• 79 syf.
    ·21 günde·Beğendi·8/10
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılan “Ev Sahibesi” Dostoyevski’nin erken -sürgün öncesi- dönem 4 öyküsünü bir araya getiren bir derleme.
    “Ev Sahibesi” hastalıklı bir karakterin, Ordinov'un gözünden aşk, yalnızlık, sosyal hayattan soyutlanma gibi kavramlar üzerine bir uzun öykü. Tek tutkusu bilim olan, sık sık sara nöbetleri geçirip hülyalara dalan Ordinov’un sıkıcı ve yabani hayatında aşkı keşfetmesiyle başlar. Tesadüfen kilisede karşılaştığı Katerina’nın peşinden gidecek ve kendisine yakın olmak için onun evinde bir oda tutacaktır. Hayal ve gerçeğin birbirine karıştığı bu hikayede Dostoyevski, umutsuz ve antipatik bir karakterin “ben de varım” dercesine insanların gözüne batma çabasını betimler. Dostoyevski'nin ilk dönem eserlerinden birisi olan “Ev Sahibesi” döneminde Belinski tarafından acımasızca eleştirilmiştir.
    “Bay Proharçin” aksi ve son derece cimri bir adamın, 20 yıldır kiracı olarak kaldığı evde ölümü sonrası evdeki diğer 10 kiracı ve ev sahibesinin şiltenin içine saklanmış paralarını bulmasını anlatır. Bana hastalığı çöp biriktirme şeklinde kendini gösteren (dispozofobi) obsesif kompulsif bozukluğu olan kişileri hatırlattı Bay Proharçin. Aynı bu hastalar gibi, muhtemeldir ki kıtlık ve ciddi ekonomik sorunlar yaşanan bu ülkede bunca parayı harcamayıp bu tekinsiz hayatta kendince güçlü kalabilmek için biriktirmiştir.
    “Dokuz mektupluk roman” İvan Petroviç ve Petro İvaniç’in karşılıklı yazışmalarından oluşur. Ortak iş yapmaya karar vermiş ve bu amaçla biri diğerine borç vermiş iki arkadaştan biri diğerine, kendisine tavsiye ettiği Yevgeniy Nikolayiç hakkında mektupta yazamayacağı bazı sıkıntıları olduğundan bahseder ve buluşmayı talep eder. İkili yazışmalarında bir türlü anlaşıp yüzyüze görüşmeyi başaramazlar, ancak kibar başlayan üslupları gerginliğe, hakarete hatta karşılıklı kirli çamaşırların ortaya dökülmesine kadar gider. Zamandan bağımsız her dönemde yaşanan iletişim sorununu bu kısa ama son derece akıcı hikayesiyle tespit etmiş evrensel usta.
    “Polzunkov” isimli kısa öyküde ise, taşrada memur olarak görev yaparken rüşvet alırken yakaladığı Nikolaiç’e ne yapacağını düşünürken onun kurnaz tuzağına düşüp elindekinden de olan Polzunkov’un trajik ama komik hikayesini, yine karakterlerini derinlemesine işleyerek ve bize o anı yaşatarak anlatır. Sistematik rüşvete izin veren ama şiddetle de yok sayan Çarlık Rusya’sında yazarın bu tarz hikayelerinin sonraları başına nasıl dertler açtığını ve kurşuna dizilmekten son anda kurtulduğunu biliyoruz. Hikayede dediği gibi “eğer taşrada hizmet etme şansı yakalamışsanız, elinizi memleketinizin ocağında ısıtmayın.”
  • 419 syf.
    John Kennedy Toole, Alıklar Birliği, 1980 (1981 Pulitzer Roman Ödülü)

    John Kennedy Toole, 17 Aralık 1917 New Orleans doğumlu, tahsilli bir öğretmen. Bir lise öğrencisiyken yazdığı Neon Işıklı İncil adlı kitabı ve başyapıtı olan Alıklar Birliği romanı dışında bilinen başka bir eseri yok. Yazar sağlığında, Alıklar Birliği romanının basılması için başvurduğu tüm yayınevlerince reddedilir. 26 Mart 1969’da, henüz ömrünün baharındayken yaşamına kendi eliyle son verir. Ölümünden sonra, 1976 yılında, Toole’un yaşlı anacığı, roman taslağının okunması dahi çok zor olan el yazmalarını, eğitimci Walker Percy’ye okuyup incelemesi için verir. Önceleri eseri okumamak için büyük bir direnç gösteren Percy, romanı okuduktan sonra elindeki hazinenin farkına varır. Percy, romana içerikle ilgili bir önsöz de yazar (Türkçe çeviri metninde de var). Roman 1980’de basılır ve ertesi yıl Pulitzer ödülüne layık görülür. 1957 Adana doğumlu, çevirmen Püren Özgören’e gelince; hepimiz onu çevirilerinden tanıyoruz, güzel Türkçesiyle ve dilindeki akıcılıkla 1984 yılından beridir bizleri çeviri eserleriyle mutlu kılıyor. Orijinal metne bakmadım ama bu kadar fazla aksan barındıran bir kaynak metni, aslına bağlı kalarak Türkçeye yine harika bir teknikle, yine aksanlı olarak çevirmiş. Metin o kadar akıcı ki, tek bir nefeste 419 sayfayı birden çok rahat okuyabiliyorsunuz. Minik dipnotlarıyla metni zenginleştiren Sayın Özgören’i bu güzel çevirisi için tebrik ediyorum. Kırmızı Kedi Yayınevine gelince; oldukça değerli bir eseri tekrardan yayınlamış (ilk olarak 1994’de basılmış). Yayınevinin Şubat 2014 birinci basımını inceledim; sekiz dizgi hatası dışında, baskıda başkaca bir kusur yok, kapak ta çok güzel olmuş. Umarım yeni baskıda dizgi hatalarını düzeltirler. Ayrıca bu eseri tekrar yayınladıkları için de kendilerini kutlarım.

