• 204 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Ertesi gün hiç kimse ölmedi.

    Enkidu ölünce korkmus olan Gılgamışın pesine düştüğü ve bu uğurda öldüğü ölümsüzlüğe insan ulaşsaydı ne olurdu.
    Kitap bunun çözüme ulaşmış bir ülkeden bahsediyor. Saramago'nun ustaca anlatımıyla bir masal okuyacaksınız. Adi üstünde Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş. Ölüm gelmeyince ölmek isteyen insanlar başka ülkeye gidiyorlar bunun sonucunda devlet engel olmak istiyor ve yasak koyuyor bunun üzerine bu işi yapan mafyalar türüyor ve insan ölmek isteyen insanları komşu köylere götürüyor
    Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
    Bu arada ölüm olmayınca cenaze işleri yapanlar işsiz kalıyor, kimse ölmeyince nüfus sürekli artıyor ve emekli insanlar artıyor bu olaylar olurken artık kralda değişmiyor ve bunun üzerine . cumhuriyetçiler cumhuriyet için yürüyor.....
    Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
    Siyah(Batı Kültüründe) matemin rengidir ve ayaktadır ya Eflatun
    Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş

    Hz Adem Ilk sorumlu insan nicin cennetten kovulmuştu rivayetlerde ölümsüzlüğü ulaşmak için o ağaçtan yemesiyle bu ağacın cinsinin önemi yok ama isteği ölümsüzlük olması, Gılgamış ta bunun üzerine yola çıkmıştı. Ölümün üzerine çok sayıda kitaplar yazıldı en farklısı Saramago'nun
    Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş kitabı eğer ölümsüzlüğün hayalini kuruyor iseniz kesinlikle okuyunuz.
    Kitaptan.

    Ertesi gün hiç kimse ölmedi. Bu olay, yaşamın temel kurallarına taban tabana zıt olduğundan, insanların ruhlarında büyük bir huzursuzluğa neden olmuş, her açıdan etkilemişti, zira dünya tarihinin kırk ciltlik külliyatında göstermelik için bile olsa böylesi bir duruma rastlanmıyordu; bütün gün geçtiğinde, gündüzüyle gecesiyle, sabahıyla akşamıyla, yirmi dört saat boyunca, ne hastalıktan, ne ölümcül bir kaza sonucunda, ne de sonuna kadar götürülmüş bir intiharın neticesinde hiçbir şekilde hiç kimsenin ölmediği görülüyor, hiç kelimesi durumu özetliyordu. Tatil dönemlerinde son derece yaygın olan ve alkol duvarının aşılmasıyla neşeli sorumsuzluk halinin birbirleriyle yarışarak, karayollarında kimin ölüme daha çabuk ulaşacağına karar verdikleri o bildik otomobil kazalarından birinde bile hiç kimse ölmemişti. Yılbaşı ardında o alışılageldik ölümler serisini bırakmadan geçmişti, yaşlı ve huysuz atropos1 makasını bir günlüğüne bırakmış gibi görünüyordu. Buna karşın kan dökülmüştü, hem de azımsanamayacak miktarda. Şaşkın, kafaları karışık, dehşet içinde, kalkan midelerini zorla bastıran itfaiyeciler, paramparça araba enkazı içinden acınacak hale gelmiş insan vücutları çıkartıyorlardı, ki bu insanlar, matematiksel bir mantıkla incelendiğinde ölmüş, hem de iyice ölmüş olmalıydılar, buna karşın yaralarının ağırlığına ve aldıkları şiddetli darbelere rağmen yaşamakta direniyor ve ambulansların iç paralayıcı siren sesleri içinde hastanelere naklediliyorlardı. Bu insanların hiçbiri yolda ölmeyecekti ve tamamı, tıbbın en kötümser beklentilerini boşa çıkaracaklardı. Bu zavallının iyileşmesi mümkün değil, onu ameliyat ederek vakit kaybetmeye gerek yok, diyordu cerrah yüzüne maskeyi takmakta olan hemşireye. Gerçekten de bir önceki gün bu talihsizin kurtulmasına belki de imkân olmayacaktı, ancak son derece açık bir şey vardı, kurban bugün ölmeyi reddediyordu. Burada olanlar bütün ülkede de aynen yaşanıyordu. Yılın son gününün gece yarısına kadar kurallara harfiyen uyarak ölümü kabul eden kişiler vardı; son derece yalın bir şekilde, konunun temeline inerek durumu, hayat bitti, şeklinde ifade edenler olsun, o son dakika geldiğinde durumu, daha mütevazı ya da gösterişli, binbir şekilde ifade edenler olsun, hepsi için bu böyleydi. Söz konusu olan kişi itibarıyla tüm diğer vakalardan farklı olan ise son derece saygın bir ihtiyar olan ana kraliçeydi. O otuz bir aralık gününün yirmi üçüncü saatinin elli dokuzuncu dakikasında hiç kimse bu soylu hanımefendinin yaşamı için iddiaya girmez, böyle bir iddia uğruna ortaya yanık bir kibrit çöpü bile koymazdı. Tüm ümitler yitirilmiş, doktorlar kesin kanıtlar karşısında boyunlarını bükmüşler, kraliyet ailesi, unvan sırasıyla hasta yatağının etrafına dizilmiş, tevekkül içinde kraliçenin son nefesini vermesini bekliyorlardı, ana kraliçenin dudaklarından dökülecek, sevgili torunları prens ve prenseslerin ruhsal gelişimlerine yönelik yapıcı bir kelam ya da tebaanın gelecek nesillerinin nankör hafızalarına yönelik güzel bir yuvarlak cümle beklentisi içindeydiler. Ama sonra hiçbir şey olmadı, zaman adeta durmuş gibiydi. Ana kraliçe ne düzeldi ne ağırlaştı, kırılgan bedeni boşlukta asılı kalmış gibi yaşamın kıyısında sallanıyordu ve her an öbür tarafa düşecek gibiydi, ancak yaşamı bu tarafa, ölümün, kendine özgü, kim bilir ne tür bir kaprisle ördüğü, incecik bir iplikle bağlıydı. Artık ertesi gündeyiz ve anlatının başında belirtildiği üzere o gün hiç kimse ölmeyecekti.
  • 648 syf.
    ·301 günde·Beğendi·5/10
    The Reckoners ile başlayan ve her okuduğum kitabında daha da şiddetlenen Brandon Sanderson hayranlığımın şu an sonuna gelmiş gibi hissediyorum çünkü Kuşatma'nın neredeyse hiç elle tutulur bir tarafı yok. Kitaba başladıktan sonra "Keşke seriye Kelsier gibi ben de ilk kitapta veda etseyseydim. " dedim. (Adamın bir bildiği varmış yani...) Bu kitapta yaşadığım hayal kırıklığını başka hiçbir kitapta yaşamadım ve yaşayacağımı da sanmıyorum. (Gerçi Iron Gold'dan hala şüphelerim var 🤔)

