• 368 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10 puan
    Fikret Başkaya bu eserinde herkesin bildiği ama kimsenin, “kral çıplak” demeye cesaret edemediği bir gerçeği bütün açıklığı ile ortaya döküyor.
    Ve “Atatürk bizi yoktan var etmedi ve o bir ilah değildi. Atatürk olmasa da biz elbette yine var olur, adımız da ‘Yorgo’ vs olmazdı” diye haykırıyor. Tabi bunu söyleyen herkesin başına gelenler onun da başına geliyor.
    Başkaya bu kitabında, Kemalist propaganda odaklarının iddia ettiği gibi Atatürk’ün: Demokrasi, insan hakları, kuvvetler ayrılığı ilkesine riayet, yoksulluk, yolsuzluk ve gelir adaletsizliği gibi konuların hiç birinde, Osmanlı’dan daha ileri bir yönetim anlayışına sahip olmadığını ortaya koyar.
    Başkaya’ya göre: Laikliğin uygunlaşmasıyla eğitim-öğretim ve düşünce özgürlüğü konularında ilerleme kaydedilebilirdi lakin Atatürk döneminde devletin üzerindeki din baskısının yerini, din haline dönüşen “Kemalizm” almıştır. Bu durumu gören ve dile getiren, dile getirme ihtimali olan bütün aydın, yazar ve ilericiler de ya infaz edilmiş ya zindanlara tıkılmış ya da yurt dışına kaçmak zorunda kalmışlardır.
    Atatürk ve onun “paşalar demokrasisi” döneminde yolsuzluk yapılmadığı iddisanın da tamamen palavradan ibaret olduğunu, zira mübadele, Ermeni Tehciri, sürgüne gönderilen Hanedan ve Yüzellilikler’den kalan muazzam arazi, yalı ve konaklar ile altınların paşalar, ağalar, beyler ve Atatürk’e dalkavuklukla görevli zevat arasında paylaşıldığını, halkın ise Osmanlı tebalığından paryalığa düşürüldüğünü, yargı ve adaletin doğrudan Atatürk’ün emrine girdiğini de ifade eder.
    Tabi seksen yıldır bunları söyleyen pek çok aydın, yazar ve siyasetçimiz, doğrudan infaz edilmiş, zindanlara tıkılmış, kitapları toplatılmış, yakılmıştı. Vaizler gibi ancak sorgulamadan dinleyenlere Atatürk Propagandası yapabilen Kemalistlerin Başkaya’nın tezlerine karşı elbette hakaret ve şantaj dışında bir karşı tezleri yoktu ve olamazdı. Çünkü bunlar bilinen ama söyletilmeyen gerçeklerden ibaretti.
    Her zaman olduğu gibi yine güdümlü Kemalist yargı devreye girdi ve Başkaya bu eserinden ötürü yirmi ay hapse mahkûm edildi.
    Fakat her ne kadar da Başkaya’yı ötekileştirmeye, itibarsızlaştırmaya çalışsalar da Niyazi Berkes’in: “Türkiyede Çağdaşlaşma – Unutulan Yıllar”, Şevket Süreyya Aydemir’in: “Suyu Arayan Adam”, Hulusi Turgut’un “Kılıç Ali’nin Anıları” gibi, Kemalist aydın ve yazarlar ile Anrew Mango’nun “Atatürk” kitaplarından da Atatürk’ün II. Abdülhamid, İttihatçılar, Hitler, Mussolini, Saddam, Kaddafi veya günümüz Saray rejiminden daha özgürlükçü olmadığı zaten kendiliğinden ortaya çıkar.
