• 140 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Kesinlikle okunması gereken eserlerden biri.
    Yeraltından notlar-Alıntılar

    "Tek başımayım, ama onlar hep birlik."

    ***

    Kimseyle konuşmak istemezken
    birdenbire öyle değişiyordum ki, dairedekilerle
    yalnız konuşmak değil, artık arkadaşlık etmek
    istiyordum. Onlara karşı duyduğum soğukluk
    birden kayboluyordu. Kgkjhgk

    Bizim romantik, geniş bir
    adamdır, aynı zamanda madrabazın
    madrabazıdır...


    Bizde düşüşlerinin son
    basamağında bile ideallerini kaybetmeyen o
    "geniş yaradılışlılar"ın bu kadar çok olması da
    bu yüzdendir.


    Evet
    efendim, en kaşarlanmış ahlaksızların ruh
    bakımından son derece namuslu kalabilmeleri
    ancak bizde mümkündür. Tekrar ediyorum,
    romantiklerimiz arasından açıkgöz, düzenbaz
    (düzenbaz kelimesini iltifat olarak kullanıyorum)
    sık sık çıkıyor; gerçeklik duygusu, olumlu
    bilgileri birdenbire o derece kuvvetleniyor ki,
    şefleri şaşkına dönüyor, etrafın ağzı açık kalıyor.


    Evde en çok okumakla vakit geçiriyordum


    Okumak bana uygun tek
    dış etkiydi.


    Okumaktan
    başka yapılacak işim, gidecek tek yerim yoktu,
    çünkü çevremde saygıya layık, beni kendine
    çekebilecek bir meşguliyet bulamıyordum.


    Sarhoş değildim. Ama can sıkıntısı insanın
    başına böyle isterik haller sardırıyor! Yazık ki
    umduğum çıkmadı. Pencereden atılacak bir
    adam olmadığım anlaşıldı ve kimseyle
    dövüşemeden meyhaneden çıktım.


    O günkü çekingenliğim korkaklığımdan değil,
    hudutsuz gururumdan geliyordu. Gözümü
    korkutan ne subayın on verşok boyu, ne
    dayağın acısı ne de pencereden atılmaktı; bunları
    göze alacak kadar maddi cesaretim vardı, fakat
    manevi cesaretim yoktu.


    kalbim kâh durur gibi
    oluyor, kâh olanca hızıyla çarpmaya başlıyor,
    çarptıkça çarpıyordu!..


    Kim bilir ne
    âlemdedir adamcağız? Kimleri ezip duruyordur.


    Hayaller beni şu miskin sefahat âlemlerinden
    sonra daha çok sarar, daha tatlı gelirdi;
    pişmanlık, gözyaşları, beddualar, coşkun
    sevinçlerle dolardım. Bazen bütün varlığımı öyle
    baş döndürücü bir sarhoşluk, öyle dört başı
    mamur bir saadet kaplardı ki, kalbimde istihza
    duygusunun izi bile kalmazdı. Baştanbaşa inanç,
    ümit, sevgi kesilirdim. Çünkü o anlarda bir
    mucizeyle, dıştan gelecek bir yenilikle her şeyin
    açılıp genişleyeceğine, önümde hayırlı, güzel ve
    bilhassa tamamıyla hazır bir çalışma ufku (ne
    olduğunu tam olarak kestiremiyordum, ama
    önemli olan da tamamen hazır olmasıydı)
    açılacağına körü körüne inanırdım; yani
    neredeyse, beyaz bir at üzerinde, başımda defne
    çelengiyle dünyanın orta yerine çıkıveriyordum


    Kendimi hiçbir zaman ikinci derece bir rolde
    göremiyordum. Gerçek hayatta en sonuncu
    kademeye isyansız katlanabilmem bu yüzdendi

    Ya kahraman ya da çamurdan; ikisinin ortası
    yoktu. Beni mahveden de buydu zaten.


    Bu âlemlerde beni gece vakti sokağa
    sürükleyecek bir cazibe bulmasam gider miydim
    hiç?


    Hoş Setoçkin’e de ancak arada bir,
    aklıma estikçe, hayallerimden duyduğum saadet,
    bende insanlarla, bütün dünyayla hemen
    kucaklaşma isteği yarattığında gidiyordum; bu
    arzuyu gerçekleştirmek için hiç olmazsa kanlı
    canlı bir kişi olmalıydı.


    O kadar önemli olayları
    fark edemedikleri, insanı etkileyen, hayrete
    düşüren konulara ilgisiz kaldıkları için, ister
    istemez onları kendimden aşağı saymaya
    başladım.


    İğrenç derecede ahlaksızdılar.
    Ahlaksızlıkları gösteriş, yapmacık doluydu;
    elbette ahlaksızlığın arasında zaman zaman baş
    gösteren yapmacık bir kinizmle gençlik, tazelik
    de görünüyordu, ama bu tazelik dahi sevimsizdi,
    çünkü yaptıklarının hepsi yalana dayanıyor,
    yalana bürünüyordu.


    "Nasıl, korktun değil
    mi, korktun, tam manasıyla korktun!" diye kendi
    kendimi yerdim.

    Uygun bir an seçerek kendimi
    göstermeliydim; işte o zaman "Gülünçlüğüne
    gülünç ama zekâsına diyecek yok!" diyecekler
    ve... ve sonra da... Sonra hepsinin canı
    cehenneme!...



    Bazen yüreğimin ta derinlerine zehir gibi acı
    veren bir düşünce saplanıyordu:



    Bir an yalnız kaldım. Dağınık bir sofra, yemek
    artıkları, yerde kırılmış bir kadeh, şarap
    döküntüleri, sigara izmaritleri arasında kafamda
    bir sersemlik, heyecan, kalbimde dayanılmaz bir
    ıstırapla dikiliyordum; üstelik yanımda her şeyi
    görüp duyan ve meraklı gözlerini bana dikmiş
    bir garson da vardı.


    Oraya!.. diye bağırdım. Ya hepsi
    ayaklarıma kapanarak dostluğumu kazanmak
    için yalvaracaklar ya da... ya da Zverkov’u
    tokatlayacağım!



    — Al işte şimdi gerçekle yüz yüze geldin, diye
    mırıldanıyordum. Bu ne senin Como’yu bırakıp
    Brezilya’ya giden Papan, ne de Como
    Gölü’ndeki balo!



    ‘Çökmüş yanaklarıma, üstümden
    dökülen şu partallara bak! Senin yüzünden her
    şeyimi, istikbalimi, saadetimi, sanatımı, sevdiğim
    kadını hepsini kaybettim. İşte silahlar. Ben
    silahımı boşa atıyor ve... ve seni affediyorum!’
    Bunu söylerken havaya ateş edip ortadan
    kaybolurum..."



