• Batuhan Öztürk
    Hiç,hiç mi böyle bak arkamdan üzülürler sonra bensiz naparlar demedin mi?Sadece ilk gün üzülürler sonra bitti.Öyle mi?Ya ben sana inanamıyorum.Bide bana son sözü ne biliyor musunuz?"İyi ki varsın❤️"Abi bu ne ya...Keşke olmasaydım da bunları yaşamasaydım.Ya ben hayatım boyunca hep saçma sapan şeyler için ağlamışım.Yok o bana kızdı,yok sınavdan düşük aldım vb.Eminim benden başkaları da...Ya sizin hiç kardeş dediğiniz kişi intahar etti mi ki de bu kadar üzülüyorsunuz?İntahar nedir ya?Ya Batuhan ben sana ne kadar yalvardım yakardım.Ama sen ne yaptın?Arkandakileri düşünmeden attın kendini köprüden.Ya intahar etmek nedir?Allah'tan hiç mi korkun yok?Ya biz sensiz ne yapacağız?Ne diyor bide biliyor musunuz?"Bak ağlamayayım. Bi kere mutlu olayım diyorum. Olmuyo işte."Şimdi bunun için at kendini tamam mı?Ya ben sana ne dedim?Hakkımı helal etmem.Ama şimdi noldu?Dayanabilir miyim?Sonra da bana diyor ki "Ağlama dayanamam." Ben şimdi dayımı görmek için (bahanesiyle) gideyim İngiltere’ye.Kendimi köprüden atıcağım diyim,ve sen ağlama.Ya sen şaka mısın?Ya ben ağlamaktan bardak elimden düştü ve bileğim pert.Şimdi bunu vicdan micdan için demiyorum.Ne yaşadığımı bil.Sonra ölürsem intihar olmaz.Keşke çok derine batsaydı da ölseydim.Ya sence biz hâlâ nasıl ayakta durabiliriz.Sadece "Yaşayan Ölü" olacağım.Ağlamayım diyorum,bir manyak için ama insan kardeşi için ağlamaz mı?Keşke hepsi bir rüya olsa ve kalktığımda sana anlatsam.Ya sen ölmedin,ölemezsin...Nereye gidiyorsun dedim,Ayaklarım nereye götürürse,dedi.
    -Yanlış yerlere götürmesin.
    -İnşallah
    Ve ben bunun için kötü bir şey olmasın diye dua ettim.O zaman benim ayaklarım da cama doğru gidiyor.Ama ben gitmiyorum.Neden?Çünkü arkamdan üzülecek insanlar var.Sadece onlar için yaşıyorum zaten...Ya hiç arkadaşın sevdiğin olmayan birisi olsa birisi yine anlamadım.İntahar ne Ya?Sen 15 yıl içinde ne yaşadın ki intahar ediyorsun?Ne yaşadın?Yani insanları üzüyorum diyor.Böyle hiç üzmedin zaten biliyor musun?Seni asla unutmicaz ne?Aklımdan çıkacağımı mı sanıyorsun?
  • Bana bi şey olmaz deme
    Sana da dokunur ayrılık.
  • 176 syf.
    ·11 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Okuduğum ilk Osho kitabı. Genelde kitap almaya gittiğimde aklımda hiç isim olmaz bir kaç saat kitapların içinde gezerim sonra o an ki ruh halime göre ne almak istersen alırım. Bunu aldığım zaman da içimde bi korku vardı. Sanırım o yüzden aldım. İyi ki almışım. Aslında kişisel gelişim kitapları çok boş gelir. Ama şuan o tür kitaplara çok açığım. Ve gelgelelim Osho bizim kişisel gelişimcilerimiz gibi her yeri 'inanın', 'başaracağız', 'inanmak başarmanın yarısıdır' gibi sözleri doldurmamış. Konu göründüğü gibi 'KORKU' .

