• Bir babanın ilk ve en yakıcı suçu babalık yapmamasıdır.
  • HÜZNÜN İLMİHALİ: ROMY SCHNEIDER

    Hayat, yoksul bir oda sanki... Ha sırça köşk, ha gecekondu... Tüm odalar yoksul. Mahrumiyet duygusuyla var edilmiş doyumsuz bir canavar: İçine mutluluk, olgunluk, kariyer; olmadı utanç, masumiyet, şehvet... nice eylemi, nice erdemi, nice sıfatı ve hatta başka başka hayatları tıksan dahi nafile: Kendini bulmakta, kendini görmekte, kendini sevmekte zorluk çekiyor.

    Ne tuhaf! İnsan da hayata benziyor: Arzularının sınırı yok! Kendini bilmiyor. Kendini aramıyor. Gün geliyor, kendini istemiyor... Kendi dışındakiler kadar, belki ondan da fazla, kendine karşı.

    Şurası muhakkak ki, her kişi biricik. Herkes ‘orijinal’... Lakin Romy Schneider bu. Tüm istisnalarına rağmen nasıl da taşıyor kimi genellemelerin ruhunu. Zira fena karalanmış bir yükseliş ve çöküş hikâyesi onunki. Bir horgörü ve hoşgörü kronolojisi...


    Gençlik Başında Duman

    23 Eylül 1938'de, Viyana'da gelmiş dünyaya. Nüfusa Rosemarie Magdelana Albach olarak geçmiş adı. Annesi ünlü aktris Magda Schneider, babası jön Wolf Albach-Retty. O vakitler Avusturya, Almanya’nın bir parçası... Alman nüfus kâğıdı taşımasının hikmeti de bu.

    Doğumundan üç hafta sonra Viyana’yı terk etmek zorunda kalıyor. Yeni yuvası Schönau am Königsee’dir artık. Onlara kucak açanlar ise büyükannesi (Maria Schneider) ile büyükbabasıdır (Franz Xavier Schneider). Burada kardeşi Wolfdieter’le birlikte yaşar.

    Bereketli bir çocukluktur onunki... II. Dünya Savaşı’na rağmen huzur içinde geçer Bavyera günleri... Derken üzeri itinayla örtünen geçimsizlik başkaldırır. 1943’te çatlayan ilişki, 1945’te ayrılıkla sonuçlanır.

    Babanın evi terk edişi, milyonlarca domino taşını peş peşe düşürecek ilk hamledir adeta. İlk kırılma... İlk kaybediş... İlk idrak...

    Hayattaki kimi yükseltiler, kimi çukurlar ve hatta kimi girintiler, çıkıntılar akışın yönünü, şiddetini değiştirir. Köpürmek de vardır bu akışın ucunda, dalgalanmak da... Düşmek de usuldendir, hızlanmak da... Henüz on beş yaşında, kendisine lütfen ikram edilen küçük bir rol de böylesi anlardan biridir: “Wenn der weiße Flieder wieder blüht”te (Hans Deppe imzasını taşıyan bu film, bizde “Beyaz Zambaklar” olarak bilinir) annesiyle oynar. İçin için yanan kor, neyle besleneceğini bilmektedir artık: sinema!

    Ancak bu bilme, biraz da annenin çekim alanından sıyrılma, kendi olma telaşı olarak da okunabilir pekâlâ. Zira anne, tüm öykünme ve muhafaza edilen sevgiye rağmen, huzurun ömrünü kısaltan kişidir; ve bu noktadan itibaren olsa olsa ancak bir araçtır, zirveye ulaşmasına imkân yaratan.

    1949’da Salzburg’ta yatılı okuyan (Internat Goldstein) Romy Schneider, setin tozunu üzerinden, gürültüsünü kulağından henüz silmiştir ki, okul hayatına daha fazla katlanmanın anlamsızlığına kanaat getirir. Günlüğüne yazdığına göre, “mutlaka oyuncu olması gerekmektedir. Buna mecburdur.”

    1954-1957 arasında 4 filmde oynar. Bunlardan biri, Ernst Marischka’ın “Sissi”sidir. “Sissi”, Kraliçe Elizabeth’in hayatını, neredeyse karikatürize ederek beyaz perdeye yansıtan bir kitsch’tir. Hani ‘halk sineması’ diye bir şey varsa eğer, bunun tipik örneği dense yeridir. Bunalım yahut buhran günlerinin sağaltma aracı melodramın tesiri kıvamındadır: Geçmiş, belki de bir daha gelmeyecek güzel günlere düzülen bir methiyedir ve bile isteye olayların, karakterlerin içlerinin boşaltılması kimseyi rahatsız etmemektedir.

    Burada Marischka’nın hakkını teslim edelim: Savaş sonrası toplum psikolojisinin idrakiyle güven ve güç duygusunu yüceltip, aşk ve iktidar sarmalını kabul görecek şekilde popülerleştirmek fena bir maharet sayılmasa gerek.

    Diğer üç film (Feuerwerk, Maedchenjahre ve Die Deutschmeister), ne sinemasal açıdan ne de Romy Schneider’ın kariye açısından mühimdir. Tek farkla: Schneider Die Deutschmeister filminde şarkı söyler: Wenn die Vögel musizieren.


    Bir Başkadır Üvey Baba Sevgisi

    Gel gör ki, “Sissi” Romy Schneider için daima aşmayı ve hatta unutmayı arzuladığı bir eşik olacaktır. Erken yakaladığı şöhret (malum: bu üçlemenin ilk filmi kendisine Bambi ödülünü kazandırır. Bambi, Hubert Burda Media’nın takdim ettiği kitle iletişim ödülüdür, ödül heykelciği altın bir ceylandır), hazırlıksız yakalamıştır onu. Daha vahimi: şöhretleri belirli şablonlarla algılamak ve alkışlamaktan hoşlanan kesim için vazgeçilmez bir kanondur artık o. Olmakta olan’ın aceleyle taşındığı son istasyondur bu adeta. Gitmek isteyenin, varmak isteyenin kulağına fısıldanan anti müjde: Seni yücelttik ve böylelikle de öldürdük!

    Belli belirsiz yayılan imdat çığlığı, üvey babası tarafından duyulur. Erkeksi bir güdüyle ipleri kavrar. Gerer ve gevşetir. Buna öylesine kapılır ki, o ipin ucundaki kişinin kişiliği bir noktada unutulur. Değil mi ki hayat, yoksul bir odadır; o da bu odayı düzenleme, donatma ehliyetine sahip belki de tek içmimardır.

    Teslimiyet duygusu, önce mahrumiyeti, peşi sıra da suiistimali çağırır. Üvey baba Hans Herbert Blatzheim’ın tercihi de bu yönde olur. Pek hassas bu konuyu iyisi mi Schneider’ın ağzından aktaralım: “Üvey babam açık açık kendisiyle yatmamı teklif etti."

    Böylesi bir şeyi itiraf etmek cesaret ister. Schneider bu cesareti ancak 40’lı yaşlarında gösterebilir. Öz babasının evi terk etmesinden sonra üvey babasının yatma teklifi hayatındaki kim bilir kaçıncı kırılmayı teşkil eder. Bir başka deyişle, hayatına giren iki erkek, iki güç modeli, tesir gücü yüksek bir hayal kırıklığı yaratır.


    Bir Erkeği Sevdim, Zaten Yoktu

    Romy Schneider, Almanya’nın sınırları dar gelince soluğu Fransa’da alır. “Maedchen in Uniform”da (1958) Manuel von Meinhardis karakterini canlandırır. Aynı yıl “Christine” ve “Die Halbzarte” adlı filmlerde oynar. “Christine” iki açıdan önemlidir: a.) Annesini üne kavuşturan "Liebelei"nın yeni bir uyarlamasıdır, b.) Alain Delon’la tanışır. Bu kıpır kıpır delikanlı, nam-ı diğer süper star, Schneider’ın gönlünü çeler. Annesinin babasının ricalarını, “Bir Fransız horozu mu öpecek kraliçemizi?” türlü karşı çıkışlarını hiçe sayarak ahalinin Paris’e taşınır. Artık Fransız olmayı istemektedir; bir Fransız gibi yaşamak, bir Fransız gibi giyinmek ve bir Fransız gibi sevişmek... Alain Delon’la birlikte birkaç tiyatro oyununda oynar (mesela Schade’da [1961]... Luchino Visconti’nın yönettiği bu oyun pek ilginçtir: Romy, sahne tecrübesi olmadığı, henüz Fransızca’yı yeterince iyi telaffuz edemediği halde seçilmiş ve sahne almıştır; Visconti, Delon’a güvenmektedir; Delon ise Romy’e sırılsıklam âşıktır. Buna mukabil oyun hayli alkış alır. Sonuç tatmin edicidir) Birkaç filmde de (Ein Engel auf Erden, Die schöne Lügnerin, Katja, Nur die Sonne war Zeuge) başrol üstlenir.

    Fritz Kortner’ın “Die Sendung der Lysistrata”sı bir televizyon dizisidir. Ve pek talihli bir dizi sayılmaz. Bazı kanallar gayri ahlaki bularak yayımlamayı reddeder. Üstüne üstlük bir Katolik papazı Romy Schneider hakkında suç duyurusunda bulunur. Suçu, ahlaka mugayir davranışlar sergilemektir.

    Derken Cesare Zavattini’nin önerisiyle Mario Monicelli, Federica Fellini, Luchino Visconti ve Vittoria de Sica’nın ortak yönetimiyle çekilen "Boccacio 70"de (1961) boy gösterir Schneider. Film dört epizottan oluşmaktadır: Renzo e Luciana (Monicelli), La tentazione del dottor Antonia (Fellini), II lavoro (Visconti) ve La riffa (de Sica). Boccaccios’un penceresinden ahlak ve aşkı kimin nasıl gördüğünü yansıtmaktı amaç... Filmin senaryo yazarlarından biri de İtalo Calvino’dur. Schneider, Visconti'nin çektiği epizotta, "kiralık kızlara müptela" barones Pupe rolündedir. Üstündeki Coco Chanel kıyafetlerini çıkardığı ünlü striptiz sahnesi sinema tarihine geçer.

    Yıl 1962 olduğunda, hayat belki de hiç olmadığı kadar mutluluğa gebedir: Orson Welles gibi bir üstat, senaryosunu da kendisinin yazdığı Kafka’nın “Dava”sında Leni rolünü teklif eder Schneider’a (Hitchcock’un “Psycho”suyla unutulmazlar listesine dahil olan Anthony Perkins, Josef K.’yı canlandırmaktadır). Bu rol kendisine Étoile de Cristal’de (1963) En İyi Yabancı Oyuncu ödülünü getirir.


    Aç Kollarını Hollywood, Ben Geldim!

    Ve Hollywood kapıyı çalar. Anca bu Hollywood, başka bir Hollywood’tur. Zira Carl Foreman, sıradışı işlerle adını duyuran bir senaryo yazarı, bir yapımcı ve nihayetinde yönetmendir. ABD’nin kara listesindedir. Meraklıları kendisini “The Bridge on the River Kwai”, “High Noon” gibi filmlerden anımsayacaktır. Ancak kamera arkasına geçtiği tek film The Victors’tur (Die Sieger) ve Romy Schneider bu filmde Regina adlı genç bir kemancıyı canlandırmaktadır. Film, Columbia Pictures Corporation adına ağırlıklı olarak Fransa’da çekilmiş, Finlandiya’da 16, İsviçre’de 15 yaş ve üstünün izlemesine müsaade edilen 175 dakikalık ironik bir savaş filmidir.

    İkinci Hollywood filmi, yönetmenliğini Otto Preminger’ın yaptığı “Der Kardinal”dır (The Cardinal, 1963). Schneider bu filmde ilk ve son kez özbabası Wolf Albach-Retty’le birlikte oynar. Henry Morton Robinson’ın aynı adlı eserinden uyarlanan film, altı dalda Oscar’a aday gösterilir (1964). En İyi Yönetmen ödülünü alır. Golden Globe’da (Altın Küre, her yıl film ve televizyon dizilerine verilen Amerika’yla sınırlı bir ödüldür) John Huston’a En İyi Yardımcı Oyuncu ödülünü kazandırır, filmin kendisi de En İyi Drama ödülüne uzanır.

    1964’te Jack Finney’in romanından uyarlanan “Good Neighbour Sam” (Almanya’da “Leih mir deinen Mann”, yani bana kocanı kirala yahut adamını ödünç ver olarak dilimize aktarılabilecek bir adla vizyona girdi), David Swift’in yönettiği 130 dakikalık tipik bir Amerikan komedisidir. Janet Lagerlof karakterini canlandıran Schneider, Jack Lemmon’la başroldedir. Eleştirmenler Lemmon’a bayılırlar. Ama Schneider’ı pek göremezler.

    Senaryosunu Woody Allen’ın yazdığı “What’s New, Pussycat?” için yönetmen Clive Donner ve Richard Talmadge’ten teklif aldığında, piyangonun kendisine vurduğunu düşünmüş olmalı Schneider. Sinemanın görüp göreceği üç beş dahiden biri olan Allen’ın beyaz perdedeki ilk ciddi sınavı niteliğindeki 104 dakikalık Fransız-ABD ortak yapımı bu komedi, Peter Sellers’ı zirveye taşıyacaktır zira. Ne ki hüsran, yatılıya kalmış, kaldığı yeri pek benimsemiş, gitmekte gönülsüz bir misafir gibidir. Güzelliği fark edilir, lakin oyun kabiliyeti asla...


    Ne Zaman Fransız Olacağım?
    Hayat böyledir işte: Almanya, tercihini Fransa (Paris) ve Alain Delon’dan yana kullandığı için hain ilan edecektir kendisini; Fransa, zamanla César’a dönüşecek olan Étoile de Cristal’de ödüle değer görecek (ki birkaç César daha alacaktır), sahnelerini açacak, Channel’in yüzü olması istenecek, lakin yine de ‘yeterince Fransız’ kabul etmeyecektir kendisini.

    Paris güzeldir! Yeni Dünya defterini kapatmak, her şeye rağmen iyi bir tercih olarak görülebilir. Sonuçta aşk vardır.

    Ne ki Alain Delon, şımarıklıktan mıdır bilinmez, Romy Schneider’a uzunca bir mektup yazar ve imzadan sonra adı Nathalie Delon olacak zat-ı muhteremle nikah masasına oturur. Vaktiyle top model, oyuncu ve şarkıcı Nico da (Christa Paeffgen), bu adamla yaşadığı hızlı ve yıpratıcı aşk sonucu mahvolmamış mıydı (ancak Nico hakkında kimi söylentiler mevcuttur: Delon’dan olduğunu iddia ettiği Ari’ye uyuşturucuyu veren ilk kişi odur. Rivayetlerin sonu yoktur: Uyuşturucu komasına giren ve can çekişen oğlunun çıkardığı sesleri, ileride kullanmak üzere kaydeden de odur. Talihsiz bir şekilde, İbiza’da bisikletten düşüp ölmüştür. Punk, Noise yahut Ambient dahil, müziğin pek çok türü kendinden nasiplenmiştir)? Demek ki şimdi sıra kendisindedir.