    O aralık tesadüfen aynada kendimi gördüm.
    Karmakarışık saçlarım, altüst olmuş sapsarı,
    haşin, çirkin yüzümü son derece iğrenç buldum.
    "Pekâlâ, varsın öyle olsun." diye düşündüm,
    "Beni çirkin bulursa daha memnun olurum..."



    O anda, aşkın olmadığı yerde olanca
    kabalığı ve hayasızlığıyla başlayan fuhşun
    manasızlığını ve örümcek misali iğrenç bir şey
    olduğunu apaçık görebiliyordum.


    Peki, hastanede ölmek daha mı iyi sanki?
    — Hepsi bir değil mi? Hem durup dururken ne
    diye öleyim?
    — Şimdi ölmezsen bile sonunda olacağı bu.
    — O zaman düşünürüz...


    Hepsi olmaz, doğru; gene de evlilik
    buradaki hayatından daha iyidir.
    Kıyaslanmayacak derecede iyidir. Hele aşk
    olduktan sonra saadetsiz yaşanabilir. Hayat,
    kederiyle, acısıyla da güzeldir. Yaşamak nasıl
    olursa olsun arzu edilir. Halbuki burada...
    çirkeften başka ne var? Üf!



    Hem de kadınla erkek bir olmaz. Aralarında
    dağlar kadar fark var. Ben böyle yerlerde
    istediğim kadar kirleneyim, gene de kimsenin
    esiri olmadığımdan canım isteyince çeker
    giderim. Bir silkinişte üzerimde tek bir leke
    kalmaz, tertemiz olurum. Ama sen öyle değilsin.
    Sen esirsin. Evet, esir! İraden dahil, her şeyini
    teslim ediyorsun. İlerde zincirlerini koparmak
    istesen de elinden gelmez: Bunlar seni gitgide
    daha sıkı, kıskıvrak bağlar. Bu zincirlerin ne
    melun olduklarını gayet iyi bilirim. Sana daha
    başka şeylerden bahsetmeyeceğim, muhtemelen
    anlayamazsın zaten; söyle bakalım: Şu patrona
    borçlu musun? Gördün mü!



    İyilik bunun neresinde? Demin seninle... birleştik...
    Ama birbirimize tek kelime söylemedik; daha
    sonra sen de, ben de vahşiler gibi gözlerimizi
    dikerek birbirimize bakmağa başladık. Sevişmek
    bu mu? İnsanlar böyle mi birleşmeli? Buna
    rezaletten başka ne denir, rezalet işte!


    Bak Liza, sana kendimden bahsedeyim.
    Küçükken benim de ailem olsa, şimdiki gibi
    olmazdım. Bunu sık sık düşünüyorum. Bir
    ailenin hayatı ne kadar kötü gitse, gene de ana
    baba insana düşman, yabancı olmaz. Yılda bir
    olsun sevgi gösterirler. Hiç olmazsa o zamanlar
    bir yuvan olduğunu anlarsın. Ben ailesiz
    büyüdüm; belki de ondan böyle... duygusuz
    oldum.


    Bilmem, öyle işte Liza. Bir baba tanırdım,
    yüze gülmez, sert bir adamdı, ama kızının
    önünde diz çöker, ellerini ayaklarını öper, seyre
    doyamazdı. Kızı baloda dans ederken
    adamcağız beş saat aynı yerde gözlerini ona
    dikip hayran hayran seyrederdi. Kızının
    sevgisiyle aklını bozmuştu. Kızı eğlenceden
    sonra yorgun düşer uyur; babası uyanarak gider,
    mışıl mışıl uyuyan yavrusunu öpüp koklar, onu
    kutsardı. Kendisi yağlı elbiseyle gezer, kimseye
    zırnık koklatmazdı, fakat son parasını bile kızına
    harcar, pahalı hediyeler alırdı; beğendirince de
    sevincinden deli olurdu. Babalar, kızlarına
    daima annelerden daha düşkün olur. Bazıları
    kızlarını evlerinde prensesler gibi yaşatırlar!
    Zannederim, kızım olsa kocaya vermezdim.



    Namuslu
    insanlar fakirken de iyi yaşıyorlar



    Hatta acılı zamanlar bile
    iyidir, zaten acısız insan mı var?

    Aşkın insana böyle şeyler
    yaptırdığını, insanın sevdiği kimseyi üzmekten
    hoşlandığını bilir miydin?



    Bir de kavgadan sonra barışmak, sevgiliden özür
    dilemek ya da onu affetmek ne doyulmaz
    zevktir!


    Aşk kutsal bir sırdır


    Ortada aşk
    olduktan, sevişerek evlendikten sonra bu sevgi
    niçin sönsün? Bunu devam ettirmenin çaresi
    bulunamaz mı? Çaresiz haller pek nadirdir.
    Kadının kocası iyi kalpli, namuslu bir adamsa
    aşk niçin geçsin?



    Bazı kimseler
    çocuğu yük sayar, kim demiş bunu? Çocuk
    dünyanın en büyük saadetidir

    Küçük çocukları
    sever misin Liza?

    Düşün bir kere,
    şöyle pembe, minicik bir oğlan memeni emiyor;
    hangi erkek, kucağında evladını tutan karısına
    karşı kalbinde kötülük besleyebilir!



    Karıkoca
    ve çocuk tam bir saadet tablosudur. O anların
    hatırı için neler affedilmez.


    Siz şey... kitap gibi konuşuyorsunuz.

    Bu sözleri yüreğimi sıkıştırmıştı. Beklediğim
    bu değildi. Liza’nın alaycılığının, utangaç, kalbi
    temiz insanların, ruhlarına paldır küldür, izin
    almadan girmek isteyenlere karşı gururlarını
    korumak ve bir çeşit çekingenlik perdesinin
    ardına gizlenip hislerini açık etmemek için
    başvurdukları sıradan bir son çare olduğunu
    anlayamamıştım. Halbuki o alaylı sözleri
    söyleyinceye kadar geçirdiği kararsızlıktan,
    ürkeklikten bunu tahmin etmeliydim. Fakat
    edemedim işte ve kötü bir duyguya kapıldım.



