• Üçüncü Bölüm / DÖNMELİK

    1 - DÖNMELİĞİN ROMANI

    Milâdî 17. asır ortaları... Müthiş bir rivayet, İzmir kıyılarından başlıyarak, Filistin, Yunanistan, Şimalî Afrika ve Cenubi Avrupa sahillerini dalgalandırmakta... Rivayet gerçekten müthiş:

    - İzmirde bir Mesih türemiş!..

    Haber, bilhassa Yahudiler arasında çalkalanıyor. Hristiyanlar işin iç yüzündeki sahtekârlık ihtimalini kaydeder ve sadece lâkayt görünürken, Müslümanlar, hak dinin güzelliğiyle baktıkları bu hâdiseyi en küçük meraka bile değer saymıyorlar. Haber, hele İstanbulu baştan başa ihtizaza boğmaktadır dense yeri... Üzerinde o kadar dedikodu cereyan etmiş bir hâdise ki, bu; işin ruhunu büyüklerinden haber almış Müslüman çocukları, mahsus Yahudi mahallelerine giderek, hakaret haline soktukları bir terâneyi tek ağızdan söylüyorlar:

    – Deccal mi geldi, çıfıt mı geldi?

    Şu “Mesih” kelimesi üzerinde bir parça duralım: Mesih ile Mesiha, İbranî dilinden bir kelimedir. Allahın sâf kıldığı, kötülüklerden tasfiye ettiği adam mânasına... Muharref Tevrat'ta, umumî olarak krallar, peygamberler ve bütün ilahî mahiyette faaliyet sahibi olmuş kahramanlar hakkında bu kelime kullanılır. Böyle olmakla beraber, “Mesih”in bir de aslî ve hususî mânası vardır. Bu mânaya göre “Mesih”, İsrailoğullarını, yani Yahudileri kurtarmak için Allah tarafından gönderilecek bir son peygamber ve kurtarıcıdır. Şüphesiz ki, küfürden başka bir şey olmıyan bu kanaat, Yahudilerce itikadî bir esastır. Hükmü, Peygamberler Peygamberine kadar devam eden ve kendi zaman ve mekânı içinde Hak Peygamber olan Hazret-i İsa'ya da bu ismin verilmesi, bekliyenleri tarafından kurtarıcı telâkki edildiği içindir. Fakat Yahudiler, Hazret-i İsa'yı gerçek “Mesih” kabul etmedikleri için bu mefhumun hayallerinde canlandırdığı kurtarıcıyı, Hazret-i İsa'ya, ondan sonra gelen ve bütün zamanla bütün mekânın ebedî Peygamberi olan Kurtarıcılar Kurtarıcısına, hattâ Allah Sevgilisinin ümmetinden ve soyundan olarak haber verdiği Mehdi'ye rağmen daima beklemişler ve bütün bu mutlak hakikatleri yalan telâkki etmişlerdir. Zaten her devrin fırsat ve imkân kollayıcısi olan Yahudi, arada bir kendi hemcinslerini dolandırmaktan çekinmemiş ve birçok devir ve mahalde ve bir çok defa Yahudilerin içinden “Mesih” olmak iddiasında kalpazanlar türemiştir. Yahudilerin bu “Mesih” ideali, hasseten vatanlarını kaybettikten sonra büsbütün azmıştır. Zira bir kurtarıcıya ihtiyaçları artmış ve kendilerine kaybedilmiş vatanlariyle devletlerini iade edecek kahraman, yegâne teselli olarak görünmüştür. Hayallerindeki uydurma nakışlara göre, bu “Mesih” sade peygamber olmakla kalmıyacak, hükümdarlığı da nefsinde toplayacak ve kuracağı muazzam Yahudi devletiyle bütün dünyaya ve insanlığa hükmetmeyi bilecektir.

    İşte, 17. asrın ortalarında birdenbire İzmirden fışkıran ve her tarafı çınlatan bu haber, o asrin siyasî, içtimaî, ruhî ve iktisadî çehresine göre Yahudilerin bir kurtarıcıya olan ihtiyaçlarının pek büyük mikyasta arttığını gösterir. Hemen bütün Avrupa, din bakımından büyük bir mânevî buhran yaşıyordu. Protestanlık hareketini büyük mezhep mücadeleleri takip etmiş ve bu hâl Avrupayı büsbütün çıkmaza sokmuştu. İngilterede (Kromvel) inkılâbı, Garbin yaşadığı buhrana ayrıca delil mahiyetindeydi. Hususiyle (Engizisyon) mahkemelerinin korkunç zulümleri, Yahudileri kütle halinde bir imha takibine maruz bırakmaları, üstelik onların hemen her yerden ve bu arada başlıca İspanyadan cebren sürülüp çıkarılmaları, biricik sığınağı Türkiyede bulmaları gibi hâdiseler, 17. asır ortasına kadar birikmiş tesirleriyle, Yahudilere hem hayalî “Mesih”lerini büsbütün bekletiyor, hem de bu “Mesih'in Türkiyede zuhurunu gerektiriyordu.

    Bir takım bâtıl itikatların, gâibi keşfetmekte bir nevi usul gibi sarıldığı bazı esrarlı rakam delaletleri, Arapçadaki Ebced hesabına benzer bir oyunla, Tevrat'ın bazı cümlelerinden 1648 tarihini çıkartmış ve Yahudi kurtarıcısının bu tarihte zuhur edeceğini iddia ettirmişti. (Kabalist) ismi verilen ve kumarbazların bazı işaret ve delâletlerinden nem kapmasına benziyen bir mektebin bu şekilde tesbit ettiği tarih, tam da İzmirden yükselen ve her tarafta yankılar uyandıran “Mesih geldi!" çığlığının senesine tesadüf eder.

    Sene 1648... İzmirde Sabatay Sevi isminde ve 22 yaşında bir Yahudi “Mesih'liğini ilân etmiştir.

    İşte, dünyanın en garip maceralarından birini geçirdikten sonra Edirne Sarayında Müslüman edilecek(!) ve Mehmed ismini takınacak(!) olan bu Yahudi, ismine bir de Aziz ismini sıfat mânasiyle ekleyip, Türk ve Müslüman bünyesi içine, Yahudilikten daha aykırı gizli bir ruh ve mezhep sahibi olarak girecek ve Dönmeliğin başı ve tohumu olacaktır.

    Telâkkiye göre, Yahudilerin beklediği "Mesih" Filistinde hükümran olacaktır ve kendisine Kudüs'ü merkez olarak seçecektir. Bu bakımdan, o devirde Filistin ve Kudüs'ü içinde bulunduran Osmanlı İmparatorluğu, hayali kurtarıcının tecellisi için en münasip zemindir.

    İşte İzmirli genç ve açıkgöz hahamın kullandığı şartlar!.. İşin garibi şu noktada ki, yalnız Yahudilerden değil, Hristiyan mistikler arasında da Miladî 1666 yılında dünyaya bir Mesih geleceği kanaati vardı. Bu tarih, Yahudi kâhinlerinin tesbit ettiği tarihten sadece 18 yıl farklıydı. O zamanlar bu hurafe, Katoliklerden fazla Protestanlarla meskûn memleketleri meşgul ediyordu. Hattâ İngiltere gibi bir memlekette şöyle bir masal uydurulmuştu:

    İskoçya kıyılarına, açık denizden gelen esatirî bir filo yanaşmış... Bu efsane donanmasının kalyonlarında halatlar ve yelkenler ipektenmiş... Bütün tayfalar İbranî dilini konuşuyor ve gemilerin bayrakları üstünde “İsrail'in on iki kabilesi” diye bir cümle yazılı bulunuyormuş...

    Bâtıl itikatlar, sade bâtıl dinlerin içinden çıkmakla kalmaz, hak olan dini de ifsada teşebbüs eder. Nitekim zaman ve mekânı meçhul bulunmak şartiyle, hak olan ve itikâdi bir mecburiyet temsil eden "Mehdi” fikri etrafında nice bâtıl tecelli zehaplarına düşüldüğü, İslâmiyet tarihinin de öteden beri kaydettiği misallerdendir. Ne gariptir ki, Yahudilerin “Mesih”'i beklediği bu hengâmede, Müslüman halkın İslâmî inceliklerden mahrum ve gafil bir tabakasını da “Mehdi”nin zuhuruna ait bir efsane meşgul etmeye başlamıştı. Musul'un İmadiye kasabasında Abdullah isimli bir kürt şeyhi, genç oğlu Şeyh Mehmed'i “Mehdi" diye ortaya atmıştı. Etrafına binlerce gafil toplayan bu genç, Raşit Tarihi'ne göre 1077 tarihine tesadüf etmekle tam Sabatay Sevi'nin zuhuru devresine düşmektedir. Bu genç, Müslüman devleti tarafından hayli çetin askeri tedbirlerle ele geçirilebilmiş; ve yine garip bir tesadüf olarak, Sabatay Sevi münafığının gûya İslâm dinini kabul ettiği sırada Edirne Sarayına getirilerek, Dördüncü Mehmed'in huzurunda, mahut Yahudi Müslümanlığı kabul etmiş görünürken, o da Mehdi’lik dâvasından vazgeçmiştir.

                                      •

    Sabatay Sevi, 1626 Temmuz ayının 7'nci günü, İzmir'de, İspanya'dan gelme bir Yahudi ailesinden dünyaya geldi. Babası, Türkler arasında “Kara Menteş” lâkabiyle maruf olan Mordehay Sevi'dir. Mordehay, İzmir'e Mora'dan gelip yerleşmiştir. Mordehay, maişet vasıtası olarak evvelâ tellâllık yapmış, sonra bir İngiliz ticarethanesinde simsar olarak çalışmıştır. Üç oğlundan ikisi, ticaret işlerine daldıkları halde, en küçükleri olan Sabatay, böyle maddî işlere karşı alaka göstermemiş, küçüklüğünden beri mücerret fikirler etrafında meşgul olmayı ve kitaplarla düşüp kalkmayı âdet edinmiş, bilhassa dinî eserleri tetkik zevkinde pek ileriye gitmiştir. Çocuklarının bu merakını önliyemiyen ailesi, nihayet onun haham olarak yetişmesine karar vermiş ve Sabatay’ı İsak d’Alba isimli bir hahama talebe olarak teslim etmiştir. Talebesini Yahudi masallariyle adamakıllı besleyen haham, müstakbel Mesihlik iddiacısının önüne, bu iddiayı besleyici bütün vasita ve imkânları sermiştir. Bu hususta bilhassa (Kabbal) tarikatinin, işaret ve adetleri esrarlı bir şekilde tefsir etme metodu, Sabatay için başlıbaşına bir hazine rolünü oynamıştır.

    Artık Sabatay, başını kitaptan ayırmaz bir tetkik delisi halindedir. Ayağı toprağa ve (realite)ler âlemine basmamakta, dünya ile alâkasız bir efsane ikliminde yaşamaktadır. Onbeş yaşiyle onsekiz yaşı arasında, tekbaşına, her şeyden el etek çekmiş bir inziva ve infirat âleminde ömür süren Sabatay, onsekiz yaşından sonra etrafına sızmaya, fikirlerini dışarıya doğru sızdırmaya, muhitine tesir ve etrafında bir talebe halkası teşkil etmeye başlamıştır.

    Ayrıca riyazet ve bedenî çile... Sabatay, Yahudilerin oruç günleri dışında da oruç tutuyor, gûya nefsini tasfiye için her tedbire başvuruyor, sık sık yıkanıyor ve kendisine mukaddes(!) bir mahiyet vermeye çalışıyordu.

