• Günaydın Sevgili 1k Okurları, çayınızı kahvenizi hazırlayın... Sizler için güzel bir yazı buldum. Kayıprıhtım'a teşekkürlerimle... Yazı ile ilgili fikrinizi yoruma bırakmayı unutmayın. Okuyunca anlarsınız. :))

    *

    ~Ünlü Yazarlarca Pek Sevilmeyen 14 Klasik ~

    Dünya edebiyatının mihenk taşları olan klasik eserleri sevmeyenimiz var mıdır, bilmiyoruz. Ancak üzerinden ne kadar yıl geçerse geçsin, zevklerimiz ne kadar değişirse değişsin, biz ne kadar değişirsek değişelim klasik eserler her zaman ruhumuzu iyi edebiyatla beslemeye devam ediyor. Fakat bazı sevdiğimiz yazarlar, bazı sevdiğimiz klasikler hakkında böyle düşünmüyor. Kimisi tek cümleyle yetiniyor, kimisiyse her yazısında o eseri taşlamadan rahat uyku uyuyamıyor.

    Biz de bu makalemizde Virginia Woolf’tan tutun da Mark Twain’e kadar birbirinden ünlü pek çok yazarın bir türlü sevemedikleri edebiyat klasiklerine dair eleştirilerini, taşlamalarını ve hoşnutsuzluklarını bir araya toplamaya çalıştık.

    ->>>Keyifli okumalar dileriz (Bu temenniye ihtiyacınız olacak).

    *

    1. Virginia Woolf – Ulysses

    Woolf’un günlüğünden:

    Çarşamba, 16 Ağustos, 1922

    Ulysses’i okumam, sonrasında da iyi ya da kötü düşüncelerimi toparlamam gerekiyordu. Şimdiye kadar 200 sayfa okudum; 300’lü sayfalara gelmeden oldukça eğlenmiş, şaşırmış, etkilenmiştim ve ilk iki ya da üç bölüm oldukça ilgimi çekmişti; ta ki mezarlık sahnesinin sonuna kadar. Oradan sonra hikâye karmaşıklaşmaya, sıkıcılaşmaya, rahatsız edici olmaya başladı ve metnin büyüsünden uzaklaşır oldum. Tom, büyük Tom (T.S. Eliot), bu kitabın Savaş ve Barış’a eşdeğer olduğunu düşünüyor! Bense cahil, görgüsüz bir kitap olduğunu düşünüyorum; kendi kendisini eğiten, çalışkan bir adamın kitabı ve böyle kimselerin ne kadar sinir bozucu, egoist, ısrarcı ve en nihayetinde de mide bulandırıcı olduğunu hepimiz biliyoruz. Pişmiş bir et almak varken, neden çiğ bir et alsın ki insan? Ancak sanırım siz de Tom gibi anemikseniz, şanın kandan geldiğini düşünebilirsiniz. Bense gayet normal biri olduğumdan klasikleri tekrar okumaya hazırım. Bu yazdıklarımı daha sonra tekrar gözden geçirebilirim. Eleştirel saydamlığımdan ödün vermem. 200. sayfayı işaretlemek için bir çubuk dikiyorum.

    Çarşamba, 6 Eylül, 1922

    Ulysses’i bitirdim ve kitabın bir karavana olduğunu düşünüyorum. Dahice bir yönü var, sanırım; ama bayağı aşağılarda. Dağınık, acı, gösterişçi, sadece ortada olan anlamıyla değil, edebi anlamda da herhangi bir türe konumlandırılamayan bir kitap bu. Demek istediğim, birinci sınıf bir yazar, yazma sanatına hilebazlık yapmayacak, laf ebeliğine ya da numaralara başvurmayacak kadar çok saygı gösterir.

    Kitabı okuduğum süre boyunca durmadan toy bir yatılı okul öğrencisini hatırlayıp durdum. Maharet ve güçlerle dolu; nitekim o kadar içine kapanık ve egoist ki aklını kaybediyor; ölçüsüz, yapmacık, şamatacı ve rahatsız biri hâline geliyor; iyi kalpli insanların onun için üzülmesine, haşin insanların ise sadece rahatsız olmasına neden oluyor; ümit ediyorsun ki büyüyüp arkasında bıraksın bazı şeyleri; amma velakin Joyce 40 yaşında olduğundan mütevellit bunun olması ancak çok az mümkün gözüküyor… Binlerce mermi insana saçılıyor ve sıçrıyor, fakat insanın tam suratının ortasında ölümcül bir yara açmıyor – misal, Tolstoy’un aksine. Fakat pek tâbi onu Tolstoy ile karşılaştırmak tamamen absürt bir şey.

    2. Dorothy Parker – Winnie the Pooh

    20 Ekim 1928’de, The New Yorker gazetesindeki Constant Reader köşesinde yazdığı yazıdan:

    Yukarıdaki şiir Bay A.A. Milne’nin yeni kitabı “Pooh Köşesindeki Ev”in (The House at Pooh Center) beşinci sayfasından alındı. Eser her ne kadar düz yazıyla yazılmış olsa da sık sık kafiyeli bölümlerle de karşılaşıyoruz. Bu şiirse Piglet’in evinin önündeki karlarda ısınmak için atlayıp zıpladığı sırada Winnie the Pooh’nun kafasında beliren bir “Mırıldanma” olarak tasarlanmış. “Ona öyle geliyor ki İyi Bir Mırıldanma, Diğerlerine Umut Dolu bir Mırıldanmadan farksızdır.” Hatta Mırıldanma o kadar iyi bir şey ki Pooh ile Piglet’in karda yürüyüp Eeyore’a Umutla Mırıldanması’na yol açıyor. Tüh, bütün hikâyeyi açık ettim. Çenemi tutamıyorum.

    Karların içinde hızlıca yürürken Piglet yorulmaya başlamıştı.

    “Pooh,” dedi sonunda, hafif bir utangaçlıkla çünkü Pooh’nun pes ettiğini düşünmesini istemiyordu. “Merak ediyordum da… Şimdi eve gidip senin şarkına çalışsak ve Eeyore’a onu yarın söylesek nasıl olurdu? Ya da… ya da sonraki gün, veya artık ne zaman karşılaşırsak…”

    “Bu çok iyi bir fikir Piglet,” dedi Pooh. “Bir yandan yürürken bir yandan da şarkıyı prova edelim. Ama prova için eve gitmek iyi olmaz çünkü bu özel bir Dışarı Şarkısı, bu yüzden Karda Söylenmeli.”

    “Emin misin?” dedi Piglet gergin bir şekilde.

    “Eh, dinlediğin zaman göreceksin Piglet. Çünkü şöyle başlıyor; Ne kadar kar yağarsa, o kadar pırıldanır…”

    “O kadar ne?” dedi Piglet.” (Gördüğünüz gibi lafı ağzımızdan alıyor.)

    “Pırıldanmak.” dedi Pooh. “Mırıldanmakla kafiyeli oluyor.”

    İşte “mırıldanmakla” daha kafiyeli olan bu kelime, Pooh Köşesindeki Ev’i okuyken kaşlayımı çattığım ilk yey oluyoy canlavım.

    3. Charlotte Bronte – Gurur ve Önyargı

    Charlotte Bronte

    G.H. Lewes’e (George Elliot’ın sevgilisine) yazılmış bir mektup, 12 Ocak 1848:

    Bayan Austen’i neden bu kadar çok seviyorsunuz? Buna epey şaşıyorum. Sizi “Waverly romanlarından herhangi birini yazacağıma Gurur ve Önyargı veya Tom Jones’u yazmış olmak isterdim,” demeye iten şey nedir? Sizin bu cümlenizi okuyana kadar Gurur ve Önyargı’ya bakmamıştım, sonrasında kitabı edindim ve inceledim. Ve ne buldum biliyor musunuz? Alelade bir yüzün doğru şekilde çekilmiş bir fotoğrafı; birbirlerine yakın sınırları ve narin çiçekleri olan, çitle çevrilmiş, iyi ekilmiş bir bahçe. Ama parlak ve canlı bir çehreden, ferah bir alandan, taze havadan, mavi bir tepeden veya gürbüz ırmaktan eser yok. Bayan Austen’in hanımefendi ve beyefendileriyle birlikte, o zarif fakat kapalı evlerde yaşamak isteyeceğimi hiç zannetmiyorum. Bu gözlemler muhtemelen sizi rahatsız edecektir fakat bu riski göze almalıyım.

    Bayan Austen’in George Sand’e olan hayranlığını artık anlayabiliyorum, buna rağmen baştan sona takdir ettiğim hiçbir işini görmüş değilim (…) Yine de, tam olarak anlayamasam dahi takdir ettiğim bir kavrayışı var; isabetli ve samimi; öte yandan Bayan Austen sadece uyanık ve gözlemci biri. Ben mi yanılıyorum, yoksa siz mi bu kararınızda aceleci davrandınız?

    Charlotte Bronte – Emma

    W.S. Williams’a bir mektupta, 12 Nisan 1850:

    Ben de Bayan Austen’ın işlerinden birini (Emma) ilgiyle ve kendisinin de makul ve uygun bulacağı miktarda takdirle okudum. Sıcaklık ve şevk benzeri şeylerden – enerjik, dokunaklı ve yürekten olan her şeyden – bahsetmek bu eserleri överken tamamen yersiz olur; yazar buna benzer herhangi bir çabayı soylu, küçümseyici bir gülümsemeyle karşılar, aşırı ve abartılı bir şekilde hor görürdü. Soylu İngilizlerin hayatını tasvir etme işini şaşırtıcı bir şekilde iyi beceriyor. Çinlilere özgü bir aslına uygunluğu var, tıpkı bir resimdeki minyatür bir incelik gibi. Okuyucusunun kafasını coşkulu şeylerle karıştırmıyor, samimi hiçbir şeyle rahatsız etmiyor. Tutku nedir kesinlikle bilmiyor; fırtınalı kardeşlikten tanıdığı biriyle bile konuşmayı reddediyor. Göstermeye tenezzül ettiği duygular arada sırada ortaya çıkan zarif ama mesafeli bir tasvipten fazlası değil. Onun işi insan gözüyle, ağzıyla, elleriyle ve ayaklarıyla olduğunun yarısı kadar bile insan yüreğiyle alakalı değil. Keskin gören, düzgün konuşan, esnek hareket eden kişileri rahatça işleyebiliyor; fakat gizliden gizliye de olsa hızla ve dolu dolu atan, kanın içinden hücum ettiği, hayatın görünmez tahtı ve ölümün hissel hedefi olan şey… Bayan Austen işe bunu görmezden geliyor. Jane Austen eksiksiz ve çok duyarlı bir hanımefendiydi ama bir o kadar da eksik ve duyarsız (hissiz anlamında değil) bir kadındı. Eğer bunu bir dalalet olarak görüyorsanız, elimden başka türlü düşünmek gelmiyor.

    4. Mark Twain – Gurur ve Önyargı

    Mark Twain

    13 Eylül, 1898’de Joseph Twichell’e yazdığı mektupta şöyle diyor:

    Kitapları eleştirmek gibi bir hakkım yok ve bunu sadece bir kitaptan nefret ettiğim zamanlarda yaparım. Sıklıkla Jane Austen’ın eserleriyle ilgili incelemeler yazmak istedim ama kitapları beni öylesine çıldırtıyor ki hissettiklerimi okurlardan saklayamıyorum; onun kitaplarını okumaya başlamamla bırakmam bir oluyor. Gurur ve Önyargı’yı her okuduğumda Jane’in kafatasını tutup omurgasıyla beraber sökmek istiyorum.

    Twain’in “Jane Austen” başlıklı, tamamlanmamış bir yazısından:

    Gurur ve Önyargı ya da Duygu ve Duyarlılık’ı ne zaman okursam okuyayım, kendimi Cennetin Krallığı’na giren bir barmen gibi hissediyorum. Demek istediğim, muhtemelen onun hissedeceği gibi hissediyorum, hatta bundan neredeyse eminim. Ne düşüneceğini bildiğimden kesinlikle eminim- ve içinden yapacağı yorumları. Kendilerinden şikayet eden son derece iyi Presbiteryenler gibi o da kesinlikle burun kıvırırdı. Peki bunun sebebi kendisini diğerlerinden daha üstün görmesi mi? Alakası yok. Sadece onun damak tadına uygun değiller, hepsi bu.

    5. Aldous Huxley – Yolda

    Nicholas Murray’in “Aldous Huxley: Bir Biyografi” isimli kitabından alıntılıyoruz:

    Bir süre sonra oldukça sıkıldım. Yol, korkunç derecede uzun geldi.

    6. Katherine Mansfield – Howards End

    Günlüğünden:

    Mayıs 1917

    Dün akşam, zayıf bulduğum kitapları duvara koyarken Howards End’in bir kopyasıyla karşılaştım ve bir göz atayım dedim. Ama yeterince iyi değildi. E.M. Forster çaydanlığı ısıtmaktan daha öteye gidemiyor. Bu işte de nadiren iyi. Çaydanlığa bir dokun. Güzelce ısınmış mı? Evet, ama onun için çay yok.

    Ve Helen’i hamile bırakanın Leonard Bast mı yoksa onun unutulmuş ölümcül şemsiyesi mi olduğuna karar veremiyorum. Her şey düşünüldüğünde, cevap şemsiyeymiş gibi geliyor.

    7. Martin Amis – Don Kişot

    “Klişeyle Savaş: Denemeler ve İncelemeler 1971-2000” isimli kitabından:

    Her ne kadar tartışmasız bir şaheser olsa da Don Kişot çok ciddi bir kusurdan dolayı puan kaybediyor: bütünüyle okunaksızlığından. Zaataliniz bunu biliyor, çünkü kitabı daha yeni okudum. Eser güzellikler, çekicilikler ve ince mizahla kaynıyor; fakat aynı zamanda, kitap ilerledikçe (bütünün %75’ine yaklaştıkça) sıkıcılaşıyor. Don Kişot okumayı eşek şakaları, kötü huyları ve berbat arkadaşları olan, anlaşması güç bir büyük kardeşle ya da büyük bir akrabanın ziyaretiyle karşılaştırabiliriz. Deneyim sona erdiği ve büyük oğlan yanınızdan ayrıldığında (sayfa 846’da düzyazı diyaloğa ara vermeden devam ettiğinde), göz yaşlarına boğulmanız oldukça mümkün: ama rahatladığınız için değil, gururunuzdan ötürü. Başardınız, Don Kişot’un bütün uğraşlarına rağmen kitabı bitirdiniz.

    8. David Foster Wallace – Amerikan Sapığı

    1993 yazında Larry McCaffery ile yapılan ve “Kalıcı Kurgunun İncelemesi” ismiyle yayınlanan röportajdan:

    LM: Sizin durumunuzda, bu düşmanlık kendisini nasıl gösteriyor?

    DFW: Yani, her zaman değil ama bazı bazı sözdizimsel olarak yanlış olmayan fakat okuması ciddi karın ağrıları yaratan cümleler şeklinde ortaya çıkıyor. Ya da metindeki verileri okurun kafasına kafasına fırlatma şeklinde. Ya da beklenti yaratmak için bir hayli enerji harcayıp en sonunda da okuru hayal kırıklığına uğratmaktan zevk alarak. Bunu Ellis’in Amerikan Sapığı’nda açıkça görebilirsiniz; bir süre boyunca izleyicinin sadistçe duygularını utanmadan ayartıyor ama sonuna geldiğimizde sadizmin gerçek objesinin okuyucunun kendisi olduğu gerçeğini öğreniyoruz.

    LM: Ama ben en azından Amerikan Sapığı‘nın durumunda acı vermenin ötesinde bir şey olduğunu hissettim ya da Ellis senin söylediğin ciddi sanatçıların olmak istediği gibi bir acımasızlık peşindeydi.

    DFW: Sen sadece okurları kötü yazımla manipüle edebilecek bir sinizm örneğini anlatıyorsun. Bense bunu bugünün dünyasında, Ellis ve bazı diğer yazarların kendi okur kitlelerini artırmak için bel bağladıkları karanlık bir sinizm çeşidi olarak görüyorum. Bak, eğer kalıcı durum umutsuz bir şekilde boktan, berbat, materyalistik, duygusal olarak aptalca, sadomazoşistik ve gerizekâlıca ise ben (ya da herhangi bir başka yazar) gerizekâlı, duygusal olarak aptal ve boş karakterlerin hikâyesini bir araya getirip kolayca kurtulabilir, çünkü bu en kolay şey, bu tarz karakterler herhangi bir gelişme gereksinimi duymazlar. Betimlemeler marka ürünlerin basit bir listesiyle yapılabilir. Aptal karakterler birbirlerine saçma sapan şeyler söyler. Eğer kötü yazının ayırt edici özellikleri olan şeyler – boş karakterler, klişeleşmiş ve insana tanıdık gelmeyen bir dünya vs. – aynı zamanda bugünün dünyasının da betimlemesi olsaydı, o zaman kötü yazın kötü bir dünyanın ustalıkla işlenmiş bir taklidi hâline gelirdi. Şayet okuyucular basit bir şekilde dünyanın aptal, boş ve kaba bir yer olduğuna inanıyorsa o zaman Ellis de her şeyin ne kadar kötü olduğu hakkında iğneleyici ve ruhsuz bir yorum hâline gelen kaba, sığ ve aptal bir roman yazabilir. Bak dostum, karanlık ve aptalca zamanlarda yaşadığımıza büyük bir çoğunluğumuz karşı çıkmayacaktır ama her şeyin ne kadar karanlık ve aptalca olduğunu dramatize eden kurgulara gerçekten ihtiyacımız var mı? Karanlık zamanlarda iyi sanatın tanımı insani ve büyülü olanı, zamanın karanlığına rağmen hâlâ parıldayan şeyleri bulup onlara kalp masajı uygulayan şeyleri anlatmaktır. Çok iyi bir kurgu istediği kadar karanlık bir dünya görüşüne sahip olabilir, ama aynı zamanda hem bu dünyayı betimlemenin hem de nasıl hayatta ve insan olarak kalınabileceğini göstermenin de bir yolunu bulmalıdır. Amerikan Sapığı‘nı seksenlerinin sonlarındaki toplumsal problemlerin edimsel bir özeti olarak savunabilirsin, ama bundan fazlası değil.

