• * "(...)Nazizmin, toplama kamplarının ve Hiroşima'nın anlaşılır olup olmadığını asla bilmeyeceğiz; artık aynı zihinsel evrende değiliz.Kurbanın ya da celladın yer
    değiştirebilmesi, sorumluluğun kırılmaya uğraması ve erimesi; muhteşem arayüzeyimizin erdemleri bunlardır. Unutma gücümüz yok artık, bellek yitimimiz görüntülere dair. Herkes suçlu olduğuna göre kim genel af ilan edecek? Otopsiye gelince, olayların anatomik doğruluğuna kimse inanmıyor artık: Modeller üzerinde çalışıyoruz. Olaylar burada, apaçık, gözümüzün önünde olsa bile ne bir şey kanıtlayabilir ne de bir şeye inandırabilirler. Böylelikle, nazizm, gaz odaları vs. çözümlemek için incelene incelene giderek daha anlaşılmaz hale geldi ve inanılmaz gelen şu soru sonunda mantıklı biçimde soruldu: "Peki aslında tüm bunlar gerçekten oldu mu?" Bu tahammül edemeyeceğimiz bir soru belki, ama ilginç olan, bu soruyu mantık olarak olanaklı kılan şeydir. Bu soruyu olanaklı kılan da olayların, düşüncelerin ve tarihin medya tarafından bir başka olay, düşünce ve tarihle ikame edilmesidir; bunları inceledikçe, nedenleri kavramak için ayrıntıları daha sıkı ele aldıkça, var olmaları, var olmuş olmaları o denli imkansızlaşmaktadır. Olayların yerine başkalarını koydukça, bellekte tuttukça, bu olayların kimlikleri bile bulanıklaşır. Belleğin umursamazlığı, tarihin nesnelleştirilmesi için harcanan çabalar, tarih karşısında nesnellik
    elde etme çabalarına denkti.(...)"

    * Ölüler Sergisi
  • Defalarca yazdım, söyledim. Benim bugün adına “Diyarbakır” denen şehirle değil! Şehrin 1950’li yıllara kadar fiziki varoluşunun binler yıllık kalıtsal abidesi olan etrafı surlarla çevrili ve bugün kısaca adı “Suriçi” diye telaffuz edilen kadim Amida ile ruhi şekillenme birliğim var. Çok adlar almıştır tarih boyunca; Amid, Amida, Dikranagerd, Diyarbekir, Amed, Diyarbakır gibi…

    Hepsi de hikâyesini o surlarla kuşatılı mekânsal manzume içinde var etmiştir. İşte belki de ben dâhil, aynı ruh haliyle müsemma olanların, ruhuna “nüfuz edeni” ve dahi “bizleri biz edeni” sahiden budur.

    Eğer Diyarbakır’da isem, şehrin hangi mekânında olursam olayım! Yüzüm bir şekilde Surlu beldeye döner, ayaklarım da beni tam da oraya götürüverir. Her defasında bu böyledir.

    Malumunuz 2015 Yaz başından 2016 İlkbaharına kadar ucu yıkımlara, sürgünlüklere, ölümlere yol açan, tarih boyunca adından söz edilecek bir zaman dilimini yaşadı Kadim Suriçi… Ki yasaklı hal, hâla sürdüğünden acı, elem, ıstırap devam edegeliyor.

    Yetmezmiş gibi suriçinin bütün giriş-çıkışları güvenlik eksenli denetim altında. Girdiğinizde suriçine, adeta “potansiyel suç” bölgesine giriyor, hatta her bir birey “potansiyel suçlu” ruh haline eviriliyor gibi!

    Oysa devlet yetkililerin en sorumlularının ifadesiyle Mart 2016 itibariyle “yasak” bitmişti Açıklamalarının üzerinden bir yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen hâla sokağa çıkma yasağı ilan edilen mahallelerin büyük bölümünde “yasaklı hâl” sürüyor.

