• 62 syf.
    Çok güzel şiir kitabıydı. Bazı şiirleri okurken birkaç defa okumak zorunda kaldım. Düşündürücü birkaç şiir vardı.

    arka kapak yazısı:
    Civit kokulu bir çarşaf düşerken balkondan
    Seyredilen beyaz perde
    Çocuklar sallanıyor
    Salıncak ipiyle yapılan sapanlar uçurtma ipiyle
    Heeey dünya!
    Bu sokakta çocuk oluyor kan
  • Ayna


    Şimale, Niémen kıyılarına, on beş yaşlarında, badem çiçeği gibi pembe beyaz, küçük bir adalı kız gelmişti. Sinek kuşları diyarından kalkıp gelmişti. Onu aşkın rüzgârı alıp getirmişti… Adadaki tanıdıkları, “Gitme,” demişlerdi. Karada hava soğuk olur. Kış, senin canına kıyar. Fakat küçük adalı kız kışa inanmıyordu. Soğuğu, ancak memleketinde içtiği şerbetlerden biliyordu. Hem sonra âşıktı da, ölümden korkusu bile yoktu… Nihayet günlerden bir gün, o taraflarda, Niémen’ in sisleri içinde, yelpazeleri, salıncağı, cibinlikleri ve memleketinin kuşları ile dolu, çubukları yaldızlı kafesiyle karaya çıktı. İhtiyar Şimal Baba, Cenub’un güneş içinde kendisine gönderdiği bu adalar çiçeğinin gelişini görünce yüreği merhametle titredi. Soğuğun kızcağız ile sinek kuşlarını bir lokmada silip süpüreceğini bildiği için, hemen o kocaman sarı güneşini yaktı ve onları karşılamak üzere yazlıklarını giydi. Adalı kız buna aldandı. Şimalin bu haşin ve ağır sıcaklığını sürecek sandı, bu edebi siyah yeşilliği bir ilkbahar yeşilliği zannetti ve bahçenin içinde iki çam ağacına salıncağını kurarak, bütün gün yelpazelendi, sallandı. Gülerek, “Şimalde hava pek sıcak!” diyordu. Ama yine zihnini kurcalayan bir şeyler vardı.Bu garip memlekette evlerin neden verandaları yoktu? Bu kalın duvarlar, bu halılar, bu ağır perdeler niçindi? Bu kocaman çini sobalara, avlulara istif edilen bu muazzam odun yığınlarına, bu mavi tilki postlarına, bu içi pamuklu mantolara, dolapların dibinde uyuyan bu kürklere ne lüzum vardı? Bütün bunlar ne işe yarayabilirdi? Zavallı kızcağız bunu pek yakında öğrenecekti. Küçük adalı kız, bir sabah uyanınca, kendinde müthiş bir titreme hissetti. Güneş kaybolmuştu, geceleyin toprağa yaklaşmışa benzeyen kapkara ve basık bir gökyüzünden, pamuk fidanlarının altına dökülenler gibi, bir takım beyaz tüyler, sessizce lapa lapa düşmekte idi. Kış gelmişti! Kış gelmişti! Rüzgâr ıslık çalıyor, sobalar horulduyordu. Sinek kuşları, çubuklu büyük kafeslerinde artık ötmez olmuştu. Mavi, pembe, yakut, deniz yeşili kanatları hareketsiz kalmıştı. Onların böyle incecik gagaları ve toplu iğnenin başı kadar gözleriyle, soğuktan uyuşmuş ve kabarmış, birbirlerine sımsıkı sokulduklarını görmek, insanın içine dokunuyordu. Ötede, bahçenin dibindeki salıncak buz tutmuş, tir tir titriyordu, çamların dalları ise, adeta camdandı. Küçük adalı kız üşüyor, artık dışarı çıkmak istemiyor. Tıpkı kuşlardan biri gibi ocağın bir köşesinde dertop olmuş, vaktini alevlere bakmakla geçiriyor ve hatıralarıyla kendine bir güneş yaratıyordu. O aydınlık ve yakıcı ocakta bütün memleketini görür gibi oluyordu. İşte bir tarafta o esmer şeker kamışı usaresinin sızdığı, bir taraftan da mısır tanelerinin yaldızlı bir toz bulutu içinde dalgalandığı geniş rıhtımlar, sonra öğle uykuları, açık renk istorlar, hasırlar, sonra yıldızlı geceler, alevli sinekler, çiçekler arasında ve cibinliğin tül örgüleri içinde vızıldayan milyonlarca küçük kanatlar. O böyle ateş karşısında hülyaya daladursun, kış günleri, gittikçe daha kısa, gittikçe daha karanlık birbirine eklenip duruyordu. Her sabah kafesten ölü bir sinek kuşu çıkarılıyordu. Çok geçmeden yalnız iki tanesi kaldı; bir köşede diken diken olup birbirlerine sokulmuş iki yeşil tüy yumağı… Bir sabah, küçük adalı kız, yatağından kalkamadı. Şimalin buzları arasına sıkışıp kalmış bir minorka sandalı gibi soğuk onu sarmış, kötürüm etmişti. Ortalık loş, oda pek hazindi. Buz, camların üstüne mat ipekten kalın bir perde asmıştı. Şehir, ölü gibiydi. Ve sessiz sokaklarda kar süpürme makinesi acı acı düdük çalıyordu… Adalı kız yatağında biraz gönlünü avutmak için yelpazesinin pullarını parıldatıyor ve zamanını memleketinden getirdiği kocaman tüy saçaklı aynalarda kendine bakmakla geçiriyordu. Kış günleri, hep daha kısa, hep daha karanlık, geçip gidiyordu. Küçük adalı kız, dantelâdan yatak perdeleri içinde sararıp soluyor, dertleniyordu. Asıl ona dert olan şey, yatağından ateşi görememesiydi. Adeta memleketinden bir defa daha uzaklaşmış gibiydi. Vakit vakit soruyordu.