    Onun, ruhî bünye bakımından hasta bir adam olması ihtimali de vardır. Hak ve mutlak nebî ve resullere mukabil, dünyanın her tarafındaki tımarhanelerde sahte peygamberler de bulunduğuna göre, bu çok usta sahtekârı, belki de samimî olarak rolüne inanmış bir ruh hastası olarak kabul etmekte hata olmayabilir. Bu nevi ruh hastalarında harici muvazene ve insanlara nüfuz kabiliyetinin büyük mikyasta üstünlüğünü gösteren misallere sahibiz. Nitekim Sabatay Sevinin çocukluktan beri sık sık sar'a nöbetleri geçirdiği rivayeti, onun ruhî illetler kadrosunda muhakeme edilmesini gerektirici başlıca istinat noktasıdır.

    Ailesi, Sabatay’ı pek genç yaşta evlendirdi. Fakat rivayete göre Sabatay karısından uzak yaşamış ve belki de kendisine bâkir adama ait bâtıl bir saffet mânası vermek için başlangıçta kadından uzak yaşamıştır.

    Ailesi, onun, ilk karısına ait bu soğuk tavrı, şahsî bir sebebe, karısından hoşlanmadığı sebebine atfetti; karısını boşatti ve Sabatay'ı ikinci defa evlendirdi. Fakat yine aynı netice!.. Genç haham, etrafını kendi melekliğine(!) inandırmak için midir, nedir, bu ikinci izdivaçta da bekâretini korudu ve karısina el sürmedi.

    Halbuki ileride göreceğimiz gibi, bu garip imsak, (dejenere) Yahudide bir müddet sonra görülmemiş bir şehvet ve kadın hırsı şeklinde tecelli edecek; ve Sabatay Sevi, kadın düşkünlüğünde, Rus sarayındaki muazzam tavuk kümesinin meşhur horozu (Rasputin)i bile geçecektir.

    Sabatay Sevi, hayli güzel bir çehre altında, oldukça zekâ ifade eden bir hâle malikti. Yahudiliğin dinî ananelerini pek derin tetebbü etmiş, ayrıca söz söylemek sanatında da mahir olduğu için insanları büyülemek marifetine ermişti. Bilhassa yarı delilere mahsus gizli alâmetler ve işaretler tefsirciliğinde pek ileri gitmişti.

    İşte bu mecnunca tefsirlerden birkaçı:

    "Benimkilerin kurtuluş mevsimi geldi!” mealinde bir muharref Tevrat cümlesini İbranî lisanında muteber bir Ebced hesabına göre adetlendirmiş ve bundan 814 rakamını çıkarmıştı. Bu rakamın mânası şuydu ki, “Sabatay Sevi” kelimelerinin de aynı hesaba göre tutarı 814'tü...

    Ayrıca İbranî lisanında Tanrıya mahsus sıfatlardan "Kadir” mânasına gelen kelimenin hesabı da yine 814’ten ibaretti...

    Yine Yahudilerin bir duasında, “Sevdiğim bir ceylânı andırmaktadır!” cümlesinin İbranî dilinde metni (Dome dode Lisvi) idi ki, bu cümledeki (dode) kelimesi mecaz yoliyle Tanrı mânasına da geliyor ve cümlenin sonundaki kelime (Sevi) kelimesiyle karıştırılarak bundan Tanrının Sabatay Sevi'ye benzediği hükmü çıkarılıyordu.

    1648 senesine kadar vaziyet böylece devam etti. Sabatay, etrafına bir “aziz" gibi görünmek için her şeyi yapmasına rağmen henüz kendisini dinî, ruhî, siyasî ve içtimaî en muazzam dâva ve iddia halinde, Yahudilerin beklediği “Mesih” olarak takdim etmekten çekiniyordu. Fakat gayet (realist) ve müşahedeci bir mizacı olduğu için hiçbir fırsatı kaçırmıyor, ilerideki iddiasının bütün tetkik ve tetebbü cephesini ikmal etmiş bulunuyor; ve yavaş yavaş yükselttiği ehramın tepesine son taşı koymak için fırsat kolluyordu.

    Nihayet 1648 senesi gelip çattı. Korkunç sene... Zira Yahudilerce beklenen “Mesih”in zuhuru gûya bu sene içinde vâki olacaktı. Telâkki ve bekleyiş umumî olduğu için Sabatay daha fazla sabredemezdi.

    Sabatay, kendisine en bağlı ve en mahrem olanlara dâvasını açtı. Danıştığı insanlar zaten henüz konulmamış bulunan, “Mesih” ismi müstesna, Sabatay’ın her şeyine inanmış kimselerdi.

    Karar verildi ve Sabatay Sevi’nin “Mesih”liği ilân olundu.

    İzmir'de müthiş bir fırtına... Bütün İzmir Yahudileri bu haberden allak bullak oldular. Herkes "Mesih”in zuhurunu beklediği halde, kimse beklenen kurtarıcının Sabatay Sevi olmak ihtimalini kabul edemiyordu. İhtiyar hahamlar, çocukluğundan beri tanıdıkları 22 yaşındaki muhteris ve yarı mecnun gencin böyle bir iddiasına tahammül etmek istidadında değildi. Nitekim o zaman İzmir'in hahambaşısı bulunan (Josef Eskapa) isimli Yahudi, bu iddiayı duyunca küplere bindi ve her şeyden evvel Sabatay Sevi'yi nasihatle yola getirmek istedi. Bu iş için de yakınlarından birini memur etti. Fakat Sabatay Sevi oralı değildi. Muvazeneli cinneti son haddini bulmuştu. Nasihate gelenleri kendi kanaatince hidayete ve onun “Mesih”liğini kabule davet etti. Artık Sabatay’ın lâfla yola gelmiyeceği kanaati Yahudilerin ileri gelenleri arasında tamamiyle yerleşti. Bütün Yahudi büyükleri, âlimleri, hahamları toplandı ve Sabatay’ın ölümü hak etmiş bir insan olduğunda ittifak edildi. Sabatay Sevi böyle bir kararın Yahudiler tarafından kolay kolay icra edilemiyeceğini bilmekle beraber, artık kendi öz muhitinde aradığı inanmışlar muhitini bulamıyacağına hükmetti ve İzmirden ayrılmaya karar verdi.

    Sene 1650...

    Sabatay Sevi ilk defa olarak İzmirden çıkıp doğru İstanbula geldi. İstanbulda (Abraham Vaçini) isimli bir hahama rastgeldi. Bu adam insanları kandırmak mevzuunda her türlü sahtekârlıktan ve marazî iddiaları istismar etmekten hoşlanan bir tipti. Bu tip Sabatay’ı görüp onunla temas eder etmez, hemen bu mevzuu adamakıllı istismar etmek sevdasına düştü. Sabatay Sevi’ye, kendisinde mevcut çok eski bir risaleden ve bu risalede Sabatay’ın isminin geçtiğinden bahsetti. Sabatay sevincinden çıldıracak gibi oldu ve derhal bu vesikayı satın alacağını söyledi. (Abraham Vaşini) bizzat kendisi uydurup eliyle karaladığı sahte vesikayı sahte kurtarıcıya sundu. Bu vesika, “Mezamir-i Süleyman'ın Tefsiri” isimli bir kitaptı ve içinde Sabatay Sevi isimli bir kurtarıcının geleceğinden bahsediliyordu.

    Bu vesikayı yüksek bir fiyata satın almakla Sabatay Sevi aldanıyor mu, yoksa mahut sahtekârdan daha usta bir tertiple aldatıyor muydu? Zira bizzat Sabatay, vesikanın sahteliğini bilse de, bununla kütleleri nasıl avlıyacağını düşünerek büsbütün sahtekâr bir tertiple İstanbullu hahama inanmış görünebilirdi. Nitekim, bu işten, uydurandan ziyade uydurmayı kabul edenin faydalandığı pek kısa zamanda belli oldu. Mahut kitap sayesinde Sabatay Sevi’nin şöhreti bütün İstanbulda yayıldı ve etrafı kocaman bir bağlılar halkasiyle çevrildi. İzmir hahambaşısı, Sabatay Sevi hakkındaki kanaatini İstanbul hahamlarına da bildirdiği ve kendilerini mukabil propaganda ve telkine davet ettiği için, tipimizin muhiti yalnız aşağı tabaka halktan ibaret kalıyordu. Bir taraftan hayranları çoğalırken, bir taraftan da aleyhindeki tertiplerin adamakıllı müessir olmaya başladığını gören Sabatay Sevi, İstanbulu da hor ve istidatsız saymaya başladı. Ona büsbütün müsait ve müstait bir muhit lâzımdı. Nihayet Sabatay, tamamen arzuladığı şartları kucaklamış bir muhit olarak Selânik şehrini seçti. Kendisini, istediği gibi kabul ettireceği ve oradan mânevi bir huruç halinde memleketin her tarafına intişar edebileceği bir merkez olarak Selânikten üstünü yoktu. Doğru Selânik şehrini boyladı.

    Selânikte kendisini iyi karşıladılar. Selânik halkının, bir takım sayı, remz ve işaret oyunlarına hayli merakı vardı. Bu bakımdan Sabatay Sevi’nin şöhreti, kendisinden evvel Selâniğe ulaşmış bulunuyordu.

    Sabatay, İzmir ve İstanbulda maruz kaldığı muamele ve aksülâmellerden esaslı tecrübeler edindiği için, Selâniğe yeni ve çok ihtiyatlı bir tip olarak ayak bastı. Bu yüzden az zaman içinde bütün Selanik Yahudilerinin emniyet ve itimadını kazandı. O kadar ki, evinde misafir bulunduğu zangin Yahudi, kendisine kızını vermeye kadar gitti. Sabatay bu kızı da aldı, fakat ona da hiç el sürmiyerek mahut saffet ve melekiyet rolünü oynamakta devam etti.

    Sabatay Sevi, Selanikte, şerefine verilen bir ziyafette

    şöyle dedi:

    "- Ben hiç evlenmiyeceğim! Zira Tevrat ile evlenmiş bulunuyorum!"

    Ve buradan Mesihlik bahsine geçerek, kendisinin beklenen kurtarıcı olduğunu ima etti.

    Selânik hahamları, bu gözü kara genç adamın küfür saydıkları sözlerinden dehşete düştüler. Derhal onun aleyhinde toplandılar ve kendisini ölümle korkutmaya vardılar. Sabatay’ın en müstait ve müsait bulduğu Selânik muhitinde, hahamlık aksülâmeli en keskin olarak zuhur etmişti...

    Bunun üzerine Sabatay Sevi, Selâniği de arkasında birakarak Atina'ya gitti. Orada da tutunamadı, yine İzmir’e ve oradan İstanbul'a döndü. İzmir, İstanbul, Selânik, Atina, İzmir ve İstanbuldan ibaret bir seyahat dairesi... İleride dünyanın en büyük ve korkunç münafıklar nesline tohumluk edecek olan bu korkunç Yahudi, hayatının ilk seyahat dairesini bu şekilde çevirmişti.

    Bu defa İstanbulda bir balık hikayesi uydurdu: Güneş balık burcuna girince İsrail oğullarının kurtuluş çanı çalınacakmış... Sabatay Sevi nesline mensup olanların hâlâ devam eden ananelerindeki balık remzinin bu masaldan kaldığı söylenir.

    Yahudiliğin ve Yahudilerin tahammül edemediği kadar müthiş Yahudi, İstanbulda yine hahamların takibine uğradı. Âdeta her uğradığı yerde hahamlarla Sabatay Sevi, köpeklerin kuşattığı çakal vaziyetine düşüyordu. Bir türlü dilediği huzura kavuşamıyan Sabatay, 1659 tarihinde İzmire, babasının yanına döndü. Üç sene müddetle, silik ve hareketsiz, babasının yanında kaldı ve fırsat kollamaya başladı. Bekleyişi, 1648 de hiçbir eser vermiyen Mesihlik dâvasını 1666 tarihine talik etmesinden ileriye geliyordu. Zira ilk İstanbul seyahatinde kendisine para karşılığında Mesihlik vesikası tedarik eden haham (Abraham Vaçini), zuhur tarihinin, Hristiyanlarca da kabul edilmiş olan 1666 olduğunu ileriye sürmüştü.

