• "Benim Hint okyanusundan kat be kat büyük olan dünyadaki yerim neydi? Ya içine bir milyon üç yüz bin tane dünya alan Güneşte? Ya Güneş’in küçük bir yer kapladığı güneş sisteminde? Ya güneş sisteminden trilyonlarca kat daha büyük olan Samanyolu galaksisinde? Ya Samanyolu galaksisinden sonsuz kez büyük olan evrende? Benim evrende yerim buyken yani sıfır iken ben küçülmeyeyim de kim küçülsün? Bazen dünyada kibirlenen, büyüklenen insanlara Bay Evren’in gözüyle bakıyorum da, aklımdan ister istemez işte şu gördüğün toz üzerinde büyüklenip kibirle yürüyen canlılar olsa ne komik olurdu, diye geçiyor. Bay çözüm belki onlara evrendeki yerlerini ve büyüklüklerini anlatabilsek, belki böyle büyüklenmez, komik duruma düşmekten kurtulurlar diyor. Bay bilgiyse onların evrenin büyüklüğünü ve kendilerinin evrende kapladıkları yeri zaten bildiklerini söylüyor ve başta hayret olmak üzere bütün ölümsüzler bu işe hayret ediyorlar. Evrendeki yerini bil ve hiçliğini hisset, bu güzeldir. Ama hiçbir zaman unutma! Evrende küçücük bir noktasın ama o küçücük noktaya evrenden çok ama çok daha fazlası sığabilir. Çünkü o küçücük noktanın içinde bir kalp var!"
  • Kör.
    Evet ben buyum. Gözlerimi hiç açmadım. İnsanların yüreğine bakmak aklıma bile gelmedi,sadece yüzlerine baktım. Doğuştan kör... Gözleri görmeyen. Bay Stone dün kiliseye bir gözcü dikti. Bana da bir tane bulmalıydı. Bana yol gösterecek. Önden gidip gördüklerini her saat başı bana açıklayacak bir gözcüye ihtiyacım var. Bana birinin şunu şunu dediğini, ama şunu şunu kastettiğini söyleyecek, tam ortaya bir çizgi çekecek ve şurada şu adalet var, orada da o adalet var diyecek ve bana aradaki farkı anlatacak bir gözcüye ihtiyacım var.
    Öne çıkıp herkese, istediği kadar komik olsun, yirmi altı yılın bir şakayı sürdürmek için fazla uzun olduğunu beyan edecek bir gözcü gerek bana..
  • 419 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    John Kennedy Toole, Alıklar Birliği, 1980 (1981 Pulitzer Roman Ödülü)

    John Kennedy Toole, 17 Aralık 1917 New Orleans doğumlu, tahsilli bir öğretmen. Bir lise öğrencisiyken yazdığı Neon Işıklı İncil adlı kitabı ve başyapıtı olan Alıklar Birliği romanı dışında bilinen başka bir eseri yok. Yazar sağlığında, Alıklar Birliği romanının basılması için başvurduğu tüm yayınevlerince reddedilir. 26 Mart 1969’da, henüz ömrünün baharındayken yaşamına kendi eliyle son verir. Ölümünden sonra, 1976 yılında, Toole’un yaşlı anacığı, roman taslağının okunması dahi çok zor olan el yazmalarını, eğitimci Walker Percy’ye okuyup incelemesi için verir. Önceleri eseri okumamak için büyük bir direnç gösteren Percy, romanı okuduktan sonra elindeki hazinenin farkına varır. Percy, romana içerikle ilgili bir önsöz de yazar (Türkçe çeviri metninde de var). Roman 1980’de basılır ve ertesi yıl Pulitzer ödülüne layık görülür. 1957 Adana doğumlu, çevirmen Püren Özgören’e gelince; hepimiz onu çevirilerinden tanıyoruz, güzel Türkçesiyle ve dilindeki akıcılıkla 1984 yılından beridir bizleri çeviri eserleriyle mutlu kılıyor. Orijinal metne bakmadım ama bu kadar fazla aksan barındıran bir kaynak metni, aslına bağlı kalarak Türkçeye yine harika bir teknikle, yine aksanlı olarak çevirmiş. Metin o kadar akıcı ki, tek bir nefeste 419 sayfayı birden çok rahat okuyabiliyorsunuz. Minik dipnotlarıyla metni zenginleştiren Sayın Özgören’i bu güzel çevirisi için tebrik ediyorum. Kırmızı Kedi Yayınevine gelince; oldukça değerli bir eseri tekrardan yayınlamış (ilk olarak 1994’de basılmış). Yayınevinin Şubat 2014 birinci basımını inceledim; sekiz dizgi hatası dışında, baskıda başkaca bir kusur yok, kapak ta çok güzel olmuş. Umarım yeni baskıda dizgi hatalarını düzeltirler. Ayrıca bu eseri tekrar yayınladıkları için de kendilerini kutlarım.