    Atatürk’ün, Mustafa Suphi ve arkadaşları, Yahya Kaptan ile Arkadaşları, Ali Şükrü, Topal Osman, İttihatçılar ve Fikriye’yi bertaraf etme yöntemlerine Kemalistlerin hiçbir itirazları olmaz. İstiklal Mahkemelerinin adli cinayetlerini, Atatürk’ün halkın kılığı, kıyafeti ve inancını aşağılamasını anlayışla karşılar, hatta bunları “devrim” olarak görürken, bunları kınayanları da “vatan hainliği” ile suçlarlar.
    Tabi kendilerini “dindar-mütedeyyin” olarak niteleyen kesim de Atatürk’ün bu yasa ve hukuk dışı uygulamalarını kınarlar fakat aynı şeyleri padişahlar ve halkı Allah ile aldatan proje liderler yapınca, onlar da bunu “vatan hainlerine karşı bir mücadele” gibi görürler.
    Galiba öncelikle ezilen halk kitleleri olarak bizler kişiye göre demokrasi anlayışından ve çifte standarttan vaz geçmedikçe iktidar sahipleri kirli ve karanlık işlerinden vaz geçmedikleri gibi, dikkatleri dağıtmak için de halk üzerinde sürekli bir dış ve iç tehdit baskısı kurmaktan geri durmayacaklardır.
    SONUÇ OLARAK: Başkaya bu eserinde, Osmanlı’nın üretime dayalı bir ekonomisi olmadığını ve zenginliğinin fetihler dolayısıyla da, esir ticareti, korsanlık, sömürü ve yağma talana dayandığını fakat sömürgeci devlet olan Osmanlı’nın son iki yüz yılında kendisi sömürülen bir ülke durumuna düşmüştür.
    Başta adalet, eğitim, üretim ve yönetim sistemi olmak üzere gerekli değişim ve dönüşümleri yapamamasından dolayı son yüz yılında Osmanlı kendi gücüne dayanarak değil tamamen Batı’daki güç dengelerinden ötürü ayakta kalabilmiştir.
    Meşrutiyet’in yürürlüğe girdiği 1908’den sonra Osmanlı padişahları kuvvetler ayrılığı ilkesine titizlikle uydukları, devleti sembolik olarak temsilden öteye yönetim üzerinde bir etkilerinin kalmadığını fakat 1926’dan sonra M. Kemal’in fiili olarak hem padişah, hem halife, hem şeyhülislam, hem de meclisin yetiklerini kendi üzerinde topladığını, yargı ve yürütmeyi de tamamen kendine bağımlı hale getirdiğini belirtir.
    Ayrıca Kurtuluş Savaşı’nın emperyalist devletlere karşı bir savaş olmadığını, sadece Yunanlılara karşı bir savaş verildiğini de dikkatimize sunar.
    Başkaya Atatürk devrimlerinin, üç yüz yıldır Batı’nın kapitülasyonları altında ezilen ve halkı ‘kul’ sayan köhnemiş Osmanlı idare şeklinin Ankara’da yeniden hayata geçirilmesinden ibaret kaldığını da sözlerine ekler.
    Başkaya kitabında yeni şeyler söylemiyor aslında ama bilinenleri bir aydın duyarlılığı ile yeniden değerlendiriyor.
    Seksen yıldır Kemalistlerin aşağıladığı kesimler kendi ‘Atatürk’lerini bulmuş olmanın şımarıklığı ve görgüsüzlüğü ile herkese parmak salladığı, saldırdığı bir dönemden geçiyoruz.
    Kemalist uygulamaların, dinci kılıfla yeniden sahnelendiği ve Anadolu’daki bin yıllık kazanımlarımızın bir avuç yerli ve yabancıya peşkeş çekildiği şu günlerde, Başkaya’nın bu kıymetli eserini hukuktan, adaletten yana olan herkesin, dikkat ve ibretle okumasını özellikle tavsiye ederim.
    Okuyarak kalın.