    Son İmparatorluk'u sevdiceğim Kelsier'imin ölümü, kimseye anlatmadığı büyük planını öğrenmemiz ve Lord Hükümdar'ın öldürmesi ile bitirmiştik. Kuşatma da eğer yanılmıyorsam bundan bir yıl sonrasında başlıyor. Son İmparatorluk hala büyük bir karmaşa içinde. Bazı insanlar Kelsier'i bir Tanrı Vin'i de onun varisi olarak görüyor. Vin sıradaki görevinin ne olduğundan emin değil. Çete Kelsier'in mirasını ölümün eşiğinden kurtarmaya çalışırken Elend beceriksizi de şehri yönetmeye çalışıyor ve tam bu sırada Luthadel şehri kendisini Kral ilan etmiş üç asil Lord tarafından kuşatma altına alınıyor. Bu da yetmezmiş yetmezmiş gibi Sazed sislerde farklı bir şeyler olduğunu fark ediyor falan filan...

    Kitabı yorumlamaya nereden başlasam bilemiyorum gerçekten. Sanırım kitabının konusu ve genel itibarıyla anlattıkları ile başlamak başlamak en mantıklı seçenek olacak. Uzun süredir başarısız bir ikinci kitap okumamıştım, Kuşatma sayesinde anılarım depreşti. Biz birinci kitabı "Miraç Kuyusu'nda ne oldu?" sorusu ile bitirdik. Bu günlük ve Lord Hükümdar'ın kimliği meselesinde en can alıcı noktalardan biri buydu ve ilk kitapta maalesef ki bunu öğrenmemiştik. İkinci kitaba kalan bu konu öyle işlenmemiş ki... 623 sayfalık bir kitabın son 100 sayfasına kadar önemsememiş bir konu oldu bu. Halbuki kitabın orijinal adı Miraç Kuyusu... Buradan kitabın adını Kuşatma olarak kim değiştirdiyse onu tebrik ediyorum çünkü bu kitap benim önüme Miraç Kuyusu adıyla gelseydi şimdikinin iki katı daha laf ederdim. Kitap boyunca Elend beyefendilerin beceriksizliğini, Vin hanımefendinin saçma sapan aşk zırvalıklarını ve şehrin kuşatmasını okuyoruz. Kitabı bitirince düşündüğüm ilk şey "Kelsier mezarında ters döndü." oldu. Rezillik ya başka bir açıklaması yok. Tam bir SJM kitabıydı cidden. Gereksiz aşk sekizgeninden tek düşüncesi kitaptaki ana erkek karakteri memnun etmekten başka hiçbir şey olmayan salak bir kadın karaktere, ötelenmiş bir ana konudan asıl işi yan karakterlerin yapmasına kadar her şeyi ile bir SJM kitabıydı. Ha Dikenler ve Güller Sarayı okumuşum ha Kuşatma yani derdimi anlatabiliyor muyum? Brandon Sanderson beyefendiyi buradan esefle kınıyorum.

    Kitabı beğenmeyen çok kişi sebep olarak kitaptaki kuşatmayı göstermiş. Normalde politik oyunlar okumayı çok seven ben maalesef ki bir noktada onlarla hemfikir duruma geldim. Biz bir kuşatma, bir entrika döngüsü, bir politik rekabet okumadık. Okuduğumuz şey sünepe Elend'in beceriksizliği oldu. Kitap boyunca beyefendinin binlerce yanlış yapmasını fakat doğruyu ancak milyonuncu hatada ulaşmasını okuduk. Tamam karakterimiz hata yapsın, bu zaten hikayeye gerçeklik katan bir unsur ama bir yerden sonra iş cıvıklaşıyor, gerçekliğini yitiriyor beni de sinir ediyor yani. 🤦‍️

    Ayrıca Elend'in işleri batırmaktan başka hiçbir işe yaramamasına rağmen sürekli Kelsier ile karşılaştırılmasını ve Kelsier'den daha iyi bulunmasını da asla anlayamadım. Çok affedersiniz ama Kelsier bunların kıçını kurtardı fakat bu nankörlerin yaptığına bakar mısınız? Neymiş Kelsier Elend gibi harika olamazmış... Ey Vin seni yaşadığın o sefil hayattan kim kurtardı acaba? Kimin sayesinde eğitimli bir Sissoylu oldun? Eziksin de bu kadar belli etme yani.