    Romana teknik açıdan bakacak olursak; Toole, Gustave Flaubert’in fotoğraf tekniği kurgu biçemine uygun olarak, olayları önce merkezden çevreye doğru yayıyor, sonra da tekrar merkezde toplayıp fotoğraf makinesinin merceğinde yoğunlaştırarak kanımca büyük bir başarı elde ediyor. Epeyce karakter var romanında. Birazdan değineceğim. Ama öncelikle, Toole’un romanının; yaşça akranı olmasa da, kendisinin intiharından sadece iki yıl önce bir beyin kanaması sonucu aramızdan ayrılan, aynen kendisi gibi bir nihilist olan –bana öyle göründü- çağdaşı Louise Ferdinand Céline’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” romanı tadında macera dolu, nihilist düşüncelerle bezenmiş bir yeraltı edebiyatı eseri olduğunu düşünüyorum. Karşımızda, New Orleans ve Louisiana’nın düşkün ve sıra dışı insanlarının yaşadığı sokak ve mahallelerinde geçen, kaotik ve de komik bir yeraltı hikâyesi var. Abartmak istemem ama okuduğum yeraltı romanlar içinde en sevdiğim J. D. Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar (diğer çevirisinin adıyla Gönülçelen) ve Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk romanlarından sonra en beğendiğim kurgu öykü bu oldu.

    “…Ne demek bu Ignatius? Gerçekten ibneleri kaydetmemi mi istiyorsun? Kim tescilli bir eşcinsel olmak ister? Ignatius, çok kaygılıyım. İbnelerle düşüp kalkmaya mı başladın? İşin buraya varacağını kestirmeliydim. Tutuklanmaya ve kazaya ilişkin manyakça düşüncelerin ilk ipucuydu. Şimdi her şey açığa çıktı. Doğal cinsel boşalım yolların öyle uzun zamandır tıkalıydı ki, kabaran cinselliğinin yanlış kanallara akması kaçınılmazdı. Her şeyin başlangıcı olan garip düşüncenden bu yana, sonu apaçık bir cinsel sapkınlığa varan bir bunalım süreci geçirdin. Er ya da geç sapıtacağını biliyordum. İşte sonunda oldu. Grup tedavisi grubumdakiler, durumunun kötüye gittiğini öğrenince gerçekten üzülecekler…” (Sf. 329)