    E yeter, bırak ama Liza, ne kitabından
    bahsediyorsun; anlattıklarımla hiç ilgim olmadığı
    halde bana dokundu. Hoş pek de ilgisiz
    sayılmam ya. Tüm bunlar yüreğime dokundu
    işte... Yoksa, yoksa sen bunalmıyor musun
    burada? Anlaşılan hayır, alışkanlığın büyük
    tesiri var! Alışkanlığın insanı ne hallere
    getirdiğine şaşmamak mümkün değil doğrusu.
    Yoksa ciddi olarak, hiç ihtiyarlamayacağını, hep
    böyle genç, güzel kalacağını, seni sonsuza dek
    burada tutacaklarını mı sanıyorsun? Buranın
    çirkefliğinden bahsetmiyorum artık... Yalnız
    şimdiki hayatına dair şu kadarını söyleyeyim:
    Genç, cazibeli, sevimli, iyi kalpli, hassas bir
    kızsın; fakat biliyor musun, demin kendime
    gelince burada, yanında bulunmaktan tiksinti
    duydum! İnsan buraya ancak sarhoşken
    düşebilir. Halbuki başka bir yerde
    karşılaşsaydık, sen de namuslu insanlar gibi
    yaşasaydın, seninle yalnız gönül eğlendirmek
    yerine, basbayağı âşık olabilirdim. seni bekler, önünde diz çökerdim; sana nişanlım
    gözüyle bakar, bunu kendim için büyük bir şeref
    bilirdim. Hakkında fena düşünmeye cesaret
    edemezdim. Halbuki burada bir ıslığımla istesen
    de istemesen de peşimden geleceğini biliyorum,
    çünkü burada ben değil, sen benim keyfime
    uymak zorundasın. Bir köylü bile rençperliğe
    kiralanırken ömrünün sonuna kadar
    satılmadığını, bir müddet sonra gene serbest,
    başına buyruk olacağını bilir. Peki senin
    kurtuluşun ne zaman? Bir de şunu düşün:
    Buradakilere teslim ettiğin, sattığın nedir, bilir
    misin? Ruhunu; dilediğin gibi kullanmaya
    hakkın olmayan ruhunu da vücudunla birlikte
    satıyorsun! Rasgele bir sarhoşun, aşkını kepaze
    etmesine göz yumuyorsun


    Peki senin
    kurtuluşun ne zaman? Bir de şunu düşün:
    Buradakilere teslim ettiğin, sattığın nedir, bilir
    misin? Ruhunu; dilediğin gibi kullanmaya
    hakkın olmayan ruhunu da vücudunla birlikte
    satıyorsun! Rasgele bir sarhoşun, aşkını kepaze
    etmesine göz yumuyorsun.


    Aşk! Aşk her şeydir;
    en kıymetli elmastan üstündür, bir kızın tek
    servetidir aşk!


    Bu aşk için ruhunu veren, ölümü
    göze alanlar vardır. Ya senin aşkının değeri ne?


    Ya senin aşkının değeri ne?

    Tependen tırnağına kadar satılıksın, aşkını
    aramak gereksiz; bunsuz da her şey mümkün
    oluyor. Bir genç kız için bundan ağır hakaret
    olamaz, anlıyor musun


    Bir düşün, burada hayatını
    ne uğruna mahvediyorsun?



    Peki, ama sizleri
    beslemelerinin sebebi ne? Namuslu bir kızın
    burada bir lokma bile boğazından geçmez,
    çünkü neden yemek verildiğini hemen anlar.



    Kimsenin senden yana çıkacağını da
    umma; patrona şirin görünmek için hep birlikte
    seni gagalarlar, çünkü buradaki herkes, vicdanı,
    acıma duyguları çoktan silinmiş birer esirdir. Bu
    çamura bulanmış mahlûkların hakareti de
    dünyanın en adi, en iğrenç hakaretidir. Sağlığını,
    gençliğini, güzelliğini, ümitlerini, sahip olduğun
    her şeyi körü körüne bir sadakatle buraya
    verecek, yirmi iki yaşında otuz beş gibi
    görüneceksin; bir hastalık kapmamışsan, gene
    Tanrı’ya şükret. Belki bugün, ağır bir iş
    yapmadığını, rahat yaşadığını düşünüyorsun







    Senin de tıpkı onun gibi
    olacağına inanmıyorsun, değil mi? Ben de
    inanmak istemezdim, ama kim bilir, belki o tuzlu
    balıklı kadın da sekiz on yıl önce memleketin bir
    köşesinden buraya taze, tertemiz, melekler gibi
    saf gelmişti; kötülük nedir bilmez, konuşurken
    yüzü kızarırdı. Belki senin gibi gururlu, alıngan,
    başkalarına benzemeyen, kraliçeler gibi bakan
    bir kızdı; gönlünü vereceği ve onu sevecek
    erkeğiyle birlikte kendisini tam bir saadetin
    beklediğini sanıyordu. Sonu nasıl çıktı, görüyor
    musun? Bu saçı başı perişan, sarhoş kadın,
    balığı kirli basamaklara vururken, baba evinde
    geçirdiği temiz yılları, okula giderken yolunu
    gözleyip onu ömrünün sonuna kadar
    seveceğine, bütün geleceğinin ona bağlı
    olduğuna, birbirlerini sevmekten asla
    vazgeçmeyeceklerine, büyür büyümez onunla
    hayatını birleştirmeye yeminler eden komşunun
    oğlunu aklından geçirmiştir belki.



    İçimde durmadan kabaran, dinmek bilmeden
    sızlayan bir şey vardı. Eve son derece huzursuz
    döndüm. Ruhumda, cinayet işlemişim gibi bir
    ağırlık vardı.
    Liza’




    Dün geceden aklımda
    kalan en kuvvetli intiba, kibrit çaktığım zaman
    beti benzi uçmuş, ıstırapla buruşmuş yüzü,
    kederli bakışıydı. Çarpık gülümsemesi ne
    zavallı, ne gayritabiiydi o anda! Ama Liza’yı on
    beş yıl sonra da o zavallı, çarpık, lüzumsuz
    gülümsemesiyle hatırlayacağımı henüz
    bilmiyordum.

    "Gelecek, mutlaka gelecek!" diye bağırıyordum.
    "Bugün olmazsa yarın gelecek; ne yapar eder,
    bulur! Şu temiz kalplerin romantikliğine lanet
    olsun! O ‘kirlenmiş, hassas ruhlar’ın iğrençliği,
    ahmaklığı, darlığı yok mu! Halbuki
    anlaşılmayacak nesi var, nesi?.." İşte tam burada
    büyük bir şaşkınlıkla duruyordum.


    Büyük bir şaşkınlıkla duruyordum.
    "Bir insanın hayatını istediği yola sokmak için
    ne kadar az söz, ne cılız (hem de yapmacık,
    kitaptan alma, uydurma) bir idil kâfi geldi!" diye
    düşünüyordum, "İşte bakirelik budur! Tam
    manasıyla işlenmemiş bir toprak!"

