• 528 syf.
    ·21 günde·Beğendi
    Farklı üniversitelerden akademisyenlerin, pazarlama bilim alanında kullanılan 24 farklı teoriyle ilgili bilgiler verdiği kitap, özellikle pazarlama alanında çalışan lisansüstü öğrencilerin bakması gereken bir eser. Literatür taraması nasıl yapılır?, teori nedir?, farklı alanlarda kullanılan kavramlar pazarlamada nasıl yer edinmiştir? gibi soruların cevapları neredeyse her bölümde verilmiş. Bununla birlikte, pazarlamanın sosyal bilimler içinde sayılan diğer disiplinlerle ilişkisini de bu kitapta görmek mümkün. Belki bir makale veya tez konusu bile yakalayabilir okuyucu. Alandaki açığı kapatan bir eser. Bu kitap ilginizi çekerse, bir de yakın zamanda Türkçeye çevrilen, Sheth, Garrett ve Gardner'ın Pazarlama Teorisi Gelişimi ve Değişimi isimli kitabına da bakmanızı öneririm.
  • _Kahrolası insan ne de nankördür. (Abese17) Arkadaşınız Muhammed azmamıştır. Ona ayetleri melek söyledi.(Necm 2)

    _Allah, her şeyi bilir ve Kuran’da yaş kuru tüm bilgiler vardır.(Enam 59) Kuranda hiçbir şeyi eksik bırakmadık.(Enam 38) Kuranda yazanlar kesindir, tartışmaya kapalıdır. Uymayanlar sapkındır. (Ahzap 36)
    (Diyor ki: Kuranda yaş kuru tüm bilgiler vardır ve bu kitabın dışında bilgi arayan yani insan yapısı şeylerin peşinden gidenler sapkınlardır. Peki internetin ya da modern düşüncelerin, icatların kaynağı kuranda yoksa, bunları kullanan müminler sapkın olmuyor mu?

    _Kuran, mekke ve çevresinde yaşayan arap kavmi için arapçadır.(Şura 7) Anlayasınız diye arapça Kur’an olarak indirdik(Zuhruf 2) Ey peygamber, Kur'an, yalnızca sana ve kavmine bir öğüttür.(Zuhruf 44) Ataları uyarılmamış gaflet içindeki bir kavmi uyarmak için indirilmiştir.(Yasin 6) Biz her peygamberi, kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara Allah'ın emirlerini iyice açıklasın.(ibrahim5) Eğer Arapça değil de yabancı dilden bir kitap indirseydik arap kavmi nasıl anlayacaktı.(Fussilet44) İşte o zaman kafir olurlardı. Zaten her kavme, anlasınlar diye kendi dillerinde kitap gönderdik.

    _Muhammedin, günlük siyasetinin ve kişisel gereksinimlerinin kitabı kuranda, cinsel yaşamının, ganimet paylaşımlarının, kıskançlıklarının, düşmanlıklarının, evliliklerinin hikayesini bulmak mümkündür. Arap çöllerinde, kavurucu güneşin altında, susuzluğa, kadınsızlığa, açlığa boğulmuş olan arabın hayali, buz gibi ırmaklar, serin gölgelikler, meyveler, kuş etler, çadırlar içinde göğüsleri yeni tomurcuklanmış, altın bilezikler takan inci gibi kızlardır. Allah sırf kendisini yaratıcı olarak kabul etmiyor diye insanlara küfürler vavuruyor, sözlerini kanıtlamak için hurmanın, zeytinin, çöl ağaçlarının üvtüne yemin ediyor. Emirlerini dinlemeyenlere yabani eşekler, merkepler, susamış develer, dilini sarkıtıp soluyan köpekler, reziller, sapıklar, beyinsizler, kütükler, alçakalr, soysuzlar, kahrolasıcalar, yalancılar, aşağılık maymunlar diyor. Arap zihniyetine, arabın geleneklerine dayalı ve araplar için hazırlanmış bir kitap olarak Kur’an arap kavimler anlasın diye 7 arap lehçesinde yazılmıştır. Her şeyi bilen en mükemmel kitaptır denen kuran çelişkilerle, ilkelliklerle doludur. Taşın etrafında dönmek, taşı taşlamak, taşı öpmek çöl bedevilerinin ilkel putperest adetleridir. El-lat putu(kara taş) kureyşlilerin bereket tanrıçasıdır. Türk evlatlarını şeriat mikrobuyla eğitirseniz, milli benliklerini yitirip, yakın gelecekte karşınıza Atatürk ve cumhuriyet düşmanları olarak dikileceklerdir.

    _İslam hukukunda dünya, “Dar-ül İslam” ve “Dar-ül Harb” olarak ikiye ayrılır yani şeriatla yönetilen ve yönetilmeyen topraklar. Müslümanların görevi ise cihat ilan edip yeryüzü “Dar-ül islam” olana kadar savaşmaktır. Bir İslam ülkesinin Darülharb olması halinde bütün Müslümanların görevi oradan çekip gitmektir.

    _Kurana göre kölelik tanrısaldır. Meşrudur. İnsanlar köleler ve hürler olarak 2 türlüdür. Başlasının malı bir köleyle, bol rızık verdiğimiz insan bir olur mu? (Nahl 75) Ben, cinleri ve insanları bana kulluk(kölelik) etsinler diye yarattım (Zariyat 56-58).

    _Kuran ilimsel midir? İlim, bilim anlamında değil, ayet anlamındadır. İslamcılar Kur’an’ın “ilim” dolu ayetleri dışında ilim aramaya kalkmanın Kur’an’ı inkar, hatta Allaha hakaret olacağını. İlim yapma çabalarının kökünü kazıdıklarını bilmezler. Onlara göre “ilim”, Allah ve “peygamber” sözlerinden ibarettir.
    _Şeraitte akıl akılsızlıktır. Demokrasi şeytanın yoludur. Akıl cahiliyeden kalmadır. Akıl, özgür düşünce için değil, allahın buyruklarını öğrenmek için verilmiştir ve aklın bu buyruklara boyun eğmesi de Tanrı’nın keyfine tabidir çünkü Kur’an’da, “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” der(Tekvir 29)

    _Kendi kendini övmek acziyettir. Allah, insanlara nimetler verdiğini ve verdikten sonra bununla övündüğünü, iyiliklerini insanların başlarına kaktığını görüyoruz.
    _Allah kendisinin tek ve en üstün ilah olduğunu söyleyip kendisini sürekli yüceltiyor ve muhammedin de son peygamber olduğuna ikna için yemin ediyor. Köle olarak yarattığı insanlara kendi büyüklüğünü kabul ettirmek istiyor fakat isteklere karşı gelenlere de tehdit ederek hakaretler yağdırıyor. Yabani eşekler”, “merkepler”, “susamış develer”, “dilini sarkıtıp soluyan köpekler”, “geberesiciler”, “reziller”, “sapık kişiler”, “beyinsizler”, “kof kütükler”, “alçak zorbalar”, “soysuzlar”, “kahrolasılar”, “yalancılar”__Vakıa : Ey sapıklar, yalancılar; elbette, acı zakkum ağacından yiyeceksiniz. Üstüne de susamış develerin suya saldırışı gibi kaynar sudan içeceksiniz içeceksiniz: (susamış devele-suya kanmaz_ develer=bilim adamları-sanatçılar)
    _Yemin_Her şey için yeminler eden Allah, yemin edenleri hakir görür. Alçak, zorba, korkaklar. Onlardan hoşnut olasınız diye, size yemin ederler. (tevbe96) ( psikolojide yalancılar yemin eder ve arap kültüründekiler Muhammed, Arapların çok yalan söyleyen ve çok yemin eden bir toplum olduğunu bildiği İçin Allaha yemin ettiriyor)

    _“Andolsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık.”(Araf 179). Biz dilesek, herkese hidayetini verirdik fakat "Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım" diye benden kesin söz çıkmıştır. (Secde 13). Allah’nın, bütün insanları müslüman yapmak varken yapmadığını çünkü cehennemi insanlarla ve cinlerle dolduracağına dair kendi kendine söz verdiğini, cehennemin dolup dolmadığım anlamak İçin “Doldun mu?” diye Sorduğunu, buna karşılık cehennemin: “Hayır daha var mı?” diye cevap verdiğini (Her şeyi bilen niçin cehenneme soruyor?) çünkü herkesi Müslüman yapmış olsa kendi kendine verdiği sözü yerine getirememiş olacağını “apaçık” bir şekilde açıklıyor! Allah, “ayağını koyuncaya kadar” cehennem bu şekilde konuşacaktır ki, işte o vakit dolmuş olduğunu anlatmış olacaktır.(Hadis)

    __Keyfine göre davranmak adaletsizliktir. Peki “Allah keyfiliğe sapar mı? ”Allah dilediğini doğru yola sokar, dilediğini de saptırır” (Enam 125). Allah yusufla zina yapmak isteyen Vezir’in karısını saptırmış, buna karşılık Yusuf’u doğru yola sokmuş, günah işlemekten alıkoymuştur. Eğer Yusuf’u korumamış olsa, Yusuf kadınla yatmaya hazırdır. Peki kadının suçu nedir?

    __Sağ-Sol__Kur’an a göre İman edenler sağcıdır: Uğurluluk, mutluluk, bereket, saygınlık gibi anlamlar taşımakta; buna karşılık inkar edenler ise solcu: Uğursuzluğun, bahtsızlığın, hayırsızlığın karşılığı olmakta! _Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara. Cennette onlar için (vakıa) Ayetlerimizi inkar edenler ise, sol yanın adamlarıdır (Beled 19) Hayırlı olan her işin sağ yöne göre. Sol el ise tuvalet temizliği, hurma sağla, çekirdeği solla. Sağ tarafa yat, kabusta sol tarafa tükür Allaha sığın, şeytan solla yer. Solak bir adama sağ elle yemek yemesini söylemiş adam yiyememiş Muhammed adamı lanetlemiş adam sağ elle de yiyememiş.

    _Tatlı tuzlu su_Kafirlere karşı cihat et! Müslümanlar suyu tatlı ve susuzluğu giderici, kafirler tuzlu ve acıdır. Bu iki denizin aralarına bir engel koyan odur” (Furkan 52-53).

    _Hurafe, batıl, boş inanç, uydurma, doğru olmayan demek. Hak geleli, batıl yıkılıp gitti. (İsra 81) İslam dışı tüm inançlar batıldır. Haksız yoldan yenen mal ya da rüşvet “batıldır (Bakara 188); Putlar, büyü batıldır. .İbn Kelbiye göre muhammed 40 yaşına kadar “Uzza” putuna kurban adadığı olurdu. Kara taşı öper, şeytanı şatşardı

    _Müslüman ya da kafir olmak kişiye bağlı değildir çünkü, “Allah kimi dilerse onu saptırır, kimi dilerse onu doğru yola sokar”. (Enam) ve kafir yaptıklarını cezalandırır! “Allah dileseydi puta tapmazlardı.” (Enam 107)
    _Kurban_Sembolik olarak evlat yerine hayvan kurban edilir. Kurban, eski çağlardan beri “Tanrıyı hoşnut kılmak ve yüceltmek amacıyla” uygulanmış olan bir gelenektir. Kan akıtma, başlı başına ibadettir. Amaç yoksula yardım değil ademden gelen adetle tanrıya ibadettir. Habil kabil kıssası:Tanrı, çoban olan Habil’in sunmuş olduğu kesilmiş koyunu kurban olarak kabul eder fakat çiftçi olan Kabil’in buğdayını kabul etmez. Bunun üzerine Kabil, kıskançlığa kapılıp kardeşi Habil’i bir vuruşla öldürür (Tevrat) Kuranda ise daha kısa anlatılır. _Diğer kurban türü de cihattır. Allah için kan akıtılır ve karşılığı da mükafat vardır. ibrahim-ishak-Tanrı’ya bağlılığın kan akıtımı yoluyla kanıtlanması vardır. Güç durumdaki yoksulu da doyurun da der. Allah’ı yüceltmeniz için o kurbanlıkları sizin buyruğunuza vermiştir (hac36-37) Yahudiler muhammedin kurban mucizesi gösterirse ona inanacaklarını Muhammed de daha öncekilerin mucizeler gösterdi ve inanmadınız der

    _Takıye_Hiledir. Amaca ulaşmak için her şey yapılır. İslama ısındırmak için ganimet mallarından pay ayırmak, bir bakıma takıye etmektir Tehdit karşısında dinden çıkmış gibi görünmek. Din elle dille değil kalple korunuyorsa sorun yok, takiye yapılabilir. Mümin oldu diye kureyşliler sümeyyeyi 2 deveye bağlayıp öldürmüş ve babası da islamdan çıktım diyerek takiye yapmış Muhammed de onun imanı kanına, bu faziletlidir demiş. Kafirlerle dostluk yasaktır. Çıkar için ise helal. devletler de böyle.
    _Müseylime de peygamberlik iddia eder ve 2 adam vardır. Onlara sorar, Muhammed kim? Resuldur. Peki ben kimim? Biri sen de resulsun deyince serbest diğeri bir şey demeyince kellesi gider. Muhammed ise biri takiye öteki hak yolunda doğrucuydu der.

    _Bedeviler ve Hıristiyanlar, “Peygamberlerin şehevilikle uğraşmamaları gerektiğini, nitekim İsa’nın ve Yahya’nın kadınsız yaşadıklarını, muhammedin ise şehvet düşkünü olduğunu öne sürmüşlerdir. Allah ise bunlara karşılık: Önceki peygamberlere de“zevceler ve çocuklar” verdiğini yeminlerle haber vermiş tir.

    _İslamda kadın, aklen ve dinen eksik(zeka özüürlü) yaratılmıştır. Kadın, hilekar ve düzenbaz, dayak atılmaya layık, yarım akıllı, erkeğin kölesi, mirasta ve şahitlikte erkeğin yarısı kadar hakkı vardır. Kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynaklarıdır. Eşek ve köpek gibi namazı bozanlardan sayılıp, dayak atılmaya ve daha aşağılıklara layık kılınmışlardır. Allah, iki kadının şahadetini bir erkeğin şahadetine denk saymıştır; İşte bu aklınızın eksikliğindendir"


    _Ayetler_
    _Kahrolası insan ne de nankördür. Abese17. İnsan pek cimridir(İsra 100) Kininizden kahrolarak ölün! (İmran119)
    _Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir.(Tahrim 9)
    _Kim İslâmdan başka bir dîn'e yönelirse, o sapkındır. Artık vurun onların boyunlarına, doğrayın parmaklarını"(Enfal)
    _Enfal 39_ Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah´ın oluncaya kadar onlarla savaşın!
    _Ey iman edenler! Peygambere soru sormayın, sabırlı ve sessiz olun. Sizden önceki bir kavim de soru sorup kafir olmuştu. Soru soranlara karşı Allaha sığının cevap vermeyin.(Maide101-1002)
    _Kureyşliler Muhammede deli derlerdi. Kuran ise arkadaşınız muhammed azmamıştır, o deli değildir, ona deli diyenler sapıktır der. (Necm)
    _Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da . Seni yetim bulup da barındırmadı mı?. Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi? (duha)
    _Kur’an’da bulunan 114 sureden her birinin iniş sırası ve Kur’an’da sıraları düzensizdir. Ayetler de aynı düzensizliktedir.
    _Ey inananlar! Babalarınızı, kardeşlerinizi, küfrü imana tercih ediyorlarsa dost edinmeyin , onlar zalimlerdir“ (Tevbe23) Muhammed, müşrik olarak öldü diye anasının ve babasının cehennemi boyladığını söylemiştir.
    _Yaz kış oluşumu: Sıcak şiddetlendiği vakitte namazı serinliğe bırakınız. Zira sıcağın şiddeti cehennemin kaynamasındandır. Cehennem rabbine: Ya Rab, beni ben yiyorum (izin ver)’ dedi. Allahu Teala da iki defa nefes almasına izin verdi. Nefesin biri kışın, diğeri yazın. Buhari, diyanet.
    _Ahzap37’de ayşe zeyd’ten boşanıp Muhammedle evlenir ve Allahın emri yerine gelir. Ahzap40da ise muhammed: Ben kimsenin babası değilim der çünkü Araplarda babanın geliniyle evlenme adeti yoktur
    _Her Müslüman kişiye 160 melek koruyucu olarak görevli kılınmış olup, bu melekler “bal çanağından sinek kovalar” gibi şeytanları kovalarlar; ve her şeyi deftere yazarlar
    _Cehennemin yedi kapısı vardır ve her bir kapı birer gruba ayrılmıştır (Hicr 44).
    _Biz, sana bu Kur’an’ı vahyetmekle geçmiş milletlerin haberlerini anlatıyoruz.” (Yusuf 3) Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik.(Yusuf 2)
    _Devenin her cinsini Kur’an’da, bulmak mümkündür. örn. cehennem kıvılcımları sanki birer sarı deve gibidir” (mürselat) kıyamette gebe develerin başıboş salıverilecekleri. (Tekvir) deve yükü bahşiŞ, adak develer, yününden döşek yapılan develer...
    _Maide_sofra demektir_Bugün size dininizi ikmal ettim. Allahın adı anılmadan kesilen hayvan haramdır. Taş, ağaç vb. ile öldürülmüş hayvanlar haramdır" Dara düşerseniz haram etlerden yiyebilirsiniz. Maide 3…vedâ haccında nâzil olmuştur. (artık bunlara eklenecek bir sözü olmadığını belirtmektedir.)
    3. Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, boynuzlanarak ölmüş, dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bütün bunlar fısk (Allah'a itaatten kopmak)tır. Bugün kâfirler dininizden ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden) yerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır.
    _Allah, zebanilere emreder: Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra başına azap olarak kaynar su dökün ve deyin ki ‘Tat bakalım. (Duhan 47-50) Bağışlayıcı Allah, başka tanrılara inananları kavurucu ateşle kızartacak. Cehennemi insanlarla ve cinlerle dolduracağına dair kendi kendine yemin ettiğini söyler (Secde 13) İnsanlar cehennem yakıtıdır. Cehenneme attığı kişileri, ateşten bir dağ olan “Saud”a tırmandırcaktır ki. 70 yılda bu ateşten dağa çıkabilecek ve yetmiş yılda da inebilecektir. (Müddessir ) Zakkum ağacı, cehennemin dibindeki ağaçtır. Tomurcuklan şeytan başı gibidir. Cehennemliklere karınları dolana kadar yedirilir. Sonra kızgın irini içerler ve ciğerleri yakılır, başlarından aşağı kaynar su dökülür ve derileri erir ve kızdırılmış kamçılarla kırbaçlanırlar.
    _Cennet, rüşvettir, şehvet yeridir. Eğer bana itaat ederseniz, memeleri yeni sertleşmiş, ceylan gözlü güzel bakire kızlar ve inciler gibi
    oğlanlar. Allah, buruşmuş, kocakarı olarak ölen kadınları cennete alırken “ceylan gözlü güzel huri” şekline sokup erkek kullarına hediye edecektir. Hadis.

    _Politik
    _Şeriât bir bataklıktır. İslâm ülkeleri içinde Kur'an'a en fazla bağlı olanlar, en geri kalmış olanlardır.
    _Eleştiri hakaret değildir. Gelişimin ve medeniyetin kaynağıdır. Eleştiriye karşı olan medeniyetsizdir. Eleştiriden yoksun kalan, her şey gerilikler içinde yok olmaya, yok olana kadar her şeyi ilkellikler içinde tutmaya mahkumdur. Semavi dinlerden eleştirilemeyen tek kitap kuran olduğu için binlerce yıllık ilkellikler gerçek olarak kabul edilir ve gericiğin kaynağıdır. Eleştirilemez çünkü eleştien kafir olur ve öldürülmesi gerekir.
    _Batı dünyası, akılcı güce sahip bulunduğu için, her daim kendi kendisini aşma olasılığına sahip olarak geleceğin daha üstün uygarlıklarını yaratacaktır
    _Şeriatçılar şeraitten de habersizdirler ve bir şey söylediğnizde uyduruyorsun diyerek küfretmeleri, onların ilkelliklerinin, kültürsüzlüklerinin kanıtıdır. Fikre karşı akılcı yoldan karşılık vermekten aciz bulundukları için, küfrederler.
    _Dinciler, dini aklın önüne geçirip rehber edinirler. Amaçları halkı egemenlikleri altına almaktır.
    _Türkiye Cumhuriyeti devleti, vahiylere göre değil, akılcı verilere dayalı olarak kurulmuş “laik” bir devlettir
    _Latince: tek kitap okuyandan kork!. Bu deyim, tek kitaba bağlı kalmanın, bağnazlığa, bilgisizliğe ve hoşgörüsüzlüğe sürüklenmek demek olduğunu anlatıyor. Batıyı karanlık çağdan aydınlığa çıkaran tek kitep egemenliğinden kurtulmuşluklarıdır. Şeriat ülkeleri akla sırt çevirdikleri için sefalet içinde uygar milletlere köle olmuşlardır. Atatürk sayesinde Türkiye de akıl yoluna girdi ama hala tek kitap özlemiyle yananlar gerçeğe akılla değil şeraitle gidilir diyenler vardır. Şeraitte akıl akılsızlıktır. Demokrasi şeytanın yoludur. Akıl 2500 yıllık cahiliyeden kalmadır.
    _İncil iktidara susamış papazlar tarafından yazılmıştır. Putperestlik dönemine ait kaynaklardan esinlenilmiştir.
    _Minareyi çalan kılıfını hazırlar.


    _ Ebû Bekr-i Cürcânî, ms1000, İmâm,(En büyük üstâd) der ki: “Herkesin uykudayken gördüklerini peygamberlerin uyanıkken görür”
    _Al-Cahiz (Ms 776-869), Kitabü’l-Hayavan yapıtında, İslam uygarlığının eski yunan’ın bilim kaynaklarına dayalı olarak ortaya çıktığını
    _Kureyşli Ümeyye, muhammedin peygamberlik rakibi. Tevratı bilen, gelecek peygamberin kendisi olduğunu söyleyen. Kurana öncekilerin masalları!’diyen. Önceleri muhammed tarafında sonra, Muhammed canileşince, bedir sonrası müşriklerin cenazesini kuyuya attırınca aralarıbozulur.
    _Velid b. Muğire, zengin kureyşli, adil ve iyiliksever olarak bilinir, kabe masraflarını tek başına karşılar. Allah ona o kadar nimet vermiş ama o muhammede nankörlük etmektedir, sapık, zorba der.
    __Musa ve Hızır birlikte bir gemiye binerler. Fakat Hızır gemiyi deler; Musa dayanamaz ve “Halkı boğmak için mi gemiyi delilin?” diye sorar. Hızır kızar ve “Ben sana benimle beraberliğe sabredemezsin demedim ini?” der. Sonra Bir erkek çocuğu görürler. Hızır hemen çocuğu öldürür. Musa yine Tertemiz bir canı katlettin ha! (Kehf 74). Bir köyde yıkılmak üzere bir duvar bulunmaktadır. Hızır, hemen bu duvarı doğrultur. Musa Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın” der Hızır ise musaya: soru sormanın ve sabırsız kalmanın doğru bir şey olmadığını öğretmek için, bütün bu yaptıklarının nedenlerini bildirir. Gemideki eşyalar yoksulların malıdır ve zenginlerin eline geçmesin diye batırdım. Erkek çocuğu öldürmüştür, çünkü öldürmemiş olsa bu çocuk kendi ana ve babasını dinden çıkaracaktır duvarın altında, iki yetim çocuğun hazineleri vardır. Babalan bu hazineyi onlara bırakmıştır. Ve Tanrı istemiştir ki, o iki çocuk ergin çağa gelsinler ve Tanrı’dan rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar! Bütün işler tanrıdandır.

    _Muhammed, 40 yaşındayken kendisini “peygamber” ilan ettikten sonra, 10 yıllık yaşamını Mekke’de geçirmiştir; bu döneme “birinci Mekke dönemi” adı verilir.“Medine Dönemi ise 13 yıl kadar sürmüştür. Mekkede güçsüzken medinede çete saldırılarına girişmiş ve islamı kılıçla yayamaya başlamıştır. Mekke kervanlarına saldırır. Yahudileri örnek alarak neden bizim de bir kitabımız yok der özenir. Daha önceleri gönderilmiş olan peygamberlerin “Müslüman” olarak gönderildiklerini söyler. İbrahim, İsmail, hepsi müslümandı onlara inen de islamın adı değiştirilmiş halidir der.

    _Ay tanrısından dolayı ay takvimi, cahiliye de de ay takvimi kullanılırdı. Allah odur ki güneşi ziya, ayı da nur yapmıştır ve aya konaklar belirlemiştir(takvim için) (Yunus 5) Ayın nurlu yaratılması üstünlüğündendir. Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. Allah dilediği kimseyi nuruna eriştirir...” (Nur 35)..
    _Ramazan bayramı ay takvimine göre hilalin görüngü zamanda başlar ama her ülkede farklı olduğu için 1978 yılında toplanan İslam Kongresi’nde alınan bir kararla Karışıklık giderilmek istenmiştir. Alınan kararla, bütün İslam ülkelerinde Ramazan’ın ve bayramların başlangıcı, ayın (hilalin) görünmesine göre değil, bilimsel astronomi yöntemlerine göre, ama hala eski usul devam etmekte.

    _Mızrap Çocuk olayı- türkiyede askerden kurtulursam oğlumu kurban edeceğim der ve kurban eder.
    _Ölü dirilmesi..Allah, Musa'nın kavmine: "Siz bir kimseyi öldürmüş ve bunu birbirinize atmıştınız: "Sığırın bir parçasıyla ona (ölüye) vurun" diye ekler. Dediği gibi yaparlar ve sığırın bir parçasıyla ölüye vururlar; ölü dirilir. İşte böylece Allah ölüleri diriltir (bakara 69-73)
    _Ka’b b. el Eşref, Yahudi bir şair, muhammedin adamları ibni mesleme ona dost gibi görünerek gece giderler ve karısının itirazına rağmen gece gezintisine çıkar. Adamlar kabın kellesini keser muhammede getirir. Bu cinayet karşısında Muhammed mutluluktan uçar.