    1663 te Sabatay Sevi, yeni bir seyahat rüzgârı tarafından savrulmaya başlar. Mesihin ileride saltanat süreceği merkez Kudüs olacağı için şimdiden o yeri görmesi ve saltanatınin merkezini teftiş etmesi lâzımdır.

    Sabatay Sevi'nin birkaç yakın mensubiyle bindiği gemi Beyrut kıyılarına geldiği zaman, birdenbire yeni bir plân, yalancı Mesih'in aklını çeliverdi. Doğru İskenderiyeye ve oradan Kahire'ye gitmek kararını verdi.

    Sebep büyük ve pek cazibelidir. Kahirede, adını ve ruhunu önceden haber aldığı (Rafael Jozef Çelebi) isimli çok zengin, altın babası bir sarraf vardır. Müslümanlar bu adama (Yusuf Çelebi) derler. Din maskesi altındaki hurafelere bayılır, gaipten ve esrar âleminden haber verici(!) falcı ve (mistik) hahamları himaye etmekten hoşlanır, bunları paraya boğar.

    Sabatay, dâvaların tahakkuku ve insanların avlanması yolunda daima birinci rolü oynadığına, bilhassa taşıdığı Yahudi seciyesi yüzünden şiddetle inandığı paraya doğru pupayelken dümen kırdı.

    Kahirede muvaffakiyet...

    Güzel bir çehre, tesirli bir ses, inandırıcı bir edâ sahibi yalancı Mesih, sarrafın gönlünü fethetmekte zorluk çekmedi. Fakat sarrafın tahammülünü ezmemek için Mesihlik bahsini açmadan ona yalnız müphem bir esrar tavriyle göründü ve böylece dilediği kadar kredi temin ettiğinin farkına vardı. Bu dayanak noktasını elde eder etmez de Mısırdan Kudüs'e geçti.

    Kudüs o tarihlerde beşerî sefalet ve düşkünlüğün merkezi... Muhtelif tazyikler, bilhassa Polonya tehciri yüzünden Kudüs'e binlerce Yahudi akmakta... Kudüs Yahudilerine yardım için etrafa (misyoner)ler çıkarılmış; bunlardan (Salamon Navora) isimli birisi, topladığı paraları İtalyalı bir Hristiyan güzeliyle yiyerek, ona nail olmak için üstelik dinini değiştirmişti. Yahudilik, Kudüs muhitinde, ihanet, sefalet, zillet, bütün belâları üzerinde toplamış vaziyette...

    Sabatay, Mısır dönüşü, Kudüs'ü işte böyle bir manzara içinde buldu; ve manzaranın vadettiği ne kadar istismar imkâni varsa hepsini birden kullanmayı ihmal etmedi. İzmir, İstanbul, Selanik ve Atina tecrübeleri kendisine lâzım olan dersleri verdiği için, istirabın ayyuka çıktığı Kudüs muhitinde gayet ihtiyatlı hareket etti; birdenbire kendisinin beklenen Mesih olduğu iddiasını ortaya atmadı. Gayet sofu ve müteassip bir haham tavriyle ve müthiş bir zâhit edasiyle Kudüs'ün mübarek tanınan yerlerini ziyaret etti, tabaka tabaka halkla temasını ilerletti; ve kendi kendisine işi, Kudüs Yahudilerinin “İşte derdimize deva olacak adam budur!” diyeceği hâle getirdi.

    Nihayet sadâ, umumî olarak yükseldi:

    “- İşte derdimize deva olacak adam budur! Sefaletimizi dindirsin, bize lâzım olan parayı bulsun, çaremize baksın!”

    Ve Sabatay Sevi'yi, Kudüs Yahudilerinin tam salâhiyetli mümessil ve murahhasi tâyin ettiler; ve münasebetini haber aldıkları Kahireli altın babası (Rafael Josef Çelebi), namı diğer (Yusuf Çelebi)ye gönderdiler. Sabatay, kendisine nüfuz, şöhret, para ve itimat temin edecek olan bu vazifeden bahtiyar olmuştu. Hemen Kudüs cemaatinin vekili ve mebusu sıfatlarini takınarak Kahireyi boyladı. Zahmetsizce oradaki Yahudi topluluğundan ve sarraf (Josef)ten çok mühim bir para kopardı. Kahirede ilk bulunduğu sıralarda Mesihlik meselesinden (Josef)e hiçbir bahis açmamış olan Sabatay, bu defa heybeleri altın dolu olarak Kahire'den ayrılırken (mistik) hikayeler meraklısı bankere şöyle dedi:

    "-Yakında eski kitapların bahsettiği Mesih gelecektir! Kimbilir belki de o, sizin şimdiden yüzünü görmek saadetine ulaşmış bulunduğunuz biri olacaktır!"

    Böylece, gönül büyücüsü, yalancı Mesih ve sahte kurtarıcı, altın babasının çenesini hayretten düşürmüş olarak Kahire ufuklarından silindi gitti.

    Artık herkesi Mesihliğine inandırmak için bütün maddi silâhlar ve pusatlarla donanmıştır.

    Bundan sonra sahte Mesih yalancı dâvasında kendisini zafere eriştiren başlıca müessir olarak, yeni bir izdivaç macerasına atılır. Sabatay’ın Mesih'lik macerasının ve Yahudi seciyesinin en mahrem çizgilerini gösteren bu izdivaç macerası, son derece alâkaya şayandır.

    Sabatay, Kudüs ile Kahire arasında gidip gelirken, farkında olmaksızın, hâdiselerin kendisine hazırladığı harikulâde bir fırsatla karşılaşmak fırsatını kazanıyordu.

    O sıralarda Toskana’nın Livurna şehrinden Kahireye kadar müthiş bir haber dalgalanmıştı:

    Livurna şehrinde, genç, çok güzel ve hafifmeşrep bir Yahudi kızı şöyle bir iddia sahibidir:

    “- Ben Yahudilerin kurtarıcısı Mesih ile evleneceğim! Buna memurum! Bu vazifeyi bana gaipten emrettiler! Kurtaricinin zevcesi olacağım!”

    Sabatay için, kendisini, kendi kendisine tasdik eden, kendi kendisine doğan ve gelen böyle bir iddiayı gerçekleştirmekten daha büyük bir fırsat olabilir miydi? Bu kızın kocası olacak ve karşısına getirilip takdim edilen Mesih'lik teşhisinin çerçevesi içine girip yerleşiverecekti. Zaten bütün gayreti de bunun için değil miydi? İşte şimdi hâdiseler, emelini kendi kendisine hazırlıyordu.

    Bu Yahudi kızının ismi Sârâ... Kız, on yaşlarındayken anasını ve babasını Polonyadaki bir karışıklık sırasında kaybetmiştir. Bunun üzerine Hristiyanlar tarafından himaye edilerek bir manastira verilmiş, genç kızlık çağına kadar Katolik himaye ve ölçüleri altında yetiştirilmiştir. (Mistik) ve (isterik) bir mizaca sahiptir.

    Bu kız, günün birinde, manastırdan kaçıp civardaki Yahudi mezarlığına gizleniyor. Bir cenaze münasebetiyle mezarlığa gelen Yahudiler, orada, sırtında yalnız dar ve beyaz bir gömlek, fevkalâde güzel bir kızın dolaşmakta olduğunu görüyorlar. Hayret ve dehşetle bakışıyorlar. Kıza, kim olduğunu, mezarlıkta böyle ne aradığını soruyorlar.

    Cevap veriyor:

    "- Ben Yahudiyim! Polonyalıyım! (Nayır) isimli bir hahamın kızıyım. Babamı öldürdüler. Hristiyanlar tarafından kaçırıldım ve manastira kapatıldım. Geceleyin babamın ruhu gelerek beni manastırdan kaçırdı ve buraya getirdi!”

    Ve yarı deli Sârâ, babasının, kendisini zorla manastirdan kaçırarak mezarlığa getirdiğini ispat etmek için, gömleğini paralıyor, göğsünü açıyor, çırçıplak hale geliyor; ve hayretle açılan gözlere, vücudundaki bazı tırnak izlerini gösteriyor.

    Yahudiler, bu serseri ve marazî kızın yalanlarına kandilar, onu yanlarına alıp Yahudi cemaati adına himaye etmeye başladılar. Bir müddet sonra da, Sârâ'yı, Amsterdam şehrinde bulunduğunu öğrendikleri kardeşi Samuel'in yanına gönderdiler.

    Sârâ, hem bu şehirde, hem de sonradan gittiği Frankfurt ve Livurna şehirlerinde gayet esrarlı ve hafifmeşrep bir hayat sürdü. Zeki ve güzel olduğu için, etrafında, kalabalık bir hayranlar zümresi toplamakta acze düşmedi. Sârâ, bulunduğu yerde, bâtil dini hislerle karışık bir şehvet ve fuhuş âlemi kurmakta mahirdi.

    Bu aralık, genç serseri Sabatay Sevi’nin iddia ve macerası Sârâ'nın kulağına ulaştı. İşte tam istediği, yolunu gözlediği adam!.. Sabatay Sevi'nin vâdettiği istikbal ve arzettiği tip, mariz ve muhteris Yahudi kızının gözlerini kamaştırdı. Hemen ruhunda şu hırs çöreklendi: Genç Yahudi Mesihin karisi olmak... Derhal kararını verdi. Enayileri aldatmak, Sabatay'ı da uzaktan teyid ve hattâ cezbetmek için, gaipten aldığı haber ve emir yalanını uydurdu.

    Gûya, rüyada kendisine bir nur görünmüştü. Bu nur, 1666 da meydana çıkacak olan Sabatay Sevi'den bahsetmiş ve şöyle demişti:

    "- Sen de Allah tarafından ona son namzetsin! Git Sabatay’ı bul ve onunla evlen! Mesih'in karısı ol!”

    Efsaneleri daima ve her devirde radyo mevceleri halinde yayan ve her tarafa ulaştıran insan mizacı, bu masalı, bütün Akdeniz kıyılarına yaydı. Ve korkunç masal, kendisi için uydurulmuş bulunan Sabatay Sevi’nin kulağını bulmakta gecikmedi. Ve derhal haris adamın zevk ve emelini kamçıladı. Sârâ tam da onun istediği gibi bir tiptir ve arayıp da bulamadığı bir hazinedir. Zeki, marazî, hayalî, kolayca inanır ve inandırır ve kendi kendisini her bakımdan kuvvetlendirir mükemmel bir âlet...

    Sabatay, muhteris kızı teyit etmek üzere, gerilerden, aynı emir ve haberi kendisi de aldığı ve Polonyalı kızla evlenmeye davet edildiği haberini yaydı. Artık iki mecnun mizaç, karşılıklı olarak, uzun bir mesafenin birer ucundan, gaip olarak birbirini gerçekleştiriyordu. Böylece ikisi de, sanki daha evvel görüşmüş, anlaşmış ve herşeyi kararlaştırmış gibi, muhitlerine, birbirinin halini mucize çapında gösteren bir harikulâdelik ifadesi yayıyorlardı. Ayrı ayrı iddialariyle daima gözlere indî, farazî, hayalî ve sahtekâr görünmeleri mümkün olan bu iki tip, böylece birbirini, birbirinden uzakta, birbirini henüz görmemiş ve tanımamış olmanın mazereti altında kendilerine mütekabil bir mucize tesiri elde ediyorlardı.

    Bu harikulâde nazik noktada, büyük mânevi hâdiselere bile ticari bir istismar mahiyeti vermekte usta olan Yahudilik seciyesinin en mahrem çizgisini buluyoruz.