    O mahallelerin bir yıllık zaman dilimi içinde metrukleşen, eski sahiplerini yitiren evlerinin yıkık viran hâli bir şekilde medyaya düşen fotoğraf karelerinde yürek paralıyor. Yıkılan evlerden oluşturulan geniş caddelere, hatta meydanlara bakan diğer ve kısmen yıkımdan kurtulmuş evlerin harap ve bitap boş kalan eşyasız, insansız odaları gözlerini kaybedip boşa çıkmış insan göz çukurlarına dönmüş adeta.

    Şimdi ya da sonra o yıkılmış evlerin sırlarını, nelere tanıklık ettiklerini kimler deşifre edecek. İnsan tekinin canını yakan her bir soru, aslında çıplak gerçeğe aleni çağrıdır… Acı çeken insanın yaşadıklarının hikâyesinin birer toz zerresi kadar kıymeti harbiyesi yok. Yerinden yurdundan edilen, evi barkı başına yıkılan insanları sadece istatistikî birer rakam olarak görenlerin bir gün insaniyetle hemhal olup yüzleşmek durumunda kalabileceklerini düşünmek ne mümkün!

    Eskiden arka yüzü tenekeden ve üzerinde horoz resmi olan yuvarlak cep aynalarımız vardı. Gün içinde cebimizden çıkarıp arada bir kendi yüzümüze tutar, yüzleşirdik. Çok oldu o aynalar dünyamızdan çekip gideli. Çok oldu ayıplarımızla birlikte, koyun koyuna yaşamak pahasına kendimizle yüzleşmeyeli. Günahkârlık böyle bir hâl olmalı…

    İnsanın doğasının bir yanı “korku” ise, diğer yanı da “cesaret”tir. İnsana dair olandır her ikisi de… Korku, insan tekinin vicdanını susturur. Bir kez korkunun cenderesine insan hapsolmaya görsün! İşte bu sebeple öbür yanıyla korkuya karşı cesaretin simgesel halidir hatırlamak, unutmamak ve yüzleşmek. Sanki var olmanın bazen dayanılmaz hafifliğinin diğer uçarı ruh halidir olan bitenle yüzleşmek…

    Nietzsche; “Bellekte olan yakmalı” der… Ne çabuk geçiyor zaman…

    Daha dün gibi capcanlı haliyle yaşanılan mekânlar göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman dilimi içinde sanki hiç yaşa(n)mamış gibi tarihin müsveddesi haline dönüştürülüverdi. Oysa kentler bellekleriyle var. Dimdik ayakta durup “ben varım ve buradayım işte” diyen kentin belleğinden, darbeli zamanı söküp atarsanız, koca bir “hiç” (mi) kalır geriye!

    Başına gelen onca serencamın farkındalığı, belki yüzleşebilmesinin diğer adıdır insana dair olan! Bu sebeple insanın yaşadıklarından geriye artakalandır unutamadıkları…

    Size bu satırları son bir iki aydır suriçinin Alipaşa, Lalabey (Lalebey) mahallelerinde sürdürülen yıkımlar nedeniyle yazıyorum. Biraz da kendimle yüzleşerek diyeyim.

    Suriçinde gezerken kendime ait değerlerin hayli yittiğini, suriçinin mekânsal manada neredeyse artık “bana ait olmadığını” düşünerek kendi vicdanımda, belleğimde hissettim.

    Bizimse, bize aitse kadim suriçi; hafızamızdaki hatıralarımızın, flu görüntülere dönüşmesinden hızla kurtulmak gerek. Hatıralarımızı hatırlamak, unutmamak için zamanın çıplak ruhuna sığınarak yüzleşmek gerek.

    Yoksa… Evet, yoksa ıslak sabun gibi iki elimizin arasından kayıp gitmeye aday binler yıllık bellek de, mekân da, hatıralar da…

    Aman gitmesin, yitmesin, yıkılmasın; mekânlar da, insanlar da, hatıralar da…