    Lakin teselli bulamaz. Öz babasından sonra sığındığı bir erkek daha sırtını dönünce kendine hayata küser. İntihar teşebbüsünde bulunur.

    Hayat böyledir işte: Banu Kırbağ’ın şarkısında söylediği gibi olur ve unutulmaz denen dertler unutulur. Takvim yaprakları 1966’yı gösterdiğinde oyuncu ve tiyatro yönetmeni Harry Meyen’le (aslında Harald Haubenstock) evlenir. Aynı yıl oğlu David Christopher dünyaya gelir. Bu sevinci şu cümlelerle kutlar: "Bana hayatımda ne tür bir değişiklik oldu diye soruyorsunuz. Ben size biraz değişik bir açıklamada bulunayım: nihayet benim de bir hayatım oldu."


    Eski Âşık Düşman Olmaz

    Hayatına kavuştuğu yılın üzerinden iki yıl geçmiştir ki, yolu tekrar Alain Delon’la kesişir. Jacques Deray’ın “La Piscine” adlı muhteşem filminde Marianne rolu düşmüştür kendisine. Film Fransa’da 31 Ocak 1969 gösterime girer, 8 Mart 1970’te de Almanya’da...

    Tatil cenneti Saint-Tropez’in mekân olarak seçildiği film, coşkuyla karşılanır. Ancak 120 dakikalık polisiye/drama kimi ülkelerde yaş sınırıyla cezalandırılır adeta: Arjantin’te 18, Almanya ve Finlandiya’da 16, İsviçre’de 15 yaş ve üstü ancak izleyebilecektir filmi.

    70’li yıllar, onun zamanıdır artık. Fransa’nın eli yüzü düzgün pek çok filminde o vardır. Fransa için artık yeterince Fransız’dır çünkü... Kâh Yves Montand eşlik eder kendine, kâh Michel Piccoli.

    “L’important c’est d’aimer”daki (Andrej Zulawski, 1975 [kimi kaynaklarda 1974]) Nadine Chevalier ve “Une histoire simple”deki (Claude Soutet, 1978) Marie rolüyle Cesar’a uzanır.

    Arada oynadığı bir film vardır ki (Ludwig, 1972), bir anlamda “Sissi”yle rövanş niteliğindedir. Visconti, ondan bir kez daha Kraliçe Elisabeth olmasını ister. Ancak bu kez uyanıklık yoktur. Popülizm yoktur. Kitsch hiç yoktur. 247 dakikalık “Ludwig”, hem Visconti hem de Schneider için bir yeniden varoluştur sanki: Filmdeki hakiki Elisabeth’i Avusturya Sissi kadar sevmez, lakin dünya hayran kalır.

    Sinema ile gönül ilişkileri aynı frekansta olmasa gerek: Meyen-Schneider çifti 1973’te boşanmaya karar verirler, 1975’te de bu gerçekleşir. Boşanmayı takiben, kendinden 11 yaş küçük asistanı Daniel Biasini ile evlenir. Biasini’yi “Le Train”in (1973) çekimleri esnasında tanımıştır. Çok geçmeden bir kız çocukları olur: Sarah Magdelena Biasini (21 Haziran 1977). Evlilikleri 1981 yılına değin sürer.

    Boşanmadan iki yıl önce, 1979’da Gosta Gavras’a teslim olur: Clair de Femme. (Roman Gary’nin bu eserini meraklıları Can Yayınları’ndan temin edebilir: “Kadın Işığı”) Senaryoya sürpriz bir isim katkıda bulunmaktadır: Milan Kundera. Yves Montand’la müthiş bir ikili olmuştur.


    Kamera Yoksa Ben de Yokum!

    Çok beklemesi gerekmez; derin anlamlar atfettiği üçüncü erkek, yine erken bir şekilde hayatından çekilir: Oğlu David, bahçe duvarından atlarken demir parmaklıklar üzerine düşerek feci şekilde can verir. Çıldırmanın eşiğine gelir Schneider. Herkesten ve hatta kendinden dahi kaçar olur. Boissy Sans-Avoir köyüne yerleşir.

    Bu inziva, çare değildir yarasına... Çalışmanın eğlence, mutluluk olduğunu düşünen her Alman gibi sarılır tekrar sinemaya. 1981 yılına üç film sığdırır: Garde à vue (Sorgu, Claude Miller), Fantasma d’amore (Dino Risi) ve La passante du Sans-Souci (Jacques Rouffio). Son filmde savaşta kocasını ve çocuğunu kaybeden bir kadını oynar. Bundan olsa gerek, filmi ölen kocası ve oğluna ithaf etmek istediği söylenir. Yapımcılar bu isteği fazla özel bulur. Schneider’ın yanıtı ders niteliğindedir: "Özel mi? Özel olan neyim kaldı ki? Eğer ben herkese aitsem, herkes de benim neleri kaybettiğimi bilmeli." Bunun üzerine filmin jeneriğine ithaf yazısı konur: David'e ve babasına...
    Tekrar sinema aşkı nüksetmiştir: Alain Corneau, Andre Techine ile ön hazırlıklar yapmaktadır. Fassbinder, onu düşünerek senaryo yazmaktadır. Kaybederken kazanıyorum mu, demeye kalmaz, 29 Mayıs 1982 sabahı gözlerindeki perde iner.

    Hayatın yoksul odasını kendince döşemeye ve anlamlı kılmaya çalışan birinin daha nefesi tükenir böylelikle...
  • 1008 syf.
    ·20 günde·Beğendi·8/10
    Dostoyevski'nin son romanı olan Karamazov Kardeşler gerçek anlamda tam bir final niteliginde olan bir baş yapıttır. Muhtemelen üstad insan bir romanda aradığı her şeyi bulabilir mi sorusunu kendisine ve sormuş ve bence ustalık eseri olan Karamazov Kardeşleri yazmaya başlamıştır.
    Roman bir baba üç kardeşten çok daha fazlası var: Din-Bilim çatışması, Doğu-Batı sorunu, Sosyalizm, Feodalizm, Ahlak sorunları, Hukuk, Toplum yapısı, Aile yapısı, Felsefe... Saymak bile mümkün değildir. Ve bunun en güzel yanı da bunları asıl hikayeyi bozmadan karakterler ve diyaloglar içerisinde akıcı bir şekilde gerek alegorik olarak gerek açık bir şekilde okuruna sunmasıdır.
    Karakterlere geçecek olursak, yoğun ve önemli karakter sayısı o kadar çok ve incelemesi o kadar zor ki benim buna ne yetkinliğim ne de zamanım var. O yüzden sadece bazı karakterler hakkında bir kaç kelime yazmak istiyorum.
    İvan, Dimitri ve Aleksey birbirine taban tabana zıt üç kardeş.Herkes bu kardeşler arasında birisini kendisine yakın hisseder. İvan aklın, Dimitri cesaretin, Aleksey ise sevginin temsilcisidir.Dimitri saf, gururlu, delikanlı( Bizdeki anadolu insanını) temsil ediyor. Aleksey gerçekte var olamayacak kadar temiz ve gerçekte olamayacak kadar sevgi dolu bir karakter.Bu karakterlerden İvan kendime en yakın gördüğüm karakterdir. Özellikle Büyük Engizisyon Yargıcı bölümü bu nedenle beni en çok etkileyen kitap bölümleri arasında en üst sıralarda yer edinmiştir.
    Baba Karamazov(Fedor Paylovic) ahlak yoksunu, vurdumduymaz, alkol ve kadın düşkünü, hayatta kendi uzerine yüklenen babalık görevi gibi hiçbir görevi yerine getirmeyen bir karakter olarak çizilmiş. Ve bunun sonucunda böyle bir babanın baş rolü oynadıgı bir ailede ortaya çıkabilecek facialar üzerinde durulmuştur. Avukat Fetyukovic'in savunmasında üzerinde durduğu üzere ben de sormak istiyorum. Bu babanın hiç mi suçu yok ?
    Yekaterina İvanovic Mityaya olan aşkında dolayı tabiri caizse her türlü saçmalığa aşağılanmaya maruz kalmasına rağmen son raddeye kadar aşkından vazgecmeyen ama yeri geldiginde bunun uğruna çok çirkinleşen bir kadın.
    Son olarak Gruşenka'dan bahsetmek istiyorum. Bir çok çevre tarafından bir baba ve ogulun katili olarak görülebilir kendisi, hatta bir ahlak yoksunu, düzenbaz olarak görülebilir. Ama ben kendisini romanda en masum karakterlerden biri olarak görüyorum. Yaşadıklarının, yaşattıkları yargılanmadan önce göz önünde bulundurulmasını istiyorum ki gercekten aşkı bulunca amansızca peşinden gidecek kadar cesur bir kadın kendisi :) .

    Bütün karakterler hakkında bir seyler söylemek isterdim gercekten ama buna ne yetkinliğim ne zamanım var. Ki zaten beni asıl etkileyen hikaye degil kesinlikle. Dostoyevski'nin hikaye ile birlikte hikayenin içinde yaptigi sosyolojik, felsefi, dini, toplumsal tartismalardır beni etkileyen. Kitabı bitirince bunu gercekten hissediyorsunuz ve bir taraf secmek zorunda da degilsiniz. İyi okumalar.... :)
  • Suçu ceza, cezayı da af izler. Çocuk için af, anne-babanın sevgisini yeniden kazanmaktır.
  • KIZILIRMAK


    Silâh ve şarkı
    ben bütün karanlıkları bunlarla yendim
    doğacak çocuğumun kanında esen
    emekçi karımın dimdik bakışlarında
    ve çetelerin sipsivri uykusuzluğu
    silâh ve şark


    benim bütün şarkılarım iri kuşlardır al ve şafakleyin
    ışıklı nehirler büyütür silâh seslerim tankaranlığında
    yekinir yürür orman
    yekinir yürür toprak
    yekinir yürür kalabalıklar
    ve der ki kitabın ortayerinde
    bütün ırmakları dünyanın
    kızılırmaktan geçer


    vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
    geçin sıcak ırmakları kuşlarım
    kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım


    açtım kırkıncı kapıyı
    gördüm ki atın önünde et
    titrer biryerleri zamanın
    kırdım kırkıncı kapıyı
    gördüm ki itin önünde ot
    ürperip durur hiç olmalardan
    şakıdı kuş
    yarıldı nar
    delirdi ateş
    ve başladı uğul uğul uğuldamağa
    bütün ırmakları dünyanın
    kızılırmak
    kızılırmak

    güneşin ortasında insanlar kımıldaşır
    ve der ki şakıyan kuş
    yarılan nar
    deliren ateş:
    zaman akıyor
    omuzlarında kalabalık nalkırıklarıyla
    anasonlu duyarlığında general nargilelerin
    bir damla kankurusu çok eski savaşlardan
    belki silâhların çürümedik biryerlerinde
    belki pişman bir ağzın acıyarak anlattıkları
    aşka benzer bir karışık kıtlık direnci
    boyunları kafataslı saray kahramanları
    yığınlara vatan diye kalan yoksunluk



    ne de çok özlemişiz gökyüzüne kansız bakmayı!


    yıkık bir ud tiryakiliği antika cumbalarda
    kanaryalarında berberli bezginliği burjuvalığın
    bir polis burnu belki - dağdaki çarıksızın çarıksızlığı
    bir büyük vurgun düzeni - belki de bir lavrens
    vurgunun soygunu nevyork'ta döllediği
    bir kucak sakal sanmak belki de marks'ı
    toprakları denizleri insanları ingilizlemek
    silâhlarla beklemek sömürge sofralarını
    vaşington ağalarının pilâtin dişlerine
    taze bir kan gibisine gerinir güneşlerde
    saklar genişliğini şarapçasına
    altun tepsilerde çok büyük ölür yürek
    çok büyük hıncı kalır mayonezli kirenaların


    yanyana
    birsofrada
    sanfransisko ve c.i.a.
    yâni çuval ve mızrak
    notrdam'ın kargalarının güldüğü


    sakalları incili hümanizma satıcıları
    halep pazarlarından gecikmiş bir ikindi
    kışlalar öğlesonları asurbanipal
    bir böcek ölüsünün geceyi kemirdiği
    tektanrılı çokyataklı ve çok çok acımaklı
    ikindi parklarında köpek ve kıral
    altun ve brovningin karanlık egemenliği


    konuşun soytarılar
    çalgılar susun
    daha bitmedi açlar
    salınır o eski sularda cüzzam yalnızlığı kirliliklerin
    gözün gözü sömürdüğü topraklarda ayıp ve kara
    şimdi çoktaaan terekesi o serüven kahramanlığın
    o bezirgan mutluluk balık tutar şimdi mor kuytularda


    ne de çok özlemişiz gökyüzünü kirşiz sevmeyi

    kırdım kırkıncı kapıyı
    kandım o pınarlardan
    başladı ugul uğul uğuldamağa
    bütün ırmakları dünyanın
    kızılırmak
    kızılırmak


    Sen ne cömert topraklarsın ey ortadoğu
    sen ne çok soyulansın ve hiç uyanmıyansın


    akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında
    kuytuların kuytularda ölüme döllenmesi
    sevişmenin soyutluğu ve çamurluğu
    duaların çamurluğu ve soyutluğu
    gökyüzüne insanca bakamamak
    yâni hiçbir şey
    yâni utanç ve lavanta
    yâni mum
    çoktespihli bir ebabil ki uzar çöllerde
    uzatır baltazar bayramlarını petrol petrol
    uzatır köleliği âmin âmin
    çeşmelerinden hâlâ şehname akan
    şahlı seccadelerde acem ve anka
    mezarlık toprak reformu - kölelerin eşelendiği
    keskin bir ingiliz burnu - de ki abadan
    ya da bir şah ve allah ve dolar üçlemesi
    saat tam onikiye beş kala

    akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında
    soyubitmiş balıkların akvaryum bezginliği
    bir dilim ay
    bir lokma arap
    - gölgesini güneşten bile esirgeyen -
    ve şakkulkamer bedeviliği
    yâni utanç ve lavanta
    yâni kirli ve kaçak
    yâni mum
    kalçaları, kadın pazarlarının - yok başka
    karanlık vatanseverliği kaçakçılığın - yok başka
    general nargilelerin madalya törenleri
    ve şeytan taşlaması petrol kırallarının - yok başka
    ezik ve utangaç
    bilgiç ve yoz
    mum
    yâni demek istiyorum ki
    sadakalı sosyalizm soytarılığı


    konuşun soytarılar
    çalgılar susun
    bekler güzel yarınlarını bu tutsak toprakların
    çetelerin o sipsivri uykusuzluğu


    akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında
    neyin neye düşman olduğu belki de hiç bilinmeyen
    hergece bir düşük, sam radyosunda
    hersabah bir komik âdem
    bir hacıyatmaz
    ve komünistli bir kıralistan yunanistan'da

    hacının develeri gevişirken ay altında ortadoğu'da
    petrol ve çelik kırallarının gölgesinde bir istanbul akşamı
    bizans ve kirli
    türk ve yoksul
    ve mâcun
    allaha ve devlete ve bilcümle gölgelere dualar eyliyerek
    biryanı yangın yıkım
    biryanı yoksul yetim
    biryanı dökülür pul pul
    deniz
    altun
    ve kristal karışımı halinde bir istanbul
    uyanır köprüaltı uykularında


    elektıronik müzikli bir hicazkâr ud
    ve kızıl çağrısı açlığın
    o devletli tekliğinin kabuğunda bir hamal Ortadoğulu
    sıla çalgını da
    vatan yoksulu
    allaha inanır arapça
    yoksulluk çeker türkçe
    ve denizi sever çocukça
    oraları söyler durmadan
    oralarda yaşar bıkmadan
    oralarda ölür istanbullarda


    kaktüs kemirenlerinden biri midir brezilya'nın
    yoksa nil'e tapan ve aç yatan bir fellah mıdır
    kimbilir belki de rio'lu bir gecekondulu
    insan nerde başlar belli değil ki
    istanbulsuz gibi yaşıyarak istanbul'u
    vatansızlığını vatan diye güzelim gün ortasında
    elektıronik müzikli bir hicazkâr ud
    develeşip develeşip dönüşmesi gökdelenlere
    yanki go hom'lu bir miting alaturka
    betonarme balkonlarında emperyalizmin
    ve kasıklarında maydarling amerika
    yâni bütün devrimcilerin konakladığı
    en çok özlediklerine düşman yaşıyan
    bir gecikmiş kıral ve özgür köle
    sürüyerek zincirlerini kaldırımlarda
    ana avrat söverek soluna sosyalistine
    ve bir somun ekmek kaldırımlarda
    ve bir garip hamal kaldırımlarda
    ve bir vatanölüsü kaldırımlarda