    Romana teknik açıdan bakacak olursak; Toole, Gustave Flaubert’in fotoğraf tekniği kurgu biçemine uygun olarak, olayları önce merkezden çevreye doğru yayıyor, sonra da tekrar merkezde toplayıp fotoğraf makinesinin merceğinde yoğunlaştırarak kanımca büyük bir başarı elde ediyor. Epeyce karakter var romanında. Birazdan değineceğim. Ama öncelikle, Toole’un romanının; yaşça akranı olmasa da, kendisinin intiharından sadece iki yıl önce bir beyin kanaması sonucu aramızdan ayrılan, aynen kendisi gibi bir nihilist olan –bana öyle göründü- çağdaşı Louise Ferdinand Céline’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” romanı tadında macera dolu, nihilist düşüncelerle bezenmiş bir yeraltı edebiyatı eseri olduğunu düşünüyorum. Karşımızda, New Orleans ve Louisiana’nın düşkün ve sıra dışı insanlarının yaşadığı sokak ve mahallelerinde geçen, kaotik ve de komik bir yeraltı hikâyesi var. Abartmak istemem ama okuduğum yeraltı romanlar içinde en sevdiğim J. D. Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar (diğer çevirisinin adıyla Gönülçelen) ve Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk romanlarından sonra en beğendiğim kurgu öykü bu oldu.

    “…Ne demek bu Ignatius? Gerçekten ibneleri kaydetmemi mi istiyorsun? Kim tescilli bir eşcinsel olmak ister? Ignatius, çok kaygılıyım. İbnelerle düşüp kalkmaya mı başladın? İşin buraya varacağını kestirmeliydim. Tutuklanmaya ve kazaya ilişkin manyakça düşüncelerin ilk ipucuydu. Şimdi her şey açığa çıktı. Doğal cinsel boşalım yolların öyle uzun zamandır tıkalıydı ki, kabaran cinselliğinin yanlış kanallara akması kaçınılmazdı. Her şeyin başlangıcı olan garip düşüncenden bu yana, sonu apaçık bir cinsel sapkınlığa varan bir bunalım süreci geçirdin. Er ya da geç sapıtacağını biliyordum. İşte sonunda oldu. Grup tedavisi grubumdakiler, durumunun kötüye gittiğini öğrenince gerçekten üzülecekler…” (Sf. 329)

    Kaybedenler ya da eşcinsellerden oluşan kulübün, nam-ı diğer “Barış Partisi” nin kurucu başkanı ve sonsuza dek üyesi, başat kahramanımız Ignatius J. Reilly’dir. Romanda anlatılanların 1950-69 yılları arasında geçtiğinden yola çıkarsak, aslında modern zamanların bir Donkişot (Don Quijote) romanıdır Alıklar Birliği. On yedinci yüzyılın hemen başında Cervantes’in yazıp yayınladığı romanının başkahramanı olan Donkişot’un da, sevdiği kadın Dulcinea del Toboso’ya (aslında bir köylü kızı olan Aldonza Lorenzo’ya) olan aşkı için kurda kuşa savaş açmasının nedeni, ömrü boyunca okuduğu kahramanlık hikâyeleriydi. Bizim koca oğlan Ignatius da, belki yel değirmenlerine savaş açmıyor ama ya çok fazla okuyor olmasından, ya skolastik dini düşünceleri ile katı imanı ve ahlakından, ya da üniversiteyi her normal insan gibi dört yıl yerine sekiz yılda bitirmesinden olacak ki toplumdaki hemen tüm kurumlara savaş açmış durumdadır. Ignatius, her ne kadar çaktırmamaya çalışsa da, kendisine çok düşkün olan ve kendisine hak ettiğinden de fazla değer veren, cinsel savaş devrimcisi, seks düşkünü, okuldan kız arkadaşı Bronx’lu Myrna Minkoff’a olan cinsel açlığı yüzünden (sanırım!) toplumdan kendini dışlayıp anasıyla oturduğu eve kapanmış ve “Günce” dediği pespayeye tüm gün bir şeyler karalamakla meşguldür. Gel gör ki Myrna, Ignatius’a yazdığı mektuplarda, Freud’un paranoyaklık ile eşcinsel eğilimler arasında bağlantı kurduğunu söyleyerek, Ignatius’un mevcut cinsel perhiziyle gittiği yolun eşcinselliğe çıktığını ona ufak ufak ima etmektedir.