    9. Elizabeth Bishop – Seymour

    (Bazı yerlerde bunun Çavdar Tarlasında Çocuklar’a yönelik bir eleştiri olduğu söylenir ancak mektubun tarihine bakılınca eleştirilen eserin 1959’da yayınlanan Seymour olması daha yüksek bir ihtimaldir.)

    9 Eylül 1959’da Pearl Kazin’e yazdığı mektubunda:

    Salinger’in öyküsünden NEFRET ETTİM. Bitirmek günlerimi aldı ve her gün yavaşça, birer sayfa ilerleyerek ve yazdığı utanç verici derecede saçma cümlelere kızararak okudum… Bunu yapmasına nasıl izin vermişler? Her cümlede durmadan ve durmadan kendisinden bahseden, o korkunç bencilliği… Üstelik bunun komik olması gerekiyor sanırım. Ve madem şiirleri o kadar iyi, o zaman neden bize bir-iki tanesini verip çenesini kapatmamış ki Tanrı aşkına? Seymour karakterinin hiçbir özel yanını göremedim. Yoksa amaç buydu da ben mi bunu gözden kaçırdım? TANRI’nın birazcık üstün, hassas ve zeki bir insanın içinde bile olabileceğini ya da onun gibi bir şeyi mi anlatıyor? Ya da NEYİ? Ve NEDEN? The New Yorker’ın onun yazdığı tek bir kelimeyi bile değiştiremediği doğru mu? Bu Andy White’ın takdir ettiği eski moda yazım standartlarının tam zıttı gibi duruyor; buna rağmen ne “deneysel” ne de orijinal, sadece can sıkıcı. Şimdi, eğer sunulan bütün övgülere karşı bir tutum sergiliyorsam bana nedenini söyle, çünkü bu eserin nasıl savunulacağını bilmek isterim.

    10. Marry McCarthy – Franny ve Zooey

    1962 yılının ekim ayında, Harper Dergisi’nde de yayımlanan incelemeden:

    Baba Hemingway’in montunu kim devralacak? J.D. Salinger değilse kim? Ve eğer Salinger’ın kendisi değilse bu amip gibi bölünen ve çoğalan çocuklar kim?

    Hemingway’in eserlerinde kılıktan kılığa girmiş Hemingway’den başka kimse yoktu ama en azından her kitapta bir tane Baba yer alırdı. Salinger’ın hepsi de bilgili, sevimli ve basit olan yedi yüzüyle karşılaşabilmek içinse narsistlikle dolu, korkunç bir havuza bakmak gerekiyor. Salinger’ın dünyası Salinger’dan, öğretmenlerinden ve ona hoşgörüyle bakan, şakşakçı okurlarından başka bir şey içermiyor; dışarıdaysa beyhude yere içeri alınmalarını işaret eden sahtekârlar var. Tıpkı çocukların İrlandalı annesi, Şişman Kadın’ın evcimen bir versiyonu olan ve oğlu Zooey duş alır ya da tıraş olurken banyoyu işgal edip duran Bessie gibi…



    Sigara yakmak ve bir bardak içki içmek gibi eylemler de sanki ağzın yaptığı bu şeyler çok kutsalmış gibi aşırı detaylı bir şekilde anlatılmış. Aynı şekilde, aile arasındaki yazışmalara da kutsal birer tablet veya ilahi kuşların getirdiği birer mesaj muamelesi yapıyor: Seymour’dan gelen mektuplar, günlüğünden yaptığı alıntılar, Ruddy’den gelen bir mektup, Franny’den gelen bir başka mektup, Boo Boo’dan gelen bambaşka bir mektup, Boo Boo tarafından banyo aynasına sabunla yazılan bir not (son ikisi “Yükseltin Tavan Kirişini, Ustalar” adlı bir başka hikâyeden).



    Glass’ın kolektif kişiliğinin bu izleri, Azize Veronica’nın kutsal bir emanetin içindeki mendiliymişçesine iyi korunuyor. Ürpertici olansa, hazır Veronica’nın mendilinden bahsetmişken, nasıl ki bu popüler nesneyi betimleyen tablolarda İsa Mesih’in gözleri kalabalığın üstünde şüpheye yer bırakmayan bir sitemle geziniyorsa, okur da Salinger’in bu en son eserinde yazar sanki onu üzgün bakışlarla izliyormuş veyahut okumasını dinliyormuş gibi bir hisse kapılıyor. Yani her zamanki okuma ilişkisi tersine dönüyor ve okuyucu Salinger’i okuyacağına Acıların Adamı Salinger okuyucuyu okuyor.

    Seymour’un intiharı Salinger’ın bir yerlerde yanlış bir şeyler olduğunu tahmin ettiğini ya da bundan korktuğunu gösteriyor. Kendisini neden öldürdü? “Basitliği, korkunç dürüstlüğü” için taptığı, sahtekâr bir kadınla evlendiği için mi? Yoksa çok mutlu olduğu ve Şişman Kadın’ın dünyası harika olduğu için mi? Ya da yalan söylediği, yazarı yalan söylediği ve bu çok korkunç ve sahte bir şey olduğu için mi?

    11. H.L. Mencken – Muhteşem Gatsby

    3 Mayıs 1925’te The Chicago Sunday Tribune’de yayınlanan bir incelemede:

    Scott Fitzgerald’ın yeni romanı Muhteşem Gatsbyallanıp pullanmış bir anekdottan daha fazlası olamamış, hatta bu kadar olduğundan bile emin değilim. Kitapta çizilen Long Island manzarası New York şehrinin çöplüklerinin kıyısındaymış gibi hissettiriyor. Züppe villaların ve gürültülü ev partilerinin Long Island’ı… Kitabın teması eski tarzda romantik ve gösterişli bir aşk; ürkütücü bir mizaha indirgenmiş, kadim köklerine kadar sadık bir motif. Kitabın baş karakteriyse o taraflarda sık rastlanan, herkesi tanıyan ama hiç kimse tarafından tanınmayan, nasıl kazandığı belli olmayan muhteşem servetiyle bir film yıldızının zevklerine ve her nasılsa sklerotik bir şişman kadının basit duygusallığına sahip olan genç bir adam.



    Besbelli ki önemsiz bir hikâye bu ve her ne kadar (benim de göstereceğim gibi) Fitzgerald dünyasında önemli bir yeri olsa da Cennetin Bu Tarafı’yla aynı rafa konulmaması gerekiyor. Temelde onu kötü kulan şey en nihayetinde basit bir hikâye oluşu. Fitzgerald kendi karakterlerinin ruhuna girmektense yüzeyde kalıp gerilimi sürdürmekle daha çok ilgileniyormuş gibi gözüküyor. Karakterler sadece inandırıcılıktan uzak olmakla kalmıyor, aynı zamanda da çok fazla şeyi sorgulamadan doğru kabul ediyorlar. Sadece Gatsby’nin kendisi gerçekten yaşıyor ve nefes alıyor. Geri kalanlar ise sıklıkla şaşırtıcı derecede canlı gözüken ama bir o kadar da cansız, konuşan kuklalardan başka bir şey değiller.

    12. Vladimir Nabokov – Suç ve Ceza ile Karamazov Kardeşler

    Vladimir Nabokov

    James Mossman ile yaptığı 23 Ekim 1969’da The Listener’da yayınlanan ve Strong Opinions’ta yeniden basılan röportajdan:

    Eğer Dostoyevski’nin en kötü romanlarını ima ediyorsanız, evet Karamazov Kardeşler‘den ve Suç ve Ceza denen o korkunç saçmalıktan son derece nefret ediyorum. Hayır, ruh arayışına, yazarın iç dünyasını açığa vurmasına karşı değilim; ama bu kitaplarda ruh, günahlar ve de bunların duyarlılığı oldukça can sıkıcı ve ele yüze bulaştırılmış bir hâlde.

    13. Vladimir Nabokov – Finnegan Uyanması

    1967’de The Paris Review’a verdiği bir röportajında:

    Maskaranın Uyanması‘nın folklorun o korkunç neşesini güç bela taklit edebilen, kanserli bir kitleyi andıran süslü kelimeler-dokusundan ve aşırı kolay alegorilerinden nefret ediyorum.

    Nabokov’un Cornell’deki öğrencilerinden birinin 1967’de gerçekleştirdiği başka bir röportajdan:

    Ulysses, Joyce’un diğer eserlerinin üstünde bir kule gibi yükselir ve onun o saygıdeğer orijinalliği, eşsiz düşünce akıcılığı ve stiliyle karşılaştırıldığında talihsiz Finnegan Uyanması herhangi bir forma sahip olmayan, sıkıcı ve yapay bir folklor nesnesi; soğuk bir kitap pudingi; uykusuzluğunuzu iyice çileden çıkaran, yan odadaki ısrarcı bir horlama olarak kalıyor! Aynen öyle düşünüyorum. Dahası, eski kelimeleri taklit ederek konuşan bölgesel edebiyattan her zaman nefret etmişimdir. Finnegan Uyanması‘nın dış cephesi çok geleneksel ve sıkıcı bir apartman dairesini gizlemeye çalışıyor ve onu bu mutlak sıkıcılıktan yalnızca cennetten gelen bir ses perdesinin çınlamaları kurtarabilir. Bu cümleden dolayı aforoz edileceğimi biliyorum.

    14. Vladimir Nabokov – Dr. Zhivago

    Ekim 1972’de verilen ve Strong Opinions’ta yeniden basılan bir röportajdan:

    Zeki olan herhangi bir Rus, sadece 1917’deki Bahar Devrimi’ni reddetmesine değil, aziz doktorun devrimin üzerinden sadece yedi ay geçtikten sonra Bolşevist darbeyi çılgıncasına bir neşeyle kabul etmesine bakarak bu kitabın Bolşevist yanlısı ve tarihsel açıdan yanlış olduğunu ilk bakışta anlayacaktır. Her şey partinin siyasetine uygun bir biçimde gerçekleşiyor. Politikayı bir kenara bıraktığımızda bile onu basmakalıp olaylarla, yozlaşmış avukatlarla, inandırıcılıktan uzak kızlarla ve bayat tesadüflerle dolu, acınası, beceriksiz, önemsiz ve melodramatik bir kitap olarak görüyorum.



    Pasternak’ı mısralarının gücü sayesinde Nobel aldığı zaman alkışlamıştım. Fakat Dr. Zhivago’daki cümleler onun şiir yeteneğiyle bağdaşmıyor. Orada burada, bir manzarada ya da gülüşte onun şiirsel sesinin hafif yankılarını fark edebilirsiniz belki ama arada sırada yaptığı güzellemeler bu romanı elli yıllık Sovyet edebiyatının banalliğinden kurtaramamış.

    Kaynak: Lithub
    Çeviren: Volkan Şahin
    Editör: M. İhsan Tatari
  • 992 syf.
    ·41 günde·Beğendi·Puan vermedi
    “Şehrin üzerinde bir sis vardı”

    Bu sis fiziksel gerçekliğinin dışında adalet sistemi üzerindeki kara bulutlar gibiydi. Aynı zamanda toplumsal ve bireysel olarak insan davranışlarına da yansımıştı. İngiltere çok büyük ve güçlü görünüyordu, oysa hem gökyüzünde hem de insanların ruhunda bir karamsarlık hakimdi.

    Kasvetli Ev, Büyük Umutlar dan sonra okumuş olduğum ikinci Charles Dickens kitabı. Yazarın bu kitabında dünyasını daha iyi anlamaya başladım, mizah anlayışını, kelimelere döküşünü ve kelimelerle oynayışını beğendim.

    İnsan davranışlarını analiz etmede ustalık, kitabın en fazla göze batan özelliği bence. Yazarın Bayan Summerson’a söyletmiş olduğu “ insanları ve davranışlarını izlemeyi seviyorum” ifadesiyle kendini tarif etmiş olduğu ve bu davranışlar üzerine meşgul olduğu çok aşikâr. Dolayısıyla bu birikim karakter seçimi ve tahlillerinde başarı olarak kitaba yansıyor.


    Yazarın özellikle benzetmeler yaptığı bölümleri, daha sonra da aşırılıklara yaptığı vurguları çok beğendim. Kısa kısa yer vermek gerekirse;
    - “Yapayalnız Tom” semtinde, karanlığın yaşayanların hayatlarına yansıması, daha sonra sabah ışıklarıyla birlikte şehrin kendisinin de istirahat edip yenilenmesine benzetilmesi.
    - Bay Vholes’un büro kedisinin fare deliğini gözlemesinin Bay Vholes’un müvekkilini gözlemesine benzetilmesi.
    - Masum hayvanlarla Jo’nun bilinçsizlik ve masumiyet yönüyle benzetilmesi.
    - Ada’nın parasının Bay Vholes’un bürosunda gördüğü mumlar gibi eriyip gitmesine benzetilmesi.
    - Avukatın elini sallamasını, adalet sistemindeki eksiklikleri sıvama niyetine benzetilmesi,
    - Gemi levazımatçısı Bay Krook’un başyargıca, her şey alınan fakat satılmayan paçavracı dükkanının Chansery mahkemesine benzetilmesi,

    eşya ile insan davranışları üzerine benzetmelerde ustalık olarak göze batıyor ve bunları çok değerli buluyorum.

    Aşırılıklara dair yazarın sunduğu; Kararsızlığın aşırılığı, Tembelliğin aşırılığı, Lüksün aşırılığı, Şüphenin aşırılığı, Hayırseverliğin aşırılığı, Adabın aşırılığı, ayrı ayrı karakterler üzerinden ustaca anlatılıyor. İlk bakışta olumlu bile gözüken her kişilik özelliğinin aşırıya kaçtığında nerelere varabileceğine dair ince bir üslupla yerme göze batıyor. Özellikle bazı karakterler üzerinden belli başlı davranışlar, kitap boyunca tekrar edilerek zihinlere kazınıyor.

    Bu kitapta yazarın, hukuk sistemine ve adaletin gecikmesine eleştiriden başlamak üzere İngiltere’nin bir çok yapısal sorununa kendine has üslubuyla göndermeler yaptığını söyleyebiliriz. Joodle- Koodle-Loodle/ Guffy- Huffy-Luffy isimleri üzerinden siyasette sorunların isimlerle değil, sistemlerle çözülebileceğine dair hiciv- eleştirilerini beğendim. Yazarın hayat hakkında sayfaların arasına sıkıştırmaya çalıştığı söylenecek çok sözü olduğunu görüyor ve buna önem veriyorum.

    İkinci cildin başlarında hikayedeki karakterler arttıkça biraz zorlandığımı söyleyebilirim. Daha sonra kitap,Esther ve Lady Dedlock ana karakterleri etrafında şekillendikçe kurgu oturmaya ve akıcı hale gelmeye başladı. Yazar, kitabın sonlarına doğru bu kadar farklı karakteri ustalıkla toparladı ve güzel bir hikaye ortaya çıktı. Bu kitapta da Büyük Umutlar da olduğu gibi bir gencin maddi ve manevi tüm ihtiyaçlarını karşılamaya kendini adamış bir hami vardı. Bir romanda rastlanması pek mümkün olmayacak kadar fazla iyilik timsali karakter göze batıyordu. Ama ben özellikle, Bay Woodcourt’ı anlatan “Birilerine faydalı olabilmesi, yüce hizmetlerde bulunabilmesi şartıyla sıradan seviyeyle de yetinecek bir adam” ifadesini beğendim.

    Kitapta traji-komik bir tiyatro havası hissettiğimi söyleyebilirim. Yer yer Shakespeare’ a atıflarda bulunan yazarımızın Shakespeare tiyatrolarının benzerini kitabına başarıyla taşıdığını düşünüyorum. Yazarın karakterler ve kelimeler üzerindeki bu oyununu izlemek üzere sizleri de davet ediyorum.
    İyi seyirler)
  • 135 syf.
    Yazar, gerçekçi bir mizah anlayışına sahip. Onun mizahi unsurları, içinde yaşadığı toplumu gerçekler üzerine kuruludur.

    "Ticaret tatlı iş kardeşim,dedi. Parayı veren malı alamayacağını biliyor. Parayı alan da malı veremeyeceğini biliyor. Ama ne var ki , bir ümit işte..."

    Sanatçının mizahının en önemli yanı, anlatacağı olayın komik karakterli olmasından çok halkın olayını yorumlama biçimidir.

    Ağlayacak halimize gülen devlet ve hükümet büyüklerini kıyasıya eleştirmiştir.

    Aman Ali Bey, size bugün ne oldu? Bütün atasözlerinin altını üstüne getirdiniz. Hasan Bey var ya, şey olmuş duydunuz mu? Ne dersiniz?
    - Ne diyeyim? Ayının iyisini armut yer. -Eskisi gibi şiddetli nutuklar vermiyorsunuz. .
    - Ne yaparsın... Yoğurttan sütü yanan ağzını üfleyerek içer. Ali Beyin yanında biraz daha kalsam benim de tersim dönecekti.
    - Çok teşekkür ederim, Ali Bey. Bana müsaade.
    - Dur! dedi, sana hazırladığım yeni eseri göstereyim.
    - ismi nedir?
    - "Millet, hâkimiyetindir!" Senelerdir Ali Beyin doğru oturup eğri konuşmaktan, politika hayatında, karaya ak, aka kara demekten sahiden tersi döndüğünü anladım.

    Yazarı,ilk defa bu kitabıyla tanıdım. İyi ki de tanıdım. Yapıtlarının görünen tarafı komedi iç kısmı ise trajedi olan sanatçının dili akıcı ve anlaşılır.
  • Hikayemiz bu ileti altından yürütülecektir.