    Kaybedenler ya da eşcinsellerden oluşan kulübün, nam-ı diğer “Barış Partisi” nin kurucu başkanı ve sonsuza dek üyesi, başat kahramanımız Ignatius J. Reilly’dir. Romanda anlatılanların 1950-69 yılları arasında geçtiğinden yola çıkarsak, aslında modern zamanların bir Donkişot (Don Quijote) romanıdır Alıklar Birliği. On yedinci yüzyılın hemen başında Cervantes’in yazıp yayınladığı romanının başkahramanı olan Donkişot’un da, sevdiği kadın Dulcinea del Toboso’ya (aslında bir köylü kızı olan Aldonza Lorenzo’ya) olan aşkı için kurda kuşa savaş açmasının nedeni, ömrü boyunca okuduğu kahramanlık hikâyeleriydi. Bizim koca oğlan Ignatius da, belki yel değirmenlerine savaş açmıyor ama ya çok fazla okuyor olmasından, ya skolastik dini düşünceleri ile katı imanı ve ahlakından, ya da üniversiteyi her normal insan gibi dört yıl yerine sekiz yılda bitirmesinden olacak ki toplumdaki hemen tüm kurumlara savaş açmış durumdadır. Ignatius, her ne kadar çaktırmamaya çalışsa da, kendisine çok düşkün olan ve kendisine hak ettiğinden de fazla değer veren, cinsel savaş devrimcisi, seks düşkünü, okuldan kız arkadaşı Bronx’lu Myrna Minkoff’a olan cinsel açlığı yüzünden (sanırım!) toplumdan kendini dışlayıp anasıyla oturduğu eve kapanmış ve “Günce” dediği pespayeye tüm gün bir şeyler karalamakla meşguldür. Gel gör ki Myrna, Ignatius’a yazdığı mektuplarda, Freud’un paranoyaklık ile eşcinsel eğilimler arasında bağlantı kurduğunu söyleyerek, Ignatius’un mevcut cinsel perhiziyle gittiği yolun eşcinselliğe çıktığını ona ufak ufak ima etmektedir.

    “Büyük Beyaz Fil”, “Gargantua”, “Su Aygırı”, “Duba”, “Şişko Dev”, “Dev Anası”, “Çingene Kral”; bizim Ignatius’a yakıştırılan adlardan sadece birkaçıdır. Anacığıyla aynı evde oturan, otuzlu yaşlarındaki bu çok okumuş ve çok yiyip azmanlaşmış bekâr oğlanın etrafında kimler yok ki: Kızıl saçlı, minyon, yarı alkolik anası Bayan Irene Reilly; Reilly ikametgâhına komşu olma gafletinde bulunmuş, mütemadiyen hemen her sesten şikâyet eden, hafif tırlak komşuları yaşlı Bayan Annie; Irene’in bowlingden kankisi, ihtiyar çöpçatan Bayan Santa Battaglia; Santa’nın, herkesin sürekli çalışması durumunda her şeyin yolunda gideceğine inanan, çalıştığı karakolda kendini çavuşuna ispatlamaya çalışan polis devriye memuru, evli ve çocuklu yeğeni Angelo Mancuso; Neşeli Gece Barının sahibi, kaşalot gestapo lideri, alengirli işler uzmanı Bayan Lana Lee; Lana’nın liseli alengirli işler kuryesi genç George; aynı barda çalışan papağanlı striptizci konsomatris Bayan Darlene; barın pislik içindeki yerlerini koca güneş gözlükleri ardından süpürgesiyle temizlemeye çalışan, asgari ücretin bile altında köle gibi çalışmaya mecbur kılınmış, polisten ölü gibi korkan, dalavereci hademe, siyahi genç Burma Jones; elbise tüccarı, hafif efemine, yüksek ihtimalle gey, Bay Dorian Greene ve onun tüm azgın eşcinsel arkadaşları; Constantinople caddesindeki Reilly malikânesinin hemen önüne demirli, hemen tüm hikâyenin başlamasına sebebiyet veren o elim araba kazası ve malum tazminat sonrası Ignatius’un iş dünyasına atılmasına sebep, aile yadigârı 1946 model Plymouth otomobil; Ignatius’un anasına abayı yakmış, torun torba sahibi, “komonis” (komünist) düşmanı, tren makinistliğinden emekli, Donald Duck benzeri tuzu kuru varyemez amca, ihtiyar faşist Bay Claude Robichaux; Levy Pantolonlarının kayıtsız sahibi, playboy Bay Gus Levy ve masaj yatağı delisi sevgili dırdırcı eşi Bayan Levy; Levy Pantolonlarının muhasebe müdürü Bay Gonzalez ve doksanına merdiven dayamış, sanırız saygıdan hâlâ emekliye gönderilmemiş bunak sekreter Bayan Trixie ile Levy pantolonlarının üretiminde bir miktar faydası dokunan ayyaş ustabaşı Bay Palermo, ayrıca siyahi kadın ve erkek pantolon fabrika işçileri; elbette sosislerin anavatanı olan haşlanmış sosis arabaları teşebbüsü Cennet Satış Anonim Şirketi patronu, hijyenden bihaber, burnu yaralı, pörsümüş sosis imparatoru ihtiyar Bay Clyde; Ignatius’un akademideki öğrencilik yıllarından beri kafayı taktığı hocası Dr. Talc; ve elbette, zengin bir kabzımal kızı olan, akademideki, öğrenciliğinden istifa etmiş, 68 ruhu taşıyan çiçek kız, seks ve cinsellik düşkünü yoldaşı Myrna Minkoff gibi, hepsi de itinayla dantel gibi işlenmiş uçuk kaçık bir sürü karakter var romanda.