    Sabatay, adamlarından birini, o zaman 22 yaşlarında bulunan güzel Sârâ'yı alıp getirmek üzere Livurna şehrine gönderdi. Sârâ ihtişamla Kahireye geldi ve orada Sabatay Sevi ve gönüllüleri tarafından hararetle karşılandı. İki yalancı ilâhî namzedin evlenmeleri, Mısırın meşhur altın babası sarraf (Rafael Josef)in evinde tamamlandı. Bu evde muazzam merasimle evlendiler ve gerdeğe girdiler. İlâhî namzetlerin birleşmelerini kendi evinde temin edebildiği için, Yahudi sarraf, kanat takıp göklere uçacak kadar memnun ve mes’ut bulunuyordu...

                                     (Büyük Doğu Dergisi,
                     16 Şubat 1951 - 30 Mart 1951
                                  Sayı: 48, 50, 51, 52, 54)

    (Buraya kadar bütün ruhunu gördüğümüz Sabatay Sevi'nin hayat hikâyesi, Büyük Doğu dergisinin kapatılmasi sebebiyle yarıda kalmış, Necip Fazıl, daha sonraki bir devrede kaleme aldığı, aşağıdaki terkibî yazıyla mevzuyu tamamlamıştır.)
    Necip Fazıl Kısakürek
    sayfa:179-194 / Üçüncü Bölüm / DÖNMELİK
  • 303 syf.
    DİNDEN YENİ ÇIKAN ARKADAŞLARA TAVSİYELER

    “Dini terk edince hayatın anlamı olmadığını düşünmeye başladım. Hiçbir şey artık zevk vermiyor. Nasılsa öleceksek neden yaşıyoruz demeye başladım. Kendimi boşlukta hissediyorum. Sürekli depresyondayım. Ne yapmam lazım?”

    Önce uzun yazı okumak istemeyenlere özet geçeyim. Bu evre yoksunluk evresidir. Köprü altında yaşayıp uyuşturucu kullanarak kendini güzel bir dünyada hayal eden bir gencin uyuşturucusunu aniden kestiğinizde, hem madde yoksunluğundan, hem de ayılıp etrafındaki pisliğin farkına vardığından ani bir şok geçirir. Hatta söz konusu madde eroin ya da ağır alkoliklikse, maddeyi aniden kesmek o genci öldürebilir. Bu dinden çıkışın yoksunluk evresi aynı zamanda dinin ne kadar içinde bulunmuş olduğunuza da bağlıdır. Laik bir ailede yaşayan bir genç birkaç gün uykusuz kalıp hayatına devam edebilirken, tarikat içinde büyümüş biri intihar bile edebilir. Yine bu yoksunluk evresinin sonunda aşırı bir öfke olacaktır. Dinle ilgili çok sert ve tepkili konuşan kişiler, kandırıldıklarını yeni fark etmiş, etrafta ne kadar çok insanın dev bir “ölünce başka bi boyuta gideceğiz” tarikatına mensup olduğunu görünce, bu tarikatın başındaki insanların ne kadar rahat para ve güç sahibi olduğunu görünce, kendi etrafındaki sevdiği insanların bile bu tarikata inanmayanları düşman olarak gördüğünü fark edince, ve en kötüsü de, dünyada adalet olmadığını, çoğu yerde kötülerin kazanmış olduğunu fark edince, bütün bu bilgiler bir öfke patlamasına neden olur. Bu evreden de hepimiz geçtik.

    Ve sonuç olarak, “ben şimdiye kadar öteki dünya var diye yaşıyordum, artık neden yaşayayım ki” sorusu akla gelmeye başlar. Bu durum, dinsiz olmanın en zor evresidir. Çünkü “neden yaşıyoruz abi” sorusunun cevabının bize başkası tarafından hazır olarak verildiği günler geride kalmıştır. Senelerce öğretilmiş olan yanıt doğru değildir. Peki o zaman yanıt nedir? İşin zor kısmı bu demiştim, çünkü bu yanıt herkes için farklıdır.

    Bu noktaya gelindiğinde ne yapılmalıdır? Önce “ne yapılmamalıdır”dan başlayalım. Eğer depresyona girme sebebiniz “dinden çıkınca yaşanan boşluk” ise, antidepresan KULLANMAYIN. İsteyen kızabilir, atarlanabilir, çok umrumda değil. Umrumda olan, bu arkadaşların intihar etmeden, ilaç müptelası olmadan, sorunlarını baskılamadan bu evreyi geçirmesidir.

    Bu konu benim için çok önemli, çünkü aileniz dindar ise, sizi anlamayacak ve bir hastalığınız olduğunu düşünerek sizi psikiyatriste götürmek isteyecek. Orada da sizinki gibi ailelerden bıkmış bir doktor tarafından elinize ilaç tutuşturularak yollanacaksınız. Ancak bu bir hastalık değil. Senelerce kandırılmış bir insanın aniden uyanınca vereceği doğal bir tepki. Bu evreyi, ilaçsız bir şekilde, acıya ve sorunlara kafanızı çevirerek değil, sorunların gözünün içine bakarak geçmeniz gerekiyor. Ancak o zaman hayatınıza güçlü bir insan olarak devam edebilirsiniz. O prospektüste yazan “intihar eğilimini arttırır” ifadesi boşuna değil. Özellikle genç ve hormonları coşmakta olan gençlerin dengesini iyice bozduğu için, anlık bir kararla bile bir delilik yapmanıza neden olabilecek şeyler bunlar.

    Her neyse, bunu geçtiğimize göre konumuza devam edelim. Yapmanız gereken, hayat görüşünüzü baştan itibaren komple silip hey şeyi en baştan düşünmek. Çünkü dinden çıkmadan önceki bütün idealleriniz artık manasız gelecek. Çünkü gerçekten manasız. Bir işe gireyim, para kazanayım, evleneyim, çocuk büyüteyim, emekli olayım, öleyim. Evet, öncelikle, “abi bunu yapıyorsam bugün öleyim ne fark eder ki”, haklısın. Fark etmez. Ben bunu açık açık söyleyebildiğim halde, başıma sürekli dert açıldığı halde, neden önceden hiç olmadığım kadar hayata bağlıyım? Size “5–6 kere intiharı düşündüm” demiştim. Bunların ilginç bir şekilde hiç biri ateist olduktan sonra değildi. Çünkü şu an, hayatımın en temeline inip yaşama amacımı komple değiştirdim. Artık “mümkün olduğunca uzun yaşamalıyım” diyorum. Neden mi? Kafamdaki fikirleri hayata geçirebilirmek, filmler olsun, diğer projelerim olsun, insanların hayatında değişiklik yapabilmek, medeniyetin ilerlemesine küçük de olsa katkı sağlayabilmek benim için çok önemli. Ancak bu şekilde bu dünyaya gelmiş olmamın bir anlamı olur diyorum. Aynı şekilde, sürekli başka ülkelerin videolarını görüyorum ve sadece dünya üzerinde bile keşfedilmeyi bekleyen ne kadar mekan, tanışmayı bekleyen ne kadar çok insan olduğunu fark ediyorum. Tabi “bunları yaşasak ne olacak, insanlığa katkımız olsa ne olacak, nasılsa öldüğümüzde hepsi gitmeyecek mi” diyebilirsiniz, ki diyeceksiniz. İşte gelişmiş medeniyetlerle, kanalizasyonu bile olmayan medeniyetlerin arasındaki en büyük fark budur. Gelişmiş medeniyetlerin tamamı, bizden önceki kuşakların fedakarlıklarıyla, toplumlarını ufak ufak ittirmesiyle bugüne gelmiştir. Benim ABD’den Türkiye’ye dönmemi çoğu kişi anlayamaz. Ama sebep işte budur. İşe gidip gelip, para biriktirip, pahalı şeyler alıp, yaşlanıp ölmek. Hayat buysa evet, yaşamanın gerçekten anlamı yok.

    Şimdi sana yapman gerekenleri madde madde sayıyorum. Biliyorum her madde için “Ama bunu yapamam ben” diyen çıkacak. Bahane uydurma, hayata geçir. Yaşayan insanla yaşayamayan insanın arasındaki fark budur. Ben sana piramit dik demiyorum. Ha istersen dik, dünyaya izini bırakmış olursun.

    1) Dinden çıkmak demek çoğu zaman aniden yalnızlaşmak demek. Çünkü etrafında dost bildiğin herkes, “öteki dünyaya gitme tarikatı”na artık inanmadığın için bir anda sana düşman olacak. Kendin gibi düşünen insanlar bularak, çoğu zaman sıfırdan çevre inşa etmen lazım. Bunu en kolay internet yoluyla yapabilirsin. Sözde ateist grupların çoğu, senin gibi yalnız kalmış gençleri ağına düşürmeyi bekleyen bölücü gruplar olduğu için, onlara da dikkat etmen gerekiyor. Hayattaki en büyük zorluklardan biri budur. Birine güvenirsin seni üzer, sonra başka birini bulursun oh be dersin, o da seni üzer, sonra başka birini bulursun… Pes etmemen lazım, ayrıca “denize düşen yılana sarılır” mantığıyla hemen ilk karşına çıkan kişiye dört kolla sarılman da doğru değil. Her zaman olduğu gibi, çevre inşa ederken de dikkatli, sabırlı ve kararlı olman lazım.


    2) Elinde biraz bile para ve zaman varsa, seni hayata bağlayacak bir şey bul. Bir dövüş sanatı, bir spor dalı, bir hobi, bir sanat dalı gibi. Eğer işinden dolayı fazla hareket etmeyen biriysen, hobin sporla ilgili olsun, kampçılık, trekking, aikido, karate gibi.


    Bunlar sadece vücudundaki fazla enerjiyi atmana yaramayacak, aynı zamanda kendi kafandaki insanları bulabileceğin çevre sahibi olmanı sağlayacak.

    3) Daha üstün bir insan ol. Her zaman söylediğim şey. RPG oyunlarından bunu zaten biliyorsun. SKILL, LEVEL, ITEM.

    SKILL: Herhangi bir daldaki becerin (spor, sanat vs),

    LEVEL: Eğitim ve bilgi seviyen,

    ITEM: Maddi gücün (para, ev, vs)

    Hangi durumda doğduğumuzu seçemeyiz. Ama neye fırsatınız olursa, onu geliştirmeye bakın. Tabi unutmayın, aslında hepsinden de dengeli bir şekilde olması önemli (sadece strength kasarsan tek charm büyüsünde işin biter). Sonuçta, yine oyunlarda olduğu gibi, bu üçünü birbiriyle değiştirebilirsiniz. SKILL ya da LEVEL ile ITEM sahibi olabilirsiniz. Ya da tam tersi ITEM ile SKILL ve LEVEL sahibi olabilirsiniz.

    Örnek vermek gerekirse, ABD’ye gittiğimde çok param yoktu ama satranç, futbol, aikido, bilim, matematik dersleri verebileceğim için (ve İngilizce bildiğim için) saati 12 dolardan rahat bir işe hemen başladım. Ya da iyi fotoğraf / video çekebildiğim için, astronomi gibi konularda bilgi sahibi olduğum için orada birçok zengin ailenin ilgisini ve dostluğunu kazandım (bu da Reputation mı oluyor? Bu da önemli)

    Çevre sahibi olmak için aynı zamanda problemli / atarlı değil, insanların yanında durmaktan hoşlanacakları biri olman lazım. Yani “pozitif düşünürsen, evren de sana bik bik bik” kısmen doğru.

    Bunlar seni daha üstün bir insan yapar. Bunlar sayesinde istediğin ideallerine daha rahat kavuşursun.