    Ne bulmak içkilerde intiharlarda
    neye varmak birşeyleri durmadan çoğaltarak
    çiçek resimleri çizmek güneşli pencerelere
    ölüleri akreplerle çiyanlarla karıştırarak
    eski çamaşırları yenilemek dilencilerde
    bir eski oyuncaktan koca bir gençlik bulup çıkarmak

    kimbilir biz şimdi nelerin neresindeyiz
    alı neden moru neden kırmızıyı kimbilir neden severiz


    bir kenti geri almak ve davul
    bir kenti geri vermek ve davul
    oynaşmak iskeletlerle altunlarla madalyalarla
    dedeleri gümüşlere altunlara atlara oranlamak
    bıkıp bıkıp yeniden başlamak sevişmelere
    kimbilir biz şimdi nelerin neresindeyiz
    alı neden moru neden kırmızıyı neden severiz
    [kimbilir

    dal uyur daldasında yorgun dalların
    gece büyük büyük anlatır eskimişlerden
    su değil toprak değil
    de ki acımışlıklar
    de ki altun sözcükleri tükenmişliğin
    oturur direk direk
    götürür pazar pazar
    ne ki yaşamak?



    umduğum gel
    sevdiğim gel
    beklediğim gel
    gel benim
    kuşak kuşak
    yoluna kurban olduğum

    Kırmızböceğini tanır mısınız?

    güneşin kıyısında kırmızböcekleriyiz
    bir, maviye çalar türkülerimiz
    bir, kapkaraya
    kağnı uzaklığını bilir misiniz
    kırmızıbiber ve tuz
    bilir misiniz
    karlı karanlıkta yalnız
    yapayalnız
    ince ince ölmek
    bilir misiniz
    bugün bulgurun sonu
    yarına dur bakalım
    öbürgün allah kerim
    bilir misiniz
    toprağın boynu bükük
    eller umarsız
    ağam sen bilirsin
    bilir misiniz
    hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz
    ve işte atombombalarıyla korunur açlığımız


    işlemeli mendil ve kurşun
    harmanyeriyiz hey bre
    karakol kapısıyız
    imparatorluk kokar sefaletimiz
    soyula soyula çıplak
    güdüle güdüle sürü
    bütün halklar gibiyiz - biraz kuşdili
    biraz kahvefalı
    ve biraz da düş
    hapisâne avlusuyuz hey bre
    cennet kuzularıyız
    helallaşır gibi bakarız dostların gözlerine
    severiz gülyağını
    ve bir de aynaları
    ve bir de aynalarda yiğitlik masallarını
    sonra azıcık da sakızı
    azıcık da uçkurhavalarını
    bıyık burup gazel çekeriz de tenhalarda menhalarda
    uzatırız boynumuzu elkapılarında
    sülünler gibi

    ve işte türkiyeliyiz
    hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz
    hamsiyiz karadeniz'de
    çukurova'da pamuk
    uzunyayla'da buğdayız
    ege'de tütün
    sınırboylarında gözükara kaçakçılarız
    istanbul'da kadillaklı karaborsacı
    ve doğu dağlarında koçero'larız
    eşsiz bir güzellikle çarpılmış gibi
    uyumuşuz yoksulluğun körmemelerinde
    çalışkanız
    filozofuz
    dostuz
    bütün sömürülenler gibi ezik
    bütün uyananlar gibi kızgın ve doluyuz
    seslenir yüzyıllar ötesinden pir sultan abdal'ımız
    'üstü kanköpüklü meşe seliyiz'
    etekleriz de kodaman soyguncuları ekmek kapılarında
    gözümüz gibi koruyup kolladığımız devletin silâhını
    hey bre
    yoksul - yetime doğrulturuz

    ve işte türkiyeliyiz
    ateşleriz de mandıraları fabrikaları
    topal karıncayı melhemleyip salıveririz
    bir yaprak düşer bir yanbakış götürür biryerlerimizi
    kan sızar yeşillerden ak mendillere
    çıkarıp öcümüzü dağbaşlarına
    ağıtlara ağıtlara dökeriz yüreğimizi


    saksıda çiçek
    kıraçta ceviz
    örtülerimizde nakış nakış sabır ve gözyaşı vardır bizim


    akıyorsak garip çaylar gibi incelerekten
    dokutuyorsak eğer sonbahar gibi
    çok ağır olduğumuz içindir mandalar gibi
    ve balıklar gibi çok kalabalık
    seviyorsak silâhı ve yoksulluğu
    susuyorsak kar altında toprakçasına
    bıçak kemiğe değmediği
    güneş ufuktan doğmadığı
    o tozkoparan fırtına
    kapımızı
    kırmadığı
    içindir

    vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
    geçin sıcak ırmakları kuşlarım
    kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım


    Anasının karnını tekmelediğinde temmuz
    kocaman ve çoook akıllı bir balıktı uzayda
    proton -1 uydusu sovyetler'in
    ve çelik bir kelebekti mariner-4
    ensekökünde merih'in
    şeftali emzikteydi bursa'da
    pamuk çiçekte
    çukurova'da
    ve yeşil bir buluttu buğday
    konya'da
    sivas'ta
    siverek'te

    ozan ozanca söylüyordu dünyanın geleceğini
    işçi grevce
    adını bile bilmediğimiz birileri vardı dünyanın bir-
    [yerlerinde
    örneğin Singapur'da
    tahran'da belki
    belki de kordoba'da
    karakas'da mı desem katanga'da mı
    yoksa roma'da mı ankara'da mı
    birileri biryerlerde durmadan yontuyordu
    barışı mermer mermer
    öfkeyi demir demir
    sevgiyi tunç tunç
    doyumsuz günler aşkına


    ölmek birşey değil dostlar
    hergün ölmek güç
    açlık
    o başka ölüm
    açlık korkusu
    beter
    ne atom ne hidrojen ne yangın
    dağları dümdüz etmeğe - dostlar
    aç çocukların çığlığı yeter
    proton-1
    mariner-4
    güzel
    akıllı
    büyük
    yıldız kaymaları masallar getirirken gecelerime
    yangından kaçar gibi bölük bölük
    sırtı yorganlı emekçileri cömert ülkemin
    göçüyorlardı vatan vatan
    viyana üzerinden
    adenover almanyasına
    'allı turnam bizim ile gidersen
    şeker söyle kaymak söyle bal söyle'
    söyle ki iyi vursun hınzır vurguncu
    tüyübitmediği soysun tefeci
    eskiden gemilere bindirip bindirip zencileri
    allı turnam geçersen ırgat pazarlarından
    zincirli topraklardan hacizli kapılardan
    hastane önlerinden geçersen allı turnam


    insan bazan ölümden de güçlü olabiliyor
    birşeylerin gidişinden ve hiç dönmeyişinden

    sabahları yorumlamak güç değil
    yoksulluğu yorumlamak güç değil
    nasılsa bir başka yorumlamak hep aynı sabahları
    esmer ve uzak
    inmeli antenlerin ardında şaşkın
    ve grevler döverken komprador marka demokrasinin
    [duvarlarını
    yedirip yüreklerini korkularına
    bir köledüzenin uşağı efendisi
    cebi dolarlısı da
    sırtı bitlisi
    tekmeler gibi güneşi çocukların gözbebeklerinde
    'arefe gününde bayram ayında'
    vurdular emekçilerin kongresini
    kördüler
    karaydılar
    çiçeksizdiler
    ve gelip bir karanlıktan
    gidiyorlardı bir karanlığa

    Benim karamsarlığım belki de bir demet gül - sevdiğim
    içimin büyük büyük aklığından geliyor belki de karam-
    [sarlığım


    kocaman ve çoook akıllı bir balıkken uzayda
    proton -1 uydusu sovyetler'in
    ve kondukonacakken luna'lar
    tatlı bir öpücük gibi ay'a
    dilenmek benim ülkemde
    işsizlik benim ülkemde
    ve şeytan taşlamak yasak değildi benim ülkemde
    baböf'ü okumak yasak
    paspas yapıldı demirinden giyotinin
    direktuvar bir ölü söz lârus'ta
    oysa bizim buralarda
    kelepçe yapılıyor hâlâ
    pitekantıropüs babanın günahsız baltasından


    kopmuş toprağından kanayarak
    kanayarak
    saçılmış yollara türkü türkü
    ışık ne
    vatan nerde
    ne ki kutsallık!


    kentlerin varoşlarında sanki kurt sürüleri
    tanrıya filan değil
    allı morlu ışıklara dönük yüzleri
    konuşur elleri ekmek ekmek
    takırdar çeneleri
    ölüm yakın
    lokman uzak
    anlamak yasak değildi benim ülkemde
    anlatmak yasak
    adına grev diyorlardı
    adına gecekondu
    bir şey dolaşıyordu aramızda seslisoluklu
    yaşıyorduk onu biz - dinine allahına kitabına dek
    yaşıyorduk yağmurda yaprak gibi her zerremizde
    ölmek yasak değildi yoluna onun
    adını koymak yasak
    tutmuş troya atları subaşlarını
    madalyalı seyisleri emperyalizmin
    ak taşın üzerinde iki damla kan
    biri memet
    öbürü memet
    'arayerde bu kan nedir
    dost dost dost'
    görmek yasak değildi benim ülkemde
    göstermek yasak

    ben ki uçan kuşu kıskanırdım oyun çağımda
    nehirleri yağmurları selleri kıskanırdım
    buluttan gemilerimle aşardım duymadığım denizleri
    yıldızlardan yıldızlara kurulu hamağımda
    mapusâne türküleri söylerdim geceleri
    bir uzak sel sesiydi o kaygan günlerimde ekmek kavgası
    dünyamda renkler ve böcek sesleriyle bir öyle cümbüş
    en hırçın yıldızları en uysal kavaklara işlemek yaprak
    [yaprak
    yaralı bir serçenin gözlerinde bir evren ölüp ağlamak
    ve bütün haziranları bir tek gülle açmak hersabah


    o tedirgin ellerin bakışları hâlâ sofralarımda
    hâlâ çizik çizik kanar kaygusu o ekmeksiz akşamlarımın
    yok artık, dost yüzlü ağaçlarım, gurbet kanatlı gemilerim
    [yok
    gömüldü gitti kervanlarım o çıtır çıtır ağustos gecelerinde


    bir dilim güneş koyup bir dilim yoksul sevince
    aşk büyütmek
    gecelerce gecelerce özlemeklerden
    bölündüm ayrılıklara parça parça
    dağıldım yeryüzüne çığlık çığlık
    şimdi patron yüzlü sabahlardayım
    şimdi direk direk direnmek

    gel benim sevdiceğim
    gel benim umducağım
    beklediğim gel
    gel de bitsin
    kuşak kuşak
    yoluna kurban olduğum

    binip binip bulutlara ulaştım yıldızlara da
    kıtalardan kıtalara el sallıyamadım
    el sallıyamadım
    turnalar bile geçip gitti türkülerimden
    ben kaldım buralarda
    ben işte kaldım buralarda ey dost
    kırmızıkuşlar
    kırmızıkuşlar
    diye diye avuttum
    hırçın çocuklarımı
    em, em
    diye diye ağladıkça
    ağladıkça
    masmavi çocuklarım
    hep işte böyle

    insan bazan ölümden de güçlü olabiliyor
    anaç bir ağaç gibi dinleniyor kaygularım şimdi güneşte
    aldanmak ne kolay
    ne temiz
    ne ilkel
    allahım!
    kalabalıklarla sevmek güzel günleri
    ne denli güç
    ne denli güç
    allahım!

    uzay
    o masallaranası yıldızlı karanlığım
    karanlığım benim!
    o şafak tarlalarının ekmeğe dönüşmesi
    sarıçiçek vakti ölmek ekinler arasında ve şafakleyin
    bıldırcınlar ve yıldızlar ve tanyeli eşliğinde
    birşeyleri bulmak ve varamamak
    vakur bir ağaç gibi kucaklamak evreni ve şafakleyin
    alfa
    beta
    gama
    ve aynştayn
    yâni biraz daha iflası korkularımızın
    insan denilenin karanlık kurtuluşu
    bir ceviz yaprağı denli basit ve ilkel
    karışık mı karışık bir ceviz yaprağı gibi


    nezaman kaldırsam başımı geceleyin
    ne denli çok anlamağa çalışsam
    gökyüzü bir yapraktı unutulmuş
    not defterinden aynştayn'ın

    ne sanat sanat için şarlatanlığı
    ne savaş için savaş
    çoktan anlaşıldı hey bekleroğlu
    taşın taş olmadığı
    ateşin ateş
    şimdi deprem çizgileri yığınların gözbebeklerinde
    şimdi yumruk çiçekleri o sömürge ülkeler
    aşamazken kel dağları kel dağları düşlerde bile
    geçtim sesduvarlarını sesduvarlarını düşlerde gibi
    yedi başlı beyler besledim yüreğimden yedirerek
    vurdum sonra başlarını beylerin efendilerin
    yok benim tanrılarla kişilerle hiçbir alışverişim
    ben artık, düzenlerle boğuşan bir gerçek devim
    öyle bir dünyayım ki ben-hep özlenmiş hiç yaşanmamış
    insan ve emekten geçer ekvatorum benim
    kendim çizerim sabahlarımı-yok benim sabahçıbaşım
    yok benim lüpçübaşım yok benim hötçübaşım
    yok
    yok
    yok!