    Şimdi kimsenin de hakkını yiyemem, bir takım olaylar silsilesi sonucu Elend beyefendi hoşuma giden bir takım olaylara imza attı fakat bu olaylar ne yaptığı onca salaklığın üstünü örttü ne de ona olan sinirimi yatıştırdı.

    Kitabımızın sözde ana karakteri Vin konusunda Brandon beye çok kızgınım. Hatta bu konuda tam bir sinir küpüyüm. Bir okuyucu olarak Kelsier öldükten sonra, karakterin kitaptaki yerini birinin alacağını biliyordum elbette ve şahsen bu kişiyi de Vin olarak düşünmüştüm. Kelsier geçiştirilemeyecek kadar önemli bir karakterdi ve Vin'de onun çırağıydı. Normal olarak da ikinci kitapta Kelsier'in ana karakter görevini üstlenecek en doğru kişi de Vin'di fakat sevgili yazarımız Brandon Sanderson beyefendi, Kuşatma'da Kelsier'in yerine Elend'i getirmiş. Bu konuda o kadar hayal kırıklığı dolu ve o kadar sinirliyim ki... Kendisi bununla yetinmemiş bir de Vin'i Elend'in aşığı ve tek derdi Elend'i memnun etmek isteyen biri durumuna getirmiş. Abartmıyorum Vin kitabın bir noktasında "Eğer Elend'i memnun etmeyeceksem başka ne işe yararım ki?" dedi. NE? Bu aşırı cinsiyetçiliği kafam almıyor. Yazıklar olsun ya. Bu konu hakkında başka da bir şey demiyorum çünkü çok sinirliyim.

    Kitabın çevisine de çok kısa olarak değinmek istiyorum çünkü hiç beğenmedim. Sevgili canım karakterim Breeze'i pedofoli bir manyağa dönüştürmüş çeviriyi buradan üzülerek kınıyorum.

    Kitabın sevdiğim ve okumayı dört gözle beklediğim tek kısmı Miraç Kuyusu olayıydı. Sazed ile başlayan kuyunun öyküsü Vin ile son buldu fakat daha önce de söylediğim gibi bu ikisinin arasında çok fazla sekteye uğradı. Buna rağmen kitabın son yüz sayfası -konunun işlendiği bölüm- harikaydı. Tamamiyle ilk kitap havasındaydı ve her sayfada tüylerim ürperdi. Çok uzun zaman önce kitabı okumama kararı almıştım, bu yüzden de hem Eda'dan hem de çeşitli sitelerden neyin ne olduğunu öğrenmiştim zaten fakat buna rağmen o son yüz sayfa... Ha seriye devam etmeye değer mi diye sorarsanız benim şu an o yönde bir niyetim yok ve uzun süre boyunca da olmayacak ama işte klasik ikinci kitap sonu; aşırı olaylı, şok edici ve üçüncü kitabı almanız için sizi ikna eden türden. 🤷‍️
  • Merhume Ayşe GÖNEN Hanımefendinin yazdığı bu hikâye ÇINAR dergisinin 1998 yılında ... sayısında yayınlanmıştır. Yılbaşını en güzel anlatan ve mutlaka okunması gereken bir hikâye olduğunu düşünüyorum.
    Not: Bu hikâye yaşanmış gerçek bir hayat hikâyesidir.