    Katılımcı sırası ve yorumlar için: #11646309

    NigRa

    Saat gece yarısını çoktan geçmiş "yarım" diye belirtilen 12.30'u göstermekteydi. Akreple yelkovan iki ayrı uçtaydı, kavuşamayan iki aşık gibi diye düşündü. Sonra aklı yine yarım kavramına kaydı. 24'ün yarısı 12 olmasına rağmen neden 12.30'un yarım olarak nitelendirildiğini hep düşünürdü, saate baktığında yine aynı şeyi düşünerek yine saçmalığını eleştirdi kendi kendine. Çocukluğundan beri süregelen bir alışkanlıkla sürekli kafasında kendisiyle tartışır,mantıklı bir açıklama bulmaya çalışırdı. Bu tartışma bazen ciddi bir konuda, bazen de saat gibi ehemmiyetsiz bir konuda olurdu. Aslında, dedi kafasındaki ses, bir ara internetten bakabilirim buna.
    Kendisiyle yaptığı saçma muhabbeti dışarıdan gelen havai fişek sesleri bölünce düşüncelerinin odağı değişti. Bir yerlerde birileri mutlu olunacak bir şeyler bulmuş kutlama yapıyorlardı. Zaten mutlu olunacak bir şeye sahip olmak başlı başına kutlama sebebiydi. İnsan mutluluğu yakaladığında ona sıkı sıkı tutunmalı, elinden kayıp gitmesine izin vermemeliydi. Mutlu olduğu yerde kalmalı, mutluluk kaynağını nadide bir cevher misali koruyup kollamalıydı.
    "Onu şımarıkça bahanelerle tüketmek tam da benim yapacağım türden bir aptallık!" dedi kafasındaki sese sıkıntıyla.
    "İyice arabeske bağladın iyi değilsin sen." diye cevap verdi ses.
    Sesin ne kadar da sinir bozucu,ukala hale dönüştüğünü fark ederek kovaladı sesi kafasından.

    Bazı zamanlar işte böyle toplayamıyordu düşüncelerini.Bir yerden bir yere koşturup duruyorlardı, yakalayamıyordu. Uzun zamandır zaten ne düşündüğünün pek de farkında değildi sanki.
    Dağıldım yine nerden nereye geldi konu dedi kafasındaki sese. Sinirli bir şekilde masanın üzerinde duran kül tabağına uzanıp sigarasını aldı, derin bir nefes çekip dumanın süzülüşünü izledi. Sonra rakı bardağını kafasına dikip içindeki özlemle karışık pişmanlığı rakıyla tutuşturup yaktı. Kafasındaki sesi yine unutmak için diye geçiştirerek hatırlamak için dedi kendisine. Hatırlamak için... Unutmak için önce hatırlamak gerekirdi.

    Kalemi eline tekrar aldı. İçinde birikip nefes almasını zorlaştıran kelimeler,cümleler, anılar elinden kağıda taşmalıydı ki her gece intihara meyleden düşüncelerini dizginleyebilmeliydi. Bir yudum daha çekti rakısından evrenin bütün sırrı bu beyaz sudaymışçasına gözlerini kapatıp yuttu.

    " Sana bu mektubu yazıp yazmamak konusunda uzun uzun düşündüm. Fakat sana yaşattığım onca acı için her gece kendime lanet ettiğimi bilmek, benim kahrolduğum gerçeği incittiğim gururunu belki bir nebze onarır umuduyla yazıyorum sana bu satırları.
    Mektupları severdin sen, tüm o nostaljik şeylere ilgini düşününce başka türlüsü de düşünülemez zaten. Eskiden komik bulurdum bu takıntını hatta sürekli inceden aşağılardım da demode olduğunu söyleyerek. Sen sadece güler geçerdin ama ben inatla konu her buraya geldiğinde seni vazgeçirmek istercesine bu tutkudan tekrarlardım. Ne kadar aşağılık bir davranış biçimi... Ne kadar anlamsız ve saçma..
    Şimdi trajikomik bir biçimde eskiye takılıp kalan benim. Bu satırları okurken ağzının kenarında oluşacak sinirli kıvrımı görebiliyorum sanki. Günaydın dercesine geç kalan farkındalığımın bir kıymetinin kalmadığını anlatan kıvrım düzelir mi üzgün olduğumu söylesem?
    Dediğin gibi; zaman geçermiş cidden ve çeşit çeşit sızılar beklermiş zaman denilen sihirli kapının altından sızmak için. Tüm sırlarına vakıf oldum.
    Artık bizim olmayan evde çok sevdiğim dostum yalnızlığımla kafa kafaya vermiş içiyoruz. Seni düşlüyorum. Biraz seni özledim, biraz sohbetini, biraz sesini... Ben mahvedene kadar pırıl pırıl olan bir dünyaya ilk giriş biletimi. Ürkek gülüşünle bana adres soruşun, sana göre kader bana göre tesadüf olan(bunda bile seninle sürekli çatışmam) yazı aynı yerde geçirecek oluşumuz.. Ömrümün en güzel baharıymış... Bencildim... Farkına vardığımda çok geç olmuştu."
    Durdu. Ne yazsa telafi olmayacakmış gibiydi. Arka fonda Sezen Aksu söylemeye başladı, "Perişanım Şimdi..."!! Şarkılar bile düşman gibiydi ona. İntihar fikrini tekrar değerlendirdi, pek çok kez planını yapmıştı aslında, sesle birlikte evirip çevirmişlerdi konuyu. Kendi acizliğine küfretti. Acizlik hissi intihar düşüncesinden değildi, intiharı zayıflık olarak değerlendirmiyordu. Acizlik hissi bunun için bile çekimser duruyor olmasındandı.
    " Değişmiştin öyle mi?!" diye alay etti ses.

    İyice canı sıkıldı. Oturduğu yerden kalktı,camdan dışarıya baktı, taş yığınlarının arasından gökyüzünü görmeye çalıştı. Aynı gökyüzünü paylaşıyoruz klişesini düşünüp güldü.
    "Sen günahını bile paylaşmazsın." dedi kafasındaki ses. Deliriyordu galiba.
    Yerine geri oturdu,rakısını tazeledi,yeni bir sigara yaktı,üfleyip kül tabağına bıraktı. Rakıdan büyük bir yudum alıp yazmaya devam etti.

    https://1000kitap.com/JayGarrick

    “İnsanın tüm hayatı boyunca tadabileceği o tarifsiz duygu. İnsanın yaşamı boyunca tadabileceği haz, mutluluk, coşku… Ancak hepsinden ötesi, insanın yaşamı boyunca tadabileceği o tarifsiz acı. Aşk belki de tüm duyguların harmanıdır. Nefret, kıskançlık, hırs, özlem, şefkat, güven ama en çok da acı değer yüreğe. Bir anlık bir kırılma da olabilir kalpte, derin bir yara da. Hissettirdiği acı ise sonsuza kadar sürer…” şeklinde yazdı ve yazımını inceledi. Sonlara doğru tıpkı kendisi gibi sarhoş olan harfler de bir sağa bir sola sendeleyerek kaleminden kendilerini dışarı atmışlardı. Daha fazla dayanamayacaktı. Göz kapaklarına sanki teker teker saydam perdeler iniyordu. Her bir perde etrafı daha bulanık görmesine neden oluyordu. “Bu saatte uyunur mu, yapma” dedi kafasında ki ses. Ancak uyuşan zihnini artık bu ses bile rahatsız edemiyordu ve en sonunda uykuya teslim oldu…

    Sabahın 6.25 ini gösterdiğinde her zamanki gibi çalıyordu telefonu. Korkunç bir baş ağrısı ile uyandı. Ağrının sebebi rakı mıydı, yoksa kafasının içindeki ses miydi? Emin olamayarak gözlerini ovuşturdu. Son zamanlarda dış dünyayla tek bağı olan büyük pencereye ilişti gözleri. Perdenin tam olarak kapatamadığı noktadan süzülen güneş ışınları gözlerini rahatsız etmiş olacak ki, bir hışımla kalkıp perdeyi, sert bir hareketle ve hiddetle çekerek azılı bir düşmancasına defetti evinden son aydınlığını da. Masanın üzerindeki lambayı açmak için elini rastgele salladı. Ne yazık ki elini lamba yerine, rakı bardağına isabet ettirmişti. Cam kırılma sesi, köhne odasında yalnızlığını resmedercesine yankılandı. Evet, sevgilisini pardon eski sevgilisini demode olmakla suçlayan bu adam kesinlikle çağ dışı eşyalarla dolu bir evde yaşıyordu. Pencerenin hemen sağ tarafında konumlanmış olan kitaplık, neredeyse kırk yıllık bir geçmişe sahipti. Ya üzerindeki kitaplara ne demeli! Göze çarpan en eski kitap, kalınlığıyla da ilişkili olabilir Dostoyevski’nin Budalası’ydı. Koltuk takımı büyük babasından kalmaydı ve bunun gibi bir sürü eski eşya. “hass*kt*r!” diye elini havaya kaldırarak acının dinmesi için belirli bir süre bekledi. Kan, avucunun ortasından parmaklarına, oradan da aşağıya doğru akıyordu. “Geri zekalı.” diye bir ses işitti. Ne zaman sinirlense veya aklına O (eski sevgilisi) düşse, iç sesi rahat bırakmıyordu. “Bir dakikalığına susar mısın” diye iç sesine ricada bulundu ve masa lambasını ilk teşebbüsünün 180 derece tersine büyük bir sakinlikle aradı ve buldu. Aydınlanan odada gözüne ilk çarpan karmaşıklıktı. Ne ara bu kadar karmaşık olmuştu aklı kesinlikle almıyordu. Sonrasında elinden akıp küçük bir birikinti oluşturan yerdeki kan göletine baktı ve içini anlamsız bir huzur kapladı!

    Soğuk yüzüne iğne gibi batıyordu ama kesinlikle acıtmıyordu. Yürümeye devam etti. Üstün körü sardığı elini paltosunun cebinden çıkartarak belirli bir süre inceledi ve tekrar aynı yere konumlandırdı. Bu sefer çevreyi incelemeye koyuldu. Arşınladığı bu yollar, İstanbul’un varoş bir kentinin sokaklarına aitti. Sokak bir çene kemiğini aklına getirdi, evleri de bunun dişlerine benzetti. Bir kısmı ihtiyarlıktan büsbütün eğrilmiş, kararmış, bir kısmı da çoktan dökülmüş, yerlerine çeneye hiç uymayan yenileri takılmıştı. Yerde yatan belediye tarafından uyuşturulmuş köpekleri gördü. Bir an kendini Caminin önünde miskin miskin yatan köpeğin yerine koydu. İkisi arasında dışarıdan bakıldığında bir fark gözlemek oldukça güçtü. Hayat her ikisi içinde tamamlanması zorunlu ve sevilmeyen bir eylem gibiydi. Yine de yaşamaya devam ettiler.

    Yaklaşık iki saatlik yürüyüşün ardından, nihayet kentin dışındaki kullanılmayan bu aile yadigarı müstakil eve varabilmişti. Elindeki kumandaya bastı ve garajın kapısının açılmasını bekledi. İçerideki keskin toz ve küf kokusu onu içeri almak istemezcesine kaba bir şekilde karşıladı. Üzerindeki paltoyu eline dikkat ederek çıkarttı. Daha sonra pantolonunu ve kazağını. Tüm bunların yerine siyah bir kot, boğazlı bir kazak ve deri montunu giydi. Yaklaşık yedi, sekiz adım attıktan sonra sol eliyle bir örtüyü kaldırdı ve tozla kaplı motorunu gördü. Motorun üzerindeki kaskı üstün körü bir bez ile silerek kafasına geçirdi ve Bursa’ya doğru yola koyuldu.

    https://1000kitap.com/DenizG

    Otuz dakikadır Yolda olmasına karşın, saatlerdir yollarda olduğunu düşünüyordu. Kafasındaki ses sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu.'' Emin misin? Bence yapamazsın,zaten sen de o cesaret yok.'' deyip duruyordu. Elinden akan bir kaç damla kan, kısa bir süreliğine huzur vermiş olsa da, kafasındaki ses konuştukça daralıyordu. Ani bir hareketle yolun ortasında durdu. bir karar vermeliydi. Sese rağmen, belkide hayatında ilk kez bencilce düşünmeyip bir karar vermeliydi. Ama ne olursa olsun ses onu rahat bırakmıyordu. '' Sen bencilsin! Bu güne kadar kendinden başka kimi düşündün ki?'' Derin bir nefes aldı. Biraz olsun rahatlamaya çalıştı. Müzik dinlemek iyi gelebilirdi. Müzik çalarından önüne ilk gelen listeyi seçti. Kafasındaki ses büyük bir hahkahayla dinle bakalım, birazda sen acı çek.'' dedi. fonda Sezen Aksu ve Tükeneceğiz vardı...
    Kafasındaki ses,müzik ve yoğun bir baş ağrısıyla yola devam etti. Bursa'ya gitmek için yola çıkmıştı, fakat gerçekten gidip gitmeyeceğinden emin değildi.Hayatında ilk kez kendini düşünmeden bir karar vermeliydi ve bunun için gitmeliydi. Bir yandan gitmesinin bir anlamının olmadığını düşünerek, gitmemek için kendi kendini ikna etmeye çalıştı. Büyük bir acı çektirdiği eski sevgilisine yazdığı mektuptan sonra Bursa'ya gidişiyle vicdan azabından kurtulup, huzur bulacağını sanıyordu. '' Bir an düşündü belkide kendine karşı ilk defa dürüst olarak ''Yine kendin için, vicdanın rahatlasın diye gideceksin. Kendi çıkarın olmasa başkaları umurunda değil.'' dedi. Bu düşüncesine kafasındaki ses bile şaşırmıştı.

    Demet Delikanlı

    ***

    Gözleri 4 saat önce tıpkı gözlerini oyup yemeyi düşündüğü kızın gözleri gibiydi fakat mavi değildi. Kendisine yaklaşan şeyin geceden daha karanlık, ışık demetinden daha göz alıcı olduğunu farkettiği an yutkunamadığını hissetti. Bir şey takılmış gibiydi boğazına. Bu anlam veremediği şeyi yutmak için kendini zorlamaya devam etti, yoksa biraz sonra nefes alamadığı için can verecekti. Oysa ölümü kendisine yakıştırmazdı, ölüm onun için sadece başkalarına hediye edilebilecek en değerli hediyeydi. Ve o başkalarına hediye vermekten büyük keyif duyardı. Kendisine yaklaşan o karanlık cismin siyahı, gözlerini kamaştırmaya devam ediyordu. Bir elini adeta gözlerinin hizasında ileriye doğru uzatmış şekilde hem bu cismi görmek istiyor hem de onunla arasına mesafe koymak istiyordu. Diğer eli ise hala yutkunamadığı boğazındaydı.


    Bir anda ağzında bir şeyler patladığını hissetti. Garip bir tadı vardı; jelimsi ve yumuşaktı. Ağzında dehşet bir şekilde patlayan bu şeyin sıvısı dudaklarının kenarından akmaya başlayınca, biraz önce cebinden çıkardığı iki deniz mavisi gözü ağzına attığını anımsadı. O an duyduğu haz o kadar kuvvetliydi ki. Ama karar vermesi gerekiyordu. Mavi gözü mü daha çok seviyor, yoksa yeşili mi, kahveyi mi, yoksa siyahı mı? Bu sorunun cevabını bulabilmesi için tek bir şey yapması gerekiyordu; ilk olarak hangi göz rengini tadacağına karar vermeliydi. Bunu daha sonra düşünebilirdi, çünkü o karanlık cisim kendine doğru yaklaşmaya devam ediyordu.


    “Başımız belada! Kendi cehennemine hoş geldin. Uzun süredir seni yeniden yanımda görmek istiyordum.”

    Bu konuşan varlık; iri yapılı, tüm vücudu siyah olan gözlerini dahi ayırt edemediği şey, şimdiye kadar tek bir vücutta iki ayrı insan gibi yaşadığı iç sesiydi. Fakat şimdi iki ayrı vücutta tek bir insan olmuş gibi hissetti. Biraz önce vücudunu saran korku halinden eser kalmamıştı, halinden memnun görünüyordu. Biraz da şaşkın.


    Birbirlerini uzun senelerdir görmemiş iki dost gibi, aynı zamanda hiç ayrılmamış iki sevgili gibi birbirlerine yaklaştılar. Şaşkın gözlerle tepeden tırnağa süzdü iç sesini. Derken kendi çığlığı kulak zarını titretmeye başladı. İç sesinin, ağzından siyah bir toz bulutu gibi içine girdiğini ve kanına karıştığını hissediyordu. Onu ilk kez gözleriyle görmüştü, fakat son kez değildi. Son olmasını istemiyordu.


    Çimlerin üzerinde ne kadar süre bayılı kaldığını bilmiyordu, belki de baygınlık değildi. Bir süre uyumuş da olabilirdi. Tek hissettiği şey her zamanki baş ağrısı ataklarından daha kuvvetli bir ağrıydı. Yerinden doğruldu, motoruna doğru yürüdü ve yola devam etti.


    Yaklaşık 2 saat sonra ıssız bir orman yoluna saptı. Baykuşların bile ötmediği bu yolda geceyi sadece motorun sesi bölüyordu, ancak 30 dakika sonra orman tamamen sessizliğe bürünmüştü.


    Yiğit, Bursa'daki orman evine gelmişti. Kapının önündeki çöp kovasının içinden 1 sene önce bıraktığı ve hala yerinde olan anahtarı çıkardı ve içeri girdi. Kan kırmızısı kadife perdeleri karanlıkta baş aşağı durmuş yarasının kollarını andırıyordu. Tüm eşyalar siyahla adeta koyun koyuna sarılmış, yekpare olmuştu. Burnuna o en sevdiği kurumuş kan kokusu gelmişti, ancak onu daha da güzel yapan bu kokuya karışan ahşapların küf kokusuydu. Şimdiye kadar kendinden başka hiç kimsenin ahşaptan yayılan bu küf kokusunun güzelliğini, ruha işleyişini farketmemiş olmasını düşündü ve sinirlendi.


    Toz yumağına dönüşen ahşap tahtaların üstünde ilerlerken o tiz ses orman evinin sessizliğine bir büyü katıyor gibiydi. Sırayla yarasa kollarını andıran kan kırmızısı kadife perdeleri hışımla açtı. Bir anda içeriye ayın çiğ aydınlığı doluştu. Artık duvardaki resimleri görünüyordu. Elleriyle çizdiği resimlerde aşk, şehvet, ölüm, korku, dehşet, çığlık kendilerini boy boy gösteriyor, adeta birbirleriyle yarışıyordu. Hepsinin altında Yiğit’in imzası: ‘Bay KARANLIK’. Tabloları göz ucuyla süzdükten sonra, kendini en yakın bulduğu koltuğa bıraktı, ayaklarını önündeki sehpanın üstüne kaldırdı.


