatla alınmış erkeğin ameliyattan sonra kişiliğinin değiştiğini, şefkatli bir insan haline geldiğini eşler söylerler. (Mutlu koca vakası) Aynı şekilde psikiyatri pratiğinde öfkeli, kıskanç, kuşkucu kişilerin beynin bu bölgesinde kimyasal iletiyi değiştirici ilaçlarla sakin ve kontrollü hale geldikleri bilinmektedir.

    İnsan beyninde düşünce ve duygunun buluştuğu çizgi Prefrontal - Amigdal devresidir. Amigdal'e depolanmış ve kayıtlı duygularla, akıl süzgecimiz olan ön beyin bölgeleri çocukluk çağından itibaren iyi kimyasallarla ve doğru sinirsel networkla şekillendirilirse akıl ve sevgiyi beraber kullanan insanlar ortaya çıkacaktır.

    AHLÂKIN BİYOLOJİK TEMELLERİ

    Bilimsel çalışmalar sinir sistemi, sinir iletileri ve beyin kimyası ile dini ve ahlâki deneyimlerin arasındaki bağlantıyı bulmaya çalışıyorlar. Bilimle din arasında köprü kurabilecek bu çalışmalarla önemli bulgular elde edildi. Pennsylvania Üniversitesinden Prof. Andrew Newberg Tanrı'nın beynin sabit bir parçası olduğunu öne sürdü. SPECT beyin haritalama yöntemi ile yaptığı çalışmalarda Tibetli Budistlerin derin transa geçtikleri sırada radyoaktif boya şırınga ederek yaptığı deney sonunda beynin belli bölgelerinin değişime uğradığını saptadı. "İnsanlar ruhani deneyimler geçirirken evrenle bütün olduklarını hissederler ve kendileri olma duygusunu kaybederler. Bunun nedeni beynin o bölgelerinde neler olduğu ile ilgilidir. Şu halde o bölgeyi belirler ve bloke ederseniz, kendimizle dışımızdaki dünya arasında sınır kalkar."

    Milyonlarca insan dini inançlarının hayatlarını değiştirdiğini söylerken herhalde beyinlerinde bazı programların değiştiğini söylüyorlar.(Hürriyet, 18.06.2001)

    İngiliz Doğabilimci Edward O. Wilson "Atlantic Monthly"dergisi Nisan 1998 sayısında bir makale yayınladı. Ahlakın biyolojik temelleri (The Biological Basis of Morality) isimli makalede Wilson dinin sadece sosyal hayata ait bir olguolmadığını aynı zamanda genlerimizde yazılı bir gerçek olduğunu iddia etti. 6 Temmuz 1998 tarihinde Newsweek dergisi de konuyu sorgulayan ikiaraştırma yayınlıyor.

    Edward Wilson Harvard Üniversitesinde de mukayeseli zooloji müzesinde çalışıyor. Ömrünü karıncaların hayatını inceleyerek geçiriyor. Tezi bilimsel metodolojiyi değiştirecek boyutta bir tez. Bilginin Birlikteliği (Consilience, Knopf yay.) kitabında yazarı tartışılacak çarpıcı görüşleri var.

    Ahlaki değerlerin dini veya din dışıda olsa aşkın yani insan aklında üstün bir yerde olduğunu savunuyor. Sosyal olguların sinir sisteminin anlaşılması ile çözülebileceğini, sinir sistemi genetik bilimini, genetik bilim biyokimyayı biyokimya da insan davranışını açıklıyor. Böylece her şey doğa bilimlerine indirgeniyor.

    Wilson, insanoğlunun genetik uyaranlarını dinlediği zamana hlâki öğretilere uygun davranacağı ve kendi menfaatini koruyacağını savunuyor.

    Wilson'ın bu görüşü Antonio Domasio ve Le Doux'un görüşleri birbirini destekliyor. Bütün bilgiler ve psikososyal yaşantılar beyinde belli bölgelerde kimyasal harflerle yazılıdır. "Bütün bunları yöneten, yönetici (Executive) bir gen mi var? Doğaüstü güç, beyni nasıl etkiliyor?" sorularına dikkati çekiyor. Dinin biyolojik bir ihtiyaç olduğu, ruhsal deneyimlerin insanda huşu duygusu uyandırmasının biyolojik bir temeli olduğu görüşleri gittikçe doğrulanmaktadır. Yaşamı ayakta tutan her şeyin biyolojik temeli olduğu Din ve Tanrı ihtiyacının da biyolojik temeli olduğu tezini savunanların bir kanıtı da tarihte dine karşı yapılan eylemlerin uzun vadede daha çok dindarlaşma sürecini hızlandırma olgusudur. Bunun hangi din ve inanç olacağı kültürel yapının öğretisine bağlıdır.

    Moleküler biyoloji ve genetik bilimindeki muazzam ilerleme, her türlü duygunun genler tarafından salgılanan enzimlerin yönlendirdiğini söylüyor. Kalbin sadece beyne kan pompalayan bir pompa olduğu; insanın duygu, düşünce ve davranışlarının yönetildiği organın beyin olduğu kanıtlandı.

    Sosyal bilimlerle uğraşanlar genleri dikkate almak zorundadırlar. Toplumda psikolojik müdahaleler yapmak isteyenler de artık genleri göz önüne almak zorunda kalacaklardır.

    II. KÜRESELLEŞME VE AHLÂK

    Şu anda Dünya da 1.300.000.000 insan açlık sınırında bulunuyor, önlem alınmazsa eğer 2020 yılında bu sayı 3.000.000.000 bulacak. Dünyanın bir köşesinde umutsuzluk, şiddet, adaletsizlik, açlık, yoksulluk yaşanırken, diğer tarafında bolluk içerisinde müreffeh bir hayat var. Dünya nüfusunun % 20'si olan Batı toplumları Dünya kaynaklarının % 80'ini tüketiyorlar.

    Haçlı seferleri dini seferler olarak biliniyordu, gerçekte ise o bir kılıftı. O tarihlerde Batıda açlık, sefalet ve yoksulluk vardı. Doğu ise zengindi. Seferlerin dini değil ekonomik ve siyasi gerekçeleri vardı. Şimdi Doğudan Batıya göç başladı. TIR'ların altında ve kum motorları ile insanlar Batıya göçmeye devam ediyor. Önlem alınmazsa vize ve silahlar bu göçü durduramayacak.

    Gelişen iletişim teknolojisi sayesinde sade insanlar yaşanan adaletsizliği, haksızlığı daha fazla görmeye başladılar. Önceleri kader diyerek sineye çekilen durumlar artık öfke ve isyan fırtınaları oluşturuyor.

    Batıda da durum çok farklı değil. "15 Eylül'de CNN Int. de altı yaşındaki kız çocuk soruyor; kuleler neden bombalandı, bu insanlar bizden neden nefret ediyorlar."

    Ya Adalet, Ya Şiddet:

    İnsanlık tarihinde hep adaletsizlikler oldu. Feodal düzende zengin azınlık; surlar, şatolar arkasında yaşarken sefil çoğunluk kaderine razı bir hayat içindeydi. Bu yüzyılda insanlık uyandı, sade insanlarda, her şeyi görebilir oldular. Böylece toplumsal talep arttı. HABİTAT II. Toplantısında, sivil toplum örgütlerinin hükümetlerin ortağı olması, hesap sorması ve sorgulaması benimsendi.

    İnsanlık uyanmışken ve insaniyetin getirdiği nimetleri tatmışken bunu güzel yaşamak için adaletli bir global düzene ihtiyaç vardır.

    ABD dünyanın tek büyük gücü oldu. Batı değerleri dünyaya hâkim oldu. Bakalım bu durum dünyaya asgari mutluluğu sağlayabilecek mi? Hiç olmazsa hayatın yaşamaya değer olduğunu gösterebilmek için bir yorum, bir inanç insanlara kabul ettirebilecek mi? Toplumsal barış ve bireysel mutluluğu sağlamak için kendi değerlerinin yetersiz olduğunu görüp Doğu değerlerinden yaralanacak mı?

    Batı değerleri hep aklı rehber aldı. Doğu değerleri duyguları ön planda tuttu. ABD Batı akılcılığı ve Doğu ahlâkı ortak zemininde insanlığı buluşturup küresel mutluluğu sağlayabilir.

    İnsanların barış içinde beraber yaşayacağı küresel bir düzen için seküler ahlâki öğretilerin ve bütün dinlerin uzlaştığı insani değerlere ihtiyaç vardır. Işık hızını geçme gayretleri iyi insanların elinde olmazsa tarihin sonu felaket olur. İyi insanlar-kötü insanlar mücadelelerinde küresel ahlâk, şiddet içermeyen kültür, insanlık bilinci, adil ekonomik düzen ve paylaşma ahlâkı çoğunluğun kabul ettiği altın standart haline gelmezse ne yazık ki küresel barış olamayacaktır.

    III. KÜRESEL NARSİSİZM

    Narsisistik (özsever) kişinin temel özellikleri şunlardır; gururlu ve kibirlidirler, kendilerini özel ve önemli görürler, övgüyle beslenirler. Menfaatçıdırlar. Kendi çıkarları için kuralları değiştirirler. Beklentileri karşılanmazsa sinirlenirler, eleştiriye hiç tahammül edemezler. İnsanları çok iyi kullanırlar ve sömürürler. Başkalarının duygu, düşünce ve ihtiyaçlarına empati duymazlar. En çok kafa yordukları konular zenginlik, güç, şöhret, başarı, güzellik ve aşk gibi konulardır. Son derece kıskanç, kinci ve nankördürler. Çıkarları biten insanı bir anda unuturlar, vefa duygusu beslemezler.

    Egosu büyük ama her şeyi küçük olan bu kişiler etraflarınca sevilmezler. Kendilerini o kadar güçlü hissederler ki başka bir şeye ihtiyaç duymazlar. En akıllı, en yetenekli, en iyi insan olarak sadece kendilerini görürler. Sıradan olmaktan korktukları için çok çalışırlar.

    Rekabeti çok kullanırlar, sanat, spor, bilim, ticaret gibi konulardaki keşifler bunların işidir.

    Diğer insanlar narsisistik kişinin yaptığı işlerden hoşlanır, fakat kibirli hallerinden nefret ederler.

    Liderle rarasında narsisistik kişi çoktur. Liderliğin bittiği yerde narsisizm başlar.

    En büyük Narsisist Hitlerdi!

    Sezarların çoğu, Napolyon, Mussolini, Kleopatra, Nemrud, Firavun, Stalin gibi kişilerin hepsi heykeli dikilecek narsisistlerdi. Bunlardan biri olan Hitler Darwin'den etkilenerek kendi ırkının üstünlüğünü, diğer ırkların değersizliğini doktrin haline getirdi (Nazizm). Bu doktrine halkına inandırdı ve insanlık tarihinin en kanlı savaşının çıkmasına neden oldu.

    Narsisistik kişiler çoğalıyor mu?

    Teknolojik başarı, insanlığın eski çağlara göre daha zengin olması insanların egolarının kabarmasına neden oldu. Tanrıya ne gerek var diyen insanlar çoğaldılar ve bunu bilim adına ifade etmeye başladılar. Eski çağlarda değer vermemek ve inançsızlık eğitimsizlikten ileri geliyordu. Bugün bilim ve teknoloji adına dine gerek olmadığı ve hesap vereceğimiz doğaüstü gücün olmadığı duygusu gelişti. Bir insan düşününüz, kendisi narsisistik özellikte ve yaptıklarından hesap verme duygusu taşımıyor. Bu kişi kendi çıkarı için her şeyi yapabilir. "Beni inorganik maddeler yarattıysa, ona hesap vermeyeceğime göre canımın istediğini yaparım" felsefesi gelişti. Bireysellik bencilliğe dönüştü. Kendi çıkarını kutsallaştıran insan başkalarına neden yardım etsin ki!

    "Kuvvetliysem zayıfı yok etmem hakkımdır. Ben özel ve önemliyim, başkası açlıktan ölse bana ne, ben tok olduktan sonra" anlayışı bu kişilerin ego idealleri oldu. Zayıf insan ve milletleri çalıştırıp sırtlarından beslenmek bu görüş sahiplerinin doğal haklarıydı.

    Böyle bireyler insanlık tarihinde hep oldu. Semavi mesajlar ise bu kişilere karşı zayıfları sürekli korudu ve yol gösterdi. Haklarını doğru yöntemlerle savunmayı başaran zayıflar ezilmekten kurtuldu ve toplumsal barış böyle sağlandı.