    _Eşler:
    _Hz. Ayşe annnemiz, Muhammed’e, “Sen ne zaman güzel bir kadın görmüş olsan, ona sahip olabilmek için, gökten hemen bir ayet iniverir” muhammedin 11 karısı vardır. Muhammed’in şehvet gailesine kapıldığını öne sürerler
    _Mariya-hafza olayı: Peygamber cariyesi mariya ile hafsanın odasında sevişirken hafsa odaya girer ve onları görür ve resul bu aramızda bir sır olsun der ama hafsa ayşeyle peygamberin dedikodusunu yapar. Peygamber sinirlenir ve karılarıyla uzun bir süre yatmayacağını söyler ama dayanamaz. Bunun üzerine Tahrim suresi iner. 1. Ey peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak, Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? 2. Allah gerektiğinde yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır. 3. Hani peygamber eşlerinden birine, gizli bir söz söylemişti. Fakat eşi o sözü başkasına haber verip Allah da bunu peygambere bildirince. Peygamber, bunu sırrı açıklayan eşine haber verince o, "Bunu sana kim bildirdi?" dedi. Peygamber, "Bunu bana, hakkıyla bilen Allah haber verdi" dedi. 4. (Ey peygamber'in eşleri!) Eğer siz ikiniz Allah'a tövbe ederseniz, ne iyi. Çünkü kalpleriniz kaydı. Eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilin ki Allah onun yardımcısıdır, Cebrail de, salih mü'minler de. Bunlardan sonra melekler de ona arka çıkarlar. 5. Eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona, sizden daha hayırlı, müslüman, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verebilir. 10. Allah, inkâr edenlere, Nûh'un karısı ile Lût'un karısını örnek gösterdi. Bu ikisi, iki salih kişinin nikâhları altında bulunuyorlardı. Derken onlara hainlik ettiler de kocaları, Allah'ın azabından hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara, "Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!" denildi. 11. Allah, iman edenlere ise, Firavun'un karısını örnek gösterdi. Hani o, "Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap. Beni Firavun'dan ve onun yaptığı işlerden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar!" demişti. 12. Allah, bir de iffetini sapasağlam koruyan ve bizim de kendisine ruhumuzdan üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan İmran kızı Meryem'i de (inananlara) örnek gösterdi.
    _Bal şerbeti olayı: Zeynebin odasında şerbet içip çok kalınca, ayşe kıskanır ey resul ağzın kokuyor deyince peygamberin sevmediği koku olduğu için bir daha bal şerbeti içmeyeceğini söylemiş, ayşe ile hazfa sonra diğer eşleri dedikodu yaparlar ve ahzap 51 ile haremi sıralama olayı gerçekleşir.
    _Ebter_soyu kesik, erkek çocuğu olmayan anlamında, müşrikler muhammede ebter demişlerdir. Bunun üzerine 3 ayetlik Kevser suresi iner. Resulüm sana kevseri verdik. 3. Asıl soyu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir. (Niçin çocuk vermiyor?)
    _Üzün_Her söylenene inanan saftirik demektir. Araplar Muhammede üzün der. Biz aramızda dedikodu yaparız o duyarsa inkar ederek yemin ederiz inanır ve ayet gelir Allah tüm sırları bana söylüyor. Tevbe 64





    _Turan dursun: İslamı akıl ve hoşgörü dini sayanlar kuranı mutlaka okumalı. Şeriat yalnızca bir inanç işi değil, binlerce yıllık ilkelliklerin, cinayetlerin, terörün, işkencenin kaynağıdır. Kuran Allah sözüyve kölelik, cariyelik, küfürler, kısas-kan davası niye?
  • _Eristik Diyalektik: Haklı çıkmak ve kazanmak amacıyla yapılan tartışma sanatıdır. Önemli olan doğru değil dinleyiciyi ikna etmektir. Eris, yunan mitolojisinde anlaşmazlık tanrıçasıdır.
    _Diyalektik bir konuşma sanatıdır. Onun aracılığıyla bir şey çürütülür ya da ispatlanır ve bu konuşmacıların soru ve cevaplarıyla yapılır. Diyalektiğin görevi, saldırılara karşı insanın kendini nasıl savunacağını ve nasıl saldırabileceğini göstermektir. Bir kılıç ustası dövüşürken kimin haklı olduğuyla ilgilenmez. Tek dikkat ettiği şey, hasmının hamlelerini savuşturmaktır. Diyalektikte de aynen böyledir: Tinsel bir kılıç dövüşüdür diyalektik ve tartışmayı kazanmaya yarar. En doğru ismi eristik diyalektiktir.
    _Kibirlilik, düşüncemizin yanlış, muhalifimizin görüşünün ise doğru çıkmasını istemez. Tartışan kişi doğru için değil, sadece kendi önermesi için mücadele eder. Kendisine şüpheli göründüğünde bile savını kabul ettirmek ister. Bunun için kurnazlığı kullanır
    _ Eristik sadece haklı çıkmayı hedefler; sofistik ise haklı çıkarak elde edilecek itibar ve paranın peşindedir.
    _ Aristoteles retorik ve diyalektiği birlikte düşünmüş, amaçlarının inandırma olduğunu belirtmişti. _Aristo: Kendisi haksız olduğunda bunu hazmedebilecek kadar adalet duygusuna sahip olanlarla tartış. Saçmasapan şeyleri savunmayacak kişilerle tartış. Nedenleri dinleyip dikkate alanlarla, gerçeğe değer verenlerle tartış. Demek ki yüz kişi içinde tartışmaya layık bir kişi bile zor çıkar. Geri kalanı ise bırakın ne isterlerse onu konuşsunlar, budalalık insan hakkıdır. Arap atasözü: “Susma ağacının meyvesi barıştır.”
    Mantık veya analitik; Tartışma götürmez doğrulukta sonuçlara varmanın yöntemi. _Deliler doğruyu söyler, demek ki akıllılar yalancıdır.
    _Neden Haklı Çıkma Sanatı? İnsan türünün kötülüğünden. Dürüst olsaydık, sadece gerçeği günışığına çıkarmaya çalışırdık.
    __Muhalifimiz bir tez öne sürdü. Bunu çürütmek için iki yol vardır. a) ad rem [konuya yönelik]; b) ad hominem [insana yönelik] Yollar: a) doğrudan çürütme; b) dolaylı çürütme. Doğrudan çürütme tezin nedenlerine, dolaylı çürütme ise sonuçlarına saldırır; ilki tezin doğru olmadığını, ikinci ise doğru olamayacağını gösterir. Doğrudan çürütme iki türlü olabilir: Ya muhalifin önermesini dayandırdığı nedenlerin yanlış olduğunu gösteririz ya da nedenleri kabul ederiz ama bunlardan o önermenin çıkmayacağını gösteririz. Dolaylı çürütmede ise ya (sapma; bir şeyi karşıtının saçma olduğunu göstererek ispatlama) ya da örneğe başvurulur.

    _Hileler_
    _Genişletme_ Bir iddia ne kadar genel olursa, saldırılara o kadar açık olur.
    _Eşanlamlılık_ İddia genişletilir ve ortak yanı olmayan bir şeye dönüştürülüp çürütülür. İftiraya uğrayan esnaf, burjuva itibarını bir şövalye onuruna dönüştürdü.
    _Mutlaklaştırma_Önermeyi sanki genel ifade edilmiş gibi almak ve çürütmek. Üç hile akrabadır.
    _Oyunu Gizleme_Uzak bir yerden başlayarak sonuca varırız.
    _Yanlış Önerme Kullanma_ Yanlış fikirlerden doğru sonuç çıkabilir; ama doğrudan yanlış asla çıkmaz. Bir mezhebin taraftarıysa, bu mezhebin fikirlerini ona karşı temel ilkeler olarak kullanabiliriz.
    _Bir Anda Çok Soru Sorma_ Bir anda ayrıntılı soru sorularak asıl kabul ettirilmek istenen şey gizlenir; buna karşılık kabul edilenlerden çıkarılan argüman hızla öne sürülür. Bu erotematik, öğrencilere sorular sormaya dayanan öğretme yöntemi; öğretmenin konuşup öğrencilerin dinlediği akromatik yöntemin alternatifi (Sokratik de denir)
    _Kızdırma_Öfkeli kişi doğru yargıda bulunamaz _Soru Sırasını Karıştırma_ Muhalif tedbir alamaz.
    _Sonucu Sormama_ tekil durumları kabul emişse, ona sonucu kabul edip etmediğini sormaktan kaçınmalı, kabul edilmiş bir olgu olarak sunmalıyız. Kendi de inanmaya başlayacak,
    _İsim Seçme_Bütün hileler arasında bu en sık başvurulandır. Protestanlar hem bu adı hem de Evanjelikler adını kendileri seçmiş, Katolikler ise onlara sapkınlar demiştir. Muhalif herhangi bir değişiklik önerdiğinde, bundan “yenilik” diye söz etmeliyiz, çünkü bu kelime hoş karşılanmaz. Tabii öneriyi biz getirdiysek, yapacağımız şey bunun tersidir. İlk durumda karşıtlığı anlatmak için “mevcut düzen”, ikincide ise “köhnemiş önyargı”demeliyiz. “Dindarlık”, “Tanrı’ya adanmışlık” derken, karşı çıkan biri aynı şeylerden “bağnazlık”, “hurafe” diye söz edebilir. . Dinsel coşku” = “fanatizm”, “çapkınlık” = “zina” “ödeme güçlüğü” = “iflas”
    _Tez Ekleme_Kanıtlamakta zorlanıyorsak, başka önermeyi muhalife sunarız ve sanki ispatı buradan çıkaracakmış gibi yaparız. Muhalif kuşkulandığı için yeni önermeyi reddederse, bu yargısının saçmalığını gösterip zafer kazanmış oluruz; Böyle bir şey yapabilmek için aşırı derecede utanmaz olmak lazımdır;
    _Karşı Örnek Uydurma_Genel bir önerme için çok sayıda örneğin tersine, önermeye uymayan tek bir örnek onun bir kenara atılması için yeterlidir. Mesela “Bütün geviş getiren hayvanlar boynuzludur” tezi sadece deveyi örnek göstermekle çürütülmüş olur.
    _Taraf Tutma_ Bu hileye“Ağacı kökünden kavramak”denir ya da faydaya bağlı argüman_ Nedenler göstererek akla hitap etmek yerine, içgüdüler üzerinden iradeye etki etmeye çalışırız. Bu hile uygulanabilir olduğu anda, diğer hepsini gereksiz kılar: Bunu yaptığımızda, savunduğumuz düşünce tımarhaneden çıkma bile olsa, dinleyicileri hemen kendi yanımıza çekeriz. Çünkü bir dirhem irade, yüz kilo akıldan daha ağır çeker. Muhalifin savunduğu görüşün geçerli olması halinde kendi çıkarına ciddi bir zarar vereceğini ona hissettirebilirsek, elinde kor varmış gibi fırlatıp atacaktır. Mesela, bir papaz felsefi bir dogma savunuyor diyelim. Bunun kilisesinin temel bir dogması ile çeliştiğine dikkati çekildiğinde, hemen vazgeçer. Kendimize haksızlık eden bir yasa çıkarmak ne düşüncesizliktir! - Horatius,__ Dinleyiciler bizimle aynı tarikat, işyeri, kulüp vb. mensubuysa muhalifin tezi istediği kadar doğru olsun; biz bu tezin bağlı bulunduğumuz cemiyetin ortak çıkarlarına aykırı olduğunu belirtince, bütün dinleyiciler muhalifin argümanlarını mükemmel bile olsalar zayıf ve zavallı, bizimkileri ise ne kadar içi boş olsa da doğru ve yerinde bulacaktır. Koro halinde bizden yana seslerini yükseltirler, muhalifimiz ise rezil olmuş halde uzaklaşmak zorunda kalır.
    _Tezat Sunma_Muhalife tezimizi kabul ettirmek için karşı-tezi de sunup seçim yapmayı ona bırakmalı.
    _Zafer Narası Atma_istediğimiz vargıyı sanki kanıtlanmış gibi zaferle öne süreriz.
    _Zorluk Çıkarma_ Muhalifin çelişkilerine bakarız. Mesela Berlin’de bulunmanın hoş olmadığını söylemişse, “Niçin ilk trene atlayıp burayı terk etmiyorsun?” diye çıkışıveririz.
    _İnce Ayrım_ Sıkıştığımızda ince bir ayrımla kendimizi kurtarabiliriz
    _Tartışmayı Kesme_Muhalifin bizi alt edebileceğini fark edersek, tartışmayı zamanında kesmeliyiz ya da başka yöne saptırmalı,
    _Abartmaya Zorlama_İtiraz ve münakaşa iddiayı abartma eğilimi uyandırır. Yani muhalifimizi itirazlarla kışkırtarak, önermeyi, doğrunun sınırlarını geçecek ölçüde abartmasını sağlayabiliriz.
    _Sonuç Uydurma_Çarpıtarak, hiç olmayan saçma önermeler çıkarılır. Bir şeyi karşıtının saçma olduğunu göstererek ispatlama.
    _Gerekçeyi Terse Çevirme_Muhalif “O bir çocuk, bazı şeylere göz yummak gerekir” dediğinde; “Tam da çocuk olduğu için cezalandırılmalı ki kötü alışkınlarını pekiştirmesin.”
    _Tribünlere Oynama_Bilgisiz dinleyiciler önünde kullanılabilir. İtirazımız aslında geçersizdir ama bunu izleyici fark edemez. Muhalifimiz uzmandır ama dinleyiciler değil. İtirazımız onu gülünç duruma düşürüyorsa, dinleyicilerin gözünde yenilmiş olur. Örnek: Muhalif: ilk kayalık oluşumunda, kütle eriyik halindeydi. Sıcaklık 200°dü. Deniz yüzeyinin altında kristalize olmuştu. Buna karşı “O sıcaklıkta, deniz suyu buharlaşıp uçmuş olurdu” diye bir argüman getirebiliriz. Dinleyiciler güler. Muhalif bizi alt etmek için. Fizikçi olmayanlara bilimsel bir konferans vermesi gerekecektir.
    _Saptırma_Yenileceğimizi anlayınca. Taraflardan biri diğerine suçlama getirirse, o kişi buna cevap verip çürütmez, bunun yerine o da birinciye yönelik suçlamalar yapar, kendisine yönelik suçlamaları havada bırakır ve böylece aslında itiraf etmiş olur.
    _Neden Yerine Otorite Gösterme_Muhalifimizin saygı duyduğu bir otoriteden yararlanabiliyorsak, işimiz kolaydır. Muhalifin bilgi ve yetileri birinci sınıfsa, onun için geçerli otorite hemen hemen hiç yoktur. Önyargılar da otorite olarak kullanılabilir.
    _Çoban nereye götürürse oraya giden koyunlar gibidirler: Onlar için ölmek, düşünmekten daha kolaydır. Sıradan insanların kafası saçmalıklarla doludur ve bunları süpürüp temizlemek çok zordur._ _Düşüncenin yaygınlığı onun doğruluğunun kanıtı değildir.
    _Evrensel doğru sayılmış bütün eski hataları yeniden kabul etmek demek, bütün Protestan ülkelerde Katolikliği geri getirmek gerekecekti; Evrensel düşünce denilen şey, aslında sadece iki ya da üç kişinin görüşü olduğunu anlarız. Sonra da onlara güvenen, tembellik nedeniyle titiz ve zahmetli bir sınamaya girişmektense fikre hemen inanmayı yeğleyen birçok kişi daha çıkar. Böylece tembel ve saf taraftarların sayısı günden güne büyür. Geri kalanlar da, herkesin doğru saydığı bir şeye karşı çıkarak huzursuz tipler damgasını yememek için, bu fikri kabul etmek zorundadır. Taraftarlık artık bir görev haline gelir. Başkalarının görüşlerini tekrarlayan gayretkeş ve hoşgörüsüzkimselerin konuşmasına izin vardır sadece. Farklı düşünenlerden nefret etmelerinin nedeni, onların başka bir görüşü savunuyor olması değil, kendi fikir ve yargılarını oluşturmaya kalkışmalarıdır; oysa kendileri böyle bir şeye asla girişebilmiş değillerdir. Tıpkı aynı tarihsel olguyu yüzlerce tarihçinin yazmış olması, ama sonra hepsinin bunu birbirinden aldığının kanıtlanması ve aslında tek bir kişinin ifadesinden başka bir kaynak bulunmadığının anlaşılması gibi._ Akli argüman silahı karşısında, düşünememe sularına dalmış olan muhalif, derisi nasır kaplı [Siegfried öldürdüğü ejderhanın kanında yıkanarak yaralanamaz hale gelir] gibi düşüncesizlik ve kararsızlık çamuruna bulanmıştır.
    _Anlamazdan Gelme_Söylediğiniz benim zayıf anlama gücümün ötesindedir. Doğru olabilir, ama ben anlayamıyorum. Böylece dinleyiciler gözünde itibarımızı koruyarak, bir yandan da muhalifin söylediklerinin saçma olduğunu ima etmiş oluruz. Örneğin Saf Aklın Eleştirisi çıktığında, eski ekole bağlı birçok prof. kitabı anlamadıklarını açıklamış, böylece eserin işini bitireceklerini sanmışlardı. yeni ekolün bazı savunucuları onlara Kant’ın kitabını gerçekten de anlayamadıklarını gösterince, kendilerini hiç de iyi hissetmediler.
    _Muhalif bizim saçmaladığımızı ima etmek istedi; biz onun kavrama kıtlığını kanıtladık. Tabii her ikisi de en büyük bir nezaketle gerçekleşti.
    _Etiketleme_iddiayı kısa yoldan safdışı bırakmak için onu nefret edilen bir kategoriye dâhil ederiz
    _Zayıf Noktada Israr Etme_Muhalif, konuşmayı başka yöne çekmeye çalışıyorsa, bu bizim zayıf bir noktaya dokunduğumuzun kesin bir işaretidir:
    _Laf Kalabalığı Yapma_ Muhalifi saçma sözlerle, ağız kalabalığıyla şaşkına çevirmek, sersemletmek. _Yanlış Kanıttan Yararlanma_
    _Kişiselleştirme_Haksız çıkacağımızı fark edince işi kişiselleştirerek hakaret ve kabalığa başvurabiliriz. Kişiselleştirme, tartışma konusundan
    ayrılarak muhalifin kişiliğine saldırmaktır. Yaralayıcı, kötücül, aşağılayıcı ve kaba oluruz. Bu, tinsel gücün bedenselliğe ya da hayvaniliğe başvurmasıdır. Hiçbir şey kibrin tatmininden önemli değildir ve hiçbir yara insanın canını kibrin yaralanması kadar yakmaz. (“Onur yaşamdan daha önemlidir.” Kibrin tatmin edilmesi kişinin kendini başkalarıyla kıyaslaması yoluyla olur.
    _Sonuç_
    _Aslında akılların çarpışması olarak tartışma çoğu zaman karşılıklı yarar sağlar; kendi düşüncelerimizi düzeltmeye, yeni görüşler üretmeye olanak verir. Ama bunun için, tartışmacıların bilgi ve zihin gücü bakımından birbirine oldukça yakın düzeyde bulunması gereklidir. Birinin bilgisi eksikse, her şeyi anlayamaz, seviyeli değildir. Zihin gücü yetersizse, bunun getirdiği kızgınlık onu sahtekarlığa, hilekarlığa sürükleyecektir.
    __İnsan doğası şöyle bir şeydir: Konuşmacılar birbirine görüşlerini aktarırken, eğer A aynı konuda B’nin kendisinden farklı düşündüğünü saptarsa, önce kendi düşüncesini gözden geçirip hata aramak yerine, ötekinin düşünüşünde hata olduğunu varsayar. Yani insan,
    doğası gereği dediğim dediktir. Demek ki eristik diyalektik, insanın doğasında yatan dogmatikliğin işleyişini araştırıp açıklar.
    _Peirastik: Sokrates’in ortaya belli bir iddia atan kişilere sorduğu sorularla iddianın aslında sağlam olmadığını göstermesi.
    _İkna etmek” karşılıklılık esasına dayanan bir diyalog. manipülasyon, kandırmaca ve laf kalabalığı ile kişiyi yönlendirmek.


    _Hleler_
    _Taraf Tutma_İsim Seçme__Tez Ekleme__Karşı Örnek Uydurma_
    _Genişletme_Eşanlamlılık_Mutlaklaştırma_Oyunu Gizleme_Yanlış Önerme Kullanma_Bir Anda Çok Soru Sorma_Kızdırma_Soru Sırasını Karıştırma_Kendi Silahıyla Vurma_Zaaf Arama_Önermeleri Özdeş Sayma_Kanıt Varsayma_Sonucu inkâr Etme_Tezat Sunma_Zafer Narası Atma_Zorluk Çıkarma_İnce Ayrım_Tartışmayı Kesme_Abartmaya Zorlama_Sonuç Uydurma_Gerekçeyi Terse Çevirme_Tribünlere Oynama_Saptırma_ Zıddını Sorma_ Neden Yerine Otorite Gösterme_ Anlamazdan Gelme_Etiketleme_Zayıf Noktada Israr Etme_Laf Kalabalığı Yapma.













    __Seçkinlik ve Sıradanlık Üzerine__
    _ Sıradan sözcüğü neden bir küçümseme ya da bir hakaret ifadesidir? Neden "sıradan olmayan" sözcüğü "olağanüstü", "seçkin" gibi takdir ifadelerini içinde barındırır? Neden sıradan olan her şey alçak ve bayağıdır? Sıradanlık, türün doğuştan sahip olduğu şey demektir. Onların kendilerine özgü alametifarikalan yoktur: Onlar tıpkı seri imalat mamulleri gibidirler. Sıradanlığın laneti insanı hayvanların derecesine indirger çünkü onun tabiatı ve hayatı sadece türünkiyle karışmıştır.Tabiatı icabı ulu veya soylu olan herhangi bir şey, bayağı ve ucuz olanı işaret etmek için, sıradan sözcüğünden daha iyisinin bulunamayacağı bir dünyada, hayatını yalnız başına sürer.
    _Bütün beceriksizler, akılları iradeye çok sıkı biçimde bağlı olduğu için beceriksizdirler. Dolayısıyla bunların kişisel hedeflerin dışında başka hiçbir şeye gücü yetmez. Onlar için mühim olan kendilerini yüksek mevkilerdeki kimselere ikiyüzlü sahtekârlıkla tavsiye etmektir _Akıllarını kullananlar, dünyanın gerçek soyluları, hakiki asilzadeleridir. Diğerleri köleler ve ırgatlardır. Aralarında derin bir uçurum vardır. İnsanın iradesi ile aklı ne kadar uyumlu ise bu dünyada karşılaştığı güçlüklerin üstesinden gelmek, o kadar kolay olur. Aklın amacı iradenin adımlarına ışık tutmaktır. Güçlü bir irade, zayıf bir zihin ile duyguların şiddet ve yoğunluğu bir insanı yoldan çıkaracaktır. Miskin uyuşuk bir mizaç, zayıf ve güçsüz bir irade yetersiz akılla uyuşabilir ve onunla idare edebilir; ılımlı bir irade ancak ılımlı bir akıl talep eder.
    _Araba sürücüleri, hamallar, ulaklar ve benzerleri, insanlar arasındaki yük hayvanlarıdır. Onların böyle olmalarının nedeni kalın kafalılıklarından kaynaklanan bönlükleri ve duyarsızlıklarıdır; onlar düşünürken rahatsız edilmezler çünkü zaten düşünmezler; sadece tütün içerler ki bunu, düşünmenin yerine koymuşlardır. Almanya'da sanki gürültü yüzünden hiç kimsenin düşünmemesi tasarlanmış gibidir.

    _Akıllı ve basiretli yurttaşlarıma, eğer bir daha sıradan bir kimseyi büyük bir dâhi diye ilan etmek isterlerse, bunun için Hegel gibi, tabiatın, yüzüne en anlaşılır harflerle "Sıradan kimse" damgasını bastığı biraheneci kılıklı birisini seçmemelerini öneririm..
    _ Yararlı adamları dâhilerle karşılaştırmak tuğlaları elmaslarla karşılaştırmak gibidir.
    _Zenginlerin, kendilerini maddi zevklere kaptırmaları gibi dahiler de kendilerini zihinsel hazlara bırakırlar
    _Sanat, sisi dağıtır. Sanat eseri bize, hayatı ve şeyleri, gerçekte oldukları haliyle göstermeye çalışır; o sanat eserini ancak kabiliyeti ve kültürü elverdiği nispette anlar. Resmin önünde, bir prensin huzurunda durduğu gibi saygıyla durmalıdır. Şarap karşısında üzümler ne ise bu sanatlar karşısında felsefenin durumu da odur. Hayal gücü asla işin dışında tutulamaz. Bu estetik etkinin koşuludur ve güzel sanatların tümünün temel bir kuralıdır. O seyircinin hayal gücünde doğmalı-uyanmalıdır,
    _Her kuvvet iradedir ve ya yaşama isteği ya da yok etme isteğine direnme üzerine kurulur. Zeka bile yaşama isteğinden doğmuştur _İnsanlar bir şeye hürmet etmeye düşkündürler fakat onların bu saygısı çoğu kez yanlış bir hedefe yönelmiştir ve sonraki kuşaklar da bu yanlışta devam eder. Eğitimli kesimin dehaya gösterdiği saygı da, inançlı insanların azizlere gösterdiği hürmetin, çocukça tapınmaya dönüşerek yozlaşması gibi bozulup amacından sapar. Binlerce Hıristiyan, hayatı meçhul olan bir azizin kalıntılarından medet umar. Shakespeare'in koltuğu, Goethe'nin evi, Kant'm eskileri ve imzalan, hayatlarında bu adamların eserlerinin kapağını kaldırmamış çoklarınca büyük bir hayranlıkla seyredilir. Tuhaf bir yanılsamayla bu nesnelerin kendilerini bu büyük adamlara ulaştıracağını sanırlar. _Soylular ve asilzadeler aklılarını özgürce yaratıcı bir şekilde kullanırlar. Köleler ve ırgatlar ise içgüdüleriyle yaşarlar. Aradaki fark derin uçurum kadar büyüktür. Bazıları yeme içme ve çiftleşmeden başka bir şeyden anlamazken, diğerleri şiir sanat ve felsefe üretirler.
    _Hayvanlar içgüdüleriyle huzur içinde yaşarlar. İnsanların çoğu da düşünmek çok ağır bir yük olduğu için tıpkı hayvanlar gibi düşünmeksizin saatlerce bön bön boşluğa bakarak zaman geçirirler. Bunaltıcı biçimde bu kadar sık karşılaştığımız kalın kafalılığın dışavurumu, onların bütün bilgilerinin iradelerinin işleriyle sınırlı olduğuna işaret eder sadece. Onlar hiçbir şeye nesnel bir ilgi duymazlar. Hayatlarında bir kez olsun nükteli herhangi bir şey onları neşelendirmemiştir; tam tersine herhangi bir şey, düşünceyi gerekli kılsa, bu onların nefretini çekmesi için yeterlidir. Olsa olsa en kaba, en bayağı şakalar gülmelerini sağlar onların; diğer zamanlarda her biri ciddi görünüşlü birer hayvandır, bunun tek sebebi ancak öznel bir ilgiye güçlerinin yetebilmesidir. Kâğıt oyunları, onlar için en uygun eğlencedir. Kalan zamanlarda onlar iş adamıdır, alım satımla uğraşanlar, hayatın getir götür işlerini yapanlardır. Zevkleri bütünüyle bedenidir, çünkü başkaları için duyarlıkları yoktur. Onlarla ahbaplık kurmak, yarenlik etmek bizi sıradanlaştırır; böyle yapmakla kendimizi gerçekten ucuz ve bayağı hale getiririz. Akıl ile içgüdü arasındaki fark dans etmekle yürümek arasındaki ilişki gibidir. İçgüdüleriyle peşi sıra bir menzile yürürler.
    _İradesinin kölesi ve güdülerine bağlı sıradan insan ile kuklalar arasında bir bağ kurabiliriz. Dünya tiyatrosunun sahnesini işgal eden kuklaların her biri iç içe geçmiş ip ağı sayesinde oynatılır. Çoğu insanın yavan, sıkıcı, ağırbaşlı vakarı buradan kaynaklanır ki ancak asla gülmeyen hayvanlarınki bunu geçebilir. Buna karşılık gem vurulmamış aklıyla deha ünlü Milano kukla gösterisinin büyük kuklaları arasında oynayan kanlı canlı insanla karşılaştırılabilir. Bu insan onların arasında her şeyi kavrayıp anlayacak ve dolayısıyla localardan oyunu seyretmek üzere bir müddet sahneyi seve seve terk edecek tek kişi olacaktır; bu dehanın yansıtıcılığıdır.
    _Kendi hedefleriyle dolu olan adamın kafasında dünya, bir savaş alanı taslağında güzel bir manzara nasıl görünürse o şekilde belirir

    _ Elmasların değeri nasılsa insanlarınki de öyledir: Hasıl ki elmasların belli bir büyüklük, saflık ve kusursuzluk derecesine kadar belli ve
    sabit bir fiyatı vardır, ama bu derecenin ötesine geçildiğinde paha biçilmez ve alıcısı bulunmaz ise..._
    _Büyük bir kafa insanlara en derin varlığının hâzinelerini açmıştır ve onların yücelmelerine ve aydınlanmalarına katkıda bulunacak eserler meydana getirmiştir. Ayaktakımı, onda kimi kusur ve lekeleri bulup ortaya çıkaracak mevkide olduklarını düşünürler çünkü kendi hiçliklerinin ezici duygusuyla karşılaştırıldığında böylesine büyük bir adamın karşısında duydukları acıyı dindirmek isterler.
    _Hayal gücüne sahip olmayan insan, özgür bir kuş gibi değil de, kayaya yapışmış ve tesadüfün kendisine getireceği şeyi beklemek zorunda olan midye gibidir
    _Bilge ile deha farklıdır. Bilge, dehanın koşulu olan irade ve zekâ ayrılığını kabul etmez.
    _Bütün dâhiler kasvetlidir. Sefil ve perişan yaşar çünkü o kendi kişisel refah ve rahatını nesnel amaca feda eder. Onun böyle yapmasının tek nedeni elinden başkasının gelmemesidir çünkü onun vakar ve ciddiyeti burada yatar. Onun vücuda getirdiği eser bütün çağlar içindir ama onun tanınması genellikle ancak sonraki kuşaklarla başlar. Onu büyük yapan, onun kendisini ve kendi çıkannı takip etmemesidir. diğerleri kendi zamanları içinde yaşayıp kendi zamanları ile birlikte ölürler.
    _Hiç kimse, kendini beğenmişliğe sahip olmadıkça büyük olamaz. Tevazu taktir edilir ama böyle bir şey onu başkalarının boyunduruğu altına sokmaya zorlayacaktır.