    4) Bu yaşa gelip geriye baktığımda fark ettiğim şey, “zorluk” dediğimiz çoğu şeyi “avantaj” olarak kullanabileceğindir. Daha önce de dediğim gibi, zengin fakir herkes bir takım zorluklar yaşar. O yüzden bunlara bakıp dövünmek yerine elindekilerle ne yapabileceğini düşünmen lazım.

    * “Bu yaşa geldim bir sevgilim yok”: Özgürsün. Yurt dışına gittiğinde orada birini bulabilme, ve bu sayede o mekana daha kolay alışma / yerleşme şansın artar. Sevgili sahibi olmak iyi bir şeydir ama bazı durumlarda seni bağlayan zincirdir. Unutma, en kötüsü sevgilisiz olmak değil, kötü sevgili sahibi olmaktır.

    Evet, satrançta olduğu gibi, yanlış bir hamle yaptığınızı fark ettiğinizde inat etmek yerine geriye gitmek en mantıklı hareket. Ama bu sizi yine de geri bırakır, maddi olarak, zaman olarak. O yüzden özellikle evlenmeden ve çocuk sahibi olmadan önce çok iyi düşünün. Sırf yaşınız geldi / toplum öyle istiyor diye evlenmeyin, sırf evlendiniz ve toplum öyle istiyor diye çocuk sahibi olmayın. Onu sizden isteyen toplum, bir an önce emekli olup ölüp öteki dünyaya gitmenin planını yapıyor. Düşünmeden yapılan evlilik ve çocuk size çok büyük engel yaratır.

    * “Arkadaşım yok”, “Ailem bana çok kötü davranıyor”: Aynı şekilde, burada çevrenin olmaması, başka bir yere gittiğinde oraya daha kolay adapte olmana yardımcı olur. Artık buna üzülmeyi bırakıp hedefine odaklan, ve istediğin amaca ulaşana kadar insanlarla iyi geçin.

    * “Maddi durumum bombok”: Önce onu düzeltmen lazım. Eğer hala ailenin yanındaysan para biriktir. Küçük büyük işlere gir, internetten freelance iş yap. Belirli bir yaştan sonra aileyle kalmak ızdırap olabilir ama bu süre en hızlı para biriktirebileceğin süredir. Tabi bu arada, hala bırakmadıysan sigarayı bırak, alkolü minimuma indir. Evet biliyorum çevrende herkes yapıyor, ama dev bir konsere gittiğinde alanda binlerce kişi varsa, sahnede 4–5 kişi vardır. Düşünmeden herkes gibi davranırsan, hayatın da herkes gibi olur. Sigara içiyorsan cebinde delik var demektir, önce her şeyi bırakıp o deliği tamir etmen lazım. Para çok zor kazanılan bir şey. En kolay kazanma yöntemi, israf yapmamaktır.

    * Ciddi sakatlığı / hastalığı olanlar: Belki de insanın en kabullenemediği şey, bazı kişilerin hayatı boyunca sakat yaşayacak olmasıdır. Kendim bu durumda olmadığım için kesin konuşamıyorum ama sakat kalmış kişilerin başarı hikayelerinden yola çıkarak şunu söyleyebilirim. Eğer böyle biriysen, senin gibi olanlara umut olacak şekilde yaşamalısın. Ki sakat kalmış insanlar toplumda “topluma yük olan, bakılması gereken zavallı bireyler” olarak görülmek yerine “topluma dahil olan bireyler” olarak görülsün. Bugün tek bir Stephen Hawking bile dünyada neleri değiştirdi. Hawking eğer geri kalmış bir ülkede doğsa belki de hiçbir şey yapamayacaktı. Tabi eğer bu yazıyı okuyorsanız, büyük ihtimalle böyle bir sakatlığınız / hastalığınız yok. Sadece sağlıklı olmanız bile sizin için çok büyük bir artı. Artılarınızı hiçbir zaman unutmayın.

    * Çok sevdiği bir yakınını kaybetmiş olanlar - “Öteki dünyaya inanmayanlar bir yakını öldüğünde bununla nasıl baş ediyor”: Evrenin yaşını ve insanlık tarihini öğrendiğim zaman, insanların fazladan 20 yıl 30 yıl yaşamasının yüz binlerce yıllık insanlık tarihinde hiçbir fark yaratmadığını fark ettim. 100 sene gibi kısa bir zaman sonra hepimiz zaten ölmüş olacağız. Tarihi filmlerde ölümden son anda kurtulan kahramanlar, aslında ölümden falan kurtulmuyor, zaman tek tek hepsini öldürüyor. O yüzden benim için birinin ölmesinden ziyade nasıl yaşadığı önemli. Mümkün olduğu kadar çok yaşamaya çalışıyorum çünkü yapmak istediğim çok şey var. Eğer bu hayatta amaçsızca yaşayacaksam, fazladan 100 sene yaşamış olmamın zaten hiçbir manası yok.

    İşte bunlar, dinden çıkıp depresyona giren gençlere vereceğim tavsiyeler. Gerçekten kendinizi yerlere atacak bir durum yok. Ama bu zor bir geçiş süresi. Çünkü sadece “tamam öteki dünya yokmuş namaz kılmayalım artık” şeklinde değil, hayata bakışınızı komple değiştirmeniz gereken bir süreç. Ama kesinlikle, ama kesinlikle uyanmamış olmayı tercih etmezdim. Ateist olmadan önceki “nasılsa bu dünya imtihan, pek riske girmeyelim, iş güç falan ölene kadar takılalım” mantığından bugüne gelmemdeki en büyük etken bu oldu. Unutmayın, zor işlerin kazancı da büyüktür.

    Yazan: Efe Aydal
    Devamındaki tavsiyeler, ülkemizin çoğunluğunun Müslüman olması nedeni ile Müslümanlıktan çıkan arkadaşlara yapılacak tavsiyeleri içermektedir. Anlatımda geçen birçok olay başımızdan geçmiş, bir kısmı da gözleme dayalı oluşturulmuştur.

    Yıllarca, çevrenizdeki anlatılar ve kulaktan dolma sözlerle, yaşamınızın büyük bölümünü dine göre oluşturdunuz. Yaşadığınız bir olay ya da olaylar zinciri, sizi dininizi araştırmaya itti. Gerek kutsal kitabı okuyarak, gerekse başka türlü araştırmalar yaparak, dinin gerçek olmadığı kanısına vardınız. Aslında dinin toplumu şekillendirmediğini, toplumun dini şekillendirdiğini acı bir tecrübe ile öğrendiniz. Sonunda yaşamınızı kökten değiştirecek radikal bir karar aldınız ve dini terk ettiniz. Birçok birey gibi dinden çıkarken inanılmaz sancılar çektiniz. İlk zamanlarda kimselere anlatamadınız. Belki köşelere çekilip, sinirden ağlama noktasına geldiniz. Aldatılma hissine kapıldınız.

    İlk başlarda kendinize yakın hissettiğiniz insanlara, toplum olarak aldatıldığınızı anlatmaya çalıştınız. Tabi ki süslü kelimeler seçerek ve onları korkutmadan, sizin artık bir dinsiz olduğunuzu hissetmelerini istemeden yaptınız. Fakat karşılık bulamadınız.

    Bütün bu yaşadıklarınız, üzülerek söylüyorum ki sizi, din konusunda saldırgan bir havaya soktu. Bir anda tüm inananları kendinize düşman gözüyle görmeye başladınız. Özellikle sosyal medyada sahte hesaplar açarak, sağa sola saldırmaya başladınız. Çünkü intikam almak istiyorsunuz. Ama yanlış kişilerden.

    Şunu unutmayın arkadaşlar. Bizim derdimiz Müslümanlarla değil. Aslında Türkiye’de birçok birey inanç olarak aslında Müslüman değil, deisttir. Kutsal kitapta yazanlardan haberleri yoktur. Kendi iyiliklerini inanca yükleyip, bu şekilde yaşarlar. Deistlerin ise dini bir inanca ihtiyaçları yoktur. Vicdanları dinleridir. Bu iki bireyin ortak noktası, yaşamlarını vicdanlarına göre düzenlemeleridir. Bu bizim için müthiş bir fırsattır. Hem ayetleri bilip, hem de ona göre davranan bir Müslüman bizi daha büyük zorluğa iterdi.

    İnancınızı açıklamak ve tartışmak için belli başlı parametreler önemle dikkat çeker.

    Medeni Durum: Özellikle bekârsanız ve ailenizle yaşıyorsanız, ailenizin dine bakış açısına bağlı olarak strateji geliştirmelisiniz. Muhafazakâr bir ailede olmak işleri oldukça zorlaştırır. Zaten yıllarını bu inanca veren bir aileniz varsa hiç zaman kaybetmeyin. Açıklamamak en iyisi. Çok zor olacak ama ritüellere de devam etmek zorunda kalabilirsiniz. Sizden sonraki nesil için kendi görüşünüzü devam ettirin. Liberal bir aileniz varsa abartıya kaçmadan açıklama yapmak daha verimli olabilir.

    Ekonomik Durum: Kendi gelir kaynağınızın olması, fikirlerinizi özellikle ailenize açıklama konusunda önemli bir rol oynar. Eğer bir geliriniz yoksa aileniz tarafından maddi ve manevi yaptırımlara maruz kalabilirsiniz. Bir iş yeriniz varsa ya da bir iş yerinde çalışıyorsanız, dinden çıktığınızı açıklamak isterseniz, son derece dikkatli olmanız gerekir. İş yeriniz varsa küçük bir dedikodu müşteri kaybına yol açabilir. Daha da önemlisi iş yerinizi kapatmak zorunda kalabilirsiniz. İşçiyseniz, karşılaşacağınız baskılar nedeniyle işinizden olabilirsiniz. İnancınızı işinize karıştırmayın.

    Bulunduğunuz Bölge: İnançlı bireylerin yoğun olduğu yerlerde azami dikkati göstermeniz gerekir. Bazen 1-2 arkadaş bile bulmakta zorluk çekebilirsiniz. Ben 3 yılda 2 kişi buldum. Özellikle bu 1-2 arkadaşla birlikte inançlı bireylerle yapacağınız konuşmalar size destek sağlayacaktır.

    Öncelikle sakinliği elden bırakmamak gerekir. Çünkü saldırgan ve bağıran tipler, haklı olsalar bile haksız duruma düşerler.

    Hem dini terk edip, hem de bunu açıklama gereği hissederseniz, tartışmaya açmak isterseniz, çeşitli küfür ve hakaretlere maruz kalacaksınız. Unutmayın, zamanında siz de az sövmediniz bu tiplere.

    Değerlerle dalga geçmek, küfür etmek, incitici konuşmak vb. durumlar sadece kişisel egonuzu tatmin eder. Karşıdaki birey için hiçbir fayda sağlamaz. Aksine, tepkilerle karşılaşır, işi kavgaya kadar götürürsünüz.

    Çoğu zaman açıklamalarınızı dolaylı yollardan yapmanız gerekecektir. Doğrudan yapılan anlatılar, olumsuz bir hava oluşturacağından, istediğinizi alamadan tartışma bitecektir.

    Önce din konusu nasıl tartışılmaz ona bakalım;

    “Yıllardır bizi aldatıyorlarmış. Allah da Peygamber de yalanmış.” derseniz, linç edilmenin kralını yaşarsınız. Bunu çok daha sonradan anlatacaksınız. Acele etmeyin.

    “Sen önce Nisa Suresi 34. Ayeti açıkla bakalım.” derseniz, birçok insan önce şaşıracaktır. Çünkü kutsal kitabı daha önce okumamıştır. Dolayısı ile bu ayetten haberi yoktur. Kısa bir araştırma yapacak ve “Oradaki dövün kelimesi yanlış çevrilmiş. Aslında uzaklaştırın demek istiyor. Arapça çok kapsamlı bir dil. Sen anlamamışsın. Meal yetmez, tefsir, hadis ve siyer de okuman gerekiyor.” yanıtı gelecektir. Hem de hiçbirini okumadığı halde.