    “Büyük Beyaz Fil”, “Gargantua”, “Su Aygırı”, “Duba”, “Şişko Dev”, “Dev Anası”, “Çingene Kral”; bizim Ignatius’a yakıştırılan adlardan sadece birkaçıdır. Anacığıyla aynı evde oturan, otuzlu yaşlarındaki bu çok okumuş ve çok yiyip azmanlaşmış bekâr oğlanın etrafında kimler yok ki: Kızıl saçlı, minyon, yarı alkolik anası Bayan Irene Reilly; Reilly ikametgâhına komşu olma gafletinde bulunmuş, mütemadiyen hemen her sesten şikâyet eden, hafif tırlak komşuları yaşlı Bayan Annie; Irene’in bowlingden kankisi, ihtiyar çöpçatan Bayan Santa Battaglia; Santa’nın, herkesin sürekli çalışması durumunda her şeyin yolunda gideceğine inanan, çalıştığı karakolda kendini çavuşuna ispatlamaya çalışan polis devriye memuru, evli ve çocuklu yeğeni Angelo Mancuso; Neşeli Gece Barının sahibi, kaşalot gestapo lideri, alengirli işler uzmanı Bayan Lana Lee; Lana’nın liseli alengirli işler kuryesi genç George; aynı barda çalışan papağanlı striptizci konsomatris Bayan Darlene; barın pislik içindeki yerlerini koca güneş gözlükleri ardından süpürgesiyle temizlemeye çalışan, asgari ücretin bile altında köle gibi çalışmaya mecbur kılınmış, polisten ölü gibi korkan, dalavereci hademe, siyahi genç Burma Jones; elbise tüccarı, hafif efemine, yüksek ihtimalle gey, Bay Dorian Greene ve onun tüm azgın eşcinsel arkadaşları; Constantinople caddesindeki Reilly malikânesinin hemen önüne demirli, hemen tüm hikâyenin başlamasına sebebiyet veren o elim araba kazası ve malum tazminat sonrası Ignatius’un iş dünyasına atılmasına sebep, aile yadigârı 1946 model Plymouth otomobil; Ignatius’un anasına abayı yakmış, torun torba sahibi, “komonis” (komünist) düşmanı, tren makinistliğinden emekli, Donald Duck benzeri tuzu kuru varyemez amca, ihtiyar faşist Bay Claude Robichaux; Levy Pantolonlarının kayıtsız sahibi, playboy Bay Gus Levy ve masaj yatağı delisi sevgili dırdırcı eşi Bayan Levy; Levy Pantolonlarının muhasebe müdürü Bay Gonzalez ve doksanına merdiven dayamış, sanırız saygıdan hâlâ emekliye gönderilmemiş bunak sekreter Bayan Trixie ile Levy pantolonlarının üretiminde bir miktar faydası dokunan ayyaş ustabaşı Bay Palermo, ayrıca siyahi kadın ve erkek pantolon fabrika işçileri; elbette sosislerin anavatanı olan haşlanmış sosis arabaları teşebbüsü Cennet Satış Anonim Şirketi patronu, hijyenden bihaber, burnu yaralı, pörsümüş sosis imparatoru ihtiyar Bay Clyde; Ignatius’un akademideki öğrencilik yıllarından beri kafayı taktığı hocası Dr. Talc; ve elbette, zengin bir kabzımal kızı olan, akademideki, öğrenciliğinden istifa etmiş, 68 ruhu taşıyan çiçek kız, seks ve cinsellik düşkünü yoldaşı Myrna Minkoff gibi, hepsi de itinayla dantel gibi işlenmiş uçuk kaçık bir sürü karakter var romanda.

    Macera, Magazine sokağındaki D. H. Holmes mağazası civarında, Bayan Reilly tam da Alman pastacı kadından taze jöleli çörekler satın alırken, sokakta masum masum onu bekleyen tuhaf yeşil kasketli, koca göbekli, gözleri sarı-mavi renkli olan dombili oğlu Ignatius’un supabının kapandığı bir günde (supap kapanırsa, kıçtan gaz yerine ağızdan geğirti çıkan o kötü zamanlar), onu giydiği acayip kıyafetler yüzünden tutuklamak isteyen polis memuru Mancuso ile herkesin içinde söz dalaşına girmesiyle başlar. Fortuna (Roma mitolojisinde talih tanrıçası) çarkı bizim koca oğlanın aleyhine dönmeye başlamıştır artık. Polisten kaçıp anasıyla beraber Neşeli Gece Barında kafayı çekerler ve bar çıkışı 1946 Plymouth’larıyla bir binaya çarparak bin dolar tazminat ödemeye mecbur kalırlar. Tazminatın ödenebilmesi için Ignatius çalışmak zorundadır. Levy Pantolonlarında belge arşivleme pozisyonuyla başlayan iş hayatı; Cennet Satış Anonim Şirketinde haşlanmış susis (sosis) arabalarını, yeşil kasketine sardığı kırmızı eşarp, kulağına taktığı küpesi ve belindeki plastik kılıcıyla tamamladığı korsan kıyafetiyle, New Orleans’ın tüm ayak takımının takıldığı Fransız mahallesi ve civarında, mide asidi düşmanı haşlanmış sosisleri satma girişimleriyle yeni bir soluk kazanır. Siyasi parti kurma ve toplumu aydınlatma çalışmaları, güncesine alınan notlar, yavuklusu seks düşkünü Myrna’yla it dalaşı şeklinde geçen mektuplaşmaları, gizli polislerin takibinde sokak kovalamacaları ile uçkuruna düşkün anasının bowling ve alkol maceraları eşliğinde sürüp gider. Hâlbuki Ignatius, kendine örnek aldığı Romalı filozof Boethius’un (480-524; en önemli eseri Felsefenin Tesellisi [ya da Avuncu]) mottosu doğrultusunda din bilim, geometri, ince beğeni ve edebe karşı gösterişle sorgulanan terbiyesizlikler sarmalında kendi erdemli yolunu bulmaya çalışmaktadır. Spoiler vermek istemem ama roman sonuna doğru öylesine gelişmelere gebe ki, hani insanın aklından şu geçmiyor değil: “Sezar’ın hakkı Sezar’a!” Bu çok özel romanı sizlerin de okumanızı ve sevdiklerinize de okutmanızı diliyorum…