    Macera, Magazine sokağındaki D. H. Holmes mağazası civarında, Bayan Reilly tam da Alman pastacı kadından taze jöleli çörekler satın alırken, sokakta masum masum onu bekleyen tuhaf yeşil kasketli, koca göbekli, gözleri sarı-mavi renkli olan dombili oğlu Ignatius’un supabının kapandığı bir günde (supap kapanırsa, kıçtan gaz yerine ağızdan geğirti çıkan o kötü zamanlar), onu giydiği acayip kıyafetler yüzünden tutuklamak isteyen polis memuru Mancuso ile herkesin içinde söz dalaşına girmesiyle başlar. Fortuna (Roma mitolojisinde talih tanrıçası) çarkı bizim koca oğlanın aleyhine dönmeye başlamıştır artık. Polisten kaçıp anasıyla beraber Neşeli Gece Barında kafayı çekerler ve bar çıkışı 1946 Plymouth’larıyla bir binaya çarparak bin dolar tazminat ödemeye mecbur kalırlar. Tazminatın ödenebilmesi için Ignatius çalışmak zorundadır. Levy Pantolonlarında belge arşivleme pozisyonuyla başlayan iş hayatı; Cennet Satış Anonim Şirketinde haşlanmış susis (sosis) arabalarını, yeşil kasketine sardığı kırmızı eşarp, kulağına taktığı küpesi ve belindeki plastik kılıcıyla tamamladığı korsan kıyafetiyle, New Orleans’ın tüm ayak takımının takıldığı Fransız mahallesi ve civarında, mide asidi düşmanı haşlanmış sosisleri satma girişimleriyle yeni bir soluk kazanır. Siyasi parti kurma ve toplumu aydınlatma çalışmaları, güncesine alınan notlar, yavuklusu seks düşkünü Myrna’yla it dalaşı şeklinde geçen mektuplaşmaları, gizli polislerin takibinde sokak kovalamacaları ile uçkuruna düşkün anasının bowling ve alkol maceraları eşliğinde sürüp gider. Hâlbuki Ignatius, kendine örnek aldığı Romalı filozof Boethius’un (480-524; en önemli eseri Felsefenin Tesellisi [ya da Avuncu]) mottosu doğrultusunda din bilim, geometri, ince beğeni ve edebe karşı gösterişle sorgulanan terbiyesizlikler sarmalında kendi erdemli yolunu bulmaya çalışmaktadır. Spoiler vermek istemem ama roman sonuna doğru öylesine gelişmelere gebe ki, hani insanın aklından şu geçmiyor değil: “Sezar’ın hakkı Sezar’a!” Bu çok özel romanı sizlerin de okumanızı ve sevdiklerinize de okutmanızı diliyorum…

    Sonsöz:

    Romanda, Ignatius koluna bir saat takıyor, Mickey Mouse saati. Bu saati Dan Brown hayranları çok iyi hatırlar. Brown’un tüm kitaplarındaki kahramanı Profesör Robert Langdon da bu tip bir saat takar. Brown, ya bir intihal yapmış ya da bir gönderme! Takdir sizin.