    Kitapta Sevgili Osho birçok Korku'dan bahsetmiş. Sayfa 13te ;
    "Bir insanı seversin ve bu sevgiyle, aynı pakette, korku da gelir - o insanın seni terk edebileceği korkusu. Zaten başka birini terk edip sana gelmiştir, o yüzden örneği de karşındadır; belki aynısını sana da yapacak. Korkarsın, midenin düğümlendiğini hissedersin. Öyle bağlanmışsındır ki, çok basit bir gerçeği göremezsin: Sen dünyaya yalnız geldin. Dün de buradaydın, o insan olmadan ve gayet iyi gidiyordun, midende düğümler olmadan. Yarın, eğer bu insan giderse... Düğümlere ne gerek var? Sen zaten bu insansız nasıl olacağını biliyorsun ve tekrar yalnız olabileceksin." diyor.

    Osho'cuğumu bu alıntıdan sonra gerçekten sevdim. Sanırım bu sözleri kim söyleseydi onu sevebilirdim. Ve o an için denk gelen o oldu. Her neyse. Bir insana fazlasıyla bağlandığım için, onu kutsallaştırdığım için artık yaşam çok fazla zordu benim için. Çünkü o her gitmek istediğinde kutsal saydığım önemsediğim çok sevdiğim insan gitmek istediğinde sanki bir daha mutlu olamayacakmışım gibi geliyordu. Kendimi hep ona bağlı hissediyordum. Ve sonradan fark ettim ki evet o olmadan önce de ben vardım. Yine hayatıma devam edebilirim. Ah tamam tamam inceleme yapıyorum burda daha güzel yazmalıyım değil mi? Olduğu kadar sevgili okurlar.


    Yine sayfa 32 de "Otururken otur, yürürken yürü, her şey bir yana, sendeleme." diyor Osho'cuğum.
    Bunu yapınca hayat o kadar da zor değilmiş dedim :d. Bilemiyorum şuan böyle bir şeye ihtiyacım olduğu için mi benimsedim kitabı yoksa kitap baya iyi miydi..? Karmaşık. İyiydi. Kitap okurken sadece kitap okudum. Otobüs beklerken sadece otobüs bekledim. Bu bir nevi meditasyondu benim için diyebilirim.

    "Eğer cennete gitmek istemezsen, seni hiçbir rahip korkutamaz." dediğinde durdum ve geri döndüm sevgili Osho'cuğum. Aslında dikkat edilince bu çok güzel bir cümleydi. Korku için söylenecek, altı çizilecek en önemli cümlede olabilir, benim için. Çok ince ve üstünde düşünülürse eğer çok işe yarar bir cümle olabilir. Ben eğer hiçbir yere gitmek istemezsem beni hiç kimse korkutamaz.

    Böyle alıntıları toplayıp size hakkında bilgi verebilirim. Ama bunu burada bırakıp şuradan devam edeceğim :p ;

    İlerde psikoloji okumayı düşünen biri olarak kitabın çok fazla işime yaradığını ve ilerde de diğer Osho kitaplarıyla beraber daha çok işime yaracağını söyleyebilirim. Okuduğumu kendi halimde karşımda bana bir şeyler anlatan insanlara aktardığım zaman bu onlarda da güzel, olumlu sonuçlandı. Kişisel gelişim okumak pek hoş gelmezdi. Ama eğer ne için okuduğunuzu bilirseniz, önyargısız olursanız belki yine sizlere de faydası olacak bir kitap olabilir.
    Osho'nunda dediği gibi "Korkulacak hiçbir şey yok." sakin olalım. Korkuyorsan korkuyorsun. Bu kadar büyütme kabul et ve korkunu sevginin önüne geçirme.

    Umarım kitap hakkında yardımcı olabilmişimdir.

    Mutlu kalın :d (incelemeyi kendim için yazdım faydası olmamış olabilir ama dursun bi köşede)
  • 80 syf.