    Elbet bir bildiği var bu haçaturyan'ın
    bir bildiği vardı elbet erzurumlu hançerbarı'nın
    arjantin pampalarında uykusuz çetecilerin
    benim kurtuluş anıtlarımda mermi yüklü ananın
    lumumba'nın kanının
    kanayan viyetnam'ın .
    kurşunlu duvarlara doğan günlerin
    kalabalık acıların
    bıçakaçmaz ağızların
    bir bildiği vardı elbet
    bir bildiği var
    bir bildiği olacak elbet

    hiç yalan söylemedi kalın çizgilerle susuşu yoksulluğun
    hiç yalan söylemedi gözlerde zulüm
    ve çıplak uykularında zengin düşleri milyonların
    hiç yalan söylemedi

    hiç yalan söylemedi bu ozan
    elbet bir bildiği var bu kayguların
    birikip birikip durmadan biryerlerde
    acıların öfkelerin birikip biryerlerde
    yekinmesi yatanların ve yürümesi
    akması küçüklerin ve katılması
    yıkması birşeylerin
    ve yıkılması
    yıkılıp yapılması
    hiç yalan söylemedi bu ozan
    işte karton kaleleri kapitalizmin
    işte gözün göze düşman olduğu
    işte elin ele düşman
    ve işte benim
    yeryüzünde güller gibi açılan devrimlerim


    kamboçya'da kalkan kamçı
    şaklar çukurova'da belimde benim
    istanbul'da verilmeyen hak
    durdurur dakota'nın volanlarını
    ve der ki öpüp kaldırdığım ekmek
    - beni böyle yerdenyere çalan şey -
    nevyork'ta bitmişse grev
    ben burda bil ki grev gözcüsüyümdür

    benim gözlediğim
    gel benim yürekyağım
    gel benim
    kuşak kuşak
    yoluna kurban olduğum
    gel!


    Of ooofff, koca gürültülü devrimsiler yutturmacalar
    cilalar civeleklikler yalancılıklar
    karagünlü saraylı soytarılıklar of!
    soygunların gölgesinde sosyete adaleti
    bre hitlerkırması kurtköpekleri
    il duçe döküntüsü yandançarklılar
    bre arapsaçı sadakalı sosyalistler eh!


    elif lâm mim vav he ye
    direkler arası kubbe
    a be ce de ve ye ze
    kadillak marka bir hecindeve
    saraylardan saraylara aktarılarak
    eldenele ceptencebe aktarılarak
    - yürü bre kahpe devran! -
    kanarmş savaşlarla kıtlıklarla yoksunluklarla
    bir gözünde nevyork
    bir gözünde moskova
    gevişir tespih tespih
    dökülür dua dua
    ayışıklı sularında
    ortadoğu'nun
    of ooofff, koca gürültülü devrimsiler yutturmacalar
    allamalar pullamalar törpülemeler
    karagünlü saraylı soytarılıklar of!


    Yorul ey gayrı
    akma ey su!
    ey benim yaratan tedirginliğim tutsak yanım dinmeyen
    [sızım ey!
    çıkarıp çıkarıp yeniden çıkarmak bu dağı bu doruğa
    yorul ey gayrı
    akma ey su!



    durup durup kaygulanmak gibi birşey bu bizim sularla
    [akıp gitmelerimiz
    sonsuz bir tren penceresinden savrulan güvercinleriz
    çok buruk çok buruk bir şarap diyorum sıkın bağları
    ben hiç ölmediğimi yaşamak istiyorum
    orman seviyorsam kimbilir dallara düşmanlığımı
    bayat bir başdönmesi - susmamak diye birşey
    kantutar beni yoksa - kantutmak diye birşey
    bırakma beni bırakma beni - çıldırırım diye birşey
    oysa düştüm develeri - düşlerimde uçaklar şimdi
    düşlerde başlayınca devrim - ne anladınız?
    devrim diye birşey - bir gecekondu tenceresinde
    demek ki önce devrim - ne anladınız?
    ve ölmek vazgeçilmez bir alışkanlıksa
    yorul ey gayrı
    akma ey su!

    çiçekler bırakınca renklerini biçimlerini
    resimler sakal salınca yaldızlı albümlerde
    eski bir türkü gibi bakışlarından belli
    bitkilerin sürüp giden yeşillerinden belli
    kalırız gündengüne yaşlanan sözcüklerde
    bir akşam saatinde günbatımında
    gözgöze gelmelerde ve içkiye yenilmelerde
    bülbüllerin öte öte bitiremedikleri
    kana benzer kan değil kan gibi korkunç ve karanlık
    kalırız birşeylerde ve kimbilir tanrımsılarda
    belki de çocukların hiç bitmeyen oyunlarında

    ve ölmek vazgeçilmez bir alışkanlıksa

    gülersin - menekşeler olur sesin - bırakıp gitmek
    gözlerine bakınca balıklar cıvıldaşmak - bırakıp gitmek

    bir avuç bulut içmek masmavi güvertelerde
    ağlamak tekil değil - ne anladınız?- bırakıp gitmek
    kalırız birşeylerde ve kimbilir tanrımsılarda

    böcekti karanfildi kemandı bonaparttı
    anarşistti burjuvaydı polisti kenediydi
    yoksuldu zengindi kıraldı soytarıydı
    soğuktu sıcaktı ılımandı of
    değil işte bu değil
    topunun sülâlesini!

    adamı tutup götürüyorlar
    geceyi burnundan getiriyorlar
    bütün kırbaçları bütün kelepçeleri bütün alçaklıkları
    adamı vurup öldürüyorlar

    geceyi bir daha yaşamak kolay
    adamı bir daha öldürmek zor
    siz bu tutanaktan ne anladınız
    öldürmek diye birşey - ne anladınız
    suçsuzdu diyorum - ne anladınız
    sefaleti yok etmek adamın düşü
    güzel günler düşünmek işi
    diyorlar bu kokan balığın başı
    tevfik fikret diyor devenin başı
    kime yüklemeli bu iğrenç suçu
    kime yüklemeli bu iğrenç suçu
    kime yüklemeli bu iğrenç suçu


    Benim karamsarlığım belki de bir demet gül - sevdiğim
    içimin büyük büyük aklığından geliyor belki de karam-
    [sarlığım


    biz ki
    petrolü kavuçuğu kahvesi ve kakaosuyla
    ve kastro'su zapata'sı amado'suyla
    sıcak ve kıvrak bir şarkı gibi düşünürüz
    atlantikaşırı bağımsızlığı
    biz ki bir vaşington sineği kondurup bir zenci dağa
    kanlı bir çocuk başı buluruz viyetnam'dan
    ve bazan
    öyle bir sızıyla sarsılır ki antenlerimiz
    sivaslı bir bağlamadan
    afrikalı bir tamtamdan
    daha ilkel ve yalınkat kalır
    o ipek öfkesiyle leonid kogan

    beni ısırdı
    - bilirim -
    18'lerdemondros'larda
    demokrat suratlıydı
    bilirim
    bezirgan dişli
    hâlâ damlıyor kanım
    viyetnam'da kırılan dişlerinden
    ve hâlâ aç dolaşıyor başkent caddelerinde
    kurtuluş savaşı kahramanlarım
    çoğunun çoktan söndü ödü ocağı
    kalmadı çoğundan bir nişan bile
    işte bundandır ki benim
    birtürlü gülemiyor
    gülemiyor
    gülemiyor işte türkülerim




    of ooofff
    ne de çok seviyorum harita okumayı!
    sakarya sivas erzurum
    madrid seul havana
    hepsini hepsini anlıyorum
    alev alev budistleriyle saygon
    linkoln'ün mezartaşı vaşington
    ve süzgün gözlü kompradorlarıma kurtuluş istanbulu


    anlamak hem kolay
    hem kolay değil

    ne ölüm
    ne aşk
    ne de işsizlik
    ve ne de deniz deniz kabarması yüreğin
    ne içki
    ne çiçek
    ne dostluk
    ve ne de akşam saatleri dişi kentlerin
    insan bir anda bütün bir evreni birden yaşıyor
    kan sıçrayınca bağımsızlık bayraklarına

    Birgün çıkıp geldiler - anlamsız yüzlerini ve gülüşlerini -
    tüketimartıklarım üretimorganlarını ve eski külotlarını -
    çikletlerini çukulatalarmı getirip bıraktılar - tiklerini mi-
    miklerini çiğliklerini - gençkızların düşlerini getirip bırak-
    tılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar - iplerini
    oltalarını konservekutularmı - süttozlarmı soyalarını sa-
    lemlerini - kısırlıkhaplarmı madalyalarını tasmalarını -
    bayraklarını bayrakyırtmalarını sövmelerini - anamıza
    bacımıza çocuğumuza - en çok önem verdiğimiz şeyle-
    rimize - üretimorganlarını ve tüketimartıklarım kullana-
    rak - tanrının ve isa'nın ve bizimkilerin izniyle - atlarını
    seyislerini çombelerini - tıraşlarını ve dişlerini getirip bı-
    raktılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar - son-
    ra güzel güzel anlaşmaları - sonra güzel güzel sözleş-
    meleri - sonra güzel güzel paylaşmaları - asılmış-
    ların ve asılacakların izniyle - vedurmadan durmadan
    baltazar bayramlarını - sonra güzel güzel savaş uçakla-
    rını - radarları rampaları atombombalarmı - denizaltı de-
    nizüstü birşeylerini - bilinçaltı bilinçüstü herşeylerini -
    piekslerini bitekslerini bitpazarlarını - eroinlerini kokain-
    lerini getirip bıraktılar - hergün hergün yeniden getirip
    bıraktılar-
    ve sonra çekilip gitmediler gemilerine
    ve sonra çekilip gitmediler gemilerine
    ve sonra çekilip gitmediler gemilerine
    ve artık okadar çok şey getirdiler ki
    ve artık okadar çok şey getirdiler ki
    ve artık okadar çok şey getirdiler ki
    bağımsızlığa yer kalmadı ülkemde


    acılar ey acılar
    işsizlik acısı
    özgürlük acısı
    bağımsızlık acısı ey
    ve ey mızmız acılara direnmenin yoksul kahramanlığı
    ey hergün ölüm
    ey hergün ölüm
    toplanın
    birleşin
    bir olun
    acıların şâhı gibi gelin üstüme
    gelin
    ve bitsin şu iş



    seninle gelecek - çâre yok
    seninle bu tatlılık ey büyük acı
    gök incir nasıl ballanırsa acılardan
    acı koruk nasıl bulursa balların en sarhoşunu
    o işte o!
    gel benim darmadağın direncim
    gücüm
    emeğim
    çilem gel
    gel benim büyük acım
    gel ve bitir şu işi!
    kalaylardan mı gelirsin bolivya'lardan
    rio'nun favelalarmdan mı
    ispanya'dan mı viyetnam'dan mı
    zonguldak kömürlerinden mi gelirsin
    çukurova'lardan mı
    yellerle mi gelirsin ateşlerle mi
    uçarak mı koşarak mı yırtınarak mı
    gel işte gel gayrı
    gel
    gel
    gel de bitir şu işi

    elbet bir bildiği var bu çocukların
    kolay değil öyle genç ölmek
    yeşil bir yaprak gibi yüreği
    koparıp ateşe atmak
    pek öyle kolay değil
    hem öyle bir ağaç ki şu yaşamak denilen şey
    her bahar yeniden yeniden tomurcuklanır da
    yalnız bir bahar çiçeklenir
    a benim gülüm!


    elbet bir bildiği var şu benim bilenmiş bıçak gibi
    [yüzümün

    yaşamak
    bir köpek gibi tekmelenerek
    yaşamak
    öpülüp okşanıp kaldırılarak



    ne donkarlosun domuz ahırı
    ne senatör makdoların oda uşağı
    ne de hacıfışfışın kurban etidir
    demokrasi
    demokrasi denilen o haspanın - a benim gülüm
    lordlar kamarasına açılmaz kapısı
    beşikteki bebeler bile biliyor bunu artık
    biliyor ve unutmuyorlar
    insan kanıyla işlediğini
    o teksas tipi demokrasinin

    elbet bir bildiği var şu benim bilenmiş bıçak gibi
    [yüzümün
    elbet kolay değil öyle genç ölmek


    kore bir kan lekesidir
    akşamlarımızda sızlayan
    bir kopuk koldur hiroşima
    uçaklar geçtikçe çırpınan
    orda
    uzakdoğu'da
    gencecik yürekler gibi seğrîşir her bahar
    barış güvercinleri hiroşima çocuklarının
    burda
    benim ülkemde
    titreşip durur yeni barış güvercinleri

    insan karıştırıyor bazan
    ölmek mi yaşamak
    yoksa yaşamak mı ölmek


    bir karanfil takmak yakaya
    belki de bir orkide
    bir baloya gitmek
    gitmemek
    bir kumar partisi belki de
    onlarca hep birdir a benim gülüm
    onlarca hep aynı değerde
    afrika'da kaplan ve zenci avıyla
    bir atom savaşı ve toptan ölüm


    çocuklar büyümesin
    büyümesin
    tomurcuklar açmasın
    açmasın
    ve sularca akmasın o en güzel şey
    yaşlılar yaşamasın
    yaşamasın
    ocaklar tütmesin
    tütmesin
    ve yuvalar, gülüm benim
    gülmesin gülmesin
    çapraz iki çizgi ak bulutlara
    gâvur gözlü kargaları emperyalizmin
    amerikan bitpazarlarında

    dünya bir genişleyip alabildiğine
    daralıyor birden eliçi kadar
    ve dolar
    madalyalı bir yular gibi geçmiş boyunlarına
    ne güvercinin göğsündeki gökkuşağını görür gözleri
    ne karakarıncanın güneşe günaydınını
    ne de sevişir gibi işlemenin güzelliği titretir yüreklerini
    kongo bir açık bonodur
    belçikalı banker brodel'in kasasında
    ve mister gülbenkyan'ın purosunda
    enfes bir tütündür havana
    duymazlar çeliğin mavi kahkahasını
    tomurcukta çatlayan gücü görmezler gülüm
    satarlar bir akşam içkisine
    o cânım ülkelerin
    narçiçeği yarınlarını

    satarlar gülüm
    memedi memede vurdurup memedin tarla sınırında
    memedin karahaberini satarlar memedin memedine
    ve karagün
    - hangi karagün? -
    gelip çatınca davul davul
    yavruyu memeden koparır gibi
    koparırlar işleyen elleri işlerinden
    sokarlar ateşten ateşe gülüm
    soygun düzeninde göbek atarlar
    ne sevinç
    ne kıvanç
    ne güven
    bize onlardan kalan
    bir avuç yorgun umut
    zincirde bir vatan
    ve kanrevan türkülerdir