    Peki günümüzde ne olacak? Narsisistik bireyler eski çağlara göre daha çok ve fazladan ellerinde teknolojik güçlerde var. İşte bu durumda küresel narsisizme karşı küresel bir faaliyet gerekiyor. Ahirzaman dininin bu küresel tehlikeye bir çözümü olmalı.

    Bediüzzaman'a göre bu formüller Kur'an-ı Kerim'de vardı. Bir dönem Imam-ı Rabbani'nin Mektubat'ını, Abdülkadir-i Geylani'nin Fütuhul Gaybi'sini nefis terbiyesi için okuyor. Fakat nefsi ikna olmuyor. Daha sonra "Ulum-u felsefiyenin vekaleti namına nefsim dedi ki,.. " diyerek bu asrın nefsi özelliklerine uygun olan eserlerini yazmaya başlıyor. Bu çalışmaları "Tevhid-i Kıble et" diyerek doğrudan Kur'an-ı Kerim'den yorumlar çıkararak yapıyor.(Yirmi Altıncı Lem'a)

    IV. MACHIAVELLI'NİN DERİN ETKİSİ

    Niccolo Machiavelli (1489-1527) "Hükümdar" isimli kitabı ile siyaset biliminin kurucusu olarak anılır. Machiavelli'nin bu kitabını Hitler, Napolyon, Mussoline, Stalin hep başucu eseri olarak bulundurdular. Siyasetçilere ilham kaynağı olan bu kitap, aslında siyasi ahlâkı tanımlıyordu.

    Kitabın ana fikri şudur. "Devlet menfaatleri uğruna her şey mübahtır. Devlet hayatı ile özel hayatın ahlâki ölçüleri birbirinden farklıdır". "Gayenin vasıtayı meşru kılacağı" herkesin bildiği görüşüdür.

    "Zalimlik; bir hükümdarın tebâsını birlik halinde ve itaatkâr tutabilmek için kullandığı silahlardan biridir. Bir-iki ibretli örnekle kan döken hükümdar, sonunda daha büyük kan dökülmesine yol açacak kadar yumuşaklık gösteren birinden daha merhametli olacaktır. Hükümdarın şiddeti fertlere zarar verir. Hükümdarın gereksiz yumuşaklığı devlete zarar verir",

    "Hükümdarın korkutucu olması sevilmesinden daha emniyetlidir."

    "Dürüstlük övgüye değerdir. Fakat siyasi iktidarın muhafazası için hilekârlık, ikiyüzlülük, yalan yere yemin zorunludur. İnsanların hepsi iyi olmadığı için hükümdarın da iyi olması gerekmez. Hükümdar sözünde durmamayı izah için her zaman makul bir sebep bulur. Sizin nasıl göründüğünüzü herkes görür, ama nasıl olduğunuzu pek az kişi bilir."

    Machiavelli Hükümdar isimli eserinde olması gerekeni değil olanı ele aldığını söylüyordu. Machiavelli'nin hararetli okuyucular listesinde bugün dünyayı yönetenlerin olduğunu gördükçe, küreselleşmeyi savunanların Machiavelli'de çok faydalı öğütler bulduklarını söylemelerini toplumsal barış için büyük tehlike olarak değerlendiriyorum. Bu anlayış kişileri siyasi başarıya götürebilir, fakat uzun vadede sonuç toplumsal ahlâkın bozulması ve barışın zarar görmesidir. Bir kazanıp on kaybetmektir. I. ve II. Dünya savaşlarında Machiavelli'nin büyük ahlâki sorumluluğu vardır. Despotizmi savunanlar bu fikirlerden çok yararlandılar. Doğu despotizminde de bu ahlâkın eserlerini görüyoruz. Emevi saltanatı bunun bir örneğidir.

    V. KÜRESEL TEHLİKE VE DUYGUSAL ZEKA

    İngiltere'de intiharla gelen ölümler trafik kazalarından fazla, Norveç'de uyuşturucu ile meydana gelen ölümler trafik kazalarından fazla. Her yüz ABD'liden 3'ü şiddet içeren bir suçun kurbanı. ABD'de de kadınların % 65'i, erkeklerin % 80'i abartı derecesinde alkol kullanıyor. 1999 yılında boşanma oranı %75'e çıktı. Çocuk suç çetelerinin 750.000 üyesi var. SAMHSA raporunda 3.000.000 gencin ölümü düşündüğü belirtiliyor. ABD'de son 10 yılda ölüm cezasına çarptırılan mahkum sayısı % 57 arttı. (Psychology Today, Haziran 2002)

    New York Times'in haberine göre Norveç'de 1999'da dünyaya gelen çocukların % 49'ü evlilik dışı doğumlardan oluşuyor. Bu oran İzlanda da % 62, İngiltere de % 38, Fransa da % 41 seviyesinde. En dindar olarak bilinen İrlanda da ise 1999 da doğan 100 çocuktan 31'i evlilik dışı. Cinsel suçların kurbanlarının % 71'i 17 yaşının altındaki çocuklardan meydana geliyor.

    Yukarıdaki rakamlar Batılıların duygusal profillerinin iyi olmadığını gösteriyor. Evlilik, toplumsal yaşam gibi duygusal paylaşım gerektiren konularda başarılı olamıyorlar.

    Bir sinir bilimci olan Antonio R. Damasio "Descartes'in yanılgısı" isimli kitapta duygu, akıl ve insan beynini araştırırken beynin duyguları yöneten hücrelerini tanımladı. Duyguların eğitimini şansa bırakmakla hata yapıldığında itiraf etti.

    Daniel Goleman "Duygusal Zekâ" isimli kitabının girişinde şöyle diyordu: "Son on yılda ailemizde, çevremizde ve toplum hayatımızda duygularla baş edememe, umutsuzluk, tahammülsüzlük ve evlilik içi şiddet arttı. İnsanlar 'İyi günler' yerine 'gel boyunun ölçüsünü al' diyorlar."

    AHLÂKA AYKIRILIK ÖLÇEĞİ

    New York Üniversitesinde Psikiyatri Doçenti Dr. Michael Welner belki insanlık tarihinde ilk defa "Ahlâka aykırılık ölçeği" geliştirdi. Gerekçesi de adi suçların, cinayetlerin artması, sadist, kana susamış, hor gören insanların fazlalaşması ve kendinden başkasını düşünmeyen insanların hızla artması karşısında psikiyatrinin kötülüğü tanımlama yeteneğini belirlemekti.

    Duygusal Zekâ Nedir?

    1- Öz bilinç: İnsanın kendisini tanıması.

    2- Öz denetim: İnsanın kendisini yönetmesi. Hedefini belirleme, kendisini harekete geçirme, dürtü ve isteklerini kontrol edebilme, aksiliklere rağmen yoluna devam edebilme, ruh halini düzenleyebilme.

    3- Empati kurabilme: Diğergâmlık, başkasının istek ve ihtiyaçlarını anlayabilme

    4- Uzlaşma yeteneği: Sorunlar karşısında ben-merkezci davranmadan uzlaşma odaklı çaba içinde olma. Kavga ve mahkeme arayışından vazgeçme

    5- Umut besleyebilme:

    İşte ABD'liler Semavi Ahlâk'da geçen sabır, tevekkül, affedicilik Allah'ın rahmetinden ümit kesmeme, alçak gönüllü olma, verici olma gibi özelliklere deneme-yanılma yolu ile geldiler.

    KÜRESEL AHLÂK İLKELERİ

    Dünya dinleri parlamentosu 1993 yılında Chicago'da kabul ettiği Küresel ahlâk deklarasyonunda başlıca şöyle diyor.

    1- Küresel ekonomi, küresel siyaset ve küresel çevre büyük krizdedir.

    2- Küresel ahlâk olmadan küresel düzen olamaz.

    3- İnsanların barış içinde bir arada yaşayacağı bir bakış gerekiyor.

    4- Küresel ahlâk yeni bir ideoloji veya yani bir din değildir.

    5- Küresel ahlâk bütün dinlerin ve seküler ahlâkın öğretilerinin uzlaştığı değerlere dayanır.

    6- Hiç kimse dini, rengi, düşüncesi, cinsiyeti yüzünden dışlanmamalıdır.

    7- İstisnasız her insana insanca muamele yapılmalıdır.

    8- Kimse kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamalıdır.

    9- Irksal, cinsel, bireysel, sınıfsal her türlü egoizm reddedilmelidir.

    10- Hayata saygılı şiddet içermeyen bir kültür benimsenmelidir.

    11- Sadece insan değil yeryüzündeki her şey saygıdeğerdir.

    12- Adil ekonomik düzen olmadan küresel barış olmaz.

    13- Ekonomik ve siyasi güç, vahşi üstünlük kavgalarına değil insanlığın hizmetine yöneltilmelidir.

    14- Açgözlülük insan ruhunu öldürür. Alçakgönüllülüğe değer verilmelidir.

    15-Gazeteci, bilim adamı, doktor her meslek kendi etik kurallarını geliştirmelidir.

    16-İnsan bilinci gelişmeden dünya asla iyiye götürülemez. (Aksiyon, Ekim 2001)

    VI. İMAM NURSİ'NİN TEZİ

    İKİ DEHŞETLİ HÂL:

    Milyonlarca dini kitabın neşrine set çekildiği, insanları dini faaliyetten vazgeçirmek için sistemli çalışılmaların yapıldığı bir dönemde Nur Risalelerinin çoğu el yazması ile yaygınlaşmasının ve okunmasının sırrı sorulduğunda İmam Nursi bu zamanın iki dehşetli durumdan söz ediyor.

    Birincisi: Hissiyat-ı insaniyenin akıl ve fikre baskın geldiği fikri. Hedonizm olarak da tanımlayacağımız zevkçiliğin, dünya sevgisinin insanın hayatında birinci plana çıkmasını dehşetli bir durum olarak öne sürüyor. Böylece insanlar kısa vadeli zevkle meşgul olup ölüm ve ötesini düşünmüyorlar, Allah'ı akıllarına ve gönüllerine getirmiyorlar. Hoşça vakit geçirip mutluluğu yakalayacaklarını düşünüyorlar.

    Bu Hedonistik hissiyatın modern insanın günlük yaşamını doldurduğu düşüncesine karşı geliştirdiği yöntem ise şudur. Modern insanın lezzet olarak gördüğü şeyin içerisinde elemi gösterip aklını devreye sokmaktır. Allah'ın istemediği tarzda yaşamanın ve maddi zevkler peşinde koşmanın elem verici, ürkütücü neticeleri ile onları yüzleştirmek.

    "Günahların, haram lezzetlerin içinde manevi elim elemleri gösterip hasenat ve güzel hasletlerde ve hakaiki şeriatın amelinde cennet lezaizi gibi manevi lezzetler bulunduğunu ispat ediyor."

    "Risale-i Nur bu dünya da manevi cehennemi dalalette gösterdiği gibi, imanda dahi bu dünyada manevi bir cennet bulunduğunu ispat ediyor." (İ.K.M. s.8)

    gibi görüşlerle duyguların denetimini, kişinin kendini yönetmesini aklın rehberliğine veriyor. Akıl yürütme yöntemleri ile zevk tuzaklarına insanların düşmemesini, dini yaşantının insanı bu dünyada da mutlu ettiğini kanıtlama yolunu seçiyor.

    Böyle akıl yürütme yöntemleri kullanılarak toplumdaki ahlâki yozlaşmanın önünün alınacağını, bireylerin Kur'an ahlâkına uygun yaşamanın güzelliklerine ikna edilmesini anlatmanın bir "tecdid" olarak değerlendirilmesi doğru olacaktır.

    İkinci dehşetli hâl olarak şu tezi savunuyor.

    "Eskiden fen ve ilim ile dalalete girip, inad ve temerrüd ile iman hakikatlarına karşı çıkana nispeten şimdi yüz derece ziyade olmuş."(İ.K.M. 10).