    ·Beğendi·10/10
    I.Ay Işığı Sokağı
    Gururlu bir kadın düşünün. O kadar gururlu ki gururunu ayaklar altına almamak için kendi bedenini, ahlaksız ve bir kadını parayla satın alabileceğini düşünen erkeksi insan müsveddelerinin zevkine terki diyar eğliyor. Bir kadın gururlu olur da kendini başkalarının altına terk mi eder? Sormayın, eder işte. Ediyor işte. Siz herkesin bu işi zevk için mi yaptığını sanıyorsunuz? Bu işi zevk için yapan kadın, kendi bedenini zevk için parayla bir erkeğin altına atan o kadın en az o erkek kadar aşağılık ve kirlenmiş bir ruhtur. Bir kadının bedenine olan hayranlık ile o bedeni parayla satın almak çok farklı şeylerdir. O kadar farklıdır ki iki arzu arasında kadına olan hayranlık ile hayvanımsı cinsel açlık dürtüsü vardır. Biri kadınsal olana ulaşmaya çalışarak ruhunu güzelleştirmeyi arzu ederken, diğeri ise dünyadaki tüm lanetin sebebi olan tek çıkıntısını tatmin ederek bedenini terbiye etmeye çalışmanın peşinde. Kadın kim mi; Toplum baskısı altında ezilen, etek boyuyla sıfatları belirlenen, kendi kimliğini bulamayan ve bulamadan ölen öldürülen, kendine kadın deyince bakireliğini vermiş anlamına gelen, geceleri yolda yürüyemeyen, gündüz vakti sürekli saatine bakmak zorunda kalan… Sahi ya neydi kadın; ah o kadın… Kadın sevgiydi, aşkdı, yaşanılacak bir ömür idi, sarılacak sıcak bir yuva, koklanılacak bir gül, uğruna Cennet feda edilecek insan idi. Ah o kadın… Sen nasıl bir alemsin. Sen nasıl bir alemsin ki benim yaradılışımın yalnızlığını gideren, beni çepeçevre saran, kanımdan ve canımdan bir parça. Sensiz olmuyor ah kadın. Her yanında çiçekler açmış, ay gibi parlayan, o güzel gözleriyle bana bakıp içimi yakan sen, henüz açmamış gül olan sen cennetin en güzel yaratığı. Sen varken cenneti ne yapsındı o Adem. Sen varken tanır mıydı kural hiç aşık Adem. Senin uğruna Cennet feda edilmez miydi hiç, ki edildi feda o Cennet. Edildi de uyanışların en güzeli yaşandı seninle. Adem’in kadını oldu, kadının erkeği. Kadın Havva idi, Cennetin açmamış gülü idi. Artık Adem de insan oldu, Havva da insan. Ey Tanrım, kızma bize, biz sevdik ise birbirimizi senden gelmeyen izin ile. Adem olup severek günahkar olmak da ayıp değil Tanrım, Havva olup aşkının kör eden gözleriyle gel benimle diyerek günahkar olmak da ayıp değil Tanrım!
    Ey Tanrı’nın kulları… Kadın sadece sesini kesip, bacaklarını açmak zorunda kalan değildir. Kadınlar iş aradığı için erkekler işsiz kalmıyor, kadının kızı ya da kadını olmaz, börek yapmasını bilmeyen de kadındır, evdeki işler de yetiyor, anası tecavüze uğrayınca anası da ölmesin çocuğu da ölmesin, bir kadın olarak susma, tecavüzcü de kürtaj yaptırandan masum değil bin kat daha suçludur! Kadın direnendi, hala da direnen…

    Leporella... Klasik Vaka II...