    “Odada ateş var mı?”
    “Elbette var, yavrum. Ocak alev alev yanıyor. Odunun çıtırdadığını, çam kozalaklarının patladığını duymuyor musun?”
    “Peki öyleyse bir bakayım, bir bakayım.”
    Ateşi görmek için eğiliyordu ama boşuna; alevler ondan pek uzaktaydı. Ateşi göremiyordu ve bir kat daha üzülüyordu. Bir akşam, yine düşünceli ve solgun, başı yastığının bir ucunda, gözleri o görülmeyen güzel ateşe çevrilmiş yatarken, dostu yatağına yaklaştı, yorganın üzerindeki aynalardan birini aldı.
    “Ateşi görmek istiyordun, değil mi, güzelim? Peki öyleyse. Biraz bekle…”
    Ocağın başında diz çökerek, aynasıyla ona sihirli alevi aksettirmeye çalıştı.
    “Görebiliyor musun?”
    “Hayır, hiçbir şey görmüyorum.”
    “Ya şimdi?”
    “Hayır, yine görmüyorum.”
    Sonra birdenbire, bir ışık fıskiyesi yüzüne çarptı, her yanını sardı. Adalı kız, neşe içinde, “Ah şimdi görüyorum!” dedi ve gözlerinin içinde iki üç alevle, gülümseyerek can verdi.
    Alphonse Daudet
    Sayfa 245 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • Sarı hırkasına sarınmış, iskeleye konmuş bankta denizi seyrediyordu. Balık lokantasının renkli iskemlelerinden birine oturmuş ben de onu izliyordum. Aynı filmde oynayan fakat birbirini tanımayan ve tanışmayacak olan iki karakter gibiydik daha çok.
    Geçmişi düşünüyordu muhakkak!
    Son yıllarda zamanın bu kadar hızlı geçiyor olmasına mı şaşırıyordu?
    Kaybettiklerinin yüzlerini mi görüyordu karşıdaki avuç içi kadar adada?
    Rüzgâr bizlerin duymadığı sesler mi taşıyordu kulaklarına?
    Gülümsedi, ardından gözlüklerini sildi.
    Önce mutlu eden sonra ağlatan ustura kadar keskin anı parçacığı?
    Yaşarken kıymeti bilinmemiş geri gelmeyecek zamanların fısıltısı!
    Küçük adımlarla, ayaklarını sürüye sürüye, derme çatma duvarlarla sınırları belirlenmiş eve geçiyor şimdi.
    Bahçe büyük olduğu kadar bakımsız da. Olduğu gibi kalmış her şey, küflenmiş, paslanmış, evin duvarına dayanmış bisiklet, salıncak öyle…
    Hayatın sessiz tanıkları çıtırdayan çam ağaçları başka yerlerde başka evleri hatırlatıyor.
    Beyaz kahve fincanı ters çevrilmiş duvarın üzerine bırakılmış, unutulmuş mu yoksa?
    Hani tam biri kahve falı bakacakken kötü bir şey mi oldu?
    Denizkızları ve yaşlı kadın arasında kadim bir anlaşma mı var?
    “Ben fincanı bırakıyorum, siz falıma baktıktan sonra kâğıda yazıyor, büyük kahverengi çakıl taşının altına… Deniz çok soğuduğunda, kar yağdığında evime de gelebilir, kaybolan denizcilerin hikayelerini de anlatabilirsiniz!”
    Yaşlı kadının oturduğu yere bu defa ben ilişiyorum.
    Gördüklerini görmek, duydukları duymak istiyorum fakat bu sihirli iskelenin özelliği herkesin kendi yüzlerini göstermesi, kendi seslerini dinletmesi!
    Deniz kızlarının adalarda yaşadığı su götürmez diye mırıldanıyorum. Gören olmamış fakat duyanlar var!
    Su götürdüğünü geri getirmez zaten.
    Düşünüyorum da acılarımızı başkalarının gölgeleri gibi, bizim değilmiş gibi görmeye başlıyoruz bir müddet sonra, üzerine basmamaya çalışırken de hissizleşiyoruz.
    Saçak altları, cümleler, adalar ve kaçışlar biriktiriyoruz içimizde.
    Doluyoruz ve her şey normale dönene kadar başka bir insan oluyoruz.
    Bu zamanları sadece biz biliyoruz.
    Ne yazabiliyoruz ne anlatabiliyoruz.
    Önemini yitirmiş beklentilerin mezarlığı hayat!
    Beyaz kahve fincanı, bir sonun başlangıcı veya başka bir dünyaya açılan kapının anahtarıydı belki de?
    Bir kahve fincanının içine sığacak yaşamlar.
    Bir kahve fincanı dünya!
    Yaşlı kadının mutfakta yemek yaptığını hayal ediyorum
    Rutin ve akıl sağlığı bozulmasın diye çöpe dökülmek için pişirilen yemekler.
    Hayali konukları bıktırmamak adına her gün başka başka üstelik.
    Meteoroloji uzmanlarının yaptığı tahminlerin aksine, yer yer parçalı hüzünlü hava, durumu da pek önceden kestirilebilecek gibi değil.