    Bu tespitten sonra yazdığı eserlerde fen ve ilim kullanılarak imani gerçekleri kanıtlama yolunu seçiyor. Allah'ın varlığını tartışmaya açıyor, akıl yürütme yöntemleri ile (vacib-ül vucud) olması gerektiğini savunuyor. Öldükten sonra dirileceğimiz ve ikinci bir hayatın varlığını ispatlıyor. (Haşir Risalesi). Kadere inanmanın mantık ve muhakeme ölçülerinde açıklamasını yapıyor. (Yirmi Altıncı Söz). Naturalizme karşı Mistizmin tezini Tabiat Risalesinde mantıksal yargılama yöntemleri ile ifade ediyor. Tesettürün ve Ramazan orucunun insanın psikolojik doğasına uygun olduğunu delillendiriyor. Bir seyyahı evrende gezdirerek ağaçlar, kuşlar, yağmur, yıldızlar, insan vücudu ve kan hücrelerini konuşturarak bilimsel verileri delil olarak anlatıyor. Peygamber ahlâkına uygun olarak yaşamanın insanı mutlu edeceğini, sağlıklı yapacağını, hastaneleri, hapishaneleri çeşitli maddi hastalıkları delil belirterek aktarıyor. Hapishanede yazdığı mektuplarla zehirli bal hükmündeki gençlik lezzetlerine aldanmamayı anlatarak sonsuz gençlik lezzetine bilet olan Peygamber yoluna gençleri davet ediyor. 5-10 senelik gençliğin meşru daire dışındaki lezzetlerinin gam ve keder çektirdiğine, "meşru dairedeki keyfin keyfe kafi geldiğini"ne gençleri ikna ediyor.

    İKİ AHLÂKIN KARŞILAŞTIRILMASI

    İmam Nursi On İkinci Söz'de Kur'an ve felsefe ahlâklarını şöyle karşılaştırıyor. "Kur'an-ı Hakimin hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvazenesi :

    Felsefenin halis bir tilmizi bir firavundur. Menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. O ... dinsiz şakird cebbar, mağrurdur...Gaye-i himmeti nefs ve batnın ve fercin hevesatını tatmindir...

    Amma Hikmet-i Kur'an'ın halis tilmizi ise bir abddir. Hem cennet gibi azam menfaata olan bir şeyi gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem mütevazidir. Rıza-ı ilahi, fazilet için amel eder, çalışır...

    Amma hikmet-i felsefe ise hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı kuvvet kabul eder. Hedefi menfaat bilir.Düstur-u hayatı cidal tanır. Cemaatlerin rabıtasını unsuriyet, menfi milliyet tutar. Semeratı ise hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin hacat-ı beşeriyeyi tezyiddir.

    Amma Hikmet-i Kur'aniye ise nokta-ı istinadı, kuvvete bedel hakkı kabul eder. Gayede menfaate bedel gaye ve rıza-ı ilahiyi kabul eder. Hayatta düsturu cidal yerine düstur-u teavünü esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarını unsuriyet milliyet yerine rabıta-i dini ve sınıfı ve vatani kabul eder. Gayatı hevesat-ı nefsaniyeye sed çekip ruhu maaliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.

    İki ahlâk öğretisinin şahsi hayata verdiklerini ve toplumsal hayata sağladıklarını şöyle yorumlayabiliriz.

    Seküler ahlâk öğretisinin kişiye verdiği ego ideali menfaattir. Çıkarı için çalışan insanlar güçlerini o yönde kullanacaklardır. Güçlü olan zayıfa zarar verecek, böylece çatışma çıkacaktır. Dini ahlâkın kişiye verdiği ego ideali "Fazilet ve Rızayı İlahi"dir. Erdemli yaşamayı onurlu yaşamak olarak algılayan insan, ilkeleri için çıkarını ikinci plana atacaktır. Dini ahlâk insanın ilkeli yaşamasını önerdiği için ilkeli insanlar daha kolay anlaşma sağlayıp uzlaşabileceklerdir.

    Seküler ahlâkın dayanak noktası kuvvettir. Çözümlenmesi gereken konularda güç, para, sosyal statü kullanılarak sorun çözülmeye çalışılır. Güç, para ve sosyal konumu ilkesizce şahsi çıkarı için kullanan insanlardan oluşan bir toplumda kavga, şiddet, saldırı bitmeyecektir.

    Dini ahlâk dayanak noktası "Kuvvet yerine Hak" der. Haklı olanın güçlü olması, güçlü olanın haklı olmamasını benimseyen insanlardan oluşmuş toplumda ortak yaşam kolay olur

    Seküler ahlâkta yaşam prensibi "mücadele"dir. Darwin'den etkilenen sosyal bilimciler, yarışmacılığı, rekabetçiliği barışçıl olmayan bir tarzda önerdiler. İşletmelerde başkasını düşünmeden başarılı olmayı ilke olarak benimsediler. Böylece üretkenlik arttı, fakat insanlar arası yardımlaşma azaldı. İnsanlar zengin oldular,ama yalnız kaldılar.

    Dini ahlâkta yaşam prensibi olarak "yardımlaşma" önerildi. "Kendi iyiliğin ve başarından önce toplumun iyiliği ve başarısı gelir" ilkesi ile paylaşma ahlâkı "infak" gerçeği olarak önerildi. Kendisinden önce komşusunu düşünmek, başkasına, zayıflara, hastalara yardım etmek kutsal davranış olarak övüldü.

    Seküler ahlâkta topluluklar arası bağ olarak ırk, soy bağı önerildi. Milliyetçilik duyguları şovenizm ölçüsünde teşvik edildi. Ulus devlet ideoloji olarak benimsendi. Ulusçuluğu kutsallaştıran yaklaşım başkalarını yutmakla beslenen "şovenizm" akımlarını doğurdu. İnsanlık tarihinin en büyük savaşları XX. yüzyılda bunun için yaşandı. Dünya barışı bu anlayış sebebiyle zarar gördü.

    Dini ahlâkta insanlar arası bağ olarak "din, vatan, sınıf bağı" ön plana çıkarıldı. İnsanların değiştirilebilir bağlarının olması sevgi duygusunu güçlendirici etki yapar. Bir insanın kendi ırkından olmayan bir insanı sevebilmesi, küçük görmemesi, savundukları ortak değerlerin daha çok olması toplumsal kardeşlik ve dostluk duygularını arttırıcı sonuçlar verir.

    SEKÜLER AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- İnsanların zevk tuzaklarına düşmesi, zevklerini doyurmak için bencilleşmesi.

    2- Narsisistik bireylerin artması: Başkalarını küçümseyen, kendi çıkarı için her şeyi kullanan, eleştiri kabul etmeyen, yardımlaşmayı kendisine yardım olarak düşünen, kinci, kıskanç, nankör, övgüyle beslenen küçük firavunların çoğalması. Basit, rutin günlük işler onu mutlu etmediği için küçük şeylerden zevk alamaz. Onu mutlu edecek şey para, güç, şöhret ve cinsel doyumdur.

    3- İnsanlığın ihtiyaçlarının artması: Daha çok kazanmak, daha rahat yaşamak, para, güç, şöhret sahibi olmak duygularının abartılması ekonominin felsefesi oldu. Tüketim teşvik edildi. İnsanların beklenti düzeyi yükseltildi. Moda ve merak gibi duygular abartıldı. 1-2 şeyle mutlu yaşam sürebilecek insan 20-30 şeye muhtaç duruma düştü. Ulaşmadığı için kendini kötü hissetmeye başladı.

    4- Yalnızlık psikososyal sorun oldu. Kendi çıkarını kutsallaştırmış, zorluklar karşısında zevk aldığı başka konuya yönelen insan özgür ve birey olmak isterken kendisini yalnız, güvensiz hissetmeye başladı. Kendi rahatını, zevkini eğlencesini amaç edinen birey evlilik yaşamında, aile içi iletişimde gerekli olan empatik iletişimi sağlayamadı. "Biz" diyemeyen bir insan hep "Ben" demenin sonucu yalnızlığı, köpeklerle arkadaşlık kurmayı tercih etti.

    5- Güven duygusu azaldı. Kendisini sevmenin medeniyet olarak sunulduğu bir ahlâkta başkalarını sevme duygusu zayıfladı. Başkalarını sevmeyen insan onların dost olmadığını düşünmeye başlar. Kendisini tehdit altında hisseder. Her an zarara uğrayacağı duygusu ile korku içerisinde yaşar. Kendi çıkarı için yalan söyleyebilen bir insan herkesin yalan söylediğini düşünmeye başlar ve güvensizlik daha da artar.

    6- Saygı duygusu zarar gördü. Ben-merkezci yaklaşımlar kutsal değer olarak bireyin isteklerinin doyurulması, zevklerinin karşılanmasını önerir. Böyle durumlarda otorite rolündeki kişilere karşı kızgınlık gelişir. İsteklerini sınırlandıran güce karşı saygısızlık, kurallara önem vermeme, itaatsizlik duyguları ön plana çıkar. Başkasının hakkına saygı duymak gibi bir kaygı, merhametli olmak seküler ahlâkı benimsemiş insan için gereksizdir.

    Yaptıkları işlerde bir yaratıcıya hesap vermeyeceğini düşünen insan yasalara yakalanmadıkça her şeyi yapabilirim düşüncesine sahip olur. Başkasına zarar vermenin, hayvanlara, doğaya zarar vermenin vicdani kaygısını hissetmez. Kendisine doğrudan zarar vermeyen şey onun umurunda bile değildir.

    Zengin, bilgili ama mutlu olmayan bireyler seküler sistemin meyveleri olarak önümüzde duruyor.

    DİNİ AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- Somut zevkler yerine soyut zevklerle doyum sağlayan insanlar oluşur. Zevk alma ve sevme duygusunu rutin günlük işlerinde bulabilir. Eşiyle, ailesiyle, toplumsal rolüyle mutluluğu yakalayabilir. Para, güç, şöhret, cinsel doyum yaşamında ve egosunda ideal olmaz. Toplumun iyiliğinden zevk almayı başarabilir. Küçük şeylerden mutlu olmayı başaran birey ortaya çıkar.

    2- İçgüdüleri dizginleyerek psikolojik enerjisini toplumsal üretkenliğe yöneltir. Amaç erdem olarak insanları sevmek, doğrulara bağlılık, dürüst olmak, sözünde durmak, âdil olmak, hoşgörülü olmak, barışçıl olmak, yardımsever olmak, içten, samimi, iyi niyetli olmak, şefkatli olmak, alçak gönüllü ve diğergâm olmak benimsenir.

    Araç erdem olarak: Çalışkan, düzenli, dikkatli, disiplinli, cömert, cesaretli, esnek, yumuşak olmak, başkalarını incitmemek gibi özellikleri benimser. Böylece psikolojik enerjisi kişisel zevklere değil toplumsal zevklere yönelterek mutluluğu yakalamaya çalışır.

    3- Hodgamlık yerine diğergamlığın yerleşmesi sağlanır. Her olay ve durumda kendi çıkarı için sonuçlar çıkaran birey yerine her olay ve durumda toplumun ve diğer insanların menfaatini düşünebilen bireylerin çoğalması gerçekleşir. Böylece toplumsal barış için gerekli zemin oluşur.

    4- Uzlaşma kültürü gelişir. Kendisi için istediğini başkası için isteyen, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmayan bireyler çoğalır.

    "Güçlüler yapacağını yapar, zayıflara katlanmak düşer." tarzındaki uzlaşmayı yok eden seküler ahlâk yerine "güçlü ve zayıf hukuk önünde eşittir" evrensel ahlâkı benimsenir.

    "Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölmüş bana ne" veya "sen çalış ben yiyeyim" tarzındaki acımasız ben merkezcilik yerine yardımlaşmaya ibadet kutsallığı vererek toplumsal barışa katkı sağlanır. (İktisat Risalesi)

    5- Ölüm korkusundan kurtulur. Hesap verme duygusu taşımayan, kendi çıkarını kutsallaştırmış bir insan ölüm gerçeği ile yüzleşmemeye çalışır. Ancak kaçınılamayacak bu gerçek onu ruhsal acılara iter. Varoluş amacını sorgulayan, ona uygun yaşamaya çalışan bir insan ego ideallerini kendisini tatmine değil yaratıcısını memnun etmeye göre düzenleyecektir. Ölüm o kişi için bir kavuşma olacaktır. Sevdiği kişiye kavuşma aşkı kalıcı ve devamlı bir lezzettir. Baki, sonsuz, sınırsız güç sahibine döneceğini bilen bir insan içindeki sevgi ateşini sürekli yakacaktır. Sevgi ateşinin yandığı yerde korkular buharlaşıp giderler.

    Sevilmek, istenmek, takdir edilmek insanın temel içgüdüleridir. (Maslow) Bu içgüdülerin yönünü yaratıcıya yönelten insan iki yaşamında da mutluluğu yakalar. Görüldüğü gibi İmam Nursi tezini seküler ahlâkla dini ahlâkın ortaya çıkardığı sonuçları göstererek ifade etmiştir.