    "Aşkını anlamadığımı mı sandın
    Liza?"

    artık
    benimsin, bütün temizlik ve güzelliğinle benim
    eserimsin, sevgili karımsın.

    Evime hür, başın dik olarak,
    Evimin kadını olarak gir!

    aptal, aptal, aptal, aptal,
    aptal!


    — Birisi sizi istiyor; dedi ve yana çekilerek
    Liza’ya yol verdi. Odadan çıkmak istemediği
    belliydi; bizi alayla süzüyordu.

    Evime hür, başın dik olarak

    İnsan hem fakir, hem
    asil olabilir. Şey... çay içer misin?

    Bunun nasıl bir kadın
    olduğunu bilemezsin... O... her şeydir! Belki
    aklından kötü düşünceler geçiyor... Ama onun
    nasıl bir kadın olduğunu bilemezsin!..

    Mesele bundan ibaret,
    yoksa sen oraya seni kurtarmak için geldiğimi
    mi sandın? Böyle mi düşündün? Böyle mi ha?

    Kurtarmakmış! diye devam ettim. Neden
    kurtaracakmışım seni? Belki ben senden de
    fenayım. Niye o gün karşına geçmiş maval
    okurken suratıma, "Ya senin ne işin var burada?
    Ahlak hocalığı taslamaya mı geldin?" diye
    haykırmadın? O gün bütün istediğim, bir kuvvet
    gösterisi yapmaktı; seni ağlatıp ezmekten,
    buhrana sürüklemekten başka düşündüğüm
    yoktu. Ama miskin, mendeburun biri olduğum
    için dayanamadım, korktum ve şeytan bilir
    hangi sebepten sana adresimi verdim.

    Hepinizin
    yerin dibini boylamanız, işte o kadar!


    Huzur,
    sükûnet istiyorum ben. Beni rahatsız etmesinler
    diye bütün dünyayı bir kapiğe satarım.

    Miskin kocakarılar gibi, karşında
    gözyaşlarımı tutamayışım yüzünden de
    affetmeyeceğim seni! Şu anda itiraf ettiklerim
    yüzünden de s e n i affetmeyeceğim! Evet sen,
    yalnız sen, bütün bunların hesabını vereceksin,
    çünkü karşıma sen çıktın, çünkü ben alçağın
    biriyim, yeryüzündeki solucanların en iğrenci,
    en gülüncü, en miskini, en ahmağı, en
    kıskancıyım; gerçi diğerlerinin de benden daha
    iyi tarafları yok, ama gene de hiçbir şeyden
    utanmıyor şeytan alasıcalar! Halbuki ben ömrüm
    boyunca en ufak bir bitten bile fiske yerim;
    benim karakterim de bu işte! Bunların hiçbirini
    anlamasan da bana vız gelir! Senin orada
    mahvolup gitmen de vız gelir!


    İnsan hayatta bir kere,
    o da buhrana tutulunca, olduğu gibi içini
    döker!.. Daha ne istiyorsun? Bu olanlardan
    sonra hâlâ ne diye karşıma dikilmiş canımı
    sıkıyorsun, neden çekip gitmiyorsun

    Liza, beni tahmin ettiğimden daha çok
    anlamıştı. İçten seven her kadının hemen fark
    edeceği şeyi, karşısında bedbaht birisi olduğunu
    anlamıştı.


    Birden oturduğu sandalyede doğrularak içten
    kopan bir taşkınlıkla bana atılmak istediyse de,
    hâlâ benden çekindiği için daha fazla
    yaklaşmaya cesaret edemedi ve durduğu yerden
    çekingen, ürkek bir halle ellerini uzattı... O anda
    içimde bir şey kopmuştu sanki. Liza birden bana
    doğru atıldı ve boynuma sarılıp ağlamaya
    başladı. Ben de kendimi tutamadım ve daha
    önce hiç ağlamadığım kadar, katıla katıla
    ağlamaya başladım...

    hükmetmek, sahip
    olmak arzusunun, sırf kızın yüzüne bakmaktan
    utandığım için alevlendiğine eminim.
    Gözlerimde şehvet parıltıları belirdi, Liza’nın
    ellerini hızla sıktım. Ondan son derece nefret
    ettiğim halde öyle arzu duyuyordum ki! Bu iki
    duygu birbirini körüklüyordu. Bir çeşit intikam
    duygusuydu neredeyse!.. Liza’nın yüzünde önce
    şaşkınlık, hatta biraz da korku belirdi, ama bu
    sadece bir an sürdü. Coşkunluk ve tutkuyla bana
    sarıldı.

    Yeraltı
    hayallerimde bile aşkı nefretle başlayan ve
    manevi zaferimle biten bir mücadeleden başka
    şekilde kuramıyordum, ama dize getirdiğim
    varlığı ne yapacağımı hiç bilemedim. Kadını
    canlandıran, onu uçurumun dibine kadar
    yuvarlanmaktan koruyarak yeniden doğmasını
    sağlayan biricik kuvvetin aşk olduğunu
    biliyorum, ama manevi varlığım o derece
    bozulmuştu ve "canlı hayattan" o kadar
    uzaklaşmıştım ki, demin bana "dokunaklı sözler"
    dinlemeye geldiğini sanıp kızı rezil etmeye
    kalkmamın da, dokunaklı sözler dinlemeye
    değil, bana olan sevgisi yüzünden geldiğini
    anlayamamamın da garipsenecek yanı yok
    bence


    Bir an önce ondan
    kurtulmak istiyordum. "Sükûnet"e kavuşmayı,
    yeraltımla baş başa kalmayı istiyordum.
    Alışmadığım "canlı hayat", beni öyle bir
    sıkıştırmıştı ki, soluğum kesilecek gibi oluyordu.


    Az kalsın şu anda bile yalan söyleyecek, bu
    hareketi kazara, kendimi bilmeden,
    düşüncesizliğimden yaptığımı yazacaktım. Fakat
    yalan istemiyorum artık; bu yüzden açıkça
    söylüyorum ki, avucunu açıp para sıkıştırmamın
    tek nedeni... kötülüğümdür. Bunu daha Liza
    paravanın arkasındayken ve ben odanın içinde
    aşağı yukarı dolaşırken düşünmüştüm. Yalnız
    şunu da söylemeliyim: Bu kötülüğü bile isteye
    yapmıştım, ama içimden, kalbimden
    gelmediğine, muzır kafamın işi olduğuna
    eminim. Merhametsizliğim o kadar yapmacık,
    zoraki, sadece kafa mahsulü ve kitap gibiydi ki,
    yaptığıma bir dakika bile dayanamadım; önce
    yüzünü görmemek için kendimi bir köşeye
    attım, sonra utanç ve ümitsizlikle Liza’nın
    peşinden koştum. Antre kapısını açıp dinledim.



    uzaklaşmamış olmalıydı.
    Sokak sessizdi; hızını artıran ve dimdik yağan
    kar, beyaz bir çarşaf gibi tenha sokağı,
    kaldırımları örtmüştü. Yollarda tek bir canlı
    yoktu, etrafta çıt çıkmıyordu. Hüzün dolu sokak
    fenerleri boş yere göz kırpıyordu. Kavşağa
    kadar iyi yüz adımlık mesafeyi koşarak
    geçtikten sonra durdum.