    KİTAPTAN ALINTILAR
    "Mustafa Kemal ve onun 'inkılapları'yla ilgili olarak yaratılan efsane yedi yüz yıllık Hilafet ve Saltanat devrinde yaratılmamıştır. İlginç olan bir şey de bu efsane üreticilerinin sözde efsaneleri yıkmak, hurafeleri yok etmek amacıyla yola çıkmış olmalarıdır."
    “Putları yıkmak için yola çıkanlar hiçbir dönemde görülmemiş düzeyde put ürettiler.
    Cumhuriyet aydını put üreticiliği ve bekçiliğine koşulmuştu!..” (Sayfa 40)
    ***
    “Atatürk senin için ölüm yoktur.
    Olamaz...
    Sen Türk'ün Tanrısısın Tanrı hiç ölür mü?
    Tanrı ölmez o dilerse görünür bir müddet.” (Behçet Kemal Çağlar - Sayfa 133)
    ***
    “Meclise girecek tüm üyelerin bir tek kişi tarafından seçildiği koşullarda serbest seçimlerden ve hâkimiyetin millete ait olduğundan söz etmek mümkün müdür?
    Herhalde Hâkimiyet kayıtsız şartsız Mustafa Kemal'in ve onun yakın çevresinindir" demek gerçeğe daha uygun düşüyor.” (Sayfa 172)
    ***
    “Aralarında uzlaşmaz çelişkilerin bulunduğu sınıfların olmadığı yerde siyasi partilere de yer yoktur Türkiye sınıfsız bir toplumdur. Sınıfsız topluma da bir tek siyasi parti yeter.” (M. Kemal Atatürk - Sayfa 246)
    ***
    Atatürk Devrimleri… - “Bütün gürültülü reklamlara karşın devrimler değil, çoğu kâğıt üstünde kalacak reformlardan ibaretti...
    Şapka giyse, cuma yerine pazarı tatil günü yapsa, çocukları Arap harfleri yerine Latin harfleri ile okusa, hatta medeni kanun ailede kadınla erkeği, oğlanla kızı eşit saysa ne çıkardı, toplum katlarında herkes eski yeri nerede ise yine orada kalıyordu ya!..
    Kanun öyle yazıyor diye kimse tek kadınla yetinecek değildi.
    İsteyen imam nikâhı ile istediği kadar evlenir, dilediği kadar çocuk yapardı.” (Sayfa 249)
    ***
    “Halk 18 kuruşa devlet eli ile ithal edilen şekerin neden kendisine 60 kuruştan satıldığını biliyordu.
    Halkçı diktatörlük 18 kuruşa ithal ettiği şekeri altı komisyoncudan geçirerek halka ulaştırıyordu.
    Çoğu zaman da, şeker yoksul halka hiç ulaşmıyordu.
    Bir koyunun 50 kuruşa satıldığı bir ortamda, bir emekçi ailenin şeker satın alması zaten imkânsızdı.” (Sayfa 250)
    ***
    Anadolu mücadelesinin başarı ile sonuçlanabilmesi askeri harekâtın aynı zamanda kesinlikle, bir sosyal hareketle birlikte yönetilmesine bağlıdır.
    Ankara'ya bazı arkadaşlarla beraber bu düşünceyi savunmak üzere geldik, bir yıl uğraştık.
    Sonunda eski İstanbul Hükümeti'nin yalnız ad değiştirerek tekrar Ankara'da kurulduğunu gördükten sonra görevimizin bir zaman için sona erdiğine karar verdik... Ancak kelimelerden ibaret olan (Halk ve Millet Hükümeti)'ne rağmen, Anadolu halkı mücadeleyi tutmamış ve tersine ona karşı ayaklanmıştır. (Muhittin Birgen – Sayfa 360)
  • https://m.youtube.com/watch?v=8e-9KqzEiyw