    VII. İMAM NURSİNİN KULLANDIĞI YÖNTEM

    İmam Nursi eğitimli olan ve olmayan takipçilerini nasıl ikna etti? Savunduğu teze onları nasıl inandırdı? İmam Nursi gibi formal eğitim almamış bir kişinin oluşturduğu büyük etki sosyolojik bir inceleme konusudur. Oluşturduğu etkinin dayandığı temelleri ve kaynakları iyi analiz etmek gerekiyor.

    Onun kişiliğinde buluşan etkiler nelerdi, kullandığı özel bir yöntem var mıydı, sübjektif paradigmaları nelerdi?

    Kişiler kendi kültürleri içerisinde özel bir yol ararken İmam Nursi nasıl bir kültürel yol haritası geliştirmişti?

    Bütün bu sorular akademik bir ilgi alanı olarak kafa yorulması gereken konulardır.

    1. "TEBLİĞ DEĞİL TEMSİL ZAMANI" DEMESİ

    İmam Nursi Şualar kitabının 302. sayfada Risale-i Nur'un mesleğini şöyle ifade eder :

    1. İhlas-ı tam ve terk-i enaniyet.

    2. Zahmetlerde rahmeti elemlerde baki lezzetleri hissedip aramalı.

    3. Fani ayn-ı lezzet-i sefihanede elim elemleri göstermek.

    4. İmanın şu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasını.

    5. Hiçbir felsefenin eli yetişemediği noktaları ve hakikatleri ders vermek.

    Bu ifadelerde özetlendiği gibi İmam Nursi düzeltme faaliyetine kendisinden başlamıştır. Eserlerinde mektuplarına "Ey nefsim" diyerek başlamıştır. Kendisi söylemlerini ve peygamber ahlâkını kusursuz yaşamıştır. Her şeyden feragat, hediye almamak, dünya malına değer vermemek gibi özellikleri tavizsiz uygulaması, bu asrın Mevlânâsı gibi yaşamayı başarması O'nun aleyhindeki propogandaya rağmen güven duygusunu azaltmamış artırmıştır. "Biz ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaiki imaniyenin kemâlatını ef'alimizle izhar etsek sair dinlerin tabileri elbette cemaatle İslamiyete girecekler" sözü İmam Nursi'ye aittir. İnsanlığın uyandığını, ilim ve araştırma meyli içinde olduğunu, doğru nerdeyse er geç arayıp bulacağını "Uyanmış beşerin başka şansı yok" diyerek savunuyordu. İmam Nursi'nin en yakın bir talebesi olan Zübeyr Gündüzalp de "Hizmet için değil nefsimi ıslah için çalışmalıyım" diyordu.(1997, Nefis Muhasebesi) İmam Nursi'nin örnek olmaya dayalı yaşama yöntemini kullanması günümüzde Asr-ı Saadet Müslümanı bilincini geliştirdi.

    2. MÜSBET HAREKET İLKESİ

    İmam Nursi başkasının kusurlarını dile getirmeden sürekli kendi doğrularını anlatmıştır. Siyasi bir talep içine girmemiş "En büyük siyaset siyasetle ilgilenmemektir." diyerek iman ve ahlâk vurgusundan taviz vermemiştir. Tahrik edici yaklaşımlara hep sessiz kalmış, kendi doğrularına sarılarak ve model insan yetiştirerek ancak cihat edilebileceğini savunmuştur. "Taş atana ekmek at" şeklindeki tasavvuf ilkesini yaşantısında göstermiştir. Böyle davranarak kavgacılığı, boğuşmayı, düşmanlık duygularının gelişmesini önlüyordu. Bu yapıcı ve kucaklayıcı tavrıyla çağımızın Mevlânâsı oluyordu.

    3. DİN VE BİLİM UZLAŞMASINI SAVUNMASI

    Sadece din ilimleri ile meşgul olmanın taassuba, sadece fen ilimleri ile meşgul olmanın da hile ve şüpheye götüreceği, ancak ikisinin beraberliğinden akıl ve duyguların aydınlanmış olacağı tezini ısrarla savundu. İmam Nursi 21. yüzyılda post modernizmin geldiği noktayı 80-90 yıl önce görmüşdü. Tüm bu önerileriyle bilgili, çalışkan ve nitelikli insanların yetişebileceğini tekrar tekrar ifade etti.

    4. KİŞİSİZLEŞTİRME ÇABASI

    Osmanlı ve orta çağ döneminde şeyh-mürit ilişkisinde kişisel bağlılık mekanizmaları ile irşat faaliyeti sürüyordu. Modern çağda "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir, sanattır." düşüncesi en önemli vurgu haline geldi.. Modern dünya önermeci araçlar,kişisel ilişki tarzının yerine araştırmaya dayalı araçları öneriyordu. Herkes fikir üreterek, kafa yorarak doğruyu bulmalıydı. İncelemeden kimsenin arkasından gidilmemeliydi.

    İşte bu anlayışa uygun olarak İmam Nursi'de kişisel rehberliği reddedici yaklaşımlar görüyoruz. "Beni ziyaret etmek isteyenler Risale-i Nur'u okusun, Said yoktur, konuşan yalnız hakikattir" gibi ifadelerle sürekli bu vurguyu yapıyordu.

    Arkasından halife bırakmaması, mezarının bilinmemesini istemesi, buna rağmen ölümünden sonra bütün dünyada milyonlarca takipçisinin olması sosyolojik bir olgudur

    Kur'anda konulan normları, geleneksel müslüman davranış ve kişisel ilişki tarzını gelişen sanayii ve kitle iletişim toplumuna yeniden sokacak biçimde yenilenmiş (tecdit) olması çağdaş Türkiye'de oluşturduğu etkidir. (Şerif Mardin 1992)

    5. DOĞU DESPOTİZMİ İLE MÜCADELE ETMESİ

    "Sorma, düşünme itaat et." tarzındaki geleneksel sosyal yapının modern çağla birlikte başladığını İmam Nursi meşrutiyet döneminde gördü. Sorgulayan, özgür düşünen, bağımsız davranan bireylerin, insanlığın geleceğinde yer alacağı tezini savunan din alimi olarak ilginç bir öngörü içinde olduğunu söyleyebiliriz.

    Ortodoks Osmanlı ulemalarının kesinlikle kabul etmeyeceği bu tezi Meşrutiyet döneminde yazdığı kitaplarında açıkça ifade etti. "Âlemdeki terazinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birdenbire terazinin öteki gözündeki vahşet ve istibdadı kaldırdı." sözü ona aittir.

    İstibdatın İslamın özünde olmadığını Emevilerle birlikte girdiğini söylüyordu. Ayrıca özel hayatta, medresede, ülke yönetiminde istibdadın yerinin olmadığını karıncaların cumhuriyetçiliğini örnek vererek anlatması canlandırılmış İslami modernleşmenin Kur'ani bir yorumu olarak nitelendirilebilir.

    6. SEVGİ YERİNE ŞEFKATİ MESLEK OLARAK SEÇMESİ

    Risale-i Nurmesleğinin dört esasıolan "acz, fakr, şefkat, tefekkür"ü sayarken insanlararası bağda şefkatin sevgiden daha üstün olduğunu savundu. Şefkat koşulsuz bir sevgi olarak tanımlanırsa içerisinde menfaat izi olmayan bir sevginin savunulması hatta bunun için İmam-ı Rabbani ye hafif bir muhalefette bulunması ilginçtir.

    İmam Nursi, Yakup Peygamberinoğlu Hz. Yusuf'a ilgisini şefkat, Züleyha'nın Yusuf'a ilgisini de aşk olarak tarif ediyor. Aşk ve muhabbetin ücret ve karşılık istediğini fakat şefkatin karşılıksız sevgi olduğunu savunarak insanlararasında koşulsuz sevgiyi önermesi İmam Nursi'nin başka bir yaklaşımıdır.

    Sevginin karşılık beklemeden verilmesini savunduğu İhlas Risalelerini takipçilerinin on beş günde bir okunmasını istemesi dikkat çekmektedir.

    7. EV OKULLARI UYGULAMASI

    Değişen dünya şartlarında din ve fen bilimlerini birleştirerek geliştirmeye çalıştığı projeleri hayata geçirilemeyen İmam Nursi ilginç bir yol izledi. Yazdığı kitapların evlerde okunup tartışılmasını ve kendisine mektuplar yazılmasını hararetle destekledi. Dört büyük kitabını bu mektuplara verdiği cevaplardan oluşturdu. Şualar isimli kitabını doğruları savunmaya, Sözler, Lem'alar gibi eserleri ile tezini anlatmaya, Lahikalar isimli (Emirdağ, Barla, Kastamonu) kitaplarında da uygulanacak yöntemlere yer verdi.

    Anadolu'da bir gelenek vardır "sıra geceleri" olarak tanımlanır. Akşamları aileler oturup çeşitli kitaplar okurlar, sohbetler yaparlardı. İşte İmam Nursi bu sosyolojik veriyi çok iyi gözlemledi ve kitaplarının kabulünde bu yasal yolu kullandı. Peygamber ahlâkına uygun yaşamanın, sünnete uymanın bir edep olduğu, bu evlerde hayata geçirildi. Psikolojik karmaşa yaşayan, tereddüt ve arayış içerisindeki insanlar kafalarındaki sorulara bu evlerde cevap buluyorlardı.

    8. UMUDU AYAKTA TUTMAYI BAŞARMASI

    Umut eserlerindeki lahika mektuplarında sık vurgulanan bir konudur. Küfrün bel kemiğinin kırıldığı, istikbal inkılapları içerisinde en gür sedanın İslam'ın sedası olacağı her ziyaretine gelene vurguladığı görüşler olmuştur.

    "Fikri hürriyet, meyl-i taharri-i hakikat nev-i beşerle başladı... Su-i ahlâkın çirkin neticelerinin görülmesi ile hakikatlerin önü açılacak. Hakiki medeniyet, maddi terakki ve hakkaniyetin manevi katkıları ile düşmanlar mağlup olup dağılacak"

    gibi motivasyonu arttırıcı vurguları sürekli yapmıştır. Hatta kendisi ile görüşmek isteyenlere; ümit duygusunu destekleyen, yeisi en dehşetli hastalık olarak tanımlayan, insanlığın fıtri gidişinin Kur'ana doğru olduğunu anlatan "Hutbe-i Şamiye" isimli eserini okumayı tavsiye etmesi çarpıcı bir uygulamasıydı.

    SONUÇ:

    İmam Nursi, "insanların kendi dinlerini ve kültürlerini koruyarak modernleşmesinin mümkün olduğu" tezini hem teoride hem pratikte kanıtlamış bir fikir ve aksiyon insanı olarak dikkati çekmektedir. Güzel ahlâktan ibaret olarak tanımlanan Kur'an normlarını ve Hz. Muhammed'i model almaya dayalı bir sistemi geliştirdi.

    Zikirlerle, şeyhe kişisel bağlanmayla belirli olan tarikat tarzı yerine kitap okuma, akıl ve kalbi beraber kullanma, kişinin değil kitapların arkasından gitmeye dayalı nefis terbiyesi yöntemini seçti.

    Sosyokültürel süreçlerde geliştirdiği bu hareket modeli, dinler tarihinde subjektif bir paradigmadır. Çizdiği kültürel yol haritası da insanların kendi kültürleri içerisinde yol bulmalarını kolaylaştırmıştır. Kendi kişisel rehberliğini reddetmesi fikirlerinin arkasından gidilmesini pekiştirdi. Hareketinin dinamiğinde çağımızın tedirgin insanına, psikolojik karmaşasına, arayışına çözüm sunması önemlidir.

    Diğer taraftan geleneksel ulema kültürü ile halk kültürünü ev okullarında bir araya getirdi. Kendisini de talebe olarak niteledi.

    İnsanın Allah'a erişmesinde "Ulu kişi" imajına gerek olmadan bir yolun bulunabilmesi, arkasından halife bırakmaması, eserlerini rehber olarak sunması İmam Nursi'nin iman ve ahlak alanında karizmatik önderliğini gösterdiğini söylemek yerinde olacaktır.

    KAYNAKLAR

    1. Berger P.L : Dinin sosyal gerçekliği, İnsan Yayınları, İSTANBUL, 1993.

    2.CooperC.L : Stress, Medicine and Health CRC Press, NEWYORK, 1996.

    3.Csermely P.: Stress of Life from Molecules to men, Annals of the New York Academy of Sciences, Volume851,New York,1998.