    _Fizyonomi bilimi (Yüzden kişiliği okuma sanatı) Bir insanın çehresinin şekli-şemali, ikiyüzlülüğün hakim olamadığı yegâne sahadır.
    _Seçkinlik ve sıradanlığın insan çehresindeki belirtileri_ Her insanının çehresi bir haritadır. Bir insanın çehresi, dilinden daha ilginç şeyler ele verir çünkü onun yüzü, söyleyip söyleyebileceği her şeyin özetidir. Dil bir insanın sadece düşüncelerini ele verir, oysa çehre tabiatın düşüncesini dışa vurur. Herkesi gözlemlemek zahmete değer bir uğraştır; konuşmak ise böyle bir zahmete değmese bile… Adi, bayağı ve sefil düşüncelerin, kaba, bencil, kıskanç, günahkâr arzuların her biri çehreye damgasını vurur ve bütün bu işaretler, kırışık ve lekelere dönüşmüştür. Bön ve budala kimseler, bir insanın dış görünüşünün hiçbir önemi olmadığını söylerler ama ruhla beden ilişkisisi, palto ile insanın kendisi arasındaki ilişki gibi olsaydı, gereksiz olurdu. Çözümlemeye öznellik karıştığında çözümlemeye çalıştığımız her şey karışır ve değişir. çehre hakkında tamamen nesnel bir izlenim veren tam anlamında ilk bakıştır. Çehrelerin çoğu ne kadar da sefildir! Güzel ve entelektüel olanların dışında bir çehrenin duyarlı bir kimsede sarsıntıya benzer bir duygu uyandıracağına inanıyorum; Öyle kimseler vardır ki çehrelerine hayvanlardakine benzer sınırlı bir akıl seviyesi gibi bayağılığın ve kişilik düşüklüğünün damgası vuruludur, öyle ki insan nasıl olup da böyle bir çehreyle toplum içerisine çıkabildiklerine ve bir maske takmayı tercih etmediklerine şaşırır. Hatta öyle çehreler vardır ki tek bir bakış insanda kirlenme hissi uyandırır.
    _Sokrates şöyle der: “Konuş ki seni görebileyim.” Bizimle girdiği kişisel ilişki, meydana getirdiği yüzeysel bir büyülenmeyle önyargısız gözlemcileri bizlerden uzaklaştırır. Şöyle demek daha doğru olabilir: "Konuşma ki seni görebileyim".
    _Beyin, kadar büyük ve gelişkin ve ona göre omurga ve sinirler ne kadar ince ise, zekâ da o denli büyüktür çünkü beyin onlara çok daha doğrudan hükmeder.

    _Eğitim ve seçkinlik: Kendi kendilerini eğitmeye tabii eğitim tarzı diyebiliriz. Suni eğitim tarzı bunun karşısında ve başka insanların söyledikleriyle zihni basmakalıp fikirlerle tıka basa doldurmaya dayanır. Genel fikirler yanlış biçimde uygulanacak ve o şekilde ele alacaksınız. Bu şekilde eğitim yolunu şaşırmış ve dengesini kaybetmiş kafalar imal eder ve bu yüzdendir ki öğrenim ve okumayla geçen uzun bir süreden sonra, dünyaya saf budalalar, başka bir dünyadan gelmiş yaratıklar gibi adım atarız. Çocuğa kendi kendisine düşünmeyi öğretmek yerine, bütün enerjisini, zihnini başka insanların hazır düşünceleriyle tıka basa doldurmayı öğretiyoruz. Atı arabanın önüne değil de arabayı atın önüne koymak gibi. Eğitim görmemiş insanlar arasında sıkça görülen sağlam sağduyu sahibi insanlara, okumuşlar arasında bu kadar az rastlanmasının sebebi işte budur. Şeyleri anlamaya çalışmak yerine sözcüklerle tatmin olan ve onları ezbere öğrenen aşırı tehlikeli eğilim, çoğu eğitimli insanın bilgisini lüzumsuz bir laf kalabalığı haline getirir. Çoğu insan, kuruntuları, önyargıları, garip merakları, tuhaf tutkuları bütün hayatı boyunca bir yük olarak omuzlarında taşıyıp durur, dünyaya kendine özgü bakış tarzı geliştirmeyi asla denememiştir çünkü her şeyi hazır yapılı olarak almıştır ve onu bu kadar sığ ve yüzeysel yapan şey işte budur. Çocuk kendi yargısına güvenecek ve önyargılardan kurtulacaktır. Kavramları ve yargılan, kendi tecrübelerinden değif, kendisine hazır verilmiş olan fikirlerden billurlaşır.Gerçekte nasılsa öyle, açık ve nesnel bilgi edinmeyi öğretmeye özen gösterilmelidir. Böyle değil de diğer türlü olursa kafalan safsataarla dolacak, gerçekliği yanlış yorumlayacak ve dünyayı yeniden şekillendirmeye kalkışacaklardır.

    _Deha kendi kendisinin ödülüdür. Deha, çifte akla sahip bir kimsedir: Biri kendisi için ve iradesinin hizmetinde, diğeri saf nesnel bir tavırla kavradığından dünya için. Dehanın doğumu yüzyılda bir vuku bulur. Doğduğunda da uzun bir süre tanınmadan kalabilir, birinin önünü ahmaklık keser, bir başkasını kıskançlık boğar. Bir kadın kendi kendisine ne kadar çocuk doğurabilirse deha da kendi başına o kadar özgün düşünceler üretebilir. Lal taşı kendi ışığını yayar, halbuki diğer taşlar ancak aldıkları ışığı yansıtırlar. Bilginlere dâhi denemez, nasıl ki elektrik ileticilerine elektrik üreten cisimler denilemez ise, çünkü bunlar hayatlarını öğrendiklerini başkalarına öğreterek geçirirler. Büyük kafalar insanlık için şimşek değerindedir. _renkli resimler ile renksizler arasındaki fark nasılsa, deha ile sıradan insan arasında da öye bir fark vardır. Sıradan, sığ ve basit kafaya sahip biri, bir dâhinin eserinden hiçbir şey anlamayacaktır._Dahilerin yolu, yaz sabahı enfes tabiatı bütün tazeliği ve ihtişamı içinde seyretmek için yürüyüşe çıkan birinin yoluna benzer. Onunla, bir çocuk oyuncak bebeğiyle nasıl konuşursa öyle konuşacaktır. _Dâhilerin hiçbiri birbirine benzemez. Doğa onlara damgasını vurur, ardından da kalıbı parçalar. Zayıf bir yanı olmaksızın hiç kimsenin büyük bir dehaya sahip olduğu görülmüş değildir, Platon'un zayıf yanı tam da Aristoteles'in güçlü olduğu noktadır. Goethe'nin büyük olduğu taraf Kant'ın zayıf yanıdır ve tersi. _Deha kendi kaderine sadakatsiz hale gelmiş olan bir akıldır; gerçek kaderi iradenin hizmetkârı olmak olduğu halde kendisini bu hizmetten kendi işini takip etmek uğruna kurtarmış olan akla dayandığı kadarıyla doğaya aykırıdır.
    _Deha soğukkanlılıktan veya ağırbaşlılıktan yoksundur, bu şeylere ait olanlardan fazlasını görmememize dayanır; İnce ayrıntılara odaklanıp diğer her şey görünmez olur ve diğer insanları şaşırır. Odaklaşılan şeyler mikroskobun altında bir fil kaidesinin büyüklüğüne erişen pire gibi görünürler bu yüzdendir ki soğukkanlı veya ağırbaşlı bir adam bir dâhi olamaz. mizaç ölçüsüzlüğü, duygu ve heyecanların ateşliliği, baskın melankolinin etkisi altında ruh halinin çabuk değişkenliği ortaya çıkar. sonuç da dehanın esas itibariyle bu dünyada yalnız yaşamasıdır. O bu dünyada kendisine benzeyen birisine rast gelemeyecek kadar nadir bulunur ve geri kalanlardan onları dost edinemeyecek kadar farklı olan birisidir. Onlar sadece ölümlü varlıklardır; halbuki o aynı zamanda saf akıldır _
    _Deha arada bir tuhaflıklara düşebilir. Bunun nedeni akıl ile iradenin arasının gevşemesidir. Dehanın çılgınlığı buna dayanır. Bu sıradışı zekâ taşkınlığı sayesindedir ki irade karşısında belirgin üstünlüğünü elde edip kendisini iradenin hizmetinden kurtararak özgür olur. eserleri bu kaynaktan fışkırır. Yararsızlık ve kazanç getirmezlik dehanın eserlerinin ayırt edici özelliklerinden biridir; bu onların soyluluğunun alametifarikasıdır. Uzun ve narin ağaçlar meyve vermez, meyve ağaçları ufak tefek, bodur ve çirkindir.
    .
    _Gürültüyü kanıksama neyin belirtisidir_ Sıradan insanlar gürültüye karşı duyarlı değillerdir; ne var ki düşünmeye, şiire ya da sanata, sözün kısası her türden zihinsel düşünsel izlenime duyarsız olan tam da bu insanlardır: Beyin dokularının kaba niteliğine mal edilmesi gereken bir gerçektir bu. Tıpkı kafayı bedenden koparan celladın baltası gibi gürültü de onun düşüncelerini bölüp dağıtır. toprak ya da gübre yığınını kaldıran bir adamın yaklaşık on bin insanın kafasında filizlenmek üzere olan düşünceleri daha henüz tomurcuk halinde iken katletme hakkını nereden aldığını anlayamam. kırbacını şaklatan bir adam, arada bir derhal indirilip hakiki değnek atılmayı hak eder.







    İSTENÇ VE TASARIM OLARAK DÜNYA
    _Dünya tasarımdır ve iki yarısı vardır. Bir yarısı nesneldir. Nesnenin kalıpları uzay ve zamandır. Öteki yarısı özneldir. Düşüncedir. Bunu bulup ortaya çıkarması Kant’ın temel başarısıdır.
    _Kavramlar, tasarımların tasarımlarıdır ve algılanamaz. Olsa olsa düşünülebilir.
    _İdeal dünya ile gerçek dünya aynı kalıptan çıkmıştır ve bu kalıp ustur. Bunu ilk düşünen descartestir.
    _İnsan beslenmek için hayvanlara; hayvanlar birbirine, sonra onlar da bitkilere gerek duyarlar. Bitkiler beslenmek için toprağa, suya, kimyasal elementlere, birleşimlerine, bu gezegene, güneşe, dünyanın kendi ve güneşin etrafında dönmesine gerek duyarlar. Bu böyle gider. Temelde bu istemenin kendi kendini tüketmek zorunda olmasının sonucudur. Çünkü istemeden başka bir şey yoktur. O da aç bir istemedir. Bu kovalamaca, bu kaygı, bu üzüntü bundan ileri gelir.
    _Deha, saf algı durumudur. Kendi kişinin kendi çıkarlarını, dileklerini bütünüyle görüş dışı bırakma gücüdür. O her şeyin ideasını kavramaya çalışır. Şeylerin başka şeylerle ilişkisini değil. Dehalarda matematik yeteneği olmadığı kanıtlanmıştır. Deha ile deliliğin ortak bir yönü olduğu söylenebilir. Platon, deli olmayanın gerçek bir filozof olamayacağını, akıp giden ideaları gören herkesin deli gibi görüneceğini söyler.
    _Şiddetli bir acı katlanılmaz duruma geldiğinde, birey ona yenik düşerse doğa, korku içinde deliliğe sarılır. Bu onu kurtarmak için son çaredir. Us belleğin zincirini koparır ve aradaki boşluk kurgularla dolar yani gönül acılarından kaçılıp deliliğe sığınılır.

    _Düşünceden mi madde yoksa maddeden mi düşünce türedi?
    _Düşünce : Sadece ben varım. Benden başka bir şey yok. Dünya benim tasarımımdır.
    _Madde : Ne çılgınca bir varsayım. Ben varım. Benden başka bir şey yok çünkü dünya benim gelip geçici biçimimdir. Sen de olsan olsan bu biçimin parçasısın ve bir hayalet gibi geçmişe sürükleneceksin. Ben ise sonsuza kadar kalacağım.
    _Düşünce: Zaman, benim tasarımımın kalıbı. Ben bu kalıbı içimde taşırım. Eğer böyle olmasaydı sen de benimle birlikte yok olurdun.
    _Düşünce ve maddeyi kuşatan bütünlük, tasarım olarak dünya ya da görüngüdür. Bu ortadan kaldırıldığında kendinde şey kalır. Bu istençtir.

    _Felsefe, bilim ve matematik birer canavardır ve hepsi de farklı diller konuşur ve amaca giden yollardır. Din yanlış bir yoldur çünkü dogmadır, kalıptır.
    _İsteme, bilinçsizdir. İsteme, gövdenin a priori-saf bilgisi. Gövde de istemenin a posteriori-deneysel bilgisidir. Gerçekte onlar birdir. İstemenin her eylemi gövdenin devinimidir. Gövde, istemenin nesneleşmesidir. İzlenim istemeye karşı olduğunca acı diye adlandırılır. İstemeye uygun olduğunda ise ona doyum denir. Acı ve haz, tasarım değil gövdenin duygulanışlarıdır.
    _Dişler, boğaz, bağırsaklar nesneleşmi açlıktır.
    _İsteme nedensizdir ve bu onu bulanıklaştırır. Böylece insanın eylemleri özgür diye yorumlanır ama değildir.
    _Neden sonuç ilişkisi tüm görüngülerin kalıbıdır.
    _İnsanlar yaşamlarının başından donuna dek kendini mahkum ettikleri rolü oynamak zorunda oldukları kafalarına dank eder.
    _Geyik böceği kendisinden 2 kat büyük delik açar çünkü boynuzlu erkek larva için yer açılmış olur. İsteme iş başındadır. Organlar sürekli çalışır. Bu zorunluluktan dolayıdır tıpkı isteme gibi.
    _yılan başka yılanı yemeden ejderha olamaz.
    _Tasarımın duygulanışı doğa yasasıdır.
    _İstenç, kendi kendinin besinidir. Bullgog karıncası, ikiye bölünür. Başı ve kuyruğu kavgaya tutuşur. Baş dişleriyle kuyruğu yakalar. Kuyruk, başı iğneyle sokarak kendini kahramanca savunur.
    _İçgüdü geri çekilirken, her şeyi dengelediği kabul edilen düşünce çekingenlik üretir ve yanılgı oluşur. Yanılgı, istemenin nesneleşmesini önler.
    _Bitkinin masumluğu bilgisizliğe dayanır çünkü istemek suç değildir. Bile bile istemek suçtur.
    _Diyelim ki çok istediğim bir anlaşmaya güle oynaya girdim ama işler ilerledikçe zorluklar ortaya çıkmaya başladı. Böylesine istekle başladığım bir şeyden pişmanlık duyduğumdan kuşkulanır oldum. Derken sözleşme beklenmedik bir biçimde öteki tarafça bozuldu ve ben de rahatladığımı fark ettim.
    _Ne düşünürsek ona dönüşürüz. Acı bir olay düşünürsek yüreğimiz daralırken tam tersi seviçli bir olayda mutluluk duyarız. Anlak istemeye çocuk rolü oynatır. Buna kişinin kendine söz geçirmesi denir. Efendinin isteme, uşağın anlak olduğu açıktır. Çünkü sonunda kazanan hep istemedir.
    _Lord Byron şöyle der: Tıpkı benim onların parçası olduğum gibi, dağlar, denizler, gökler de benim parçam değll mi?
    _Platon: Her zaman olan, oluş içinde olmayan şey nedir?
    _Sanatı, şeyleri neden sonuç ilişkisinden bağımsız görme yolu diyebiliriz.
    _Sanatçı dünyayı onun gözleriyle görmemize izin verir.
    _Doyurulan her istek yerini yenilerine bırakır.
    _Anılarımızı düşününce mutlu oluruz. Düş gücümüz istemenin öznesini değil nesnesini anımsar. İstemenin öznesi o zamanlar da şimdiki gibi acılar içindeydi. O acılar yerini başka acılara bıraktı.
    _Tutkuları uyandırmak için yiyecek resimleri, çıplaklık kullanılır. Saf estetik askıya alınmıştır. Sanatın amacının kuyusu kazılmıştır. Taklitçiler dehanın tersine, biçime ağırlık verenler,sanatta kavramdan çıkarak bilinçsizce içgüdüsel olarak çalışırlar. Hoşumuza gideni alıp onu kavrama yerleştirir. Asalak canlılar gibi besinleri başkalarının yapıtlarından emerler ama sindiremezler.
    _Hiçbir nesne en güzel insan yüzü gibi saf estetik seyre dalışa taşımaz.
    _Sanatçı güzeli a priori sezebilir. Sanattan anlayan onu a Posteriori saptayabilir.
    _Bireyin karakteri türe ağır basarsa sonuç karikatür olur. Tam tersi anlam yokluğu.
    _Calderon: İnsanın en büyük suçu doğuş olmasıdır.


    _Müzik en eşsiz sanattır. Dünya hiç olmasaydı da var olabilirdi. Müzik başka sanatlar gibi ideanın kopyası değil, istemenin kendisinin kopyasıdır. İstemenin nesneleşmesi idealardır. Diğer sanatlar gölgelerden, müzik özden söz eder. Bas bir notaya yalnızca tiz notalar eşlik edebilir. Melodi, istemenin gizli öyküsünü anlatır.Onun her heyecanını resmeder. Platon bunu: Ruhun heyecanına öykünen melodilerin devinimi diye açıklar. Melodiyi bulmak, onda insan isteğinin, duygusunun en derin izlerini açığa çıkarmak dehanın işidir.
  • 270 syf.
    PRANGA

    Biat, mutluluktur
    21 Ocak 2021 Perşembe

    Fiyatı: 1 lira


    Kitap çok hoşuma gitti. Geçmişten günümüze değin Türk basını hangi aşamalardan geçmiş, ne zorluklar yaşamış görebiliyoruz. Bunları yer yer kendi yorumlarımla size aktarmak istiyorum.

    __________


    CERİDE-İ HAVADİS (1840): İlginç bir başlama hikayesi var. Osmanlı'nın acziyetinin trajik bir göstergesi aynı zamanda. Öyle ki, çıkaran İngiliz, devlete baskı yaparak ödenek bile almış. Kırım Harbi ile popülerliği artan gazete, ilk defa ölüm ilanlarına yer veren de gazete olma özelliğini gösteriyor.

    TERCÜMAN-I AHVAL (1860): İlk tefrika burada basıldı: Şinasi'nin Şair Evlenmesi. Eğitimi eleştirmesi yüzünden hükümet ile arası iyi olmamış ve bir ara kapatılmıştır. Özel sermaye ile kurulan ilk gazetedir.

    TASVIR-I EFKAR (1862): Agah Efendi ile Tercüman-ı Ahval'ı çıkaran Şinasi, kendi gazetesini çıkarmış; burada "halkoyu, düşünce özgür­lüğü gibi konularda uyandırıcı ve uyarıcı başyazılar" yazıyordu. Bunu yapan pek çok insan gibi soluğu Fransa'da almıştır. Benzer akıbete daha önce Agah Efendi, daha sonra Şinasi'nin kaçışından sonra gazetenin başına geçen Namık Kemal da uğrayacaktır. Ayrıca Şinasi, bizde düşünce özgürlüğünün öncüsü sayılan isimmiş.

    MUHBİR (1866): Gazetenin sahibi okuması kıt biri olduğu için gazeteyle yakinen ilgilenen Ali Suavi'ydi. Hükümeti eleştiren yazılara yer veren Muhbir, o dönem sıcak konu olan Girit sorunu üzerine çokça yazılar yazmış ve burada bir millî meclisin açılmasını da savunmuştur. Okuyucuların mektuplarına yer veriyor ve bunları kullanarak hükümete de sorular yöneltiyordu. Bir ara sebepsiz yere kapatılmıştır. Abdülhamid tahta çıktığında övgü dolu yazı yazdığı için Galatasaray Lisesi müdürlüğüne atanan Ali Suavi, ilerleyen yıllarda Abdülhamid'e bakışını değiştirecek ve tarihe Çırağan Baskını olarak geçen olaya imza atarak, burada Yedi Sekiz Hasan Paşa tarafından öldürülecektir. 19 Mayıs 1878'de gazetede çıkan son yazısında şöyle demiştir: "Herkes ve her gazete şimdiki durumun tehlikesinden bahsediyor. Benim söyleyeceğim şeyi herkesin dinleyeceğinden şüphem yoktur. Şim­diki güçlükler pek büyüktür. Ama çaresi pek kolaydır. Yarınki sayımızda, herkesin izniyle, bu çareyi kısaca açıklayıp yorumlayacağım. Bu mektu­bumun amacı yarınki yazıya genel dikkati çekmektir."

    İBRET (1870): Namık Kemal burada baş yazarlık yapmıştır. Pertev Boratav da Namık Kemal'in her şeyden önce bir gazeteci olduğunun altını çizmiştir. Halkı aydınlatmak için bu yola giren Namık Kemal, artık alıştığımız akıbete uğrayarak sürülmüştür. Devletin gazetecileri memur yaparak susturmasını, gazetelerin yersiz şekilde kapatılmalarını, gazetecilerin doğru düzgün bir mahkemeye bile çıkarılmadan cezalandırılmalarını eleştirmiştir. Yazarın Namık Kemal'in basın hakkındaki düşüncelerini özetlediği şu paragraf ise herkesin ama bilhassa basın mensuplarının kulağına küpe olmalıdır: "Namık Kemal toplumun değişmesinde gazetelerin çok büyük bir rol oynadığı kanısındadır. Ona göre "Ülkemizin Avrupa'dan birkaç yüzyıl geri kalmasının başlıca nedeni basının olmamasıdır". Kemal'e göre basın, hükümetin gidişini kontrol eden bir organdır. Basının parlamento kadar önemli bir rolü vardır. Namık Kemal kendi gazeteciliğinden söz ederken de şöyle diyor: "Kendimi vatan hizmetkârlığı için doğmuş bilenlerdenim. Bu görevi yerine getirmek için yazıdan başka bir araç bulunmadığından elim kalem tuttuğu günden beri gazeteciliği seçtim."

    BASİRET (1869): Gazete sahibi Ali Bey, 1870 Fransız- Alman savaşında, Almanların tarafını tutan yazılar yazarak Basiret gazetesinin, yabancı bir devletten para alan ilk gazete sayılmasına vesile olmuştur.

    Gerek tarih derslerimizde gerekse de pek çok tarihçimizin anlatılarında, padişahlarımızın ne kadar ileri görüşlü olduklarından övgü dolu sözlerle bahsedilir. Bu duruma, Türkiye'de sadece iki gazete varken 1858 yılında çıkarılan ceza kanunuyla, basına ilk yasaklamaların getirilmesini örnek verebiliriz. Bu kanunun 138. maddesi şöyle der: "Devleti Âliyyenin emir ve ruhsatıyla açılmış olan matbaalarda salta­natı seniyye ve erbabı hükûmet ve tebaai saltanatı seniyeden olan bir mil­let aleyhinde gazete veya kitap ve evraki muzirre tab ve neşrine mütecasir olan kimselerin iptida bastırmış olduğu şeylerin zaptiyle derecei cürmüne göre matbaası muvakkaten veya bütün bütün kapatıldıktan sonra on meci­diye altınından elli mecidiye altınına kadar cezayı nakdî ahzolunur." Devlet, yüce gönlünden lutfetmiş sana izin vermiş; sen kalkıp yemek yediğin kapa pisliyorsun. Olmaz öyle şey! Basın, hükümeti eleştirmek için değil, hükümetin devamını sağlamak içindir. Halka haber vermek için değil, halktan gerçek haberleri gizlemek için vardır. Ayrıca kanunun 139. maddesinde de genel adaba aykırı mizah yazıları ve müstehcen resimler basılması yasaklanmış. Müstehcenlik, çağa göre değişen bir durum; bu açıdan o dönemlerde bir kadının yüzünün basılması bile müstehcen bir olay olarak görülmüş olabilir. Ülkede yabancı gazeteleri de içine katsan toplamda on tane bile zor çıkacak gazeteler için 1864'te Matbuat Nizamnamesi çıkarılarak, basın üzerinden kontrol ve baskı artırılır. Bu nizamnamede örnek alınan ise yeniden imparatorluk hayalleri kuran ve bundan dolayı baskının tonunu artıran Fransa hükümdarı 3. Napolyon'dur. Üç sene sonra bir kararname çıkarılır ve yazarın tabiriyle, Türkiye'de basına sansür getirilmesi, gazetelerin kapatılması gibi konularda hep buradaki maddeler gerekçe olarak sunulur. Bu maddeler şunlar: "Dersaadette (yani İstanbul'da) yayınlanmakta olan gazetelerin bir takımının bir süreden beri kullandıkları dil ve tuttukları yol...
    Memleketin genel menfaatlerine aykırı aşırılıklar...
    Devlete bile dil uzatanlar...
    ... Fesat âleti olarak birtakım zararlı fikirleri ve yalan haberleri yazanlar...
    Halkın ahvalinin ıslahı ve memleketin ilerlemesi için her va­kitten ziyade himmet buyurulduğu bir sırada...
    Asayişin ve düzenin korunması için...
    Bu kaideye aykırı davranan gazetelerin bütün devlete ve umum millete olan mazarratlarının önlenmesi için...
    Matbuat nizamnamesi hükümlerinin dışında olarak hükü­metçe eğitici ve önleyici tedbirler alınmasına karar verilmiştir...
    İşbu Kararname geçicidir. Bunu yaratan şartlar ortadan kal­kınca Kararname de bertaraf olacaktır." lakin bu şartlar hiçbir zaman ortadan kalkmaz, çünkü burası Türkiye.