    "Ne yana gitti? Hem ne diye peşinden
    koşuyorum? Niçin? Önünde diz çöküp
    pişmanlık gözyaşları dökmek, ayaklarını öpüp
    affedinceye dek yalvarmak için mi?" Evet, bunu
    istiyordum; göğsüm parçalanacak gibiydi ve o
    anı asla ama asla soğukkanlılıkla
    hatırlayamayacağım. "Fakat ne lüzumu var?"



    "Belki hemen yarın, sırf bugün
    ayaklarını öptüğüm için ondan nefret etmeyecek
    miyim? Onu mesut edebilir miyim hiç? Bugün
    belki de yüzüncü olarak değerimi anlamadım
    mı? Hayatını cehenneme döndürmez miyim
    kızın?"



    "Hakaretin silinmemesi onun için daha
    iyi, değil mi? Hakaret en yakıcı, en azaplı duygu
    da olsa, bir arınmadır! Nasılsa yarın gene ruhunu
    kirletecek, kalbini kıracaktım. Fakat uğradığı
    hakaret artık asla içinden çıkmayacak; düştüğü
    batak ne kadar zorlu olursa olsun, ruhunu
    yükseltecek, kinle arındıracak olan da yine
    hakaretimdir... hımm... belki de bağışlar... İyi
    ama bütün bunların ona ne faydası olur ki?"



    Kolay elde edilmiş bir saadet mi,
    yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir?


    zira hepimiz yaşamla
    bağını az ya da çok kaybetmiş, kör topal idare
    eden insanlarız.


    Peki neden bazen telaşa kapılır, kimi
    kaprisler, çılgınlıklar yaparız? İstediğimiz nedir?


    Kaprislerimiz,
    isteklerimiz yerine gelse bundan ilk biz zararlı
    çıkarız. Bize daha fazla serbestlik vermeyi,
    ellerimizi çözmeyi, hareket alanımızı
    genişletmeyi, üstümüzdeki vesayeti kaldırmayı
    deneyin bir... sizi temin ederim, o anda tekrar
    vesayet altına girmeye can atarız.


    Ben kendi hayatımda, sizin cesaret
    edemeyip yarıda bıraktığınız şeyleri sonuna
    kadar götürdüm, o kadar; üstelik siz
    tabansızlığınıza sağduyu diyor, böylece kendi
    kendinizi aldatarak avunuyorsunuz. Buna göre
    ben sizden daha "canlı"yım. Daha yakından
    bakın! Biz bugün "canlı"nın nerede yaşadığını,
    neden ibaret olduğunu, adını sanını bile
    bilmiyoruz. Bizi tek başımıza bırakın, elimizden
    kitapları alın o saat şaşkına döner, ne yana
    gideceğimizi, kimden yana çıkacağımızı, kimi
    sevip, kimden nefret edeceğimizi bilemeyiz.

    İnsan olmak, yani gerçek, kendi vücuduna
    sahip, kanlı canlı bir insan olmak dahi bize güç
    geliyor; bundan utanıyor, ayıp sayıyor, bildik,
    genel anlamda insan olmaya çabalıyoruz hep.
    Aslında biz ölü doğmuş yaratıklarız; zaten
    çoktandır canlı olmayan babalardan dünyaya
    geliyoruz ve bundan da gittikçe daha çok
    hoşlanıyoruz. Bundan zevk alıyoruz.

    Yakında.  
    ir kolayını bulup doğrudan doğruya fikir dölleri
    olarak dünyaya geleceğiz. Ama yeter bu kadar;
    daha fazla "Yeraltından" yazmak istemiyorum...

















    "
  • Okuduğu şeyin konusuna gelince... anlayan beri gelsin! Birtakım izlenimler, anılar üzerine toplu bir değerlendirme denilebilir belki. Ama özü neydi? Neye ilişkindi? İlin büyük küçük bütün kafaları ilk yarıyı kaşlarını çatarak olanca dikkatleriyle dinledilerse de herhangi bir şey çıkaramadılar; ikinci bölümü ise yalnızca inceliklerinden dinlediler.