    4.Damasio, A: Descartes'in Yanılgısı, Duygu, akıl ve insan beyni, Varlık/Bilim Yayınları Türkçesi Bahar Atlanır İSTANBUL, 1999.

    5. Damasio A.R.,Harrington A., Kagan J., et.all: Unity of Knowledge, The convergence of natural and human science Annals of the New York Academy of Sciences, Vol. 935. 2001.

    6. DSM IV: Amerikan Psikiyatri Birliği, Diognostic and Statistical Manual of Mental Disorders, New York,1998

    7.Gençten, Engin: Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar, Maya Yay., ANKARA, 1981.

    8. Goleman D.: Duygusal Zeka, Varlık/Bilim Yay. Çeviri: Banu Seçkin Yüksel 9.Basım İSTANBUL,1998.

    9. Jung C. G. : Psikoloji ve Din, Çeviri: Cengiz Şişmen, İnsanYay.,İSTANBUL,1975.

    10. Kutay, Cemal: Çağımızda Bir Asr-ı Saadet Müslüman'ı Bediüzzaman Said Nursi, Kur'an Ahlakına Dayalı Yaşama Düzeni Yeni Asya Yay., İSTANBUL,1980.

    11. Mardin, Şerif: Bediüzzaman Said Nursi Olayı, ModernTürkiye'de Din ve Toplumsal Değişim, İletişim Yay, İSTANBUL,1992.

    12. Micheal Thomas: Medeniyetler Çatışmasından Diyaloğa, Gazeteciler Yazarlar Vakfı Yay. Zaman Gaz. Yay. İSTANBUL, 2000 (6-7 Haziran 1997 tarihli Bildiri).

    13. Nurbaki Haluk: İnsan Bilinmezi.7Baskı Damla Yay. İSTANBUL 1999

    14. Nursi, Said: Risale-i Nur Külliyatı, Kaynaklı-İndeksli 1, 2, 3, ciltler. Yeni Asya Yay. İSTANBUL 1994.

    15. Spinoza:Etika, Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış,Tercüme, Hilmi Ziya Ülken, Ülken Yay., İSTANBUL (Tarih Yok)

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan: 1952 yılında Merzifon'da doğdu. 1969 yılında Kuleli Askeri Lisesini, 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesini bitirdi. GATA stajı, Kıbrıs ve Bursa kıt'a hizmetinden sonra 1982 yılında GATA'da psikiyatri uzmanı oldu. Erzincan ve Çorlu'da hastahane hekimliği sonunda GATA Haydarpaşa'da yardımcı doçent (1988), doçent (1990) oldu. Klinik direktörlüğü yaptı. Albaylığa (1993) ve Profesörlüğe (1996) yükseldi. 1996-1999 yılları arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesinde öğretim üyeliği ve Adli Tıp Kurumunda bilirkişi olarak görev yaptı. Kendi isteğiyle emekli oldu. Halen Memory Centers of America Nöropsikiyatri Merkezlerinin Türkiye yöneticiliğini yapmaktadır. Çok sayıda eseri ve makalesi vardır.

    Yazar: Nevzat TARHAN (Prof. Dr.)
  • Necmi Atik ile Mehmet Akif’in Kur’an Meali Hakkında Röportaj
    Röportajı Yapan: Yunus Özdemir
    Cevaplayan: Dr. Necmi Atik
    Necmi Atik, 1967 Almanya doğumlu, Antalya'ya da Kültürel faaliyetlerde bulunmakta.

    𑁍︎ 𑁍︎ 𑁍︎

    Sorular:

    1) Necmi Bey, uzun zamandır Osmanlı arşivlerinde araştırmalar yaptığınızı biliyor ve takip ediyoruz. Araştırmalarınız kitap, makâle, yazı dizisi olarak okuyucularınızla buluşuyor. Kitap olarak yayınlanan çalışmalarınızdan en dikkat çekenlerinden biri de Mehmet Akif’in Kur’an Meali oldu. Mehmet Akif’in Kur’an Mealini nasıl yolunuz kesişti?

    Elmalılı ile alakalı araştırmalarımıza başlarken kütüphanelerdeki elyazmalarından, yayınlanmış veya yayınlanmamış eserler üzerinden bilgileri arşivlerken tekrara düşmekten kurtulamadım. Ali Hüsrevoğlu hocamla konu üzerinde değerlendirme yaparken, Ali hocam, Elmalılı’nın torunlarından tanıdığı olduğunu ve beni de tanıştırabileceğini söyleyince çok sevindim. Beraber Çamlıca’daki bir torununa gittik ve konuyu kendilerine aktardık. Bizi güleryüzle karşılayıp, ilgilendiler. Kendilerinde dedelerinin hat sanatı tablosu dışında herhangi bir şey olmadığını söylediklerinde ise üzülmüştüm. Daha sonraki görüşmelerimizde, 2012 yılında beni Elmalılı’nın torunlarından Mehmet Hamdi Yazır’la tanıştırdılar. M. Hamdi Yazır, dedesinin metrukâtının kendisinde olduğunu ve kolilerin içerisinde muhafaza ettiğini söyleyince de çok sevinmiş ve heyecanlanmıştım.

    Kendisine her zaman müteşekkir olduğum, bu süreçte bize güvenen ve bizi ailesinin bir üyesi kabul eden M. Hamdi Yazır’la kararlaştırdığımız bir tarihte buluştuk ve dedesinin metrukâtının bulunduğu kolileri salondaki masanın üzerine dizdik. O gün heyecan içerisinde evrakları kolilerden hassasiyetle çıkarmaya başladım. Karşılaştığım evraklar tamamen el yazması ve orijinal nüshalardı. Yemek yemeyi bile unuttuğum o gün, hayatımın en mutlu anlarındandı. Filibeli Bakkal Arif Efendi ve Sami Efendi gibi zamanının dev hattatlarından icâzet aldığının belgeleri dâhil, kendi eliyle, nesih, sülüs ve ta’lik hat sanatıyla yazdığı ilmiye icâzetnâmesinin de yer aldığı orijinal nüshalarla karşılaşmaya başlamıştım.
    Neler yoktu ki metrukâtta. Masanın üzerindeki evraklar, bir devre adını yazdırmış Elmalılı’nın metrukâtıydı. O hafta tasnifle gelip geçmişti. Elmalılı merhumun torunu M. Hamdi Yazır, uluslararası bir şirketin çok başarılı bir yöneticisi. Randevu almak ve çalışmalarıma kaldığım yerden devam etmek için kendisiyle devamlı haberleşiyorum.

    Elmalılı’nın metrukâtını 3-4 günlük kısa bir zaman diliminde tarayıp, bir daha ki buluşmamıza kadar Arapça, Farsça ve Osmanlıca olan taradığım evrakları tercüme ve transkript yapıyordum. Elmalılı, çok yönlü bir şahsiyet olduğundan, kimi zaman hüsn-i hat eserlerini, kimi zaman meal ve tefsir çalışmalarını, kimi zaman makalelerini, mektuplarını, kimi zaman tercümeleri, mantık, felsefe ve İslam hukuku alanlarında yazdıklarıyla meşgul oluyordum. Bu meşguliyetim sırasında taramaya bile fırsat bulamadığım Elmalılı’nın kendi el yazısıyla tefsir müsveddelerine de hazin hazin bakıyordum.

    2015 yılındaki son görüşmemizde M. Hamdi Yazır Bey, dedesine ait bir kolinin daha olduğunu ve koli ofise geldiğinde beni arayacağını söyledi. Bir kaç ay sonra kolinin ofiste olduğunu haber verdiğinde 2016 başıydı, müsait olduğu bir tarihte buluştuk. Kolinin içerisindekileri yine büyük bir merak ve hassasiyetle tasnif etmeye ve evrakları taramaya başladım. Evrakları bir an önce tarayayım derken bazı şeylerin farkına varamıyorsunuz. İki gün hemen geçivermişti. Hamdi Bey’den ayrıldıktan sonra evrakları yavaş yavaş inceledim.

    İki ay önceki görüşmemizde taramayı sona bıraktığım tefsir müsveddelerine sıra gelmişti. Elmalılı’nın tefsirine ait her ne varsa bir araya getirmiştim. Tasnif ve incelemeye başladığımda, binlerce sayfalık tefsir müsveddeleri içerisinde Mehmet Akif Ersoy’un iki cüzlük mealini ihtiva eden bir defter bulmuştum. Defterin üzerinde “Eşref Edip Bey Vasıtasiyle Elmalılı Hamdi Efendi Hazretlerine” yazıyordu.

    Defter, 18x23 cm ebatlarında, Mehmet Akif’in kendi el yazısıyla temize çektiği Fatiha Sûresi ve Bakara Sûresi’nin başından itibaren 252. âyet-i kerimeye (Lâkin işte şunlar Allah’ın âyatıdır ki sana hak olarak bildiriyoruz ve sen, şüphe yok, peygamberlerdensin) kadar, kırk sayfalık, yani iki cüz meâli içeriyordu.
    Defterin üzerinde “Eşref Edip Bey” ve “Elmalılı Hamdi Bey Hazretlerine” yazması, karton kabının üzerinde öğrenci bilgileri için Arapça yazıların olması, Mehmet Akif Ersoy’u işaret ediyordu. Daha önceden yazı karakterini bildiğim ve tanıdığım halde, şiir ve yazılarındaki el yazmasıyla karşılaştırdım. Hattat olmamız hasebiyle hamdolsun kısa sürede yazının Akif’e ait olduğu ortaya çıkıverdi. Diğer karşılaştırmayı ise, Mustafa Runyun’un daktilo ettiği nüshayı edisyon-kritik ederek yaptım. Sonuç kesindi, meal Mehmet Akif Ersoy’a aitti.

    2) Mehmet Akif Ersoy yaşadığı dönemde ki konumu neydi?

    Akif, vatanına ve milletine aşk derecesinde bağlı, vefalı, güzel ahlak sahibi, doğru sözlü, samimi, dini ve milli konularda tavizsiz, iyi bir hatip, mütevâzi, vakarlı, disiplinli, kanaatkâr, azimli, kararlı…kısacası örnek bir şahsiyetti. Akif, iyi bir eğitim almış, şair, düşünür, veteriner, öğretmen, vaiz, hafız, Kurân mütercimi, milletvekili idi. Bu vasıflardaki bir zâtın toplum içindeki yeri de malumdur.

    3) Mehmet Akif Ersoy Kur’an Mealini neden yayınlanmasını istememiş ve yakılmasını vasiyet etmiştir?