    Kendinizi hiç dışlanmış hissettiniz mi? Modern toplumlarda sıklıkla karşılaşılan bir durumdur bu. Toplumu oluşturan insanlar, çeşitli görüşlere ayrılarak birbirlerini kavramlarla tanır hale geldiler. Modern toplum çağında yaşanan ilkel toplum özelliğidir bu. Kimin ne yaşadığını, ne kadar acı çektiğini, toplumun hangi katmanlarından bata çıka bugünlere geldiğini kimse bilmez, ilgilenmez de. Leporella da böyle biri. Daha doğrusu tam olarak, Crescentia Anna Aloisia Finkenhuber. Evlilik dışı ilişkiden dünyaya gelmiş bir kız. Dünyaya geliş şekli önemli değil ancak başta dedik ya modern toplum içerisinde ilkel bir toplumun zamanını yaşıyoruz diye. İşte o misal. Öncesine dair bilgi verilmemiş olsa da belli ki toplum tarafından sert çizgilerle dışarıda tutulmuş. Hayatı boyunca çalışmak zorunda kalmış, kalacak olan bir kız. Çirkin ve çalışmaktan dolayı ve belki de hayatın kendisine acımasız davranmasından dolayı harap hale gelmiş. Laf olsun diye yazmıyorum, Crescenz gerçekten hayat tarafından baştan beri dışlanmış. İri kemikli, sarkmış bir alt dudak, keskin güneş yanığı yüz, keçeleşmiş gür ve yağdan alnına yapışmış saçlarıyla sıska bir dağ atına benzeyen bir insan kızı. Crescenz yaratılırken Tanrı'nın başka işleri olduğu muhakkak! Yani kadınsı hiçbir yanı bulunmayan Crescenz'in arzu ettiği tek şey çalışmak, hizmet etmek ve en azondan biriktireceği parayla yaşlandığı zaman güzel bir ölümü bekleyebilmek. Erkekler tarafından asla rahatsız edilmeyen bu kadın görünümlü ama kadınsı olmayan insan kadını, bir gün kendisine gele iş teklifiyle köyden şehre iner ve malikanede çalışmaya başlar. Evin hanımı ile Baron R arasında ciddi geçimsizlik vardır. Bu Crescenz'in umrunda olmaz. O sadece işine bakar. Ama bir gün Baron onu yanına çağırıp da daha önce kimsenin dokunmadığı kalçalarına dokununca Crescenz kendisini kadın gibi hissetmeye başlar. Halbuki bu sadece küşük bir şakadır ama Baron'un eli aslında Crescenz'in tenine değil, ruhuna dokunmuştur. Baronla karısı arasındaki soğukluk artık erkeğin karısına karşı olan evlilik görevlerini yerine getirmemeye dönüşür. Bana kızmayın ama evli bir kadın sevilmek ister, ilgi ister, güzel sözler duymak ve tatmin olmak ister. Diğer hepsini yapıp da kadının tenselliğini yaşamasına izin vermezseniz, diğer yaptıklarınızın hiçbir anlamı kalmaz. Evin hanıma da düzenli hale gelen kavgalar, görmediği ilgi, evdeki herkesin kendisine karşı düşmanca tavrı ama özellikle de Baron'un dokunuşuyla kadınlığa erişen Crescenz'in kindarlığıyla çileden çıkar. Öfke nöbetleri, sinir krizleri derken geçici süreliğine evde uzaklaştırılır. Crescenz artık efendisini bir Tanrı gibi görmeye başlamışken, böylesi bir fırsat efendisine olan hizmetlerini de küstahlık durumuna çıkarır. Efendisinin istemediği hizmetleri o daha söylemeden yerine getirmek de dahil olmak üzere ona genç kızlar bulma durumuna kadar yükselir. Bu tatminkarlık, Leporella'nın daha önce hissetmediği bir duygulanımdır. Leporella, efendisinin kendisine uygun gördüğü isimdir. Baron'a komik gelse de bizim hizmetçi kölemiz için hiç de öyle değildir, adeta bir aşk sözcüğüymüşcesine sahiplenir bu ismi. Bunun adı aşk mıydı yoksa daha önce hissetmediği o aidiyet, sahiplenilme duygusunun verdiği erotik haz mıydı bilmiyorum. Ama Baron artık eşinin travmalarına daha fazla dayanamayıp evden kaçtığı bir gün Leporella, efendisine olan kulluk vazifesini yerine getirir, evin hanımı intihara kurban gider. Baron bu durumun farkındadır ancak elden ne gelir. Yaşadığı vicdan azabı Leporallaya karşı korku ve mide bulantısına dönüşür. Ona, onu, istemediğini ima eder. Geride kendisine dair tek bir kutu bırakarak ortadan kaybolan Leporalla'nın haberi ertesi gün gelir! Evet, bazen cinsel bir birleşme hatta burada hiç de ateşli olmayan tensel bir dokunuş, böylesi bir tapınmaya, danmışlığa dönüşebiliyor. En temelinde ise Crescentia Anna Aloisia Finkenhuber'i önce Crescenz sonra da Leporalla yapan sebepleri iyi bilmek gerekiyor.