    İncecik boyunlu kıraç karpuzu
    dışı yeşil yeşil
    içi kırmızı
    yuvarlana yuvarlana geçer bulutlar
    meler yanık yanık bağlı bir kuzu
    nah şuramda koskocaman dağ benim
    nah şuramda ipincecik bir sızı
    ceylanları ceylan gibi çizmem ben
    çizersem hilâl boyunlu
    çiçekleri çiçek gibi çizmem ben
    çizersem nakış nakış
    akarım ince ince de olurum nehir nehir
    kavgaları kavga gibi çizmem ben
    çizersem türkü türkü
    yazmışlar benim için kocaman kitaplara
    dışı yeşil yeşil de
    içi kırmızı


    neylerim ben kitapları kocaman kitapları
    efendim okusun benim, canım efendim
    o kuştüyü salonlarda, canım efendim
    okusun da büyüsün benim efendim
    okusun da biliversin aklımdan geçenleri
    ben işte hep böyle azgelişmişim
    yâni ben çünkü evet azgelişmişim
    evet çünkü hayır fakat ben işte azgelişmişim
    çokçalışmış azgelişmiş ve işte yoksul düşmüş
    cephelerde mapuslarda aslanım aman
    kıtlıklarda kıyımlarda kurbanım aman
    seçimlerde sayımlarda ben varım aman
    kerpiçlerde küllüklerde hayranım aman
    şenliklerde şölenlerde ben yokum aman

    ben işte hernedense azgelişmişim
    çokçalışmış azgelişmiş ve işte yoksul düşmüş
    demiri de kömürü de sökerim aman
    buğdayı da pirinci de ekerim aman
    çilem budur benim işte çekerim aman
    evet çünkü hayhay fakat ben işte azgelişmişim
    yâni ben çünkü evet hayır fakat azgelişmişim
    ölüm kalım kıtlık kıyım ben varım aman
    bayramlarda seyranlarda ben yokum aman
    soygunlara vurgunlara hayranım aman
    vatan millet allah patron kurbanım aman
    kalabalık ve karanlık türküyüm aman

    benim için demişler ki kocaman kitaplarda
    dışı yeşil yeşil de
    içi kırmızı
    neylerim ben kitapları kocaman kitapları
    efendim okusun benim, cânım efendim
    okusun da biliversin aklımdan geçenleri
    okusun da açıversin gözünün şafağını
    turnalar çizeyim gurbetlerime
    ağıtlar düzeyim yiğitlerime
    kelepçeler vurulsun bileklerime
    okusun da büyüsün benim efendim
    yumuşacık salonlarda cânım efendim

    ve der ki şakıyan kuş
    yarılan nar
    deliren ateş
    bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu
    uşak matti seyretmez de breht'i
    efendisi puntila'sı seyreder
    bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu
    volga mahkûmları'na mahkûmlar değil
    aristokrat salonlarda efendiler içlenir


    damarı pir sultan damarı
    damarı robson damarı
    gelir uğul uğul yeraltı nehirlerinden
    gelir ve bulur yüreğimizi
    damarı kavga damarı
    bu ne biçim düzen hey bekleroğlu
    öfkesi sesinden büyük
    sesi ününden kocaman ruhi su'yu
    şu benim her dalı bin dert açan çıra-çakmak ülkemde
    şu benim yürekleri çıra-çakmak tutuşanlarım değil
    istanbul
    sosyetesi
    alkışlar
    'gelin canlar bir olalım
    tevekkel tu taalâllah'


    vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
    geçin sıcak ırmakları kuşlarım
    kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım

    Ay doğar bedir bedir
    yel eser ılgıt ılgıt
    sırıtır sıram sıram elkapıları
    elkapıları da kölelik kapıları
    kul olur yiğit

    ay doğar hilâl hilâl
    gün doğar devrim devrim
    sırıtır sıram sıram elkapıları
    elkapıları da kölelik kapıları
    kurtulur yiğit


    yeşili çin'den gelir bu kahkahanın
    kırmızısı afrika'lardan
    ve dünya dünya olur diyorum hey bekleroğlu
    yaşamak yaşamak
    gün gelir biz de görürüz yedi rengini deryaların
    gün gelir biz de ölürüz hey bekleroğlu
    yaşamak gibi güzel
    süzüp süzüp güneşi bereketlerden
    çin'den hindistan'dan amerika'dan
    taze bir kan gibi dolaşırız biz de bu yeryüzünü


    vatan topraksa eğer
    ormansa nehirse mâdense vatan
    işçiyse köylüyse aydınsa vatan
    yâni yapıp yaratmaksa herşeyi yenibaştan
    sevmeyi yenibaştan
    alkışı yenibaştan
    bir hesabı vardır bunun sorulur
    bu hesabı soracaklar bulunur
    akgün karagünden öcünü alır birgün
    ürker altunlu yiğitliğin senin ey bunak düzen
    ürker bu yağma saltanatın
    o kanlı karanlıktan kopup gelen bebeğin
    güneş renkli ilk çığlığından
    lenin'ler olur bu çığlık hey bekleroğlu
    marks'lar mao'lar mevlâna'lar
    mustafa kemaller olur hey bekleroğlu
    galile'ler gagarin'ler adsız ustalar
    ve sen olursun işte hey bekleroğlu
    kıtlıklarda
    kıranlarda
    kurtuluşlarda

    uyan ey köşem bucağım
    kırıkkolum iğriboynum sağırkapım dilsizim
    vaktidir direnmenin
    vaktidir şimdi
    karalasın göbeğinde güzel gün
    karalasın göbeğinde mutluluk
    karataş çatladıçatlıyacak

    proton -1
    mariner - 4
    anamın aksütü gibi biliyorum ki
    aynı kafadan doğma
    aynı ellerden çıkmadır
    ve aynı amaçlarla dönmeseler de uzayda
    anamın aksütü gibi biliyorum ki
    bir mariner işçisi de özlemektedir
    [barışı
    en az bir proton işçisinin sevdiği
    [kadar
    Silâh ve şarkı
    ben bütün karanlıkları bunlarla yendim
    sesimde benim
    iki yumruk gibi yanyana dövüşüyorlar
    spartaküslerle viyetkonglar
    yüreğimde benim
    ette bıçak gibi yatıyor
    yarım kalan şarkıları yiğitlerimin
    öfkemde benim
    çok dallı bir ağaçtır özlemek
    doymadan gidenlerimin gözbebeklerinden

    yürüdüm üstüne üstüne bunca yıl
    geçtim dikenlitellerini yasakların bir bir

    tavında demir
    tavında toprak
    ve tavında yürek gibi kabarık
    ve alıngan
    dokundum ateşli kabuğuna güzelin
    iyinin
    gerçeğin
    soyundum kötülüklerden çırçıplak


    dünyanın tepesinde bir avuç hışır
    karga kanat çırpsa uykuları karışır
    yağmalanmış emeklerden gelir soylulukları
    yağmalanmış özgürlüklerden
    dinleri imanları vurgun kelepir
    toprağın memeleri
    altun ışıltılı kumları kıyıların
    emeğin çiçekleri
    hep onlar için
    hep onlar için takvimlerin mutlu günleri
    içimizin karanlığı
    soframızın öksüzlüğü
    hiç gülmemesi yüzlerimizin
    hep onlar için
    adları morgan da osman da filân da olsa
    isacı da olsalar muhammetçi de
    iki dallas domuzu gibi benzerler birbirlerine
    karagünler için kaldırırlar kadehlerini
    adanalı bir toprak ağasıyla
    detroit'li bir otomobil fabrikatörü

    dünyanın tepesinde bir avuç hışır
    dinleri imanları vurgun kelepir
    şarkılarda bile istemezler güzel günleri
    ve bacakları çörçil zaferi çizerken havalarda musolini'nin
    öter faşizm düdücükleri
    yanki go hom çaçaca
    maydarling amerika
    maydarling amerika

    Bir oğlum olacak adı temmuz
    uykusuz
    korkusuz
    beter mi beter
    ben beynimi satarak yaşıyorum
    o benden proleter

    bir oğlum olacak adı temmuz
    karataşın göbeğinde aşk
    karataşın göbeğinde barış
    karataş çatladıçatlıyacak
    bende bitmeyen kavga
    onda yeniden başlıyacak


    bir oğlum olacak adı temmuz
    öfkede benden fırtına
    sevgide deniz
    ne samanyollarının ulu kervanları susuzluğumun
    ne kutupşafaklarında tanrılaşması ilkelliğimin
    temmuz gibi sıcak ve bereketli
    temmuz gibi uçsuzbucaksız



    bir oğlum olacak adı temmuz
    dilinde en güzel sesi türkçemin
    kulağı en yiğit şarkılarla delik
    korkak bir merakla değil yıldızlı karanlığı
    vivaldi'yi dinler gibi okuyup anlıyacak
    ve belki de sütdişleri sürerken balaban bir bursa şef-
    [talisine
    ay'dan kendi sesini dinliyecek
    vahşi bir çiçek gibi açılmış gözleriyle

    ben ki yalınayak bastım kızgın dişlerine açlığın
    iri bir çizme gibi balkanlar'a basarken faşizm
    dağlarda silâh atmayı sevdim
    ben ki silâh taşıdım gizli gizli
    dünyanın bütün devrimlerine
    boşuna dönmüyor bu rotatifler
    boşuna bağırmıyor bu kara
    boşuna dinlemiyor bu korku kapımızı
    anamın aksütü gibi biliyorum ki
    doyumsuz günlere doğacak temmuz
    doyumsuz günler görecek
    hani şu hep andıkça sızlatan yüreğimizi
    hani şu hep dalıp dalıp gittiğimiz andıkça
    beklediğimiz beklediğimiz beklediğimiz
    ve tam görecekken göçüp gittiğimiz günler
    [gibi günler
    ama mutlaka


    karataşın göbeğinde aşk
    karataşın göbeğinde barış
    karataş çatladıçatlıyacak
    ben direndim yorulmadım
    o yorulup yıkılmıyacak


    vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
    geçin sıcak ırmakları kuşlarım
    kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım
  • Bir anne-babanın en büyük suçu, çocuğunu tanımamak, anlamamaktır.
  • Markopaşa · 3 Şubat 1947 · Sayı: 9

    Markopaşa'nın bu sayısı ile kadroya Rıfat Ilgaz da katılmış olmalıdır. Ilgaz, Boğazlayan Ortaokulunda hastalanmış, 2 Ocak

    1947'de İstanbul Validebağı Sanatoryumuna gelmişti. Kendi anlatımıyla Boğazlayan Ortaokulundaki görevine başladıktan (2 Kasım 0946'da atanmıştı) bir-iki ay sonra Markopaşa'ya katıldı .



    Bu sayının konu başlıkları ''Alibaba ve Kırk haramiler", "Yıldız Şehriyesi ve Ahtapot" ve "Geçmiş Zaman Olur ki Hayali Beş Para Etmez" köşesi. Bu köşede 1910'da, 1930'da, 1945'te hürriyet söylevlerinin verildiği ama hapisler, zindanlar, kelepçelerin sürdüğü belirtiliyor. İlerisinde şöyle deniliyor:

    "Sene 1947... Hürriyet kızı, yine arzı endam etmiştir. Millet hakkını arıyor, sendikalar, partiler kuruluyor, yazılıyor, çiziliyor ama ... İşte bu kadar. 16 Aralıkta sürgünler, tevkifler, dayaklar...

    ***

    Evvela, söyletiliyor, sonra da ... Şair ne demiş:



    Vakti istibdatta söz söylemek memnu idi.

    Ağzını açsan hükümet ağlatırdı ananı.

    Devri hürriyetteyiz şimdi değişti kaide

    Evvela söyletirler, sonra bellerler ananı.



    Sabahattin Ali'nin başyazısı yine günümüze uzanıyor ve irtica tohumlarının nasıl atıldığını anlatıyor:



    "...Gazetelerinde, nutuklarında hep bunu ileri sürüyorlardı. Memlekette rahat nefes almağa bile imkan vermeyen baskılarına

    bir sebep göstermek gerekince, "ara sıra anarşi olur, düzen bozulur gibi sözler etseler bile" asıl bu irtica bahanesini ele alıyorlar.

    Yobazlığın hortlamasına müsaade edemeyiz diye yırtınıyorlardı. Nihayet günün birinde yobazlık kara kuvvet, yeşil sarık,

    irtica sahiden hortladı. Ama Menemen'de değil, o eline ayağına köstek vurmak istedikleri halkın içinde de değil. Ankara'da ve

    kendi aralarında. Yirminci yüzyılın ortasındayız. Sesini günden güne yükselten irtica bağırıyor:

    "Kız okullarını oğlan okullarından ayıralım. Kız öğrencileri köy enstitülerine almayalım..." (Sanki tarlada ve fabrikada da

    kadını erkekten ayırabilirlermiş gibi.)

    "Ulum-u diniye okutalım da şu bozuk ahlakımız düzelsin ... " (Sanki kendi ahlaklarında din ile düzelecek taraf kalmış gibi.) Dünyanın neresinde bir gerilik varsa dört elle sarılıyorlar. Hür ve efendi bir milletin içinde yaşadıklarını unutup uşaklara

    dalkavukluk ediyorlar. Ankara'nın bir camisinde beş on ihtiyar bir hacı babanın eteğini öpünce utançlarından yere geçecekleri

    yerde sinsi ve memnun gülümsüyorlar. Çünkü onların kanaatlerince, bu millet ne kadar uyuşturulursa, kendi hak edilmemiş

    ekmeklerini o kadar emniyette yiyeceklerdir. Daha dün Atatürk'ün etrafında ileri düşünceli, laik zihniyetli görünmeye çalışan bu ikiyüzlüler, şimdi yeşil sarığı küflü kafalarına geçirip diyorlar ki: Amerika'da da, İngiltere'de de ahlak dine dayanırmış. Bu ne kadar kökü içeride düşünce böyle? Amerika'da bir sürü de tarikat vardır. Şu halde hemen tekkeleri de açalım. Suriye'ye, Mısır'a giden şeyhleri geri çağıralım, sokakları keşküllü teberli dervişler ile dolduralım. Ne hallere düşmüşler! Demek halkın gözünü boyamak için ellerinde başka çareleri kalmamış."



    Gazetenin ikinci sayfasındaki yazılar arasında "Bizimki Patlıcan mı?" başlıklı şiirsel yazı göze çarpıyor. Şiirin bazı kıtaları şöyle:


    Görmüyoruz sanmayın iç yüzünü işlerin

    O doğru duruşların, o eğri gidişlerin

    Ne yolda dolduğunu bu yaldızlı fişlerin

    Neler çiğnediğini hiç durmadan dişlerin

    Biliriz yenilen ne, kuzu mudur, tavşan mı?

    Sizinki tatlı can da, bizim ki patlıcan mı ?

    ***

    Yok mu millet malından azıcık pay bize de

    Adımız hiç görülmez pasaportta, vizede

    Biz de gezmek isteriz Kahire'de, Cizre'de

    İsterlerse gideriz hatta Portekiz'e de

    Bizim yerimiz sade Sivas, Erzurum, Van mı?

    Sizinki tadı can da, bizimki patlıcan mı?

    . . .

    Bizler de sizin gibi yorulmak istiyoruz

    Divanda, encümende bulunmak istiyoruz

    Kimiz, neyiz, neciyiz sorulmak istiyoruz

    İnsanlar sırasında görülmek istiyoruz

    On yıl pösteki gibi sürünen de insan mı?