    2. Abdülhamid döneminde ise basına sansür, zirve noktasına ulaşıyor. Gazeteler ve kitaplar sansür kurulundan geçiyor; buralarda birçok kelime, cümle, paraf klasik nedenlerle yayından kaldırtılıyor. Öyle ki, vatan kelimesi bile sansür kapsamındadır. Yine, burna ve bilhassa uzun burna atıf yapan cümleler, uzun bir burna sahip Abdülhamid'i çağrıştırdığı için sansürleniyordu. Çuvaldızı kendimize batırmayan ve hep başkasının gözündeki merteği gören bir halk olarak, sürekli surette Hitler'in kitap yakım şölenlerine atıf yaparak bu konudaki hassasiyetimizi ön plana çıkarırız. Lakin, kendi tarihimizdeki benzer olayları hiç duymayız, bilmeyiz veya bilsek de mutlaka onu meşru kılacak gerekçeler üretiriz. Örneğin; Abdülhamid döneminden kitap yakımlarına dair devletin kaydına giren birtakım belgeler:

    i) Mabeyn Başkâtipliği'ne, yani Saraya yollanmış 7 Mayıs 1902 tarihli bir belgeden özetle : "Encümeni Teftiş ve Muayene'nin el koyduğu 150 çuval kadar kitap ve belgenin önce Kâğıthane bölgesinde yakılıp yok edilmesi öngörülmüştü. Sonra bundan vazgeçildi, kitapların Millî Eğitim Bakanlığı arkasındaki bahçede, bir demir kafes içinde yakılması uygun görüldü. Fakat ne kadar dikkat edilirse edilsin, yanarken bazı kâğıtların havaya dağılacağı, ve çıkacak duman­ların da dışarıdan yangın sanılacağı üzerinde duruldu. Çünkü geçen yıl bazı belgeler bahçede yakılırken tulumbacılar bunu yangın sanıp işi karıştırmışlardı. Bu yüzden kitap ve belgelerin Çemberlitaş hamamında yakılması daha doğru görülmüştür. Çünkü Bakanlığın mahzenine açılan bir geçitten Hamamın kül­hanına geçilebilir. Kitaplar böylece hiç kimse görmeden Hama­ma taşınabilecektir..."

    ii) Başka bir belge: "Başka bir belge: "150 çuval zararlı belgenin kimse görmeyecek şekilde Çember­litaş hamamına taşınması için bugün Bakanlığın bahçe duvarın­da bir geçit açıldı, saat altı buçukta belgelerin yakılmasına baş­landı, ve vaktin müsaadesi ve külhanın alabildiği ölçüde saat 10 buçuğa kadar 13 çuval yakıldı. Belgeler tamamen kül haline ge­tirildikten sonra üzerine su dökülüp mahvedildi...""

    iii) Bir belge daha: "Bugün saat 12’de toplanıldı. Akşam saat 10 buçuğa kadar 22 çuval yaktırıldı. Her ne kadar yanan belgeler bir kül yığını hali­ne geldiyse de hamam külhanında iz bırakılmaması için üstüne su döktürülerek çamur haline getirildi. Sonra Bakanlığın yanın­daki bahçede kazılan çukurun içine doldurularak üzeri toprakla örtüldü... 8 Mayıs 1902." Yazarın buna yorumu ise şu şekilde: "Katillerin cesedi gömmelerine benzeyen bir korku yok mu bu işlerde? Aydınlıkların korkusu!.."

    iv) Bir belge daha: "Bugün de sabahleyin 12'den akşam 12'ye kadar zararlı ve yasak edilmiş kitaplardan beş çuval yaktık. Böylece yakılan kitap ve risalelerin sayısı 165 çuvala yükseldi...12 Mayıs 1902"

    Bundan sonra, kitapların güvenliği için bir paylaşım yapacağımız vakit, bir yanda Hitler'in kitap yakım töreninin fotoğrafını, diğer yanda da Abdülhamid'in kitap yakım işlemlerinin fotoğraf veya resimlerini paylaşalım, ne dersiniz?

    Abdülhamid, iç basına karşı uyguladığı diğer bir taktik, onlara çeşitli ödüller kapsamında paralar vererek kendine bağlamak olmuştur. Öyle ki, Padişahın doğum günü ve benzeri günlerde kimi yazarlar, gazetelerinde ona övgü dolu yazılar kaleme alarak para koparmaya çalışmışlardır. Öte taraftan, dış basında ülke ve kendisi hakkında olumsuz haberler çıkmasının önüne geçmek için de eline cebine atan Abdülhamid, yabancı basınlara, bilhassa da Fransız basınına çokça ödeme yapmıştır: "Victor Bérard 1897'de Paris'te yayınlanan «La politique du Sultan» (Sultan’ın politikası) adlı kitabında o yıllarda Paris'teki 17 gazeteye, Tür­kiye ile ilgili heyecan verici haber yayınlamamaları için sürekli olarak para verildiğini yazmaktadır."

    TERCÜMAN-I HAKİKAT (1878) ve kurucusu AHMET MİTHAT EFENDİ: Ahmet Mithat Efendi, "halk tipi gazeteciliğin ve gazetelerde, vülgarizasyonun (karmaşık, anlaşılması güç bir metni vb. herkesin anlayabileceği bir biçime sokma işi, yalınlaştırma) kurucusudur." Halkın içinden biri olan Ahmet Mithat Efendi'nin ilk yazısı da kendisine mihenk aldığı yön doğrultusundadır ve katılmamak elde değil: "Yüzbinde bir kişinin anlayabileceği lisana biz millet lisanı diyebile­cek miyiz? Halkımızın kullandığı bir lisan yok mu? İşte onu millet lisanı yapalım. Arapça ve Farsçanın ne kadar izafetleri ve ne kadar sıfatları var ise kaldırıversek... Şimdi meselâ, 'Devletimizin himematı mahsusei terak­ki perveranesi' diyoruz. Bunu kim anlayabilir? 'Daima ilerlemeye çalışan devletimizin himmet ve gayreti' denilse elbette daha çok anlayan bulu­nur." Abdülhamit konusunda bir hususa değineceğim ama bunu Ahmet Mithat Efendi ile Mithat Paşa arasındaki bir olaydan yola çıkarak yapmak istiyorum. Ahmet Mithat Efendi, "Ey veziriazam, biz terakki isteriz. Bizi okut, sanat öğret, zengin et, hür et. Okul yap; eğer okumazsak kabahat bizim. Sen fabrikalar, ömek çiftlikler yap; işletemezsek kabahat bizim. Sen bize hürriyet ver, kötüye kullanırsak kabahat bizim," diyerek devleti uyaran bir yazı yazar. Devlet olan Mithat Paşa'nın buna yanıtı ise, bu gazetenin kapatılması olur. Günümüz basının bir kesimi, Mithat Paşa'yı özgürlüklerin, baskının karşısında aydınlanmacı bir savaşçı olarak görürken; diğer bir kesim, kısaca bir hain olarak görüyor. Benzer şekilde bir kesim Abdülhamid'i kötülük kazanından çıkmış bir şeytan olarak görürken, diğer bir kesim ise cennetten inmiş bir melek olarak görüyor. Bu farklı kutuplardaki görüşleri belirleyen ise ne kadar bu tarihi kişilerin yaptıkları veya yapamadıklarıdır, tartışılır. Çünkü, her iki kesim de bu kişilerde istediklerini görüyorlar hoşlarına gitmeyeni ise ya görmüyorlar ya da ona meşrulaştırıcı bir gerekçe buluyorlar. Böyle olunca, tartışma bu kişilerin kendisinden bağımsız bir ideolojiler kavgasına dönüşüyor. Bu kişiler de adeta bulutların üzerinde çekirdek çıtlayarak kendilerinden mi bahsediliyor yoksa başka bir şeyden mi kararsızlığı yaşayarak bizleri izliyorlar.

    Öte taraftan Ahmet Mithat Efendi, yazı yazdığı bir dergide Darwin'in evrim kuramından bahseder ve Hıfzı Topuz'un tabiriyle "yobazlar" çileden çıkar; Ahmet Mithat, bunlara cevap verir. Böylece bilim ile "yobazlığın" çatışmasına tanık olunur.

    İKDAM (1896-1926): Abdullah Cevdet'in çıkardığı gazetedir. Saray ile ilişkilerini her daim iyi tutan Ahmet Cevdet, "Münir Süleyman Çapanoğlu'nun yayınladığı bir belgeye göre Abdülhamid’e "Siz Allahın yerdeki gölgesisiniz, adalet kapınız büyük küçük herkese açıktır" diye telgraflar çekmiş ve gazetesi için yardım istemiştir." Buna rağmen, bir dizgi hatası («Cenab-ı Padişahileri» ile başlayan bir yazı «Mösyö Cenab-ı Padişahileri» diye yazmışlar) nedeniyle kısa süreli kapatılmaktan kurtulamamışlar. Ayrıca bünyesinde, Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Necip Asım, Teodor Kasap, Dr. Adnan Adıvar, Hüseyin Cahit Yalçın gibi önemli isimleri barındırmıştır. Sonraları Yakup Kadri ve Falih Rıfkı da burada yazılar yazmıştır. Bir diğer önemli özelliği ise Türkiye'ye ilk rotatifi (Büyük bir çabuklukla dönerek işleyen ve saatte binlerce adet basan bir tür basım makinesi) getiren gazete olmasıdır. Hıfzı Topuz, "İkdam çağının birçok gazetecisine okul olmuş bir gazetedir," değerlendirmesini yapmaktadır.

    SABAH (1895): Kayseri'den bir eşek üstünde gelip sıfırdan başlayarak yükselen Mihran efendinin sahibi olduğu gazetede bir zamanlar Yahya Kemal ve Refik Halit de baş yazılar kaleme almışlardır. Mihran efendi, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Peyam gazetesinin sahibi İttihatçıların sıkı düşmanı Ali Kemâl'igazetenin başına getirir ve gazetenin adı da Peyamı Sabah olur. Ali Kemâl, İstiklal Savaşı'nda Anadolu hareketindeki komutanlar ve askerler için «Bolşevik ajanlan, zırtapozlar, şakiler, bâgiler (asiler)» şeklinde ağır ithamlarda bulunarak her geçen gün bunların dozunu artırmış. Nihayetinde savaşın kazanılması onun için ağır bir mağlubiyet olmuştur. Ali Kemâl'i derhal kovsa da bir süre sonra gazetesini kapatan Mihran bey de soluğu yurt dışında alır. Ali Kemal'in akıbeti ise feci oldu. Berberden çıktığı bir gün kaçırıldı ve Nurettin Paşa'nın yanına getirildi. Burada halk tarafından taşlanarak öldürüldü. Cesedi de ağaca asıldı. Yani, hak ettiğini bulmuş.

    İTTİHATÇILARIN ÖLDÜRDÜĞÜ GAZETECİLER: Hasan Fehmi, Ahmet Samim, Zeki bey, Hasan Tahsin. İttihatçıları eleştiren ve ilgi gören Serbesti gazetesinin yazarı "Hasan Fehmi Bey polisin desteklediği terör örgütünün kurşunladığı ilk basın kurbanı olmuştu." Ahmet Samim, İttihatçılara muhalif bir diğer parti olan Ahrar Fırkası'na yakın Osmanlı gazetesinde İttihatçıları eleştiren yazılar kaleme alıyordu. "Basın, halkı her konuda aydınlatmak zorundadır. Gerekirse hükü­metin zayıflığını ortaya kor, kusurlarından, yanlışlarından söz eder. Bizde garib bir ruh hali var. Basın Osmanlılığın gücünden ve şanından söz eder­se görevini yerine getirmiş sayılıyor, bunun dışına çıkıp da bozuklukları ortaya korsa kötü bir yol tutmuş oluyor. Sizi ihanetle, kötü bir amaca hiz­met etmekle suçluyorlar. (10 Şubat 1910)" sözleri ülkemiz için çağlar boyu geçerli olacak bir tespit olma yolunda ilerliyor malesef. Öldürülme nedeni, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'na göre "sıkıyönetim harb divanının gizli işkence usullerine ait belgeleri ortaya atan ve Soma-Bandırma demiryolu imtiyazı işinin içyüzünü açıklayan" tek gazeteci o imiş. Hıfzı Topuz'un deyişiyle, "İttihatçıların Almanları tutmasına karşılık o İngilizleri tutuyormuş." Zeki bey'i ise yolsuzlukları ortaya çıkardığı için öldürür İttihatçılar.

    Türk basın tarihi üzerine eğilen ve bu konuda araştır­malar yapıp bir şeyler ortaya çıkaran ilk büyük gazeteci olan Ahmet Rasim, 46 sene gazetecilik yapmış ve hayatının büyük kısmında zorluklar yaşamıştır. Ankara'ya iş aramaya geldiği vakit bir arkadaşı durumunu, Atatürk'e bildirir. Atatürk de Çankaya'ya davet eder ve onu İstanbul milletvekili yapar. Dünyada da emekleme döneminde olan gazeteciliği daha profesyonel kılmak amacıyla gazetecilik okulu açılmasını teklif etmiş ve gazetecilerin sendika kurmasını da istemiştir.

    MÜTAREKE YILLARI: Celal Nuri İleri'nin çıkardığı İleri gazetesi, Milli Mücadele'nin İstanbul'daki sözcüsü olmuş, Mustafa Kemal'in isimsiz yazıları burada yayınlanmış ve Anadolu'daki cephe haberleri ilk burada boy göstermiştir. Bundan dolayı İngilizler tarafından Malta'ya sürülmüştür Celal Nuri. Savaş sonrasında ise milletvekili olacaktır. Mustafa Kemal'in Milli Mücadeledeki bir resmi ve biyografisi ilk kez Tasviri Efkar'da yayınlanmış; Yunus Nadi'nin çıkardığı Yeni Gün gazetesi açıktan Milli Mücadeleyi desteklemiş, İngilizlerin baskısını görünce Ankara'ya taşınmıştır. Ali Kemâl'in Peyamı Sabah'ı ve Sait Molla'nın İstanbul gazeteleri ise başlıca Milli Mücadele aleyhtarı gazetelerdendir.

    __________


    Çorum'da bir hafta önce çocuk parkında başından tabancayla vurularak öldürülen cesedin Mahmut Memlik’e (28) ait olduğu belirlendi. Memlik ile aralarında husumet olduğu belirlenen Cengiz T., polis ekiplerince gözaltına alındı. Cengiz T., ifadesinde, “Bana 150 bin lira borcu vardı. Konuşmak için parka çağırdı. Buluştuğumuzda bana hakaret edip, yerden aldığı taşla saldırdı. Ben de tabancayla vurdum” dedi.

    __________


    KURTULUŞ SAVAŞI VE CUMHURİYETİN ATATÜRK ve İNÖNÜ DÖNEMLERİ (1919-1950): Basın kurtuluş savaşı yıllarında büyük zorluklar arasında işini yapmıştır. Milli Mücadeleyi destekleyenler adlarını tarihe altın harfle yazdırmışlardır. Çünkü, savaş sadece cephede değildir. Basın, yani propaganda da savaş dönemlerinden çok önemli olmuştur hep. Bunlardan İrade-i Milliye, Milli Mücadele'nin ilk gazetesi olup Mustafa Kemal, Sivas'a geldiğinde yayına başlamıştır. Mustafa Kemal, Ankara'ya geldiğinde ise ilk işlerinden birisi, faaliyetlerinin duyurulması için bir gazete kurmak olmuş, bu gazete Hakimiyeti Milliye'dir ve ismini de Mustafa Kemal vermiştir. Ziya Gökalp'in çıkardığı Küçük Mecmua'nın da içinde olduğu pek çok gazete bulunmaktadır Milli Mücadeleyi destekleyen. Anadolu Ajansı da Mustafa Kemal'in isteğiyle kurulmuştur. İsmini de Mustafa Kemal vermiştir. Savaş yıllarının zaruri şartları geçtikten sonra 1924'te çıkarılan kanunla özerklik sağlanmıştır.

    İstiklal Mahkemesi'nde ilk basın davası hilafet meselesi nedeniyle 1923'te açılmıştır. Hintli Müslümanların hilafetin kaldırılmamasını istedikleri mektup İsmet Paşa'ya gelir. Sonrasında bu mektup, üç gazete tarafından basılır. Bundan dolayı bu gazetelerdeki bazı gazeteciler (Hüseyin Cihat Yalçın, Abdullah Cevdet, Velid Ebüzziya) vatana ihanet suçlamasıyla yargılanırlar. İsmet İnönü'nün, mahkeme başkanına "Cahit'i asacaksın," dediği aktarılmış lakin Cahit'in savunması etkili olmuş ve yazarlar beraat etmiş. Daha sonra da mahkeme başkanı taraflar arasında buzları eritmek için bir yemek organize etmişler. Burada Atatürk, basının görevleri hakkında şunları söylemiştir: "Arkadaşlar, Türk basını, milletin gerçek seda ve iradesinin kendini belirtmesi şekli olarak Cumhuriyetin çevresinde çelikten bir kale vücuda getirmelidir, bir fikir kalesi, bir zihniyet kalesi... Basın mensuplarından bunu istemek Cumhuriyetin hakkıdır. Bütün milletin samimi bir birlik ve dayanışma içinde bulunması bir zarurettir. Umumun selâmet ve saadeti bundadır. Mücadele bitmemiştir. Gerçekleri milletin kulağına ve vicdanı­na gereği gibi ulaştırmakta basının görevi çok, çok önemlidir..."

    TAKRİRİ SÜKUN KANUNU: 1925'te Şeyh Sait İsyanı çıkar. Yakın zamanda kurulmuş olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nda da eski İttihatçılar örgütlenmeye başlar. İstanbul basını da henüz tek parti baskısına girmemiş, özgür şekilde yazmaktadır. Hükümet ise ülkenin kritik bir safhada olduğunu düşünmekte, bu kapsamda ciddi sınırlamalara gitmektedir. Takriri Sükun Kanunu Meclise geldiği vakit Recep Peker şu sözleriyle isyanda basının da sorumlu olduğunu söyler: "İstanbul gazetelerinin memlekette ne kadar müessese ve makam varsa hepsini tahribe geçtiğini görüyoruz. Şeyh Sait isyanının en birinci müsebbibi bunlardır. En başta Millet Meclisi olma üzere bütün müesseselere saldırdılar. Bu kanunun teklif edilmesine de İstanbul basını sebeptir. Çünkü yayın ve telkinleriyle isyanın çıkmasına sebep olmuşlardır. İşte biz bu yılan yuvalarını tahrib etmek ve susturmak azmindeyiz. Bu yılanlar, bu zehirli yuvalar, kanun kuvvetiyle dezenfekte edilmedikçe, memleketin rahat yüzü görmesi ihtimali yoktur. İşte bu sebeple bu kanunu Yüksek Meclisin kabul etmesi bir vatanî mecburiyettir." ve kanun çıkar. Bu kanun­da şöyle deniyordu: "İrticaa ve isyana ve memleketin sosyal nizamını, huzur ve sükûnunu, güvenlik ve asayişini bozmaya yönelen her türlü teşkilâtı, tahrikleri, teşvikleri, teşebbüsleri ve yayınları Hükümet Cumhurbaşkanının onayı ile yasaklamaya yetkilidir. Sanıkları Hükümet İstiklâl Mahkemelerine verebi­lir." Önce iki yıl için kabul edilen bu olağanüstü durum kanunu, sonra iki yıl daha uzatılacak ve ancak 1929'da kaldırılacaktır.

    Bir açıdan dönemin şartları bunu gerektirmiş olabilir diye düşünüyorum. Öte yandan ise temelleri yasaklarla atılan bir Cumhuriyetin gelişim süreci sakatlanmış olmuyor mu diye de kendime sormuyor değilim.

    1931'de çıkan Matbuat Kanunu kapsamında yasaklar genişletilmiş, basın yine baskı altına alınmış. Bilhassa şu madde önemli: "Ülkenin genel politikasına dokunacak yayınlar­dan dolayı Bakanlar Kurulu kararıyla gazete ve dergiler geçici olarak ka­patılabilir. Kapatılan gazetenin sorumluları başka bir adla gazete çıkarta­mazlar." Yani, hükümet dilediği gazeteyi kapatabilir manasına geliyor bu madde. Bizim yaşadığımız sorunların temelinde; düşünce özgürlüğünün olmaması, lidere biat, itaatkarlık, devleti kutsallaştırıp halkı ikinci plana koymak yer alıyor. Devletin kutsallaştırılması, onu her şeyden korumayı beraberinde getirir. Bu koruma, dış düşmanlarla sınırlı olmamaktadır. Aslında çoğu kez iç düşmanlarla mücadele edilir. Bu kapsamda halk potansiyel bir iç düşman konumuna getirilebilir. Haliyle düşünce ve ifade özgürlüğü sıkı kontrol edilecek bir saha olarak görülür. Bunun için basın da kontrol altına alınmalıdır ki halkın zihni zehirlenerek, kutsal devletin çizdiği yoldan çıkmasın. Zaten halkın aklı her şeye ermez. Onlar en başta itaatle yükümlüdürler. Yoksa asayiş bozulur. Bu anlayışın kökleri derinde olduğu için halkın büyük bölümüne de sirayet etmiş ve onlar tarafından benimsenmiştir. Bundan dolayı, demokratik bir ülkede hak olan, gösteri ve protesto yürüyüşü devlete isyan olarak nitelendirilir ve mani olunmaya çalışılır. Buna en başta halkın büyük bölümü destek verir.

    Denilebilir ki, o zamanlar özel şartlar söz konusuydu. Ancak, bir ülkede özel şartlar hiç mi bitmez? Tartışma kültürünü yerleştirmeden biz nasıl birbirimizle konuşacak, fikir alışverişinde bulunacak, aynı konularda birleşip birlikler kuracak, farklı düşündüğümüz noktalarda nasıl medeni şekilde tartışacağız? Avrupa'nın ilerlemesinde başat bir unsur da tartışma kültürünün yüksek oluşu değil midir? En basitinden benzer sorunları bizim çözdüğümüzü ve onların nasıl çözdüğünü kıyas edebiliriz.

    Öte taraftan 1931 yılı otomatikman Atatürk'ü çağrıştırarak, eleştiriden bizi alıkoyabilir. Hemen "ama kesin haklıdır o," şeklinde düşünürüz elimizde olmadan. Gerçekten haklı da olabilir ancak bir dakika bile düşünmeden haklı olduğuna kani gelmeyelim en azından. Denilebilir ki, hatalı olsa bile her şeyi de o mu halledecek, başkalarının kabahatidir; doğru bir yaklaşım barındırıyor olsa da içinde, genel bir tutarsızlığımız tüm doğruları sıfırlıyor. Bu tutarsızlığımız, önce onu kutsal bir noktaya taşıyarak doğal olarak hatadan münezzeh kılmaktır. Bu kabulü yaptıktan sonra, 1923-38 arasının her açıdan mükemmel bir zaman olduğu kabulü gelir. Haliyle bu yıllar arasında birtakım sorunlar olduğu öne sürülürse, ya yadsınır ya da hatalardan sorumlu tutulacak biri bulunur. Bu birisi genelde İsmet İnönü oluyor. Örneğin; Şeyh Sait İsyanı'ndan sonra Doğu'da birtakım önlemler alınıyor. Bunlardan birisi, Türkçe dışında bir dilin konuşulmaması; hatta çarşıda pazarda diye başlayarak Kürtçe konuşulmasının yasaklandığıyla ilgili bir madde vardı. Şimdi bu nokta üzerinden bir eleştiri yapılırsa, İsmet İnönü'yle sınırlı kalır sadece. Ama ortada herkesin başarılı bulacağı bir husus varsa, doğrudan övgüler Atatürk'e gider. Ve Türklük konusunda İsmet İnönü ile Atatürk benzer doğrultuda sözler söylemiş olsun; İsmet İnönü'nki olumsuz karşılanırken Atatürk'ünki büyük bir öngörü ve çok doğru bir tespit olarak görülür.

    İşte bizim sorunlarımızın temelinde bu çarpık düşünce şeklimiz bulunmaktadır. Düşünce ve ifade özgürlüğünü, halkın habere ulaşmasını, ekranlarda özgür tartışma ortamların oluşmasını, gösteri ve protesto yürüyüşlerini yasakladıkça veya bunlara dolaylı yoldan mani oldukça bizde tartışma kültürü gelişmeyecek asla. Ve gücü eline alan diğerini baskılayacak. İşin trajikomik yanı bunu yaparken, ideolojisi, fikri zikri ne olursa olsun aynı gerekçeleri göstererek yapacak. Burası, değişime direnen Türkiye çünkü. Unutmayalım ki, tüm kutsallar değişime karşı kurulan birer bariyelerdir.

    Ne zaman tarihimize dair bir şeyler okusam şunu derim: bizde olaylar aynı kalır, sadece taraflar yer değiştirir. Örneğin; Falih Rıfkı, kendi düşüncesindekiler iktidardayken güç sahibi bir gazetecidir. Haliyle ezme sırası ondadır. Altı ay arayla söylediği şu iki söze bakar mısınız:

    "Bizdeki basın özgürlüğüne birçok batılı meslektaşlarımızın imrendiklerini biliyoruz. Cumhuriyet yönetimi kendi kusurlarını düzeltmek görevini gazeteciye bı­rakmıştır. Her yazar, kanunlara bakarak kalemini kolayca ayar edebilir." (11 Aralık 1937) [ilk cümlede çok güldüm. Ayrıca görüyoruz ki Batılı basın, bizleri her daim kıskanıyormuş.]

    "Gazetecilerin iyileri sırf aşk yüzünden (meslek aşkı yüzünden) bu meslektedirler. Ancak pek iyi bilirler ki talihleri bir telefon darbesine bağlıdır." (28 Haziran 1938)

    Yıllar geçer iktidar el değiştirir ve Falih Rıfkı bu sefer ezilen tarafa düşer. Ve yazılar kaleme alır basın hürriyeti, özgür düşünce vesaire hakkında. Amaç ise gücü ele geçirmek, bu sayılanlar ise sadece birer araç. Yanlış anlaşılmasın Falih Rıfkı üzerinden mevzuyu ortaya koymaya çalışıyorum yoksa aklınıza gelen benzer bir başka ismi yerleştirerek okuyabilirsiniz.

    Atatürk hasta ve Celal Bayar iktidayken, 1938 yılında basınla ilgili yeni bir kanun çıkar. Kanun, "okullarda, fakülte ve enstitülerde disiplini bozacak mahiyetteki olayların gazetenin çıktığı yerin en büyük mülkiye âmirinden izin alınmaksızın yayınlanmasını" yasak etmiştir. Hıfzı Topuz'un buna yorumu, "Daha ta 1938'lerde, dünyanın hiçbir yerinde son yıllardaki gibi gençlik olayları yokken okul ve üniversite ile ilgili haberlerin sansürden geçiril­mesini istemek çok ileri (!) görüşlülüktür herhalde."

    Türkiye Cumhuriyeti, Türk milliyetçiliği üzerine bina olmuş bir devlet olarak doğal olarak komünizme karşıt olmuş her zaman. Türk milliyetçiliği temeline sahip olmasını tarihsel koşullar içinde değerlendirdiğimizde aslında zorunlu bir sonuç gibi gözüküyor. Komünizm, (bildiğim kadarıyla) temelini milliyet unsuruna dayandırmayan, bilakis tersi istikamette ilerleyen, sınıfsal mücadele üzerine bina olunan ve kendini ihraç eden bir sistem özelliği gösteriyor. Bundan dolayı, tarihimizde sıklıkla sol görüşler devlete tehdit olarak algılanmış ve sol görüşlü insanlar (bilhassa basın mensupları, yazarlar vb) baskı altında tutulmuşlar. Bu duruma, 4 Aralık 1945'teki Tan basımevinin basılıp makinelerine vb zarar verilmesi olayı örnek olarak verilebilir. En azından Hıfzı Topuz olayı böyle görüyor: "4 Aralık olayı o zamanki Halk Partisi Hükümetinin solcu basını yok etmek için üniversite öğrencilerini kışkırtarak düzenlediği bir gösteridir."

    CEZA YASASININ 142., 161. ve 163. MADDELERİ: Hıfzı Topuz, uzun yıllar Türk basınının başında Demokles'in kılıcı gibi sallanan bir baskı silahının da 1926'da kabul edilen Ceza Kanununun basınla ilgili maddeleri olduğunu ifade ediyor. Bu maddeler şu şekildedir:

    142. madde (Dönemin Faşist İtalya'sının Ceza Kanunu'ndan alınıp 1936'da eklendiği belirtilmiş): "Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmek veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmak yahut memleket içinde mü­esses (kurulu) iktisadi veya sosyal temel nizamlardan her hangi birini de­virmek veya Devlet siyasi ve hukuki nizamlarını topyekûn yok etmek için her ne suretle olursa olsun propaganda yapan kimse 5 yıldan 15 yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır...

    Milli duyguları yok etmek veya zayıflatmak için her ne suretle olur­sa olsun propaganda yapan kimse 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır....

    Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiiler neşir vasıtasıyla işlendiği takdirde verilecek ceza yan nisbetinde arttırılır.” (Bu madde 1991'de Terörle Mü­cadele Yasası kabul edilirken kaldırıldı.)

    161. maddede (siyasal bozgunculukla ilgili olduğu belirtilmiş): "Barış zamanında kamunun telaş ve heyecanına sebeb olacak şekilde asılsız, abartılmış veya özel maksada dayalı havadis veya haber yayan ... kimse 2 yıla kadar ağır hapis cezasıyla cezalandınlır." (161. maddenin bu fıkrası 1962'de kaldınldı.)

    163. madde: "Laikliğe aykırı olarak devletin sosyal veya iktisadi veya siyasi veya hukuki temel nizamlarını, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya dini duygular veya dince kutsal tanı­nan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse 5 yıla kadar ağır hapis cezasıyla cezalandırılır" de­niyor ve bu fıkrada yazılı fiil yayın vasıtasıyla işlenirse cezanın üçte bir­den yanya kadar arttırılacağı belirtiliyordu.(Bu madde de Terörle Mücadele Yasası ile kaldırıldı.)

    İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARI: O dönem birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de sıkıyönetim ilan edilerek olağanüstü şartlara geçilir (1940). Bu kapsamda hükümet, istediği gazeteyi kapatabilir; kapatılan gazeteler herhangi bir yargı mercine başvuramaz. Ellerinde kalan tek çıkış yolu ise dönemin hükümetine yazılabilecek özür ve rica mektuplarıdır. Hükümet de bunlardan dilediğine olumlu yanıt verir. Zekeriya Sertel de bu dönemdeki basın rejimi üzerinde şunları söyler: "İnönü Cumhurbaşkanlığına geldikten sonra diktatörlüğü arttırdı, tek millet, tek parti, tek şef diye bir sistem kurdu. Bunun adı polis devleti idi. Amansız, insafsız bir polis devleti. Emniyet örgütü kuvvetlendirilmiş, genişletilmişti. Nefes almak olanaksızdı. Basın bile onun elinde ve onun emrindeydi. Resmen sansür yoktu. Ama Bakanlar ve Basın Genel Müdürlü­ğü hemen her gün gazetelere direktifler verirdi. Bu direktiflere uymayanların gazeteleri kapanmak tehlikesi altındaydı."

    Ayrıca basın da savaşın taraflarına karşı bölünmüş bir vaziyetteydi: Savaşın başlarında Almanların hızlı ilerleyişinden de etkilenerek, Almanlarla sıkı bir dostluk ilişkisi kurulmasını istiyorlardı (Tasviri Efkar ve Cumhuriyet'in bazı yazarları). Müttefikleri tutan ama Sovyetlerin ilerleyişini tehlikeli bulanlar bulunur (Akşam, Vatan, Tanin). Tan ise tamamen Müttefiklerden yanadır. Sovyetlere yapılan sıkı övgüler, geri kalan basının tepkisini çeker.

    Hıfzı Topuz, "bir yanda da Turancı ve milliyetçi akımlar vardır. Almanların başarısı üzerine Orta Asya Türkleri ile birleşme olasılıkları üzerinde durulur. Ata­türk zamanında susturulmuş olan bazı eğilimlerin de zaman zaman ortaya çıktığı görülür," der.

    Pek çok gazeteye süreli yayın yasakları, kapatılma ve para cezaları verilir. Bunlardan birkaçı şu şekildedir:

    - Amerikalıların çağrısı ile 1942 Ağustos'unda bir geziye çıkan Yalman Aralık başında Vatan'da Charlie Chaplin'in Türk halkı için yaptığı bir radyo konuşmasının özetini koyduğu için de gazete 2 ay kapatılır. Çünkü Şarlo Hitler'le alay eden ünlü «Diktatör» filmini çevirmiştir o zamanlar.

    - Vatan, Tasvir-i Efkâr ve Tan, 1944 Eylül'ünde de Varlık Vergisini eleştiren yazılar yazdıkları için süresiz kapatılırlar.

    1946-1950 ARASI: Çok partili sisteme geçiş, basında canlanmaya yol açar. Tek parti yönetimi, artık seçmeni daha çok dikkate almak zorunda kaldığı ve rekabetten dolayı tavizler vermeye başlar. Bu yönde isimleri başbakanlığa getirir. Bundan bilhassa sağ kanadın yararlandığının altı çizilmiş: Cami köşelerinde gazete ve dergi sergileri sağcı yayınlarla dolmuş. En çok ilgi gören dergi ise Necip Fazıl'ın Büyük Doğu dergisi olmuş. Milliyetçi ve turancı yayınlar da büyük gelişme göstermiş. Başlarda çekingen davranan sol kesim, özgürlük ortamına kendini kaptırarak daha rahat hareket imkanı bulur. Bu kapsamda Aziz Nesin ile Sabahattin Ali'nin çıkardığı Marko Paşa büyük yankı uyandırıp kavgalar çıkmasına neden olur. Bununla birlikte o zamana kadar görülmemiş satış sayısına ulaşır (60 bin). Bunun üzerine davalar başlar ve Aziz Nesin ile Sabahattin Ali tutuklanır. Anakronik bir yaklaşım sergilersek en absürd durum ise Cumhuriyet'in DP'yi desteklemesidir. Tabi bu şekilde bir yaklaşım durumu yanlış algılamamıza neden olur. Çünkü tek parti devrinin yoğun baskısından sonra gazetelerin pek çoğu doğal olarak yeni kurulan partiyi destekleme eğilimi göstermişlerdir. Bu dönemde ayrıca iki büyük gazete yayınlanmaya başlar: Hürriyet ve Milliyet.

    Hürriyet: Sedat Simavi'nin çıkardığı (1948) gazetenin Türkiye basınında çığır açtığından bahsedilmiştir. Samih Tiryakioğlu'nun başına geçtiği gazetede, insanların kolay okuyup ilgi gösterdiği fıkra, röportaj ve tefrikalara geniş yer verilir. İlk sayının bir sütununda İnönü'nün diğer sütununda Celal Bayar'ın fotoğrafları konularak tarafsızlık mesajı verilir. Bundan dolayı batacağı yorumları yapılır ancak Hürriyet tam tersi bir istikamette seyredecektir: İlk yıl Hürriyet'in tirajı 30 bin kadardır. 1949'da tiraj 56 bine yükselir, 1950'de 83 bine, 1951'de 100 bine sonra da yüzbinlere ve yarım milyon. Bu başarısının arkasında Sedat Simavi'nin mesleğe yenilikleri de kaçırmayacak şekilde hakim oluşu ve modern rotatifleri alması, her kültür düzeyinden insanın anlayabileceği yazılara yer verilmesi, gündemdeki gelişmelerden yararlanmasını bilmesi (örn; Londra Olimpiyatlarına muhabir yollar. Güreşçilerimiz başarılar kazandıkça Hürriyet'in de satışlar katlanır) gibi etkenler yer alır. Sonuçta da 1950'lere doğru Hürriyet, Türkiye'nin en büyük gazetesi olmuştur.

    DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ (1950-60): Basının da büyük desteğini arkasına alarak iktidara gelen DP, iktidarının başlarında basına karşı hoşgörülü olmuş ve basın için çok olumlu yasalar çıkarmış hatta ilk ele alınan husus da basın sorunu olmuştur. Liberal bir kanun olan 1950 kanunu ile 1931 kanununun yol açtığı hükümetin basın üzerindeki baskısı ortadan kalkmıştır. Öyle ki ilk dönemlerde hiç kimse kovuşturmaya uğramaz. 1952'de çıkan kanunla da basın şu haklara kavuşmuştur:

    - Sendika kurmak
    - Sosyal sigortalardan yararlanmak,
    - İşverenin gazeteci ile yazılı iş anlaşması yapması zorunluğu,
    - İş anlaşmasını bozmak isteyen gazete sahibinin gazeteciye kı­demine göre tazminat ödemesi,
    - Askerlikte, mahkûmiyet ve gazetenin kapanması durumların­da gazeteciye ücret ödenmesi,
    - Haftalık tatil, yıllık ücretli izin v.b

    Bu bahar havası çok sürmez. İlk gerginlikler, ekonomik durumun kötü seyri ve yolsuzluklar hakkında yapılan yoğun haberler nedeniyle çıkar. Bunun üzerine Menderes düğmeye basarak «Neşir yoluyla veya Radyo ile işlenecek bazı cürümler hakkında kanun tasarısı» adıyla bir kanunu Meclis'ten büyük gürültüler eşliğinde geçirir. Kanunun amacı «namus, şeref veya haysiyete tecavüz edilmesi veya hakarette bulunulması veya itibar kıracak veya şöhret veya servete zarar verebilecek bir hususun isnad edilmesini» önlemektir. Diğer önemli bir hüküm de suç sayılabilecek bir yazı çıktığı zaman savcılann doğrudan doğruya ko­vuşturma açabilmeleridir. Bunun sonucunda, binlerce kovuşturma yapılmıştır. Ayrıca, "itibar kıracak veya şöhret veya servete zarar vere­bilecek bir hususun isnad edilmesi" ifadesi doğrultusunda gazetecilerin haber yapması geniş ölçüde engellenir. Çünkü hakkında olumsuz haber çıktığını gören DP'li veya bir başkası bu maddeye dayanarak şikayette bulunur. Ayrıca "ispat hakkı" da bulunmaz: Gazeteciye, öne sürdüğü bir şeyi ispat etme hakkı tanınmamıştır. Yani, gazeteci bir görevin kötüye kullanılışı olayını bulur, ortaya çıkartır, bunu ispatlayacak durumdadır. Ama kendisine bu hakkı vermezler. Bunlara rağmen basından DP'yi destekleyen çok yazı da çıkar. Artık tek parti döneminin baskısı ne kadar fazla ve o zamanlar ne ölçüde zorluklar yaşandıysa DP'nin çıkardığı bu olumsuz maddeler bile tepki çekmez bazı basın mensuplarınca. Tabi DP'den destek görenler de bulunur bunların arasında. Bu yasalardan sonra ilk büyük yankı çıkaran olay ise yetmişini geçmiş Hüseyin Cihat Yalçın'ın 26 ay hapse mahkum edilmesidir. Kimse hapse atılmayacağını düşünse de atılır. Ve onu başka yazarlar izler. Ardından da 6-7 Eylül olayları patlak verir.

    6-7 EYLÜL OLAYLARI: Kıbrıs sorunun sıcak olduğu günlerde Selanik'teki Atatürk evine bomba atıldığı söylentisi çıkar ve kısa sürede basında da (İstanbul Ekspres) yer bulmasıyla gerçek sanılıp yoğun tepkilere neden olur. İçişleri Bakanlığının da büyük bir gösteri düzenlenmesi yönünde çalıştığı belirtilir. Öfkeli kalabalık kısa süre sonra kontrolden çıkar. Beyoğlu'nda, Galata'da, Harbiye'de, Şişli'de Rumlara ait ne kadar mağaza ve dükkân varsa vitrinleri parçalanır, mallar sokaklara dökülür, yağma edilir. Mezarlıklara saldırılar olur. Bununla birlikte Rum olmayanların da malları yağmalanır. Polis yetersiz kalınca asker devreye girer.

    Ertesi gün sıkıyönetim ilan edilir ve hükümet, basını suçlar; halkı kışkırtan yayınlar yapmışlardır. Ayrıca komünistler de suçlanır; solcuların ülkenin itibarını bozmak istedikleri söylenir. Polisin fişlediği ne kadar sicilli komünist varsa tutuklanır. Sonuçta, 10 Eylül günü Sıkıyönetim komutanı Harbiye'de bir basın toplantısı yaparak şu yasakları koyduğunu bildirir:

    - Halkı heyecanlandıracak haberlerin yayınlanması yasaktır. Meclisteki görüşmeler halkı heyecanlandırabilirse yazılmaya­caktır;
    - HÜKÜMETİ TENKİD ETMEK YASAKTIR;
    - Hükümetin çalışmalarını etkileyecek biçimde yazılar yasaktır;
    - Sıkıyönetimin çalışmalarıyla ilgili haberler yasaktır;
    - Nato devletleriyle ilgili haberler yasaktır;
    - DARLIK, KITLIK ve YOKLUK HABERLERİ YAZILACAKTIR (Örneğin ekmek almak için fınnların önünde sıra bekleyenlerin resmini koyamazsınız.);
    - 6 Eylül OLAYLARINI KOMÜNİSTLERDEN BAŞKALARININ YAPTIĞI YOLUNDA YAZI ve YORUMLAR YASAKTIR;
    - 6 Eylül olayları ile ilgili haber ve resimler yasaktır;
    - Magazin sayfalarında da halkı heyecanlandıracak resim ve ya­zılar yasaktır. Çıplak kadın resmi basmak da yasaktır,
    - İkinci baskı yapmak yasaktır.

    Bu yasaklardan sonra da her gün Sıkıyönetimden telefonla gazetelere yeni yeni yasaklar bildirilmiştir:

    - Kıbrıs'taki olaylarla ilgili haber vermek, resim basmak yasak­tır (12 Eylül 1955);
    - Öğrenci birlikleri ve başka dernekler hakkında yapılan kovuş­turmalarla ilgili haber basılamaz (12 Eylül);
    - Heyecan verici cinayet haberlerinin geniş biçimde yazılması yasaktır (17 Eylül);
    - Sıkıyönetim mahkemeleriyle ilgili haber basılamaz (17 Eylül);
    - Bugün Hürriyet gazetesinde, tahrib edilen dükkânların sayısı çıkmıştır; iktibas edilmesi yasaktır (17 Eylül);
    - Beşiktaş'ta bir çuval içinde iki yanık ceset bulunmuştur; yazıl­ması yasaktır (29 Eylül).

    DP hız kesmeden 1956'da çıkardığı bir kanunla şu maddeyi getirir: "Kötü niyetle veya özel maksada dayanan yayında bulunmak veya Devletin veya Hükümetin dışarıdaki itibar veya nüfuzunu kıracak şekilde asılsız, mübalâğalı veya özel maksada dayanan haberlerin dışarıda yayınlanmasına sebeb olmak..." Lastik gibi uzatılıp genişletilecek bir madde!

    DP bunlarla da yetinmez. Yaptığı birtakım değişikliklerle gazeteleri ekonomik baskı altına alır. 28 Ekim 1960'ta çıkardığı bir kanunla, tirajı düşük gazetelerle yüksek gazetelerin aynı sayıda ilan verilmeleri öngörülmüştür. Hatta tirajı düşük olanlara daha çok ilan verilmiştir sık sık. Bu sayede "besleme" basın korunmuş ve desteklenmiştir. Ayrıca basından bazı isimlere örtülü ödenekten para yardımı yapar. Bunların ne yönde haber yapacaklarını tahmin edersiniz. Bunlardan bazıları şu şekildedir:

    - Havadis gazetesi kuruluşu esnasında örtülü ödenekten 55 bin lira,
    - Necip Fazıl, 27 Mayıs'a kadar örtülü ödenekten 147 bin lira,
    - Orhan Seyfi Orhon'a ve Yusuf Ziya Ortaç'a örtülü ödenekten 100 bin liraya yakın para verilmiştir.
    - Peyamı Safa da çeşitli tarihlerde Başbakanlığa mektuplar yazarak yardım istemiştir.
    - Toplamda örtülü ödeneklerden ajans ve gazetelere 723.809 lira dağıtılmıştır.

    DP, sendikaları da dokuz ay kapatır. Ülkeyi korku atmosferi kaplar. Bu dönemden yasaklanan bazı haberler şu şekildedir:

    - "Ankara'da Küçük Esat'ta 27 Ağustos 1956 günü bulunan kadın cesediyle ilgili haber yayınlanması yasaktır. (31 Ağustos 1956)."
    - "Kısıklı'da oturan Süleyman Hilmi Tunahan'ın Bulgurlu'daki Kuran kursunda arap harfleriyle ders vermesi ile ilgili yayın ya­pılması men edilmiştir. (16 Ağustos 1956)"
    - "Akşehir'in Çakıllar köyü ile Bisse köyü arasındaki su anlaş­mazlığı yüzünden çıkan ve iki kişinin ölümü ve 60 kişinin tutuklanması ilgili haberlerin yayını yasak edilmiştir. (6 Kasım 1956)."
    - "Malatya Şehir sinemasında Reisicumhur sayın Celâl Bayar'a hakarette bulunan kişilerle ilgili haberlerin yayını yasak edilmiştir. (10 Ekim 1954)".
    - "22 Mayıs 1955'te Ankara'da Akköprü mevkiinde başsız bulu­nan kadın cesedi hakkında yayın men edilmiştir.(20 Haziran 1955)."
    - "Afyon kaçakçılığı suçuna iştirakten sanık Malatya Emniyet âmiri Recai Dayroğlu ve arkadaşları hakkında yayın yapılması yasaklanmıştır. (4 Haziran 1955)"
    - "Ethem Menderes ve Kemal Aygün'e neşren hakaretten sanık Yeni Ulus gazetesi muharrirlerinden İbrahim Cüceoğlu ile yazı işleri müdürü Cemal Sağlam'ın duruşması ile ilgili yayın yasak edilmiştir. (15 Temmuz 1954)"

    Atmosferi anlayabilmek için sadece 1954-58 arasında 1161 gazeteci hakkında kovuşturma yapılmış ve bunlardan 238'i mahkum edilmiştir. 1958-60'da yurdun her tarafında davalar devam eder. Dönemin gazetelerinin şu başlıklarına bakmak yeterli:

    - "Dün 27 gazeteci yargılandı" (17 Mart 1960),
    - "Dün 25 basın duruşması devam etti"
    (4 Şubat 1960),
    - "Dün 7 gazete mahkûm oldu" (3 Aralık 1959),
    - "İstanbul ve İzmir'de 29 basın davasına bakıldı" (24 Aralık 1959),
    - "35 gazeteci yargılandı" (17 Eylül 1959),
    - "Basın gazileri selâm size" (2 Ağustos 1959),
    - "Üç arkadaş daha gitti" (1 Şubat 1960).

    Ve 27 Mayıs'ta da Menderes asker tarafından indirilir, sonra da iki kişiyle birlikte idam edilir. Günümüzde gazetecilerden, tarihçilerden, belgesel ve filmlerden yani her yönden, bu dönemleri neredeyse sadece Menderes ve iki arkadaşının idam edilmesiyle sınırlı olarak biliriz. Yani idam, mihenk noktası alınarak bazı gerçekler yadsınarak, bazıları öne çıkarılarak anlatılır. Ben yakın zamana kadar Menderes dönemi hakkında bu şekilde bilgi sahibiydim. Bir noktadan sonra propagandist bir anlayışla empoze edildiği için de insan, dönemi de detaylı araştırma gereği duymuyor. İdam edilmeseydi keşke, onda hemfikirim ama sırf idam edildi diyerek gerçeklerin bu şekilde verilmesi, kendi kendimizi bir kafese koymaktan başka nedir? Dünyanın en mağdur ve mazlum insanı diye gösterilen bir kanatları eksik olan melek gibi anlatılan Menderes ve hükümeti sadece basını sınırlamakla da kalmayarak adeta karşı devrime başlamışlardır. Demokrasinin olanaklarıyla iktidara gelip sonra da iktidarda ebed müddet kalmak hülyasıyla demokrasiyi delik deşik etmek, Cumhuriyetin oluşturduğu sistemle iktidara gelerek onun temellerini oymaya çalışmak nasıl hoşgörülebilir nasıl yadsınabilinir? Keşke ihtilalle değil de seçimlerle iktidarı kaybetselerdi ve keşke idam edilmeseydi ilgili isimler. Çünkü bu idamlar gelecekte bir başka üçlünün idamına zemin oluşturacak. Daha da önemlisi, hem siyaset dünyasında hem de toplumda derin bölünmelere neden olacaktır. Fark ettiyseniz milletçe hep "Keşke" deyip duruyoruz!

    MİLLİ BİRLİK HÜKÜMELERİ VE AP DÖNEMİ (1960-71): Ihtilalden sonraki hükümet, basına dair çok olumlu yasalar çıkararak DP döneminin baskı atmosferini dağıtmıştır. Gazete patronlarına mali yük getiren ama basın mensuplarının haklarını artıran bazı düzenlemeler nedeniyle, dokuz gazete patronu üç gün süreyle yayım yapmayacaklarını bildirirler. Buna da bu gazetelerde çalışan gazeteciler tepki göstererek protesto yürüyüşü düzenlerler. Burdaki pankartlardan birisi şu şekildedir: "Menderes'e boyun eğenler, hürriyete başkadırıyorlar." Ve o gün gazeteciler ortak bir Basın gazetesi çıkarmaya karar verir­ler. Her gazeteci kendi olanakları ölçüsünde bu gazetenin çıkmasına katı­lır. İlk günkü başyazıda geçen "Gazete çıkarmak çorap fabrikası işletmeye benzemez. Basın bir kamu hizmetidir," ifadeye şapka çıkardım. Bir açıdan iyi günlermiş dedim kendi kendime. Unutmadan Mili Birlik Döneminde tutuklanan ilk gazetecilerin Aziz Nesin ile İhsan Adalı olduklarını da belirtmiş olayım. Ayrıca 1966-67 senelerinde Başbakan olan Süleyman Demirel o dönem kıyameti koparan, "Temel Hak ve Hürriyetler Kanunu"nu çıkarmak ister. Buna göre; "Anayasanın reddettiği komünizmi kurmayı amaç edinen bir görüşü etkili olarak aşılamaya yahut komünizmi benimsemeye, veyahut beğendir­meye mâtuf her ne suretle olursa olsun propaganda yapanlar veya telkinde bulunanlar 5 yıldan 10 yıla kadar hapis..." cezası öngörülür. Gelen yoğun tepkiler nedeniyle yasa çıkarılamaz.

    12 MART MUHTIRASI VE SONRASI (1971-80): 12 Mart 1971'den önce, ülkede ekonomik durum yine kötüye gitmekte, anayasanın öngördüğü reformlar yapılamamakta, üniversitelerde ve sokakta tansiyon yükselmektedir. Hükümet olaylar karşısında çaresiz konumdadır. Bunların sonucunda askerler, hükümete muhtıra verirler. Ardından da "Anayasa bu ülkeye lükstür," diyen Nihan Erim başbakanlığında hükümet kurulur. Peşinden de basın özgürlüğüyle ilgili iki maddeyi değiştirerek yayınların toplatılması yetkisini savcıya verirler ve toplatılma nedenini ise her zamanki gibi muğlak bırakırlar. Aralarında Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk ve Uğur Mumcu'nun da bulunduğu pek çok gazeteci, yazar tutuklanır.

    1973'te sivillerin yeniden iktidara gelişiyle 1980'e kadar nispeten özgür bir ortam oluşur. Hükümetler artık basın üzerinde doğrudan bir baskı kurmaktan vazgeçmiş durumdalar ancak bu sefer baskı kaynağı şiddettir. Buna bazı örnekler şu şekilde:

    - Prof. Muammer Aksoy ile Prof. Uğur Alacakaptan'ın evlerine patlayicı madde atıldı (14 mayıs 1975).
    - İstanbul Üniversitesi öğrenci çatışmaları yüzünden süresiz ka­patıldı
    (12 Kasım 1976).
    - Ecevit'in seçim otobüsü Niksar'da silahlı saldırıya uğradı (Nisan 1977).
    - Taksim 'de DİSK'in düzenlediği mitinge damlardan ve panjur­lardan ateş açıldı; 34 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı
    (1 Mayıs1977).
    - Ankara savcı yardımcısı Doğan Öz evinin önünde öldürüldü (24 Mart 1978).
    - Doç. Server Tanilli evinin önünde ağır yaralandı (7 Nisan1978).
    - Doç. Bedrettin Cömert bir arabadan açılan ateşle öldürüldü (1 Temmuz 1978).
    - Mamak'ta yüzlerine kadın çorabı geçirmiş kişiler bir otobüsü otomatik tabancalarla yaylım ateşine tuttular; 2 kişi öldü, 20 kişi yaralandı (8 Ağustos 1978).
    - Gevaş'ın Bahçesaray yaylalarında bir çarpışmada 15 kişi diri diri yakıldı, üç kişi silahla öldürüldü, bir köy ateşe verildi.
    (7 Eylül 1978).
    - Niğde Aksaray'ında bir kişinin tutuklanmasını protesto eden 1500 sağ eğilimli kişinin yaptığı yürüyüş sırasında 3 resmi araç yakıldı, 51 dükkân, işyeri ve parti merkezi tahrip edildi (8 Ekim 1978).
    - Politika gazetesi Yazı işleri müdürü Ali Ihsan Özgür İstan­bul'da işkenceyle öldürüldü (22 Kasım 1978).
    - Karadeniz Teknik Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Necdet
    - Kahramanmaraş olayları; Ölü sayısı 104, yaralı sayısı 1052 (23-27 Aralık 1978).
    - Abdi İpekçi öldürüldü (Şubat 1979).
    - Mihri Belli vuruldu (Nisan 1979).
    - Prof. Ümit Doğancı vuruldu
    (21 Kasım 1978).
    - Prof. Cavit Tütengil öldürüldü
    (8 Aralık 1978).
    - Politika gazetesi genel yayın müdürü Adem Engin tutuklandı (12 Mart 1980).
    - Muzaffer Erdost tutuklandı (26 Mart 1980).
    - Sadun Aren gözaltına alındı
    (18 Mart 1980).
    - Orta Doğu gazetesi başyazarı İsmail Gerçeköz yaylım ateş so­nucu öldürüldü
    (4 Nisan 1980).
    - Ümit Kaftancıoğlu öldürüldü.
    (1Nisan 1980).
    - Trabzon'da gazeteci Muzaffer Fevzioğlu öldürüldü (15 Nisan 1980).
    - Altı ayın bilançosu: 1069 ölü
    (16 Nisan 1980).
    - Nihat Erim öldürüldü (19 Temmuz 1980).
    - Türkiye Maden-îş Sendikası başkanı Kemal Türkler öldürüldü (22 Temmuz 1980).
    - Demokrat gazetesi muhabiri Recail Ünal boğularak öldürüldü. (22 Temmuz 1980).
    - 14 Kentte 24 kişi öldürüldü
    (1 Ağustos 1980).
    - 3'ü CHP'li, 3'ü MHP'li, 3'ü DİSKLi 19 kişi öldürüldü.

    Böylelikle 12 Eylül darbecileri için meşru bir zemin de oluşmuştur.

    12 EYLÜL DARBESİ ve DİKTA YÖNETİMİ (1980-83): Her zaman olduğu üzere fatura basına çıkmıştır. Tutuklamalar, işkenceler günlük hayatın rutini haline gelmiştir. Bunlardan en meşhurlarından birisi, İlhami Erdost'un işkenceyle öldürülmesidir. Evinden alınıp cezaevine götürülen Erdost'a şiddet henüz askeri araçta başlar. Askerlerin başında bulunan bir astsubay olan Şükrü Bağ, askerleri "analarını ağlatmazsanız, ben sizi ağlatırım," şeklinde uyarıyordu. Bunun sonucunda Erdost ölür, Şükrü Bağ cezalandırılarak 10 yıl hapis yer ama Askeri Yargıtay kararı bozarak serbest kalır.

    Bu dönemde tutuklanmayan veya soruşturma geçirmeyen gazeteci, yazar kalmaz: Oktay Akbal, Yaşar Kemal, Rıza Zelyut, Adalet Ağaoğlu, Asım Bezirci, Tarık Akan, Doğu Perinçek, İlhami Soysal, Fatma Girik, Rauf Tamer, İlhan Selçuk vb. Gazeteler de sık sık keyfi şekilde kapatılmıştır. 1982 Anayasasında düşünce özgürlüğü ile ifade özgürlüğünü iki ayrı unsur olarak gören darbecilerin, uluslararası hukukun tersine bir durum ortaya çıkardıkları belirtilmiş. Buna göre düşüncen kafanda durduğu sürece sorun yok ama bunları ifade etmen halinde bazı sorunlarla karşı karşıya kalabilirsin. Halbuki, ifade edilemeyen düşünce eksiktir, yarımdır. Gel gör ki, bu topraklarda en çok korkulan unsur, düşüncedir, insanların özgürce düşünüp bunları ifade etmesidir. Hiç değişmez.