    Nişan... Klasik Vaka III...
    Aç, susuz, yorgun ve düşmanın bağrında bir bekleyiş... Her ülkenin savaşları vardır, buna bağlı oalrak da her ülkenin kahramanları vardır. Vatan sevgisi ve dini duygularla düşmana karşı sonsuz bir inanç ile hücum eder, gözünüzü kırpmadan düşmanın kalbine hançerinizi saplarsınız. İşin ilginç tarafı, normal şartlar altında bir karıncayı dahi incitemezken şimdiyse insan öldürmeyi umarsız bir ihtirasla arzu eder hale gelmişsinizdir. Savaşın insanlara verdiği en büyk kayıp, insan olma duygusunu köreltmesi ve zaman içerisinde yok etmesidir. Ve sadece insan olma duygusunu değil, aynı zamanda tüm vatanseverlik ve dini duygularınızı da sizden alır götürür. Savaşırken her şey iyidir, kendinizi güçlü hissedersiniz. Bir canı almanın verdiği duygu sizi Tanrı gibi hissettirir. Öldürmek doğamızda var olan bir içgüdüdür. Ama ölüm gelip sizi ya da sizen birilerini buldu mu işte o zaman bir şeyler değişmeye başlar. Savaşın bir cinayet olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlarsınız. Her zaman yanınızda olanların birer birer kaybı ve bir daha asla geri dönemeyecek olmalarının bilincinde olmak ölümün de öldürmenin de gerçeğiyle yüz yüze bırakır sizi. Ve bir an gelir ki artık ölüm kaçınılmaz olur. Her şeyi sona erdirmek istediğiniz bir an gelir. Ölüm,tek kurtuluş gibi durmaktadır. Sonsuz özgürlüğe giden, ölümsüzlüğe erişeceğiniz tek yol. Bu hikayedeki Albay'ın başına gelen de böyle bir şey. Tamamen boka batmış durumda. Düşman hattının içerisinde, tek başına bir halde kalmış durumda. Düşman bir ülkede, düşman askerleriyle çevrelenmiş, halkının da asla yardımı olmayacağı bir yer. Ölümü düşman askerlerinin elinden beklerken sürpriz bir son. Ölüm her zaman sizi bulabilir, ölümü bile korkusuzca göğüsleyebilmek gerekir. Ve bence ölümü dahi korkusuzca göğüsleyebilmek için ille de inanmak gerekmiyor.

    Leman Gölü Kıyısında Olay... Klasik Vaka IV...