    Cebinden sigarasını ve çakmağını çıkardı. Yaktığı sigarasının dumanını üflemiyor, evin kusturucu kokusunu içine çekiyor gibiydi. Sigarasını bitirmeden söndürdü ve hışımla ayağa kalktı. Farelerin kemirdiği, eski el dokuması halıyı bir ucundan tutarak kaldırdı. Sonra yerdeki gizli kapağı kaldırdı ve örümcek ağlarının kapattığı engeli geçerek merdivenlerden indi.


    Karanlıkta yolunu daha iyi seçebiliyordu Yiğit, ancak eli prize uzandı. Başta yanmamakta ısrar eden lamba Yiğit’in öfkeli bakışlarıyla daha fazla savaşmak istemedi ve yandı. Burası çok soğuktu. Yiğit iliklerine kadar titredi fakat birazdan gözlerinin kavuşacağı o cesetler içini ısıtacaktı. Yiğit bu gizli bölümde kendinden emin adımlarla yürümeye devam etti.

    ***

    Mithril / Mia

    Alcak tavanli koridorda ilerlerken Yigit, kafasini egmek zorunda kalmisti. Koridorun sonundan yayilan rutubet ve curumus et kokusu her ne kadar hosuna gitse de biraz da midesini bulandirmis olacakti ki koridorun nemli tas duvarlarina yaslanarak agir aksak ilerliyordu. Yaklasik on adim sonra kendisini oldukca genis, yuvarlak bir avluda buldu. Avlunun duvarlarini cepecevre saran ve pasli civilerle tas duvara tutturulmus eski bir kablodan sarkan, araliklarla asilmis ampullerle aydinlanmisti etraf. Avlunun ortasinda, yerden yirmi santim yuksekliginde ve yaklasik bir adam boyunca irice bir tas bulunuyordu. Tasin uzerinde ise her halinden antik tanrilara ait oldugu anlasilan eski bir figur, ezelden beri oradaymiscasina dikilmekteydi.
    Yigit sarsak adimlarla tasa dogru ilerleyip yere dizlerinin uzerine coktu. Cebinden cikardigi cakmakla, figurun onune rastgele dizilmis mumlari yakti. Mumlar, figurun cirkin ve ofkeli yuzunde: iri ve sarkik gobeklerinde surekli degisen ve kipirdayan golgeler olusturdukca sanki figur canlanmis ve hareket ediyormus gibi geliyordu Yigit’e. Cakmagini tekrar cebine kaldirmak uzere elini cebine attiginda eli sigara paketine carpti. Paketten bir adet sigara cikartip dudaklarina yerlestirdi. Cakmagi cakip da alevi tam sigaranin ucuna getirecegi sirada tum avluyu inletecek ofkeli sesle irkildi:
    - Kaldir onu, Tanri’nin huzurundasin!
    Yigit korkuyla dusurdugu cakmagi el yordamiyla ararken dudaklarindan dehset ve pismanlik dolu “ozur dilerim, ozur dilerim”ler dokuluyordu.
    Cakmagi titreyen elleriyle tekrar cebine kaldirdiktan sonra figurun titrek isikta kipirdayan canli yuzune dikti gozlerini:
    - Tanrim, bana verdigin guc ve cesaretle geldim bugune. Kiyamet gununde beni koru, sefil insanlarla olmeme izin verme. Benden bir Nuh yap. O gun geldiginde ben hazir olacagim ve seni bekleyecegim.
    Tam toparlanip tasin onunden kalkmaya hazirlanirken o her zaman icinde duydugu, butunlestigi ve zaman zaman ic sesi olarak gordugu, kudretli Tanri’sinin sesini yeniden duydu. Ruhundan tasip sanki tum odayi dolduran ses guclu ve ofkeliydi:
    -Basaramadin Yigit. Son seferinde guvenimi bosa cikardin.
    Yigit dehsetle son cinayetini dusundu. Babasinin, yillardir gormedigi ve kendisini evlatliktan reddeden o pis ayyasin evinde oldurdugu mavi gozlu kizi dusundu. Daha oncekiler gibi bu cinayeti de baskasina yikmak istemisti ve bu son sefer icin sectigi kisi kendisine can veren babasiydi. Tum gece babasini takip etmisti. Babasi daha eve gelmeden eski anahtariyla eve gizlice sokulmus ve beklemisti. Yasli adamin eve gelisini, rakiyla kafayi bulmasini, cep telefonuna sanki Bursa'daki anneannesindenmis gibi gonderdigi mesaji okumasini, bunun uzerine annesine pismanlikla mektup yazmasini, erkenden sizip uyumasini, ve sabah uyanip da evden cikmasini golgeler icinde izlemisti. Bir hayalet gibi... Babasinin eski evlerine gidecegini ve o kazadan beri kullanmadigi motorsikletine atlayip Bursa yollarina dusecegini biliyordu. Yigit'in Tanrisi yapmisti bu plani. O, asla yanilmazdi.
    Ve babasi evden cikar cikmaz Yigit harekete gecmisti. Bir sokak arkaya park ettigi 80 model Mercedes'ine yurumus ve araci evin otoparkina getirmisti. Bagajda baygin haldeki kizi (adini bile bilmiyordu) kolayca babasinin evine, salona tasimisti. 3 gun evvel Taksim’de bir barda tanistigi bu kizi 2 gecedir Bursa’daki ibadethanesinde ozenle saklayip olume hazirlamisti. "Hansel ve Gratel masalindaki gibi" diye dusunerek gulumsedi. "Ama ben kotu cadi degilim.Tanri'nin eliyim."
    Buraya kadar her sey planladigi gibi gitmisti. Ancak sonradan kontrolunu yitirmeye baslamisti. Kiz hala bayginken sol kulaginin altindan baslayarak sag kulagina kadar bogazindan derin bir kesik atmaliydi ama acinin etkisinden olmaliydi ki kiz uyanmis ve cirpinmaya baslamisti. Panige kapilmisti Yigit. Hizla kizin canini almak icin gogsune bicaklar saplamisti ama kiz olmuyordu ve korkuyordu. Kizin vucudundan fiskiran kanlarin cekiciligi ile basi donmustu Yigit'in. Duramadi, durduramadi kendisini. Sonunda kizin gozlerini oymus ve bedenini parcalamisti. Kusursuz beden, kusursuz kalmaliydi ama basaramamisti. Tanrisi kizmisti tabi bu zayifligina. Genc bir kizi bosu bosuna, hayir hayir sadece kendi zevki icin oldurmustu, Tanrisi icin kutsal ritueli icin degil.
    Yigit dehsete dusmustu. Tanrisini hem seviyor hem de korkuyordu ondan. Ruyalarina girip iskence ediyordu cunku, yaklasan kiyameti gosteriyordu hep ona. Oyle bir kiyametti ki yaklasan, Nuh’un tufani yaz yagmuru; dinazorlarin neslini tuketen meteor ise renkli bir cocuk bilyesi gibi kalirdi yaninda. Olum korkusu sardi tum bedenini;
    - Yalvaririm! Ozur dilerim. Bencillik yaptim, bir sans daha ver, lutfen!
    - Son sansin
    - Tanrim!
    Gitmisti ses. Yigit uzun zaman sonra ilk defa yalnizdi. Tanrisi onu bu sefer kendi haline birakmisti. Yavasca ayaga kalkti. Her yer sessizdi. Uyusmus bacaklari ve titreyen dizleri uzerinde ayakta durmaya zorlanirken buyuk bir cabayla avlunun duvarina yaklasti.
    2 metre uzunlugunda silindir cam bir fanusun icinde, kimyasal sivilar icinde genc bir kadina ait bedeni gordu. Acik goz kapaklarindan hala o son bakistaki dehset goruluyordu. Guzel vucudundaki tek kesik, bogazindaki bir kulagindan diger kulagina kadar olan derin kesikti. O da Yigit’in aldigi uzun tip egitimleri sayesinde belli olmayacak sekilde dikilmisti. Boynundan akan ve kurumus kanlar ozenle silinip temizlenmis ve siviya konulmustu. Buyuk gun gelene kadar bedenler saglam kalmaliydi, Tanri'si boyle demisti.
    Usulca duvar kenarinda yurudu. Avlunun duvarlarina araliklarla dizilmis toplam 7 adet fanusun onunden tek tek gecti. Alti tanesi doluydu ama yedincisini doldurmayi basaramamisti. Ama basarmak zorundaydi. Bu sefer Tanrisi yaninda olmayacakti. Tek basinaydi. Avluya acilan tek gecit olan, geldigi koridora dondu tekrar. Gecitin sol tarafindaki duvara bakti. Duvara kazinmis centikler, yillar oncesinden gelen antik bir yaziya aitti adeta. Tanrisi ogretmisti ona okumasini ve yazmasini. Ve kiyamet gununun tarihini de vermisti. Tarihe tekrar bakti. Son 3 gunu kalmisti. 3 gun icinde son bir cinayet daha işlenmeliydi.

    https://1000kitap.com/YvzGncy

    Edirne'ye geleli yalnızca bir saat dinlenen Ali, otelden hızla ayrıldıktan sonra Sultan 2. Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi'ne gitti. Özel Harekat Daire Başkanlığı'nda Polis Müfettişi olan Ali, ilgili teftişlerin olmadığı durumlarda bizzat İçişleri Bakanlığı'na bağlı olarak dedektiflik yapıyordu. İçinde bulunduğu haftayı, üstlendiği vakaya, daha doğrusu psikolojik tedavi gören Galip'e ayırmıştı. Külliyenin avlusunda gezerken küçük bir odaya girince Nazlı'yı gördü. Çoğu zaman olduğu gibi, bu seferde boş vaktini çello çalarak geçiriyordu. Çaldığı gergin ritimli parçayı sonlandırıp Ali'nin merak dolu bakışlarını izlerken '' Ah, dört gündür Galip Bey'e müzikle tedavi yöntemlerini uyguluyoruz ama sonuç maalesef ki olumsuz. Zihin açıklığı için İsfahan makamını bile uyguladık fakat çare olmadı. Kendisinin çok kötü birisi olduğunu düşünüyor ve bunu kend... '' Ali'nin elini havaya kaldırmasıyla sustu.

    '' Bunu kendine defalarca tekrarlıyor, anlıyorum. Kendisini son çare olarak buraya getirdik ve görünen o ki pek bir işe yaramıyor. Bak Nazlı ben insanların fıtratını çözebiliyorum, sen ise müziğin. Her ikimizin de başarısız olması bana kalırsa birazcık mantık dışı. Mutlaka bir yerlerde hata yapmış veya bir yerleri gözden kaçırmış olmalıyız. Bu adam bir hafta önce bana danıştığında, kendisinin suç potansiyeli çok yüksek olduğunu ve aklında cinayetler tasarladığını itiraf etti. Onu iyileştirmemiz gerekiyor. Yoksa Cumhuriyet Başsavcılığı konuyla bizzat ilgilenip böyle bir ruh hastası adamı yakalama emri çıkartacak. ''

    '' Dün çok önemli bir gelişme yaşadık aslında. Buraya geldiğinde bolca kalem ve bir de defter istemişti. İlk başta kendisine zarar verir diye endişe ettik ama hikaye yazıyordu. Dün akşam bana teslim etti ve Ali görmen lazım, adamın yazma yeteneğine inanamadım. '' deyip büyük boy defteri Ali'ye uzattı. Kayıtsız bakışlarını yazıların üzerinde yoğunlaştıran Ali, yaklaşık on dakika sonra defteri masaya bıraktı. Aklından o kadar çok ihtimal yürütüyordu ki, düşünceleri içini ürpertti. Ellerini cebine koyup '' Bu da ne böyle!? Adamdaki yazarlık potansiyeli çok yüksek. Psikopat bir katilden tut da, aşk acısının ve tükenmişliğin dibine vurmuş karaktere kadar; birbirine oldukça zıt kişilikleri ustalıkla kaleme almış. Nasıl, nasıl? Yazdığı o psikopatı anlayabilirim. Sonuçta Galip Bey kendisinin suç potansiyeli olduğunu falan itiraf etmişti. Fakat böylesine derin duygu ve hislere karşı empati kuran birisi... Hayır güzel dostum hayır! Bu adam bir ruh hastası veya kendini farklı gören ve göstermeye çalışan bir deli değil! Onunla mutlaka görüşmem gerek. '' deyip koşar adımlarla Galip'in odasına girdi. Elindeki kağıda çizimler yapan Galip, odasına aniden giren adamı görmezden geldi. Odaya girdiği an peşinden gelen görevlileri uzaklaştıran Ali, kapıyı kapattı. Defteri Galip'in önüne fırlatıp '' Bu yazdığınız hikaye kitapçıların raflarında kalamayacak kadar çok satar. Tabii gerçekten suç potansiyelli biri veya aşk acısı çeken bir zavallı değilseniz! '' diye bağırdı.

    '' Kafamda kötülük planlıyorum ve kimselere zarar vermemek için de sizden yard... ''

    '' Yardım!? Hapishaneye veya akıl hastanesine yatıp aylarca boş vaktiniz olsun diye mi yardım istediniz? Belki de içinde bulunduğunuz yazar tıkanmasını böyle atmak istiyordunuz. Fakat bu ihtimali gereksiz buluyorum. Çünkü bakışlarınızın ardında gizlenen mantık perdesi o kadar kuvvetli ki, sadece düşünmek için öyle ortamlara kendinizi düşürmezsiniz. En azından gururunuz buna engel olur. Her neyse, sağ elinizin baş ve işaret parmağına kenetlediğiniz kalemin tam olarak dik bir açıda bulunması ve sağ elinizin de baskın olmasına bakılırsa, oldukça derin düşünceler içindesiniz. Kağıda çizdiğiniz kuş figürlerine gelelim. En hafif çizgiler bile belirgin bir sertlikte ve keskinlikte çizilmiş. Bu da sizin bir bekleyiş içinde, belki de bir beklenti içinde olduğunuzu gösteriyor. Sol ayağınızı katlarken kalçanıza iyice yanaştırmanız da gerginliğinizin bir göstergesi. Ne tuhaf ama!? Belki de... Hım, bakışlarınızdaki keskinlik dudaklarınızın pozisyonuyla çelişiyor. Nefes alışverişinizdeki ritim bozukluğuna da bakılırsa, beklentileriniz benden yana. Siz bahsettiğiniz sorunlarınızdan veya benim öngördüğüm diğer ihtimallerden dolayı benden yardım istemediniz. Yoksa yanılıyor muyum Galip Bey? ''

    Ali'nin merak ve şüpheyle parıldayan mavi gözlerine kurnazca bakan Galip, tek kaşını kaldırarak gülümsedi. Başka kağıda hızlıca bir şeyler yazarken, biraz önceki resim çizen adamdan oldukça farklı görünüyordu. Kısa süre sonra kağıdı özenle katlayıp Ali'ye uzattı. Eline alırken bir süre Galip'i inceleyen Ali, kağıdı açıp okuduktan sonra gözleri bir an için donuklaştı ve yüzünde soğuk bir ifade belirdi. Gözlerini kısıp Galip'e bakarken, açıklama gereği duyan Galip '' Bu sorunu ancak senin gibi zeki bir adam çözebilir. Sorunun gizliliği oldukça mühim, sana verdiğim adreste asistanıma ulaşabilirsin. Sana bu zorlu vakanda başarılar dilerim genç adam. Unutma bu sorunun çözümü görünenden çok daha önemli! Senin bana geçenlerde dediğin gibi, hiçbir şey göründüğü gibi değildir. '' deyip tekrar çizimlerine geri döndü. Sessizce odadan çıkan Ali, Nazlı'ya veda ettikten sonra arabasına bindi. Kağıdı tekrar açıp notu bir kez daha okudu. Notta '' Kızımın hayatı tehlikede! Onu kurtar! '' yazıyordu. Arabasını çalıştıran Ali, '' Aklın şüphesi suçun gerçeğidir demek ki! '' diye söylenip vakit kaybetmeden verilen adrese doğru yola koyuldu.

    Nesli

    Yiğit’in zihni birden ait olduğu zamana geldi. Anında romantik adam, anında yazar, anında kendisini tanrısına adayan kişiliğe bürünebiliyordu. Aynı anda birden fazla kişi olup, birden fazla mekanlarda bulunabiliyordu. Ayakları adım atmasa bile etrafındaki nesneler yok olup, yer değiştirip yeni mekan oluyordu. Hatta kendisini kitap kahramanı gibi görüp başkasının kaleminden kendisini yazabiliyordu. Zihni yine tanrısını unutup, aldırış etmeden ona oyunlar oynamaya başlamıştı. Düşünceleri onu yakaladıklarında neler olacağına, kendini kitaptan çıkan bir kahraman olsa neler olabileceğine gitmişti.
    Ama bunları düşünecek vakti yoktu. Tanrısının bu düşüncelerinden dolayı kızacağı aklına geldi, bu olayları kurgulayacağı vakitte bir kurban daha bulabilirdi.

    -Lütfen tanrım lütfen, sana odaklandım cezalandırma sana kurban getireceğim.

    Sanki zihni 4 odalı bir ev, her odasında farklı bir karakter, farklı olaylar vardı. O ise koridorda kapana kısılmış her odadan yankılanan sese kulak verdikçe delirmeye bir adım daha yaklaşıyordu.

    -Son üç gün son üç gün ,lütfen tanrım lütfen

    Kendisini sıkmaktan kıpkırmızı olmuş suratının damarları, koyu yeşil hale bürünüp örümcek ağı görünümünde tüm yüzünü kaplamıştı. Tekrar duvardaki yazılara odaklandı. Kendi zaaflarından çıkıp tanrısının emrettiği Yiğit olmalıydı.
    Tedirgin koşar adımlarla uzaklaştı. Karanlık çöktüğünde sokak lambalarının ışığı arkasına gölgesini taktığı için ,ışıklardan nefret ediyordu. Karanlık dünyanın karanlık insanıydı. Gün doğmamalı, ışık yanmamalı, her yer simsiyah olmalıydı. Son kurbandan sonra istediği tüm bu istekleri olacaktı. Vücudu uyuşmaya başlamış, nefret ettiği anlardan biri daha başına geliyordu. Kullandığı madde etkisini yitirmeye başlamıştı.
    Elleri cebinde, kafasında kurguları, arkasında gölgesi, soğuk yüzüne çarptıkça yaşaran gözleri etrafındaki insanları seçmeye çalışıyordu.
    Tek yönlü, dar ,taşlı dik yokuşu olan 315 sokaktan ilerlemeye başladı .Dizleri titrese de duramazdı .Kocaman, siyah, demir kapılı avlusu olan apartman girişine geldiğinde, on iki katlı binanın onuncu katındaki zile bastı. Kapı açılmadıkça işaret parmağını zile daha da kilitliyordu. O denli bastırıyordu ki , parmak ucunda kan dolaşımı yavaşladığından tırnağı ve eti bembeyaz hale bürünmüştü. Kapının açılması ile asansörün tuşuna basma hamlesi arasında üç saniye geçti. Onuncu kata çıktığında yirmi no lu dairenin kapısı eşiğinde Yiğit’i Melis karşıladı.