    Akif, mukâvele yaptığı 26 Ekim 1925’ten mukâveleyi feshettiği tarih olan 1932 yılına kadar hükümetin tüm taleplerini reddetmiştir. Bu konuda şu ana kadar yazılan ve çizilenleri iki başlık altında toplanabiliriz:
    Birincisi, Akif tercümesini kendisini tatmin edecek şekle gelmediği için vermemiştir ki bu çok zayıf bir ihtimaldir. Zira Akif, tercümesini temize çekip bitirdiğinde tarih 1928’dir. Akif, yaptığı tercümelerden yedi buçuk cüzlük kısmını da temize çekilmiş haliyle Elmalılı’ya göndermiştir. Elmalılı’nın inceleyip Diyanet İşleri Başkanlığı’na göndermiş olduğu mealleri Akif, mukâvelesini feshetmeden önce de düzeltme bahanesiyle geri almıştır. Burada şu soru akıllara gelmektedir: Akif, kendisini tatmin etmeyen tercümeyi Elmalılı’ya neden göndersin? Noksanları olan mealleri gönderse bile bir notu da beraberinde iliştirerek, incelenmesini ve kendisine geri gönderilmesini yazması gerekmez mi? Ayrıca Akif, Eşref Edip’in nakliyle bizzat kendisi tercümesinin çok güzel olduğu konusunda şunları söylemektedir:
    “Tercüme güzel oldu, hatta umduğumdan daha iyi. Lâkin onu verirsem, namazda okutmaya kalkacaklar. Ben o vakit Allahımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimin yüzüne bakamam.”
    Bizim de katıldığımız İkinci sebeptir ki, hükümetin mukavele maddelerine aykırı olarak meâl'i tefsir'den ayrı basmak ve “Türkçe İbadet” veya diğer adıyla “Milli Din” projesinde kullanmak konusundaki kararlılığının ortaya çıkmasıdır.
    Ahmet Hamdi Akseki, 25 Eylül 1927 tarihli mektubunda Elmalılı Hamdi Yazır’a şunları yazar:
    “Üstâd-ı Hakîm Efendi Hazretlerine
    …Bu mektubu Reis Efendi Hazretlerinin üç dört defa vuku bulan ihtarları üzere yazıyorum. Reis Efendi Akif Beyin vaziyyetine çok müteessirdir. Bu sebeple bendenizde çok müteessir oldum. Çünkü daima kırıcı sözlere muhatap, daha doğrusu her an muâtep olmaktayım. Efendi Hazretleri de çok sıkıldığından ve herkes nazarında rezil olduğu (ta’bir kendisinindir) söylediler. Hamdi Efendi hazretlerine yazınız, bu ne olacaksa bir an evvel anlayalım, buyrudular. Bu sene tab’a başlamak bizce çok muvafık olacaktır. Akif Beyin maksadını zât-ı âliniz her halde anlamışsınızdır. Ne yapmak lazımsa lütfen bildiriniz. Bu sebeble şimdiye kadar Akif Beyden kaç cüz gelmiştir, velân devam ediyor mu? Akif Beyin katî fikri nedir? Bizim fikrimiz tekrar ediyorum mukâvelenâme ahkâmına riâyet edecekse tercümeleri behemehâl isteyeceğiz. Böyle gayr-i memdûd bir zaman için durmak gayr-i mümkündür. Hamd olsun zât-ı âlinizin deruhte ettiği kısm ilerledi ve bunu bu gün tab’a başlamak mümkün olacaktır. Zât-ı âlinizin de pek a’lâ derseniz hemen başlayacağız. Fakat Akif Beyin deruhte ettiği kısım ne olacak? Böyle olacağını bilseydik hepsini zât-ı âlilerine tevdi’ ederdik. Fakat…”
    Elmalılı’nın, Aksekili’nin mektubuna verdiği cevapta çok nettir:
    “Muhterem Evlad,
    25 Eylül 1927 tarihli bir mektubunuzu şimdi aldım. Akif Bey’den suâl ediyorsunuz. Böyle bir vesile bahsetmiş olduğunuza teşekkür ederim. Akif Bey’in maksadını zât-ı âlinizin benden daha iyi anlayacağınızı ve anlayabileceğinizi zan ediyorum...”
    Aslında konu çok net ve açıktır. Mehmet Akif Ersoy gibi bir zâtın asla kabul edemeyeceği bu projeye âlet olmayı reddetmesidir. Akif, ikinci sebepten dolayı mealini Ankara’ya vermemiş, kendisinin de meâlini yayınlamaya ömrü yetmemiştir.

    Hatırlayacağımız üzere, 1928'de Anayasa'dan "Devletin dini, din-i İslâm'dır" maddesi kaldırılmıştır ve aynı yılın Haziran ayında Dini Islahat Beyannamesinin Türkiye'nin gündemine oturmuştur.

    İstanbul Göztepe Camiinde, Dârülfunûn İlahiyat Fakültesinde ve benzeri yerlerde namazı Türkçe tercüme ile kılma girişimlerini haber alan Mehmet Akif, yaptığı tercümenin maksat ve hedefini kesin anlayınca, Diyanet İşleri Reisliği’ne teslim ettiği tercümeleri düzeltme yapacağı bahanesiyle geri aldı ve mukaveleyi hemen feshetti. Aldığı bin liralık avansı da Elmalılı’ya gönderdi. Mehmet Akif'in mukaveleyi feshinden sonra, yapılan bir mukavele ile meal de Elmalılı'ya verildiğinde tarih 22 Mayıs 1932 idi.

    Yakılmasını vasiyet etme konusuna gelince; kanaatimizce Akif’in, İhsan Efendi’ye:” Ben sağ olur da gelirsem, noksanlarını ikmâl eder, ondan sonra basarız. Şayet ölür de gelemezsem bu eseri yakarsın!" şeklindeki vasiyeti, vefatından sonra muhtemel yapılacak baskıları önleme ve ortadan kaldırma girişimidir. Ne Akif’in, ne de İhsan Efendi’nin meali yakmak gibi bir niyetleri asla bulunmamaktadır. Mustafa Âsım Köksal hocanın dediği gibi, bu kadar kıymetli bir eserin yakılması suçtur. Zira 1925 ve 1932 yılları arasındaki mealle alakalı baskılar o kadar şiddetli ve çeşitlidir ki, bütün bunlara rağmen Akif, teslim etmeyerek mukâvelesini bile feshettiği mealini niçin tamamlamıştır? Madem bir tehlike var, meali hiç yapmazsınız ve vazgeçtim, bıraktım diyerek korktuğunuz şeyi en kısa yoldan engellemeyi düşünmez misiniz? Diğer taraftan, kendinizin bile korumakta zorlandığınız bir eserinizi başkasına koruması için neden veresiniz? Dönünce noksanlarını ikmâl ederiz, basarız dediğiniz eser, basılıp dağıldıktan sonra, Türkiye’ye gitmeyecek mi? Aslı bile tehlikeli görülüp yakılması istenen eser, yakılması vasiyet edilen kişi tarafından neden çoğaltılsın? Ayrıca, bu kadar üzerinde titizlikle durulan eser, İhsan Efendi’nin talebesinin elinde Tevbe Sûresinin sonuna kadar daktilo edilecek zamanda neden ortada olsun? Madem eserin sahibi tarafından “Ölürsem yakarsın” denilen eser, Akif’in vefatı olan 1936 yılında neden yakılmamıştır? İhsan Efendi neden vasiyeti yerine getirmeyip, oğluna havale etmiştir? 1936 – 1961 yılları arasında tam 25 yıl zarfında, Mustafa Runyun’dan başka hiç kimsenin mealden haberi olmamış mıdır ve başkaları tarafından da istinsah edilmemiş midir?

    4) “Milli Din” projesi nedir, açıklarmısınız?
    Türkçe ibadet konusu 1931-32’li yıllarda bizzat Mustafa Kemal’in kontrol ve denetiminde yapılmıştır. Atatürk ibadetlerin anadilde yapılmasından yana şunları söylemiştir:”İnsan anasına nasıl anadiliyle hitap ediyorsa, Allah’ına da anadiliyle hitap etmelidir.” 1932 yılının Ramazan ayında “münevverler” dediği bazı hocaları seçip, Dolmabahçe’ye çağırır, onlara ezanı, tekbir ve kâmeti Türkçeye çevirmelerini söyler. İslam’ı Türkleştirmek, milli din haline getirmek için Dr. Reşit Galip’e (ö. 1934) görev verir, o da bu doğrultuda bir proje hazırlar. Galip, projesine “Müslümanlık; Türk’ün Millî Dînî” adını verir. Bu projede, özellikle Müslümanlığın bir Türk dini olduğu, bunun dilinin her kişinin anadili olması gerektiği üzerinde durulur.

    Atatürk “milli din” projesine, Kur’an’ı camilerde cemaate Türkçe olarak okutmakla başlar. Hafız Yaşar Okur’a (ö. 1966) görev verir ve ona (Mehmet Akif’in meâl mukâvelesini feshetmesi ve Elmalılı’nın da tefsirle birlikte basılabilir dediği için vermediği meal elde olmayınca) Albay Cemil Said’in (ö. 1942) Kur’ân tercümesinden seçeceği pasajları halka okumasını söyler. Okur da, Ocak 1932 tarihinde Cuma günü Yerebatan Camii’nde cemaate Arapça’sının ardından Yâsîn suresinin Türkçesini okur. Ayrıca Türkçe dua eder ve duasında yeni kurulan Cumhuriyetin ilelebet yaşamasını, onu kuranların başarılı olmalarını diler. Bundan sonra Atatürk, diğer hocaları da görevlendirir, onlar da camilerinde Türkçe Kur’ân okurlar. 29 Ocak 1932 tarihinde Sultanahmet Camiinde toplanan büyük kalabalığa da, sekiz ayrı hafız Türkçe olarak Kur’ân’dan muhtelif yerler okurlar. Bu konuda en büyük merasim ise yine Atatürk’ün emriyle 3 Şubat 1932 tarihinde Kadir gecesinde Ayasofya camiinde yapılır. Büyük bir kalabalığın izlediği bu programı, Atatürk te radyodan dinler. O gece aynı zamanda ilk kez tekbirler de Türkçe olarak getirilir.

    Atatürk, Kur’ân aşırlarının saz eşliğinde makamlı bir şekilde okunması çalışmalarını, Dolmabahçe’ye çağırdığı hocalara bizzat başkanlık yaparak idare eder ve onlara fikirler verir.

    Atatürk, 1932 yılı Ramazan ayında başlattığı dinde reform hareketlerinin bir devamı olarak hutbeyi tümüyle Türkçeleştirmeye başlar. Bunun için aynı yılın Ramazan ayının sonlarında Hafız Sadettin Kaynak’ı (ö. 1961) çağırır ve ona, Cuma hutbesini tamamıyla Türkçe okumasını emreder. Ayrıca katiyen sarık sarmamasını, fraklı, başı açık ve takım elbise giymiş olarak İstanbul Süleymâniye Camii minberinde hutbe okumasını söyler. Kaynak denileni yapar ve 5 Şubat 1932 tarihinde o yılki Ramazanın son Cuma namazında smokin giymiş olduğu halde, başı açık bir vaziyette minbere çıkar, Süleymaniye Camiinde hutbeyi baştan sona tüm âyet, dua ve sözleriyle Türkçe olarak okur.

    Tekbir ve ezanın Türkçeleştirme çalışmaları da murakabesi altında yapılan Atatürk, Ali Rıza Sağman’ın (ö. 1965) bulunduğu imamlar grubuyla ezan ve kâmeti Türkçeleştirir. İlk Türkçe ezan 29 Ocak 1932 tarihinde Hafız Rıfat Efendi (ö ?) tarafından Fatih Camii minarelerinden okunur ve 8 Şubat 1932 tarihine kadar bütün camilerde okunmaya başlar. Ezan, 16 Haziran 1950 Ramazan ayına kadar tam 18 yıl Türkçe okunur.

    Ezan, tekbir ve duaların Türkçeleştirilmesinin ardından Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, Diyanet tarafından belirlenen üç farklı salât ve selâm tercümesini, bir ta’mimle 6 Mart 1933 günü tüm müftülüklere gönderir ve bundan sonra salât ve selamın da Türkçe olarak okunmasını emreder. Gönderilen tamimdeki salât ve selam şöyledir:” Ey Tanrı elçisi Muhammmed, salât sana selâm sana.”

    Dinde reform girişimleri, pek çok Batılı diplomatın ve araştırmacının iltifatlarına ve takdirlerine mazhar olur. Ankara’da görev yapan Amerika büyükelçisi Charles Sherrill (ö. 1936) Mustafa Kemal’i, Martin Luther’e ( ö. 1546) benzeterek, onu Türk Luther’i olarak takdim eder.

    5) Merhum Mehmet Akif Ersoy’u merkez alarak baktığımızda onun döneminde çevresiyle olan ilişkisi ve çalışmaları hakkında yeni ve keşfedilecek başka dosyalarda çıkacak mı sizce?

    Akif’in, Ziraat Mektebi’nde öğretmenlik yaptığı yıllarda kaleme aldığı “Zeytin Ağacı” kitabı yeni ortaya çıkanlardan. Zeytin yetiştirmeyle, zeytin ağacıyla ilgili konuların yer aldığı, akademik tarzda yazılmış kitaptan derleme yoluyla tercüme edilmiş bir kitap. Böyle vel^üd şahsiyetlerin elbette daha ortaya çıkacak nice çalışmaları olacaktır.

    6) Mehmet Akif Ersoy hakkında başka çalışmalarınız var mı?

    Elbette. Birisini sizlerle paylaşayım. Malumunuz 26 Ekim 1925’te Akif ve Elmalılı ortak bir çalışmaya imza atarlar. Elmalılı Kur’an tefsirini, Akif’te Kur’ân mealini üstlenir. Lakin 1932 yılında Akif mukaveleyi fesheder ve zaten uzaklaştığı çalışmadan tamamen çekilir. Bu çalışma beraber yürütülseydi, basılan tefsirin içindeki meal Akif’in meali olacaktı. Yaptığımız çalışmayla, Elmalılı’nın tefsirinin meal kısmına Akif’in mealini koyuyoruz ve beraber başlanılan bu çalışmayı orijinal halinde yayınlamayı düşünüyoruz.