    Kimliksiz kalmak, vatansız kalmak çok zordur. İnsanlar, insan oldukları andan itibaren bir gruba aidiyet ihtiyacı içerisinde olmuşlardır. Bu kendilerini daha güvende hissetmelerine yardımcı olmuş, aynı zamanda da güven ama kendilerine ve çevrelerine güven duymalarına sebebiyet vermiştir. Bu hikayenin başrolü Boris, vatansız kalmamış ama vatanından ayrı kalmak zorunda bırakılmış. Karısından ve çocuklarından uzak bırakılmış. Buna neden olan şey tahmin ettiğiniz gibi savaş. Stefan Zweig iki dünya savaşı görmüş bir insan. Doğal olarak da savaş ve ölümden bahsetmesi kaçınılmaz. Nazi zulmüne tanık olmuş, vatanından ayrı kalmış bir insan. Ayrı bırakılmış bir insan. Zweig'ın kitaplarındaki o derin psikotik analizlerin, sizi nasıl da tesiri altına aldığına tanık olmuşsunuzdur. Öylesine melankolik bir edebi uslüp vardır ki, eğer kendinizi kitaplarının yoğuluğuna kaptırır ve kendinizi Zweig'ın esiri ederseniz, obsesif kompulsif bozukluk yaşamanız kaçınılmazdır. Herkesin unuttuğu bir adam Boris. Karanlığın içerisindeki bir gölge gibi. Varlığı ya da yokluğu çektiği acının verdiği sızılardan dışarıya yansıyan inlemelerle anlaşılan birisi. Zweig da böyle değil mi aslında. Avrupa'nın Hitler'in sömürgesi haline geldiği düşüncesi Zweig'ı da karanlıktaki bi gölge haline getirmedi mi! Eşiyle birlikte yaşamına son vermesinin sebebi Zweig'ın depresif ruhundaki o derin endişe değil miydi! Zweig'ın kitaplarını tekrar ve tekrar okuyunuz. Karakterlerini tartınız. Zweig'ı bulacaksınız. Her bir karakterinin psikolojisini yaşayınız. Evet, yaşayınız diyorum. Merak etmeyin eğer parçalanmışsanız size hiçbir ters psikoloji etki edemez. Eğer parçalanmamışsanız, parçalanmaya başlayacak ve altıncı duyunuzu keşfedeceksiniz. Zararlı insanların sizde uyandırdığı örümcek hislerini bulacaksınız. Bu savaş, ne karanlık bir keşif. Zorunlu olmadıkça savaş, cinayettir diyen Atatürk, dün olduğu gibi yakın gelecekte de bizi bekleyen büyük bir savaşta kurtarıcımız olacaktır, endişe etmeyiniz.

    Avare... Klasik Vaka V...
    Bu vakada Zweig gene o tarifi imkansız, yaşamadığımız bir yörede yediğimiz ancak unutamadığımız damakta kalan lezzetler gibi olan üslubunu konuşturmuş. Kısa ama verdiği mesajlarla adeta içerisinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti’ni tarif eden bir yazı. İntihar eden bir öğrenciyle günümüz Türkiye’sinin ne alakası var şimdi! Durup dururken nereden çıktı bu! Durum o kadar basit değil arkadaşlar. Eğitim sistemimiz yerlerde. Hukuk ahlakı yerine sıra dışı bir din ahlakı ile eğitim vermeye çalıştığımız öğrencilerimiz, Avrupa’daki muadillerine kıyasla oldukça cahil kalmaktadırlar. Konuyu evrime falan getirmeye çalıştığım yok. Din eğitimini elbette vereceğiz ama apaçık bir şekilde şu zamanda görüyoruz ki hukuk ahlakı verilmeyen insanlar, sadece din ahlakı ile ahlaklı ve dürüst insanlar olmuyorlar. Bizdeki sistem ezbere dayanan, yuvarlanmış hapları öğrencilerimize yutturmaya alıştığımız bir sistem. Avrupa ezberci eğitim sistemini terk edeli uzun zaman oldu. Biz ise ezberci sistemi dayatmaya ve hatta en iyi ezberi yapanı en iyi sıralamayla ödüllendirmeye devam ediyoruz. Evet, çalışkan olmak ve zeki bir kafayı test etmek gereklidir. Ama bunu tutup da ülkenin geleceğini şekillendirecek sistem