    “Kadınlar insan yerine bile konmuyor. Resmen mal yerine konuyor. Miras ve şahitliği bile yarım.” derseniz, “Cennet anaların ayakları altındadır.” hadisi çat diye yüzünüze vurulur. Bu hadisin sahih olup olmadığı bile belli değil aslında. Üstelik dini kirletmeye çalışan, kâfir, münafık gibi yakıştırmalara maruz bırakılmanız işten bile değildir.

    Şimdi de din konusu daha sakin nasıl tartışılabilir ona bakalım.

    Bir konu hakkında yeteri kadar bilginiz ve kanıtınız varsa, bir şeyleri ispat edebilecekseniz bile, bunu doğrudan söylemeyin. Yardım talep edermiş gibi söylemeniz işe yarayacaktır. Ben şimdiye kadar hiç bu taktikte çuvallamadım. Örnek olarak; arkadaşlarınızla veya ailenizle sohbet ederken, konu bir şekilde evlat edinmeye gelirse ki Türk dizisi izlerken bolca vardır zaten. “Geçenlerde internette gezerken karşıma iki ayet çıktı. Evlatlık almayı yasaklıyordu” derseniz, önce büyük tepkiyle karşılaşacaksınız. Sonraki adımda “Belki de ben yanlış anlamışımdır. Bir de siz okuyun. Bana anlatın ne demek istiyor?” deyip Ahzab Suresi 4 ve 5. Ayetleri okuyun ve telefonun ekranını çevrenizdeki insanlara gösterin. Bakmak isteyecekler. Çok şaşıracaklar. Hemen de kabullenecekler. Çünkü bu sizin değil, Tanrı’nın sözü olduğu için tepki gelmeyecektir. Kutlarım. Çevrenize İslam’da evlat edinmenin yasak olduğunu öğrettiniz. Çevrenizden yardım talep ederseniz, çevrenizin tüm saldırı ve savunma mekanizması çökecek ve sadece size yardım etmeye çalışacaklar. Siz de istediğiniz fikri kolayca karşıya iletebileceksiniz. Pek etik değil gibi görünüyor. Ama sistem bize belden aşağı vuruyor.

    Kullandığınız sözcüklere son derece dikkat edin. Tesadüf sözcüğünü asla kullanmayın. Çünkü tesadüf sözcüğü dincilerin hışmına uğramış ve inanan topluluğa öcü gibi gösterilmiştir. Olasılık sözcüğü daha olumlu bir hava yaratacaktır. Yaratmak sözcüğü de son derece tehlikelidir. Oluşturmak diyebiliriz. Ateist sözcüğü de bunlardan biridir. İnançsız sözcüğü belki kullanılabilir. Fakat tam yerini tutmuyor.

    Bir inançlı ile konuşurken birebir konuşmak daha etkili olur. İki ya da daha fazla inançlıyla konuştuğunuzda, birbirlerinden destek alacaklar (ya da birbirlerinden çekinecekler) ve ne kadar konuşursanız o kadar boşa olacaktır. Çünkü söylediklerinizi içten destekleseler bile bunu dile getiremeyecekler. Birebir yapılan görüşmede ise daha samimi yanıtlar ve sorular gelecek, siz de fikirlerinizi daha kolay anlatabileceksiniz.

    Din konusunu konuşmak istemeyen, dinle ilgilenmeyen bireylerle uzun uzun bu konuları konuşmanıza gerek yoktur. Öncelikle kısa bir giriş yapın ve konuyu kapatın. Daha sonraki günlerde yavaş yavaş anlatmaya devam edebilirsiniz.

    Katı kuralları olan muhafazakâr insanlarla, ne internette ne de sosyal yaşamda tartışmak hiçbir işe yaramaz. Zamanınızı boşa harcamayın.

    Şaka kaldırabilecek ve kaldıramayacak bireyleri iyi seçin. Din konusunda ara ara çok fazla damara basmayacak şakalar yapmak da işe yarayabilir. Örneğin; “Ölümsüzlüğü buldum. Hadise göre resim ya da köpek olan eve melek girmiyormuş. İhtiyarlayınca evin her tarafına resim asıp, birkaç köpek alacağım. Azrail de melek değil mi sonuçta? Böylece canımı alamayacak.” Kabul ediyorum kötü bir şaka. Siz çok daha iyilerini yapabilirsiniz.

    Yazının genelinde anlaşılacağı üzere sabırlı ve dikkatli olmak çok önemli. İnançlı insanlar daha doğar doğmaz inançlarına bağlandıkları için, öyle kolayca teslim olmayacaklar. Bu süreç çok çok uzun bir zaman alabilir. Hatta hiç çözüme ulaşmayabilir. Bu yüzden ısrarcı olmak hiçbir işe yaramaz. Bunun yanında inanç bir tercih meselesidir. Hiç kimse sizin görüşlerinize katılmak zorunda değildir. İsteyen istediği her şeye inanmakta özgürdür.

    Dahası için sayfamıza göz atabilirsiniz.
    Sayfamız: http://www.dinvemitoloji.com/?m=1
  • _Bazı insanlar kendi güneş sistemlerinde yaşarlar; onları orada ziyaret etmek gerekir.
    _Sahip olunması zorunlu tek şey var; Ya yaradılıştan ince bir ruhtur bu ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmiş bir ruh.
    _Bir nesneyi hem sevebilen hem de onunla alay edebilen kimse, dehaya erişmiş demektir.
    _En derin denizlerde boğula boğula becerirsin tek bir nefesle yaşamayı. En yüksek uçurumlardan düşerken öğrenirsin uçmayı. En derin yaralarla başlar en derin gülücükler.
    _Sevdiğiniz insanları düşünüyorsunuz, ama daha derine inin, sonunda sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz, siz bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz.
    _Derin olduğunu bilen kimse kolay anlaşılır olmaya çalışır, kalabalıkta derin görünmekten hoşlanan kimse ise anlaşılmaz olmaya çalışır. Kalabalık dibini göremediği her şeyi derin sanır çünkü!
    _Hayat bir neşe pınarıdır. Lakin ayak takımıda içince tüm pınarlar zehirlenir, bozulur. Ben temiz şeyleri severim fakat sırıtkan suratları ve pislerin susuzluklarını görmeyi asla istemem. Onlar kutsal suyumuzu şehvetleriyle zehirlediler. Pis hayallerine zevk diyip, dilide zehirlediler.

    _Dindarlığınızı Tanrı’ya gösterin, bana insanlığınız lazım!”
    _Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır.
    _Kadınla buluşmaya gittiğinde yanına kırbacını almayı unutma gücünü göster. Kadın yaradılış olarak güçlüden hoşlanır.
    _Bu adam bu davanın çürük olduğunu görüyor ama inat olsun diye vazgeçmiyor ondan; fakat sadakat adını veriyor bu hale.
    _Size gül bahçesi vadetmiyorum! Yaşadığınız toprakların çorak olduğunu söylüyorum.
    _Bir düşmanla savaşarak yaşayan kişinin, düşmanını hayatta bırakmakta yararı vardır.

    _Yaşamak için bir “Neden”i olan, her türlü “Nasıl”a katlanabilir. _Beni öldürmeyen her şey beni güçlendirir.
    _Bilim, insanı Tanrısallaştırır. İnsan bilimselleşince tanrıların işi biter!
    _Seyirciler bulanık suda balık tutan ile derinden su çekeni kolayca karıştırıyor.
    _Az bilen ve az düşünen çok konuşur. En çok çiy damlası, en sessiz gecede düşer
    _Zorla alabileceğin bir hakkın, sana verilmesine izin verme.
    _İnsan kahkahaIarIa güIdüğü zaman, kabaIığı iIe tüm hayvanIarı geride bırakır
    _Kendi dünyasını kazanır dünyayı kaybeden.
    _Canavarlarla savaşanlar, sonunda canavar olmamaya dikkat etmelidirler.
    _Doğrular ve yanlışlar yoktur, sadece yorumlar vardır.
    _Kişioğlu da ağaca benzer, ne denli yükseğe ve ışığa çıkmak isterse, o denli kök salar yere, aşağılara, karanlığa, deliliğe, kötülüğe.
    _Kılavuz öğrencisine bütün izleri göstermeli ama gideceği yolu seçmemelidir.
    _Kişi, ışığını karartmayı bilmelidir, böceklerden ve hayvanlardan kurtulmak için
    _İnsanlar ışığın çevresinde toplaşırlar daha iyi görmek için değil daha iyi parıldamak için.
    _Kimileri öldükten sonra doğar.
    _Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız, önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz.
    _Gür ırmaklar kendileriyle birlikte birçok çakıl ve çalı çırpıyı da sürükler; güçlü ruhlar da birçok aptal ve mankafayı
    _Bir insan, kirli düşüncelere sahip olduğu için utanmaz. Bir başkasının, o kirli düşüncesini bilme ihtimali utandırır.
    _İnsanlar arasında yaşamak güçtür, susmak çok daha güçtür.
    _İnsan ölümsüz olabilmek için yüksek bedel ödemelidir; yaşarken pek çok kez ölmelidir.
    _Ey büyük yıldız! Aydınlattıkların olmasaydı nice olurdu mutluluğun.
    _İyi olduğun için herkesin sana adil davranacağını beklemek; vejetaryen olduğun için, boğanın saldırmayacağını düşünmeye benzer.
    _Kendi savaşınızı açmalısınız, kendi düşüncelerinizin uğruna. Düşünceleriniz yenilse bile, dürüstlüğünüz zafer çığlıkları atmalıdır bunun için
    _Her zaman istediğinizi yapın ama önce isteyebilen birileri olun! Her zaman, komşunuzu da kendiniz gibi sevin ama önce, kendini seven birileri olun.
    _Bir nesneyi hem sevebilen hem de onunla alay edebilen kimse, dehaya erişmiş demektir.
    _Deri değiştirmeyen yılan ölür. Düşünce değiştirmesine engel olunan kafalar da öyle.
    _Fırtınayı getiren en derin ve yumuşak sözlerdir
    _İnançlar hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir.
    _İnsandaki güçlü ve ulu olan her şey insanüstü ve dışsal olarak düşünüldü. İnsan kendini çok küçümsedi. Kendindeki iki yanı birbirinden ayrı iki alana böldü insan; değersiz ve güçsüz yanı ile güçlü ve şaşırtıcı yanını. İlkine insan dedi, ikincisine ise Tanrı!
    _Kadın şimdi erkeği seviyor ve ineklerde görülen o sakin, güven dolu bakış var gözlerinde. Ama dikkat! Kadının sevimli yanı o değişken, ele avuca sığmaz yanıydı asıl; erkekte ise fazlaca "sürekli iyi hava" vardı. Kadının eski halini sürdürür gibi yapması, aldırmaz görünmesi daha iyi olmaz mıydı? Sevinin bu öğüdü vermesi gerekmez miydi ona? Yaşasın komedya!
    _Kendinden çok sözetmek, kendini gizlemenin de bir yoludur. Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür.
    _Kutsal olan gerçekler değil kişinin kendi gerçeği için çıktığı arayıştır. Neysen o ol.
    _Kendini aşağılayan kişi, yine de aşağılayan biri olarak kendine saygı duyuyordur
    _Pazaryerinden ve şandan uzakta yer alır büyük olan her şey. Hep pazaryerinden ve şandan uzakta barınmıştır yeni değerler yaratan.
    _İlk ve son Hristiyan çarmıhta ölmüştür.
    _En kof ceviz dahi kırılmak istiyor.
    _Uçurumları sevenin kanatları olmalı.
    _Babanın gizlediği şey, oğulda açığa çıkar.
    _Körleri de görür kılacak harflerim vardır benim.
    _Bir kurbanın yoldaşı o kurbandan daha çok acı çeker.
    _Kanmışlıklar, yalanlardan daha tehlikeli düşmanlarıdır.
    _Büyük borçlar insanları değer bilmeye değil, kin beslemeğe yöneltir.
    _Dünyanın en yüce tahtına da çıksanız, oturacağınız yer, kendi kıçınızın üstüdür.
    _Bir kere yanlış trene bindiyseniz; koridordan ters tarafa yürümenin hiçbir faydası yoktur !
    _Tüm yazılmışların içinde en çok kanla yazılanı severim kanla yaz, göreceksin ki kan, tindir.
    _Yükselmek için yalnız kendi gücünüzü kullanın, başkasının sizi yükseltmesine fırsat vermeyin
    _Bir genci bozmanın en iyi yolu, ona aynı düşüneni farklı düşünenden daha çok saymayı öğretmek.
    _Gerçekte hayatın anlamı olmasaydı ve bende anlamsızı seçmek zorunda olsaydım, bence de en seçilesi anlamsızlık bu olurdu.
    _İnsanların bir şeyleri var ki ,gurur duyuyorlar onunla.ne diyorlardı , onları gururlandıran şeyin adına? Eğitim diyorlar; kendilerini keçi çobanlarından ayırt eden şeymiş bu!
    _İki temel sorunu var insanlığın. Adaletsizlik ve anlamsızlık. Birine karşı hukuk’u bulduk, diğerine karşı sanatı. Ama insanlar hukuk’a ulaşamadı. Ve sanat insanlara.
    _Doğaya her türden aykırılık, günahtır. En günahkar insan, rahiptir; o, doğaya aykırılığı öğretir. Rahibe gösterilecek olan, nedenler değildir, timarhanedir.