    Sizinki tadı can da, bizimki patlıcan mı?

    • • •

    Adam olmak sırrına bir türlü eremedik

    Şu ümit ağacından bir yemiş deremedik

    Çalıştık, çabaladık bir rahat göremedik

    Hasılı güme gittik, bir hasır seremedik

    Size apartman, konak, bize delik tavan mı

    Sizinki tatlı can da, bizimki patlıcan mı?





    Bu sayıda yayımlanan "Ali Baba ve Kırk Haramiler -Divanhaneden Röportaj" başlıklı yazı yüzünden yeni bir dava daha açıldı. Matbuat Kanununun 30. maddesine dayanılarak açılan davanın sorgusunda Sabahattin Ali: " Yazıda müphem ve suizannı bir

    nokta olmadığını, kimseye hakaret kastı olmadığını, Harami'den maksat hırsız ve soyguncu olmayıp, gizlilik kastedildiği, parti divanı toplantılarının gizli yapılması ve divan azasının kırk kişiden terekküp etmesi [meydana gelmesi] dolayısı ile bu şekilde bir espri yaptığını, Ali Baba'nın da gizli toplantıya girmeye muvaffak olmuş muharrir olduğunu" ( Tanin, 28.2. 1947) beyan etti.



    Savcılık anılan maddeye göre sanığın altı aydan iki yıla kadar hapis ve 200 liraya kadar da para cezası ile cezalandırılması talebinde bulundu ( Tasvir, 4.3.1947) Sanık avukatının, savunmasında, yazının basit bir siyasi toplantı yazısı olduğunu söyleyerek bunun Basın Kanununun 30. maddesi ile ilgisinin olmadığını belirtmesi üzerine yargıç Reşit Nomer, Sabahattin Ali'nin beraatına karar verdi ( Vatan, 4.3.1947).



    Markopaşa · 10 Şubat 1947, Sayı: 10

    Birinci sayfada "Islaha Çalışırken" başlığıyla Markopaşa'nın çıkış zorluklarına değiniliyor ve şöyle deniliyor:

    "...Bu gazeteyi ne kadar müşkül şartlar altında çıkardığımızı bugün anlataınayız. Çünkü zülfüyara dokanır. İstanbul'un bütün matbaalarını mintarafillah [Allah tarafından] (!) veya mimarafiliktidar [iktidarın emriyle] Markopaşa'yı basmazlar. Yazılarımız okunmuyor, baskı fena, klişeler çıkmıyor, bütün bunların hepsini biliyoruz. En yüksek baskı fiyatı vererek, hatta yüz suyu dökerek, ancak bu kadarını çıkarabiliyoruz. Okuyucularımız, içinde bulunduğumuz şartları göz önünde tutarak, bizi maruz görsünler. "Markopaşa" da Halk Partisi'ne döndü. Her sayı biraz daha ıslah edelim derken, biraz daha berbatlaşıyor. Bütün zorluklara rağmen Halk Partisi'ne benzememeye çalışacağız."



    Sabahattin Ali'nin "Ne İstiyoruz?" başlıklı yazısında anlatılanlar oldukça özet ve bugün için de önemli:

    ... Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. Herhangi bir karar alınırken, İzmir'deki ortak tüccar, İstanbul'daki ortak milyoner değil, bu kararların altında beli bükülen, çoluk çocuk inleyen yığınlar göz önünde tutulsun. Biz istiyoruz ki, bu topraklar üzerindeki insanlar, kafalarında

    taşıdıkları fikirlerden dolayı değil, bu yurdun ve bu halkın yararına yahut zararına yaptıkları işlerden hesap versinler. Bu iş

    incelenirken, koltuğuna ısınmış beş on hazır yiyicinin menfaati, keyfi değil, milletin hayrı düşünülsün. Ve insanları sahiden insan eden o en büyük nimet: Hürriyet, riyakar ağızlarda "Adam avlama yemi" olarak kullanılmasın.

    Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. Bir karış toprağımıza, bir tek vatandaşımıza bile göz dikilmesin. İster orduya dayanarak, ister bankaya dayanarak, ister dost görünerek, ister düşman görünerek, bu topraklarda kendi çıkarlarına yerleşmeye uğraşanlara yüz verilmesin. Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölece peşinden girmek değil, bu millerin selametini en iyi sağlayacak yolları MÜSTAKİL olarak seçmek şeklinde kendini göstersin. ·

    İşte biz sadece bunları istiyor ve böyle düşünüyoruz. Eğer böyle düşünmek ve bunları istemek bir suçsa, hemen

    haber versinler, bu suçu işlemekten, yazmaktan, söylemekten vazgeçelim. Yok, bunlar suç değilse, o zaman bize açık veya sinsi yollardan kahpece vurmakran vazgeçsinler. Çünkü namuslu insanlar, bu kadar kirli yollardan girmeye lüzum da görmezler, tenezzül de etmezler."



    "Şakalar" köşesindeki yazının başlığı "Çarıklı Erkanıharp". Yazı, Halk Partisi'ne muhalefet özelliğini en iyi gösteren örneklerden: Bir çok çarıklı erkanıharp gördüm, geçende gördüğüm hepsine baskın çıktı. Bu bir kayıkçı idi. Hem küreğini çekiyor, hem siyasetten konuşuyordu.

    - Bey, dedi, Halk Partisi çekilmeye çokran razı ha, ne dersin?

    - Yerin kulağı var, aman sus, dedim.

    Kızdı.

    - Zaten kravatlı millet değil misiniz, dedi, size korkak bile denmez, ödleksiniz. Korkma, suyun kulağı yoktur. Cesaretimi ispat için olabilir, belki de çekilmek istiyor, dedim.

    - İstiyor ama, çekilemiyor.

    - Neden?

    - Delikanlının biri, babasına bağırmış: Baba, hırsız, tutun."

    "Oğlum al da gel."

    -Gelmiyor.

    -Öyle ise bırak da gel."

    - Bırakmıyor.

    Şimdi anladın mı? Halk Partisi de işte böyle.

    - Anlayamadım.

    - Senin karnın aç olsa, cebinde de bir li,ran olsa, bir lokantaya girsen. Cebindeki parayı yeter sanıp, iki kap yemek yesen. Bir de

    listeye baksan ki, bir buçuk liralık yemek yemişsin. Ne yaparsın? Lokantadan çıkamazsın, rezalet var, akşama kadar da oturamazsın. Elbet bir tanıdık gelir de hesabını görür diye, boyuna yemek yersin. İşte Halk Partisi de öyle. Bir tanıdık çıksın da hesabını görsün diye, boyuna yiyor. Lokantadan çıkmaya çoktan razı ama, hesap vermekten korkuyor."



    Bu sayının 2, 3 ve 4. sayfalarında siyasal mizah türünde ilanla ile okuyucu köşesi gibi yazılar yer almış.



    Markopaşa, 17 Şubat 1947 · Sayı: l l

    Bu sayıda, Yeni Sabah gazetesinde Kenan Öner'in (DP İstanbul il başkanı) yazdığı ve Sabahattin Ali'ye çtatığı yazı "Kenan

    Döner'in Marifetleri başlığıyla konu ediliyor. Üç satırda altı kez saçmaladığı vurgulanarak şöyle deniliyor:

    "... Bir kere Sabahattin Ali'nin kızıl mızıl olduğunu nereden uyduruyor? Sabahattin Ali sadece bu yurdun ve bu halkın güzelliklerini, iyiliklerini, dertlerini ve bu yurdun ilerlemekten, bu halkı saadete ulaşmaktan alıkoyan yolsuzlukları, çirkinlikleri, tarafsız ve realist bir şekilde yazmıştır. Kenan Öner dürüst bir adamsa bunun bir tek kızıl satırını göstermelidir.

    ...Sabahattin Ali'nin Ankara'da Nihal Atsız aleyhinde açtığı dava sadece bir hakaret davası idi.

    ..Hasan Ali Yücel, Sabahattin Ali'yi asla himaye etmemiş, hatta günün birinde, hiçbir kanuni ve idari sebep göstermeden,

    "görülen lüzum üzerine" bakanlık emrine almıştır...

    ...Kenan Öner gibi hukukçu ve profesör geçinen bir adamın, bir satırını okumadığı, şahsiyeti hakkında bilgi sahibi olmadığı

    bir kimse hakkında ve mahiyetini bilmediği hadiseler üzerinde, şunun bunun lafına kanarak kalem yürütmesi, başına değilse

    bile yaşına yakışmaz. Yazık!



    Birinci sayfadaki bir başka yazı da "Gelecek Zaman Olur ki Hayali Tüyler Ürpertir" köşesinde "Ağustos Böceği ile Karınca"

    başlığıyla verilmiş.



    "..1950 yılında, yine bugünkü gibi lapa lapa kar yağıyordu. Ağustos böceği aç ve perişan, soğuktan tir tir titreyerek, karıncanın

    pencereleri buğu tutmuş apartmanına yaklaştı. Kapıyı çaldı. Şişman ve göbekli karınca, pencereyi araladı. Tir tir titreyen ağustos böceği:

    - Perişanım bayım, bana bir lokma hürriyet, diye yalvardı.

    Şişman karınca, altın dişlerini göstererek sırıttı:

    - Ha ha hayy . . . bayım, aklın nerede idi? Sen, demokrasi, hürriyet misakı, anayasa diye, bütün yaz, cır cır öterken, gönül

    eğlendirirken, ben çalışıyordum. 7 Eylül kararları alıyor; idare kongresi, parti divanı topluyordum. Şimdi ambarımda, dünya

    kadar, çuval çuval hürriyet var ama, onlar yalnız benim malım.

    Allah versin, haydi aşağı kapuya ...

    Ağustos böceği Anglosakson komşunun kapısını çaldı, içeriden bir ses duyuldu:

    - Who are you? (Kimsin)

    - Ben hürriyet dilencisi, Ağusros böceği kulunuz.

    - I do not know Turkish. (Türkçe bilmem)

    Zavallı Ağustos böceği, merdivenlerden yuvarlandı ve karlara gömüldü.

    2950 yılında bu masalı dinleyen minicik Türk çocuğu:

    - Zavallı Ağustos böceği, diye ağlamaya başladı."



    Bir yandan gazete yayımlanırken diğer yandan da mahkemeler sürmektedir. Bu sıralarda Markopaşa aleyhine gösteriler de yapılmaya başlanmıştır. Dönemin diğer gazetelerinde, satıcılardan aldıkları Markopaşa'ları yırtan yurttaşlardan söz edilmektedir. Eskişehir'de Markopaşa'yı getiren Toros Ekspresi'ne saldırı girişimi olur (Cumhuriyet ile Ulus, 25.3.1937).

    Vakit ve Son Posta gazeteleri ( 19.3.1947), İzmir'in çeşidi yerlerindeki olayları aktarır. Diğer yandan Turancı dergiler tarafından Markopaşa sık sık tehdit edilmektedir.



    Altın Işık dergisi (15.3. 1947), İstanbul Üniversitelileri Markopaşa'ya karşı eyleme çağırmakta ve şunları yazmaktadır:

    "... Müjdeler olsun Markopaşa'ya: Ankara Üniversitesinin ateşli gençliği kendisine selam ediyor. Onların elinde baltaları, balyozları yok amma, uyanık şuurları; ruhlarına ekilmek istenen tohumların hangi "orak"la biçileceğini ve bir gün kafalarında hangi "çekiç"in indirilmek istendiğini biliyor. Evet Sabahattinof efendi! Ankara'da üniversite kürsüsüne kadar sokulabilen yoldaşlarınızı lanetleyen ve maskelerini aşağıya indiren Üniversiteli gençler, İstanbul'da muhtelif defalar teşerrüf ettiğiniz [kendi tabirinizle] "barbar sürü"nün ta kendisidirler (...) Ankara Üniversitesinin asil gençleri kulağınıza fısıldıyor: "İstanbul Üniversitelileri geliyor." (15.3.1947)





    Markopaşa · 24 Şubat 1 947 · Saya: 12

    Birinci sayfada "Korkuyoruz" başlığıyla Markopaşa'nın nasıl çıktığı ve hangi koşullar altında yayın yaşamını sürdürdüğü anlatılıyor. Başyazısında Sabahattin Ali "Ne inkılapçılık!" başlığıyla eğitim alanındaki atılımların nasıl ters yüz edildiğine değiniyor:

    "...İlk öğretim seferberliği yapıldı. Memleketi kalkındıracak tek yol budur, dendi. Köy Enstitülerinde sahiden uyanık gençler

    yetiştirilecekti. Ümit verici adımlar atılmıştı. Birde baktık, bu kültür yuvaları, eski medresdere rahmet okutan bir yobazlık

    baskısı altına alınıyor .

    ...Hele istiklal anlayışımızdaki değişiklik? Davalarımızın haklılığına dayanarak, yüz milyonluk devletlerle başa baş ne vakar

    içinde konuşurduk. Şimdi yüz binlik kukla devletleri etekliyoruz! Dün kovduğumuz yabancı simsarlara şimdi şaklabanlık ediyoruz. Din ile dünyayı ayırmıştık, şimdi devlet eliyle "münevver yobazı" yetiştirileceği söyleniyor. Sebilürreşatlar yeniden çıkıyor. Saymakla tükenir gibi değil ki...

    Ne inkılapçı insanlar; Milletçe yirmi beş senede aldığımız yolu, yirmi beş haftada nasıl da gerisin geriye gidiverdiler."



    Birinci sayfada ayrıca "Dikkat" başlığıyla okuyucuların istekleri üzerine 4, 5 ve 7. sayıların "ikinci tabını" yaptıklarını ve gazete

    yönetim yerinden sağlanabileceği duyuruluyor. İkinci sayfada " İşte Bu Adamların İç Yüzü! " başlıklı yazının bir bölümünde, Beyoğlu'ndaki Foto Süreyya'dan söz açılmış. Süreyya'nın, siyasi havanın yönüne göre vitrini siyasi kişilerin fotoğraflarıyla süslemesi konu edilmiş. Bir matbaacının Süreyya'nın binasını kiraladığı, Markopaşa'yı dizrnek ve basmak üzere bu matbaacı ile anlaşıldığı, tam basılacak zaman Süreyya'nın yazıları artırdığı haberine yer verilmiş. Süreyya ile matbaacı arasında şu

    konuşma geçiyor:

    - Gizli beyanname basmıyoruz, kanunsuz iş görmüyoruz. Hem sizinle alakası ne?

    - Dizilen yazıların kurşunları benim birader. Ben de sizinle beraberim. Yerden göğe kadar haklısınız. Ama bu herifler (aynen) Atın altında buzağı arıyorlar.

    İşte bu adamların iç yüzü. İnsan Halk Partisi'nede, memlekete de acıyor.









    Markopaşa ·3 Mart 1947 · Sayı: 13

    Stad Matbaası'nda basılan sayının adının altında karikatürist Cemal Nadir'in ölümünden duyulan acıya değinilerek gelecek

    sayıda Nadir'in karikatürlerine yer verileceği belirtiliyor.