    7) Elmalı Hamdi Yazır ile Mehmet Akif hakkında neler anlatmak istersiniz?
    Güzel ahlâkın zirvesinde, her yönleriyle örnek, iki güzîde insan. Çilelerin, olumsuz şartların içinde yılmadan, usanmadan dînine ve milletine hizmet etmeyi şereflerin en yücesi kabul etmiş, doğru bildikleri yoldan asla taviz vermemiş mümtaz şahsiyetler. Bir milletin gönlünü fethetmiş, hâlâ muhabbetleri sînelerde taze duran gönül insanları. Makamlarının en âlâ olmasını diliyor, milletimizin ümmetin kandilleri olan nice Mehmet Akif ve Elmalılı’ları yetiştirmesini Rabbimizden niyaz ediyorum.

    8) Sizi Akif’in Kur’an Mealiyle daha iyi tanıdık. Elmalı Hamdi Yazır ile Mehmet Akif’in mektuplaşmalarını da bulup Yeni Şafak Gazetesi’nde “Tarihi Yazı Dizisi” başlığıyla yayınladınız. Peki, önümüzdeki günlerde Akif ve Elmalılı’ya ait çalışmalardan yayınlanacak eserler olacak mı?

    Yıllardır merak edilen konulara ışık tutacak, bir devri anlatacak çalışmalarımız olduğu gibi, sergi noktasında da çalışmalarımız devam etmektedir. İnşallah tamamlamayı Rabbimiz müyesser kılar.


    Not: Bu Röportaj Ayraç Dergisi, 92. sayı, Haziran 2017, Roger Garaudy özel sayısında yayınlandı.

    Yunus Özdemir.
  • 377 syf.
    ·7 günde·8/10 puan
    İlber Ortaylı da dahil bugünün en önemli tarihçi akademisyenlerini yetiştiren "Şeyh-ûl Müverrihin" Halil İnalcık 2016 yazında yaşamını yitirmişti. Çoğunu 70 yaşından sonra yazdığı kitapları çeşitli düzeyde tarih literatürüne dünya çapında katkılar getiren İnalcık hocanın Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar adlı dört ciltlik yapıtı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkmış. Bu ilk ciltte Klasik Dönem adını verdiği 1302-1606 dönemi inceleniyor.

    Halil İnalcık'ın araştırmaları alıştığımız klasik tarih kitaplarından oldukça farklı. Tabii ki 600 yıldan fazla sürmüş bir imparatorluğun tarihini dönemlere bölerek araştırmak hemen hemen bütün tarihçilerin uygulamak zorunda kaldıkları bir yöntem, ama İnalcık hocanın kitabı takvimdeki önemli olayları anmak ve analiz etmenin dışında inceledikleri dönemlere toplumsal yaşam, ekonomi, ticaret gibi farklı açılardan bakıyor.

    Kitabın ilk bölümünde İnalcık, 13. yüzyılda Anadolu Selçuklu Devleti'nin zayıflaması ve daha sonraları Anadolu'yu işgal eden Moğolların kuklası bir devlet haline gelmesinden sonra Türk beylerinin Moğol valilerinin kontrolü altında Anadolu'ya yayılıp fethetmeleriyle başlayan dönemi anlatıyor.

    Kitapta ilk dikkatimi çeken, İnalcık hocanın Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunu çocukluğumuzdan beri okulda ve okuduğumuz bir çok kitapta öğrendiğimiz gibi 1299 yılına değil 1302 yılına yerleştirmesiydi. İnalcık 1299 tarihini rivayete göre Osman Bey'in Bilecik, Yarhisar, Yenişehir ve İnegöl hisarlarını fethedip kendi adına hutbe okutarak bağımsızlık iddiasında bulunduğu tarih olarak kabul etmekle birlikte Osmanlı Beyliği'nin bir beylikten öte bir devlet haline gelmesinin 1302'de Bizans ordusuna karşı kazanılan Bapheus (Karacahisar) Savaşı'yla gerçekleştiğini düşünür.

    Osman Bey dönemini anlatırken Osmanlı'ları sanki 1299'dan imparatorluğun yıkıldığı 20. yüzyıla kadar pek değişmeden ama topraklarını durmadan genişleterek dünyaya yayılan bir imparatorluk olarak anlatan tarihçilerin aksine bu dönemin daha sonra pek bulunamayacak değişik özelliklerine dikkat çekiyor. Anadolu'da gaza hareketi sürerken alpler, yoldaşlar, ahilik ve ahilerden oluşan karmaşık sosyal yapısıyla daha sonra büyük bir imparatorluk olduğu dönemde artık görülemeyecek ilişkileri anlatıyor. (Bu arada alp adı verilen savaşçılara kıyasla alp-eren adı verilen son derece önemli bir grubun alpler gibi savaşta değil, kendi nefsine karşı cihad yapan kişiler olarak tanımlanmaları ve alp-erenliğin dokuzu koşulu arasında nefsine hakim olma, tevekkül, başkasına yardım etme gibi koşullar gösterilmesi ilgimi çekti. Bugünlerde Alperenler denilen grubun davranışlarına bakınca tarihlerini ve geçmişlerini bilmekten çok uzak, bilinçsiz bu güruha biraz tarih okumalarını tavsiye etmek - umutsuz bir çaba da olsa - geçiyor insanın içinden).

    Daha sonraki bölümlerde sırasıyla Orhan ve sonraki sultanların yaptıkları dönemin koşullarına bağlanarak anlatılıyor. Yine benim kitapta ilgimi çeken bir başka bölüm Yıldırım Bayezid'in Timurlenk'e yenilmesiyle başlayan ve "Fetret Devri" diye anılan geçiş dönemini bir kaç kaynaktan karşılaştırmalı olarak ayrıntılı anlattığı bölümdü.

    Kronolojik anlatımı 1606'da bitiren İnalcık, bu dönemden sonra imparatorluğun girdiği duraklamayı diğer tarihçilerin aksine yalnızca fetihlerdeki duraklama ve kurumların bozulmasının yanısıra, orduların silahlarının değişmesi ve daha büyük orduların masraflarının başa çıkılmaz hale gelmesi, hazinenin zor duruma düşmesiyle vergilerin arttırılması, Osmanlı ekonomisinin Avrupa ticari sistemine bağımlı hale gelmesi gibi nedenlere bağlıyor. Bunun ayrıntılarını da kitabın ikinci yarısında nüfus, devlet yapısının temel örgütü olan kul sistemi, devlet hukuku, devlet gelirleri, toplumsal yapı gibi bölümlerde bulabiliyoruz.

    Bu önemli kitap Osmanlı tarihinin Yükseliş yada klasik dönemini kronolojik sırayla tüm padişahlar döneminde olan önemli savaş ve anlaşmalardan ibaret anlatımlarına alışık olanlar için biraz hayal kırıklığı olabilir ama tarihi gerektirdiği gibi her yönden araştırmayı sevenler için önemli bir başvuru kitabı olarak kullanılmasını tavsiye edebilirim.
  • Kur’ân ve sünnet ayrılmaz bir bütündür. Dinimizin esasını teşkil eden Kur’ân’ı, Peygamberimizin sünnetinden ayrı düşünmek imkânsızdır. Kur’ân ile sünnet arasına mesafe koymak, “Kur’ân bize yeter” diyerek sünnetin dindeki yerini hafife almak, Peygamberimizden bize ulaşan sahih bilgi hakkında şüphe uyandırmak, iyi niyetten uzak büyük bir vebaldir. Zira Kur’ân’a iman eden Müslüman toplumların geleneği (ibadetlerinin esas ve şekilleri) sünnet ile açıklanmış, İslam medeniyetinin temelleri Kur’ân ve sünnet üzerine kurulmuştur. Nitekim Peygamber Efendimiz Veda Hutbesi’nde şöyle buyurmuştur: Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar, Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir. (DİB, Hutbe, 22.03.2019)
  • 4-)Atatürk çok sayıda dini kitap bastırarak halkın kulaktan dolma yanlış ve eksik İslam bilgilerini kitabi bilgilerle düzeltip din konusuna daha bilinçli yaklaşmasına çalışmıştır. 1924 yılından 1950 yılına kadar 352.000 takım dini kitap bastırılmış ve dağıtılmıştır.45.000 adet Kuran-ı Kerim tercüme ve tefsiri 60.000 adet buhari hadisleri tercüme ve izahı 247.000 adet din kültürü eserleri.
    5-) İslam dinini gerçekten bilen pek çok yerli ve yabancı bilim insanına göre Atatürk,Hz Peygamberden sonra İslamiyet'e en büyük hizmetleri yapan kişidir.
    -Kuran-ı ilk kez türkçeye çevirtti bastırdı ve ücretsiz dağıttırdı
    -Kuran-ın bilimsel tefsirini yaptırdı
    -İmam Buharı'nın sağlam hadislerinin çevirisini yaptırdı
    -Arapça okunan ve dinleyenin anlamadığı hutbe okuma işini türkçeye dönüştürdü.
    -Camilerin din görevlisi ihtiyacını karşılamak için imam hatip okulları açıldı
  • 384 syf.
    ·Puan vermedi
    İslam Medeniyeti Tarihi,
    Editör: Prof. Dr. Mehmet Azimli[1],
                                               
    Prof. Dr. Mehmet Azimli’nin editörlüğünde bir ders kitabı olarak ele alınan bu eser, başta ilahiyat fakültesi ve Tarih bölümlerinde İslam Medeniyeti Tarihi dersi için kaynak olacak şekilde hazırlanmıştır. Bu eser, İslam Medeniyeti Tarihini on dört bölüm olarak farklı başlıklar altında incelemektedir. Her bir bölüm alanında uzman hocalar tarafından hazırlanmış, okuyucunun o konunun çerçevesi ve içeriği hakkında bilgi sahibi olması amaçlanmıştır.


    Eserin tanıtımına geçmeden önce birkaç değerlendirmeyi zikretmekte fayda görüyoruz. İlahiyat Fakültelerinin müfredatında yer alan derslerle ilgili derli toplu ders kitapları bulmakta bazen öğrenciler zorluk yaşamaktadırlar. Bu eser, kuşkusuz gerek hocalar gerek öğrenciler gerekse diğer okuyucular için söz konusu alanın kapsamı ve içeriği ile ilgili öğretimde kolaylık sağlayacaktır. Kitabın yazar kadrosu ise böyle bir eserin oluşturulmasında ulaşılabilecek en salahiyetli hocalarımızdan müteşekkildir. Bununla beraber eserin çok ciddi bir emekle ortaya konduğunu ifade etmemiz lazım. Her bölümün arkasına ileri okumalar için önerilere yer verilmesi ayrıca esere özellik katmıştır. 

    Daha çok öğrenciye hitap eden bu eserin, bazı bölümleri konuyla ilgili bilgileri iyice derleyip sunarken bazı bölümlerde bu formatın biraz dışına çıkılarak değerlendirmelerin ağırlık kazandığını görmekteyiz. Farklı hocalar tarafından konuların işlenmesinin doğal bir sonucu olan üslup farklılıklarının aza indirgenmesi, muhatap kitle açısından daha iyi olacaktır.   Ayrıca eserde ders kitabı olarak düşünüldüğü için daha itina gösterilmesi gerekirken yer yer yazım yanlışlarına rastlamaktayız. Bölümler nispeten birbirinden bağımsız olarak ele alındığından tekrarlarla karşılaşmaktayız. Eserin kapak ve baskı kalitesi biraz daha geliştirilse öğrenci ve okuyucunun ilim öğrenme iştihasına katkıda bulunur kanaatindeyiz. Aynı zamanda sayfaların renkli baskıyla sunulması ihtiva ettiği bilginin vurgusunu arttıracaktır.

    “Medeniyet ve İslam Medeniyeti” başlığıyla sunulan eserin birinci bölümü, Prof. Dr. Adem Apak[3]tarafından kaleme alınmıştır. Bu bölümde öncelikle “Medeniyetin Mahiyeti” (s.15) Batı ve Doğu dillerindeki karşılığı ele alınmış bu konuda yetkin İslam düşünürlerinin görüşleri ortaya konmuştur. Daha sonra “İslam Medeniyetinin Unsurları”nı (s. 18) ele alan yazar bunları; tevhid, adalet, ahlak, ilim, Kur’an, Hadis ve insan hakları kavramları altında mütalaa etmiştir. Bu konuların İslam literatüründeki karşılığı üzerinde durulmuş, Kur’an ve Hadis’in bu kavramlara referanslığı özellikle vurgulanmıştır. Yazar, İslam Medeniyetinin birinci kaynağı olan Kur’an’ın yazılması, toplanması, çoğaltılması ve muhafaza edilip günümüze kadar ulaştırılmasını özet bir şekilde ortaya koymuştur. Akabinde medeniyetimizin ikinci kaynağı olan Hadislerin tedvin sürecini ele almıştır. İslam Hukukunda insan hakları konusu ayrı bir itinayla işlenmiştir.