    TURGUT ÖZAL DÖNEMİ (1983-93): Sözde liberal bir dönem olduğu belirtilmiştir. Özal'ın da basına yaklaşımı ardıllarından farklı olmamıştır. Hatta bir keresinde kendisi, basın mensuplarına açtığı hakaret davalarıyla zenginleştiğini belirterek latife etmiştir. Ayrıca hapishaneler gazeteciler doludur. Yine şiddet bir bir ülkenin aydın isimlerini öldürmekte ve topluma korku saçmaktadır:

    - Demokratik bir düzene geçilmesi için Aydınlar Dilekçesi'ni imzala­yan yüzlerce kişi hakkında soruşturma açıldı
    (22 Mayıs 1984):
    - Prof. Muammer Aksoy evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü
    (31 Ocak 1990):
    - Gazeteci Çetin Emeç otomobilinde uğradığı silahlı saldırı sonucu öl­dürüldü.
    (7 Mart 1990);
    - Gazeteci-Yazar Turan Dursun öldürüldü
    (4 Eylül 1990);
    - Prof. Bahriye Üçok bombalı bir paketin patlamasıyla öldürüldü (6 Ekim 1990);
    - Sabah gazetesi muhabiri İzzet Keser Cizre'de başından vurularak öl­dürüldü
    (23 Mart 1992);
    - Özgür Gündem ve Yeni Ülke gazetelerinin yazarı. Türk-Kürt kar­deşliğinin militanı Musa Anter 74 yaşında Diyarbakır'da sokak ortasında öldürüldü (20 Eylül 1992);
    - Gazeteci-Yazar Uğur Mumcu otomobiline yerleştirilen bir bomba ile öldürüldü
    (24 Ocak 1993);
    - Muzır Yasası bir sansür yasasına dönüştürüldü (6 Mart 1986);
    - Terörle Mücadele Kanunu çıkartıldı
    (11 Nisan 1991);
    - Olağanüstü Hal Bölgelerinde basın özgürlüğünü yok eden kararna­meler yayınlandı (10 Mayıs 1990; 15 Aralık 1990);
    - Yüzlerce gazeteci hakkında dava açıldı, binlerce yıl hapis istendi, sayısız gazete ve dergi yasaklandı, yüzlerce kitap toplatıldı. "Türk Basın ta­rihinin hiçbir döneminde böyle bir gazeteci kıyımı olmamıştır. Abdülhamid döneminin «Basın Rezaletleri» bunların yanında hiç kalır," yorumunu yapar Hıfzı Topuz. Türkiye İnsan Hakları Vakfı da 1990 yılını «Basın İhlalleri Yılı» ilân etti.

    Hıfzı Topuz, öldürülmeden bir ay önce Turan Dursun'la karşılaşmış. Turan Dursun ona şunları demiş: "Sıra bende, dedi, biliyorum beni de öldürecekler. Tehdit mektupları geliyor, ama yapacağım bir şey yok!" Kısa süre sonra da haince katledilir. Bu cinayet basında geniş yer tutar. Bunlardan birisinde Bekir Coşkun şunları der: "Katillerin kimler olduğu belli değil. Ama Türkiye'yi şe­riat düzenine karşı çıkan Atatürkçülerin öldürüldüğü bir ülke haline kim­lerin getirdiği ortada. (Sabah, 7.9.90)"

    Düşünce ve ifade özgürlüğünü, önümüze çıkan küçük büyük her sorunda kısıtlanacak hatta yok edilecek bir şey olarak gördüğümüz sürece, karanlık bir bataklık içinde debelenip duracağız. Ara sıra gözümüze gelen kesik kesik güneş ışınlarına aldanarak doğru yolda olduğumuzu zannettiğimizde biraz daha batacağız. Çünkü hemen ardından güneş kaybolunca bunun faturasını yine insanların düşünmesi ve ifade etmesine bağlayacağız; baskının düzeyini artıracağız. Öyle bir an gelecek ki, insanlar komşularından, iş arkadaşlarından, arkadaşlarından, akrabalarından hatta ailesinden korkar hale gelecek. Bu durum toplumsal bölünmenin temelini oluşturacak. Birbirine yabancılaşmış, birbirini düşman gibi gören en ufak bir olumsuz eleştiri yapanı vatan haini olarak yaftalayan insanlar topluluğu olarak bataklığın dibini boylayacağız. Ama kutsal devletimizin arkasına sığınarak ne kadar büyük fedakarlıklar yaptığımızın övüncünü duyarak vicdanımızı doyuracağız ama böyle yaparak, devletin imkânlarının sağladığı kaymağı yiyenlerin ayaklarının altında sadece bir basamak olmaktan öteye gidemeyeceğiz. Hiçbir sorun üzerine düşünülmeden, fikir üretilmeden, bu farklı fikirler özgürce tartışılmadan çözülemez. Çünkü bir yol haritası hazırlanamaz. İşte biz yüzyıllardır haritası olmadan çıkışı arayan bir insan gibiyiz. Ve malesef daha çok uzun zaman boyunca da böyle olmaya devam edeceğiz. Çünkü biz, eleştiriye kapalı, eleştiri yapılınca anamıza küfrediliyormuş gibi algılayan, sadece pohpohlanmak isteyen, bireysel özgürlüğü anarşi olarak görüp biat kültürüne tüm ruhumuzla teslim olmuş sözüm ona özgür insanlarız. Bizler köle olmaktan memnun olan atalarımızın torunlarıyız. Belki başka devletlere köle olmadık ama biz kutsal devlet ideasının kölesi olmuşuz. Yüzyıllar boyu da bu prangadan kurtulamayacağız.

    Hıfzı Topuz, basın tarihimize altın harflerle adı yazılan, bizim prangalardan sağlayacak insanlardan biri olan Uğur Mumcu hakkında şunları söyler: "Uğur Mumcu Cumhuriyet tarihinin en dürüst, en yürekli, en devrimci gazetecilerinden biriydi. Tüm meslek yaşamı Atatürk ilkelerinin ve laikli­ğin savunulması ve yolsuzlukların üzerine yürümekle geçti. Türkiye'nin tam bağımsızlığından yanaydı, özgürlükçüydü. Devleti ve milleti soyanla­rın baş düşmanı oldu. Yobazların, hırsızların, vurguncuların karşısına di­kildi. Din sömürücüleriyle savaştı, şeriatçıların boy hedefi oldu. Faili meçhul cinayetleri araştırmaktan hiç bıkmadı. Hiçbir partiye ve kişiye bağlanmadı ve ödün vermedi." Ve "Atatürkçüyüm, öyleyse vurun," diyerek dik duran Uğur Mumcu haince katledildi.

    AZİZ NESİN: Son olarak Türk basın tarihine geçmiş bir diğer önemli isim hakkında bir şeyler yazıp bitireceğim. Hıfzı Topuz, "Aziz Nesin Türkiye'nin en üretken yazarıydı," der ve ekler "Yüz kadar kitap ve binlerce dergi ve gazete yazısı yazdı. Kitaplarının baskı sayısı 6 milyona ulaştı. Bunların bazıları 24 dile çevrildi (İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, Arapça, vb). Öyküleri 28 dilde yayınlandı. 9 oyun, 7 anı kitabı, 7 şiir kitabı, 10 roman ve 46 öykü kitabı yazdı."

    1945'te Tan gazetesinde köşe yazarlığı yaparken 30 yaşında, hiç tanınmayan biriydi. Basımevi basıldıktan sonra, Sabahattin Ali'yle birlikte Marko Paşa'yı yayınladı ve adını ülkede herkes duymuş oldu. Öte taraftan Aziz Nesin'in her dönem emniyet şubeye, ordan da mahkemeye gidip geldiğini görüyoruz. Öyle ki, özgürlükler devri olarak adlandırılan 27 Mayıs'tan sonraki dönemde bile ilk tutuklanan isim yine Aziz Nesin olmuş. İlk hapis cezasını ise Amerikan yardımlarını eleştirdiği için almış. 37 insanın yakılarak katledildiği Sivas'taki olaydan şans eseri kurtuldu ama bu olaydan da onu sorumlu tuttular. Yani, "Tam Aziz Nesinlik bir olay." "Türk halkının yüzde 60'ı aptaldır," sözü ise kendisini sevmeyenler tarafından sanki Aziz Nesin'in tüm fikri, cismi bununla sınırlıymış gibi bir kara propaganda için kullanılan bir argüman hâline gelmiş. Aynı ateist olması gibi. Aziz Nesin'in bazı vecizelerine yer verilmiş kitapta. Ben de incelememde yer vermek istedim:

    "Daha önce Türklerin % 60''ı aptaldır demiştim, Kürtlerin de % 80'i aptaldır. Devlet kuramazlar."
    "Toplum olarak zekâmız kıt. Geçen 300 yıl boyunca sadece özel dersane, dolmuş ve gecekonduyu bulmuşuz. Bu ayıbı taşıyor, utanıyorum."
    "Türk halkının en büyük icadı yoğurta su katıp ayran yapmaktır."
    "Hezarfen Ahmet Çelebinin Galata kulesinde uçtuğu yalandır, adam düşmüştür."
    "Türkiye, dünyanın en kötü Anayasasını yapan ve ona kefil olan adama oy verdi.”
    "Uygarlık haritası olsa orada yerimiz yok. Uygar ülkelerin tarihinde yüzlerce bilim adamı var, bizde bin yıllardan beri yok."
    "Ben Türk insanını sevmiyorum, kendi halkımı sevmiyorum, ama o sevmediğim halkın ayrılmaz bir parçasıyım.”

    __________

    ALTIPATLAR

    Sahasındaki son maçta G.birliğini 6-0 yenen GS, Denizli'ye 6'lık tarife uyguladı

    Cimbom Hatay'dan Boupezand'ı istedi.

    Onyekuru bugün İstanbul'da

    PUAN DURUMU:

    1. BEŞİKTAŞ 38
    2. FENERBAHÇE 38
    3. GALATASARAY 36
    4. GAZİANTEP FK 34
    5. HATAYSPOR 31
    6. ALANYASPOR 30
    7. TRABZONSPOR 30
    8. KARAGÜMRÜK 27
    9. YENİ MALATYAPOR 27
    10. GÖZTEPE 25
    11. ANTALYASPOR 25
    12. RİZESPOR 24
    13. SİVASSPOR 23
    14. BAŞAKŞEHİR 23
    15. KONYASPOR 22
    16. KASIMPAŞA 22
    17. KAYSERİSPOR 19
    18. GENÇLERBİRLİĞİ 19
    19. BB ERZURUMSPOR 16
    20. ANKARAGÜCÜ 15
    21. DENİZLİSPOR 15

    __________


    İyi okumalar
  • 112 syf.
    ·2 günde·9/10 puan·Ne Okusam'dan
    TOTEMLERİMİZ
    İncelemeye başlarken isterseniz Freud'un ''Totem ve Tabu'' hakkında fikirlerini ve bu kavramların kökeni hakkında bilimsel verileri esas alarak değerlendirdiklerini masaya yatırmak yerine,evvela kelimelerin halk nazarında değerleri,ritüelleri ve yaygın olarak yanlış tanımları hakkında bilgi sahibi olalım,ardından konuyu Freud ve bilim nazarında enikonu değerlendirelim!

    *Totem Ne Demek
    Bu sözcüğün kökeni nerden gelmektedir, aslında gerçek anlamı ile totem ne demek gibi sorular aklınıza gelmiş olabilir. Bu nedenle bu kavram ile ilgili merak edilen her şeyi sizler için detaylı olarak anlattık. Bu kavram asıl anlamı ile Avustralya ve Kuzey Amerika’da yaygın olan bir inanç biçimidir. Ülkemizde bir çok kişi tarafından sapkınlık olarak nitelendirilen bu inanışta insanlar, hayvanları, ağaçları, taşları ya da herhangi bir nesneyi kutsal olarak benimsemektedir. Totem inancına inanan kişiler kutsal saydıkları nesnelerden bir takım isteklerde bulunurlar ve isteklerinin gerçek olması için onlara taparlar.

    Aslında bu inanışı benimseyen kişiler için bir tür putlara tapma eylemi gerçekleştirdikleri yönünde nitelendirme yapabiliriz. Totem inanışın da bu dine mensup insanlar gerçekleşen dileklerini taptıkları nesne’nin gerçekleştirdiğine inanmaktadırlar. Batıl bir inanç olan bu kavram, ülkemizde ise bir inanış olarak düşünülmemektedir. Hatta totem yapan insanların bir çoğu totemin gerçekte bir inanç biçimi olduğunu bile bilmemektedir. Halk arasında bu tür eylemler tamamen takıntı olarak yapılan ya da şans ve uğur getirmesi amacı ile yapılan davranışlardır.

    *Totem Nasıl Yapılır
    Aslında herkesin kendisine özgü belirlediği bir takım totem çeşitleri vardır. Kimisi herhangi bir eşyayı uğurlu ya da şans getirici olarak görüp onu yanında taşıyarak isteklerine kavuşacağını düşünürse totem yapmış olur. Totemin bir başka yapılma türü ise gerçekleşmesini istediğiniz olay gerçek olana kadar belirlediğiniz bir davranışı yapmaktan kaçınmanız ya da özellikle belirli bir davranışı yapmanız gerektiğidir. Mesela tuttuğunuz takımın maçını izlemediğiniz de kazandığını düşünüyorsanız ve takımınızın kazanması için maçları seyretmiyorsanız bu da bir çeşit totemdir. Uğurlu bir kalem belirleyerek her sınava onla girmek ve bu kalemin başarılı olmanız da etkisi olduğuna inanmanız da toteme örnek gösterilebilir.



    *Totem Çeşitleri Nelerdir
    Sözlü Yapılanlar: Uğurlu geldiğine inanılan bir kelimenin defalarca söylenmesi şeklinde yapılan toteme sözlü totemler denilmektedir. Mesela karşılaşmak istediğiniz bir kişinin adını bütün gün içinizden ya da sesli olarak tekrarladığınız da o kişiyi göreceğinize inanmak.

    -Eylemlerle Yapılanlar: Bu çeşit totemlerin iki türü vardır. İlk olarak herhangi bir eylemin yapıldığında uğur getirdiğine ve isteğin gerçekleştiğine inanılan totemdir. Sigara yakıldığında otobüsün daha erken geldiğini düşünmek bu çeşit totemlere bir örnektir. Diğeri ise herhangi bir eylemi yapmayarak istedğin gerçek olacağına inanmaktır. Sınav sonucunu kendisinin yerine arkadaşının bakmasını istemek de bu toteme örnek gösterilebilir.

    -Düşünce ile Yapılanlar: Bu eylemler sadece düşünerek yapılmaktadır. Örneğin sevdiği kişiye kavuşmak için sürekli onu düşünmek.

    -Birleşik Yapılanlar: Diğer totemlerin iki ya da daha fazlasının birlikte yapılmasına da birleşik totemler denilmektedir.

    *Totem İnancına Göre Tapınma Nasıl Olur
    Totem inancına inanan insanlar ülkemizdeki anlamı ile eylem yapmamaktadır. Hatta Totemizm’e inanlar, yani totemi bir din olarak benimseyenler yaptıkları eylemi totem yapmak olarak nitelendirmek yerine bir tür ibadet olarak görmektedirler. Onlar için totemin anlamı kutsallaştırdıkları objeye verilen isimdir. Toteme inananlar kutsal sayılan nesne sayesinde, yani belirledikleri totem sayesinde var olduklarına inanmaktadırlar. Totemlerinin onları kötülüklerden koruduklarını ve dileklerinin ancak onların isteği doğrultusunda kabul olacağına inanırlar. Başlarına gelen kötü olayları ise totemlerinin kendilerini cezalandırdığı yönünde yorumlamaktadırlar. Totemizm’e göre çeşitli ayinler düzenlenir. Bu ayinler ile totem inancı benimseyen kişiler, totemlerinden kendilerine yardım etmesini istemek için totemin etrafında şarkılar ve müzik eşliğinde dönerek dua ederler.

    *En Çok Yapılan Totemler
    Farkında olmadan aslında bir çoğumuz günlük yaşantımızda bir çok totem yapmaktayız. Kötü bir şey duyulduğunda kulağı çekmek ve tahtaya vurmak bile bir tür totemdir. Çünkü eski batıl inançlara göre tahta kutsal sayılmaktaydı ve bu şekilde tahtanın kendilerini koruduğuna inanılmaktaydı. Ayrıca kara kedi görüldüğünde uğursuluk getirdiğini düşünerek saçı tutmak da totem çeşitleri arasında bulunmaktadır. Burada kutsallaştırılan nesne ise saçtır. Merdiven altından geçmemek, ceviz ağacı altında oturmamak, 13 rakamını uğursuz saymak gibi anlamadan yapılan bir çok yaygın eylem toteme örnek olarak gösterilebilir. Bilinçli olarak yapılan yaygın totemler ise sınavlara uğurlu kalem ile girmek, maç izlerken uğurlu kazak giymek, bir iş görüşmesine giderken uğurlu bir kolye ya da saati takmak gibi yapılan davranışlardır.
    KAYNAK:https://www.biobilgi.com/...e-demek-totem-nedir/


    TABULARIMIZ
    Tabu nedir?
    Polinezya dilinde bir kelimedir. Genel olarak ilkel yerlilerin kutsal saydığı eşya veya şahıs, ya da hareketlerdir.

    Bu yerlilerin inanışına göre tabu özelliği başkasına da geçer, mesela bir kimse, tabu sayılan bir puta dokunursa kendisi de tabu olur ve kutsallık kazanır. Etnologlar tarafından Polinezya dillerinden alınıp kullanılmaya başlanmıştır. "Kutsal" nesnelerde olduğu gibi çelişkili bir yapısı vardır, iki karşıt anlamı da taşır. Hem "kutsal" hem "kirlenmiş" şeyler tabu olabilirler. Örneğin "kirlenen" kişiler, nesneler "kutsal" olandan ayrı tutulmalıdır.

    "Tabu" karşılığında birçok dilde kullanılan sözcükler de iki zıt anlamı birden taşırlar. Hastaları ve ölüleri toplumun geri kalanından ayırmak en eski zamandan beri bir gelenektir. Bazı tabular ise kadınlara, cinselliğe, doğuma veya belli olaylara yöneliktir. Dövüşte ölmüş bir horozu yemek, reisi silah altında olan bir evin erkek hayvanını öldürmek vb. Bazı tabular geçici, belli dönemler içinken bazıları süreklidir. Bazı kozmik ya da kutsal sayılan bölgeler, kimsenin yaklaşmaya cesaret edemediği yerler, bazı mezarlar gibi.

    Bugün farkında olmadan uygulanan bazı gelenekler de tabulardan kaynaklanmıştır. Bazı bölgelerde hükümdar toprağa dokunmamalıydı, çünkü güçleriyle toprağın ölmesine neden olabilirdi; bu nedenle taşınmalı ya da halı üzerinde yürümeliydi. Evrensel bir tabu yoktur ancak tabu mekanizması her zaman aynıdır. Bazı nesneler, kişiler ya da bölgeler tamamen farklı bir ontolojik sisteme dahil olurlar ve bunlara dokunmak ontolojik düzlemde ölümcül sonuçlar doğuracak bir kırılmaya neden olur.

    Bazı tabu örnekleri kaygı ve uzaklaşma yaratan, tuhaf, uğursuz, gizemli vb. olanların normal olanlardan ayrılarak tabu haline getirildiğini gösteriyor. Bu nesne, kişi ya da davranışlar aşağılanmaz, tersine bir değer atfedilir. Kızılderililerde, birçok Afrika kabilesinde, Şamanlarda kutsal güçlere sahip olan kişilerin itici görünüşe sahip, nöropat, sinirsel açıdan dengesiz ya da çirkin kişilerden seçilmesi gibi. Son olarak Sigmund Freud'dan bahsetmek gerekir.

    Freud tabuların bilimsel bir analizini yapmış ve bu tür yasaklara karşı güçlü bilinçaltı güdülerle hareket edildiğini ortaya çıkarmıştır. Yasaklamada, toplumsal bir kurallar ve yaptırımlar alanıyla, bu kural ve yaptırımların daha çok “mistik" ya da "büyüsel-dinsel" bir nitelik taşıdıkları bir başka alan arasında bir ayrım yapmak genellikle çok güçtü. Örneğin yakınıyla yatma konusundaki evrensel yasakta (eskiden tabu deniliyordu) durum, böyleydi.

    Yakınıyla yatma yasağının Lövi -Strauss, her türlü değiş tokuşun, dolayısıyla her türlü toplumun kurucusu olma özelliği taşıdığını ortaya koymuştu. Ancak Françoise Heritier, bütün toplumlar için yakınıyla yatma yasağının, yerel kişi (kan, ruhlar vb.) ve toplumsal ve “mistik” kalıtım kuramlarıyla sıkı bağlılaşımını da orrtaya koydu. Nitekim Taboo (1956) adlı yapıtında etnolog Franz Steiner, tabu kavramıyla son derece benzeşmez nesnelerin adlandırıldığını ileri sürdü ve bunları şöyle sıraladı:

    1. bir ayin anlamı taşıyan bütün saygı gösterme mekanizmaları;
    2. tehlikeli durumlarda gösterilmesi istenen özgül ve kısıtlayıcı davranışlar;
    3. bu tehlikedeki bireylerin korunması;
    4. bu tehlikedeki, dolayısıyla tehlikeli (antropolog Mary Douglas’ ın gösterdiği gibi, kirlenme durumunda) bireyler toplumunun korunması.

    Sözlükte "tabu" ne demek?
    1. Kutsal sayılan kimi insanlara, hayvanlara, nesnelere dokunulmasını, kullanılmasını yasaklayan, aksi yapıldığında zararı dokunacağı düşünülen dinsel inanç.
    2. Yasaklanarak korunan (nesne, sözcük, davranış).
    3. Tekinsiz.

    Tabu kelimesinin ingilizcesi
    adj. forbidden to use, forbidden to say, prohibited, banned (also taboo)
    n. prohibition, ban (also taboo)
    v. forbid, prohibit, ban (also taboo)
    Köken: Fransızca

    Tabu ne demek? (Ekonomi)
    (Taboo) Kelimenin aslı Polinezya diline dayanır. Türkçe’ye Fransızca’dan geçmiştir. Kutsal sayılan kişi veya varlıklara dokunulmasını, bunların kullanılmasını yasaklayan, aksini yapanların büyük felaketlere uğrayacağı düşüncesine dayanan dini inanç.
    KAYNAK:https://www.nedir.com/tabu

    Evet,halk nazarında genel inanışlara ve tanımlamalara göre ''Totem'' ve ''Tabu'' kavramlarının bizdeki karşılığı bu!
    Peki Freud bu iki kavramı nasıl ele almış,onu inceleyelim.
    Kitabı incelemeye başlayabiliriz.

    Freud,kavramları ele alırken epey geriye,ilkel toplumlara rotayı çevirmiş.İlkel toplumların sahip olduğu inanışlar üzerine tarih bilimcilerin de fikirlerini ve gözlemlerini kaynakça belirterek,psikanalizden aldığı yardımla kitabı inşa etmiş.
    Kitabın bana göre bilhassa iki temel konuyu esas aldığını düşünüyorum.
    1-Oidipus kompleksi(Ne olduğunu anlatacağım!)
    2)İlkel kabileler arasında benimsenen totem ve tabuların;o zamandan bu zamana değin dinlerin,ahlakların,sanat anlayışlarının ve toplum bilincinin ortaya çıkmasında başat unsur olması.Biraz daha sadeleştirerek anlatayım: Şu an hayatımızı şekillendiren üst kimlik ve üst güç diyerek kabul ettiğimiz ne varsa o günlerden yadigar,ilkel insanlardan emanet...

    Kitaba dair totem ve tabu nedir?
    ''Bununla birlikte “tabu” dendiği zaman bundan, bu gizemli kendine özgülüğün taşıyıcısı ya da kaynağı olan bütün kimseler, yerler, şeyler ya da geçici durumlar anlaşılır. Bu kendine özgülükten doğan yasak da tabudur. Sonuç olarak sözcük anlamıyla, tabu dendiği zaman bir de olağanüstü kutsal, aynı zamanda da tehlikeli, kirli ve gizemli olan her şey anlaşılır.

    Wundt’a göre, tabu düşüncesinde “bazı şeylerden korkmayı anlatan âdetler ve bu âdetlere karşılık olan tapınma düşünceleri ya da davranışları vardır.” Başka bir yerde der ki: “Sözcüğün genel anlamına göre, tabu deyişiyle âdetlerin, göreneğin ya da yasaların koyduğu yasakları, bir şeye dokunmamayı, bir şeyi kullanmak amacıyla almamayı ya da bazı sözcükleri ağza almamayı anlıyoruz…” Yasakçı tabuları bulunmayan hiçbir budun ya da hiçbir uygarlık aşaması görülemez.''
    Kitapta yer verilen tabu örneklerinden biri: ''Karısını yitirmiş olan bir adam, karısının yerine başka bir kadını koyma isteğinden korunmak zorundadır; dul kadın da isteğe karşı koymalıdır. Kocasız kaldığı için başka bir erkeğe karşı istek duyabilir. Oysa yerine geçirme yoluyla isteklerin doyurulması, yas tutmada gözetilen ereğe uymaz ve ölünün ruhunun öfkelenmesine yol açar.''

    Kitabın yer verdiği totem tanımı nedir?

    ''Totemizmin Avustralya, Amerika ve Afrika’nın bazı ilkel insanları arasında dinin yerini alan ve toplumsal örgütlenmenin temelini oluşturan bir sistem olduğunu öğrenmiştik. Totemle birey arasındaki bu bağlılığın iki yana da karşılıklı yararı vardır; totem insanı korur, insan da eğer bu totem hayvansa öldürmeme, bitkiyse kesmeme ya da toplamama yoluyla çeşitli biçimlerde ona saygı gösterir.

    Bir totem boyunun üyeleri kardeş ve kız kardeşlerdir, birbirlerine yardım etmek ve birbirlerini korumak zorundadırlar; klanın bir üyesi bir yabancı tarafından öldürülürse, öldürenin boyunun tüm üyeleri bu cinayetin hesabını vermek zorundadır ve ölenin boyu tam bir dayanışmayla akıtılan kanın temizlenmesini ister. Totem bağları bizim bugünkü aile bağları üzerine düşüncelerimizden daha güçlüdür; ilkeller aile bağlarıyla bağlı değildiler; çünkü totem kural olarak anadan kalıtım olarak geçer, başlangıçta baba kalıtımının hemen hemen hiç önemi yoktu.''

    Toteme dair bir örnek:''Totem hayvan, ata hayvan sayılır. Öyleyse totem hem bir topluluk adı, hem de bir soy adıdır ve soy adı olmak açısından bu adın aynı zamanda mitolojik bir anlamı da vardır. Totemizmin kökeni sorunu şu biçimde de anlatılabilir: İlkel insanlar, kendileri ve boyları için hayvan, bitki ve cansız eşya adlarını seçmişlerdir.
    KAYNAK:https://sirazduvari.com/...-tabu-sigmund-freud/

    Şimdi Oidipus kompleksi nedir onu anlayalım ve yapbozun parçaları birleşsin.Sonra Freud'a göre tanrı dediğimiz kavramın,üst gücün nasıl ortaya çıktığını fark etmiş olacağız!
    ''Oidipus kompleksi ya da Oedipus karmaşası, Sigmund Freud'un kurucusu olduğu psikanalitik teoriye göre karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni safdışı etme konusunda çocuğun beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamı.

    Freud'a göre her çocuğun ilk aşkı karşı cinsteki ebeveynidir. Erkek bebeğin sürekli annesine şımarması, babasının annesiyle ilgilenmesinden rahatsız olup ağlaması veya araya girmesi örnek olarak verilir.

    Erkek çocuk genellikle evde güçlü bir otoritesi olan güçlü rakibi babadan çekindiğinden her iki ebeveynden de uzaklaşmak zorunda olduğunu hissederken, annesinden çekinen kız çocuk hayran olduğu güçlü babasına daha çok yaklaşır.''
    KAYNAK:https://tr.wikipedia.org/wiki/Oidipus_kompleksi

    Yani bu mantığa göre bu kompleksi yaşayan bütün çocuklar yetişkinlikleriyle beraber anne ya da baba olduklarında,anne ve babayı kutsallaştırır ve bu düşünceyle baba tanrı olur, anne tabiat ana!
    Tanrı düşüncesiyle beraber dinler,dinlerle beraber de ahlak!
    Kitapta da bahsedilen budur!