    Birinci sayfada " Ricali Devlet Neler Yiyor? Et Yok, Ekmek Yok, Meyve Yoksa Boşan da Semerini Ye" başlıklı haberyorum ile "Görülmemiş Tiyatro" adlı başyazı verilmiş. "Size Kimler İftira Ediyor" başlıklı yazıdan başka "Şakalar" köşesinde, çıkardığı magazinden Aziz Nesin'in yazdığı anlaşılan "Vallahi Batırırım" başlıklı yazıda şöyle deniliyor:



    "...Düz taban da değilim ama, nedense, üstümde bir uğursuzluk var. Tan matbaasına girdim, yıkıldı. Karagözde çalışırdım, Ankara'ya aldılar. Tan gazetesinde muharrirdim, bam. "Cumartesi" adlı bir magazin çıkardım, bam. "Gerçek" gazetesinin sekreteri idim, bam. "Yeni Dünya"da çalıştım, bam. "Görüşler"de yazı yazdım, bam. "Ses" de makale yazdım, bam.

    Hani kayığa binmeye korkuyorum, batacak diye. Her insan, dünya yüzünde, elbette m üsber bir iş yapmak ister. Şimdi benim de yeni bir niyetim var. Halk particiler sıkı dursunlar; zira niyetim Halk partisine girmektir. Alimallah, iki aya kalmaz, onu da batırır, hak ile yeksan ederim."



    İkinci sayfadaki "Milletin Efendisi İşte Bu" başlıklı şiirsel yazıda toplumun anılan kesiminin durumu anlatılıyor. Son kıt'asında

    şöyle deniliyor:



    Vergisinin hesabını düz verir

    Bahar verir, yaz kış verir, güz verir,

    Bir almadan isteyene yüz verir.

    Milletimin efendisi işte bu.



    Diğer sayfalardaki benzer nitelikte olan yazılardan biri de şöyle:



    "Önemle duruyoruz: Bakanlara herhangi bir memleket meselesini sorsanız,

    - Üzerinde önemle duruyoruz, diye cevap verirler.

    Başbakan nutuk verir:

    - Üzerinde önemli duruyoruz.

    Belediye reisimiz Lütfi Kırdar, et meselesinin, süt meselesinin ve diğer meselelerin üzerinde önemle duruyorlar. Ben yirmi senedir, üzerinde önemle durulan meseleler bilirim ki, hala halledilmemiştir. Bu önemde bir uğursuzluk var. Allah rızası için, bir kere de, üzerinde önemsiz dursunlar, belki işler yürür. Yahut da, önemle duracaklarına, önemle yürüseler.





    Markopaşa 10 Mart 1947 Sayı: 14

    Başyazı "Lanet Olsun"dan başka "Halil Menteşe'ye Açık Mektup" ve Cemal Nadir Güler'le ilgili bir karikatür ile bir yazıya yer verilmiş. Yazılar arasındaki "Tatar Ağaları Yaya Kaldı" başlıklı olanında halka suç atıldığı; halkın, aslında gösterilmek istenenden çok daha ileride olduğu vurgulanıyor:

    "Kitapçılara sorarsınız:

    - Niçin böyle çiğ kapaklar içinde en bayat, en kötü, belden aşağılık ve kan kokan kitaplar basarsınız?

    Alacağınız cevap şudur:

    - Bayım, anlamıyor, halk anlamıyor.

    Sorulacak makama sorarsınız:

    - Niçin tam bir hürriyet yoktur.

    - Efendim, daha halk yetişmedi, bu kadarını bile kaldıramıyor.

    Halk gazetesi diye çıkan zevk ve fikir düşkünü paçavraların sahiplerine sorarsınız:

    - Niçin hakikatleri yazmıyorsunuz. neden bu kadar adi?

    - Azizim nasıl anlatmalı. Halk anlamıyor ki...

    Adi Arap filmlerinin kopyası , gözü yaşlı curcuna ve yaygarayı milli film diye yutturanlara sorarsınız:

    - Neden mükemmel eserler meydana getirmiyorsunuz?

    - Efendim, gitmiyor . . . Halk anlamaz, anlamaz bu halk ...

    Memleketin biricik tiyatrosuna sorun:

    - Niçin dön başı mağrur yerli eserleri sahneye koymazsınız?

    - Sansür bırakmıyor ki ... Hem halk da anlamaz...

    Nedir bu halkın çektiği, neden halka bu kadar iftira edilir?

    Biz halkın iyi, doğru, güzel eserlere susamış olduğunu delillerle ispata hazırız. Halk bu geri zihniyetin çok daha ilerisindedir.

    Partilerden, resmi ve hususi müesseselerden en küçük sermayedarlara kadar, hepsi dört nala koşup halka yetişmelidirler. Tatar

    ağaları yaya kaldı!




    Gazetenin dördüncü sayfasında " Markopaşa Ansiklopedisi" köşesindeki "Biliyor musunuz" başlıklı yazı yüzünden, Falih Rıfkı

    Atay'ın başvurusu üzerine, Sabahattin Ali'ye sorumlu yazı işleri müdürü olarak kovuşturma açılacaktır. Bu yazıda savlanan suç unsuru Falih Rıfkı Atay'a hakarettir. Falih Rıfkı Atay, dava gerekçelerini gazetelere-basma gönderilmek üzere hazırladığı bir mektupla açıklamıştır:

    "Bir İstanbul gazetesinde şu satırları okudum: Falih Rıfkı'nın apartmanlarından aldığı hava parası ile ve zaruret içinde geçindiğini biliyor musunuz? Bir Türk vatandaşının apartman veya apartmanları olması ayıp değildir. Fakat benim hiçbir

    apartmanım, gelir getirici hiçbir mülküm yoktur. Bir fikir ve dava gazetesinin başında bulunduğum için, bir de iftira katılarak

    teşhir edilmek istenilişimden maksat ne olduğu meydandadır. Bu gazeteyi mahkemeye verdim. (Cumhuriyet, 13.3.1947).



    Dava konusu yazıyı Rıfat Ilgaz ya da Şerif Hulusi yazmıştır. Sabahattin Ali, mahkemede yazıyı kendisinin yazdığını söylemiş, "mizah maksadıyla kaleme alınmış olduğunu, başka bir kasıt bulunmadığını" belirtmiştir. Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesindeki yargılama ile ilgili olarak Akşam gazetesi (9.4 .1947) şu ,haberi vermektedir:



    [Sabahattin Ali] Falih Rıfkı'yı uzun yıllardan beri tanımakta olduğunu, ona başkaları tarafından ağır tarizler (taşlamalar) yapıldığı halde bir şey demediğini, kendisinin bu yazısına kızarak mahkemeye müracaatını hayretle karşıladığını bildirdi.. Buna karşılık Falih Rıfkı'nın avukatı Kemal Oram, "Sabahattin Ali'nin yazısının hakaret kastı ile yazılmış olduğunu ve cezalandırılması ile Kızılay'a teberru edilmek üzere ayrıca 10.0000 lira manevi tazminata mahkum edilmesini istemiştir. Savcılık ise, Milli Korunma Kanununa göre suç sayılan hava para alma isnadında [suçlamasında] hakaret kastının mevcut olduğunu, yazını maksadının Fatih Rıfkı'yı siyasi mevkiinde lekelemek olduğunu söyleyerek" ( Tasvir 9.4.1947) "Sabahattin Ali'nin Matbuat Kanununun 26 ve Ceza Kanununun 487. maddelerinin işaretiyle aynı kanunun 48. maddesi gereğince cezalandırılmasını" (Akşam, 9.4.1947) istemiştir. Bir hafta sonra yapılan duruşmada Sabahattin Ali daha ayrıntılı bir savunma yapmıştır:

    "...Davacı vekilinin gerek arzuhalinde, gerekse mahkememiz huzurundaki sözlerinde bu yazıyı; surer-i mahsusada müvekkili

    Falih Rıfkı Atay' ı tahri kasıt ve niyetiyle yazdığı ileri sürülmekte, savcılık makamımız da bu yazı ile Falih Rıfkı Atay'ı halkın

    husumetine maruz bırakacak şekilde tahkir ettiğini iddia etmektedir. ( . . . )

    Siyasi bir mizah gazetesi olan (Markopaşa) bazı tezatlardan istifade ederek bir nükte yapmak istemiş, hadiseleri vakalardan

    büsbütün uzaklaştırıp tam bir şaka sahasına dökmek için "Falih Rıfkı'nın apartmanlarından aldığı hava parasıyla ve zaruret

    içinde geçindiğini biliyor musunuz?" diye ciddiyet ve hakikatle alakası olmayan bir cümle tertip ve neşretmiştir. Binaenaleyh,

    bir mizah gazetesinde mizahi bir serlevha altında ve baştan başa mizahi cümleler arasında neşredilmiş bulunan bu bir tek satırın

    Falih Rıfkı Atay'ın şeref, haysiyet ve vakarını kıracak mahiyette bir hakaret telakki edilmesine aklen ve kanunen imkan yoktur.

    Çünkü bizim yazımızı okuyanın onu ciddi telakki etmesine imkan olmadığı bedihidir. [apaçıktır].

    Sadece tezatlar, garibeler [tuhaflıklar], imkansızlıklar bir araya getirilerek mizahi bir tesir yapmaktan başka hiçbir gaye gütmeyen bir latifeden ibaret yazıda hakaret kastının bulunmayacağı izaha muhtaç bir keyfiyet değildir. Falih Rıfkı Atay'ın bunu vakar, haysiyet ve şeref kırıcı bir hakaret telakki ermesi de yanlıştır. Kaldı ki, Ulus Gazetesi'nde sahibi bulunduğum (Markopaşa) ve dolayısıyla şahsım hakkında latife hududunu bir hayli aşan yazılar intişar ermiştir [yayımlanmıştır] . Bunlardan Markopaşa'nın yeni çıktığı sıralarda Ulus Gazetesi'nde intişar eden [yayımlanan] bir fıkrada Markopaşa Gazetesi başlığındaki resim telmih edilerek [dokundurularak] Sovyet selamı vermekle vasıflandırıldığı gibi, daha bir hafta evvel çıkan Ulus Gazetesi'nin ikinci sırasındaki bir fıkrasında da; Troçki'nin eski akrabası olmak ve Vişinski'nin masallarını dinlediğim şeklindeki bu yazıları sırf mizah sütunlarından okuduğumuz için ya aynı şekilde yahut da sükutla karşıladığımız halde hiç kimsenin ciddi telakki [kabul] etmeyeceği bir yazıdan dolayı adalet karşısında hesap vermeye mecbur edilmekliğimizi

    bir tecelli [alın yazısı] olarak kabul ediyor ve yazıda hiçbir hakaret kasıt ve niyeti mevcut olmadığını arz ederek beraatimizi istiyoruz. ( Ulus, 14.04.1947).



    Yargılama sonucunda TCK'nin 482. maddesinin son fıkrası gereğince Sabahattin Ali 3 ay hapis, 100 lira para cezası ve 1000 lira da tazminat ödemeye (Cumhuriyet, 29.4.1 947) mahkum edilir. Ancak bu karara karşın başarılı bir savunma sonucu ceza ertelenir. Gerekçeli karar şöyledir:



    "...Sanığın tacile mani mahkumiyeti bulunmamasına ve ahlaki temayüllerine (eğilimlerine) nazaran cezanın tecili halinde ileride cürüm işlemekten çekineceğine ve nedamet [pişmanlık] eylediğine mahkemece kanaat geldiğinden sanık hakkında hükmedilen

    mezkur [adı geçen] cezanın Türk Ceza Kanunu'nun 89. maddesi gereğince reddine karar verilmiştir. ( Ulus, 2 9.4. 1947)



    Aziz Nesin'in bu davayı değerlendirmesi ilginçtir:

    "... Aklımda kaldığına göre Markopaşa aleyhine ilk dava Falih Rıfkı tarafından açıldı. Bu davayı kaybettik. Sabahattin bin lira

    tazminat ödemeye mahkum oldu. Parayı verdi mi vermedi mi bilmiyorum. Bana kalırsa, Fatih Rıfkı'yı aleyhimize dava açmaya

    sevk eden asıl neden, dava açtığı yazı değil, daha önce, ilk sayımızda çıkan bir manzumedir. Bu manzumeden bizi mahkemeye

    veremeyen Falih Rıfkı, başka bir yazıdan aleyhimize dava açtı. Her ne olursa olsun, Fatih Rıfkı uğurlu geldi, ondan sonra davalar sökün etti.





    Markopaşa 17 Mart 1947 Sayı: 1 5

    Sabahattin Ali kovuşturmaya uğradığı için yeni bir yazı işleri müdürü bulunmuştur: Mücap Nedim Ofluoğlu. O sıralarda İstanbul Şehir Tiyatrolarında figüran olarak çalışan Ofluoğlu şiirle de uğraşmaktadır. Mücap Ofluoğlu, Markopaşa'da görev alışını şöyle anlatıyor:



    "... Aziz Nesin'le tanışmamızın, dost olmamızın sonucu bana "Markopaşa'da Sabahattin Ali'nin bıraktığı neşriyat müdürlüğünü

    alır mısın?" dediler. Galiba biraz da para alacağım düşüncesiyle (...) yapılan teklifi kabul ettim, neşriyat müdürlüğünü aldım.



    Birinci sayfadaki "Anlamıyor musunuz Arkadaşlar!" başlıklı yazıda, ülkedeki çeşitli olayların kaynağı irdeleniyor. Yazı, sonraki

    yıllarda olacakların bir öngörüsü niteliğinde:

    "...Bu iş, İngiltere'nin uzun yıllardan beri Hindistan'da, Mısır'da, Filistin'de, Yunanistan'da yaptığı iştir, anlamıyor musunuz? Yurdumuz buralara mı benzesin istiyorsunuz. Minder çürütenler, sandalye sevenler, koltuğa tutkallı kişiler, Türk gençlerini birbirlerine düşürmek istiyorlar. İç ve dış zorluklardan etekleri tutuşanlar, bazen sağcıları, bazen solcuları tutar görünüyorlar.

    Bir iktidar oyununa alet olduğumuzu anlamazsak, belki de yarın birbirimizi boğazlatacaklar, yeni Türk demokrasisinin ve

    Atatürk'den kalan harici itibarımızın külleri karşısında oturup, sinsi kahkahalarla övünecekler. Sağcı yahut solcu, iki taraftar türlü kalem ve fikir mücadelesi yapabilir. Fakat, faşist barbarlara taş çıkaracak şekilde birbirimize saldırmayalım.

    Milletini sevenler! Hürriyet ve demokrasi mücadelesinde birleşelim. Aldatılıyoruz arkadaşlar!



    "Şakalar" köşesindeki "Abdesthane ibriği" başlıklı yazıda, Markopaşa'da konu edilen kimi kişilerle ilgili olarak gelen eleştiriler

    şöyle yanıtlanıyor:

    "Kimseye, gözünün üstünde kaşın var diyemiyorsun. İdare-i maslahat icabı, köre şaşı, şaşıya şehla, şehlaya badem gözlü demek

    lazımmış. Affetsinler; yapamıyorum bunu. Bu yüzden dostlar incinirmiş, arkadaşlar gücenirmiş ... Ne yapalım? Hemen yapıştırıyorlar:

    - Bak nanköre, falanca zaman kahve ısmarlamıştım. Şimdi aleyhime döndü.