    Ayrıca romanın 301. sayfasında (alttan yedinci satır):

    “Baksana,” dedi Jones’un sesi, telefonun öteki ucundan. “Yeşil kasketli o şişko teyze hâlâ sizin orada mı çalışıyo? Bıyıklı, koca bi teyze?”

    Sayın Özgören tarafından ya çeviride bir yer atlandı, ya da yazar böyle olmasına karar verdiğinden çeviri bu şekilde yapıldı. Çünkü çeviri metninde, telefon çalmadan (telefon çaldı, açıldı vb. bir bilgi yok; telefon meselesi birden açılıyor!) Bay Gonzales telefona cevap veriyor ve görüşme bitince telefon ahizesini almaca çarparak kapatıyor. Dediğim gibi, bu eksiklik çeviriden de olabilir, yazarın anlatımından da.

    Son olarak, incelediğim baskıda yapılan dizgi hataları:

    Sf. 42 > …çocuğunda da abuk sabuk şeylerle dolu… (doğrusu: çoğunun da abuk sabuk şeylerle dolu)

    Sf. 44 > …harika bi işi… (doğrusu: harika bi şi)

    Sf. 78 > …Çok o pis şeyi üstümden… (doğrusu: çek o pis şeyi üstümden)

    Sf. 118 > …lambayı sürdürdü… (doğrusu: lambayı söndürdü)

    Sf. 127 > …iki katı sürüyordu… (doğrusu: ikinci katı sürüyordu)

    Sf. 304 > …Bay Palerma… (doğrusu: Bay Palermo)

    Sf. 319 > …neredeyse hazır saydırdı… (doğrusu: neredeyse hazır sayılırdı)

    Sf. 369 > …bir öğrenci olarak oldukça ayrıksıydı doğru… (doğrusu: ?)



    İnceleme: Süha Demirel, 19 Temmuz 2015, İstanbul

    ***

    Romanın Künyesi:

    Yazar: John Kennedy Toole
    Eserin Türkçe Adı: Alıklar Birliği
    Orijinal Adı: A Confederacy of Dunces
    Thelma D. Toole, 1980
    Kırmızı Kedi Yayınevi, 2013
    Çevirmen: Püren Özgören
    Yayın Yönetmeni: İlknur Özdemir
    Kitabın ilk baskısı 1994 yılında yapılmıştır
    Kırmızı Kedi Yayınevinden ilk baskısı Şubat 2014
  • ... Kör, evet, ben buyum. Gözlerimi hiç açmadım. İnsanların yüreğine bakmak aklıma bile gelmedi, sadece yüzlerine baktım. Doğuştan kör... Gözleri görmeyen. Bay Stone . Bay Stone dün kiliseye bir gözcü dikti. Bana da bir tane bulmalıydı. Bana yol gösterecek, önden gidip gördüklerini her saat başı bana açıklayacak bir gözcüye ihtiyacım var. Bana birinin şunu şunu dediğini, ama şunu kastettiğini söyleyecek , tam ortaya bir çizgi çekecek ve şurada şu adalet var, orada o adalet var diyecek ve bana aradaki farkı anlatacak bir gözcüye ihtiyacım var. Öne çıkıp herkese, istediği kadar komik olsun yirmi altı yılın bir şakayı sürdürmek için fazla uzun olduğunu beyan edecek bir gözcü gerek bana...
    Harper Lee
    Sayfa 155 - Sel Yayıncılık
  • Sen komik bir adamsın Bay Bell; hem kaçıp kurtulmayı zorlaştıran ve hem de kavuşma arzusunu sönümleyen bir zımbırtıyı kim, niçin kullanmak istesin!?
    Murat Menteş
    Sayfa 43 - Şule yayınları
  • 108 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Bu yaz çocuk kitaplarına dadandım. Kızıma aldiklarimizi sırayla elden geçiriyorum. Bana göre kışın ağır kitaplar, yazın da daha çabuk okunan, yormayan, eğlenceli kitapları tercih etmek lazım. Havalar malum bunaltiyor, kitapta zorlayiciysa bu sefer okuma zevkim tamamen gidiyor. Sizede tavsiyem aylık okuma listelerinize mutlaka #cocukkitaplari ekleyin.