haline getirmek ciddi anlamda yanlıştır. Ben ezber yeteneği çok iyi olan birisiyim. Sayısal olmayan yazılı sisteme dayalı her türlü sınavdan başarıyla çıkabilirim. Çünkü ezberleyebilirim. Ama ya sayısal sistem. Ya sayısal zeka. İşte orada afallıyorum. Ve benim de belki beden biraz daha önceki nesil de olmak üzere ezbere dayalı sistemle yetiştiğimiz için bugünkü çocukların başarısız olma sebeplerini çok iyi anlıyoruz. Daimi olarak okuyarak ve sürekli tekrar ederek anlayacakları, anlayacağımız bir sistem yerine bugün okuyup ezberlediklerimizi sınavdan sadece dakikalar sonra unutacağımız bir sistemi teşvik etmek neden? Türkiye ve benzer ülkelerdeki bu sistem, çağdaş amaçlardan uzak bir modeldir. Amaç Batı’nın eğitim standartlarını mı yakalamak yoksa çağdaş ve muasır medeniyetlerin standartlarına yükseltmek mi! Önce bunun kararını vermemiz gerekiyor. Bilgiyi tıpkı ağrı kesiciler gibi haplar haline getirip öğrencilere yutturmak, pek de zeki olmayan öğrencilere dahi diploma vermeleri, sistemi başarılı gösteriyor olabilir. Ancak muasır uygarlıklarla karşı karşıya geldiğimizde, sistemimizin ne kadar da çöp olduğu açığa çıkmaktadır. Osmanlı Devleti’nin 16.yüzyıl sonrası dönemlerine bakın. Kurulan okullar tamamen din kökenli ve ezbere dayalı eğitim sistemiyle öğrenci yetiştirmeye programlı. Kızmak yok. Hiç taviz veremem üzgünüm. Bir hata var ise bu hatayı tespit edip, eleştirerek doğrusunu bulacağız. Bakın o dönem cehalet o derecedir ki Osmanlı, Akdeniz’in dünya denizleriyle olan bağlantısını dahi bilmemektedir. Son sözlerimizi şöyle bitirelim. Tüm zamanların en büyük asker ve devlet adamlarından birisi olan Atatürk’ün o muhteşem dehası, hala daha dostlarına güven düşmanlarına korku salmaktadır. Zekasını belli bir strateji ile kullanmış ve bu konu felsefi, bilimsel, psikolojik olarak incelenmesi gereken bir husus haline gelmiştir. 19 Mayıs’a bir kala Atatürk’ü aramak yerine onun o kıvrak ve stratejik zekasını analiz ederek Türk Devlet Sistemi’ne entegre etmenin yollarını aramaya başlamak zorundayız. Zira düşman uyumamakta, yakın bir gelecekte yapacağı saldırının planlarını bir bir harekete geçirmektedir!
  • Ellerim büyüdü avuçlarında,
    Bi tek annem olsun bana bi şey olmaz❣️
  • Ona sormak istediğim bir soru vardı. Kaçamak yanıtlar vereceğini biliyordum; o yüzden konuyu onun açmasını bekledim. Bütün gün bekledikten sonra, akşam üzeri oradan ayrılmadan önce sormak zorunda kaldım.
    "Gerçekten uçtum mu ben don Juan?"
    "Kendin söyledin ya uçtuğunu! Di mi?"
    "Evet don Juan, söyledim; ama bedenimle mi uçtum yani? Bir kuş gibi yerden havalanarak?"
    "Yanıtlayamayacağım sorular sormakta ne ustasın ya! Uçtun. Uçmak için alınır şeytan otunun ikinci bölümü zaten. Birkaç kez daha aldıktan sonra, gör bak, nasıl kusursuz uçuşlar yapacaksın! Kolay şey mi? Şeytan otunun ikinci bölümünün yardımıyla insan uçar. Başka ne diyeyim sana! Sorduğun soru çok anlamsız! Kuşlar kuş gibi, şeytan otunu kullanan insanlar da işte böyle uçarlar (el enyerbado vuela asi)".
    "Kuşların uçtuğu gibi mi? (Asi como los pajaros?)".
    "Hayır, otu almış insanların uçtuğu gibi (No, asi como los enyerbados)?"
    "Öyleyse gerçekten uçmadım ben don Juan. Düşsel bir uçuş yaptım; salt zihnimde... Bedenim neredeydi?"