    6 Şubat 2021
    Ali Gülcü
  • !!CEMAL SÜREYA'YA AİT OLMAYAN ŞİİRLER!!
    VE SÖZLER ŞUNLARDIR:
    1- “Kırmızı bir atkı al sade, yalnızlığını saklar.
    Edip Cansever okuma bu kış ruhunu sakatlar.” (Şairi: Sinan Yeniceli)

    2- Öyle bir sihirbazdın ki beni bile kaybettin..

    3- Öperek uyandırdım bu sabah ayrılığı.
    Fırından yeni çıkan bekleyişler satın aldım.
    Kırmızı mavi ekoseli yalnızlığımı serdim masaya.
    Manzaraysa ayrılığa sıfır! İşte her şey hazır..
    Acılarımla iki lafın belini kırdık.
    Yokluğunda bir kuş sütü eksik.

    4- Parmak uçlarıma hapsettim seni.
    Dokunduğum her yerde seni hissediyorum,
    Canım yanıyor.

    5- Ne kadar silersen sil; ya yırtılır defterin ya da izi kalır cümlelerin. ‘

    6- Önce sevdiğiniz terk eder sizi, ardından uykunuz.
    Sonra ne sevdiğiniz geri gelir ne de uykunuz.

    7- “Unutulmaz babaların öldüğü
    Annelerin ise onlarla gömüldüğü”

    8- “Her gece üstünü açma üşütürsün diyeceğine, bir kere ‘kalbini açma üzülürsün’ deseydin ya anne…”

    9- “Seni seviyorum’ diyen, seni gerçekten seven değildir. seni gerçekten seven; ‘seni seviyorum’ demeye çekinendir.