    Melis ve Yiğit birbirlerini beş sene önce ortak arkadaşları Kerem’in doğum günü partisinden tanıyorlardı. İlk başlarda çok vakit geçirmeseler de Kerem’in ani ölümünden sonra Yiğit’in dengesiz tavırlarını gördükçe Melis destek amaçlı Yiğit’e yaklaşmaya başladı. O günden bu güne süregelen zamanda Yiğit her çıkmaza girdiğinde kendini Melis’in yanında buluyordu.

    -Kızım nerde kaldın tükenmek üzereyim
    -Yine ne işler çevirdin Yiğit?

    Melis kapıda sararmış gözleri ile titreyen Yiğit’i içeri aldı.

    Uğur Ukut

    Ali kırmızı ışıkta durdu. Yarım saat önce yanından ayrıldığı kızı düşünüyordu. Tek başına yaşıyor, çok da tekin olmayan kişilerle arkadaşlık ediyor ve her şeye kayıtsızca cevap veriyordu. Kızın arkadaşları hakkındaki fikirlere gördüğü resimlerden varmıştı. Belki ön yargıydı ama çoğu zaman doğru çıkardı. Her nedense kanı ısınmamıştı o resimlerdekilerin çoğuna. Trafik tıkanınca da iyice canı sıkıldı. Daha önce de iş gereği birkaç kez görüştüğü yan koltukta oturan Zeynep komisere dönüp:
    “kız çok tedirgindi. Var bir numara”
    “Evet, tedirgindi ama bir şeyden korktuğu için değil bir şeyler saklamaya çalıştığı için tedirgindi. Boşuna zaman kaybettik.”
    “Daha birkaç saat önce babası ile görüştüm. Hayatının tehlikede olduğunu söyledi.”
    “Ama o duyunca münasip yeriyle güldü sana. Adam Bursa’da biz tam tersi istikamette onu bekliyoruz. Belki de kaçırdık elimizden.”
    “Bilmiyorum ama kafam karıştı. Kızın yanına gitmek hataydı belki ama oradan ayrılmak daha büyük bir hataydı. Bence o katil oraya gelecekti. Ama saklanmak için ama başka bir sebeple. Sanırım her pisliğinden kızın da haberi var.”
    “Uçuyorsunuz Ali Bey, düşüp bir yerinizi kırmayasınız.”
    “Şöyle düşün: Bu kadar cinayetin ardından sen olsan alelade bir yolculuk yapar mısın? Her şeyi olduğu gibi bırakıp uzaklaşır mısın? Aklıma yatmıyor.”
    “Gayet basit, artık burada tutunamayacağını anlıyor ve doğruca göçüyor. Bir müddet arada sessizce yaşayacak sonra yeniden başlayacak.”
    “Çok toysun Zeynep. Öğreneceğin daha çok şey var.” On beş dakikalık bir beklemenin ardından trafik akmaya başlamıştı. İkisi de sustular. Sessiz ve sükunet içinde ilerlerken ali aniden frenlere yüklendi. Ve bağırır gibi bir “lanet olsun” sözcükleri dağıldı aracın içine. Zeynep şaşkın arka arkaya birkaç kere “ne oldu komiserim” diye sormuşsa da Ali sanki onu duymamış gibiydi hemen ilk aradan sağa döndü. Son hızla geri dönecek bir yol aramaya başladı.
    “Kızın yanından ayrılalı ne kadar oldu?”
    “bir saati az geçti.”
    “umarım geç kalmamışızdır.”
    “bir anlatsanız da bende anlasam amirim.”
    “Ya Bursa’ya giden katil değil de sadece aracı ise. “
    “Nasıl yani?”
    “Vakit zamanında buna benzer bir olaya bakmıştık. Adam yedincide yakalandı bir kişiyi daha öldürmesi gerekiyormuş. İfadesinde öyle demişti. Ayrıca ne pahasına olursa olsun huzura ermek için bunu başarması gerekiyormuş. Yanlış hatırlamıyorsam sonuncusunu kendisiydi. Polislerden kaçarak kendisini vurdurtmuştu. Onun kurbanları içinde erkekler de vardı.”
    “Ee!”
    “Esi bu katil huzur için kaç kişiyi öldürecek bilmiyorum ama olayı o kızın etrafında planladığı kesin. O kız ya son kurban ya da artık birlikte yapacaklar.”
    “Araç?”
    “Ver bir garibana 100-200 lira istediğin yere götürsün ondan kolay ne var?” Tekrar sustular hiçbir şey kesin olmasa da bir muallâkta az sonra kurtulacaklardı. Bir saatte gittikleri yolu yarım saatte geri döndüler. Kapıcıya kimlikleri ile kapıyı açtırıp asansöre koştular. Bir buçuk saat önceki polisleri tanıyan kapıcı arkalarından seslendi.
    “Tekrar Melis Hanım için geldiyseniz evde yoklar. Siz çıktıktan on beş, yirmi dakika sonra erkek arkadaşı geldi. Az önce de çıktılar. Çok da mutlu görünüyorlardı.“
    “erkek arkadaşı nasıl biriydi tarif eder misin?”
    Kapıcının tariflerine Ali hiç tepki vermezken Zeynep garip sesler ve mimiklerle yorumlar gibiydi. Birkaç dakikalık tarifin ardından Zeynep son derece şaşkın ve korku için de
    “Tanrım bu o. Yiğit” dedi

    Emre Şeyda

    Yiğit Zeynep’i görmenin şaşkınlığı içerisindeydi ama belli etmemeye dikkat etmeye çalışıyordu. Zeynep’i bir şekilde buradan uzaklaştırbilirdi. En azından Zeynep kurtulmalıydı.
    ...
    Yiğit Melis’in yanına geldikten sonra içeriye geçerek ilk bulduğu üçlü koltuğa uzandı. Sanki bu koltuğa uzanarak bir anda tüm yorgunluklarından kurtulacaktı. Elbette öyle olmadı. Bütün bu yorgunluktan ve stresten kurtulmak bu kadar kolay değildi. Özellikle süresi kısıtlıyken yedinci kurbanını ararken bu stres ve yorgunluk ömür billah bitmezdi. Kafasında bunları düşünürken yüzünün şekli iyice değişiyor ve huzursuzluğu giderek artıyordu. Melis’te bu durumu fark etti.
    -Yiğit bir şey mi oldu? Çok garipsin. Bakışların olsun duruşun olsun çok farklı. Ayrıca senin eline ne oldu öyle?
    -Konuşmak istemiyorum Melis. Dinlenmeye, huzura ve düşünmeye ihtiyacım var benim. Kafamı iyice karıştırma.
    -Yiğit en vakitsiz zamanda birdenbire geliyorsun, kapıyı zorlarcasına çalıyorsun. İçeri hiç bir şey demeden paldır küldür giriyorsun ve uzanıyorsun. Elinin hali bambaşka yüzünden düşen ise bin parça. Kusura bakma ama cevaplara ihtiyacım var benim.
    Melis bunları söylediğine inanamıyordu aslında. Yiğit’e bunları demezdi ve şimdi bile dememeliydi ama Yiğit normal değildi. Bambaşka biriydi. Bakışlarının ardında ikinci biri var gibiydi. Bu da açıkçası onu korkutuyor ve iyice geriyordu.
    -Melis sus dedim!
    Yiğit’in ani bağırışı ile birlikte Melis bir kaç adım geriye sıçramıştı. Bu şekilde bağıracağını tahmin edememişti. Ürkek suratındaki gözleri ağlamaklı hale gelmiş ve bütün vüğcudu titremeye başladı.
    -Ne oldu sana Yiğit?
    Artık gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı hafiften. Yiğit artık iyice huzursuzlaşmaya başlamıştı. Bu şekilde davranmak istemiyordu ama yaşadıkları ve olası gelecekte yaşayacakları onu buna zorluyordu. İçindeki ses te ortaya çıkmış Yiğit’i zorluyordu.
    -Yedinci bu Yiğit. Bunu istiyorum.
    Yiğit şaşırmıştı. Melis’i öldürmek gibi bir düşüncesi hiç olmamıştı. Buraya bu sebeple de gelmemişti ama belki de gelmesine sebep içindeki sesti. Sesi duyunca Melis’e şok olmuş bir yüz ifadesiyle baktı. Melis bu bakıştan ayrıca korkmuştu. Daha da gerilemişti. Sonrasında Yiğit ister istemez kontrolü kaybetmişti.Koltuğun yanında bulunan zigon sehpalardan büyüğüne gözünü dikti. Sonrasında koltuktan doğruldu ayağa kalktı ve zigon sehpayı eline aldı. Melis’in Yiğit’e “ne yapıyorsun” fırsatını vermesine fırsat vermeyerek sehpayı Melis’e fırlattı. Melis uçarak kendisine gelen sehpaya karşı bir şey yapamadı. Sadece eğilerek kaçmaya çalıştı ama eğildiğinde alçaktan uçan sehpa direkt kafasına gelmişti. O ağırlıkta bir sehpanın vuruşu Melis’in kafasını yarmakla kalmamış onu yere de yıkmıştı.
    -Aptal kız! Beğendin mi yaptığını ha. Usul usul oturuyordum. Asıl kurban sen olmayacaktın başkası olacaktı ama kurban olmayı kendin seçtin.
    -Kurban mı ne kurbanı?
    Melis konuşurken o kadar zayıf konuşuyordu ki ancak duyulabiliyordu. Bu sırada yiğit yanına gelmişti. Sehpanın ayağını söküyordu. Ses’in gücüyle kolaylıkla koparttığı bacakla Melis’e vurmaya başlamıştı. “Kurbanı sana göstereceğim” diyerek her yerine vuruyordu.Kırılan kemiklerin sesi ile resmen huzur buluyordu. Vuruşların şiddeti ile sepanın bacağı da kırılmış ama o yeni bir bacak almıştı. Artık vurma stili de değişmişti. Bacağı iki eliyle tutuyor ve yere sırtüstü uzatığı Melis’in karnına sokmaya çalışıyordu. Artık bağırsak , mide ne varsa dışarıdaydı.
    -İçin de dışın gibiymiş! Diye sadece kendisinin gülebileceği bir espri bile yapmıştı.
    -Güzel gözlerin kalacak ama Melis’im. Sadece onlar kalacak. Benim olacaklar diyerek vurmalara son hızla devam ediyor ve mutluluğun zirvesine çıkıyordu.

    Büşra

    Yiğit, Melis’le işini bitirmiş avucunun içinde tuttuğu gözlere arzuyla bakarken birden ne büyük bir aptallık ettiğinin farkına vardı. Yine kendi egosuna ve isteklerine yenik düşmüştü, Tanrısının ona verdiği son şansı da mahvetmişti ve üstelik büyük güne sadece altmış saat vakti kalmıştı. Bir an önce burayı terk etmeli ve son kurbanını da bulup Tanrısının huzuruna çıkıp af dilemeliydi.

    Duyduğu korkunun şiddeti aklını biraz olsun başına getirmişti. Kıyafetlerini çıkartıp Melis’in odasına gitti ve gardırobun kendi kıyafetlerinin bulunduğu alt çekmecesinden temiz birkaç parça geçirdi üstüne. Henüz üstünü giyinmişti ki zil sesiyle irkildi Yiğit. ‘’Lanet olsun, lanet olsun, bir bu eksikti.’’ Diye söylenerek sessiz adımlarla kapıya doğru yaklaşmadan önce salona geri gitti, Melis’in parçalanmış bedeninin yanındaki bıçağını aldı ve salonun kapısını çekerek kapıya doğru ilerledi. Kapının deliğinden baktığında gördüğü kişinin Tanrısının kendine bir lütfu olduğunu düşündü ve korkusunu bir kenara fırlatıp gülümseyerek açtı kapıyı Yiğit. Gelen Melis’in 19 yaşındaki kız kardeşi Ebru’dan başkası değildi.

    ‘’Ben valizimi kapıp Ankara’dan sana sürpriz yapmak için saatlerce yol çekiyorum, sen bir kapıyı aça… Aa Yiğit sen de mi buradaydın? Ablama sitem etmeye hazırlamıştım ben de tam kendimi, hoş geldin demek yok mu?’’ Yiğit Ebru’nun valizini elinden alıp kenara bıraktı.

    ‘’Öyle harika bir zamanda geldin ki Ebru. Hiç içeri geçme, birlikte çıkıyoruz şimdi. Yıl dönümümüz bugün, Melis’in bizim dağ evinde sürpriz hazırlamış bana. Beş dakika sonra gelsen kapıda kalacaktın.’’

    ‘’Hadi ya, ne zamandan beri yıl dönümü kutlar oldunuz siz. Yıllardır birliktesiniz ilk defa duyuyorum kutlamalar, sürprizler falan. Hem ne işim var benim sizin yanınızda. Baş başa olun siz ben evde takılırım.’’

    ‘’Olmaz Ebru. Ablan seni evde tek bıraktığımı duyarsa kırk yılın başında bana hazırladığı sürprizi başıma yıkar.’’

    Kahkahalar atarak asansörden indiklerinde kapıcı da merdivenleri temizliyordu. Çok konuşkan bir adamdı, Yiğit’i her gördüğünde esir alır beş on dakika sohbet etmeden bırakmazdı. Bu yüzden onu görmemiş gibi davrandı Yiğit ve acelece Ebru’yu binadan dışarı çıkarttı.

    ‘’Yiğit on dakika bekle arabada da ben gidip içecek bir şeyler alayım, madem kutlama var boş gitmek olmaz değil mi?’’
    Ebru markete gitmek için yanından ayrıldığında Yiğit Ebru’nun ablasına ne kadar çok benzediğini düşündü. Saçları ve gözleri tıpatıp aynıydı. Hatta kemik yapılarındaki birkaç farklılık dışında birbirine bu kadar benzeyen iki kardeş çok zor bulunurdu. Melis’i kendi aptal zevkleri için harcamış olsa da Ebru’yu düzgün bir şekilde Tanrısının gözleri önünde ona kurban edecekti. Ve bu hareketinin kendi açgözlülüğünü affettireceğini umuyordu.

    Yiğit düşüncelere dalıp gitmişken apartmanın önünde hızlıca duran bir araçtan fırlayan iki kişiyi gördü. Yan koltuktan inen kadını görünce işlediği bunca cinayete, yaptığı bunca kötülüğe rağmen kalbinin ilk defa sızladığını hissetti. Zeynep Yiğit’in hayatına beş yaşındayken girmişti ve ergenlik yıllarına kadar bu kadınla aynı evi paylaşmıştı. Annesini hiç tanımamıştı Yiğit, babasının sevgilisi Zeynep yanında olmuştu çocukluğu boyunca. Babasına belki de bu yüzden bu kadar çok nefret duyuyordu. Bu harika kadını bile elinde tutamadığı için. O gittikten sonra her işe yaramaz babasıyla bir başına kalmıştı Yiğit. Zeynep’le babası ayrıldıktan sonra bile Zeynep Yiğit’i giderek artan aralıklarla da olsa aramaya devam etmişti. En son beş yıl önce görüştüklerini anımsıyordu Yiğit. Kadını uzaktan gördüğü o on saniye içerisinde bile ne kadar yaşlanmış olduğunu fark etti Yiğit. Zeynep’i bu işten uzak tutmanın onu korumanın bir yolunu düşünürken arabanın kapısı açıldı.

    ‘’Tamamdır, her şeyi aldım.’’

    Yiğit kafasında bin bir düşünceyle arabayı çalıştırdı ve dağ evine doğru yola koyuldu.

    Yasin YALÇIN

    Haluk köşesi kırılmış ve duvara Allah bilir neyle tutturulmuş aynada çökmüş yüzüne baktı. Yüzüne su çarptı. Ayılması gerekiyordu. “Eskiden iyi ve güçlü bir adamdın.” dedi Ses. “Şimdiyse kokmuş bir moruktan başka bir şey değilsin.”

    Beynindeki bu yankıdan kurtulması gerekiyordu. Çok yorucu bir gün olmuştu. Daha önce hiç olmadığı kadar yorulmuştu ve uzun bir dinlenme sürecine ihtiyacı vardı. Polisler Bursa’nın girişinde peşine takılmıştı. İçindeki ses ona yardım etmiş, başının belada olduğunu fısıldamıştı daha önce. Erken davranmış, Bursa yolunu hızla aşmış ve son bir çabayla Bursa’nın dar sokaklarına dalmış, motosikletinin verdiği kıvraklıktan faydalanarak ellerinden kaçmayı başarmıştı. Başına gelenler çok saçmaydı. Suçunun ne olduğunu bile bilmiyordu ama kaçmak zorundaydı. Zeynep bile peşine düştüyse işler ciddi demekti. Evet, bir anlığına da olsa onu görmüştü. Bu bir yansıma değil, gerçeğin ta kendisiydi.

    Elindeki kesik hala acıyordu. Elini ıslatan su sargı bezini de yumuşatmış, yarasını bir kez daha hissetmesine neden olmuştu. İçeri gitti. İçeride Neşet Ertaş’tan Gönül Dağı şarkısı çalıyordu. Ter, sigara ve alkol kokan meyhaneler hep aynı şeylerle doluydu. Birkaç masa, üzerine örtülmüş çeşitli renkte masa örtüleri, içki bardakları, mezeler ve daha bu saatten zom olmaya başlamış sarhoşlar… “Aynı senin gibi.” dedi Ses.