    _Kadın gençken çiçekli bir mağaradır. Yaşlanınca mağaradan bir ejderha çıkar.
    _Yazar ağzını kapamalıdır ki eseri kendininkini açsın.
    _Hiçbir kişi, kesin olarak kendiniz geçmeniz gereken yaşamın akıntısı üzerinde bir köprü inşa edemez, ancak sen kendinle ve tek başına.
    _Kızışmış bir kadının eline düşmektense, bir katilin eline düşmek daha iyi değil mi?
    _Kiminin yalnızlığı hastanın kaçışıdır; kiminin yalnızlığıysa, hastalardan kaçıştır.
    _Korkuyu bilen, ama onu yenende vardır yürek; uçurumu gören, ama gururla bakanda. Uçurumu gören, ama kartal gözleriyle bakanda, uçurumu kartal pençeleriyle kavrayanda vardır yürek.
    _Ben, filozof Dionysus'un havarilerinden biriyim. Bir aziz olmaktansa bir satir olmayı tercih ederim.
    _Sosyalistlerin üslubu, umutları ve hayalleri, zararsız koyun mutluluğunun bir ifadesidir.
    _Güzeldir karşılıklı susmak Daha güzeli de gülüşmek.
    _Dilencileri yok etmek gerek, çünkü insan onlara verince de pişman oluyor, vermeyince de.
    _Ümit en son kötülüktür. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.
    _Elimizde bir çiçek varken gözümüze yalnızca dikenleri görünür, uzaklarda ise bir diken vardır; gözümüz hep çiçeğini görür!
    _Bazı sırlar vardır yalnız dostlara anlatılacak. Bazı sırlar vardır dostlara bile anlatılmayacak. Bazı sırlar vardır kendimize bile açıklanmayacak.
    _Yaşarken yaşayın! İnsan yaşamını tamamlayıp öldüğü zaman, ölüm taşıdığı dehşeti yitirir. İnsan doğru zamanda yaşamazsa, asla doğru zamanda ölemez!
    _Güçlü bir umut, yaşam için, ortaya çıkmış herhangi bir tek gerçek mutluluktan çok daha büyük bir uyarıcıdır.
    _Biz arzulanana değil arzulamanın kendisine âşığızdır.
    _Ve dans ederken görülenler deli sanıldı müziği duyamayanlar tarafından
    _Akıl hastanesini ziyaret etmek, inancın ne kadar boş birşey olduğunu gösterir. Bizi farklı kılan, Tanrı diye hürmet edileni Tanrı'ya benzer bulmamamızdır.
    _Gerçeğin düşmanı tabular ve inançlardır.
    _Issız ve yorucu dorukları sevenlerin kanatları olmalıdır!
    _Küçücük bağışlarla büyük mutluluklar kazanmak büyüklüğün bir ayrıcalığıdır.
    _Öyle kolay bir sanat değildir uyumak. Onun uğruna bütün gün uyanık durmak gerekir.
    _Sürü hayvanı, her zaman sürünün desteğine güvenir. Yönetilmeye ihtiyaç duyduklarından dolayı, bir çobana gereksinimleri vardır.
    _Benim önermem şudur: "vahşi hayvan hiçbir zaman dinlenmeye çekilmemiştir. O hala yaşamaktadır, büyümektedir, o
    _Sadece bir aptal sürekli taşlara ya da insanlara takılır.


    _Tanrı öldü. Tanrıdan geriye bir ölü kaldı. Ve onu öldüren biziz. Hâlâ gölgesi beliriyor uzaklarda. Kendimizi nasıl avutacağız, biz katillerin katilleri? Neydi bıçaklarımızın altında ölümüne kan döken, dünyanın sahip olmuş olduğu bu en kutsal ve en kudretli şey; bu kanı kim silecek üzerimizden? Hangi su var bizi temizleyecek? Hangi teselli şölenlerini, hangi kutsal oyunları icat etmek zorunda kalacağız? Fazla büyük değil mi bize bu davanın yüceliği? Buna layık olmak için birer tanrıya dönüşmeli değil miyiz?

    _Bengi dönüş_ "Yaşadığın ve yaşamakta olduğun bu hayatı, yeniden ve sayısız kere daha yaşamak zorunda kalacaksın; içinde yeni hiçbir şey olmayacak: Yaşamındaki her acı, her sevinç, her bir düşünce ve her bir soluk, tarif edilemeyecek kadar küçük veya büyük her şey, arka arkaya ve aynı sırayla, sana dönecek - ağaçların arasından süzülen şu alacakaranlık ve şu örümcek bile, şu an ve ben kendim bile. Varoluşun sonsuz kum saati, içinde toz lekesi olan sen ile, yeniden ve yeniden baş aşağı çevrilecek!

    _Üstün olmak, isteyerek iyinin ve kötünün ötesinde durmaktır. "İnsan bir iptir ki hayvanla üstinsan arasına gerilmiştir. Uçurumun üstünde bir ip. "İddia ederim ki benim üstinsan dediğime, siz şeytan diyeceksiniz." Tanrı öldü, şimdi dileriz ki üstinsan yaşasın. Ey üstinsanlar, içten adamlar, açık kalpliler; güvensiz olun! Derinliklerinizi gizli tutun; çünkü bugün halk tabakasının günüdür. Üstinsan bir diktatör değildir. Kapitalizm ve hristiyanlığın yarattığı köleliğe karşıdır. Bu "yaşamı tamamlama" olgusu, bengi dönüşe, yani bütün acılarına, kaderci yapısına rağmen yaşamı yeniden yaşamaya "evet" diyebilme gücüne sahip olmaktır. Yaşadığın ve yaşamakta olduğun bu hayatı, yeniden ve sayısız kere daha yaşamak zorunda kalacaksın; içinde yeni hiçbir şey olmayacak: Varoluşun sonsuz kum saati, içinde toz lekesi olan sen ile yeniden ve yeniden başaşağı çevrilecek!
    _Üstinsan daha soğuktur, daha az tereddüt eder ve "fikirlerden" korkmaz; saygı ve "saygınlık" erdemlerine, ayrıca "sürü erdemi olan" hiçbir şeye sahip değildir. Önder olamıyorsa tek başına ilerler... İletişim kurulamayan biri olduğunu bilir. Sıradan olmak onun için tatsız bir şeydir... Kendisiyle konuşmadığı zamanlarda bir maske takar. İçinde, yüceltmek ya da suçlamak mümkün olmayan bir yalnızlık taşır

    _Zayıf ve hasta yapılı olanlar yok olmalıdırlar. Bu, bizim insan sevgimizin ilk kuralıdır. Onlara bu konuda yardım edilmelidir. Bir günahtan daha zararlı ne olabilir? Zayıf ve hasta yapılı olanlar için bir anlayış: 'Hristiyanlık!" Hristiyanlık, bilimin de düşmanıdır. İnsan neslinin sonunu getirebilecek nitelikte yanlış bir anlayışın sonucudu. Hristiyanlığ'ı kültür yıkıcısı bir din olarak nitelendirmiştir. Çünkü eski kültürlerin izini, varlığı ve varoluşu yadsıması sebebiyle silmiş ve yağmalamıştır.
    _İnsanlık tarihini ikiye böler: kendinden önce yaşayanlar, kendisinden sonra yaşayanlar. "Hristiyan ahlakının maskesinin düşürülmesi eşi benzeri olmayan bir olay, bir dönüm noktasıdır.
    _Özet olarak, diyalektik, 'ayak takımının bir intikam alma yöntemi', 'çaresiz insanların seçtiği bir Yahudi yöntemi', 'insanın gücünü kendince teşhir edip gösteriş yapması' ve bu yolla karşı tarafın iddiasını kurnazca ve hileyle yere vurma isteğidir." "En tuhaf ve en zor sorunlarında bile yaşama 'Evet' diyebilmek, en yüksek tiplerin kurban edilmesinde bile kendi tükenmezliğinden sevinç duyan yaşam istemi; Dionysosça dediğim şey işte bu."

    _İyi nedir? - Güç duygusunu, güç istencini ve gücün kendisini yükselten her şey. Kötü nedir? - Güçsüzlükten türeyen her şey. Mutluluk nedir? - Gücün yükseldiği, bir engelin aşıldığı duygusu. Memnuniyet değil, daha çok güç; asla barış değil, savaş; fazilet değil, erdem. Güçsüzler ve kusurlular yok olup gitmelidirler: Bizim insan sevgimizin ilk ilkesi. Ve onların yok olup gitmelerine yardım edilmelidir. Herhangi bir günahtan daha ziyankâr olan nedir? - Tüm güçsüzlere ve kusurlulara karşı duyulan merhametten doğan eylem - Hristiyanlık.

    _Gelenek nedir? Bize yararlı olan şeyleri emrettiğinden dolayı değil, bize emrettiğinden dolayı itaat ettiğimiz yüksek bir otoritedir. Sadece gelenek olduğu için bir inanca bağlanmak... bu elbette namussuz olmak, korkak olmak, tembel olmak demektir!
    _Arzularımız o kadar şiddetlidir ki bazen birbirimizi parçalamak isteriz. Ama topluluk duygusu bizi durdurur. Lütfen not edin: İşte bu, neredeyse ahlakın tanımıdır. Ahlaklılık törelere itaat etmekten başka bir şey değildir. Sürü hayvanının içgüdüsüdür. Evrensel değildir. Ahlaklılık yeni ve daha iyi geleneklerin ortaya çıkmasına karşı direnir: aptallaştırır. Despotlar, havanın ahlaklı olduğu bölgeleri severler.

    _Biz putperestler! İnanca göre; Olasıdır ki biz, pagan inancın ne olduğunu ilk kavrayanlarız. İnsanın kendisi için daha yüksek varlıklar tasarlaması, lakin O'nu iyinin ve kötünün öte yanında görmesi söz konusudur. Her yüksek olmanın, ahlaksız olarak takdir etmek mecburiyetinde kalınması söz konusudur. Biz , "Olimpus"a inanırız! Çarmıha gerilene değil!