    YILBAŞI ÇAVUŞU
    (MERHUME)AYŞE GÖNEN
    Çocukluğumun geçtiği küçük ilçemizde genel olarak mutlu bir yaşantımız vardı. Öyle ya. Ülkemiz bir cihan savaşı geçirmişti. Savaşta başarılı olmuş, düşmanları yurdumuzdan dışarı atmış, bağımsızlığımızı korumuş- tuk.
    Cihan Savaşından çıkalı hemen hemen 10-15 yıl geçmişti. Savaş bizleri yoksul ama gururlu bırakmıştı. Belki inanılmaz ama babası veya eşi harpte şehit düşmüşler bile bir buruk sevinç içindeydi, ilçemizde epey de gazi vardı. Kiminin ayağı yoktu, kiminin kolu yoktu. Kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hala vücudunda düşman şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler... Yani küçücük ilçemiz, bünyesinde kurtuluş savaşının izlerini oldukça bariz şekilde taşıyordu.
    Şehit aileleri ve gaziler oldukça gururluydular. Dul kalan şehit eşlerinin ve öksüz kalmış çocuklarının gelirleri yoktu. Gaziler ise çalışamayacak durumdaydı. Ama asla kimseden bir şey istemezlerdi, İlçe halkı bu nezakete aynen katılır, onlara alenen bir yardımda bulunmazdı. Evimize ne alınırsa aynısı bir şehit evine veya gazi evine de gönderilirdi. Yiyecek ve giyecekle beraber mendillere çıkınlanmış paralar sepetin bir kenarına konurdu. Kapıları çalınır, açan kişiye:
    -Bu sizinmiş denip sepet kenara bırakılırdı.
    Kasabalı kendi arasında bile ben şunu gönderdim, ben şöyle yardım ettim gibi söz söylemezdi. Gönderilenler, yapılan yardımlar ihtiyaçlarına tam cevap veriyor muydu bilinmez ama yetmese bile ne şehit aileleri ne de gaziler benimde şuyum eksik demezdi. Onlar bu vatan için çarpışıp şehit yakını olma sevabını veya gazi olup dünyalık işe yaramaz hale gelmenin şerefini bu dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım savaşta yaralananların görünüşlerinden durumlarından dolayı kendilerine incitici bir mahlas takılmasın diye, ilçe halkı onlara peşinen isimler yakıştırmıştı. Hoca Enver gibi, Yedidöven Ali gibi, Görünmez Kâzım gibi...
    Bunlardan bir tanesi de Yılbaşı çavuşu idi. Asıl isminin ne olduğunu hiç kimse bilmezdi. Herkes onu Yılbaşı çavuşu diye çağırırdı. Bu gazinin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafındaki kafatası etleri yanmış olmalı ki derin bir yanık izi görünüyordu.
    Görünüşü korkutucu olmasına rağmen çok sevecen bir gazi idi. Hala vatan der başka birşey demezdi. Yoksul olmasına rağmen biz çocukları nerede görse mutlaka birer şeker birer ceviz veya benzeri yiyecekler vermeden geçmezdi. Çok az konuşan yılbaşı çavuşunu herkes çok severdi.
    Benim ailem, ilçenin en kültürlü, en tahsilli ailesiydi. Babam, dayım, amcam öğretmen, dedem tahrirat kâtibi idi. Biz altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. İlçede yalnız ilkokul ve ortaokul vardı. Ağabeyim ve ablam ilçenin bağlı olduğu ilde okuyorlardı. Amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise ilde liseyi bitirmiş yüksek eğitimini yapmak için Fransa'ya gitmişti.
    Rusuhi ağabeyim tatilleri Fransa'dan gelince sülalede bayram olurdu. Rusuhi ağabeyimi misafir sandalyesine oturtur büyük küçük hepimiz etrafında halka olur, onun anlattıklarını can kulağıyla adeta ağzımızın suyu akarcasına dinlerdik.
    Anlattıkları belki doğruydu ama bize masal anlatıyormuş gibi gelirdi. Ah...ah Fransa sen ne güzel ne ulaşılmaz bir ülkeydin. Ey Fransa, seninle aynı dünya üzerinde olmak bile bizim için bir gururdu.
    Rusuhi ağabeyim gitgide bizden değişik hareket etmeye başlamıştı. Mesela yemek yerken bıçak ister, katı yemekleri bıçakla keserdi. Biz hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener fakat beceremezdik. Bizim hayranlığımıza karşılık babam ve amcam bu durumdan pek memnun değilmiş gibiydiler. Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere neden bizim kadar hayran olmadıklarını anlamak mümkün değildi.
    Mesela sabahları "günaydın" demeyi ondan öğrenmiştik. Öğleden sonra da "tünaydın" diyorduk. Babam ve amcam ise hala "Selamün aleyküm" demekte ısrar ediyorlardı.
    İlçemizde kış iyice bastırmıştı. Rusuhi ağabeyim okulu başaramamış Fransa'dan apar topar geri gelmişti. Fransa ona okul diploması vermemişti ama Rusuhi'yi almış yerine RUSİ'yi göndermişti. Kendi de anlatırken söylediği gibi Fransızlar ona Rusi diyorlarmış. Tam bir Fransız beyefendisi ile aynı ortamda yaşıyorduk ve bu bizi çok etkiliyordu.
    Bir gün lüks adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının altında sohbet ederken Rusuhi ağabeyim:
    -Amca dedi. Yılbaşı geliyor. Ne düşünüyorsun?
    Babam:
    -Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin.
    -Öyle söyleme amcacığım. Yılbaşında yeni yıla giriyoruz. Yeni yılı karşılamayı düşünmüyor musun?
    -Yeni yılı karşılamakta ne demek. Biz şimdiye dek bu kadar yaş yaşadık, yılları karşılamadık. Allah hayırlısını versin.
    -Olur mu hiç amcacığım, bir şeyler yapalım. Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.
    Biz çocuklar hep beraber başladık:
    -Ne olur baba, ne olur, ne olur yıl başını bizde yapalım.
    -Bak gördün mü amcacığım. Çocuklar da istiyor. Bırak eğlensinler. Değişiklik olur. Siz merak etmeyin. Ben her şeyi hazırlarım. Ben Fransa da iken...
    Sonunu dinlemek için herkes pür dikkat kesildi. Rusuhi ağabeyim Fransa'da diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babam ve amcam yılbaşı kutlamalarına karşı isteksizliklerine rağmen, biz çocuklar manasını bilmediğimiz yılbaşı kutlamalarını canla başla istiyorduk. Bu hiçbir zaman yapmadığımız bir kutlamaydı. Rusuhi ağabey güzel diyorsa, mutlaka biz çocuklar içinde güzeldi. Hele Fransa gibi eşsiz bir ülkede kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve aile, gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden yılbaşını kutlamaya karar verdik.
    Evin kadınları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler yapıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıktı. Evler baştan aşağı temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyime sorulup yapılıyordu. Gerçi babam ve amcam isteksizlerse de, zararlı görmedikleri için de sesleri çıkmıyordu. Rusuhi ağabeyim amcamın karısı olan yengeme, yani annesine:
    -Mama, hindiyi nerden bulacağız?
    Rusuhi ağabeyim Fransa'dan geldikten sonra annesine MAMA diyordu. Bu bizim çok hoşumuza gidiyordu.
    -Ne hindisi? Hindi olmazsa olmaz mı?
    -Mama hindisiz yılbaşı olur mu? Çocuklar bir kere de hindi eti yesinler.
    -Oğlum culuğu ben şimdi nereden bulayım?
    -Benim canım mamacığım. Sen komşulardan bulursun.
    Bizim ilçemizde hindi denmez, culuk denirdi. Uzak yakın komşulara haber verildi. O komşu öbürüne, bir komşu diğerine, diğeri diğerine söyleyerek bizim culuk dediğimiz hindi temin edildi. Bu arada komşular da meraklandı.
    -Komşu culuk olmazsa tavuk olmaz mı?
    -Hayır olmazmış. Rusuhi diyor Fransa'da yılbaşında hep hindi yenir diyor.
    -Bu yılbaşı dediğiniz de ne?
    -Bilmem. Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi yılbaşı kutlayalım dedi. Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir değil mi?
    -Doğru... Bizimkiler bize bir şey demediler. Bizimkiler bilmezler ki zaten.
    Böylece bizim sülalenin yılbaşı yapacağı da tüm ilçeye yayıldı. Hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi geldi çattı.
    Ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydiler. Kurdelelerimizi başımıza taktık. Sokağa çıktık. Bizim mahallenin bütün çocukları karşımıza dizilmiş bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın gitsin. Öyle ya ilçede tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa'dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, ama Rusuhi ağabeyim buna izin vermemişti.
    -Kına da ne oluyor. Şark bayramı değil. Bunun adı yılbaşı. Ojelerinizi sürün, dedi.
    Hiç birimiz anlamamıştık. Bayram değil ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı. Sonra bayram gibide yeni elbiseler giymiştik. Hatta hiçbir bayram yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin hindi dediği culuk ta hazırdı. Oje dediği ne idi kimse bilmiyordu ama cahilliğimiz ortaya çıkar diye ojenin ne olduğunu da soramıyorduk.
    Hava karardı. Hala komşu çocukları bizleri seyrediyordu. Komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek arada bir bizim eve girip çıkıyorlardı. Biz de ise gurur son haddindeydi.
    Öyle ya ilçemizde ilk defa yılbaşını bayram gibi kutlayan bizdik.