    “Evet, aynen benim gibi.” dedi Haluk. Sese boyun eğmeye zorluyordu kendini. Ona itaat etmek çok kolaydı. Yıllardır bundan başka hiçbir şey yapmamıştı. Hep bir kafesteydi. Yaşlılıktan ve alışkanlıktan büyük işler başarma isteği gönülden silininceye kadar orada kalmıştı. Ama bugün farklı hissediyordu. Kovalamaca ve Zeynep’i görmek, onu düşünmek, ona yazmak onu adam akıllı kendine getirmişti. Geçmişi hatırladı. İç sesinin de ona söylediği gibi bir zamanlar iyi bir adamdı. Kendisi İngilizce eşi de Edebiyat öğretmeniydi. Ona hediye ettiği ilk kitaptı Budala. “Kitap okumalısın.” demişti karısı. “Kitaplar bu iğrenç dünyaya katlanmanın tek yolu.” Kitaplar, hatta Budala bile Yiğit’in doğumunda karısını kaybetmesine engel olmamıştı. O zamandan beri alkol ve Ses’le birlikte yaşıyorlardı.

    Zeynep sonradan girmişti hayatına ama o da fazla katlanamamıştı kendisine. Nasıl katlansındı ki? Haluk, hatta içindeki Ses bile kendisine katlanamıyordu. Özellikle de oğlu Yiğit. Zeynep’in gidişinden sonra araları iyice açılmış, baba-oğul Karamazov’lar gibi birbirlerinden nefret etmeye başlamışlardı. Yiğit beş sene önce evden kaçmıştı ve onu bir daha hiç görmemişti. Bu yüzden gitmişti Bursa’ya. Annesi Yiğit’in yanında olduğunu mesaj atmıştı kendisine. Gece oturup annesine bir mektup yazmıştı. Bazı meseleleri nihayete erdirmek istemişti. Sonra mektubu cart diye yırtıp atmış, ertesi sabah oğluyla yüz yüze görüşmek için Bursa’ya gitmeye karar vermişti. Oğlunu düşünmek ona Zeynep’i hatırlatmış, gece gece efkarlanmış ve Zeynep’e de bir mektup yazmıştı.

    “Yollamadın ki aptal.”

    “Doğru, yollamadım. Sabah kalktığımda onu yazdığımı bile unutmuştum. Öylece masanın üstünde kaldı.”
    Garsonun getirdiği rakı şişesini açacaktı ki vazgeçti. Rakıyı götürüp bira getirmesini istedi. Kim bilir ne derdi olan sarhoşları izlerken kendisinin de dışarıdan bu kadar kötü görünüşlü olup olmadığını merak etti. İğrenç görünse bile ne önemi vardı ki? Kime kendini beğendirecekti? Aynadan kendisine yansıyan pis yüze mi, yoksa kendisine hakaret edip duran iç sesine mi? Garson az sonra bira getirdi. Son bir bardak daha içti. Ses onunla alay ederken içinde bir isyan ateşi yükseliyordu. “Asla bırakamazsın.”

    “Sen öyle san.” dedi yüksek sesle. Masalardan dönüp bakanlar oldu. “Susacaksın, bir daha hiç konuşmayacaksın.” Ayağa kalktı ve meyhaneyi terk etti. Geride Ses’i ve alkolü bıraktı.
    Sokağın köşesinde duran ankesörlü telefona gidip bir ara Yiğit’in telefonunda görüp defalarca tekrarlayarak ezberlediği numarayı aradı. Az sonra telefonun açılmasıyla gelen ses onu hayata döndüren tek sesti.

    “Biliyorum, beni arıyorsun.” dedi Zeynep’e. “Sana vereceğim adrese gel. Orada hiç beklemediğin şeylerle karşılaşacaksın.”
    Zeynep hiçbir şey söylemeden onu dinledi ve telefonu suratına kapattı. Biliyordu, gelecekti.

    Kiraladığı arabaya doğru giderken günün geri kalanında neler yaptığını hatırladı. Motorunu uzak bir yere park edip annesinin evine gittiğinde Yiğit’in oraya hiç gelmediğini öğrenmişti. Sonradan annesinin cep telefonundan mesaj atmayı bilmediğini de hatırladı. Mesajı Yiğit atmış olmalıydı. Kendisiyle hesaplaşmak istiyordu belki de. Motoru bırakıp bir araç kiralamıştı. Polislere görünmemeliydi. Yiğit’in ne işler çevirdiğini merak ediyordu. Yıllar önce oğluyla birlikte ava çıktığı ormandaki evine gitti. Yiğit olsa olsa orada olabilirdi. Orada bulduğu şeylerden dehşete düşmüştü. Kendisindeki yedek anahtarla eve girmiş, gizli kapağın üstündeki halının kaldırılmış olduğunu görmüş, içeriye girmişti. Bodrumu aydınlatan tavandaki tek ampulü yakmıştı. Koridoru geçip avluya ulaştığında ise ortada beyaz mermer taşların üst üste dizildiği hiçbir şeye benzemeyen şekle bakmıştı. Etrafındaki mumlar söndürülmüştü. Ve cesetleri gördüğünde korkunç bir çığlık atmıştı. 6 tanesi dolu, bir tanesi boş dev cam fanuslar… Kendisini güçlükle dışarıya atmış, yutkuna yutkuna nefes alarak mekanı terk etmişti.

    Oğlunun bir canavar olduğunu küçüklüğünden beri biliyordu ama bu kadarını hiç tahmin etmemişti. Yıllar önce buraya av için geldikleri zamanı düşündü. O gün hayatındaki nadir mutlu günlerden biriydi. Henüz kendisinden umudu kesmemiş, oğluna şizofreni tanısı koyulmamıştı.

    ***

    Yiğit omzundaki baygın kızla orman evinden içeri girdi. Çenesine dayanamamış, yoldayken bayıltmıştı onu. Bu kez hataya yer yoktu. Tanrı’sına son kurbanını bugün sunacak, kıyamet bugün kopacaktı. Saat tam gece yarısı on ikiyi vurduğunda işleyecekti cinayeti. Saat ise daha dokuza on vardı. Bu meseleyi de küçükken hiç anlayamamıştı. Baktığı duvar saatinde on ile alakalı herhangi bir rakam yokken neden ısrarla “on var” diyorlardı? Umursamadı. Nasıl olsa bugün her şey nihayete erecekti. Ebru’yu aşağıda bağladıktan sonra yukarı çıktı.

    Yukarı çıktığında hiç beklemediği bir şeyle karşılaştı. Kirli sakallı, şişko, sefil görünüşlü bir adam elindeki tabletle oyun oynuyordu. Direksiyonu kırar gibi yaptığına göre kesin bir araba yarışı oyunuydu. Şok olan Yiğit soğukkanlı davranmayı başardı. Zararsız görünüyordu ama yine de tedbirli olmalıydı. Ona görünmeden mutfağa kaydı. En sevdiği silahını, bıçağını kaptı ve doğrudan salona, adamın üzerine yürüdü. Adam onu görünce elinde bıçağıyla donakaldı. Yiğit tam “Ya şimdi, ya hiç.” diye düşünürken adam son derece dostane bir ifadeyle “N’aber?” dedi.

    “Sen de kimsin be?” dedi Yiğit, aynı pozisyonda. Her an kötü bir şeyler olabilirmiş gibiydi. Şişko herif ayağa kalktı. “Beni tanımadın mı? Ben senin sağduyunum.”

    “Sağ duyum mu?” dedi gözlerine inanamayan Yiğit.

    “Hee.” diye karşılık verdi herif. “Aklın, vicdanın, ne dersen de işte. Bugünlerde çok konuşmuyoruz, biliyorsun, değil mi?” Buzdolabına yürüdü. Aşağ raflara eğildi. İçecek bir şeyler aranırken bel altı pantolonu aşağı kaymış, poposu görünmüştü. “Vicdanım bu kadar şişko olabilir mi?” diye düşündü içinden Yiğit. Tanrı’sına seslendi ama cevap alamadı. Adama güvenmiyordu. Yalan söylüyordu. Hızla koştu ve bıçağını sırtına geçirdi. İki adım geri çekildi. Herif hiç tepki vermedi. Dolaptan birasını çıkardı. Sırtındakini görebilmek için arkasına bakarken, kuyruğunu kovalayan bir köpekmiş gibi etrafında birkaç tur döndü.

    Herif korkmuş gibi haykırdı. “Bıçak mı o? Bana bıçak mı sapladın? Ne yapıyorsun? Hayır, nedir yani? Beni öldürebileceğini falan mı sandın?” Yiğit’in yanına geldi ve ona sağlam bir kafa attı. Yiğit kanepeye uçtu. Burnundan birkaç damla kan geldi. Sessizce kanepeye büzüldü. “Ha şöyle, adam ol.” diyen herif Yiğit’in yanındaki koltuğa kuruldu. Birasından bir yudum aldı. Yüzünü ekşitti. “Üf, bu da bayatlamış be. Neyse, biliyorum işlerin var. Ama saat daha sekizi elli beş geçiyor. Epeyce vaktimiz var.”

    “Ne istiyorsun?” dedi olanlara hiçbir anlam veremeyen ve hayatında ilk defa olarak korkan Yiğit. Korkuyordu, çünkü öldüremiyordu.
    Herif birasından bir yudum daha aldıktan sonra geğirdi. Dilini şaklattı. “Gece uzun, mevzu derin.” dedi. “Konuşacağız.”

    mithrandir21 | Uğur

    Yiğit sağduyusundan burnuna isabet aldığı kafa darbesini güçsüz bir şekilde hedef olarak karşıladıktan sonra kanepeye düşmüştü ve sağduyusunun kendisine “konuşacağız” komutunu verip arkasına dönüp oturmaya gittiği an camdan dışarı bakmıştı. Dışarı baktığında uzun zamandır görmeyi beklediği şeyi görmüştü. Gökyüzünde tüm görkemiyle dolunay vardı ama bu görkemin seviyesini yükselten ise bir değil iki tane dolunay olmasıydı.

    50 DAKİKA ÖNCE
    “Ne oldu Zeynep, neyin var? Bir şey mi dedin?” Diye Ali, Zeynep’e sormuştu. Apartman görevlisi ile konuşurlarken Zeynep’in bir anda dikkati farklı bir yöne dağılmıştı ve Ali de bu durumu hemen fark edebilmişti, mesleği gereği içinde oluşan sorgulama dürtüsü ile Zeynep’e durumu öğrenmek için sorularını sormuştu.

    “Yok Ali hayır bir şey yok.” Zeynep’in gözleri uzağa dalmış Ali’ye bakmadan konuşmuştu, gördüğü kişi kesinlikle Yiğit’ti ve bunu sindirebilmeye çalışıyordu, kısa bir duraksamadan sonra apartman görevlisine teşekkür edip gidebileceğini söylemiş ve Ali’ye karşı yaptığı konuşmasına devam etmişti.

    “Ali Komiserim, arabanın anahtarını sizden ricam bana verir misiniz, çok acil bir yere gitmem gerekiyor, siz de bir taksiye atlayıp kaldığınız otele gidebilirsiniz.”

    “Ne oldu ki? Nereye gideceksin? Beraber çalışıyoruz diye düşünüyorum.” Diye şaşkınlık içinde cevaplayarak aslında soru sormuştu Ali.

    “Beraber mi çalışıyorduk!” Zeynep Ali’nin beklemediği şekilde sesini yükseltmiş ve siniri de ses tonundan da oldukça belli oluyordu. “Bana bak Ali seni geçmişten tanıyorum ama eski tanışız diye sürpriz yumurta hediyesi gibi bir yerlerden çıkıp benim davama bulaşamazsın. Şimdi lütfen dediğimi yap ve anahtarı bana ver, sonra da otele git ya da istediğin başka bir yere. Senin bu soruşturmada herhangi bir görevin ve rolün yok, umarım anlayabiliyorsundur.” Sesini yükselterek Ali’nin burada görevi olmadığını belirtmiş, dilinden geldiği kadar kibar bir şekilde de defolup gitmesini belirtmişti.

    Ali, Zeynep’in söylemleri karşısında bir şey diyememiş, farklı şehirden farklı bir görev neticesinde geldiği için de Zeynep’e itiraz etmeden dediğini kabul etmiş ve çok kısa bir sürede bulunduğu yerden ayrılmıştı.

    Zeynep hızlı adımlarda arabaya giderken etrafına bakmadan yürüyor, kafasındaki uyumsuz puzzle parçasını sağ sola çevirerek tek kalmış boşluğa yerleştirmeye çalışıyordu. Bir şeyler de şüphesiz, tartışmasız bir şekilde uyumsuzluk vardı, arabanın yanına gelip anahtarın düğmesine basmak için o şekilde beklerken aslında o tek parça puzzle’ı çevirmeye, uygun yere oturtabilmeye devam ediyordu ama parçayı her kontrol etmesinde, her sağa sola çevirmesinde sanki parçanın da şekli değişiyor gibiydi. Zeynep kısa bir an olsa da bu şekilde ne kadar beklediğinin farkında değildi. Çöp konteynerinin içinden çıkan kedi Zeynep’i kendisine getirmiş ve arabanın merkezi kilidini açıp binmişti. Anahtarı kontağa, yuvasına taktıktan sonra immobilizerın sönmesini beklemeden kontağı çevirmiş ve bujilerin ateşleme yapmasını sağlamıştı. Hızlı bir şekilde aracı birinci vitese takıp lastik seslerini duyarak duyurarak hızlanmıştı. Nereye gideceğini bilmiyordu, tek bildiği Yiğit’in gittiği tarafa doğru aracını sürmekti.

    Aracın motoru artık kendisine daha fazla yüklenilmemesi için şoföre çıkardığı ses ile uyarı veriyor karbüratör ile beraber seslerini yükseltiyorlardı. Zeynep belli bir süre yol aldıktan sonra aklına Haluk’un bu civardaki dağ evi gelmiş ve bulabilirim umudu ile Yalova tarafında kalan yoldan şehir dışına yönelmişti. Viraja girerken Zeynep hızını düşürdükten sonra telefonu çalmış ve daha da yavaşlayarak telefona cevap vermişti ve hattın ucundaki kişi uzun bir süredir sesini duymadığı Haluk’tu.


    Ebru arka koltukta telefonunun çektiği kadar internette geziniyordu. Yiğit aracı normal hızda kullanıyordu ve herhangi bir sarsıntı hissetmeden yolculuklarına devam ediyorlardı.

    “Ebru yakıt almam lazım ve lavaboyu kullanmam lazım, hava soğuk araçtan çıkmamanı tavsiye ederim.” Demişti Yiğit, Ebru da tamam dedikten sonra sinyal verip aracı sağa yönlendirip benzin istasyonuna girmişti.

    Ebru, 1000kitap.com’da takip ettiği mithrandir21 isimli kullanıcının son incelemesini beğendikten sonra telefonu yan tarafına bırakıp araç içinde etrafına bakınmaya başlamıştı, Yiğit’i biraz ileride telefonu eline aldığını görmüş ve kısa bir konuşma yapıp kapatmıştı. Seviyordu aslında Yiğit’i, gerçi ablasına göre yaşı oldukça büyüktü ama genç biri gibiydi de Yiğit. Ablası zaten hep kendinden büyük yaşlı erkeklerden hoşlanırdı ve en sonunda da istediği olgunlukta birini bulabilmişti. Hem de hiç tahmin etmediği şekilde Kerem’in doğum gününde, acaba babası, ablası Melis’in kendisinden bu derece büyük biri ile birlikte olduğunu bilse neler düşünür, ne şekilde kızardı? Ebru düşüncelerini bir kenarda bırakıp dışarıda sabit bir şekilde duran sanki bir şeyler düşünüyormuş gibi bekleyen Yiğit’i izlemeye devam etmişti.



    Yiğit telefonu kapatmış ve zihnindeki düşüncelerden kurtulmuştu. Zihni şimdiki zamana geri dönmüştü, bir barda anımsayamadığı, kötü bir haldeki bir kişi olarak rakı içmeyi düşünürken bira siparişi vermiş ve birasını yudumluyordu. Sonra ise kendini hızlı bir şekilde tanıdık kutsal bir ortamda bulmuş ve aynı hızlı şekilde de zihni kendine geri gelmişti. Bu aralar zihni sanki gerçek bedeni ile çok gerçekçi bir şekilde farklı mekanlarda bulunabiliyordu ama kendisi herhangi bir uğraş vermeden de zihni geri geliyordu. Önceki zihin yolculuklarının aksine son zamanlardaki yolculuklarında ise her şeyi daha detaylı olarak hatırlayabiliyordu. Kendine geldikten sonra kısa ve yumuşak bir hareketle kafasını kaşıyarak arabaya binip, yola devam etmişlerdi ve gözü gökyüzündeki aya yönelmişti, ay tek bir başına ve kuvvetli olarak kendini gökyüzünde gösteriyordu. Gecelere anlam veren tek şey onun için gökyüzündeki aydı.



    Zeynep artık hızını iyice azaltmış ve gelen telefonu düşünüyordu, aldığı adres aslında gitmek istediği adresti ve aklında olmayan kısımları zihnine kolaylıkla da kayıt edebilmişti. Haluk’un sesini uzun bir süredir duymamıştı ve aradığı kişi de, onu arayan da Haluk’tu ama Ali ile gittikleri evin önünde Yiğit’i görmesi kendisi için daha da fazla şok etkisi oluşturmuştu. Yiğit evden kaçtıktan sonra kendisine gelmiş ve ama sonra ondan da kaçmıştı, sorunları vardı Yiğit’in hem de çok. Yiğit babası Haluk’tan şikayetçi iken Haluk ise Yiğit’in her seferinde bir canavar olduğunu söylerdi. Zeynep bu mücadelenin arasında cenk ederken Yiğit ondan da kaçmıştı ve hiç haber alınamamıştı sadece bir keresinde Haluk kendisine mail atmış ve Yiğit öldü biliyorum demişti ve Zeynep de istemeyerek olsa da, kabullenemese de, kabullenmek zor olsa da Yiğit’in öldüğünü kabul etmişti.