    Evet, doğru, sürekli aşktan söz ediliyordu; bir dehanın bir kadına duyduğu aşktan; ama doğrusu pek hoş bir şey değildi bu. Kısa boylu, tombalak bir tip olan dâhi yazara ilk öpüşmesinden söz etmesi de kanımca pek yakışmadı. Burada yine can sıkıcı olan, bütün bu öpüşmelerin herkesinkinden bambaşka olmasıydı. Bir kez, öpüşülen yerde ille de katırtırnakları açıyordu (katırtırnağı ya da tıpkı onun gibi, botanik kitaplarına bakmayı gerektirecek bir başka bitki). Bu sırada gökyüzü, hiçbir ölümlünün hiçbir zaman görmediği, daha doğrusu herkesin her zaman gördüğü ama ayrımına varmadığı bir menekşe rengini almış olacaktı; "Ama işte ben gördüm ve sıradan bir şeymiş gibi de oturup sizin gibi salaklara bunu anlatıyorum." Sonra, ilginç çiftin altında oturduğu ağaç da ille portakal rengiydi. Almanya'da bir yerde otururlar, ama durup dururken, tam da bir savaş öncesi, üstelik Pompeius ya da Casius'la karşılaşarak tepeden tırnağa ürperirler. Çalıların arasından bir su perisi seslenir kendilerine; Gluck, sazların arasında keman çalmaya başlar; çaldığı parça, bir müzik sözlüğüne bakmadan kimselerin bilemeyeceği en toutes lettres* diye bir ad taşır. Tam bu sırada bir sis çöker, sis öyle yoğun, öyle yoğundur ki, milyonlarca yastık uçuşmaktadır sanki havada. Derken birden her şey kaybolur ve biz büyük dâhiyi tam buzların erime mevsiminde Volga'yı geçerken görürüz. Tam iki buçuk sayfa sürer Volga'nın bir yakasından öbür yakasına geçişin anlatılması, ama yine de buz bir yerde kırılır ve büyük yazar suya düşer. Dâhi sulara gömülüyor... boğuluyor mu acaba? Yok canım! Tam boğulmak üzereyken, nohut kadar bir buz parçacığı görür önünde, nasıl da saydam, nasıl da tertemiz bir buzdur bu... sanki "donmuş bir gözyaşı damlası" dır. Yazarımız bu minnacık buz parçacığında Almanya'nın, daha doğrusu Almanya göklerinin yansıdığını görür ve gökkuşağına benzer bu yansıma ona başka bir gözyaşını hatırlatır: "Anımsar mısın, bir zümrüt ağaç altında oturuyorduk, senin gözlerinden yaşlar yuvarlanıyordu ve sen sevinçle 'Suç yoktur!' diye bağırmıştın. 'Evet,' demiştim ben de gözyaşları arasında, 'Suç yoksa, o zaman namuslu adam da yok.' Hıçkıra hıçkıra ağlamış ve bir daha hiç görüşmemek üzere ayrılmıştık." Sevgili deniz kıyısına inerken kendisi Moskova'da Suharev Kilisesi'nin çan kulesi altında bir mağaraya gider ve tam üç yıl bu mağarada aşağılara iner, sonra birden toprağın derinliklerinde, bir kandilin önünde dua eden bir keşişe rastlar. Mağaranın küçücük penceresinin parmaklıklarına yüzünü dayayınca birinin iç çektiğini duyar. Siz keşiş mi sandınız iç çekeni? Çok lazımdı ona sizin keşişiniz! Hayır, bu iç çekiş ona yalnızca kadının "otuz yedi yıl önceki ilk iç çekişini hatırlatmıştır". Hani, "Almanya'da akik bir ağacının altında oturuyorduk ve sen bana 'Ne diye sevmeli ki?' demiştin. 'Bak her yerde katırkuyrukları var ve ben seviyorum, ama katırkuyrukları solarsa ben de artık sevmez olurum. '" Burada yine yoğun bir sis çöker, Hoffman görünür, su perisi ıslıkla Chopin'den bir şeyler çalar ve birden sislerin arasından, başında defne dallarından tacıyla Roma'nın damları üzerinde Ancus Marcius görünür. "Duyduğumuz hayranlıktan sırtımız ürperdi ve biz sonsuza dek ayrıldık." vb., vb.

    * Kısaltmadan açık olarak. (Fr.)
    Dostoyevski
    Sayfa 601 - Üçüncü Kısım, Birinci Bölüm, Şenlik. Başlangıç, III
  • 522 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabı alır almaz bitirdim açıkçası bu biraz beni üzdü. Sonu biraz daha sürebilirdi. Belki de koskoca hafta aç kalarak biriktirdiğim paranın böyle kısa sürmesi üzdü :)) ama ne olursa olsun okurken zevk alarak okudum. Ve çoğunlukla güldüm özellikle sınav haftasında çok iyi geldi. Defne'nin kısa bir süre içerisinde kurduğu dostluklar mükemmeldi. En çok İrem'in zekasına Sıla'nın aburluğuna hayran kaldım ah bir de favori karakterim Bora'nın midesine.Tek eksisi kitabın sonunun bu kadar yarım bitmesi gerekmezdi.Şimdi diğer kitap için bir hafta okulda aç gezinecem :((
  • 290 syf.
    ·9 günde·Beğendi·6/10
    Sıradan olmaktan bir tık ileriye geçememiş konu ve içeriğiyle bir ilk roman belki de çevirmen hatasından dolayı sönük kalan bir konu bilemiyorum :( lakin okunmuş ve bitmiş olmasından son derece memnunum. :))
  • 152 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Erasmus'un aslında Ahmaklığa övgü olarak yazdığı kitap, yaygın çevirisiyle Deliliğe Övgü olarak geçiyor. Deliliğe övgü, hiciv ve yergi sanatının bir örneğidir. Erasmus bu kitabı yakın arkadaşı Thomas More'un evinde yaklaşık bir haftada yazmış. Rotterdamlı Erasmus kitabını Latince kaleme almıştır ve kitapta çokça Yunan mitolojisinden alıntılar barındırır. Ben bu mitolojik ögelerden dolayı oldukça zorlandım. Sürekli dipnotlara bakmak ve kitaptan kopmamaya çalışmak ben çok yordu.
    Kitap yazımının üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen hala güncelliğini koruyan bir kitap. Erasmus kitabında zamanın bilge diye geçinen alimlerini eleştirmiş, onları yermiş. Bu yerdiği kesimin içinde kimler yoktur ki: hukukçular, filozoflar, hükümdarlar, tüccarlar, papazlar, ... kısacası kendini alim sanan her kesimi ve herkesi. Erasmus'u çok cesurca bulduğum kısım ise Hristiyanlığı bile yermesi oldu.
    Erasmus bilgeliği yererken ahmaklığı da övmüştür. Ona methiyeler dizmiştir. Fakat burada ahmaklığı kadın olarak tasarlaması da ayrı bir yerin konusudur.
    Kitabı sonbaharda elime almış, yarısına kadar gelmiş fakat kendimi verememiş ve okuduğumdan da bir şey anlamayıp kitabı yarım bırakmıştım. Koskoca Erasmus'un çok merak ederek aldığım Deliliğe Övgü kitabını okuyamadım diyerek bir kenara atmak elbette içime sinmeyecekti ki birkaç gün önce en baştan tekrar okumaya başladım ve bu sefer hala %100 verim aldığımı söyleyemeyecek olsamda tamamlamayı başardım. Açıkçası okuması ve anlaması zor bir kitap. Çünkü bu kitabı sindirebilmek için bazı bilgi birikimlerine sahip olunması gerektiğini düşünüyorum. Bunun sebebi bundan neredeyse 500 sene öncesinin tarihinin az çok bilinmesi, Yunan mitolojisi hakkında biraz bilgi sahibi olmak gerektiği ve bunlar gibi birçok şey gerektirmesi. Lakin bunlar olmadan da kendini kitaba vererek ve belki minik araştırmalar yaparak okunabilir.