    Önce vatan millet
    Sonra ana ve yar
    Bu yolda savrulan
    Birileri var
    Birileri var
    Birileri var

    Ezan dinmez diyen
    Bayrak inmez diyen
    Şehit ölmez diyen
    Birileri var
    Birileri var

    Şehitler ölmez, ölmez
    Şehitler ölmez
    Şehitler ölmez, ölmez
    Şehitler ölmez

    Bayrakla dertleşen
    Toprakla birleşen
    Can verip devleşen
    Birileri var
    Birileri var
    Birileri var

    Ezan dinmez diyen
    Bayrak inmez diyen
    Şehit ölmez diyen
    Birileri var
    Birileri var

    Şehitler ölmez, ölmez
    Şehitler ölmez
    Şehitler ölmez, ölmez
    Şehitler ölmez

    Mustafa Yıldızdoğan
  • -"Her safhasıyla düşünülmüş,hazırlanmış,idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu muharabe; Türk ordusunu, Türk subaylarının ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihte bir daha tespit eden çok büyük eserdir.Bu eser, Türk Milleti'nin ölmez bir anıtıdır.Bu eseri meydana getiren bir milletin evladı,bir ordunun başkomutanı olduğum için, sonsuza dek mesut ve bahtiyarım."
    Atatürk'ün sözlerinde dikkat edilmesi gereken önemli bir noktada, sözlerinde Türk Milleti'nin ve Türk ordusunun bir bütün olarak işlenmesi ve millet ve ordusu arasındaki bağ ve yardımlaşmadan bahsetmesidir.Bu bağ yalnızca Kurtuluş Savaşı'nda görülmemiştir,Türk ordusu tarihinde ve Cumhuriyet sonrasındaki her dönemde de görülmüştür.Günümüzde de Türk Halkı'nın Kahraman Ordusu'na karşı gösterdiği hassasiyetin ve her Türk vatandaşının kalbinde Türk ordusunun özel yeri olmasının sebebi,tarih boyu süregelen ve Atatürk'ün de sözlerinde altını çizmiş olduğu bu kopmaz bağdır.
    Atatürk Kurtuluş Savaşı sonrasında hükümdar,diktatör,halife ve daha birçok şeyler olabilirdi,fakat büyük adam olabilmek için onun parlak ünvanlara ihtiyacı yoktu.
  • SEN ve BEN

    Bizden olmayan kozmopolitlere.

    Sayıklarsın görüp sen hayâlini havuzda,
    Bulurum kendimi ben: Bâbür Şah'ta, Yavuz'da!..
    Sen bir âhu gözlünün koşarsın arkasından,
    Bense ilham alırım Mete'nin armasından (*)!..

    Sen gezersin kotrayla bir yosmanın dizinde,
    Bense yelken açarım Barbaros'un izinde!..
    Sen kurbanı olursun geçici bir hevesin,
    Ben hayranı olurum ilâhî bir nefesin!..

    Senin eğlencen: Plâj, bar, tiyatro, sinema;
    Benimki: «Altın Dağ» da kopuz çalmak... Kınama!.
    Çılgınlıklar yaptırır bobstil bir kız sana,
    «Cânân» ımdan başkası billâh gelir vız bana!..

    Sen istersin ırkıma bin bir ağu içirmek,
    Ben isterim ömrümü bir Türk gibi geçirmek!..
    Sen kendinden geçersin Mavi'nin kollarında,
    Ben göğe yükselirim ülkümün yollarında!..

    Zıvanadan çıkarır seni gerdan kırışlar,
    Coşturur beni her ân erkekçe haykırışlar!..
    Seni zıp zıp zıplatır apartmanın beş katı,
    Bana sonsuz güç verir Fâtih'in beyaz atı!..

    Sen uşaklık edersin her yabanın dölüne,
    Bense destan yazarım «Türk Yurdu»nun Gül'üne!..
    Sen şâhâne bir hayat sürer, yaparsın ense,
    Fuzulî, Yunus gibi yanıklardanım bense!..

    Sen ajanlık edersin her mösyö'ye, madam'a,
    Bense gönül veririm: Tek «İnanmış Adam»a!..
    Sen yaparsın dâima îcâbını kanının,
    Ben bir adsız oğluyum: Ölmez «Türk Vatanı» nın!..

    Hayır gelmez bu yurda ne ayı, ne domuzdan,
    Sen şampanya iç monşer, ben geçemem «Kımız»dan!
    Berbat eden sensin hep ahlâkını milletin,
    Yayıldı bünyemize, mikrop gibi, illetin!..

    Bir taptığın var senin: Para, para, hep para;
    Cehennem ol, git burdan, ey satılmış maskara!..
    Seversin yalamayı, bir köpekten daha çok,
    Oyacaktır gözünü, bilmiş ol ki, Altın Ok!..

    Bu kaleyi içinden fetheylemek dilersin,
    Onun için Türklüğe nâmertçe diş bilersin!..
    Oldu senin yüzünden bir masal «Altın Çağ»ım,
    İşlediğin suçları bağışlarsam, alçağım!..