    Sonsöz:

    Romanda, Ignatius koluna bir saat takıyor, Mickey Mouse saati. Bu saati Dan Brown hayranları çok iyi hatırlar. Brown’un tüm kitaplarındaki kahramanı Profesör Robert Langdon da bu tip bir saat takar. Brown, ya bir intihal yapmış ya da bir gönderme! Takdir sizin.

    Ayrıca romanın 301. sayfasında (alttan yedinci satır):

    “Baksana,” dedi Jones’un sesi, telefonun öteki ucundan. “Yeşil kasketli o şişko teyze hâlâ sizin orada mı çalışıyo? Bıyıklı, koca bi teyze?”

    Sayın Özgören tarafından ya çeviride bir yer atlandı, ya da yazar böyle olmasına karar verdiğinden çeviri bu şekilde yapıldı. Çünkü çeviri metninde, telefon çalmadan (telefon çaldı, açıldı vb. bir bilgi yok; telefon meselesi birden açılıyor!) Bay Gonzales telefona cevap veriyor ve görüşme bitince telefon ahizesini almaca çarparak kapatıyor. Dediğim gibi, bu eksiklik çeviriden de olabilir, yazarın anlatımından da.

    Son olarak, incelediğim baskıda yapılan dizgi hataları:

    Sf. 42 > …çocuğunda da abuk sabuk şeylerle dolu… (doğrusu: çoğunun da abuk sabuk şeylerle dolu)

    Sf. 44 > …harika bi işi… (doğrusu: harika bi şi)

    Sf. 78 > …Çok o pis şeyi üstümden… (doğrusu: çek o pis şeyi üstümden)

    Sf. 118 > …lambayı sürdürdü… (doğrusu: lambayı söndürdü)

    Sf. 127 > …iki katı sürüyordu… (doğrusu: ikinci katı sürüyordu)

    Sf. 304 > …Bay Palerma… (doğrusu: Bay Palermo)

    Sf. 319 > …neredeyse hazır saydırdı… (doğrusu: neredeyse hazır sayılırdı)

    Sf. 369 > …bir öğrenci olarak oldukça ayrıksıydı doğru… (doğrusu: ?)



    İnceleme: Süha Demirel, 19 Temmuz 2015, İstanbul

    ***

    Romanın Künyesi:

    Yazar: John Kennedy Toole
    Eserin Türkçe Adı: Alıklar Birliği
    Orijinal Adı: A Confederacy of Dunces
    Thelma D. Toole, 1980
    Kırmızı Kedi Yayınevi, 2013
    Çevirmen: Püren Özgören
    Yayın Yönetmeni: İlknur Özdemir
    Kitabın ilk baskısı 1994 yılında yapılmıştır
    Kırmızı Kedi Yayınevinden ilk baskısı Şubat 2014
  • 108 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Bu yaz çocuk kitaplarına dadandım. Kızıma aldiklarimizi sırayla elden geçiriyorum. Bana göre kışın ağır kitaplar, yazın da daha çabuk okunan, yormayan, eğlenceli kitapları tercih etmek lazım. Havalar malum bunaltiyor, kitapta zorlayiciysa bu sefer okuma zevkim tamamen gidiyor. Sizede tavsiyem aylık okuma listelerinize mutlaka #cocukkitaplari ekleyin.