    Okurken birkaç yerini postitlerle alıntıladığım bu kitapta yalnız şu bölümü bu incelemeye bırakmak istiyorum:

    "Ama artık görüyorum ki doğa sadece tek tek bireyler, kentlere değil, her topluma ekmiş kibrini. Bu yüzden diğerleri gibi İngilizler de güzelliklerin, müziğin ve mutfağın hasının yalnızca kendilerinde bulunduğuna inanır. İskoçlar soyluları, saraylıları ve hazırcevaplıklarıyla övünürler. Fransızlar adeta nezaketin işletme hakkını elinde bulundurur. Paris sakinleri diyanet işlerini kimseye bırakmaz, bu alanda kimselere de tahammül edemez. İtalyanlar onca şeyin arasında edebiyatı ve hitabet sanatını koparıp almışlardır. Yerküre üzerinde barbarlıkla alakası olmayan yegane millet olma vasfıyla övünüp bu konuda birbirlerine iltifat etme yarışı içindedirler. Oysa köhnelenmiş Roma kentinde hala eski Roma ihtişamının hayallerini kuranlar var. Venediklileri mutlu kılan zaferleridir. Bilimlerin mucidi diye geçinen Yunanlar birbirlerine ünlü kahramanlarının yiğitlik hikayelerini anlatarak geçirirler ömürlerini. Türkler ve hakiki barbar kavimi en mükemmel dine sahip olduğunu zanneder ve Hristiyanların batıl itikatlı olduğuna hükmedip onlarla alay eder. Yahudiler - bu daha komik - bıkıp usanmadan Mesih'in yolunu gözleyip bekleşirler ve bugün dahi ısrarla ve var güçleriyle Musalarına tutunurlar. Kahramanların defne tacını hiç kimseye layık görmeyen İspanyollardır. Almanlar boylarının uzunluğuyla ve büyücülükteki becerileriyle gururlanır."
  • 335 syf.
    ·16 günde·Beğendi·7/10
    Sabahın beşinde bisiklete bineceğim diye kalkıp, camdan havlayan köpek sürüsünü görünce yorganın altında kitabı bitirmeye karar verdim. Aslında sokak hayvanlarından korkan bir tip değilim ama bisikletle olunca çok kovalıyorlar :< Onlara da yazık bana da. Neyse sonuç olarak Pazar miskinliğimi bu kitap ile yaparım derken daha gün doğmadan kitabı bitirmiş oldum.

    Sürekli işten şikayet eden ben ve sürekli buna maruz kalan sizi daha fazla mağdur etmemek için bu kitaba başladım. Botton çoğu zaman bana yol gösterir, kitaplarından istediğimi elde edemesem bile, genel kültür olarak beni o kadar çok tatmin eder ki, kitabı ne amaçla okuduğumun bir önemi kalmaz. Mesela, Felsefenin Tesellisi beni felsefi açıdan daha çok doyuracak diye düşünürken, daha çok kişisel bağlamda tatmin olmamı sağladı.

    Bu kitabı tamamen işteki sıkıntıları çözmek için okudum. Aslında son sayfada şunu söylemeyi umuyordum: "Amaaaan, başlarım işine! Ben gidip dağlara yerleşeceğim." Yaşıma rağmen, hala bir ne yapmak istediğini bilmemezlik var üzerimde. İşimi seviyorum ama çalıştığım insanlar hoşuma gitmiyor, her ne kadar karakter olarak iş hayatına uygun bir insan olmasam da, insanlara kendi yaşamlarında ilham vermek hoşuma gidiyor, bütün gün evde çalışabilecek kadar evcimenim, ama topluma hitap etmek hoşuma gidiyor. Eminim ki bir çoğunuz ne yapmak istediğine karar vermiş ve bu yolda ilerleyen insanlarsınız. Benim ise her gün kafamdan şunlar geçiyor: "Pastane mi açsam acaba?", "Bir yayınevinde editörlüğe ya da çevirmenliğe mi başvursam?", "Çalıştığım firmanın yurtdışı ayağına mı başvursam?", "Küçük butik bir otel açsam şahane olur?", "Evde bir şeyler yapıp satmak ne kadar mantıklı?", "Eğitmen tercüman olarak Arap ülkelerine mi gitsem?" İşte bu ve bunun gibi sorular yüzünden, hala iş hayatımda doğru yerde olduğumu düşünmüyorum ve işteki sıkıntılarım bu soruların üstüne bal çalıyor.

    Ben de kendi kendime dedim ki: "Nedir senin sorunun Zeynep Can? İşinle alıp veremediğin ne? İş arkadaşlarınla olan problemleri neden çözemiyorsun?" Neyse ki Botton tüm insanlarda benim yaşadığım sorunların olduğuna dikkat çekmiş. Tüm insanlar olmasa bile onun bu sorunları yaşadığını bilmek benim için kafi zira kendisi benim sahip olmak isteyebileceğim bir karaktere sahip. En azından sakinliğinden bir parça alsam olur. "Çok sinirlisin.", "Çabuk sinirleniyorsun.", "Tez canlısın, hemen olsun istiyorsun." Evet efendim, evet! Benim mıy mıy mıy çalışan insana tahammülüm yok. Memnun değilsen işinden, hizmet ettiğin insanlara surat asıyorsan, defol git be adam! O maaşa çalışacak tonlarca işsiz insan var dışarıda. Öhöm, neyse sakinim. Velhasıl kelam, Botton kitapta bu endişeyi niçin yaşadığımı anlatmış ama çok fazla çözüm yolu sunmamış, anladığım kadarıyla çözüm yolları kişinin karakterine göre farklılık gösteriyor ve direk bir göndermede bulunmak doğru olmaz diye düşünmüş.

    Şu an hala kafamda deli sorular var, ne yapacağım, böyle mi emekli olacağım ya da emekli olmak istediğim bir hayatı mı yaşayacağım, ya bohem olmak istiyorsam... gibi gibi. Tabi bu bohem olma ihtiyacı kitabı okuduktan sonra doğdu, çünkü bunla ilgili çok güzel bir bölüm var. Okuduklarımdan etkilendiğim için değil, olmak istediğim şeyin anahtar kelimesini bulduğum için sanırım aklımda böyle bir seçenek daha oluştu.

    Mesela dadaizm bu yüzyılda çıksa ve ben de Gerard de Nerval gibi ıstakozuma tasma takıp yürüyüşe çıkabilsem.

    https://i.hizliresim.com/ZXO4RZ.jpg

    Ya da Charles Philipon gibi hükümeti özgürce eleştirebilsem. -Kendisi dönemin kralını zamanla armutlaşan bir insana benzetmiştir, burada ince bir detay var Fransızca'da armut anlamına gelen "la poire" kelimesi aynı zamanda da "ahmak" demektir. Buyrunuz:

    https://i.hizliresim.com/26EARj.jpg

    Ayrıca ben karikatüristin bir başka çizimi de çok beğendim:

    https://i.hizliresim.com/RrOM46.jpg

    Hepimize bir yerlerden tanıdık gelir belki diyeceğim ama bildiğiniz üzere tüm fabrikalar kapandı, tarıma ve çiftçiye verilen değer zaten ortada diyecektim ama olmayan şey ortada da var olamaz. Sonuç olarak ithal ettiğimiz ürünleri 2500 katı fiyatlara almakla yükümlüyüz, üstelik bu kadar verimli topraklarımız varken.