    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyayıp bir şeyler yapmıştı.
    -Bunun adı neydi Rusuhi?
    -Tombala yengem, tombala.
    -Nasıl bulmuşlar bu oyunu hayret?
    -Fransa'da adı başka, İstanbul'da tombala diyorlar.
    -Şu sofranın zenginliğine bak. Kaç fakir doyar bunlarla.
    -Mama, bırak şimdi fakirleri. Keyfine bak.
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar yükseliyordu.
    -Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın?
    -Siz bir de Fransa'da ki yılbaşını yaşasanız. Babam kızar diye içki almadım. Orada içkiler, kadınlar, danslar... Bütün Fransa sabaha kadar içer eğlenir, sarhoş olur.
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle:
    -Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın...
    Rusuhi ağabeyim daha fazla devam edemedi. Hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle yerimizde kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    -Hayırdır İnşaallah. Kimdir gece yarısı kapıyı kıran?
    Hepimiz olduğumuz gibi kalakalmıştık. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken sesi duymuş, öylece donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu.
    Amcam kapıyı koşarak açmış olmalı ki sesi geldi.
    -Buyur, buyur çavuş. Hayırdır inşaallah.
    Amcam daha içeri girmemişti ki içeri yılbaşı çavuşu dediğimiz gazi tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu adam kıpkırmızıydı. Ağzından köpükler saçıyordu.
    Babama dönerek:
    -Muallim bey, muallim bey. Senden muallim olmaz. Olsa olsa senden iyi bir vatan haini olur.
    -Ne diyorsun sen yılbaşı çavuşu. O nasıl laf. Hele bir otur. Soluklan. Bu hiddetinin sebebi ne?
    -Oturmak mı? Senin hanene bundan böyle oturmam. Oturanla da konuşmam.
    -Keşke hakaret etseydin. Keşke yüzüme tükürseydin. Keşke sizi gavurun gününü, gavurlar gibi kutlarken göreceğime sol yanımı da düşman götürseydi.
    Durum anlaşılmıştı. Yılbaşı çavuşu bizim yılbaşı kutlamamıza kızmıştı. Bütün gözler ayakta duran Rusuhi Ağabeyime çevrildi. Rusuhi ağabeyim hâlâ ayakta elinde bardakla duruyordu. Kendini müdafaa etmek için başladı:
    -Ne beis var bunda. Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor bir yeni yıl başlıyor. Biz onun için eğleniyoruz.
    Yılbaşı Çavuşunun Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Bütün hiddeti ile babama ve amcama bakıyor, adeta onları bir bardak suda boğmak istiyordu.
    -Siz ikiniz de muallimlersiniz. Talebelerinize kurtuluş savaşını anlatırken bu savaşın topla tüfekle kazanılmadığını, bu savaşın iman gücü ile kazanıldığını anlatmıyor musunuz?
    -Doğrusu bizde hiç öyle yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da kutlananı görmüş. Biraz değişiklik olsun diye kabul ettik.
    -Şu elindeki bardağı şerefe diye kaldıran mahdumunuz Fransa da öğrenecek bir başka şey bulamamış mı?
    Oradan ilim getirseydi, icat, makina getirseydi. Derdimize derman olacak ilaç getirsey¬di.
    -Getiremedi. Diplomasını da vermemişler.
    -Gavur diploma verir mi insana. Gavur insana yarayacak merhem verir mi? Aha böyle gavur bayramının nasıl olacağını öğretir gönderir.
    Rusuhi ağabeyim söze zorla girdi.
    -Fransızlar böyle kutlamıyorlar ki. Fransızlar yılbaşında çam dikerler. Hediyelerini çam ağacının dibine koyarlar. Birde onların Noel babaları var. O da ev ev dolaşır. Hediye dağıtır. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    -Efendi... Efendi... Bugün sen bu eğlenceyi başlattın. 50 sene sonraki nesil çam diker. Bugün kağıttan tombala oynat, 50 sene sonra kumarın daniskası girer. Bugün kendi aranızda eğlenin, 50 sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi çıplatıp göbek attırırsınız. Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız.
    -Canım, babam var iken sen ne karışıyorsun?
    -Bana bak gavur benzetmesi. Sen iki ayağının üstünde madamlarla gezerken ben bastonla helaya gitmeye çalışıyorum. Sen saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken beni görenler kaçıyor. Sen gavurların bayramını onlar gibi kutlarken, o gavurlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın kız bebe demeden katlediyorlar.
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü Yılbaşı Çavuşundan ayıramıyorduk. ilk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuşu ağlıyordu. Hem de sesli sesli, bağıra bağıra ağlıyordu.
    -Bana neden Yılbaşı Çavuşu diyorlar biliyor musunuz?
    Beş sene askerlik yaptım. Kar demedim, kış demedim, açlığımı hissetmedim. Bir gün bile bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, İslâm dedim, Gece gündüz gâvurlardan kurtulalım, ezanları susturmayalım dedim. Muhabere ederken şu bayramını kutladığımız Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de ramazan ayında katlediyorlar. Derken onların bayramı yılbaşı geldi. Beni şehrin kalesinde Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanılıyorlardı. Bir akşam sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, içkileri açtılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir şapka taktılar. Lisanlarından anlamıyordum. İşaretle, çat pat öğrendikleri Türkçe ile akşam yapacakları eğlencede istediklerini getirtiyorlardı. Her şey hazırdı. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini anladım.
    Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı:
    -Şu kapıyı aç. İçeridekilerden her birimize birer tane getir, dedi.
    İşaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. İçeride elbiseleri çıkartılmış 6 tane yaşları 17-18 gibi olan Türk kızları vardı. Çırılçıplak soyunmuşlardı. Elleri ile vücutlarını kapatmaya çalışıyorlardı. Gözlerinden yaş oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı.
    -Ne olur mösyö. Bize acı. Verme onların ellerine.
    Bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu bana giydirdikleri kıyafet Hristiyanların Noel babalarının kıyafeti idi. İçerdekiler de seçilmiş güzel Müslüman Türk kızlarıydı.
    Benden kendi Müslüman kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Gözümün önünde her şey silindi.
    Geri döndüm:
    -Bre hayvanlar. Ölümü çiğnemeden bu kızlara elinizi dokunduramazsınız, dedim.
    Önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi ölmüş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın etkisi ile bu hale gelmiş. Kendimi kaybetmişim. Benden akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye beni atmışlar. Kızlardan kurtulan biri beni sırtında evine taşımış ve tedavi etmiş. Ben o kızın yüzünü hiç görmedim. Dedesi ile içeriye yiyecek ve ilaç gönderirdi. Ben önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar veya ihtiyaçlarımı odaya yerleştirirmiş. İşte bu yüzden bana Yılbaşı Çavuşu derler.
    Ben muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor diye söylenenleri duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vuruldum. Keşke muallimi böyle göreceğime öbür yanım da bombayla yok olsaydı.
    Ailemde kutladım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk yıl geçti. Yılbaşı Çavuşunun dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlence olayı, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline geldi. Kesilen çamlar, altındaki hediyeler su gibi içki tüketimi bunu anlatmıyor mu?
    Yılbaşı Çavuşu Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde kullanılmasına mani olmak için, vücudunun bir yarısını vermişti. Biz o kahraman gazinin çocukları, torunlarıyız. Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği eğlenceyi, şimdi bütün milli ve manevi duygulardan uzaklaşarak milletçe nasıl da içtenlikle kutluyoruz.
    Bizi affedecek misin kahraman yılbaşı Çavuş'u...
    Affet ne olur...
  • Bir adanalı olarak Müslüm Baba filmini yorumlamak istiyorum. Çevremdeki hemen hemen herkesin filme gittiğini gördüm.
    Adanada herkesin yolu bir şekilde Müslüm Gürses'ten geçer. Tüm iş yerlerinde, dükkanlarda, taksilerde, evlerde herkes Müslüm gürsesin şarkılarını dinlemiş ve şarkılarıyla büyümüştür. Geçen akşam Müslüm Baba filimi izlemeye gittim. Filmden arta kalanlar ise şunlar;
    Filmi dün 3 arkadaş izledik
    1. Müslüm gürses'in gerçek ismi Şehmus'tur. Nasıl ki muhterem Nur hanımefendinin ismi olga ise müslüm gürses'in isminin şehmus olduğunun belirtilmesi gerekiyordu.
    2. Müslüm babanın adanadaki evi küçük bir çıkmaz sokakta 1 odalı çatısı çinkodan olan bir yerdir. Filmdeki gibi bahçeli değildir.
    3. Filmi ağırlık olarak çocukluğu ve sonrasındaki kısımlar yer almış. Hep eski zaman işlenmiş yakın zamandan çok az sahne vardı.Ayrıca müslüm babayı, müslüm baba yapan çocukluğu değil şarkılarıydı ve malesef kendi sesinden şarkılarını dinleyemedik bu filmdeki büyük eksiklik.
    4. Kardeşi Ahmet'in ölümü daha farklı bir nedendendir. Ayrıca kardeşinin sevdiği kız olayında bakkal mahmudun kızı şarkısı çalabilirdi çünkü o şarkıyı bunun için söylemişti
    5. Fon müzikleri müslüm babanın müziklerinden seçilebilirdi ama onun yerine farklı müzikler seçilmiş bana göre bu bir hataydı.
    6. Müslüm babanın rolünü oynayan timuçin esen ona benzemek adına arada müslüm babanın taklidini yapılıyordu bu da hoş olmamıştı. Müslüm babayı biraz daha ağır ve daha kederli yansıtılabilinirdi.
    7. Müslüm babanın şarkıları playback yapılabilirdi. Filme en büyük eleştirim budur; çünkü insanlar müslüm gürsesi hayatıyla değil şarkılarıyla tanıyordu ve çok ilginçtir müslüm gürsesin filminde müslüm gürsesin ağzımdan bir şarkıya hasret kaldık. Bu yönünü şiddetle eleştiriyorum
    8. Gerçekte Saçını kesen babası değil annesidir bunu müslüm gürses kendisi de açıklamıştır. Babasını da bu kadar gaddar göstermek çokta hoş olmamış
    9. Aile çay bahçesinde söylediği şarkı ise amman amman şarkısıdır. Burda da bir hata yapılmıştır
    10. Filmde istanbuldaki yükselişi ve şarkıları ön plana çıkabilirdi hangi şarkısını ne için söylediği de yansıtılabilinirdi. Eski şarkıları ve istanbul süreci hiç yoktu. Filmde müslüm babanın sesini duymak yüzünü görmeye hasret kaldık. Bu yönüyle ciddi şekilde eleştiriyorum.
    11. Yönetmen müslüm babayı dinleyen biri olsa filmde asla oyuncuların kendi sesleriyle şarkıları söylemelerine izin vermez müslüm gürsesin şarkılarını playback olarak verirdi.
    12. Kaza sahnesi, gülhane konseri yaralanma kısmı iyiydi.
    13. Müslüm baba sadece ayakkabıcılık yapmamıştır. Adananın saydam caddesi üzerinde birinci petrolün karşısında hızarcılıkta yapmıştır.
    14. Müslüm gürsesin filminde müslüm gürsesin en güzel şarkılarını veya fon müzik şeklinde izleyememek dinleyememek son derece üzücüydü.
    15. Müslüm gürsesin filminde müslüm gürsesi dinleyememek çok üzücü bir durum oldu.
    16. Filmde sahneler çok eskiydi.Harbiye sahnesine kadar hep eskiden bahsediliyordu yakın zamandan iz yoktu.
    17. Müslüm babanın temel felsefesinde; incitmemek, kırmamak,üzmemek; mütevazilik, delikanlılık, cömertlik yatar.
    18.Yine de müslüm babayı hatırlamak güzeldi. Emeği geçen herkese teşekkürler.