    10- Bilirsin sigarayı da kalem tuttuğum gibi tutarım. Ondan tüter “sevda sözleri…” (Şairi: Kübra Yüzüncüyıl. Bir Kadının En Mahrem Yeri/ Sayfa:6)

    11- Ne zaman bu şehirden kaçıp gitme isteği gelse, bir köşeye oturup geçmesini bekliyorum. Gidersem dönmem çünkü biliyorum…

    12- ‘Üzülme değmez’ sözünü duymaktan sıkıldım.
    Değmeyenlere zaten üzülmem. Üzüldüğüm şey
    Değmeyenlere yüreğimin değmiş olması.

    13- “Sen bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma, ben çok gülerim ve gülerken hiç kimse yalan olduğunu anlayamaz…”

    14- Allah’ım bana öyle bir eş nasip et ki; ömrümün son demlerinde bile gözlerine baktığımda kalbim ilk gün ki gibi çarpsın!

    15- Bir ‘hoşçakal’a sığdırdı beni, yere göğe sığdıramadığım.

    16- “Annesinden dayak yediği halde, yine ‘anne’ diye ağlayan bir çocuktur “aşk”…”

    17- “Gözlerine baktığımda kayboluşumun nedeni gözlerindir sanma…
    Her insan kendini kaybolmuş hisseder boşluğa bakınca!..”

    18- “Karşıdan karşıya geçer gibi sev beni. Önce bana, sonra bana, sonra tekrar bana bak…”

    19- “Gözlerinin kahvesinden koy ömrüme,
    Kırk yılın hatırına “sen” kalayım.

    20- “Parkta salıncak sırası bekleyen çocuk gibi bekledim seni. Biraz heyecan, birazda salıncağı ‘başkası kapacak’ korkusu işte.”

    21- Gelmeye fırsatın yok biliyorum…
    peki ya ben!
    ben var mıyım?
    ya da hakkımda bildiklerini sırala!
    gelmiyor mu hiç bir şey aklına?
    anladım.
    konuşan gözler meselesi,
    belki de konuşuyordur gözlerin ama ben gözce bilmiyorum ki;
    sessizce biliyorum
    usulca biliyorum
    masumca biliyorum
    yapabildiğini bildiğin tek bir şey var ama nolur bu sefer ağlatma yüklemi
    peki ya sen!
    sen var mıydın?
    hakkımda bilmediklerine ağlarken…
    yoktun
    gözlerinin konuştuklarını neden anlamıyorum merak ediyor musun?
    çünkü;
    onlar da yoklar.

    22- ‘Üşüdüysen söyle sevgilim, seni bir kat daha seveyim’

    23- “Ki ben; senin ilkokul yıllarında durmadan yere düşürdüğün kurşun kalem gibiyim: dışı sapasağlam, içi paramparça.. “

    24- Bazen diyorum ki; ne olacak söyle gitsin..
    Sonra diyorum; ”söyleyince ne olacak, sus bitsin !”

    25- “Düşenin dostu olmaz” der kimileri. Sanki ayakta olanın dostu çokmuş gibi…”

    26- Giden gitmiştir gittiği gün bitmiştir.

    27- “Belki o her şeye değecek kadar değerli senin için; ama sen de, onun için kendini hiç edecek kadar değersiz değilsin.”

    28- “Seni ne zaman uyurken hayal etsem; affediyorum”

    29- ‘Birer birer, seve seve çıktığım aşk basamaklarını; onar onar, söve söve iniyorum şimdi!’

    30 – Aynı şehirde, sen varsın, ben varım, biz yokuz!

    31 – “Çocuk olsam yeniden…
    Bir tek düştüğüm için acısa içim
    Ve kalbim; çok koştuğum zaman çarpsa sadece.”

    32- “Bir kadını ortadan ikiye böl; yarısı annedir, yarısı çocuk.”

    33- Önemli olan hastalıkta sağlıkta değil, yalnızlıkta yanımda olman..

    34- “Dokunulmasa da, görülmese de;
    kalpte yer verilir bazısına, nedensiz…”

    35- “Mutlu olmanın yolunu, karşıdakini mutlu etmek sanıyorduk. Yanıldık! Çünkü ne kadar mutlu ettiysek, o kadar yalnız kaldık”

    36- Uzaktan seviyorum seni
    kokunu alamadan,
    boynuna sarılamadan
    yüzüne dokunamadan
    sadece seviyorum