    Bu hafta Matilda'dan sonra yazarın bir diğer kitabı olan #bayvebayankıl okudum. 84 sayfa, bol resimli ve çocukların çok hoşuna gideceği bir dille yazılmış. İsminden de anlaşılacağı gibi yüzünün her yeri kıllarla kaplı pis bir adam ve düşüncelerinin çirkinliği yüzüne yansımış bayan kılın komik hikayesini konu alıyor. Çevresindeki insanları bırakın hayvanlar bile onlardan çok dertli ve bunun intikamini almak için el birliği ile savaşa başlıyorlar. Kazanan kim mi oluyor? Onu da siz okuyun. Dünyanın en iğrenç ikilisi ile sizde tanışın...
  • 80 syf.
    ·7154 günde·10/10
    -EDGAR ALLAN POE - GÖZLÜK-
    #okudumbitti
    Merhaba arkadaşlar. Ağustos ayı'nın ilk kitabını başladığım gün bitirdim bu yüzden biraz mutluyum açıkçası. ilk defa #edgarallanpoe ' den bir kitap okudum. Yeni bir insan, Yeni bir yazar, yeni maceralar-kurgular-o yazarın yazdıklarını okuyup anlamak duygularını hissetmek en sevdiğim şeydir. Poe'nin gözlük kitabında ise başı çok güzel başlıyordu kitabın yani sonunu çok merak ettim sonunda biraz işler değişti. Gözlüğün, tamamen yanılma yaratan bir hayal kırıklığını ortaya çıkarması anlatılıyor kitapta. Kitabı şu şekilde özet geçmek gerekir ise; Yakışıklı, 1.80 boyundaki Bay Simpson'un operada "Madame Lalande" adındaki bir kadına ilk görüşte aşık olması anlatılıyor. Büyük bir heyecan ile okuyordum kitabı sonrasını az çok tahmin ederek. Ama sonu tahminlerimin tersi çıktı. Hiçbiriniz tahmin edemezsiniz bence sonunu daha önce okumadıysanız kitabıHem komik hem üzülsem mi sevinsem mi bilemedim. Trajikomik bir durum hikâyenin sonu. Bay Simpson aşık olduğu bu kadın ile daha sonra evleniyor. Ama bu kadın kim olsa beğenirsiniz büyük büyük büyükbabaanesi imiş Bay Simpson'un . Ay evet evet ne kadar büyük bir saçmalık dediğinizi duyuyorum. Ama bu büyük büyük babaanne de az değil. Torununu kandırıyor. Aslında ilk görüşte aşık olduğu kadın babaannesi değil. Başka bir dul Madame Lalande falan. Neyse yani babaanne de niye böyle bir oyun yapma gereği duyduysa Değişik ve gülünç bir durum işte . Edgar Allan Poe'nin kurgusu beni benden aldı kesinlikle. Poe'nin kitaplarını okuyanlarınız var ise yorum kısmında buluşalım arkadaşlar. Kitap dolu güzel bir akşam olması dileği ile..
  • 144 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Kitap Yorumu//Kaybolan Düşler Senfonisi-İbrahim Yusuf Pala
    .
    Şizofren, kendi kafasında yarattığı karakterle kavga edip konuşan, kendi kafasında yarattığı başka bir karaktere aşık olan bir Bay Şair. Bir şizofreni ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Kontrol edilebilir ve sempatik.️
    .
    Kitap hakkında duyduğum bir kaç yorumda açık, küfürlü, +18 yorumunda bulunanlar olmuş. Bu yorumu yapanlar da işin komik tarafı Fi-Çi-Pi serisine ölen, Katiller Çetesi serisine bayılan tipler. Sadece aralarda edilen bir kaç "S.. Git" ifadesi ile nasıl ölümüne +18 kararı vermişler zihniyetlerini anlamak cidden güç. Kitap zaten yeraltı edebiyatı tarzında, hayır ne bekliyorsun? Şu Wattpatt kitabı olup "Liseli Psikopat" mı neyse adı onda daha çok +18 içerik vardır. Bir kere beyinleri zehirliyor.
    .
    Yazar @ibrahimyusufpala 'nın kalemine sağlık ben kitabı gayet de beğendim. Uzun zamandır yazım hatasız okuduğum nadir kitaplardan oldu. Bu konuda @karinakitap 'a da teşekkürler. Kitabı okuyacaklar için de bir öneri. Net bir son beklemeyin çünkü olay örgüsü olup giriş gelişme sonucu olan bir macera kitabı değil kitabımız. Psikolojik tahlil tarzı bir adamın iç dünyasını olaylarla örneklendiren şizofreni romanı. Beklentinizi macera ya da aşk romanı olarak belirleyip "yeaaa bu kitabın sonu yok" diye bitirir, hem kendinizi rezil eder, hem de kitaba ayıp edersiniz. Benden söylemesi. Yazın hayatında başarılar dilerim @ibrahimyusufpala nice kitaplarda buluşmak dileğiyle. (Ürgüp nüansı için de ayrıca teşekkürler.)
  • 444 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    Eğer bir kitap onu bitirdikten bir ay sonra dahi ‘Beni inceleee.. analiz eeeet.. beni görmezlikten gelemezsin değil mi?’ diye kımıl kımıl kulağınıza sokuluyor, peşinizi bırakmıyor, kendini ille de yazdırtıyorsa o kitap olmuş-uçmuş-pişmiş bir kitaptır. Evet 'Divan’ın haykırışlarına karşı koyamadım. Boynu büyük durdu sanki yorumumu esirgeyince. ‘Sen’ dedi, ‘Benden bu denli lezzet, bilgi, hayat ve alan dersi aldıktan sonra beni nasıl bir köşeye itersin?’ ‘Ölürüm Allah yakanı bırakmam!’ ‘Borcunu öde.’ Haklıydı. Bu borcu ödemezsem rüyalarımdan çıkmayacaktı. Ki bu kitabın bu kadar kült olup çok az yorum alması da beni üzdü. İşte böyle böyle kanıma girdi veled..