    Kitabın ikinci bölümü Prof. Dr. Mustafa Kılıç[4]tarafından “Yönetim” başlığıyla ele alınmıştır. Yazar bu bölümde Hilafetin tarihi sürecini, kapsamını, şartlarını ve kurumsallaşmasının yanı sıra; vezaretin ortaya çıkışı, tarihi süreci ve kurumsallaşmasını işlemektedir. Ayrıca İslam Tarihi boyunca devlet kurumlarının teşekkülü ve bu bağlamda kitabet, hicabet, divan ve sarayların kısa bir tarihçesi ortaya konmaktadır. Yazar bu kurumları genellikle, Hz. Peygamber dönemiyle başlatıp, Hulefa-i Raşidin, Emeviler, Abbasiler, Fatimiler, Eyyubiler, Memlükler, bazen Endülüs Emevileri, Gazneliler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları, Osmanlılar ve Osmanlı sonrası Cumhuriyetin kurulmasına kadar İslam devletlerindeki tarihi serüvenini işlemektedir.

    Kitabın üçüncü bölümünde İslam Medeniyetinde “Hizmet Sektörü” konusu Prof. Dr. Metin Yılmaz[5]tarafından kaleme alınmıştır. Yazar bu bölüme her toplum için en önemli kurumlardan biri olan adliye teşkilatının İslam medeniyetindeki yerini anlatmakla başlamıştır. Adliye kurumunun temel unsuru olan kadılığın İslam Tarihindeki gelişim süreci, İslam devletlerindeki konumu, kadının görev ve yetkileri üzerinde durulmaktadır. Daha sonra İslam toplumlarında ekonomiyi anlatan yazar, mali kurumları ve ekonominin temel kavramlarını güzel bir üslupla özetleyip anlatmaktadır. Ekonomiyle ilgili kurulan divanlardan bahsedilirken Divanü’l-beytülmal, Divanü’d-dıya‘(arazi öşürlerini toplama divanı), Divanü’n-nafakat (maaş dağıtımı divanı) ve Divanü’l-harac hakkında bilgi verilmektedir. Yazar ekonomik terimleri anlatırken ganimet, cizye, öşür, atıyye, fey, harâc, humus ve ikta hakkında kısaca bilgiler vermektedir. Daha sonra sağlık konusunu anlatan yazar sağlık kuruluşları ve bu kuruluşların tarihi serüveni konusunda bizleri aydınlatmaktadır. Akabinde İslam medeniyet tarihinde ordu kurumu, askeri kuvvetlerin teşekkülü, ordunun görev ve sorumlulukları, yardımcı birimler, silahlar, bayrak, sancak ve üniformalar üzerinde durulur. Hisbe teşkilatı ayrı bir başlık altında mütalaa edilmekte muhtesibin (bir nevi zabıta memuru) görevleri konusu işlenmektedir. İslam toplumlarında önemli hizmet sektörlerinin başında gelen şurta/polis teşkilatı, berid/posta teşkilatı ve hapishanelerin oluşması yine bu bölümde işlenen diğer konulardır.

    Eserin dördüncü bölümünde “Eğitim” konusu ele alınmaktadır. Prof. Dr. Adnan Demircan[6]tarafından hazırlanan bu bölümde eğitim ve öğretimin İslam tarihinde nasıl gerçekleştiği, gelişim süreci, dini ve mesleki eğitimlerin işleniş metodu hakkında bilgiler sunulmaktadır. Eğitim kurumlarını anlatan yazar, bu kurumların başında ev ve cami geldiğini ifade eder. Bunlardan sonra küttab, tekke, kitapçılar, âlim evleri, bâdiye, saray, çarşılar, medreseler ve ihtisas medreselerini diğer eğitim kurumları arasında sıralayan yazar bu kurumların her birinin tarihçesi üzerinde kısaca durmaktadır. Bölümün sonunda ise eğitim yönetiminin nasıl gerçekleştiği konusu işlenmektedir. 

    Beşinci bölümde Doç. Dr. Cahit Külekçi[7]“Toplum” konusunu ele almaktadır. Yazar bu bölümde öncelikle sosyal hayatın temel unsurlarını ve bu unsurların başında gelen birey, aile ve kabile yapısını tarih boyunca İslam toplumlarındaki gelişimini işlemektedir. İslam toplumlarında gayrimüslimlerin durumu, gündelik yaşamı, köy ve şehir hayatını işleyen yazar bölümü insanların geçim kaynaklarını ve İslam’ın temel öğretileri ışığında nasıl şekillendirdiklerine vurguda bulunarak bitirir. 

    Doç. Dr. Mustafa Hizmetli[8]tarafından hazırlanan altıncı bölümün konusu “Sosyal Bilimler”dir. Yazar bu bölümde sosyal bilimleri temel iki başlık altında işlemektedir. Bunların birincisi dini ilimlerdir. Bu konuda kıraat, tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve tasavvuf ilimleri incelenmekte özellikle Emevî ve Abbasilerdeki gelişimi üzerinde durulmaktadır. Yine bu ilim dallarının kurucuları başta olmak üzere temsilcileri tek tek zikredilmekte yaşadıkları dönem hakkında kısaca bilgiler verilmektedir. İkinci konu olan beşeri bilimler başlığı altında yazar; dil, edebiyat, tarih, mantık, felsefe ve coğrafya konularını anlatmaktadır. Aynı şekilde bu bilimlerin de kurucuları, ilk temsilcileri, Emevî, Abbasi ve Osmanlı dönemlerindeki tarihi serüvenleri hakkında bilgiler verilmektedir.

    Yedinci bölümde “Fen Bilimleri” konusunu ele alan Prof. Dr. Levent Öztürk[9], öncelikle bu bilimlerin İslam toplumlarında ortaya çıkışı ve gelişimi hakkında bilgi verir. Bilimlerin gelişim süreci konusunda Emeviler döneminde kayda değer gelişmeler olmamakla birlikte yazar bu dönemi mayalanma dönemi ve kendisinden sonraki dönemlere köken oluşturma bakımından önemli sayar. Her bilim şüphesiz bir birikimden doğup kendisinden sonraki gelişmelere de önayak olur. Bu anlamda Abbasiler dönemi, bu bilimlerin bir nevi altın çağı olmuştur. Yazar bu bölümde astronomi, matematik, tıp, kimya, fizik, mekanik, mühendislik, zooloji, filoloji gibi konuları ve bu bilimlerin temsilcilerini anlatır.

    Prof. Dr. Fatih Erkoçoğlu[10]tarafından hazırlanan sekizinci bölümün konusu “Sanat ve Mimari”dir. İlk olarak mimari ve şehirciliği konu alan yazar, burada İslam mimarisinin gelişim serüvenini Hz. Peygamber döneminden Osmanlıların sonuna kadar işler. Özellikle mescit ve cami mimarisini detaylı bir şekilde ele alıp bunların İslam beldelerindeki örnekleri üzerinde tek tek duran yazar, sonra bahçecilik konusuna geçer. Güzel sanatlardan hat, tehzib, ebru, ciltçilik, katı‘, musiki, minyatür ve çiniciliğin İslam toplumlarında ve devletlerinde gelişimini ve bu dönemlerde bu sanatlara önderlik edenleri detaylı bir şekilde ele alır. Yazar son olarak endüstriyel el sanatları konusunda maden, cam, fildişi, ahşap, halı ve kilim işlerini anlatır. 

    Dokuzuncu bölümde “Avrupa’ya Tesir” konusunu ele alan Doç. Dr. Mustafa Özkan[11]bu konuda öncelikle İslam medeniyetinin Sicilya üzerinden İtalya, Endülüs üzerinden de Fransa’ya nasıl etkide bulunduğunu anlatır. Ayrıca İslam medeniyetinin Haçlı seferleri ile Avrupa’yı etkilemesi konusundaki görüşleri ortaya koyar. Yazar Batı medeniyetinin İslam medeniyetinden en ziyade etkilendiği alanların başında gelen tıp, felsefe, mimari, edebiyat, dil, matematik, astronomi, musiki, kâğıt ve matbaanın Batıya tesirini bu bölümde işler. 

    Eserin onuncu bölümü Prof. Dr. Mehmet Azimli[12]tarafından “Sicilya İslam Medeniyeti” başlığıyla hazırlanmıştır. Yazar bu bölümde Sicilya’nın fethi, Normanlar dönemi ve Sicilya İslam Medeniyetinin Batıya etkisini siyasi, mimari, sanatsal, ilmi, zirai, endüstriyel, dil ve edebiyat bakımlarından işlemektedir. Sicilya İslam medeniyetinin Avrupa Rönesans hareketlerinde önemli ölçüde etkisi olduğunu vurgulayan yazar, maalesef bu medeniyetin ilim adamlarınca incelenmek üzere yeterince ilgi görmediğini ifade eder. 

    On birinci bölüm “Endülüs İslam Medeniyeti” başlığıyla Prof. Dr. Lütfi Şeyban[13]tarafından kaleme alınmıştır. Bu bölümde Endülüs’ün fethi ve kısaca tarihi üzerinde durulmuştur. Özellikle Endülüs Müslümanlarının dünya medeniyetine katkıları, Endülüs’ün fethinden sonra bölgede meydana gelen değişim ve ideal bir topluma dönüşümü üzerinden anlatılır. Bu konu idari ve sosyo-kültürel değişim, barış içinde birlikte yaşama ve gündelik hayata yansıyan her yönüyle gelişmiş toplum olma bakımından incelenir. Akabinde Endülüs medeniyetinin ortaya koyduğu sistem ve eşsiz değerler; bilim, teknik, endüstri, tarım, kültür, eğitim-öğretim, musiki, şiir, tıp, matematik, astronomi, kimya başlıkları altında mütalaa edilmektedir. Son olarak da Endülüs medeniyetinin Batı’ya etkisi anlatılmaktadır.

    Kitabın on ikinci bölümünde “Selçuklu Medeniyeti”ni Dr. Nurullah Yazar[14]kaleme almıştır. Bu bölümde öncelikle Selçuklu idari teşkilatı ele alınmakta bu konuda hükümdarlık alametleri olan unvanlar, hutbe, sikke, taht, tevki, tuğra, çetr, nevbet gibi konuların yanı sıra merkez ve eyalet teşkilatını oluşturan divanlardan ve kurumlardan bahsedilmektedir. Daha sonra askeri teşkilatı anlatan yazar adli yapı, iktisadi yapı, sosyal hayat, ilim ve kültürel hayat, sanat ve mimari gibi konuları işlemektedir.

    Kitabın on üçüncü bölümü “Osmanlı Medeniyeti”nden bahseder. Prof. Dr. Ahmet Turan Yüksel[15]tarafından hazırlanan bu bölüm Osmanlı medeniyetinin bir nevi Selçuklu medeniyetinin devamı olması bakımından bir önceki bölümde işlenen Selçuklu medeniyetinin inceleme tarzıyla aynıdır. Selçuklu medeniyetinde işlenen konu başlıkları bu bölümde aynen Osmanlı medeniyeti için kullanılmıştır.

    Eserin on dördüncü ve son bölümü “Doğu-İslam Medeniyeti” başlığı altında Prof. Dr. Hanefi Palabıyık[16]tarafından kaleme alınmıştır. Yazar bu bölümde Abbasi, Selçuklu, Osmanlı medeniyetleri gibi büyük olmasa da İslam medeniyet tarihine katkısı olmuş diğer Doğu İslam devletlerini ve medeniyetlerinin bir kısmını ele almaktadır. Bunların başında Hindistan’da İslam’ın yayılışı, oluşturduğu medeniyet ve İslam medeniyetine katkısı incelenmektedir. Akabinde Gaznelileri (963-1186), Delhi Türk Sultanlıklarını (1206-1526), Babürlüleri (1526-1858), Timurluları (1370-1507) ve Safevileri (1501-1736) işlemektedir.                    


    [1]Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [2]İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı doktora öğrencisi.


    [3]Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [4]Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [5]19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [6]İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [7)Izmir Katip Çelebi Üniversitesi Öğretim Üyesi


    [8]Bartın Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.

    [9]Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [10]Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.


    [11]Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [12]Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [13]Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.

    [14]Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [15]Necmettin Erbakan Üniversitesi Ahmet Keleşoğlu İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    [16]Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.