    - Gördünüz mü haini ... Tramvayda yerimi vermiştim. Şimdi bana atıp tutuyor.

    - Adam enik, yetiştirdik de işte böyle oldu.

    - Besle kargayı, oysun gözünü.

    Ne yapalım, kim dedi onlara, papağan dururken, karga beslesinler diye.

    Bir gün bir arkadaş gelir:

    - Yahu ... Herifi rezil etmişsiniz. Bana iyiliği dokunmuştu. Bari dostlarımız, dostlarının listesini versinler de, zülfü yara

    dokunmayalım, bunu mu istiyorlar?

    Biz halkın ve halka dost olanların dostuyuz. Bir gün Borazan Tevfik'i saraya çağırmışlar. Ser musahip Nadir ağa,

    -Tevfik, demiş, taklit yaparak, efendimize hoş vakit geçirteceksin.

    - Yapamam efendim.

    - Neden?

    - Yapamam işte...

    Ser musahip ısrar edince, nihayet şöyle demiş:

    - Arnavut taklidi yapamam, Tüfekçi Tahir Paşa darılır. Arap taklidi yapamam, Arap İzzet paşa kırılır. Çerkes taklidi yapamam,

    Çerkes Tahsin paşa, gücenir. Zenci taklidi yapsam, zatıaliniz alınırsınız.

    Sonra Borazan Tevfik, bir ayağını havaya kaldırır, elini ileri doğru uzatıp boynunu kıvırır.

    - Kala kala, bir· bu kaldı, der.

    - O ne Tevfik?

    - Apteshane ibriği efendim.

    Şimdi biz de doğru söylesek, Recep Peker darılır. Güneşe karşı baksak, zülfü yara dokunur. İstanbul'u ağzımıza alsak Lütfü

    Kırdar alınır. Hürriyet yok desek... Kala kala bir apteshane ibriği kalıyor, ondan mi bahsedelim?


    Bu sayıdan sonra 24 ve 31 Mart günleri çıkması gereken Markopaşa'nın iki sayısı zamanında çıkarılamamıştır. Nedeni, Aziz Nesin'in, Amerikan emperyalizmi ve Türkiye'ye uygulanmaya başlanan Truman Doktrini'ne karşı yazdığı "Nereye Gidiyoruz"

    başlıklı bir broşürden dolayı tutuklanması ve matbaalara yapılan baskılardır. Mücap Ofluoğlu, Aziz Nesin için savcılığa dilekçe ile başvurur ve "Bu hareketin kanunsuz olduğunu ve eğer mevcut gösterilen bir matbuat suçu varsa bunun takibatını yapmanın

    savcılığa ait olacağını" bildirir. Şerif Hulusi de vali ile görüşür. Hiçbir sonuç alınamaz.



    Şerif Hulusi, Sabahattin Ali'ye yazdığı

    "...21 Mart 1947 günlü mektubunda bu durumu şöyle anlatıyor:



    "İki gözüm Sabahattin Ali;

    Sana üzülecek bir haber vereyim. İstanbul Emniyet Müdürlüğü dün sabah Markopaşa İdarehanesinde ve Stad matbaasında araştırmalar yapmış. Mevzuu da Aziz'in yazmış olduğu "Nereye Gidiyoruz?" broşürü imiş ... Bugün sabah iki polis Aziz' i aldı götürdü. Bu mektubu saat 16'da yazıyorum. Yedi saat olduğu halde, hala Aziz gelmedi ... Stad matbaasını tekrar açmışlarsa da, Sacit'ten broşürleri ve Markopaşa'yı basmamak hususunda teminat istemişler... Haluk [Yetiş] , [Mim] Uykusuz, Mücap [Ofluoğlu) ve ben gözlerinden öperiz...



    Markopaşa'yı çıkarma yolları denenmektedir. Haluk Yetiş, Sabahattin Ali'ye yazdığı iki ayrı mektupta bu konuyu anlatmaktadır:



    -Sabahattin Bey Aziz'den henüz haber alamadık. Mamafih, bugün veya yarın bırakılma ihtimali var. Öğrendiğime göre, maksatları Markopaşa'nın neşrini sekteye uğratmakmış. Her ne ise şimdi ben, bu hafta için Markopaşa'yı çıkarma ya gayret edeceğim. Ümit yüzde doksan, makine ile dizmek şimdilik imkansız. El dizgisi ile hiç olmazsa 25-30 bin olsun basacağım... " (24 Mart 1947)

    "...bütün uğraşmalara rağmen henüz Markopaşa'yı çıkarmak mümkün olmadı. Bazı yeni birtakım usulleri denemekle meşgulüz. Bugün klişe usulünü deneyeceğiz. Eğer muvaffak olursak yazı dizme meselesinden kurtulmuş olacağız. O da olmazsa belki de mimeografla basacağız . . . Bir mahkeme davetiyesi geldi. Ben o sırada idarede olmadığım için ne mahiyette olduğunu

    anlayamadım. Galiba Fatih Rıfkı davasına ait..

    Haluk Yetiş . . .

    (1 Nisan 1947)





    Markopaşa · 7 Nisan 1947 Sayı: 1 6

    Basılacak matbaa bulunamaması yüzünden iki hafta çıkamayan gazete "Gutenberg Matbaası" adı verilen teksir makinesi ile

    basılmıştır. İki yapraklı, ancak sadece ön yüzleri basılan ve arka yüzleri beyaz kalmış olan Markopaşa'nın başlığının altında şunlar yazılıdır: "Muharrirleri nezaret altına alınmadığı ve hapse girmediği zamanlarda çıkar. Siyasi mizah gazetesi. Sayısı 5 kuruştur. Sahip ve yazı işlerini idare eden Mücap Ofluoğlu. Markopaşa'nın başına gelenler gazetede şöyle konu edilmiştir:

    "...Dünyaya karşı demokrasi göstermeliğimiz bir Demokrat Partimiz var, Amerikalılardan 150 milyon borç alacak kadar

    hürriyetimiz var. Ağaçlar bu yıl boy atmadı, otobüste kaba etime kıymık battı, bu nasıl hükumet, diye kokmaz bulaşmaz, tavşan

    tersi muhalefetleriyle apartman diken muhalif gazetecilerimiz var. Herkes dilediği gibi düşünmekte, düşündüğünü yazmakta

    serbesttir diyen Başbakanımız var. Evet bütün bu bol hürriyet numaraları; demokrasi varyeteleri muhalefet cambazlığı arasında şu küçücük mizah gazetesini çıkarmaya imkan yok... Markopaşa meğer ne kadar büyük bir kuvvetmiş ... Biz onlardan, onlar bizden korkuyor. Korku dağları beklermiş, şimdi matbaaları bekliyor. Hiçbir matbaa Markopaşayı basmıyor. Muharrirleri nezaret altına alınır. Mahkemeye verilir. Tehdit edilir. Yer yer aleyhlerine nümayişler tertip edilir. Sözüm ona rekabet maksadı ile sürülerle mizah gazeteleri çıkartılır.

    Ey bir cılız kalemden dile gelen hakikat. Sen devleti bile korkutacak kadar mı korkunçsun? Dünyaya niçin geldiğini, niçin yaşaması ve niçin ölmesi lazım geldiğini bilen insanlar bu gazeteyi çıkarıyorlar. İşte, okuyucular, size bir gazete takdim ediyoruz ki , bundan yarın , küçük menfaatleri, mikroskopik kaygıları, günlük endişeleri ve sandalye sevdaları uğruna medeni cesaret göstermeyenler utanacaklardır. Hür (?) matbuat tarihimizin yüzü kızaracaktır,. Ve insanlar layık oldukları idareye müstahaktırlar. Şimdi gazetemizi teksir makinesi ile basıyoruz. Bu makineye GUTENBERG Matbaası ismini verdik.

    Gazetemizi bastırmamak için bütün matbaalara tesir yapanlar inşallah bu on kiloluk makineyi da mühürlemek, kırıp parçalamak

    gibi gülünç bir duruma düşmezler ...



    Teknik olanaksızlık nedeniyle ilk kez karikatür konmayan sayıda, çeşitli kısa haber ve yorumlar yer almıştır.



    Bu sayının çıkarılışı başka sorunları da getirmiş, yazarlar yine soruşturmaya uğramıştır. İlerisini Haluk Yetiş'den dinleyelim:



    "...Mahkemeler, sıkıyönetimin baskısı, ikide bir kapatmalar, dava açmalar, toplatmalar başlı başına bir uğraşıyı gerektiriyordu.

    Bunlarla uğraştığımız kadar Markopaşa'yla uğraşamıyorduk. Matbaa sahiplerini sıkıştırdılar, gazeteyi çıkaracak yer bulamadık.

    Gutenberg matbaası sorunumuzu çözümledi. Gazeteyi Gutenberg matbaasında çıkardık. Polis seferber oldu, Gutenberg matbaasının yerini bulmak için. Fakat uğraşmaları boşuna gitti. En sonunda bizi sorguya çekmek zorunda kaldılar. Gutenberg matbaası, elimizin altındaki teksir makinesine verdiğimiz addı. Teksir makinesi aldık zorunlu olarak. Derginin iç sayfalarını ön yüzlerini, arka yüzleri beyaz basabildik ancak. Bu basılmış kağıtları da birbirine telleyerek tutturduk. Bir gün, gece sabaha kadar sürdü bu işlem. Mehdi Zıt, Osman, Mücap Ofluoğlu, Uykusuz ve ben çalıştık bu işlerde. Fiyatını da beş kuruş koymuştuk, fakat bir liradan alıcı buluyordu. [Her zaman] 60 bin satılan gazeteyi biz ancak yirmi bin kadar hazırlayabilmiştik

    Haluk Yetiş, bu sayıyla ilgili olarak sonradan şunları söylemiştir:

    "...Matbaa sahiplerine öylesine baskı yapıldı ki, gün geldi gazetenin dizgi tertip işlerini yaptıracak yer bulamadık. Başvurduğumuz hiçbir matbaa olumlu cevap vermeyince bir sayı dizilip basılamadık. Ne yapmalıydık? Ne yapılabilirdi? Düşündük, ölçtük, sonunda bir teksir makinesi almaya ve dergiyi bu makinayla çıkarmaya karar verdik. Bildiğimiz teksir makinası ile iki sayfalık gazete çıkardık. Bu işi teksir makinasında ben, Mustafa Uykusuz, Mücap Ofluoğlu, Mehdi Zıt çıkardık. Onlar da ücret filan söz konusu olmadan yardımcı oluyorlardı. Basılan iki yaprağı zımba teliyle birleştirerek ancak on beş bin kadar yapabildik Buna bir matbaa adı koymak gerekiyordu yalnız. Bakalım ne yapacaklar dedik, basıldığı yerin adını "Gutenberg" matbaası koyduk ve piyasaya sürdük Teksirle basılan bu sayılar bile bir tek iade dönmemek üzere satıldı .

    Basın tarihimizin bu ilginç olayını bir de Aziz Nesin'den dinleyelim:

    "... Bir arkadaş daktilo başına geçti. Durmadan aynı sayfaları tekrar tekrar yazıyordu, öbür arkadaşlar, mumlu kağıtları teksir

    makinasında basıyorduk. Bu iş geceli gündüzlü iki üç gün sürdü. Bu suretle ancak yirmi bin gazete çıkardık Bu iptidai

    [ilkel] çalışma tarzından dolayı ilk matbaayı icat eden adamın ismine izafeten [ilişik olarak] Gutenberg matbaasında basılmıştır

    diye yazdık Vilayet makamına da, teksir makinasından ibaret Gutenberg matbaasını açtığımıza dair müracaatta bulunduk.

    Bu suretle basılan yirmi bin gazeteyi yalnız İstanbul'a çıkardık Çıktığı gün gazete kalmamıştı." (Medet, 1 .6 . 1 950)





    Markopaşa 14 Nisan 1 947 · Sayı: 17



    Markopaşa'nın bu sayısı yine daktilo dizgisiyle yapılmış ve Berksoy Basımevinde iki misli ücret karşılığında basılmıştır. Sahip

    ve yazı işleri müdürü Mücap Ofluoğlu görünmektedir.

    Aziz Nesin Ankara'da bulunan Sabahattin Ali'ye yazdığı rnektubunda "Mutlaka, mutlaka ve yine mutlaka bir baskı makinesine ihtiyacımız var. Ne yapıp yapıp bunu elde etmeliyiz. Baskı makinesi için dilen, borç bul, avans bul, ne yap yap, bu işi. yapalım. Kısa zamanda borcu öderiz" demektedir. 18 ve 23 Nisan 1947 tarihli mektuplardan anlaşılan, Berksoy Basımevinin arızalı bir makinesi 200 lira karşılığında tamir ettirilmiş ve ayda 350 lira karşılığında kiralanmışrır. Ama Nazım Berksoy, daha fazla para isteyip sözleşmeyi yapmaktan vazgeçmiştir. 26 Nisan 1947 tarihli rnektubun ilerisinde Aziz Nesin şöyle demektedir:

    "... Nazım baktı ki, makine bizim elimize geçince tıkır tıkır işliyor, hayatında 350 lira kazanmamış olan çingene herif mukaveleyi imzalamaktan vazgeçti ( . . . ) Şimdilik makineyi zorla kullanıyorum. Mahkemelik olacağız. Her ne olursa olsun, başka yapacak bit şey yok



    Gazetenin birinci sayfasında "Büyük Ölüler Kongresi" başlığıyla siyasal yergiler ele alınmış. Bir de "mevlut" duyurusu göze

    çarpıyor. Şöyle deniliyor: "Ankara nümayişlerinde katledilen sevgili varlığımız Fikir Hürriyeti için ölümünün kırkıncı gününe müsadif pazartesi günü Hacıbayram Camii şerifinde öğle namazını müteakip, afişler yırtılmak sureti ile, demokrasinin ruhuna rahmet okutulacağından rahmetlinin akraba ve dostlarından arzu edenlerin, bilhassa Şükrü Sökmensüer'le, Reşat Şemsettin Sirer ve Cevdet Kerim İncedayı' nın eşleri ile birlikte teşrifleri rica olunur.



    Üçüncü sayfada "Çat içeride, Çat Dışarıda" başlığıyla Markopaşa'nın ve yazarlarının başına gelenler anlatılmıştır. "Nereye

    Gidiyoruz diye bir broşür yazmıştım" cümlesinden Aziz Nesin, "Zaten bendeniz kadroya dahil oldum" cümlesinden de Rıfat Ilgaz tarafından yazılmış olabileceği sanılan yazı şöyle:



    Burada sözü edilen broşür, Aziz Nesin'in Arnetikan emperyalizmi ve Türkiye'ye uygulanan Truman Doktrini'ne karşı yazdığı
    bir broşürdür.