    "Çalılığın orada," diye yanıtladı sertçe; ama kendini tutamayıp bir kahkaha kopardı. "Şu her şeye yalnız tek yandan bakma huyun yok mu senin! Bi insanın uçabileceğine inanmazsın; oysa brujolar göz açıp kapayıncaya dek binlerce kilometre ötelere gidebilirler, orada ne olup bitmektedir görürler. Çok uzaklardaki düşmanlarına öldürücü vuruşlar çakabilirler. E, şimdi uçuyor mu, uçmuyor mu?"
    "Bak don Juan, seninle ben ayrı biçimlerde düşünüyoruz. Diyelim ki öğrenci arkadaşlarımdan biri ben şeytan otunu alırken burada benimle birlikteydi; o zaman beni uçarken görmüş olur muydu?"
    "Gene başladın, eğer şöyle olsaydı, eğer böyle olsaydı sorularına... Bu şekildeki konuşmaların bi yararı olmaz ki! Eğer arkadaşın ya da bi başkası, şeytan otunun ikinci bölümünü alsaydı, o da uçardı. Ama salt bakmakla kalsaydı sana, seni uçarken görürdü; belki de görmezdi. Adamına göre değişir bu."
    "Ama demem şu ki don Juan, yani sen ve ben bir kuşa bakarsak, o kuşun uçtuğunu görürsek, o kuşun uçtuğunda birleşiriz. Ne var ki iki arkadaşım beni dün gece uçtuğum gibi görselerdi, uçtuğumda birleşirler miydi?"
    "Belki de birleşirlerdi. Sen kuşlar uçar diyorsun, çünkü onları uçarken görmüşsündür. Kuşların uçması olağan bi şeydir. Ama kuşların yaptıkları başka şeyler üzerinde birleşmeyebilirsiniz; çünkü o şeyleri yaparken görmemişsinizdir kuşları. Arkadaşların şeytan otuyla uçulabildiğini bilselerdi, o zaman onlar da insan uçar derlerdi."
    "Yani don Juan, benim söylemek istediğim şey şu: Kendimi kalın zincirlerle bir kayaya bağlasaydım, gene de uçmuş olurdum. Çünkü bedenimle bir ilintisi yok bu uçuşun. Değil mi?"
    Don Juan şaşkınlıkla baktı bana. "Kendini kayaya bağlarsan," dedi, "korkarım, kaya zincir ne varsa kucaklar, öyle uçarsın."
  • Yanlış kişiyi sevmenin bedelini ödüyorum. İyi ki dediğim her şeyin yerini keşkeler alıyor bir bir. Ya ben çok yanlış seviyorum ya da o. Her şey o kadar dışımızda ve saçma bir şekilde ilerliyor ki. Ne anlam verebiliyorum ne de ona ulaşıp konuşabiliyorum. Bir insan seviyorum dediği kişiyi her yerden engelleyip, tüm sözlerini yüreğinin ağzında bırakabilir mi ? Hiç mi tanımaz bi insan seviyorum dediği kişiyi? Gerçekten hiç mi bakmamıştır gözlerine de kalbini görmemiştir?
    Bana öğrettiklerini alıp bu sefer gerçekten gidiyorum. Sevmenin s’sini bilmeyen birine inandım ben daha doğrusu kandım. O kadar yanlış yaptı hep affettim çünkü gözlerimle gördüm yine kalbine inandım. Bi kere yanlış yaptım, gözleriyle bile görmedi ama dünyanın en kötü insanı ben oldum...
    Her neyse demem o ki öyle birini sevmeli ki, yarı yolda bırakıp gitmemeli. Nedenleri olmalı bahaneleri değil. Sevdiğine sahip çıkmalı, her ne olursa olsun... ağladığını hissetmeli, ihtiyacım var dediğinde konuşmuyor bile olsa ağlayacak omuz olmalı... Anlatmadan, söylemeden bilmeli. Sayfalarca yazıp en olmaz yerini önüne koymamalı....
    O kadar Yorgunum ki, ölüm gibi sonsuza kadar dinlendirici bi yolculuk yapmalıyım...
    Hiç tanımamış olması zaten öldürdü ya neyse...