    öyle uzaktan seviyorum seni
    elini tutmadan
    yüreğine dokunmadan
    gözlerinde dalıp dalıp gitmeden
    şu üç günlük sevdalara inat
    serserice değil adam gibi seviyorum
    öyle uzaktan seviyorum seni
    yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden
    en çılgın kahkahalarına ortak olmadan
    en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan
    öyle uzaktan seviyorum seni
    kırmadan
    dökmeden
    parçalamadan
    üzmeden
    ağlatmadan uzaktan seviyorum
    öyle uzaktan seviyorum seni;
    sana söylemek istediğim her kelimeyi
    dilimde parçalayarak seviyorum
    damla damla dökülürken kelimelerim
    masum beyaz bir kağıtta seviyorum.
    (Yusuf Karakulak)uzaktan seviyorum
    37- “Git diyorsun da olmuyor işte git demekle, her şeye rağmen gidemiyor insan. Bende sana sev diyorum mesela, sevebiliyor musun?”

    38- “Ertesi gün sana kavuşmayacağım için, uyumadığım geceler var benim.”

    39- “Unuturum diye uyudum. Yine seninle uyandım.
    Belli ki uyurken de sevmişim seni.”

    40- Cevap veriyorum! Zamanla her şey geçer diyen akıllılara; geçen tek şey zamandır; anlayan anlatsın anlamayanlara.

    41- Çok günah işledim, korkuyorum.
    Ayaklarının altına al beni anne!
    Cennete gitmek istiyorum.

    42- “Kimse benimle oynamıyor diye ağlayan çocuk! Sen büyü hele, bak ne oyunlar oynayacaklar seninle.”

    43- Sen bir çocuktun
    ben bir çocuk
    1000. sözü söylemek bana düştü
    bir ben bir sen oyununda

    44- “Ve sevda darağacında, elimi çeksem senden olacağım, çekmesem kendimden…”

    45- “Denir ya aşk iki kişilik, yalan! Aşk bile bile delilik. Bi de hayat müşterektir denir. Bu da yalan çünkü aşk acısı hep tek kişilik.”

    46- “Sana yolculuk yapmak istiyorum. Kes yüreğine giden bir bilet; “can” kenarı olsun…”

    47- “’Git’ diyorsun da olmuyor işte git demekle, her şeye rağmen gidemiyor insan. Ben de sana ‘sev’ diyorum mesela. Sevebiliyor musun?”

    48- “Aklım mı? O yüzsüz bir misafir. Hep sende kalıyor…”

    49- “Küçükken aldığım dışı güzel, içi hep çürük çıkan elmalı şekerler gibisin. Aranızdaki tek fark; o elmalı, sen ise el’malı.”

    50- “En az benimki kadar annemin de ahı tutar sana. Burnumdan getirdiğin süt, onun sonuçta.”

    51- “Ne olmuş her fırsatta kendimle konuşuyorsam? Bakma sen yanlış demiş eskiler, kendi kendine konuşana deli değil, yalnız derler.”

    52- “Her gece onu düşünmekten saatim ilerlemez oldu. Kim sorarsa saat kaç diye. Cevabım hep aynı; o’na doğru” gibi adamın ağzına sıçan bir söz söylemiş. Bunu okumamın hemen akabinde şahsıma, ‘üzülme değmez’ sözünü duymaktan sıkıldım. Değmeyenlere zaten üzülmem. Üzüldüğüm şey; değmeyenlere… Yüreğimin değmiş olması.”

    53- ‘’Denize ilk giren çocuk masumiyetiyle seviyorum seni. Boğulacakmışım gibi.”

    54- “Gitmekle gidilmiyor ki… Gitmekle gitmiş olamazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır.”

    55- “Nasıl bilirdiniz, sorusuna, “tanıyamamışım” deyip geçtim.”

    56- “Bir daha beni sevdiğini söyleme! Neden biliyor musun? Çünkü yine inanırım.”

    57- “Ve sonra gülüşün geldi aklıma ve dedim ki, yine gelsen yine severim seni ‘

    58- “Üşüyor musun? Üzülme bee! Gel yanıma.. O kadar yaktın ki canımı; ısınırsın. Üşümezsin bir daha.”

    59- “Seni soruyorlar… Öldü mü diyeyim yoksa dönecek mi? İkisi de imkânsız değil mi? Çünkü biliyorum; asla geri dönmezsin. Ve biliyorsun; sen benim için asla ölmezsin…”

    60- “Günlerce konuşmaz, yazmaz, aramaz, sormaz. Sonra gelir bir ‘merhaba’ der, yine o kazanır…”

    61- Sen dedi; intihar gibisin. Hem herkes tarafından bir kez düşünülen hem de cesaret edilemeyen.