    ŞİMDİKİ ZAMAN
    Yiğit’in beklediği görüntü, beklediği an kesinlikle buydu, sağduyusunun konuşmalarını dinlemiyor sadece gökyüzündeki iki tane olan Ay’a bakıyordu. Ürüng Ay Toyon kendisini göstermeye başlamıştı. Herkesin bildiği ve gördüğü ayın biraz alt kısmında, saat 5 yönünde kendisinden biraz daha küçük ama koyu renkli Ay’la birlikteydi, yine saat terimleri kullanarak kendini ve durumu anlatmıştı, acaba arabada bekleyen Ebru da iki ayı görebiliyor muydu diye düşündü ama görebilmesinin imkânı yoktu çünkü Yiğit özel kişiydi ve Ürüng Ay Toyon’un yeniden doğuşunu sadece kendisi görebilirdi.

    “İşte böyle Sayın Elçi, artık zaman geldi ve beni görebiliyorsun, sen bensin ben de senim Haluk… ya da Yiğit mi demeliyim?”

    Yiğit gökyüzünden başını çevirip odasına baktığında şişko sağduyusunun sözlerinin sonunu işitebilmişti. Adamı dikkatli bir şekilde inceliyordu ve kendisine ne kadar da benzediğini fark etti, kendi fit ve sağlıklı vücudunun, traşlı yüzünün aksine bu adam şişko ve sarkmış hantal bir haldeydi, memeleri kıyafetinin üzerinden bile sarkıklığı ile belli oluyor, hafif bir hareket bile yapsa göbeği ya da yağlı işkembesi jölemsi bir kıvamda sallanıyordu. Sürekli boynunun alt kısmındaki ve alnındaki teri siliyordu. Kolunu kaldırdığında ise kolunun arkasındaki kasların üzerinde biriken yağlar sallanıyor, kıyafetinin koltukaltı kısmındaki sararmış ter lekeleri belli oluyordu. Yüzündeki sakallar son derece düzensiz ve kirden sararmıştı ama bir şey dikkatini çekmişti ki yüzleri aynıydı ama o yüzde, gözlerde daha bir vahşi daha bir şeytancı bir hal vardı. Derinlemesine baktığında her bir detayı daha karanlıktı aynı gökyüzündeki diğer ay gibi. Aslında bu benim sağ duyum değil çift-gezerim yani doppelganger’ım demişti. Aynı Poe’nun William Wilson öyküsünde olduğu gibi ama bu şişko benim yapamadıklarımı yapmıyordu, ben her şeyimi kendim becerebiliyorum diye düşünmüştü.

    “Hangisini dediğin fark etmez, sen nasıl bensen ben de aynı anda Yiğit’im. Yiğit zaten bir canavardı ve yitirilmesi gerekiyordu ve onu kendime almam gerekiyordu ve Ürüng Ay Toyon onun canını bana verdi, bense sadece bana verilen lütfu faaliyete geçirdim.” Demişti Haluk.

    “Ah Sayın Elçim çok güzel konuşuyorsun, kendi oğlunu öldürmüş hatta yüzünü de ona benzetmiş olman gerçekten de çok takdire şayan ama bunları ikimiz yaptık biliyorsundur umarım, biz seninle beraberiz ve her şeyimizi seninle beraber yaptık.”

    Haluk bu soruda ne cevap vereceğini ve devamında da ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu, çift-gezeri gerçekten kendisine Tanrı’dan verilmiş bir yardımcı mıydı yoksa düşmanı mı, ettiği tüm ibadetlerde onun yardımı var mıydı yoksa Haluk tek başına mı yapmıştı bilemiyordu. Haluk düşünceleri ile uğraşırken kanayan burnunu yakın zamanda kırık rakı bardağı ile kestiği eli ile ovuşturdu, elindeki sargıya da biraz kanını emdirdi. Biraz nefes almaya, nefeslerini düzene almaya uğraşırken beyninde acı bir yanma hissetti, çift-gezeri masada duran bira şişesini kafasına indirmiş ve üstüne çullanmıştı.

    “Yanlış yaptın Elçi anlıyor musun yanlış! Yedinci kurbanı burada bu gecede beyaz bir kurban olarak sunman gerekiyordu ama sen burada değil dışarda başka birini öldürdün ve ayini bozdun.” Şişko çift-gezeri her bir cümlesinin sonunda Yiğit’in yüzüne yumruğu indiriyordu, Yiğit ise aldığı yumruk darbelerini burnundan ve çenesinden çıkan sesler ile cevaplayabiliyordu.

    “Ama onu yitirmem gerekiyordu,” diye sinmiş bir şekilde cevap vermişti Haluk. Cümlesi ağzından yarım bir şekilde çıktı, “gerekiyordu” kelimesinin “du” kısmında ağzından kanlar s
  • 208 syf.
    ·2 günde·10/10
    Çok eğlenceli harika bir kitap okudum.Görünürde evet o bir çocuk kitabı ama aynı zamanda yetişkinler için yazılmış bir kitap.Muhteşem bir çikolata fabrikasına giriyorsunuz ,hayır hayır bence çikolata ülkesi demek daha doğru olur,çikolatadan ağaçlar,çimenler,nehirler, vadiler,taşlar herşey ama herşey var işte ben burada olmalıyım diyorsunuz ve başlıyorsunuz hayallere:))))Hem çocuğunuz hem kendiniz okumalısınız çünkü kitap hem size uyarılarda bulunuyor hem çocuklara her iki taraflada konuşuyor evet evet yanlış duymadınız bir bakıyorsunuz ki kitapla konuşmaya başlamışsınız size soru soruyor sizde cevaplamaya çalışıyorsunuz :))) çağımızın hastalığı televizyondan bahsediyor mesela ne kadar da haklı şeyler söylüyor bize, şımarık çocuklardan ve tabi onların şımarık ailelerinden ve kaçınılmaz komik sonlarından.Bilemiyorum ama sanki ben kitabı şarkı söyler gibi okudum bir solukta bitti gitti :)))) harika bir çocuk olan Charlie'nin bay Wonka ile muhteşem macerasını kesinlikle okuyun ve küçük bir uyarı kitaba başlarken yanınaza gofret,çikolata,şeker almayı unutmayın çünkü canınızın çekmemesi mümkün değil.:) :)
  • 488 syf.
    Nikolay Vasilyeviç Gogol, 1809 yılında Ukrayna'da toprak sahibi orta halli bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi Gogol'ü, kendisinden önce aile iki ölüm doğum yasadigindan dolayi ailesi, onun üzerine çok düşerek buyuttuler. Her ne kadar kendisinden sonra erkek kardeşi ve kız kardeşleri dünyaya gelse de evin prensi özelliği devam etti.

    Evin prensi, 1819'da Poltava Bölge Okulu'na gönderildi. Yatılı olan bu okulda, oldukça zorlanan Gogol, bu esnada erkek kardeşi Ivan'i kaybetti. 1821'de bu sefer de Nejin Lisesi'nde yatılı olarak öğrenimine devam etmeye başlayan Gogol, okulda hem içine kapanık, gizemli hem de oldukça dağınık bir izlenim biraktigindan dolayı arkadaşlarının fazlaca alayina maruz kalmış ve kendisine 'esrarli cüce' lakabı takılmış. Lakin Gogol, her ne kadar kendisinden bahsetmeyi sevmeyen içe dönük bir yapısı olsa da, arkadaşlarının alaylarina zekice cevaplar(alaya almalar) ve onların oldukça komik taklitlerini yaparak karşılık vermekten geri kalmiyordu. Aynı zamanda oyunculuk yeteneklerinin ilk örneklerini de vermiş oluyordu böylelikle. Başkasının taklidini yaparken veya kurguladigi tiplere burunurken Gogol, bambaşka biri oluyor ve adeta kendini buluyordu ya da kendinden uzaklasiyordu. Nitekim bu uzaklasmayi, çevresine kendisi hakkında söylemekten haz duyduğu yalanlariyla da kat be kat artırıyordu. Bu yalan söyleme ve buna ek olarak kalemi eline aldığında anlatılarini abartma huyu, ömrü boyunca devam edecektir.

    İlk edebiyat denemesini bu lisede yapan Gogol, edebi kariyerinde ilk sansure ve tepkiye yine burada maruz kalacak; hakkında idari soruşturma açılacaktı. 1825'te babasını kaybeden Gogol, intiharı bile düşünecek ancak Tanrıya derin bağlılığı ve annesine olan sonsuz sevgisi buna mani olacaktı. Bununla birlikte Gogol, bu sefer de aile reisi rolüne burunerek abartılı öğütlerle dolu mektuplar kaleme alacaktır annesine.

    1828'de hiç faydasını gormedigini ifade ettiği ve zorlukla okuyarak bitirdiği liseden ayrıldı ve aile mülkü Vasilyevka'ya döndü lakin Gogol'e buralar dar gelir ve soluğu başkent Petersburg'da alır. İlk başta ressam olmak isteyen Gogol bu isteğinden çabuk vazgeçer ve memur olmaya çalışır. Öte yandan da lisede başladığı edebiyata da ilgisi devam eder. İlk eseri ve daha sonra yakacagi ilk eseri de olan Hans Kuchelgarten'ini kaleme alır, ardından da kendi parasıyla bastirir. Bu esnada İçişleri Bakanlığında memur olur, ardından da adalet Bakanlığına geçer; is kariyerinin bundan sonraki adiminda enstitude tarih öğretmenliği yapar; bu kariyerini de Petersburg tarih kürsüsü Asistanlığıyla noktalar. Bu memurluk hayatını oldukça sıkıcı ve memurları da robotlasmis bulan Gogol'ün memurluk hayatından göreceği tek fayda, belki de ileride eserlerinde yer vereceği karakterleri ve konuları bizzat gozlemleme şansı bulması olacaktı.

    Gogol, liseden beri hayranlık duyduğu ve bu uğurda öğretmenlerinden fırça yediği Rus edebiyatının en büyük isimlerinden Puşkin'le 1831'de tanışma fırsatı bulur. Bundan sonra da Puşkin'le sık sık görüşür ve Puşkin onun için yolunu ve ufkunu aydınlatan bir rehber olacaktır. Nitekim en önemli iki eseri olan Ölü Canlar ve Müfettiş eserlerinin konularını kendisinde bizzat Puşkin verecektir. Keza öyküleri, Puşkin'in yayımladığı Sovremnik dergisinde yayınlanacak ve çalışmaları her zaman Puşkin'den övgü alacaktır. Tabi arada Puşkin'in dostça uyarılarına da maruz kalacaktır. Bununla birlikte Müfettiş'in ilk sahnelenmesinin önündeki engel de Çar ile yakınlığı olan Puşkin'in eşinin girişimi ile aşılacaktir. İlk gösterime Çar da katılacaktır. Bu gösterimde özellikle memur kesimi oldukça rahatsızlık duyacak; çünkü eserde merkezden denetleme için gelecek Müfettiş'in beklendiği küçük bir muhitte, oradan rastgele geçmekte olan Hlestakov adındaki kişinin kendisini müfettiş olarak tanıtmasinin ardından, bu kişinin yalanları ile özelikle muhitin memur sınıfı alaya alınıyor ve hicvediliyordur. Buz tutan tiyatroyu Çar'in kahkahalarindan sonra memurların da zoraki gulumsemeleri ile isitacaktir.

    Müfettiş oldukça begenilmis, özellikle ülkede değişim yanlısı (Belinsky) taraflardan yoğun övgüler alacaktır. Buna karşın gerici kesim tarafından ise yogun tepki alacaktır. Doğası itibarıyle yergilere ovgulerden daha sıcak olan Gogol ise daha çok anlasilamamaktan yani yanlış anlasilmaktan rahatsız olacak; dogasindaki yer değiştirme tutkusu da buna eklenince soluğu yurt dışında alacaktır. Ancak yurt dışındayken de övgü mektupları kendisini rahat bırakmayacak ve bundan bunalan Gogol, kendisine artık bu eserden bahsedilmemesini keza kendisinin bu eseri tamamen aklından sildigini söyleyecektir.

    Hayatının yaklaşık 18 yılını yurt dışında geçiren Gogol'ün ruhuna en yakın bulduğu şehir ise Roma olacaktır. Dindar hatta biraz sofu, politikadan ve değişimden hazzetmeyen, gelenekten taraf bir kişilikteki Gogol, Paris'i değişim rüzgârına kapılmis ve herkesin politikadan bahsettiği huzurun olmadığı bir şehir olarak görecek ve buradan hiç hazzetmeyecektir. Ancak sık sık da buraya ugrayacaktir. Almanya'yı da herhalde her Rus gibi sevmeyecek; Roma'yı ise tarihini korumuş ve bu tarihle bütünleşmiş durağan, geleneksel ve ruhani bir şehir olarak gördüğü için sık sık ovecektir. Hatta burada yaşarken Katolikliğe de ilgi duymaya başlayacaktır. Bunda yanında sık sık kaldığı dindar bir kadının da katkısı olmuştur. Gogol, Roma dışında edilen duaların, Roma'da edilen dualara kıyasla sönük kalacağını düşünecektir. Ayrıca ülkesinde de Petersburg'u bir türlü sevemeyecektir. Çünkü burayı memur kenti ve soğuk bulacaktır. Nitekim Rusya'nın yüzünü, yaptığı köklü yeniliklerle Batiya çeviren Çar 1. Petro'nun, bu yeniliklerinin simgesi ve yeni başkenti olarak Batı örnek alınarak inşa edilen Petersburg'u, Gogol'ün sevmesi oldukça sürpriz olurdu. Gogol, eski başkent ve geleneksel Rusya'yı yaşayan ve temsil eden Moskova'yi kendisine yakın buluyor ve seviyordu. Gogol'ün görmeyi arzuladığı başlıca şehir ise Kudüs yani kutsal topraklardi. Neden burayı görmek istediği aşikar olsa da bu konu hakkında bir iki kelam edelim: Gogol kucuklukten beri sesler duyduğunu ara ara dile getirmiştir. Sonraki zamanlarında ise eserlerini yazarken Tanrıdan ilham aldığını hatta bunları yazmak için kendisini tanrının görevlendirdigini ve hayatındaki her engelin ve eylemin de Tanrının bu kutsal görevi için karşısına çıkardığı birer yol, işaret olduğunu düşünüyordu. Bunda, kendisine henüz ufakken cennet ve özellikle cehennem azabı içerikli dini hikayeler anlatan annesinin etkisi büyüktür diye düşünüyorum. Nitekim Gogol'ün de bu yöndeki sözleri düşüncemi destekliyor. Haliyle Gogol, yurttaşlarıni doğru yola iletecegini düşündüğü en büyük eseri Ölü Canlar'i Tanrısal bir vazife olarak görüyor ve görevini bitirdiğinde Tanrıya yani Kudüs'e şükran ve minnetini sunmak için gururla gitmeyi planliyordu. Planladığı şekilde mi olmuş, bunu öğrenmeden evvel başka birtakım noktalara deginelim.

    Gogol, aşık olduğu Roma'da başyapıtı Ölü Canlar'in ilk cildini 1841'de tamamlar. Eser Moskova'da sansurden geçemez, şansını yüksek düzeydeki insanları araya sokarak Petersburg'da deneyip bunda başarılı olan Gogol, eserini 1842'de yayinlamayi ve satışa sunmayı başarır. Gogol, bu eserinden beklenilen yüklü miktarda bir para kazanamaz. Bunda yayın işini yapan kişinin bu işlerdeki acemiliginin de etkisi olsa da aslan payını, Gogol'ün arkadaşlarına olan yüklü miktardaki borcu alır. Az önce degindigim gibi on sekiz yılını yurt dışında geçiren ve sık sık seyahat eden ve girdiği memuriyetlerde de tutunamayan Gogol hep parasız kalmasına karşın bu yüklü harcama isteyen işleri nasil yapmıştır sorusu akla takılır doğal olarak. Sorunun cevabı ise Gogol'ün 'arsızlığı' diyebiliriz. Çünkü Gogol, eserlerini yazmak için seyahat etmesini ve özellikle yurtdışında olmasi gerektiğini düşünür ve buna da arkadaşlarını inandirirdi. Onlara abartılı ve görkemli mektuplar yazar ve her defasında da onlardan para desteği almasını bilirdi. Çar'dan bile bu şekilde para almıştır. Arkadaşları ve Çar ise onun gibi yetenekli ve önemli bir yazarın heba olmasını istemediklerinden ve ona saygı duydukları için sürekli destek olurlardi. Gogol, Moskova'ya gider A.. arkadaşında, Petersburg'a gider B... arkadaşında, Roma'ya gider Bayan S..'de, Frankfurt'a gider Bay T..'de konuk olur dururdu sürekli. Hatta arkadaşları, Gogol'ün haber bile vermeden elinde bir iki paket makarna ile sık sık evlerine geldiğini ve doğruca mutfağa geçip yemek yapıp çay beklediğini söylüyorlar. Gogol mektuplarında, sanki kendisini agirlamalari onların vazifeleri -hatta en önemli vazifeleri- olduğunu onlara açıkça hissettirirdi. Tabi arada arkadaşları da kendisine sitem ederlerdi ve Gogol de Ölü Canlar romanının gelirinin büyük kısmını bu yüzden arkadaşlarına vermek zorunda kalmıştır.

    Gogol'ün bu arsızlığınin arkasında ise giderek daha çok kendini bir peygamber olarak konumlandirmasi yatiyordu. İlk olarak babasının kaybiyla ailesine öğütler içeren mektuplar yazmaya başlamış ve bu hali, giderek Tanrıya olan sonsuz ve derin bağlılığının yogunlasmasiyla, kendisini Tanrısal vazifede bir peygamber olarak görmek ile sonuclanmistir. Ayrıca Gogol'ün gerçek manada arkadaşı yoktu. Çünkü aynı sebeple; Gogol bir peygamberdi ve peygamber herkesten üst bir ruh halinde ve konumdadir; onları ogutleriyle kurtarmak için görevlidir. Onun aşk olsun dostluk olsun bu tarz insani (dünyevi) ilişki ve zevklerle işi olamazdı. Nitekim Gogol, hiç evlenmemis hatta herhangi bir kadınla da ilişkisi olmamıştı, hayatı boyunca kadınlara uzak olmuş, sadece tahayyulunde utopik kadın imgesine sahip olmuştur. Ayrıca Gogol, insanları sadece kendisine faydali oldukları için severdi. Buna istisna teşkil eden üç isim vardı -annesi hariç tabi- : rehberi ve ışığı Puşkin, ressam İvan ve ölümüne şahit olduğu Yosip. Bunun dışında Gogol için insanlar kendisine hizmet veya yardım etmekle vazifeli birer kişilerdi. Böyle gördüğü arkadaşlarıyla ve hatta genel olarak hayatı için kırılma noktasıni "Arkadaşlarımla Yazismalarimdan Seçme Parcalar"(kısaca Seçme parçalar)'i kaleme alıp ve yayinlamasi teşkil eder diyebiliriz.