    Öncelikle birazdan hafiften psikoloji kavramlarıyla da süslediğim yazımda kitaba önyargı ile yaklaşırsanız suçlusu benimdir, kitap değil. Affola. Zira kitap herkesi kucaklayan türden. Kitabın dili son derece açık ve anlaşılır. Evet yer yer alan terimleri geçiyor fakat kitabın dilinin çok ağır olduğuna dair bazı yorumlara epey bi gönül koydum. Salt bu alanı ilgilendiren değil, her kitap okuyucusunun keyif alacağı ve yaşamını gözden geçirteceği bir kitap. Zaten Nietzsche Ağladığında’yı okuyanlar Yalom’un her kesime hitap ettiğini bilir. Siz efenim bu yorumlara kulak asmayın. Kitabın bunun aksine çok sıcak bir dili var. Çevirisini başta yapay hatta acemice, komik bulduğum ama sonrasında bana kitabı ve olayın geçtiği yeri içimizdeymişçesine hissettirdiği için sevdim, benimsedim, içime aldım. Kabulümdür. Çevirmen yahut yayınevi bu yolu bilinçli tercih ettiyse eğer onları tebrik ediyorum. Amerikan futbolunu bizim holiganlara dönüştürerek kitabı ısıttırmayı başarmış çünkü böylece. Fakat yok eğer hiç böyle bir amaç gütmediyse çok garip bi çeviri. İnşaallahlar, ekmek çarpsınkiler, Allahın izni ileler… Daha neler neler. Hayır şaka değil. Üstelik bir iki yerde de değil kitap boyunca bu üslup kullanılıyor. Özellikle kumarbaz hastamız Shelly’nin konuştuğu kısımlar evlere şenlik. Bir iki örnek vermezsem gözüm açık gider: “ ‘Hey Doktor, nassın yav? Vay, n’aber kız Sheila’ diyerek garson kıza bir öpücük gönderdi ve ‘Bana da Doktorun yediğinden getir’ dedi”. “Hişşş, Doktor. Şu ‘Bay Merriman’ı bırakalım artık. Bu alemde sizi, bizi bırakacaksın. Racona uyacaksın. ‘Shelly’ ve ‘Marshal’ anlaştık mı?”. İşte böylece Shelly’i kadırgalı Nusret’e çeviren Özden Arıkan’a selam olsun!. Her ne olursa olsun sırf bu detaylar bile kitabı okurken gülümsetiyor insanı..

    Kitap temelde psikiyatr/terapist/psikolog/psikolojik danışman v.b. meslek erbapları için çok mühim bir konuyu ele alıyor. Birçok alan kitaplarında geçen sıkıcı, bazen çok katı bazen ise yer yer ucu açık, muğlak, netlik kazanmayan/kazanamayan ve biraz da yerden yere, kişiden kişiye, olaydan olaya şekil alan ‘Etik’ konusuna yer veriyor. Olayların tamamı ise bu pencerede keyifle, baymadan, asla uyutmadan; tersine heyecanlı, merak uyandıran, roman havasının hakkını veren bir eda ile çerçeveleniyor. Bu etik mevzusunun içinde Danışan(hasta) ile Danışman(terapist) arasında geçen para, cinsellik, seks, duygusal aktarım, mesafenin ölçüsü, yakınlığın sınırı v.s. bir çok konu var. Ki bunlar alanımızın “işin içine girince bakarız yeaa” diye kulak ardı ettiğimiz, hocalarımız salık verince pekte ciddiye almadığımız epey önemli mevzular. Mevzularmış. Çünkü bunu kitabı okuyunca fark ediyorsunuz. Danışan ve psikolojik danışman arasında ki yoğun duygu aktarımının onları ne boyutlara iteceğini ve olayları nereye taşıyacağını bin nasihat yerine bir musibetle tek tek hatta birazda ufaktan kafaya tokmakla dokunarak gösteriyor. Zaten kitap terapist Dr. Trotter’in hastasıyla girdiği cinsel ilişkinin Psikanaliz Enstitüsü tarafından yargılanmasıyla başlıyor. Sonrasında kahramanlar, hastasıyla yaşadığı cinsel,duygusal,maddi sorunlarla çıkmaza giriyor. Bazısı hasta ile girilen bu ilişki boyutunun zararlarından yakınırken bazısı bu yakınlaşmanın terapinin doğasında var olması gerektiği savını inatla sürdürüyor. Öyle ki hasta ile terapist arasındaki seans ücretlerini bile samimiyetsiz ve çıkarcı bulduğu hissine kapılıyor zaman zaman. Danışan ile Danışman arasındaki ilişkinin merdümperest ve agape(Yunan mitolojisinde 4 sevgi türünden biri. Karşılıksız, boyut aşmış sevgiye tekabül eder) şeklinde olması gerektiğini vurguluyor. Ve Yalom gerçek yaşamda yıllarca bu konulardan kaçan terapistleri, kahramanları vasıtası ile romanında açık yüreklilikle konuşturuyor.

    Kitabın ele aldığı bir diğer konu günümüz modern psikanalizi ile kurallara hala sıkı sıkıya tutunan eski dogma psikanalizi kıyaslaması. Terapistlerin de sıkı analizlerden geçme şartını benimseyen Dr. Marshal ile psikanalizin artık çağdaş psikanalize geçilmesi gerektiğini alttan alta veren öğrencisi Dr. Ernest'in fikirleri temsili olarak sürekli karşı karşıya geliyor. Carl Rogers’ın: “ psikoterapist yetiştirmekle vaktinizi boşa harcamayın, asıl mesele psikoterapist olabilecek adamı seçmektir.” Sözü daha en başta temel fikri veriyor. Ayrıca eski kalıp teknikler yerine terapistin her hasta için yeni bir terapi dili, hastaya özel spontan terapi tekniği geliştirilmesi gerektiği dile geliyor. Ve bunlar hastayla işbirliği içinde gelişirse süreçteki iyileştirme gücüne dönüşmesinin vurgusu yapılıyor. Özellikle de hasta–terapist ilişkisinin artık sahicilikten uzak olmaması ve terapistin terapötik ilişki namına terapi süresince kendini daha sık açması gerektiğini öne atıyor. Daha sonra bu kendini açmanın sınırlarından, ‘hastanın yararına olacaksa kendini aç’a geliyor konu. Ve kitapta bu ilişki ileri boyuta giderse başımıza ne belalar geliri gösteriyor.