    Botton'un ilginç bir yanı daha var; Faşist bir yazarı çok masum göstermek gibi. Sözü geçen kişi F.T. Marinetti . Kitabın içerisinde Fütürist yazar olarak tanıdığım ve Botton'un verdiği doğru örnekle ne kadar yaratıcı olduğunu düşündüğüm yazar aslında baya bildiğiniz bir Faşistmiş. Yani Viki amca öyle söylüyor.

    "Marinetti, geçmişi hatırlatan her şeyi, müzeler ve kütüphaneler dahil yok etmeyi savunan, devrimci bir program olan Futurist Manifestolar Kitabı 'nı hazırladı."

    Bense onun, Botton 'un kitabında yazdığı fütüristik yemek kitabıyla tanıdım. Alın size özellikle beylerin ve gay hanımların hoşuna gidebilecek bir tarif:

    "Çilekli Meme Tatlısı: Pembe bir tabak üzerinde, Campari'yle pembeye boyanmış ricotta'dan iki adet kadın memesi. Meme uçları şekerlenmiş çilekten olacak, ayrıca ricotta'nın altında döşenmiş olan taze çilekler de her bir ısırışta yeni yeni memeler yendiği izlemini uyandıracak." (Sayfa:327)

    İşte bu vesileyle, geçmişi yok etmek isteyen bir insanın, yemek üzerine tatlı düşüncelerini görünce onu bu haliyle tanımayı tercih ediyorsunuz. Yani en azından ben öyle yaptım.

    Alain de Botton okudukça hayatımda şöyle bir değişiklik oldu; insanları olduğu gibi kabul etmek değil, insanları olduğu kadar kabul etmek ve pozitif yönlerini almak. Onları hayatınızda oldukları kadar kabul etmeyi ve olumsuz yönlerini reddetmeyi -yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi- öğrendiğinizde, ne mutlu size çünkü hayatınız kolaylaşıyor. Olumsuz yönleri, kanser hücrelerine benzetiyorum, o kadar hızlı yayılıyorlar ki, ve üzücü olan taraf pozitif yanların bu kadar hızlı nüfus edememesi. O yüzden bir insanın içinde ilk ne kadar pozitiflik ararsanız, bu durum sizin o kadar yararınıza oluyor. Şu an Filippo Tommaso Marinetti benim için güzel ve fütüristik yemek tarifleri veren kaliteli bir İtalyan mesela ve onu bu kadar tanımayı tercih ediyorum. Ayrıca tarifi okurken o pembelik gözümde canlandı ve ağzıma şekerli bir tat geldi, işte bu da modernize edilmiş Proust etkisi gibi bir şey :>

    Daha detaylı öğrendiğim bir güzel şey "Vanitas resim" oldu. Sanat tarihi dersinde görmeme rağmen sonrasında araştırmak için fırsatım pek olmamıştı. Burada karşıma çıkması beni inanılmaz mutlu etti.

    " Hristiyan topraklarında on altıncı yüzyıl boyunca resim yeni bir resim türü ortaya çıktı ve sonraki iki yüzyıl boyunca etkili olmayı sürdürdü. "Vanitas resim" adı verilen bu resim türü, adıyla Vaiz'e gönderme yapıyordu (vanitas, kelime anlamı olarak "boş, beyhude" anlamına geliyordu) ve ev içi mekanlara, özellikle çalışma ve yatak odalarına asılıyordu. Bu tür tablolar genellikle bir masanın üzerine yerleştirilmiş bir nesneler bütününü resmediyor, bu nesneler belli bir zıtlık barındırıyordu. Çiçekler, madeni paralar, bir gitar ya da mandolin, satranç tahtaları, defne yapraklarından bir taç ve şarap şişleri gibi nesneler yaşamın gelip geçiciliğini ve zaferlerin dünyeviliğini ön plana çıkarıyor; öte yandan bu nesnelerin hemen yanı başında yer alan kafatası ve kum saati, ölümü hatırlatan göstergeler olarak resimdeki yerini alıyordu." (Sayfa: 262)

    Buyrunuz, Philippe de Champaigne'ın Vanitas'ı:

    https://i.hizliresim.com/8aNBR7.jpg

    Ve Simon Renard de St. André'nin:

    https://i.hizliresim.com/V93dWZ.jpg

    Sanırım André bu işin erbabı, bu konuda uzun araştırmalar yaptım ve resmin yapılış amacındaki mantığı çok beğendim. Yukarıda okuduğunuz gibi, dönemine göre baya yüklü anlamlar taşıyan bir resim türü. Tüm üst tabakayı adeta kaymak gibi sıyırıp geçiyor.

    İşte böyle, hem yalnız olmadığımı anladım, hem kültürlendim, hem köpeklerden korundum, hem çözüm yolunu arayacağım yeri anladım, hem kendimin farkına vardım. Benim için böyle bir kitap oldu Statü Endişesi.

    https://i.hizliresim.com/oX6vM9.jpg
    Umarım sizler de okuduğunuzda benim kadar keyif alırsınız. Keyifli okumalar, güzel kadınlar ve bir takım adamlar.
  • 360 syf.
    ·13 günde·Puan vermedi
    #kahvaltisofrası kitabına özellikle de yazarın hayatını, Hayata bakışı açısını okuduktan sonra farklı gözle baktım.
    Tabi kitabın konusu özellikle değinmek istediği "Karadeniz Rum Halkının" yaşadığı trajedi, mübadele ve yaşananlar olunca daha da ilgi çekici oldu.
    Genel olarak sevdik lakin çok fazla geri dönüş olduğuna ve özellikle "Şirin ve Sadık karakterlerinin" sönük kalmasını eleştirdik.
    Çünkü kitapta asıl hikaye onların idi ve son belki de 50 sayfa da çabucak anlatılmıştı.
    Tabi yazarın elbet vardır bildiği diye düşünüyorum...
    Kitap genel olarak Ada'da geçince daha bir keyifliydi. Hava güzel olaydı gitmek isterdim adaya ve orada okumak isterdim bu kitabı.

    Genel olarak benim sevdiğim bir tarzı ve severek, beüenerek okudum kitabı. Hatta başka kitaplarını da okumak istiyorum.