    _Yalnızlığına kaç dostum: görüyorum ki her yerini ağılı sinekler sokmuş. Sert ve sağlam bir havanın estiği yere kaç! Yalnızlığına kaç! Sen küçük ve acınacak kişilere pek yakın yaşadın. Onların göze görünmez öçlerinden kaç! Onlar sana karşı öçten başka bir şey değildirler. Artık el kaldırma onlara! Sayısızdır onlar, hem senin yazgın sinek kovmak değildir ki...

    _Bundan sonraki yıllarda yapacağım iş iyiden iyiye belirlenmişti. Olumlayıcı kesimini bitirmiştim işimin. Sözle, eylemle hayır diyen bölümüne gelmişti sıra. Bunlar da şimdiye değin sürüp gelen değerlerin yenilenmesi, büyük savaş, son karar gününün belirlenmesiydi. Bu arada, bir de yavaş yavaş çevreme bakıyor, kendime yakın gördüklerimi, güçlerine dayanarak bu yok etme işinde bana yardımı dokunabilecekleri arıyordum. İşte o günden beri, yazılarımın her biri bir oltadır: Kim bilir belki de olta atmakta herkesten ustayımdır? Oltama hiçbir şey takılmamışsa suç benim değil artık. Balık yokmuş.

    _Apolloncu ve Dionysoscu bir ikiliği: Apollon; uyumun ve kontrolün, Dionysos ise taşkın ve coşkun duyguların, tutkunun simgelendiği iki kavramdır. Nietzsche'ye göre bu iki öğe, tabiatın yaratış/yıkış süreçlerini devindirir.
    _Perpesktivizm, bakış açıları çoğulluğunu önerir.

    _Friedrich Nietzsche (1844 - 1900)
    _Kilit fikirlerini Apollon-Dionysos ikiliği, perspektivizm, Güç İstenci, "Tanrının ölümü", Üstinsan ve bengi dönüş oluşturur. Felsefesinin merkezini oluşturan şey, kişinin coşkun enerjisini sömüren her türlü öğretinin, toplumsal olarak ne kadar geçerli olursa olsun sorgulanarak "hayatın olumlanması"dır. Babası lutherci papaz. Nietzsche tuhaf, dinsiz ve genellikle sarhoş bir şair olan Ernst Ortlepp'i de tanıyordu; Felsefi ilgisinin uyanışını Schopenhauer'ın İstenç ve Tasarım Olarak Dünya'sına borçluydu. Charles Darwin'in evrim teorisi, anti-materyalist Kant felsefesi, teoloji prof dostu..… İsviçre'de Basel Üniversitesi'nde klasik filoloji profesörlüğü gibi hatırı sayılır bir teklif aldı. Henüz 24 yaşındaydı. Wagner'le ve daha sonra Wagner'in eşi Cosima ile Leipzig'de tanışmıştı. Ona göre Üstinsan, insanlığın da amacıdır. Yaşamını büyük eylemler uğruna harcamaya hazırdır.

    _Bir de şu sahne geliyor insanın gözünün önüne: Turin’deki otelinden çıkan Nietzsche. Bir arabacının atını kırbaçladığını gören Nietzsche atın yanına gidiyor, kollarını hayvanın boynuna doluyor ve gözyaşlarına boğuluyor. Bu 1889’da oldu; o sırada Nietzsche de insanların dünyasından elini eteğini çekmişti. Başka bir deyişle, tam akıl hastalığının patlak verdiği sıralar. Ama tam da bu nedenle, yaptığı harekette derin anlamlar buluyorum ben; Nietzsche attan Descartes adına özür diliyordu. Deliliği at için gözyaşlarına boğulduğu an başladı. işte benim sevdiğim Nietzsche bu. ~ Milan Kundera
  • 🎈NEDİR BU BB-X-Y-Z KUŞAĞI DEDİKLERİ?🎈
    "İnsan" ve "çalışan" konularında hemen her yerde duyduğumuz ve okuduğumuz kuşak tanımlamaları ve teorileri hakkında biraz bilgi verelim..🎈BABY BOOMER KUŞAĞI (1946-1964)🎈
    En yaşlısı 75 en genci 57 yaş civarında. Bunlara "Sandviç Kuşağı" da deniyor, çünkü aynı evde önce çocuklarına, sonra yaşlanan ana-babalarına baktılar. Dünyanın insan hakları hareketlerini, radyonun altın çağını, Türkiye’nin ise ihtilali ve çok partili döneme geçiş sancılarını yaşadığı yıllar. Sadakat duyguları yüksekti, kanaatkarlardı; aynı yerde uzun süre çalıştılar. Teknoloji kimine yakın kimine uzak oldu, çok benimse(ye)mediler.
    Aslında babaları gibi otoriteye saygılılardı. İçlerinden en idealistleri toplumsal haksızlıklara isyan edip 68 gençlik hareketlerinin kahramanı olurken, büyük çoğunluk hayattan beklediklerini elde ettiğini düşünerek tatmin ve mutlu oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonraki "nüfus patlaması" yıllarında doğan bu 1 milyar bebeğe "Baby Boomers" deniyor. Bu kalabalık bebek nüfusu büyüdükçe, ihtiyaçlarına göre çeşitli sektörler de her on yılda bir müthiş büyüme gösterdi. 1960’lı yıllar televizyon yılları; 70’ler fast food; 80’ler - bebekler evlenme çağına geldiği için - gayrimenkul yılları; 90’lar, artık sıra yaşam kalitesini yükseltmeye geldiği için, mikrodalga gibi elektronik ev aletleri ve ardından, iletişim patlamasıyla internet ve cep telefonu yılları oldu. 2000’lerde artık yaşları 50’yi geçmişti, ceplerinde paraları vardı, ömrün uzadığını biliyorlardı, "iyi yaşlanmak" hatta mümkünse yaşlanmamak için sağlık ve güzellik-bakım sektörlerini de patlattılar. Savaş sonrasının yokluklarını, sıkıntılarını unutmadılar, zenginleşmenin tadını aldılar.
    İşe bakışları: Çalışmak için yaşamak!
    🎈Z KUŞAĞI (2000-2021)🎈
    "İnternet kuşağı" da denen bu ufaklıkların en büyüğü daha 21 yaşında. Bunlar tam teknoloji çağı çocukları. Taşınabilen, hep yanlarında olan küçük aygıtları, bilgisayar, MP3 çalar, i-Pod’ları, cep telefonları, DVD oynatıcıları ayrılmaz parçaları. Onlar, ev ödevi yapamadıklarında "elektrikler kesildi, ondan yapamadım" değil; "internet bağlantım kopuktu" diyen kuşak. Yeni teknolojik olanaklarla iletişim ve ulaşım kolaylıkları ile hep bir aradalar. Uzakta olsalar bile ufak cihazlarıyla her an sözel, hatta görsel iletişim kurarak, birbirlerine bağlanabiliyorlar. Onlar, önceki kuşaklardan farklı olarak, ’network’ gençleri; çeşitli ağların üyeleri oluyorlar. Uzaktan da ilişki kurabildikleri için, fiziksel olarak tek başlarına, yalnız yaşıyorlar ve yaşayacaklar. Aynı anda birden fazla konuyla ilgilenebilme becerileri gelişiyor. İnsanlık tarihinin, el, göz, kulak vb gibi motor beceri senkronizasyonu en yüksek nesli. Ancak bu avantajlar, dikkat ve konsantrasyon zorluklarıyla dezavantaja da dönüşebiliyor. Olanak fazlalığı, eğlenceyi erteleme güçlüğü, yaşamalarına neden oluyor. Bu da onların başarıya giderken önlerine çıkan en önemli engel haline geliyor. Geleneksel eğitim yöntemleri, bu yeni kuşağa uygun görünmüyor. Yaratıcılığa izin veren aktivitelerden hoşlanıyorlar. Edilgenliği kabul etmiyorlar. Uzun dönemli hafızaları, ezberden çok oyun, hikayeleştirme ve hayallerle etkin hale gelebiliyor. Sonuç odaklılar. Sorgusuz yaşayacaklar çünkü, iş yaşamına atıldıklarında karar vermelerini gerektiren her şey sistemler tarafından yapılıyor, yapay zeka tarafında karar veriliyor olacak. Çok diplomalı, uzman ve buluşçu olacaklar. Yaşamlarında otorite kavramının önemi kalmayacak. Tatminsiz, kararsız ve doğuştan tüketiciler.
    İşe bakışları: Daha durun bakalım!
    🎈Y KUŞAĞI (1980-1999)🎈
    En yaşlısı 41, en genci 22 yaşında. Sadakat duyguları az. Teknoloji hayatlarında pek çok şeyin simgesi. Narsist, bireyci ve girişimciler. Çalışmaktan hoşlanmıyor, eğlenceyi, kazanmayı çok seviyorlar. Otoriteye saldırgan davranıyorlar, tatminsizler, istekleri çok. Beklentileri yüksek ama bedelini ödemek istemiyorlar. Hızlı tüketiyorlar. Türkiye’de yağ kuyruklarını, benzin sıkıntısını yaşamadıkları için "her şey her zaman böyleydi ve böyle olacak" sanıyorlar. Eş zamanlı olarak birkaç işi birden yapabilirler. Kariyer yaşamları boyunca 10 kereden fazla iş değiştirecekleri öngörülüyor. Kitlesel olanı değil, kişiye özel olanı seviyorlar. Türkiye’de yaşayan 71.517.100 kişinin yüzde 25’i bu kuşaktan. İyi yönetildiğinde ve ilham (gaz!) verildiğinde, Y Kuşağı çalışanlar çok zengin bir yetenek kaynağı olurlar. "Sahiciliğe" çok önem veren Y’lere hayali ürünlerle, hayali projelerle, hayali kahramanlarla ulaşmak zor. Çok önemli bir diğer faktör ise "akran onayı". Sıra arkadaşının, mesai arkadaşının, internetteki oyun arkadaşının önermediği ve onaylamadığı bir ürün ile Y’nin buluşması çok zor. Standart olanı sevmez, kendine özel olanı ve üstelik "hemen-şimdi" ister, öyle -cek, -cak’larla işi olmaz. Y’nin dikkatini çekmek istiyorsanız, mesajınızı, markanızı, iletişiminizi sadeleştirmeniz gerekir. Girişimcilik en önemli özelliklerindendir, özgüvenleri biraz abartılıdır. İş hayatına atılırken CEO yahut patron olmayı hesaplarlar. Bu arada, daha okurken işini kuranlara da rastlamak mümkün.
    İşe bakışları: İş ve yaşam dengesi!
    🎈X KUŞAĞI (1965-1979)🎈
    Dünyanın petrol krizini, Türkiye’nin ise sağ-sol çatışmalarını yaşadığı yıllar. En yaşlısı 56, en genci 42 yaşında. Dünyaya gözlerini, merdaneli çamaşır makinesi, transistorlu radyo, bantlı teyp ve pikapla açtılar. Sadakat duyguları duruma göre değişir, daha iyi kariyer imkanları ararlar, çoğu (teknolojik devrime denk geldiklerinden) teknolojiyi kerhen, zorunluluktan kullanmaya başladılar. (Abilerinin ablalarının aksine a-politik hale getirildiler ama yine de) Toplumsal sorunlara duyarlılar, iş motivasyonları yüksek, otoriteye saygılı ve kanaatkarlar. Kadınlar iş gücüne katılmaya başladı. Daha (iyi yaşamak için, daha) az çocuk sahibi oldular. (Özellikle gözlerini Özal’lı yıllarda açanlar) Paraya daha fazla odaklandılar ve bireycilik önem kazandı. Boşanma, HIV, uyuşturucu gibi kavramlarla tanıştılar.
    İşe bakışları: Yaşamak için çalışmak!!

    Alıntı