    Gogol, aslında Ölü Canlar'in ikinci cildi için çalışıyordu ama bir türlü bu cilt istediği gibi olmuyordu. Bunun sonucunda önce 1843'te sonra da 1845'te Ölü Canlar'in ikinci cildinin yeni versiyonlarını yaktı. Sonra da Seçme Parcalar'i kaleme almakla kendisini vazifeli gördü. Bu eserinde arkadaşları hakkında, din, kilise, memurlar, valiler, kadınlar, köylüler, hiyerarşik düzen ve kölelik gibi birçok konuda samimiyetle ve peygambervari şekilde fikirlerini yazdı. Ancak bu eser her kesimden yogun tepki aldı. Özelikle de yenilikçi liberal kesimden ve bu kesimin öncüsü Belinsky'den... Belinsky çok ağır bir mektup yazdi; öyle ki Gogol bunu okurken fenalasti. Bu mektupta Gogol'ü gerici, softa olarak niteler; çareyi mistisizmde ve bu zamana kadar yüzlerce yıldır Rusya'nın uyguladığı dua ve kilisede bulduğu için halkın onun asla affetmeyecegini ifade eder. Aslında Ölü Canlar ve Müfettiş eserleriyle Belinsky'nin ovgulerini almisken bu yoğun tepkinin nedeni neydi? Nedeni kısaca; Gogol'ün hiyerarsiden taraf olan tutucu tutumuydu. Gogol, Rus halkına, herkesin doğduğu konumda kalmasını ve daha fazlasını istememesini istiyordu. Nitekim bu meşru bir istek ve mümkün olsaydı Tanrı zaten o şekilde yaratirdi her şeyi. Ancak bulundukları konumda en iyi şekilde vazifelerini ifa ederek ve İsa'ya ve Çar'a derin baglilikla Rusya'yi olduğundan daha ileriye tasiyabileceklerini ifade eder. Hatta köylülerin okumamasi gerektiğini, okuyup da Batının yıkıcı eserlerine kapilmamalari gerektiğini yazmıştır. Hatta hayatı boyunca çok çektiği sansür kurumunu bile savunur. İşin garip tarafı gerici kesim bile tepki verir Gogol'e. Heralde onu samimi bulmamislardir ve belki de biraz da kibirli bulmuş olabilirler. Çünkü Gogol, eserlerinin yayımı için ve işlerinin yürümesi için her kesime yaklaşan birisiydi.

    Açıkçası hiciv ustası Gogol'ün bu şekilde fikirleri olduğuna çok şaşırdım. Ancak ona duyduğum yakınlık zedelenmedi. Çünkü Gogol'de kötü bir şey yapsa da bunu saf ve cok iyi niyetle yapan biri portresi hakim. Kucuklugunden beri kendini arayan ancak bunu yaparken kendini hiç açmayan, maskeler takan, kimseye yakınlık duymayan ancak ve ancak yarattığı karakterleri ve sahnede canlandırdığı tiplerle kendisinden izler serperek kendisini mutlu hisseden birisi gibidir. Yalnızlığı hiç sevmez ama hep de yalnizdir aslında. Yalnızlıktan kaçmaya çalışan ancak bunun için kendi ördüğü duvarları yıkmaya yıkmaya cesareti de olmayan ve bundan dolayı -gecici- kurtuluşu yerdegistirmede -seyahat- bulan; topluluk içinde silik, tutuk ve soğuk, lokal ortamlarda açılan, bencil, faydaci, mukemmeliyetci, iyi bir gözlemci, hayalci ve bir o kadar gerçekçi, sofu, sevimli, garip yüzlü -burunlu-, zeki, içine kapanık, şakacı, iyi oyuncu ... yani zitliklari içinde barındıran 'esrarli cuce'....

    Gogol, yine kurtuluşu seyahatte bulacaktır. Adres: Kudüs'tur. Yani, başta şükran ve minnet için gururla gideceği Kudüs, ancak planlar değişmiş, Ölü canlar bitmemiş yani gidişin nedeni, ilham aramak ve ruhunu bulmaktır. Ancak Kudüs onu etkilemez. Tanrı, topraklarını terk etmiş gibi gelir Gogol'e ve Tanrı belki de anayurdu Rusya'dadir diye düşünür. Bir süre Kudüs'te kaldıktan sonra Rusya'ya döner. Bir süre de Rusya içinde seyahat eder. Sık sık yer değiştirir ve Moskova'da Kont Tolstoy'un ruhi yardımcısı -koçu- papaz Matvey ile tanışır (malesef). Bu papaz oldukça sofu ve bagnazdir, ateşli vaazlar verir. Papaz ona yazarlığı bırakmasıni, ruhunu kurtarmasini; bunun içinde oruç tutmasını ve ruhunu tamamen perhize sokmasını telkin eder. Gogol de malesef onu dinler ve tuttuğu oruclar onun sağlığını oldukça bozar. Arkadaşları onu zor tanirlar.

    4 Şubat'ta papazi son kez ziyaret eder.
    11 Şubat'ta Ölü Canlar'in ikinci cildinin üçüncü versiyonunu yakar!
    Doktorlar da hem bedenen hem de ruhen çökmüş yazarı yanlış tedavi ederler. Gogol, Delinin Ani Defteri'ndeki karakterin son hallerini yaşar adeta!
    Ve 21 Şubat 1852'de hayatını kaybeder.
    Moskova'ya gömülür.

    Gogol'den geriye eski bir redingot ve üç beş bunun gibi giysi kalır. Ve tabiki eserleri! Puşkin'le birlikte Rus edebiyatının yolunu açmis ve o yoluna ışık tutmus; bu sayede artlarindan gelen tüm Rus yazarlarını etkileyen büyük bir usta ve öncü olmuştur.

    Klişe olmuş tabirle, Rus edebiyatı onun "Palto"sundan ve Puşkin'in satirlarindan çıkmıştır.


    Keyifli okumalar..



    Notlar:

    1) Palto hikayesinin orijini:

    #55426487

    Ayrıca Gogol, Petersburg'taki ilk yıllarında çok yoksulluk çekmiş ve paltosuz kalmıştır. Bir arkadaşı kendisine palto hediye etmiştir.


    2) Belinsky'nin mektubu:

    #55438332


    3) Gogol'ün Dostoyevski değerlendirmesi (Insanciklar romanı özelinde):

    #55434117


    4) Gogol'ün burun takıntısı ve Roma aşkı:

    #55321753


    5) Gogol'ün ölümünün ardından Turgenyev'in sozleri:

    #55477530


    6) Palto, Burun ve Delinin Anı Defteri öykülerine yaptığım inceleme yazısi:

    #55085862

    7) Müfettiş eseri hakkındaki inceleme yazım:

    #55548162
  • 186 syf.
    ———————————————————
    ELEKTRONİK KİTAPLAR DİZİSİ - 3
    ———————————————————

    Şeker Portakalı, popülerliğinden dolayı sürekli okumayı ertelediğim, felsefi veya düşünsel bir ağırlığı olmayan, fakat duygusal ağırlığın had safhada olduğu bir kitaptır.. Bu yüzden düşünsel veya felsefik bir ağırlık bekleyen okurların bu beklentilerini bu kitaba karşı törpülemeleri gerekmektedir.. Bu bilgileri not ettikten sonra şimdi de "İnceleme" adı altında duygusal yazıma girebilirim..

    Şeker Portakalı'nı kimler sevdi, bilmiyorum.. Niye sevdi, bilmiyorum.. Kimler sevmedi, bilmiyorum.. Niye sevmedi, bilmiyorum.. Hakkında kimler ne dedi, onu dahi bilmiyorum.. Ben, bugün bu yazıda sadece kendime, yaşamıma, duygularıma ve Zeze'ye yer vereceğim.. Tabii bazı başka kimselere daha yer vereceğim.. İlk olarak, romanı bitirdikten şu yazıyı yazdığım ana dek kendimi zorladım.. Ama bir türlü yazamadım ve ilk denemelerim boş çıktı.. Şu an bile hâlâ kitabın etkisindeyim ve ellerim tir tir titriyor.. Telefonu tutmakta ve bu yazıyı düzgün yazmakta o kadar çok çaba sarf ediyorum ki, unuttuğum yerler olabilir.. Hâlâ kalbimin çarpıntısı, vücudumun zangırdamasına neden oluyor.. Emin olun ki bu, sadece kitabın etkisi değildir.. Nasıl başlayacağıma karar veremedim henüz.. Bu boş satırları okuyacak birileri olursa, girişi bu denli uzatmamı mazur görür umarım.. Mazeretimi dile getirebilirsem, belki o zaman olur.. Ama siz yine de mazur görün ve affedin..

    Hâlâ yüreğim ve ellerim titremede.. Zira her sayfada, her cümlede ve hatta ve hatta her kelimede çocukluğumu okudum.. Çocukluğum, saniye saniye film şeridi gibi aktı zihnimde.. Emin olun ki, burada anlatacaklarımın teki bile abartı değildir..

    Yaralar kolay kabuk bağlamaz.. Kabuk bağlayan yara da kanamaz -diye bir şey yoktur.. Allah'ım nefes almakta hala güçlük çekiyorum.. Çünkü Zeze, onca yıldır özenle saklamaya çalıştığım, kabuk başlaması için yüzlerce merhem sürdüğüm, gömüp üstüne toprak atmaya çalıştığım ne varsa su yüzeyine çıkardı.. Kabuk bağlayan yaraların kabuğunu parçaladı, gömdüklerimi çıkardı.. Hepsini der top edip bi güzel tuzlu suya bastı..

    Acıyor.. Öyle böyle değil.. Bu canın acısı değil.. Bu yüreğin sancısı değil.. Bu, bu sadece minik bir ruhun sancısıdır.. Ah, Zeze!. Kader arkadaşım.. Bu, sevgisizliğin, dışlanmışlığın acısıdır..

    Farelerin tünediği bodrumda abimle geçirdiğim günü anımsadım.. Halam zar zor ikna edip de babamı çıkartmıştı bizi.. Üstümde kırılan onlarca sopaları anımsadım.. Mahlep ağacını bilir misiniz?. Ya o ağacın dalından yapılma sopayı.. Ben bilirim.. Kolay kolay kırılmaz o sopa!. İki kez kırılmıştır sırtımda.. Ya badem ağacını?. Onun da sopası iyidir.. Bir mahlep etmez ama, değdi mi, kıpkırmızı, mosmor ve hatta bazen simsiyah bir çizgi çekmeden asla geçmez.. Sopanın vurulma şiddetine göre değişir rengi.. Kırmızıyı da tattı vücudum, moru da, siyahı da.. Ya narı bilir misiniz? Evet, meyvesi güzeldir fakat sopası var ya!. İncedir nar dalı.. İnce dediysek de öyle çıtkırıldım değildir.. Esnektir nar sopası.. Mahlep kadar sağlam, badem kadar etkili.. Zirve nardır anlayacağınız.. Ama yok, nardan pek nasip almadım.. Tek övüncüm budur.. Hele bir yere çalması var ki babamın beni.. Nasıl tarif etsem ki.. Bildiğiniz Naim Süleymanoğlu gibiydi mübarek.. Bir elini bacak arama atıp, öbür eliyle de ensemi kaptı mıydı, kaldırırdı baş üstüne.. Sonra da GÜM!. O esnada zemin neyse.. Hak getire.. Kimi zaman kayamsı taşlardı, kimi zaman çakıl, kimi zaman da döşekti.. En az acıtanı, tahminlerin aksine taşa çaldığıydı beni.. Sıfır hasarla kurtulmuştum.. Pantolonum boydan boya yırtılmıştı o kadar.. En çok acıtanı da döşeğe çaldığıydı.. Hala izini taşırım zira.. Burnumdaki bir damar patlamıştı da.. Bugün biraz fazla güneşe veya sıcağa maruz kalırsam, Fırat Nehri gibi akıyor mübarek.. Başta kan durmak nedir bilmezdi.. Hiçbir şey de kar etmezdi.. Neyse ki şimdi nasıl durduracağımı biliyorum.. Yetti miydi?. Aaa!. Pardon, çoğu geceler abimin beni öldüresiye dövdüğünü unuttum.. Buna rağmen evde en sevdiğim kimsedir.. Anca nefes nefese kaldığımda bırakırdı.. Yani bildiğiniz gibi değil.. Hiç astım hastasının kriz geçirdiğine şahit oldunuz mu?. Bir nefes çekmek için nasıl çırpındığını gördünüz mü?. Bütün ağzı, burnu ve hatta kulakları bile nefes almak için açılır.. Tamam kulak biraz abartı olabilir.. Ama vücudun o zangırdaması ve çırpınışı var ya.. Ölüm zangırtısı derim.. İşte öyle olunca korkar bırakırdı.. Bir de üvey abimin boğazıma yapışıp yüzüm renkten renge girinceye kadar sıkışı var ki.. Ne siz sorun ne de ben söyleyeyim.. İşin komik kısmı da ne biliyor musunuz?. Ben Zeze gibi değildim.. Yani haşarı ve yaramaz değildim.. Küfür dahi etmezdim.. Biri ağzımdan yek bir laf duysa, sevince boğulurdu.. Nasıl konuşayım ki?. Kimle konuşayım?. Sudan sebeplerle beni bunca dövmüş babamla mı?. Her gün nefes nefese bırakan abimle mi?. Beni boğmaya çalışan üvey abimle mi?. Yoksa bir hocamın tayini çıktığı için bulunduğum yerden ayrılacağından ve beni de çok sevdiğinden dolayı araya araya evimizi bulup gelip benle vedalaşarken terli ve tozlu yüzümü öpmesinden dolayı bana sonradan "evladım olmana rağmen o halinle seni bırak öpmeyi, sana sarılmazdım bile" diyen annemle mi dertleşseydim?. Zeze gibi bir Bay Portuga'm olmadı ki..

    Ne öyle yediğim sopaların ve dayakların geçerli bir sebebi vardı.. Ne de başka bir şeyin.. Tek bir sefer hariç.. Tek bir kez hırsızlık yaptığım için dövmüştü babam beni.. Onu da saymadım dayaktan zaten.. Hak etmiştim çünkü.. O gün de üstümde bir mahlep ile bir badem kırılmıştı.. Ama şimdi dahi geçerli bir nedeni olduğu için hoş karşılıyorum.. Ama ya öbürleri?. İşte, Şeker Portakalı, bütün bunları gün yüzüne çıkardı.. Oysa ne güzel yavaş yavaş unutuyordum.. Gerçi bundan önce bir gece arkadaşlarla içmeye gittiğimizde, alkole karşı olan bir arkadaşın vazgeçirmesi üzerine yine anımsamıştım bu anıları.. "Beş yaşında bir çocuk intihar etmeyi düşünür mü?" diye bir soru sordum.. Cevap vermedi.. "Ben denedim," dedim.. "Tabii, başarısız bir eylem oldu ama denedim.." Öylece yüzüme baktı.. "Beş yaşında bir çocuğun intihar eylemine girişmesinin tek bir makul cevabını ver, hemen şimdi bırakırım" dedim.. Yine yüzüme bakmak ile yetindi.. Çünkü hiçbir mantık bunu kabul etmez, hiçbir makul sebebi yoktur bir çocuğun intihara teşebbüsünün..

    Ah, Zeze!. Gördün mü su yüzeyine çıkardıklarını?.

    Dedim ya, bu acı, canımızın yanmış olmasının acısı değil.. Bu, tenin acısı değil.. Bu yüreğin sancısı değil.. Bu ruhun sancısıdır.. Hayatında sevgi nedir bilmeyen bir ruhun dramıdır..

    ----------------------------------------------------------------
    “Önemi yok, onu öldüreceğim!”
    “Ne diyorsun sen, küçük; babanı mı öldüreceksin?”
    “Evet, yapacağım bunu. Başladım bile. Öldürmek, Buck Jones’un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! Hayır. Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek… Ve bir gün büsbütün ölecek.”
    ----------------------------------------------------------------

    Ama olsun be!. Belki bir gün sevgiyi de tadarız Zeze.. Ne dersin?.

    https://m.youtube.com/watch?v=j6tpmV2wapo

    ——————————————————————
    EK:
    ——————————————————————

    Evet, illa ki bir şeyleri unutacağımı biliyordum.. Mesela, Millî Eğitim Bakanlığı, içinde kötü söz ve şiddet geçtiği için "MEB 100 Temel Eser" listesinden çıkarmıştı.. Neymiş?. Kitapta, "orospu", "kıç" vs.. deniliyormuş.. Yahu, sokağa çıkıp baksan, her on çocuktan on biri bu kelimeleri zaten kullanmaktadır.. Ayrıca kitap, bu kelimelerin kötü olduğunu, bunların söylenmemesi gerektiğini de ifade ediyor.. Oysa bunu bahane edip de çocuklar için faydalı olabilecek bu kadar güzel bir eseri neden çıkarırlar anlam veremiyorum doğrusu.. Ama şöyle bir şey de var ki, bu kitabı küçüklerden çok büyüklere okutmak lazım.. Belki bir nebze de olsa küçüklerin dünyasına inebilirler, belki bir nebze de olsa çocukları anlamakta yardımcı olur kitap.. Şimdilik bu eksiği fark ettim.. Eksikleri gördükçe buraya yazacağım.. Her yeni ek yaptığımda tekrar paylaşacağım.. Dileyen okur, dileyen "Gönderiyi akışta gizle" der..

    Kapatmadan önce, yukarıdaki anıların hepsini hatırlamam ne iyi.. Ne iyi her şeyin gün yüzüne çıkması.. Ne iyi.. Ben geçmişi unuttum.. Oysa yine kendimin hep söylediğim sözüm vardı.. "Unutma!. Çünkü geldiği yeri bilmeyen, varacağı yeri bilemez.. Unutma ki, bilesin.."