    62- Sevişti bir bakir ile bakire
    erkeğe milli dediler kadına fahişe.

    63- Gider gibi yapmadım ben, ya kaldım ya gittim. Sen ise kalır gibi yaptın, ama gittin ve ben bittim.

    64- Benimsin demeden önce, seninim demeyi bilmeli insan.

    65- “Tamam mesafeler aşka engel değil, ama ben burada ağlasam senin yanakların ıslanır mı orada?”

    66- Uğraşamam dünümle ve dünümdekilerle. Ben yarına bakarım yanımdakilerle.

    67- Özlemek, ölmekten sadece iki harf fazla be çocuk

    68- Zaman lazım sadece, unutacaksın! Nasıl unuttuysan çocukluğunu, kırılan oyuncaklarını… Kırılan kalbini de öyle unutacaksın.

    69- Senin çelme taktığın yerden başlıyorum hayata.. Varsın yara içinde kalsın dizlerim, yüreğim kadar acımaz nasıl olsa.

    70- Aslında annem seni anlatır dururmuş çocukluğumda, meğer her masala seni anlatarak başlarmış. Bir varmış, bir yokmuş.

    71- “Sen; aklım ve kalbim arasında kalan, en güzel çaresizliğimsin.”

    72- Cenaze arabalarını süslemek gibidir yokluğunu yazmak. Ne kadar güzel olsa da, ölüm taşır.

    73- “Gidemem artık oraya” dediğim yere yine gittim.

    74- O beni herhalde sevmiş! oysa ben onu her halde sevmiştim.

    75- Bazen seni sevmiyorum, sonra hemen geçiyor.

    76- İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir. Seni merak edeyim.

    77- Bilirsin beceremem yaşamayı..
    Bir damla su olsam,
    gider rakıya damlarım…

    78- Hiç nefret ede ede sevdiniz mi?

    79- Sen yeter ki içinden de olsa bir seni seviyorum de; Benim kulaklarım çınlasın kâfi.

    80- Küçükken anneme mezarlıktan korkuyorum dediğimde ‘ölüden değil, diriden kork’ demişti. Zamanla anladım ki; annem yine haklıydı.

    81- “Aklının ucuna oturup kendimi bekledim; gelmedim, gelmedim, gelmedim.”

    82- Keşke şöyle yapsaydım belki severdi deme. O senin için ne yaptı da sevdin sanki? Akıl işi değil, gönül sevdi mi gerisi bahane.

    83- Sahi
    sarkıntılığa girer mi acaba?
    - ayrılırken -
    gözlerimin sana sulanması (Şairi: Tekin Deniz)

    84- Bir kadını ortadan ikiye böl;
    yarısı annedir
    yarısı çocuk

    yarası ben
    yarası aşk

    duyanlar bilmez bunu
    görenler anlamaz,

    yarısı rivayettir
    yarası gece (Şairi: Tekin Deniz)

    85- Oyuncağın kırıldı diye üzülme çocuk.. Büyüyünce kalbin paramparça olacak !…

    86- Sevmenin bin türlüsü vardır, sevmemenin bir…
    Git iş işten geçmeden,çok geç olmadan vakit… (Şairi: Cemal Safi)

    87- Böl gecemi, destursuz gir mabedime.
    Şifa niyetine dokun yüzüme..
    Gel be,
    Gel işte. (Şairi: Şafak Yolcu)

    88- Şimdilerde.!
    Altından geçtiğim
    Bütün ağaçlar yapraklarını döküyor..!
    Havada hazan var
    Yüreğimde hüzün. (Şairi Tamer Polat)

    89- “Ne dua’lar kurtarır bizi artık, ne de zaman.. Unutabilmek gerek bazen, ağlamadan.” (Şairi : Özdemir Asaf)

    90- Ah ulan ayrılık bir senle ayrılamadık!