    Yalom tüm kitaplarında varoluşçu düşünceyi habire oraya buraya serpiştirir. Temelde bir varoluşçu olduğundan bu kitabının tümünde de bu düşüncenin hakim olmasını beklerken bizi sürprizlerle donatıyor. Varoluşçuluğun yanında Freud, Jung ve Fromm’ un izlerini görüyoruz sık sık. Yalom Dr. Ernest’i adeta kendi sesinden konuşturuyor.Rüya analizleri bir hayli ön planda. Ayrıca Freud’un dogmatizmine zıt olan Jung’un mistitizmi, personaları, köken aile teorisi, mitleri havada cirit atıyor. “insanın hayatının ilk yıllarında yaşadıklarının onu böyle programlamış olması ne kadar ürkütücü.” diyip Fred’un psikosekseksüel kuramının determinizmine atıfta bunulurken; Bir yandan da “Başkalarının kişisel sorumluluklarını gasp etme. Bütün kainatı emziren bir meme olmaya heves etme. İnsanların büyümesini istiyorsan, kendi ana-babası olmayı öğrenmelerine yardım et” o kadar diyerekten Fromm’a sürüklüyor bizi. Muazzam. Ama tabiî ki varoşsal terapiden de mahrum bırakmıyor bizi. Sorumluluk, kişisel seçimler, özgürlük ve bunların getirisi götürüsü hakkında düşündürtüyor. Alın yazım böyle imişe tokat vuruyor. Özellikle Marshal’ın son sayfalarda kendisiyle, seçimleriyle, paraya ve hayatındakilere atfettiği değerlerle yüzleşmesi varoluşa tam bir el sallama. Bakmayınız böyle terimsel anlattığıma, tüm bunları günlük bir havayla sunuyor. Marshal’ın eşine karşı koyduğu mesafe ve cinsel isteksizliğin, eşinin -eşi Budist ve ikebana (Japon çiçek tasarımı) terapisine merak salmıştır- bir açıdan Jung’u, Rollo May’i yahut Freud’un yani aslında Marshal’ın mesleki görüşüne kim ters ise onu temsil ettiği hissine kapıldığından ötürü bunu bir hakaret olarak algılayıp kin beslediğini fark ettiği büyülü an…