    İncelemenin sonuna gelirken,Freud'un ortaya attığı düşüncelerinde mühim olanın kesinkes bu fikirlere inanılması yahut inanılmaması değil,üzerine kafa yorulması gereken çok değerli bilimsel tezler olduğunu düşünüyorum.
    Kitap,Freud'un okuduğunuz ilk kitabıysa ağır gelebilir.Ciddi zihin işçiliği ve not alışkanlığı isteyen bir kitap,bunu göze alarak okumanızı tavsiye ederim.Aksi taktirde okumak için okuyacaksanız sıkılırsınız,önceden araştırma yapmadan okumayı da göze almayın derim,anlayacaklarınız ve yorumlayacaklarınız epey kısıtlı kalır.
    Herkese şimdiden keyifli okumalar
  • Almanya tehlikeli bir ülkedir. Sosyalizm maskaralıklarının orada alıp yürümesi yarın Almanya’yı yeni gelişmelerin eşiğine atacaktır. Adolf Hitler durup dururken değil, büyük ve kültürel bir millete karşı İngiltere ve Fransa’nın ahmakça siyasetleri yüzünden ortaya çıkmıştı. Bugün de başka bir Adolf un, Adolf von Thadden’in başkanlık ettiği “Neonazi” denilen milliyetçi bir parti ortadadır. Geçen seçimlerde oyların % 2’sini, bu sefer % 4.3’ünü kazanan bu milliyetçi parti gerçi Alman seçim kanununa göre % 5 oranında oy toplayamadığı için devlet meclisine mebus sokamamışsa da eyalet meclisinde mebusları vardır. Görünüşe göre de kuvvetlenmektedir.
    Ben Münih’te iken 28 Eylülde yapılacak seçimler için kampanya açılmıştı. Televizyonda parti liderleri konuşuyordu. Konuşmalar seviyeliydi. Bülent Ecevit’in yahut Ahmet Er’in şaheser nutuklarına Taslanmıyordu. Hele Hıristiyan Demokrat Partisi Başkanı Kiesinger çok itidalli konuşan sempatik bir adamdı. Willy Brandt ise şiş yüzlü ve kısık sesliydi. Meğer alkolikmiş. Alkolik olmak ancak kendisiyle doktorları ilgilendiren bir konu ise de, kendi milletine silâh çekmiş bir adamı başbakanlığa getiren Sosyal Demokrat ve Hür Demokrat Partilerinin mebusları top yekûn Yassıada’ya gönderilmesi gerekli centilmenler olduklarını ispat etmişlerdir. Şüphesiz savcılığı da pek sayın Bay Ömer Egesel yapacaktır.
    Alman gençleri arasında da, bütün dünyada olduğu gibi ne istediğini bilmeyen bir gayrı-memnunlar zümresi türemiştir. Bunlar, bizimkilerden daha mantıksız davranıyorlar. İsteklerinden biri üniversitede emeklilik yaşının 45 yaş olması. Demek ki yüksek kültürlü bir milletin üniversitelisi olmak bu kadar saçma bir düşünceye saplanmaya mâni olamıyor. 45 yaş, bilim ve teknikte insanın verimli olmaya başladığı yaştır. Günümüzün bilginleri ellisinden, altmışından sonra en yüksek derecelere varıyor ve en orijinal eserlerini veriyor. Nobel mükâfatı alanların büyük çoğunluğu yaşlı kimselerdir. Geriden gelenlere yer açılsın diye profesörleri 45 yaşında emekli yapmak isteği, gerçekleşmesine imkân olmayan bir rezaletten başka bir şey değildir. İşte ilericilik denen solculuğun cevherlerinden biri daha.. Demek ki solculuk denen fikir sistemi, aslında fikir sistemi değil, fikir sisteminin tamamen bozulmasından doğan bir hezeyân-ı mürteiştir.
    Bu hezeyanlar Almanya’da bir tepki yaratmaz ve mevcut hükümetler bu hezeyanları bastırmazsa Neonazizm Almanya’ya hâkim olacaktır. Zaten Almanlar’ın yüreklerinde Hitler çağının büyüklük hâtıralarının sönmediği belli oluyor. Bir takım savcıların 25 yıl öncesine ait gerçek veya hayalî suçlarla eski Alman subaylarını mahkemelere sevk etmesi adaletin tecellisi değil, Alman milletinin millî ruhunu öldürmek, gençleri kendi milletlerinden tiksindirmek için yapılmış mânâsız hareketlerdir.
    Hitler zamanında bir fıkra anlatılırdı: “Yüzbaşı, çavuşu çağırarak bölükteki erlerden kaçının hangi partiye veya siyasî doktrine mensup olduğunu öğrenmesini emreder. Birkaç gün sonra çavuş, elindeki listeyle bölük kumandanının karşısına çıkıp raporunu verir. “Şu kadarı Kayzerci, şu kadarı Hıristiyan Demokrat, şu kadarı Merkez Katolik Partisinden, şu kadarı liberal, şu kadarı sosyalist, şu kadarı da tarafsız”. Yüzbaşı sert bir sesle sorar: “Hiç Nazi yok mu?”. Çavuş esas duruşuna geçerek cevap verir: “Hepsi Nazi efendim!”.”
    Bu hoş fıkra Alman ruhunun anlatılması bakımından düşündürücüdür. Disiplini ve kuvveti seven Alman milleti, hoşuna giden otoriteyi görünce şahsî düşüncesini bırakarak otoriteyi tutar. Kıssadan hisse: Söyleyenden dinleyen arif gerek..
    Hitler’in yanlışları ve kusurları ne olursa olsun, Almanlar’a birleşikliğin ve Prusya millî tarihinin şan ve şevketini tattırmıştır. Milletler bunaldıkları zaman mazinin parlak yapraklarına göz dikerler. Almanların da bu parçalanmışlık, bu hoş görülme, bu içerden gelen yıkıcılık karşısında günün birinde eskiye dönmeleri beklenebilir. Rusya iki Almanya’nın birleşmesinden neden titriyor? Polonya, Almanya’dan aldığı toprakları Almanlar’dan boşalttığı halde neden huzursuzluk içinde? Herhalde memleketlerinde karasinek çoğaldığı için değil..
    Alman çocuklarının okula gidip gelirken sokaktaki durumlarında kınanacak bir nokta görmedim. Genç Alman kızlarının giyimlerinde aşın bir açıklık bulmadım. Aşırı mini etekli bir kız gördüm; İngiliz’miş. Yirminci Asırda edepsizlik dünyaya İngiltere ve Amerika’dan yayılıyor. Türkiye’ye döndükten sonra üç Amerikan çavuşunun Türk bayrağını yırttığını gazetelerde okudum. Bence bu Amerikalılar’a ceza verirseniz anlamazlar. Çünkü bayrağın ne olduğunu anlamayacak kadar ahmaktırlar. Vietnam savaşını protesto ederken adliyede kendi bayraklarını indirerek Kuzey Vietnam bayrağını çekecek kadar alçalan bir milletten ne beklersiniz? Bayrak kimin olursa olsun, ona hakaret edilmez. Şimdi bu heriflere verilecek cezadan ne çıkar? Ceza insana verilir. Buğra’nın arkadaşlarından “Tombalak Ertan”, civcivini kapan kediyi yakalayıp asarak idam etmişti ama kedi neden idam olduğunu anlayamadan gitti. Dilleri kedi miyavlamasına benzeyen Amerikalılar da neden ceza gördüklerini bir türlü idrak edemeyecekler.. Ciddî insanlar değiller ki!.. Büyük bir vazifeye tâyin olunan Amerikalıların üç parmaklarını havaya kaldırarak yemin ettiğini göstereni resimlerine hiç rastladınız mı? Yemin ederken bile sırıtırlar. Bana kalırsa bu kahraman Amerikalı çavuşlara gereken cevabı Amerika’daki hippi kızlardan 50-60 tanesi Amerikan bayrağını külot yaparak vermişlerdi.
    Biz yine Almanya’ya gelelim: Bazı Alman kadınlarında garip bir özellik gördüm. Bunlar önlerine gelen her milletten erkeklerle; Çinli, Afganlı, Hintli, Habeş veya Zenci ile evleniyorlar. Galiba Alman kadınlarında millî duygu yeteri kadar sağlam değil. Bir de Almanya’da kara renkli Zenci Almanlar’ın türediğini gördüm. Bunların beş altı bin kadar olduğunu bir Alman genci söyledi. Amerikan ordusundaki Zenciler, Alman kadınlarının melezi olan bir kara Almanlar gayet düzgün Almanca konuşmalarına rağmen herhalde bir aşağılık duygusu duyuyorlar ki hareketleri biraz anormal. Alman kadınlarının bana hiç de hoş gelmeyen bir merakları köpeğe olan aşırı düşkünlükleri. Bir takım çirkin köpeklerle gezip tozmalarını yadırgadım. Hayvan ve çiçek sevgisi Almanya’da çok yaygın. Fakat hayvan ne de olsa hayvan.. Hele evin içindeki hayvan anayasaya aykırı olsa gerek…
    Fakat Alman ev kadınlarına da diyecek yok. Beceriklilikleri, nezaketleri ve türlü meziyetleriyle hepsi tam birer kadın…
    Almanya’daki inekler çok iri ve bakımlı. Fil yavrusu gibi şeyler. Çok süt veriyorlarmış. Fakat şehir dışı anayolların kenarlarında yaşayanlar egzoz teneffüs ede ede süt ve et bakımından gitgide bozuluyorlarmış. Benzin yerine elektrik veya atom gücüyle işleyen arabalar yapılmazsa bu egzoz yüzünden beşeriyetin, hele biz Türklerin işimiz dumandır.
    Burada Münih Posta İdaresinin 10 üzerinden “on ve üç yıldız” alan bir başarısını da kaydedeyim. Almanya’ya dinlenmek ve tedavi için gittiğimi Ötüken’de okuyan Adana’daki ülküdaşlarımızdan birisi ciddî bir rahatsızlığım olduğunu sanarak Münih’e bir mektup yazmış. Adresimi bilmiyordu. Fakat Bedriye Atsız’ın üniversitede okutman olduğunu biliyordu. Bu ülküdaşımız, zarfı “Münih Üniversitesi Okutmanı Bedriye Atsız eliyle Atsız” diye yazmış. Mektup beni buldu. “Başarı bunun neresinde” diyeceksiniz. Başarı, zarftaki adresin Türkçe yazılmış olmasına rağmen beni bulmasında. Münih Postası 10 numara ile üç yıldızı hak etmedi mi?
    Münih’e Türk üniversitelerinin profesör, doçent ve asistanlarından sık sık bazı kimseler geliyor.
    Bunlardan, adı İstanbul’da bir kitap hırsızlığı meselesine karışan birisi gelip gitmiş ama Münih’te vukuat olmamış. Demek ki masum bir bilginmiş. Bir de dostumuzu olan bir profesörle birkaç hoş saat geçirdik. Bir lokantada yemek yerken Türkçe konuştuğumuz duyan birisi yanımıza gelip kendisinin de Türk ve İstanbullu olduğunu, yakında Türkiye’ye döneceğini söyledi. Bozuk bir Türkçe’yle konuşuyordu. “Türkçe’niz çok bozuk” dedim. “Altı yedi yıldan beri buradayım; ondan” dedi. Sözü uzatmayalım, adam Yahudi imiş. Ben İstanbul’dan uzaklaşınca Yahudi’yi o kadar unutmuşum ki Münih’te karşıma İstanbullu bir Yahudi çıkacağı aklımın ucuna bile gelmezdi. Türkiye’deki dertlerden hiçbirisini gönlümden tamamıyla söküp atmış değildim. Fakat göz görmeyince gönül katlanıyor. Bu yüzden sıhhatim düzeldi. Dönüşte burada kazandığım beş kilo başta olmak üzere bunların hepsini geri vereceğimi biliyordum ama 52 gün dertten uzak ve tam sıhhatli yaşamak az şey değildi.
    Bu profesör dostumuz Dış Türkler’dendi. Hoşsohbet birisiydi. Söz Türkiye’deki dinî taassubun korkunçluğuna gelince Sâbir’in fıkrasını anlattı. Sâbir, 19. Asır Azeri şairlerindendir. Satirik şiirleriyle ün salmıştır. Sâbir demiş ki: “Arslan görirem, korkmıram. Kaplan görirem, korkmıram. Ama harda Müslüman görisem, korkıram.”
    İstanbul’dan gelen dost ve konuklara mihmandarlık etmede “caksı is kılgan – yahşi iş kılgan -yahşi iş kılan – iyi iş gören” Buğra, annesiyle birlikte oturmuyor. Münih’in kenar mahallelerinden birinde fakirane bir odası var. Annesinin köşkü tek odalı olduğu için ikisinin çalışma saatlerinin uymayışı, konuklarının birbirine denk gelmeyişi gibi sebepler yüzünden ayrı bir odaya çıkmış. Zaten ana-oğul da olsa iki Türk’ün, hele iki Oğuz Türkü’nün tam bağdaşarak geçindikleri tarihin hangi sayfasında görülmüş? İkisi Alman olan üç arkadaş, üç odalı bir ev tutup odaları paylaşmışlar. Yaşayıp gidiyorlar. Almanlar’dan biri Baviyeralı, Buğra onunla iyi anlaşmış. Hayatından memnun. Evlerinin mutfağında da bir somya kurup yoksul bir Slovak gencini almışlardı. Meğer biz vaktiyle bu Slovaklarla da savaşmışız. Mohaç Meydan Savaşındaki Macar ordusunda birçok da Slovak varmış. Slovakya o zaman Macaristan’ın idaresindeydi. Zavallı Slovaklar tarihleri boyunca hep ezilmişler. Keskin bir içkileri var. Pena değil. Alkolü bizim rakıdan az, Almanların “Şinkerheger” adlı rakılarından fazla. Bu içkiyi özellikle Avukat Bekir Berk’e tavsiye ederim. Zihnine küşâyiş gelir. Hem, bir daha Türkeş aleyhinde daha parlak cümleler bulur, hem de benden aldığı ve birkaç yol haber gönderdiğim halde geri vermediği iki kitabı hatırlar. Benim hakkımı yediği için haydi dünya adaletinden kurtuldu diyelim; yarın mahşerde bu yüzden Cehennemde yanacağını düşünmüyor mu? Üstadı Saîd-i Kürdî’den böyle mi öğüt aldı?
    Türkiye’nin 68. vilâyeti için “Türk dolu” demişlerdi, ben o kadar fazla Türk görmedim. Zaten Türkiye’de de kaç tane Türk kaldı monşer?
    Anayasalarda angarya yasaktır ama Nejdet Sançar, İzzet Yolalan, Muzeffer Eriş ve ben Ötüken’in angaryasını yıllardır çekip dururuz. Hele zavallı İzzet, ben Münih’e gelirken angaryanın bana ait olan bölümünü de üstüne aldı. Emekliliğin çok iyi bir nesne olduğunu benden işitip o da kendi isteğiyle vaktinden hayli önce emekli olunca, yeni tabirle “vaktini değerlendirmek” için angaryasını iki katına çıkardı. Bu yaz, Maltepe’ye yakın bir yerde kaldığı için haberini alarak bana bir de müjde verdi: Maltepe’nin suyu yakında çoğalacak.
    Üç günde bir, o da iki saat akan sudan perişan olduğumuz için İzzet’in haberi cidden müjde değerinde idi. Eh, Münih’in suyu her gün soğuk ve sıcak akıyorsa Maltepe’ninki de hiç olmazsa her gün birkaç saat akacaktı. Varsın soğuk olsun. Kırkıncı göbek atalarımız da sıcak su kullanmıyorlardı ya. İşte bu şahane manzarayı görmek için İstanbul’a dönmekte biraz acele ettim ve 28 Eylül’de uçağa bindim. O gün Almanya’da seçim vardı. NATO’da müttefikimiz ve eski dostumuz Almanya’nın seçimlerinde belki ben de oy kullanabilirdim ama vakit yoktu. Fakat biz bu müttefik ve dostla hukuken savaş halinde bulunuyorduk, ikinci Cihan Savaşının sonunda Amerika, İngiltere ve Rusya dostlarımızın ısrarı ile Almanya’ya savaş ilân etmiştik. Belki de bu da İsmet Paşa’nın kafasındaki yedi tilkiden birinin marifeti idi ama biz savaşta idik ya, siz ona bakın. İyi ki savaştayız diye beni tutuklamak Almanlar’ın aklına gelmedi. Hiç şüpheniz olmasın, Almanların aklına çok şeyler geliyor ama onlar çok ketum adamlar. Hiçbir şey söylemiyorlar. Halbuki ben orada bazı Türkler’e gizli fikirlerimi söylemiş, Lihtenştayn prensliğini istilâ teklifinde bulunmuştum. Prensliğin ordusunu “8” kişilik diye biliyordum. Hem bunları yenmek, hem de tek bir kasaba ile bir iki köyden ibaret olan bu devleti elde tutabilmek için hiç olmazsa 15 kişilik bir kuvvete ihtiyacımız vardı. İstilâ tamamlanınca da Moskof dostlarımızın Çekoslovakya istilâsından sonra yaptıkları gibi maksadımızın bu prensliği muhtemel bir İsviçre hücumuna karşı korumak gibi yüksek bir insanî gaye olduğunu, davet üzerine geldiğimizi bildirir, meseleyi kapatırdık. Hâfıza-i beşer nisyân ile malul olduğundan biraz sonra da herkes bunu unuturdu. Fakat dedim ya: Münih’te öyle pek Türk’e rastlamadık. Fakat döneceğime yakın prenslik ordusunun “8” değil de “1” tek kişiden ibaret olduğunu öğrenmeyeyim mi? İşte Baltacı Mehmet Paşa’nın kaçırdığı fırsattan sonraki en mühim tarihî fırsat da böylece heba oldu.
    çak yarım saat kadar geç kalktı. Yer kapmak için herkes koştuğu için bermutat en sona kalmış ve en arka sıradaki boş yere oturmuştum. Pencerenin yanında idim. Biraz sonra da çok iyi bir genç gelerek sağımdaki boş yeri tuttu. Çok iyi olduğunu kafatasını ölçerek anlamış değildim. Hiç konuşmuyordu. İyiliği buradan geliyordu. Münih’e gelirken kemerimi hiç takmamıştım. Bu sefer canım takmak istedi. Hürriyetim de var ya, ayarlayıp taktım. Daha aşağının manzarasını kavramaya fırsat kalmadan bayan hostes “Viyana’ya iniyoruz” demez mi? Hesapta yoktu ama Viyana’ya inmek herhalde Prag’a kaçırılmaktan yeğdi. İndik. Bayan yeniden seslendi: “Transit salonuna buyurun. İsterseniz yanınızdaki çantaları alabilirsiniz”. Viyana Hava Alanının Transit Salonu küçük bir kasaba büyüklüğünde bir yerdi. Buraya niçin gittiğimizi söylemedikleri için nereye gideceğimi bilmeden bir süre yürüdüm. Bizim uçaktakilerden birini görüp sorayım dedim ama hiçbirisinin yüzüne bakmamış olduğum için buna imkân olmadı. Göğsü Ay-yıldız rozetli birini görüp sordum. Bizim uçaktanmış, o da aranıp duruyordu. Fakat benden açıkgöz olduğuna asla şüphe olmayan o işçi ne yapılacağını öğrenerek kapıya giderken tesadüf beni görüp 7 numaralı kapıda bekleyeceğimizi bildirdi. Uçağa binip kalkacağımız sırada hostes 11.000 metre yükseklikten gideceğimizi söyleyip kemerleri bağlayın dedi. Bu yükseklik biraz garip geldi. Yoksa aya mı gidiyorduk? Fakat İstanbul ile ay arasındaki ilişkileri düşünmeye vakit kalmadan bir şey dikkatimi çekti: Münih’ten kalkarken belime göre ayarladığım kemer çok kısalmıştı. Tekrar ayarlayıp düzeltmeye çalıştım. Boşuna.. Kemer takmamak Anayasaya aykırı olmadığı için bıraktım ve kemerle oynayan cinlerin orada bıraktığımı çantamla da oynayıp oynamadığı konusunda biraz düşündüm.
    Viyana’ya indirilmemizin ve kemerimin hikmetini, iktidara geçtiğimiz zaman sicil nâzırı yapacağım genç, İstanbul’da beni ziyaret ettiği zaman genç açıkladı: Esrar ve afyon kaçakçıları o nesneleri bu kemerlerin arasına saklarmış. Demek ki benim kemeri iyi aramışlar ve ayarını da bir daha düzeltilmeyecek şekilde bozmuşlar.
    İstanbul’a doğru yol alırken birdenbire aklıma Oliver geldi. “O da kim” diyeceksiniz. Kim olacak, Claudia (Klavdiya) nın kardeşi. Şimdi de Claudia’nın kim olduğunu soracaksınız. Söyledik ya: Oliver’in ablası… Bunlar Bedriye Atsız’ın apartman komşusu olan Ramrath ailesinin çocukları. Bedriye ve Buğra ile araları çok iyi. Tabiî benimle de iyi oldu. Aramın bu kadar iyi olmasına bakarak sakın bunları üniversite öğrencisi falan sanmayın. Claudia üç dört yaşlarında, Oliver ise tam bir buçuk yaşında idi.
    Dünyada Oliver kadar sevimli küçük çocuk az bulunur. Gayet tombul, hareketli, sapsarı saçlı, mavi gözlü, güler yüzlü ve obur bir adamcık.. Ablası ise hiç gülmüyor. Daha şimdiden romantik ve Oliver’i kıskanan bir kızcağız, ilk gelişlerinde ben 01iver’i kucağıma alıp sevince birdenbire hızla çıkıp kendi evine gitmişti. Ondan sonraki gelişlerinde Claudia ya kendisini çok sevdiğimi, Oliver’i hiç sevmediğimi söyleyerek sözde siyasî taktik yaptım. Fakat kız derhal itiraz etti: “O benim kardeşim” dedi. Peki şimdi ne yapacaktık? Bektaşi’nin dediği gibi “bahara (yani soğuk veya sıcak olmayan mevsime) bir diyeceğimiz olmazdı ya”. Sözün kısası: Durumu idare ettim.
    Çocuklar, hele Claudia epeyce Türkçe anlıyordu. Kendi evlerinde çok yaramaz, kırıcı-dökücü olan bu küçükler Bedriye’nin yanında uslu duruyorlardı. Genç bir ev kadını olan anneleri bunaldığı zaman beş on dakika için çocuklarını Bedriye’ye bırakıyor, o da memnuniyetle onlara bakıyordu.
    O sabah veda için Ramrath’ların kapısını çaldığım zaman önce çok güleç olan Oliver, biz asansöre yürüyünce ağlamaya başladı. Bu ağlayış annesi kadar alıştığı Bedriye’den ayrıldığı içindi.
    Münih’ten kalktıktan üç saat sonra Yeşilköy Hava Alanı’na indik. Saatleri altmışar dakika ileri alarak 17.20 yaptık.
    Gümrükte aksilikler derhal başladı. Yasak bir nesne getirmemiştim ama içinde milyon değerinde bazı şeyler bulunan bavulum kayboldu. Gerçi onu buldum. Fakat bu buluş tamamıyla antidemokratik oldu. Gümrük memurları ise bakmadılar bile. Hava yolları otobüsünde yanıma uçaktaki o genç gelmez mi?
    Hakikaten iyi gençti. Benimle değil, başkalarıyla konuşuyordu. Meğer o da Münih’ten geliyormuş. Muhasebeci imiş. Bu konuşmalar sırasında müthiş bir sır öğrendim. Meğer bazı ticarethanelerin üç defteri olurmuş. Birinde fazla kâr yazarlarmış. Bunu bankalara gösterip kredi sağlarlarmış. Birinde az kâr veya zarar gösterirlermiş. Bunu devlete sunup vergi kaçaklığı yaparlarmış. Birinde hesap santimi santimine doğru olurmuş. Bunu da evlerine götürüp kendi malî durumlarını gerçek olarak bilmek için saklarlarmış.
    Bu sırrı, İstanbul’a geldikten sonraki günlerde ticaretle ilgili iki kişiye açtım. Biri “böyle şey olamaz” dedi. Öteki “olur” diye cevaplandırdı. Bana kalırsa olur.
    “Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.”
    Münih’ten İstanbul’a üç saatte, Yeşilköy’den Maltepe’ye de yine üç saatte geldim. Eve girerken saat 20’yi çeyrek geçiyordu.
    İstanbul’a geleceğimi kimseye bildirmediğim, yolda hiçbir tanıdığa rastlamadığım, eve gece karanlığında girdiğim halde bizim gençler geldiğimi keşfettiler. Ertesi sabahki ilk telefonla “hoş geldin”i sundular.
    Arkasından başka telefonlar ve ziyaretler başladı. Bu arada Münih’e gitmekteki gizli maksadımın da açığa vurulduğunu öğrenmiş oldum. Bizim kırk yıllık baba dostları iki ülkedeki seçimler sırasında Almanya’daki Yeni Nazilerle Türkeş arasında bağlantı kurmak için gidip geldiğimi anlayıvermişler. Bu dünyada artık gizli iş yapmaya imkân kalmadı. Adamların elektronik beyinleri mi var, yoksa Moskof dayılarının göğe fırlattıkları uydular aracılığı ile mi öğreniyorlar, her ne yapıyorlarsa yapıyorlar, kuş uçurtmuyorlar. Hatta elektronik beyinlerin ve gökteki uyduların olmadığı 1944 yıllarında, sırf Türk ve Türkçü olduğumuz için tutuklandığımız sırada da, Maltepe’deki konağımızın bacasında saklı duran, Hitler’den alınmış, iki bavul dolusu hazineyi bile keşfetmişlerdi. Yaman zekâ var bu baba dostlarında!.. Eh, madem ki keşfettiler, artık ben de Tanrı’dan başka yalnız bu modern evliyaların bildiği gerçekleri Gök Türk ve Oğuz taifesiyle Hititler’e açıklayabilirim:
    Bizim Almanya’daki şubemiz, yani NDP rumuzu ile gösterilen Milliyetçi Alman Partisi yani Yeni Naziler kendilerine öğrettiğim taktik sayesinde müthiş bir ilerleme göstererek oyların % 4.3’ünü aldılar. 1965 seçimlerinde ise ancak % 2’sini alabilmişlerdi. Fakat Alman seçim sistemine göre oyların % 5’ini alamayan parti meclis mebus sokmadığından bu sefer de Federal Meclise üye gönderemediler. Düşünün: İki seçim devresi arasında % 107 bir ilerleme.. Demek ki gelecek seçimde meclise girecekler. Daha sonrakinde iktidarı alacaklar. Ondan sonra Üçüncü Cihan Savaşı.. Zaten “metro yapacağız” diye Münih’in büyük bir kısmının kazılması da Üçüncü Savaş hazırlığından başka bir şey değil. Hem sığınak yapıyorlar, hem de roket rampaları ve kobalt bombaları hazırlıyorlar. Neyse, bunun büyük doktrin sahibi Brejnev düşünsün.
    Almanya’da seçim savaşı yapılırken, iktidarda bulunan Hıristiyan Demokratlar asıl rakipleri olan Sosyalistlerle uğraşacak yerde bu milliyetçileri yıpratmak için bunca gayret göstermeselerdi hem milliyetçiler meclise girecek, hem de sosyalistler iktidara gelemeyecekti. Demek ki akıl bakımından bizdeki bazı siyasî ümmetçi Müslümanlarla Almanya’daki Demokrat Hıristiyanlar eşit. Zaten asrımız eşitlik asrı…
    Bize gelince: Türkiye’deki seçimler de aynı sonuçla bitti. Bizdeki Naziler, yani kafatasçılar, yani “vatan fikrini inkâr eden” emperyalist Turancılar, yani Milliyetçi Hareket Partisi evvelki seçimde aldığı 208.000 oya karşılık bu sefer 275.000’le, sekiz parti arasında, oran bakımından ilerleme kaydeden tek parti oldu. Oylarında % 13 artış görüldü. Hele birçok reyleri iptal edilmeseydi, artık daha da çok olacaktı. Fakat bizim seçim sistemimizin acayipliği yüzünden ancak bir tek mebus çıkarabildi. Şimdi partilerden dört tanesinin aldığı oyla çıkardığı mebusu gösteren şu listeye bakın:
    MHP275.0001BP254.0008TİP243.0002YTP197.0006
    Bu hesaba göre MHP 275.000 reyle bir mebus çıkardığı halde YTP 33.000 oyla bir mebus çıkarmış oluyor. Bu sisteme âdil diyebilir misiniz? Yine en doğru millî bakiye usulü idi. Tek reyin bile ziyan olmadığı bu sistemin Yahudiler tarafından icat olunduğunu Türkiye’ye dönüşte öğrenerek hayretler içinde kaldım. Meğer herifler sade tek kuruşun değil, tek oyun da güme gitmemesi çaresini bulmuşlar. 120 üyeli meclislerinde 16 parti bulunduğu halde yurt idare etmeyi de başarıyorlar. Fakat unutmayın. Aşırı dindarından komünistine kadar bütün Yahudi partileri aşırı milliyetçi, millî şuurda son dereceye varmış partilerdir. Yahudi üniversitelileri arasında baş uçlarına Ho Amca’nın, Gevara’nın yahut Lenin’in resmini asan akıl fukaraları yoktur.
    Sözü uzatmayalım: Ben hem Türkiye hem de Almanya’da Faşistleri ilerleterek gizli görevimi tamamladım. Bu başarının Halk Partisini, Millet Partisini, Yeni Türkiye Partisini ve Türkiye İşçi Partisini iyice sarstı.
    CHP’nin değişmez genel başkanı, Millî Şef, Sayın Bay İsmet İnönü birkaç ay önce “iktidarın eşiğindeyiz” diye bir türkü söylüyordu. “Ortanın Solu” felsefesini icat ederek en eski partiyi iyice bocalatan ünlü solculardan sapsayın Bülent Ecevit daha keskin konuşarak iktidara geleceklerinden, yani eşiği aşacaklarından bahsediyordu. 21 Haziran 1968 tarihli Ulus’un sayfasındaki şu manşetlere bakın:
    Ecevit CHP grubunda seçim sonuçlan hakkında konuştu.
    CHP 1969 seçimleriyle iktidara gelecektir.
    Ecevit, ortanın solundaki CHP’ye yaklaşma bundan sonra hızlanarak devam edecek, dedi.
    Anlaşılan ya eşik çok yüksek, yahut Halk Partisi cüce olduğu için eşikten içeri giremedi. Zaten giremez de.. İmkânı yok.. Bazı sosyal kaideler vardır:
    Torun, dedesinden yaşlı olamaz.
    Yüksek öğrenim on yaşında bitirilemez.
    Bizim futbolcular futbol oynayamaz.
    Tıbbiyeden her şey çıkar. Hatta arasıra doktor bile.
    Halk Partisi seçim kazanamaz.
    Bu kaidelerin değişmesine imkân olmadığı için emekleri boşuna idi. Fakat hülya tatlı şeydir. Hele diyabetikler için tadına doyum olmaz. Sayın Bay Ecevit herhalde pek toy olacak ki yarın utanırım diye düşünmeden 1969 seçimlerinde iktidara geleceklerinden bahsetti. “Ortanın solundaki CHP’ye yaklaşma bundan sonra hızlanarak devam edecek” dedi. Dedi ama oyların da ancak % 27’sini alabildi.
    Ortanın solundaki CHP’ye belki yaklaşanlar olur ama bu yaklaşma Türk milletinden değil, Podgorni ve Kosigin’den gelir. Sen dua et de İsmet İnönü 40-50 yıl daha yaşasın. Yoksa partiniz hallaç pamuğu gibi atılır.
    Millet Partisi Başkanı Bölükbaşı da “1969’da iktidara geleceğiz” diye birkaç defa konuştu. Herhalde şaka yaptı. İyi bir siyasî tenkitçi olan, iyi konuşan, meselelere iyi giren Bölükbaşı şimdiye kadar “iktidara gelmekten korkan lider” diye adlandırılıyordu. Buna sinirlenmiş olacak ki bu sefer iktidardan gazino gibi söz ederek direndi ve 292.000 rey karşılığı 6 mebus çıkararak büyük kayba ve daha büyük hayal kırıklığına uğradı.
    Ya YTP’ye ne dersiniz? Bunların başkanının da gönlünde, haydi arslan demeyelim de, ne keçiler yatıyormuş! Doğrusu alçak gönüllü adamdı, iktidara doğrudan doğruya gelmekten değil de, iktidara gelecek koalisyon ortağı olmaktan dem vuruyordu.
    Hele partilerine törenle aldıkları Tevfik Rüştü Araş, Kılıç Ali gibi siyasî mevtalardan, Tahsin Banguoğlu gibi eski bakan ve profesörlerden kim bilir neler umuyorlardı. Canım, artık yirminci asırda Tevfik Rüştü’ye, hele Kılıç Ali’ye kim rey verirdi? Bunları bilen kimse kalmış mı idi? Fakat asıl garibi Tahsin Banguoğlu’nun, Halk Partisinden çekildikten sonra bu sakat doğmuş partiye kapılanmasıydı. Kadıköy Sultanisinden ve Edebiyat Fakültesinden sınıf arkadaşım olan, bakanlığı sırasında da bana yapılan haksızlığı tamir eden Tahsin Banguoğlu gayet akıllı, hesaplı ve ihtiyatlı kişiydi. Atatürkçülükten ayrıldığı için İsmet Paşa ile çatışıp Halk Partisinden çekildikten sonra normal olarak, aynı sebeple ayrılıp Güven Partisini kuranlarla birleşmesi gerekirdi. Bunu yapmayıp da erimeye mahkûm ve bölgecilik yapan bir partiye girdiğini gazetelerde okuduğum zaman cidden şaştım. Tahsin sade akıllı değil, kültürlü insandı da. Şairdi de. Hele Bağdatlı Ruhî tarzında bir terkibi bendi vardı ki yayınlasın yer yerinden oynar. Onun yalnız bir tek kusuru vardır: Arada bir Turancılık aleyhinde konuşması.. Bizzat görmediğim, okuyanlardan işittiğime göre son konferanslarının birinde “başımıza ne geldiyse Turancılıktan geldi” demiş. Hay Tahsin hay!.. Sen de mi Turancılığın memleketi batıracağına inanıyorsun? istersen noter senedi vereyim ki zannın yanlıştır. Halk Partisinin batıramadığı memleketi bir ülkü olan Turancılık nasıl batırır?
    İşçi Partisine gelince: Bu partinin ilk başkanı olan Mehmet Ali Aybar, 12 Ekim 1969 seçimleri için “bu sefer başa güreşeceğiz” diyordu. Herhalde, en azından üçüncü büyük parti olacağız demek istiyordu. Ben de bu partinin bu sefer geçenkinden biraz fazla rey alacağını, fakat 1973’te iyice çökeceğini tahmin etmiştim. Çünkü işçi ve köylü arasında, bunca propagandasına rağmen tutunamıyor, üstelik büyük çoğunluk tarafından şüpheyle karşılanıyordu. Macerası ve dalgacı bazı üniversiteliler, bazı pek ilerici, 22. Asırda yaşaması gereken profesörler, parayı su gibi harcayan sosyete bayanları, bir de bu partinin “tüm seks özgürlüğü” getireceğini uman isterik yaratıklardan başka taraftarı yoktu. Şimdi de, düne kadar partiyi ayakta tutmuş adam olan Mehmet Ali Aybar’ı atarak hizipler halinde boğuşmaları bu partiyi çökertecek, gizli gizli çikolata yiyerek yapacakları açlık grevleri çöküşü durduramayacaktır.
    Aybar’ın, durumu iyi kavrayamayarak bir iki yol başa güreşten bahsetmesi, herhalde saat 19’dan sonra söylenmiş sözler olmalı. Bir atalar sözüne göre “keçi sarhoş olmuş da dağa kurt aramaya çıkmış”. Belki eski lider de bu iddialı sözleri söylediği zaman yorgunluk gidermek için votkayı fazla kaçırmıştı.
    Söz hazır seçimlere gelmişken ben de bu konuda Anayasa komisyonu üyelerine bir düşüncemi söylemek isterim: Anayasada değişikliğin konuşulduğu bu günlerde bir küçük değişiklik daha yaparak mebus ve senatör sayısını indirsinler. Söz gelişi 300 mebusla 100 senatör yeter. O takdirde yine millî bakiye usulüyle seçim yapılırsa küçük partilerin büyükleri engellemesi gibi bir sakınca ortadan kalkar, küçükler de aldıkları reyleri büyüklere kaptırmaktan kurtulur. Tabiî, “Tabiî Senatör’lere söz yok. Onlar kalsınlar, Hatta “hidemât-ı vataniyye” tertibinden maaş alan aileler gibi, kendilerinden sonra oğulları, oğulları yoksa kızları da ömür boyu şartı ile o makama getirilsin.
    Türkiye’ye döndükten sonra iki hafta seçim propagandasıyla geçti. Tesadüfen bazı konuşmacıları, bu arada bir kere İnönü’yü dinledim. Hazret galiba artık gençlikten çıkıp olgunluk çağına ermiş olacak ki bu sefer sözlerinden pek bir şey anlamadım. Ama onun son siyasî taktikleri (yahut tiktakları) edebî tezat sanatının şaheser örnekleriydi. Bir yandan Celâl Bayar’ı Senatoya sokmak, bir yandan tabiî senatörlerin orada olmasını hak diye tanımak.. Bu, Paşa’nın eski alışkanlığıdır. Cumhurbaşkanı olduğu zaman da Millet Meclisine hem Anadolucuları, hem de komünistleri tâyin ederdi. Bugünkü gençler bilmez: O zaman mebuslar tâyin edilir, beşeriyeti kandırmak için de şimdiki Rusya’da olduğu gibi güzel bir seçim yapılır, ne hikmetse herkes tam ittifakla seçilirdi.
    Seçim konuşmalarında bir defa da Deli Osman’ı dinledim. Deli Osman da kim demeyin. Benim tanıdığım iki Osman var: biri akıllı Osman yani Profesör Osman Turan, öteki de Deli Osman, yani Serdengeçti Osman Yüksel. Doğrusu, spiker “MHP adına Osman Yüksel konuşacak” dediği zaman hoşça vakit geçirmek için işi gücü bırakıp köşeye yaslandım. Hakikaten on dakikam neşeyle geçti. Almanya’ya gitmeden önce kendisini görüp kaç mebus çıkaracaklarını sormuştum. “En az 9, en çok 19” demişti. Ne alçak gönüllü kişiydi! Keskin nişancı olarak attıktan sonra pekâlâ 19 yerine 59 da diyebilirdi ama demedi işte…
    Osman Turan ise son anda, yani şimdiki deyimle on ikiye beş kala MHP’den bağımsız Trabzon adayı olarak seçim propagandasına girişmiş. Kazanamadı. Ben, Osman Turan’ın dalgınlığını bildiğim için “acaba seçim konuşması yapmak için Trabzon yerine meselâ Edirne’ye falan gitmiş olmasın” diye endişede idim. Neyse, doğru gitmiş. Doğru gitmiş ama acaba orada ne konuştu? Kendisi Selçuklu tarihi uzmanıdır. Salon: “Ey Trabzonlular! Bana rey verirseniz size maaş bağlatırım” gibi mutat seçim propagandası yerine “Birinci Kılıç Arslan, Haçlıları öyle bir yendi ki Anadolu’da gübre yerine hamsi kullanmaya lüzum kalmadı” kabilinden sözler söylemiş olmasın!..
    Türkeş’in konuşmasını da bir kere dinledim. Emekli orgeneraller için alınmasını düşündüğü kararlara ben de katılıyorum. En yüksek askerlik rütbesine erdikten sonra çekilen bir insan, bir sıra adamı olmamalıdır. Yalnız bu arada Türkeş’in teklifine bir eklenti yapmak istiyorum: Orgeneraller (İsmet İnönü dahil) ve Millî Savunma Bakanları Türk Kara Ordusunun hangi yılda kurulduğunu bellemesi ve her yıl kara ordumuzun (yani ordumuzun) 603, 604, 605’inci kuruluş yılını kutlamak gibi tarih bilgisizliklerinin önüne geçilmelidir.
    Orgenerallere ve Millî Savunma Bakanına tekrar soruyorum: Türk Kara Ordusu 605 yıllıksa 900 yıl önceki Malazgirt zaferini kazanan ordu hava ordusu mu idi? Bunun doğrusunu bir iki kere yazdık. Kendilerini ilgilendiren yazıyı okumadılar mı? Okudularsa neden inat ediyorlar? Milletler, millî övünçleri göklere çıkarırken biz ordumuzu kutlama adı altında onun uzun geçmişini inkâr yoluna gidersek, yarın sivri akıllı ipilerici sosyalistlerden biri çıkıp da “kara ordumuzun başlangıcı subayların kravat takarak medenî kisveye büründükleri tarihtir, ondan önceki komprador emperyalist çağıdır, kabul olunamaz” derse bunun sonu nereye varır?
    Radyodaki seçim saatlerinde işçi Partisinin konuşması başlayınca radyoyu hemen susturuyordum. Darılmasınlar ama bu partinin konuşmacıları bende insan değil de plâk intibaı uyandırıyordu. Hep aynı tekerlemeleri söylüyorlardı. Bundan başka bir memlekette aydın sınıflar dururken proletaryanın iş başına gelmesi gibi bir maskaralığı kabul etmeme imkân yoktu. Gerçi şimdi onlar hemen herkesi proleter saymaya başladılarsa da tevcihlerine teşekkürle beraber kabul edemeyeceğimizi arz ve beyâna mücâserat ederim. Ben proleter falan değilim. Onların sınıflandırmasına göre burjuva, resmî sıfata göre memur, kendime göre de sadece TÜRKÜM!…
    Türk olmak dururken insan tutar da nemene nesne olduğu belli olmayan, ikide bir grev yapan, hangi dilden geldiği bilinmeyen proleter olur mu?
    Radyo konuşmaları arasında dinlememek bahtiyarlığına erdiğim Ahmet Er’in konuşması da partisine oy kaybettirmesi bakımından birebir tedbir olmuş. “Memlekette nizâm-ı Muhammedî’yi kuracağız” demiş. Bak hele yaramaza! Ayol, nizâm-ı Muhammedi zaten yürürlükte Camiler dolup dolup taşıyor. Minarelerden hoparlörle okunan ezanlar milleti uykudan kaldırıyor. Hacca gidene gitme diyen yok. Hacılarımız getirdikleri Zemzem suyunu satarak para bile kazanıyor. Daha ne istiyorsun? Eğer kadınları kafese sokup yine dörder tane alacağız demek istedinse sen ilkönce evde Yenge Hanım’dan dayak yemişsindir.
    Bana kalırsa bu işte bir yanlışlık olmuştur. Ahmet Er eski bir jandarma subayıdır. Herhalde “memlekette asayişi kuracağız” diyecek yerde yanlışlıkla heyecanla nizâm-ı Muhammedî’den bahsetmiştir. Eski Millî Birlik Komitesi üyesi olan Ahmet Er, komitenin öteki üyeleriyle birlikte yemin ederken en heyecanlı, en bağırgan kişiydi. Üstelik Türkiye’deki 34 milyon şairden biridir. Şairler heyecanlı olur. Hatta onun “Adını Siz Koyun” adında bir şiir kitabı da vardır. Bunlara bakarak dil sürçmesi olmuştur diyeceğim. Ama, öyle değil de bilerek söylediyse o zaman artık adını siz koyun..
    4 Ekim 1969 Cumartesi akşamı saat 20.50-21.00 arasında seçim konuşması yapan Bay Bülent Ecevit’i ilgi ile izledim (!) Hey Ulu Tanrı!.. O ne Türkçe’ydi öyle!.. Bir cümleyi aynen zaptettim. Şöyleydi:
    “Köylüden başlayacaktır Cumhuriyet Halk Partisinin kuracağı düzende kalkınma”.
    Sayın bay! Senin devlet idaren de bu Türkçe’n gibi olacaksa yandık demektir. Sen Türkiye’yi bırak da önce kendi Türkçe’ni kalkındır; millete Türkçe hitap et. Hiç olmazsa İsmet Paşa’dan biraz Türkçe dersi al. Onun vakti yoksa gel, ben öğreteyim. Dersler ücretsiz, yol parası sana aittir. Senin bu kullandığın dil ortanın solunun dili değil, daha solun mırıltısıdır.
    Seçimler konusunda AP mebuslarından bir dostumla bahse girmiştik. Benim iddiam şu idi: Adalet Partisi 190-220 mebus çıkaracak, CHP biraz gerileyecek, MHP 400.000 oy alacak, fakat seçim sistemi dolayısıyla 4-6 mebus çıkarabilecek.
    O ise Adalet Partisinin 250, hatta 300 mebus çıkaracağını tahmin ediyordu. Bahsi o kazandı. Gazozu kaybettim. Ettim ama sistemimizin haksızlığına bir kere daha inandım. Millî bakiye usulü uygulansaydı. AP 204, CHP 124, MHP 14, mebus çıkaracaktı. Halbuki 256, 143, 1 mebus çıkardılar. Fakat lamı cimi yok. Mebus dostum bahsi kazandı.. Fakat o kadar nazik ki hâlâ “gazozumu isterim” diye bir îmâda bile bulunmadı.
    Okuyucular şüphesiz bahsi kazanan dostumun adını öğrenmek isteyeceklerdir. Sırdır. Söyleyemem. Kimden sakladığımı öğrenmek isterseniz onu söylerim: İsmet Paşa’dan saklıyorum. Bu kadar isabetli siyasî görüşü olan birisini kendi partisine alıp Ecevit yerine genel sekreter yapmak istemesinden çekmiyorum. Ecevit, Güven Partisi olayında da İnönü’ye partiden ayrılacakların yedi sekiz kişi olacağında teminat vermişti. O zaman aldandığı gibi bu seçimde de aldandı. Böyle aldana aldana Vefa kulübü gibi ikinci kümeye düşmek tehlikesiyle karşılaşmaktansa bu dostumu alarak partiye düzen vermek elbette akıllıca iştir. Gerçi bu dostum öyle İsmet Paşalara falan kanacak, kapılacak kıratta değildir ama rahatsız edilir, bir müddet huzuru kaçar.
    Huzurun nasıl bir hazine olduğunu huzuru kaçmış, kaçırılmış olanlar iyi bilir.
    Bir gün telefonda yine arandım. Bu seferki gayet yaşlı bir sesti. Anladım: Bizim Zeki Velidî Togan hoca. Kendi kendime “mutlaka hocanın bir işi olmuştur. Olmayınca aramaz” dedim. Çünkü bizim Togan Hoca çok çıkarsal (!) kişi olmuştu. Tahminim doğru imiş. Yıllarca önce Hocanın arsasına tecavüz etmişlerdi. Mahkemede benden tanıklık istiyordu. Adaletin huzuruna yalnız sanık olarak değil ya, arasıra tanık olarak da gidecektik. Hocaya karşı fena halde öfkeli olduğum halde kabul ettim. Çünkü Hoca 80 yaşında olduğu halde hâlâ keyfediyor, ya kongrelere katılıp toylarda yemek yiyor, ya Acem şahının çağrısına uyarak İran’a gidiyor, yahut da Amerika, Avrupa, Hindistan, Pakistan, Japonya, hatta Moğolistan’dan gelen ilmî sorulu mektuplara ilmî cevaplar veriyor, 60 yıldır topladığı notlarını derleyerek hazır duran bunca değerli eserleri yayınlamak zahmetine katlanmıyordu. Mükrimin Halil nasıl “Esâfil-i Şark” kahvelerinde lâklakıyât yaparak bilgisine göre hemen hiç eser vermeden gittiyse Hoca da kendisinden başka kimsenin okuyamayacağı not dosyalarını ziyan edecekti. Kendisiyle bu konuda birkaç defa tartıştım. Hatta aramızda tatsız konuşmalar da oldu. Fakat hiç beni dinler miydi? Ben Türkiye Cumhuriyeti ordusunda askerliğimi er olarak yapmış, Sabahattin Ali üsteğmen olduğu halde ben onbaşı bile olamamıştım. Zeki Velidi ise Başkurt ordusunun başkomutanı idi. Elbet beni dinlemezdi. “Şu türlü dillerde sayfalar dolusu mektuplar yazarak günleri heba etme” dediğim zaman bana, Türk lehçe ve ağızları arasında özel bir lehçe olan ve yalnız kendisi tarafından konuşulan “Togan Lehçesi” ile “ben munlarla yaşayurum” diye cevap verdi. Anlaşılan Hoca övülmekten hoşlanıyordu. Çünkü o mektupları yazanlar onun ilmini övdükten sonra bir mesele üzerinde bilgi istiyorlar. Hoca İstanbul kütüphanelerindeki bazı yazmalara bakarak günlerini ziyan ettikten sonra Almanca, İngilizce, Rusça yahut Farsça cevaplarla birkaç gün daha feda ederek yaşıyordu.
    Tabiî, ben de bunları “nizâm-ı âlem” taifesinden olduğum için söylüyordum. Dört gruba ayrılan insanlar arasında nizâm-ı âlem grubundan olduğumu vaktiyle Mükrimin Halil söylemişti.
    Şimdi ne olacak? Hiçbir şey olmayacak, Cevdet Sunay, Sovyetlere gidip memnun döndüğünü söyledi. Ben hiç memnun olmadım. Nefer olarak başkomutan “Togan’ la nasıl ayrı fikirdeysem, “hiçbir şey” olarak “cumhurbaşkanı” ile de öylece ayrı fikirdeyim. Kendisiyle birlikte giden Türk gazetecilerden birine bir Rus gazeteci “görüyorsunuz ki insan yemiyoruz” demiş. Bizim saf gazeteci de kendisini yemedikleri için memnun.
    Evet, insan yemiyorsunuz ama insan yiyen yamyamların bin yıl düşünseler akıllarına gelmeyecek vahşetleri yapıyorsunuz, insan yemiyorsunuz ama Macaristan ve Çekoslovakya’da insanları sürüyle öldürüyor, Finlandiya ve Romanya’dan zorla toprak alıyor; Estonya, Letonya ve Litvanya devletlerini ortadan kaldırıyor, milletlere hürriyet yalanı ile ortaya çıktığınız halde Azerbaycan’ı, Alaş Orda’yı, Buhara’yı yok ediyor, milyonlarca insan Sibirya’da aç ve sefil zorla çalıştırarak ölümlerine sebep oluyor. Katyn ormanında 8000 Polonyalı subayın canına kıyıyor. Kırım Türklerini top yekûn Sibirya’ya sürüp yarısını yollarda harcıyor, Ankara’daki Alman elçisine kendi elçilik memurlarınızla suikast yaptırıyor! Doğu Almanya denen kukla devlette kurduğunuz “Bizim Radyo” ile her gün Türkiye aleyhinde veryansın ediyorsunuz. Bunlar da yetişmiyormuş gibi bizden, kendinizi çok kuvvetli hissettiğiniz anda toprak istemiştiniz.
    Daha ne yapacaksınız yoldaş? Bu yaptığın bir kere yapılmış değil ki sana güvenelim. Bu yaklaşman dostluktan değil, işlerinin sarpa sarmasından, Amerika’dan, Batı Almanya’dan ve Çin’den korkuyorsun, içerdeki Türkler’den korkuyorsun. Biçimine gelirse birkaç haftada yok olman işten bile değil. Bunu sen de biliyor, onun için yaklaşıyorsun.
    General De Gaulle’ün Kanada’da “yaşasın bağımsız Fransız Kebek” demesi gibi Cevdet Sunay da Baku’da “yaşasın bağımsız Türk Azerbaycan” deseydi acaba Kosigin ve Brejnev pat diye düşüp bayılmaz mıydı? Öyle bir bayılırdı ki Türkiye’nin bütün limonlarını yollasak ayıltmak yine de güç olurdu.
    Ben böyle yüksek felsefî fikirlerimi Brejnev doktrinine karşı “Turan” kelimesiyle özetlenen Atsız doktrinini çarpıştırırken Mikâil Aleyhisselâm bana bir iş etti ki sormayın: 19 Kasım akşamı başlayan sağanak sırasında, elektriklerin sönmesi ihtimaliyle masamda mum, cebimde kibrit gazete okurken oturduğum odaya üst kattan su sızdığını görerek teftiş maksadıyla yukarıya çıkınca da bir de ne göreyim: Üst katın tavanından sekiz tane musluk (mübalağasız söylüyorum) akıyor, sayısız yerden damlayan damlalar da evi sırsıklam ediyordu. Dam akmasına alışığız.Bizim evin kaidesi odur: Musluklar akmaz, dam akar. Nuh Peygamber, kısmen Âdem Aleyhisselâm zamanından kalma nadide eşyalarımızın harap olmasından da yüksündüğümüz yok. Fakat bahsettiğim sekiz musluk yukarda duran kitap dolaplarımın üstüne akıyor, oradan sıçrayarak iki metre kadar ilerisini ıslatıyor, büyük bir masanın üzerindeki kitap, albüm ne varsa hepsine kastediyordu. işte o zaman bizim evde Üçüncü Cihan Savaşı başladı. Yıllardır açılmayan perdeler ve pencereler hızla açılarak 100 mumluk (1500 mumluk değil) elektrikler yandı. Ceketini çıkarmış olan ev sahibi üç müttefiki ile birlikte suları boşaltmaya başladı.
    Müttefiklerim Tanrı’nın yarattığı en faydalı üç hayvandı. En faydalı hayvan diyince çok kişinin aklına koyun, sığır, at, tavuk, bıldırcın veya köpek gelir. Halbuki en faydalı hayvan süngerdir. Üç süngeri suların biriktiği yere vurmamla pencereden sıkmam bir oluyor ve her sıkışta en aşağı iki bardak su sokağa dökülüyordu. Caddemizi sular bürümüştü. Uskumru balıkları rahat yüzebilirlerdi. Ben de bu sele sünger arkadaşlarımla katkıda (!) bulunuyordum. Bizim kaldırım mühendisleri cadde yaparken mazgal yapmayı akıllarına getirmezler. Soba bacası olmayan köy okulları yaptıklarını da bir İlköğretim Müfettişi söyledi. Sözü uzatmayalım: İki defa gelen aşağı yukarı onar dakika süren sağanak bitip de dolapların kapaklarını korka korka açtığım zaman en değerli ve çapları en büyük kitapların bulunduğu bu dizilerin alt taraflarından su sızdığını, birçok kitapların sırılsıklam olduğunu gördüm.
    Deli Dumrul’un Azrail’e meydan okuması gibi ben de önce Mikâil’e meydan okudum. Şu koca İstanbul’da ıslatacak başka yer bulamadın mı diye sordum. Azrail gibi tehlikeli olmadığı için kabadayılıkta pek ileri gittim. 47 yılda bin emekle toplanan kitaplardan bir bölümünün bu hale girmesine çok sıkıldım. Kitap meraklıları ıslanmış kitabın kuruduktan sonra ne hal alacağını bilir.
    Mikâil’i bulmama imkân yoktu. Üstelik Azrail’i yanına alıp gelerek 70 yıllık konağımızı başıma indirebilirdi.
    Bu sefer Buğra’ya veriştirmeye başladım. Hayatımı mahveden bu kitaplardan bıktığım için onları top yekûn satacakken Buğra, Münih’te tarih öğrencisi olarak yazdığı mektupta kitapları elden çıkarmamamı istemişti. Sanki tarih öğrencisi olacak ne vardı? Kimyaya, mühendisliğe, tıbba gitseydin ya.. Tarih nedir ki? Özeti “insanlar doğdular, ızdırap çektiler ve öldüler” değil miydi?
    Bütün bu öfkeli anlar geçtikten sonra o kitapları evin emin yerlerine sererek yeni bir sergi açtıktan sonra kurumalarını beklemeye başladım. Kitap dolaplarını aşağı taşıdım.
    Bugün 24 Kasım olduğu halde ıslanan oda hâlâ kuramadı. Halbuki sağanaktan sonraki günler hep güneşli ve sıcaktı.
    Almanya seyahatnamesinin sonuna bu özel macerayı neden yazdım? İkide bir “Türk Tarihi ne zaman bitecek” diye soruyorlar. Cevabım şu:
    Anlaşılıyor ki Türk tarihi bitmeyecek. Zaten bitmesine imkân yok.
    Bitecek birisi var: Türk.
    Ötüken, 1969, Sayı: 12