    91- ellerim ceplerimde yürüyorum
    ve ben ne zaman bir şiir duysam
    şahadet getiririm
    ölürüm
    ankara olurum bazen
    kaldırımlarımı telaşlı topuklar döver
    kalabalıklar arasında ezilir yalnızlığım
    korkarım
    geceleri renkli ışıklar süsler mutsuzluğumu
    kavgalar eksik olmaz
    ayrılıklar düşmez yakamdan
    ağlarım
    şarkılar söylenir adıma
    belki gelen gidenden çoktur ama
    unutturamaz boşluğunu
    hatırlarım
    adını haykırmak isterim bazen
    sesimi bastırır yokluğun
    tüm reklam panolarına suretini asarım
    ve sokak lambalarına kendimi
    sesini duymak isterim şehirler dolusu susarım...
    Emeğe Saygı Rastgele şiir paylaşmayın Araştırın....
  • Almanya’da bir bebek var, havada durur,
    Havada yer içer, havada oynar, havada uyur.
    Almanya’nın Ludwigshafen şehrinde,
    Danzing Meydanına bakan köşede,
    Bir Türk bebeği var, adı Onur, havada büyür.

    Almanya’da bir bebek var, boşlukta yürür.
    Meleklerin yakıldığı evin önünde,
    Fırlamış alev kundağından,
    Seyrediyor Ren Nehrinin yorgun sularını,
    Seyrediyor “Evrensel İnsan Hakları”nı,
    Dinlerken çığlıklarını ablalarının.

    Bakıp bakıp görmüyor musunuz onu?
    Yakılan 32 numaralı evin önünde,
    Beş salıncak boyu yüksekte,
    Minik patikleriyle yürüyor boşlukta,
    Kurt-Schumacher köprüsüne gidip dönüyor,
    Gülüyor barbarların fırıldaklarına,
    Seyrediyor Avrupa’nın “çok kültürlü” yalanını.

    192 - İtfaiye, beş dakika yakında,
    Ama, beş asırlık uzakta itfaiye müdürü.
    “Duyacak duyacak anlamayacaklar,” ya!
    Bay Frederik, Türkçe anlamıyor, güya,
    Cenaze arabalarını yolluyor, yangın ocağına .

    “Bakacak bakacak görmeyecekler”, ya!
    Görmüyor emniyet müdürü Herr Fromm,
    Görmüyor Angela Merkel, Herr Köhler de.
    Havada duran bebek görüyor ama,
    Görüyor yukardan: Elleri sıcacık ceplerinde,
    Bakıyorlar, mil çekilmiş pencerelere.

    Havada duran bebeği kurtaramaz bakan Maria.
    Kurtaramaz Rotes Kreuz* filan numara,
    Ne de Haçlı İslam İrtica Merkezleri,
    Okuyup üflerler yangına, onlar okuyup,
    Dua ederler sonra, malum makamlar katına.

    Havada duran bebek seyrediyor:
    Alev topacı çeviren müsteşarları, cüce elçileri,
    Ateşle oynayan konsolos goncolosları,
    Yazıyor olup biteni beyaz kağıtlara...
    Ama, Ankara’nın hafızı kör, silinmiş hafızası,
    Mübarek olsun Berlin cadısının gazası.

    Havada duran bebek yere inecek,
    Onurumuz da toprağa ayak basacak o gün.
    Havada duran bebek yere indiği gün,
    Çıkacak kundakçı ekselansların katına.
    Çarpacak, yüzyılın suç defterini,
    Çarpacak yüzü olmayanların suratına.

    * Kızıl Haç
  • 56 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10 puan
    "Çocuk" deyince aklımıza şeker gelir, bisiklet gelir, salıncak gelir, uçurtma gelir, minik aciz bir beden gelir en çok ta. Ondandır ki en çok " ÇOCUK" deyince cız eder içimiz, yanar yüreğimiz. Yine Yaşar Kemal ve yine sımsıcacık bir hikaye...
  • bu gece gözlerinden göğüslerine
    yıldızlar dolup taşıyor
    tutunduğum beyaz bir sayfa
    kıvılcımıyla alev alev

    hoyrat bir ses göğü yaran
    arzularından kurulan bir salıncak
    yeniden haykırmak yok adını
    yalancısın , seviyorsun

    evet , bu gece düşlendiğin bir gece
    gerçi belirsiz , hangi saat hangi gece
    ama ben yinede
    seni düşlediğim bir rüyadayım

    ah bırak karanlığa tutunayım
    başım kokunsuz yastığıma düşsün
    ferahlatıcı dudakların
    dudaklarımla buluşsun

    nasıl bir yalnızlık bu
    ışıltılı bir dehşetle
    yokluğunu okşadığım bir gece
    dilimde hep iki hece