    Not:Müslüm Babanın hakkıyla anlaşılabilmesi ancak müslümcülerin yönetmenliğinde mümkündür.
  • 160 syf.
    Kış geceleri çocuklara masal anlatan altmışını geçmiş Muhsine Hanım, bir gece, kendi anıları arasında yer alan Gulyabani’yi anlatır. Genç yaşında kimsesiz kalan Muhsine, evlendirildiği sarhoş kocasının kötülüklerinden kaçarak Üsküdar’da, Bulgurlu’dan ötede, cinleri, perileri ile tanınmış bir çiftliğe kapanır. Çiftlik evinde Çesmifelek Kalfa ile Ruşen Dadı adında bir zenci asçıdan başka, bir de delirdiği söylenen kendisine gösterilmeyen, Hanımefendi vardır. Muhsine’ye odası gösterilir, perilere karşı nasıl davranacağı öğretilir. Muhsine, odasında yalnız başına, il k geceyi anlatılmaz korkular içinde geçirmiş dışarıdan gelen horoz ötüşleri, ördek vakvakları, davul zurna sesleri ve buna benzer gürültüler arasında öğrendiklerini uygulamış, sonra bayılmıştır. Ertesi gün çiftlikten ayrılmak için giriştiği çabalar boşa çıkar. Artık her gün aklının ermediği başka başka olaylarla karşılaşır. Muhsine şaşırmıştır. Sonra bunun, yardım isteyen Hanımefendi olduğunu ve arada gelen minare boylu bir zebani (Gulyabani) tarafından çıldırtılmış olduğunu anlar. Başka bir akşam, yattıktan sonra Muhsine’nin odasından yüklükten saz sesleri gelir; biraz sonra da çiftlik isçilerinden Hasan’ın perisi çıkarak ona aşk ilan eder; sabaha karşı yok olur. Ertesi gün Muhsine, kendi perisinin de, Hasan’a aşk ilan ettiğini öğrenir. Böylece Hasan ve Muhsine birbirlerinin olmak için sözleşirler. Hasan, bir toplantı akşamından sonra Muhsine’yi yoklamaya geldiği sırada, çiftlik sahibi Sevki Efendi’nin perisi de çıkagelir. Boğuşmadan sonra, içeriye giren başka periler tarafından Hasan götürülür. Ertesi gün Hasan’ın öldüğü haber verilince Muhsine çılgına dönerek Hasan’la ilgisini açıklar. Çiftlikteki kadınları bir korku almıştır. Geceyi Hanımefendinin yanında geçirmeye karar verilir. Gece, Hanımefendi’nin odasının altında dört defa baykuş öter. Bu hepsinin öleceğine işaretti. Depreme benzer bir sarsıntı olur ve sonunda, düdük ve trampet arasında servi ve kavakla aynı boyda Gulyabani çıkagelir. Bahçede omuzlarında tüfekleriyle bir sürü tüylü peri de ortaya çıkmıştır. Muhsine artık, ölümü göze alarak pencereden her şeyi izlemekte, Gulyabani’nin korkutucu bağırtılarına cesaretle karşı koymaktadır. Biraz sonra Gulyabani, üçüncü katta olan odanın penceresinden sırığını içeri sokup bütün eşyayı ortaya döker. Ruşen ile Çesmifelek sırığı tutar, yalvarır, bağırışlar. Sonunda çiftliğin bahçe kapısından silahlı ve meşaleli köylüler girip perileri yakarlar. Aralarında Hasan da vardır. Gulyabani çaresiz teslim olur; soydukları zaman bunun çiftlik kâhyası Zekeriya Efendi, öteki peri kılığındakilerin de çiftlikte çalışanlar olduğu anlaşılır. Hasan, okuma yazması olan şehirli bir gençtir; köşkün esrarını çözmek amacıyla çiftliğe isçi olarak girmiş; odadaki boğuşmadan sonra götürülürken kaçmış, köylüyü toplayarak gerçeği ortaya çıkarmıştır. Çiftlikteki bu düzen de, iki yeğen tarafından, deli raporu aldıkları halalarının mal ve parasını istedikleri gibi harcamak amacıyla düzenlenmiştir. Son olaydan her şeyi öğrenen Hanımefendi, Hasan’a para ve mal verir; onu çiftliğine kâhya yaparak Muhsine ile evlendirir.
  • 56 syf.
    ·1 günde·9/10
    Gösterişli, debdebeli bir hayat yaşayan 'de Prie' adlı bir hanımefendinin, Fransa'daki davranışları ve hareketlerinden dolayı sürgün edilmesini ve bunu kendine yapılmış bir hakaret, olarak gören kadının insanları hayrete, şaşkınlığa düşürmek istemesiyle kendi canına kıymasının anlatıldığı bir hikâye.