    Bu hafta Matilda'dan sonra yazarın bir diğer kitabı olan #bayvebayankıl okudum. 84 sayfa, bol resimli ve çocukların çok hoşuna gideceği bir dille yazılmış. İsminden de anlaşılacağı gibi yüzünün her yeri kıllarla kaplı pis bir adam ve düşüncelerinin çirkinliği yüzüne yansımış bayan kılın komik hikayesini konu alıyor. Çevresindeki insanları bırakın hayvanlar bile onlardan çok dertli ve bunun intikamini almak için el birliği ile savaşa başlıyorlar. Kazanan kim mi oluyor? Onu da siz okuyun. Dünyanın en iğrenç ikilisi ile sizde tanışın...
  • 80 syf.
    ·7154 günde·10/10
    -EDGAR ALLAN POE - GÖZLÜK-
    #okudumbitti
    Merhaba arkadaşlar. Ağustos ayı'nın ilk kitabını başladığım gün bitirdim bu yüzden biraz mutluyum açıkçası. ilk defa #edgarallanpoe ' den bir kitap okudum. Yeni bir insan, Yeni bir yazar, yeni maceralar-kurgular-o yazarın yazdıklarını okuyup anlamak duygularını hissetmek en sevdiğim şeydir. Poe'nin gözlük kitabında ise başı çok güzel başlıyordu kitabın yani sonunu çok merak ettim sonunda biraz işler değişti. Gözlüğün, tamamen yanılma yaratan bir hayal kırıklığını ortaya çıkarması anlatılıyor kitapta. Kitabı şu şekilde özet geçmek gerekir ise; Yakışıklı, 1.80 boyundaki Bay Simpson'un operada "Madame Lalande" adındaki bir kadına ilk görüşte aşık olması anlatılıyor. Büyük bir heyecan ile okuyordum kitabı sonrasını az çok tahmin ederek. Ama sonu tahminlerimin tersi çıktı. Hiçbiriniz tahmin edemezsiniz bence sonunu daha önce okumadıysanız kitabıHem komik hem üzülsem mi sevinsem mi bilemedim. Trajikomik bir durum hikâyenin sonu. Bay Simpson aşık olduğu bu kadın ile daha sonra evleniyor. Ama bu kadın kim olsa beğenirsiniz büyük büyük büyükbabaanesi imiş Bay Simpson'un . Ay evet evet ne kadar büyük bir saçmalık dediğinizi duyuyorum. Ama bu büyük büyük babaanne de az değil. Torununu kandırıyor. Aslında ilk görüşte aşık olduğu kadın babaannesi değil. Başka bir dul Madame Lalande falan. Neyse yani babaanne de niye böyle bir oyun yapma gereği duyduysa Değişik ve gülünç bir durum işte . Edgar Allan Poe'nin kurgusu beni benden aldı kesinlikle. Poe'nin kitaplarını okuyanlarınız var ise yorum kısmında buluşalım arkadaşlar. Kitap dolu güzel bir akşam olması dileği ile..