    Son olarak kitabın dokunduğu diğer mesele ise terapistlerin de özünde insan oldukları. Ellerin de sihirli değneğin olmadığı. Olsa zaten kel kalmayacaklarını vurguluyor. Klasik düşünce terapisti daima kendine hakim, duygusunu ölçülü ve yerli yerinde hiç şaşmadan ifade eden, yaşamındaki tüm problemlerin üstesinden gelmiş ermiş kişiler olarak görür. Ama onlarında zaafları olduğu, hastalarına karşı duygusal oluşumlar hissedebilecekleri, pot kırabilecekleri, hatta sık sık kendi hayatları ile çıkmaza girdikleri, öyle ki terapistlerinde bir terapiste ihtiyaç duydukları çoğusunun aklına gelmiyor. ‘Yok ya sen Psikolojik danışmansın halledersin’e yumruk atıyor. Terapistin merhem olması için en önce kendisinin ilaç alması gerektiğini yüksek sesle fısıldıyor..
  • 906 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Dickens'ın ilk Lise yıllarında Iki Sehirin Hikayesi ile başlamamıştım fakat o zamanlar Iki sehrin hikayesi bogucu betimlemeler sebebiyle sıkıcı gelmisti(guzel bir kitap olarak bulsamda). Tekrar Dicken okuma deniyimim 4 yıl önce Twist'i okuyarak başladı. Geçen sene iki kitabını okudum. Bu yıl ise çıraklık eseri Mister Pickwick'i okudum. Okuma planım vardı ama hızlandıran arkadaşlara tsk ediyorum kitaba dönersek.
    Dickens’ın anlatıcısının roman boyunca kullandığı komedi ve mizah yöntemleri, başlı başına bir inceleme konusu olabilecek kadar karmaşık ve geniş kapsamlıdır. Komedi yazarlarının elinde ironi, parodi, karikatür gibi, değişik araçlar vardır. Mister Pickwick’in Serüvenleri’nde anlatıcının yer yer tüm bu araçlardan yararlandığını görüyoruz. Yukarıda kısaca değinildiği gibi, en çok kullandığı yöntemlerin başında, bir abartı sanatı olan karikatür geliyor. Mister Pickwick’in Serüvenleri’nin karikatür sanatçılarıyla yürütülen bir işbirliğinden doğduğunu göz önüne alırsak, bunu normal saymamız gerekir. Karikatür abartıyı, güldürme amacının yanı sıra, kişilerin ya da olayların temel özelliklerini vurgulamak için kullanır; bu bakımdan, gerçekleri açık ve çarpıcı biçimde göstermenin eğlenceli bir yoludur. Örneğin, aslında kişinin zaten uzun olan burnu, çok daha uzun çizilerek ön plana çıkarılır; küçük çeneli bir kimse ise, sanki hiç çenesi yokmuş gibi gösterilir. Bay Pickwick’le arkadaşlarının serüvenleri sırasında şurada burada karşılaştığımız pek çok sayıdaki kişilerin neredeyse hepsi, Sam Weller’ın babasının portresinde olduğu gibi, anlatıcının karikatür yöntemiyle tanıttığı kişilerdir. Kısa boyu, yusyuvarlak yüzü, dazlak kafası, tombul bedeniyle, romanın kahramanı Samuel Pickwick’in kendisi de iyi bir karikatür sanatçısının elinden çıkmış gibidir.
    Anlatıcının sürekli kullandığı mizah araçlarından biri de ironidir. İronide mizah, genellikle iki şey arasındaki zıtlıktan doğar. Zıtlık, görünüş ile gerçek arasında, söz ile davranış arasında, söylenenle kastedilen anlam arasında, üslupla içerik arasında olabilir. Örneğin, anlatıcı, özellikle romanın ilk yarısında Samuel Pickwick’i “o ölümsüz insan”, “iyilik ve insanlığın o mücessem timsali”, “o dahi”, “o kahraman insan”, “o büyük adam”, “dünyanın en alçakgönüllü ve ince ruhlu insanı”, “zekâ fışkıran çehresi” gibi abartılı sözlerle över; oysa aslında Pickwick, iyi yürekli, sevecen, ama sıradan denebilecek bir kimsedir. İşte bir yandan bu gerçek ile anlatıcının aşırı övgüsü, bir yandan da gene bu övgü ile böylesine abartılı bir biçimde göklere çıkarılan kişinin gülünç görünüşü ve çocukça davranışları arasındaki zıtlık, romandaki genel komedi havasının başlıca kaynaklarından biridir. Anlatıcı, Pickwick’in arkadaşları ve müritleri Tracy Tupman’ı, Augustus Snodgrass ve Nathaniel Winkle’ı da ironi yoluyla alaya alır. Tupman, kısa boylu, göbekli, şişman, yaşı iyice ilerlemiş bir adamdır, ama gözü hâlâ kadınlarda olan genç bir “şıpsevdi” gibi davranır. Snodgrass, şairlik taslayan bir gençtir, ama anlaşılan tek bir şiir bile yazmış değildir. Anlatıcı romanın son bölümünde bu zıtlığa yeniden dönerek şöyle der: “Snodgrass, zaman zaman biraz tuhaf ve melankolik havalara girdiği için, dostları ve tanışları arasında büyük bir şair olarak biliniyor; şimdiye kadar bu kanaati destekleyen bir şey yazdığını bizler hiç duymadık ama, işte öyle ...” Kendini tüm spor dallarında yetenekli, yaman bir sporcu diye tanıtan Winkle ise, ata ne tarafından bineceğini bilmeyen bir binici, kargalara ateş edeyim derken, onların yerine arkadaşı Tupman’ı vuran bir avcıdır! Anlatıcının bu karga avına ilişkin yorumu da açık bir ironi örneğidir: “Tupman, saçmaların bir kısmını sol kolunda alıkoyarak bir alay kuşun hayatını kurtarmıştı.” Romanın “Pikwickçiler” başlıklı ilk bölümünün tamamında ironi, Pickwick Kulübü’nün toplantı kayıtlarında kullanılan tumturaklı, “ciddi” dil ile, toplantıda ele alınan konuların ciddilikten uzak “cılız” içeriği arasındaki aykırılıktan doğar. Fasıl 13’teki milletvekili seçimi, yukarıda belirtildiği gibi, tam bir komik kargaşa içinde geçmiştir; ama anlatıcı seçim sürecini değerlendirirken, “Her şey olağanüstü cömert, olağanüstü memnuniyet verici boyuttaydı” der ve ardından bu sözlerle taban tabana zıt düşen bir seçmen tablosu çizer: “Özel tüketim vergisine tâbi mallar bütün içkili lokantalarda fevkalade ucuzdu; geçici baş dönmesine tutulan seçmenlere yardımcı olmak üzere sokaklarda yaylı yük arabaları dolaşıyordu. Seçmenlere ârız olan bu baş dönmesi salgını seçim süresince büyük kaygı uyandıracak ölçülere ulaştı, o yüzden kaldırımlarda, sık sık, top patlasa duymamacasına baygın yatan insanlara rastlanıyordu.” Görüldüğü gibi, buradaki mizah, ironinin zıtlığı ile karikatürün abartısının birlikte ve iç içe kullanılmasından doğan bir mizahtır.

    Bir eleştiri G. K. Chesterton’ın (1874-1936) şu sözleri, yaygın bir görüşü dile getirir: Pickwick’in Serüvenleri, “Dickens’ın romancılık hayatında, henüz güneşler, aylar yaratmaya başlamadan önce bir araya topladığı ışık yığınıdır."

    Mukemmel bir eser mutlaka okuyun yazmayacağım çünkü 906 sayfa olduğu icin okumayacaksınız