    Ölümü âdeta oyun olarak gören bu kadının ve arkasında bırakacaklarının -yazarın da dediği gibi 3-5 satırla anlatılıp geçilecek olan- acı hikâyesi.
  • 80 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat ve Bir Yüreğin Ölümü, iki öyküde de dikkatimi çeken iki öyküde de başkahramanların yaşlı ve hayatı doyasıya yaşamış olması gereken kişiler olmaları fakat öyle olmaması ve ikisinin de kendi iç dünyalarında yaşadığı acizlik. Spoiler olabilir.
    İlk öykü Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat yaşlı bir aristokrat hanımefendinin, bir gün genç bir beyefendinin hayatının kritik anında rastlayarak gencin hayatını çok kısa bir sürede değiştirmesi ve bu hislerle genç beyefendinin ona karşı birşeyler hissetmesini beklemesi. Bu düşüncelerle yaşlı bayanın kendinden utandığını çünkü beyefendinin oldukça genç olduğunu kendininse çok yaşlı olduğunu düşünmesidir. Bunları düşünüyor olmaktan çok fazla utanır ama bir noktada hiçbir şey onu genç adamdan uzaklaştıramaz hissine kapılır, ve sonra tekrar genç erkeğin kumar masasında ona verdiği sözü tutmadığını görüp genç beyefendinin kendinden geçmiş vaziyette yaşlı bayanı terslemesi ve bütün hislerinin sükutu hayali ile kendi dünyasına çöküşü. Bana göre ona böyle utanç duyacağı şeyler düşündürüp yaşatan bir insanı yeniden yaşama bağlama gücüydü kendi aksi etkilemişti yaşlı hanımefendiyi. Peşinden nereye olursa gitmek istediği genç adam değil, aslında kendi yüreğinin asla bitmeyen pırıl pırıllığıydı.
    Bir yüreğin ölümü; beni çok fazla üzen bir öykü oldu. Bütün hayatını para kazanmaya adamış bir adamın sarsıcı içsel konuşmaları. Bir noktada artık bunu farkına varışı kendini acımasızca eleştirmesi bütün gösterişli ve pırıl pırıl mekanlardan kendini soyutlayışı. Eşinin ve kızının da aslında yıllarca onun hayatını kemiren farelerden öteye geçmediklerini, o sevdiği hayatım dediği iki kadının dahi yaşlı adamı sadece para olarak gördüklerini geç farkedişi. Bu düşüncelerle ve sancılarla kıvranırken yüreğinin bütün bu acılara dayanamayıp kendi kendini öldürüşü. Yaşlı adamın hayatı boyunca yaşadığını sandığı hayatının bir hiç olduğunu geç farkedişinin derin hüznü.
    Zweig'i satranç ile tanıdım. Öyle güzel psikolojik tahlil pasajları var ki kitapta, okurken sanki içimdeki konuşuyor da ben dinliyormuşum hissi veriyor. Zweig'i yabancı biri olarak hiç görmüyorum. Sanki o bizim içimizde bitmeyen konuşan yaşayan ve nefes alan her şey gibi...